5. bölüm / 6
KAN VE TAHTBÖLÜM 5 - KARARLAR
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 5 - KARARLAR
"Teşekkür olarak kabul edersen eğer, senin olsunlar!" dedim sesimi olabildiğince soğuk ve ulaşılmaz tutmaya çalışarak.
Arkamı dönüp dökülmüş kuru yaprakların üzerindeki hızlı adımlarla patikaya doğru ilerledim. Ancak daha birkaç adım atmadan, bileğimde beliren güçlü ve dondurucu bir kavrayış beni olduğum yere çiviledi. Nereye gittiğini iyi bilen, kaçmama zerre izin vermeyen sarsılmaz bir tutuştu bu. Aniden durmak zorunda kaldım.
Geriye çekilmeye çalışarak hızla arkama döndüm. Yabancı, bileğimi bırakmadan aramızdaki mesafeyi kapatmıştı. Islak siyah saçlarından süzülen damlalar alnından düşüyor, o tekinsiz yeşil gözleri yüzümde adeta her ince ayrıntıyı hafızasına kazımak istercesine gezinmeye devam ediyordu. Yüzünde beliren o koyu, tatmin olmuş gülümseme, beni durdurmuş olmanın ve sergilediğim sertliğin onu ürkütmek yerine tuhaf bir şekilde eğlendirdiğini açıkça fısıldıyordu.
"Şelalenin koyu sularında tek başına yüzen bir kadından bu denli sert bir karşılık almak..." dedi sesi. Tonundaki o doğuştan gelen kibir ve sarsılmaz özgüven, ormanın derinliğindeki uğultuyu bile bastıracak kadar baskındı. "Seni boğulmaktan kurtaran bir adama bu kadar çabuk sırtını dönmen, taşıdığın o soylu duruşa pek yakışmıyor."
Bileğimi elinden kurtarmak için kendimi geriye çekip keskin bakışlarımı doğrudan gözlerine kilitledim. Tavrındaki o karanlık, tavizsiz duruş; etrafındaki her şeye ve herkese hükmetmeye alışkın bir adamın izlerini taşıyordu. Fakat asıl rahatsız edici olan, gözlerindeki o tehlikeli ateşti; ona olan bu hırçınlığıma, gözlerimin arkasındaki öfkeye adeta hayran kalmış gibi bakıyordu.
"Kimin neyi hak ettiğine ya da nezaketin sınırlarına sen karar veremezsin," dedim çenemi hafifçe kaldırıp bileğimi sertçe silkerek. "Ayrıca beni kurtarmadın. Kendi alanıma izinsizce daldın ve sınırlarımı ihlal ettin. Şimdi o çörekleri de alıp geldiğin o karanlık yoldan geri dönersen, zihnimi daha fazla meşgul etmemiş olursun."
Yabancı, gösterdiğim bu amansız direnç karşısında geri adım atmak bir yana, dudaklarının kenarındaki tebessümü daha da derinleştirdi. Dik duruşumdan ve gözlerindeki tehdide boyun eğmeyişimden tarifsiz bir haz alıyordu. Kıyıdaki kütüğün üzerine bıraktığı dumanı henüz üstünde duran fırın paketine doğru ağır ağır uzandı. Paket açıldı; içinden sıcak, tarçın kokulu çöreği çıkarıp sakin bir tavırla bir ısırık aldı. Damağında kalan lezzeti tadarken gözlerini bir an bile üzerimden çekmedi.
"Kötü sayılmaz," dedi çöreği yavaşça çiğnerken. Sesi, taze dökülmüş şarap kadar koyu ve hipnotize edici bir ton taşıyordu. "Fakat bu öfkenin sebebi çöreğini paylaşmak istemeyişin mi, yoksa suyun içinde o kadar savunmasız yakalanmış olmanın yarattığı hazımsızlık mı, emin olamıyorum."
"Görgü kurallarını çiğnemekte üstüne yok," diye tısladım. Aramızdaki mesafe tehlikeli biçimde daralmıştı. "Başkasına ait bir yiyeceği destursuzca yemek de senin o pek övündüğün asaletinin bir parçası mı?"
"Sana teklif etmiştim, reddeden sensin," dedi bir adım daha atarak. "Ayrıca buradaki hiçbir şey tek bir kişiye ait değildir. Bu orman, bu sular, hatta bastığın toprak bile... Sadece onları dizginleyebilenlerin kontrolündedir."
"Aklınca ders vermeyi kes, boyunu aşan meselelere burnunu sokuyorsun," dedim sesimi bıçak gibi bileyerek.
Gözlerindeki yeşil ateş iyice koyulaştı; dik başlı tavrım ve sınır tanımaz öfkem onu adeta sarhoş ediyordu. "Bana diş göstermen, karşımdaki sıradan piyonlardan ne kadar farklı olduğunu kanıtlıyor," diye fısıldadı. "Fakat unutma; bu koyu gölgelerin arasında kimin yöneten, kimin boyun eğen taraf olduğuna her zaman daha güçlü olan irade karar verir. Bir dahakine zihnini suyun serinliğine bırakırken, etrafındaki gölgeleri daha iyi süzmeyi ihmal etme..."
Uzanıp parmak uçlarıyla alnıma yapışmış ıslak bir saç telini yavaşça geriye itti. O tek temas, tenimde dondurucu bir elektriklenme yarattı.
"dokunma!" dedim elini sertçe vurarak geri iterken. "O küstah tavırlarınla kime gözdağı vermeye çalışırsan çalış umurumda değil; ama sınırlarımı bir kez daha çiğnersen boğazına çökmekten çekinmem."
Sert çıkışım karşısında geri çekilirken yüzündeki o karanlık, hayranlık dolu tebessüm bir milim bile eksilmedi. "Kararlılığın takdire şayan," dedi alçak bir tonla. "Ama unutma ki, en sert çelik bile doğru ateşin karşısında erimeye mahkumdur."
Cevap vermeme fırsat tanımadan arkasını döndü ve ağır adımlarla orman yolunun derinliklerine doğru süzüldü. Ağaçların koyu gölgeleri onu bir pelerin gibi yutarken arkasından bakakalmışım. Göğsüm hızlı hızlı kalkıp iniyordu. Orman yolu ayrıldığında her ikimiz de farklı yönlere doğru kaybolduk. Kimdi bu adam? Bir ordu muhafızı mı? Sürgün edilmiş bir soylu mu? Yoksa krallığın sınırlarında dolaşan tekinsiz bir yabancı mı? Kim olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama zihnime bıraktığı o karanlık, sarhoş edici tohum çoktan filizlenmeye başlamıştı.
Kütüğün üzerinde kalan paketli diğer çöreği aldım. Sıcaklığı hala avuçlarıma sızıyordu. Bir yandan kütükten ayrılıp orman patikasına adımlarımı atarken, diğer yandan çöreğimden hırslı bir ısırık aldım. Çiğnerken tadı damağıma yayılıyor ama zihnimdeki o küstah yabancının silueti bir türlü silinmiyordu.
Üstüm başım sırılsıklam, ruhum ise karmaşa içinde eve doğru sürüklenmeye başladım.
Daha önce hiç görmediğim, kibrinden ve asaletinden geçilmeyen bu yabancı, içimde taptaze ve ürkütücü bir tehlike hissi uyandırmıştı. Açık konuşmak gerekirse, şu an en son isteyeceğim şey dikkatimin dağılması, zihnimin böylesine tekinsiz bir adamla bulanmasıydı. Olaylar iyice sarpa sarmadan, geçmişimden süzülüp gelen o mektup bilmecesini çözmek zorundaydım.
Daha henüz Kral'ın gerçekte babam olup olmadığını bile bilmiyordum. Belki de annem o çocuğu hiç doğurmamıştı; belki de tüm bu şüpheler, zihnimin bana oynadığı acımasız bir oyundan ibaretti. Bu durumu hiç üstüme alınmamalı, hayatıma kaldığım yerden devam etmeliydim... Ama içimdeki o zehirli merak durmuyordu.
Düşüncelerimin karanlık labirentlerinde kaybolmuş halde yürürken, normalde bitmek bilmeyen o uzun orman yolu saniyeler içinde tükeniverdi. Eve varana kadar gökyüzü iyice kararmış, kasvetli bir bulut kütlesi tepemize çökmüttü. Yağmur ince ince, soğuk iğneler gibi cildime batarak çiselemeye başladı. Titremem her adımda artarken kendimi dar bir hamleyle evin güvenli duvarları arasına attım.
Dışarıdaki dondurucu hava parmak uçlarımı ve dudaklarımı morartmış, burnumu kıpkırmızı etmişti. Fakat bedenimdeki bu titreme soğuktan mı kaynaklanıyordu, yoksa o tekinsiz yabancıyla yaşadığım yüzleşmenin yarattığı sarsıntıdan mı... Emin olamıyordum.
Banyoya geçip hızlı, sıcak bir duş aldıktan sonra mutfağa indim. İçimi ısıtacak, zihnimi yatıştıracak bir bitki çayı hazırlamaya koyuldum. Buradaki köylüler, krallığın sınır boylarından topladıkları nadir ve şifalı bitkileri karıştırıp satarlardı. Sözde içen kişiye derin bir sakinlik ve huzur vermesi için demlenirdi. Gerçekten de tadına diyecek yoktu, damağımda buruk ama hoş bir aromatik tat bırakıyordu; lakin zihnimdeki bu fırtınayı sakinleştirme konusunda yetersiz kaldığı aşikardı.
Bardağımı alıp tekli koltuğa kurulduğumda, zihnimdeki taşlar yerine oturmaya başladı. Eğer gerçekleri, köklerimde yatan o kanlı hakikati öğrenmem gerekiyorsa, Kral'a ve sarayın o karanlık surlarına yakın durmam şarttı. Artık kaçamazdım. Babamla en kısa sürede konuşup beni Kraliyet Ordusu’nun eğitim safhasına aldırmasını isteyecektim.
Eğer gerçekleri öğrenmenin ve bu gölgelerden sıyrılmanın tek yolu o kanlı saraydan geçiyorsa, ben de bu acımasız yolda yürümeliydim.
Saray dedikoduları halk arasında bir veba gibi yayılırdı. Bilinen kadarıyla Kral'ın bir oğlu ve dört kızı vardı. Fakat çocukları neredeyse hiç halkın arasına karışmaz, surların ardında adeta birer hayalet gibi yaşarlardı. Onların sarayın şatafatlı salonlarında sefa sürmekten başka bir dertleri yoktu.
Kraldan sonra tahtın tek varisi ise Prens Dreagen Snake’ti...
Sarayda onu görme talihsizliğine erişen herkes, onun kalpsiz, dondurucu bir büst gibi soğuk olduğunu ve yüzünde tek bir tebessümün bile barınmadığını fısıldardı. Saray duvarları arasında çalkalanan dedikodular, dadılardan muhafızlara, oradan da alt zümreye ve halka kadar dalga dalga ulaşırdı. Dahası, Prens’in öfkesinin sınır tanımadığı, gaddarlığının bir efsane gibi yayıldığı söylenirdi. Hoşuna gitmeyen, emrine karşı gelen ya da gözünün üstünde kaşı olan kim varsa, zindanların karanlığında çeşitli zülüm ve işkencelerle can verdiği konuşulurdu.
Elbette bunlar kanıtlanmış şeyler değildi; ancak İnsanlar ortada hiçbir şey yokken böylesine bir canavarı yaratmazdı. Oysa henüz bilmediğim dehşet verici bir gerçek vardı; namı diyarları korkutan o prensin dondurucu varlığını ve tekinsiz gölgesini, henüz birkaç saat önce Sarıel Şelalesi'nin sularında tam karşımda hissetmiş, çöreğimi onunla paylaşmış ve gözlerinin içine bakarak meydan okumuştum...
Bu karanlık düşünceler beynimi bir kurt gibi kemirip bitirirken, dış kapının ağır bir gıcırtıyla açılmasıyla tüm odağım o yöne kaydı.
Babam, ayağındaki çamurlu ve yıpranmış postalları çıkarıp içeriye adım attı. Yorgunluğu çökük omuzlarından, derinleşen yüz çizgilerinden okunuyordu. Mutfaktan ona da dumanı tüten bir fincan çay doldurup getirdim ve masaya bıraktım.
Beni yıllarca bir savaşçı gibi eğiten, girdiği her muharebeden alnının akıyla çıkan bu adamın gözlerindeki arzuyu biliyordum. En başından beri tek isteği, yetiştirdiği en kusursuz eser olarak beni Kraliyet Ordusu'nun saflarında, kendi yanında görmekti. Eğer o uğursuz mektupta yazılanlar doğruysa, köklerim başka bir krallığa uzanıyor olsa bile... Bana verdiği emeği, akıttığı teri ve göğsünü siper ederek kurduğu bu güvenli yuvayı yok sayamazdım. Ne olursa olsun, o benim için sadece bir komutan değil, her şeyini bana adamış gerçek bir babaydı.
Oturduğu yerden başını kaldırıp bana baktığında gözlerinde yine o eski, sabırsız beklentiyi gördüm. Kararımı vermemi bekliyordu.
"Teklifini kabul ediyorum," dedim, sesimdeki net ve sarsılmaz tonla odayı doldurarak. "Beni Kraliyet Ordusu'na yazdır."
Babamın çay fincanına uzanan eli havada asılı kaldı. Sert yüz hatları anında gevşedi; kaşlarındaki o kronik çatıklık yerini, aylardır yüzünde görmediğim derin ve gurur dolu bir rahatlamaya bıraktı. Ağır adımlarla oturduğu yerden kalktı. Yılların yorgunluğunu taşıyan heybetli gövdesiyle karşıma dikilip nasırlı elini omzuma koydu.
"Bunu duymak güzel," dedi sesi babalık şefkatiyle hafifçe kısılarak. "Bu orduya senin gibi gözü pek, bileği bükülmez bir savaşçı gerek. Senin o surların arkasında yapacaklarını bilmek içimi rahatlatıyor."
Gözlerindeki o gururlu parıltıya bakarken çenemi biraz daha dikleştirdim.
"Kararım net," diye devam ettim tavizsiz bir sesle. "Beni bu günlere sen getirdin. Elime kılıcı sen verdin, düşmeyi de ayakta kalmayı da senin disiplininle öğrendim. Bu gücü bana kazandıran adama, yetiştirdiğin o en sadık ve en güçlü savaşçı olarak borcumu ödeme vaktim geldi. O ordunun saflarına girecek, adımı sarayın taşlarına kazıyacağım."
Babamın gözleri parladı; bu boyun eğmez kararlılık, onun görmek için ömrünü verdiği yansımamın ta kendisiydi.
"Biliyorum," dedi sert ama derin bir gururla. "Seninle gurur duyuyorum Daleyna. Saray surlarının ardındaki o kanlı siyasetin ve çetin eğitimin arasında tek bir an bile sarsılmayacağını biliyorum."
Ayağa kalkıp aramızdaki o mesafeyi kapattım ve ona sarıldım. Fırtınadan önceki son sığınakta durur gibi babama sığındım. Zihnimde yatan o karanlık hakikatleri, mektubun yarattığı fırtınayı şimdilik bu sarılışın arkasına sakladım.
Ardından oturduk ve babam saray içindeki hiyerarşiyi, ordu eğitmenlerinin sertliğini ve ilk adımlarımı nasıl atmam gerektiğini anlattı. Babam, kralın sadık komutanı olarak sürecim boyunca yanımda duracak, gücüme güç katacaktı. Ben ise o formayı giydiğim an sarayın kılcal damarlarına sızacak; babama duyduğum minnetin arkasına gizlenerek, asıl hakikatin peşine düşecektim.
En büyük avantajım, kimsenin benden şüphe etmeyecek oluşuydu. Ne de olsa babasının izinden giden, ona olan borcunu krala ve orduya hizmet ederek ödemek isteyen sadık bir komutan kızıydım... Giyeceğim en kusursuz maske buydu.
Her şey yeniden başlıyordu. Hem de tahmin ettiğimden çok daha hızlı, çok daha acımasız bir şekilde.
Beni bekleyen felaketlerin, sarayın kanlı koridorlarının ve sarayda karşılaşacağımı sanıp adını korkuyla andığım ama asıl tehlikesini, dokunuşunu ve sesini henüz birkaç saat önce şelalede hissettiğim o karanlık prensin ağına kendimi atmama... son dört gün kalmıştı.
Bölüm etkileşimi
