3. bölüm / 6
KAN VE TAHTBÖLÜM 3 - YÜK
Bölümler 6Şu an: BÖLÜM 3 - YÜK
Gece, taş koridorların üzerine sızan sis gibi çökmüştü zihnime. Üç gündür zaman kavramını yitirmiştim. O kütüphanedeki gizli bölmede bulduğum mektup, annemin ölümüyle kilitlenen ruhumu şimdi tamamen kapkaranlık bir odaya hapsetmişti. Beynimin içinde aralıksız çınlayan sesler bir saniye olsun dinmiyor, kâbuslarımın soğuk teri ensemden süzülürken yüzümde tek bir mimik dahi oynamıyordu.
Bu üç kasvetli gün boyunca Lilly ve Ford her gün kapımı çalmış, bir yaşam belirtisi bulabilmek umuduyla çaresizce içerideki sessizliği dinlemişlerdi. Her defasında aralanan kapıdan onları başımdan savmış, iyi olduğuma dair yalanlar söylemiştim. Ama iyi olmak bir yana; kemiklerime kadar çürüyen, diri diri gömülmüş bir cesetten farksızdım. Gümüş kaplama boy aynasının karşısına geçip yansımama baktım. Kirpiklerimin altında biriken koyu mor halkalar, çökmüş avurtlarım ve bakışlarımdaki o keskin, cansız soğukluk... Keşke enkaz altında kalan tek şey dış görüntüm olsaydı. İçimde bir yerlerde Kral Aleric Snake’in kanını taşıyan o zehirli gerçek, ruhumu bir yılan gibi kavuruyordu.
Ama kabullenmek, o odada çürümek bana göre değildi. Bu aciz kıyafeti üzerimden sıyırıp atmam, yarım bıraktığım hayata geri dönmem gerekiyordu. Gitmem gereken bir akademim, yüzleşmem gereken sırlarla dolu bir saray ve çözmem gereken kanlı bir düğüm vardı.
Gür, gece karası saçlarımı ensemde sıkı bir atkuyruğu yaptım. Vücudumu ikinci bir deri gibi saran siyah deri pantolonumu ve korse detaylı deri büstiyerimi giydim. Çelik kılıcımı belimdeki kına yerleştirip ağır adımlarla dışarı çıktım. Sokak boyunca her adımımda yanımdan geçen halk ve nöbetçi askerler başlarıyla bana saygıyla selam veriyorlardı. Bu sarsılmaz hürmet, babam sandığım adamın unvanına değil; kemiklerime kazıdığım kendi hırsıma, irademe aitti. Evet, kılıç tutmayı bana babam öğretmişti ama bu mevziyi ben tırnaklarımla kazıyarak söke söke almıştım.
Akademinin devasa kapılarına vardığımda Lilly bir sandalyeye büzülmüş, elindeki kadehten nom yudumluyordu , hem de bu saat'te
"Hey Lil," dedim, sesimdeki yorgun tonla taş koridoru keserek. "Zihnini uyuşturmak için fazla erken bir saat değil mi?"
Normalde Lilly bu saatlerde kadehine dokunmazdı bile. Ya büyük bir felaketin eşiğindeydi ya da aklını başından alacak bir fırtınanın. Gerçi darmadağınık sarı saçlarına ve kırık bakışlarına bakılırsa fırtına çoktan gelip geçmişti.
"Daleyna!" Sesi heyecanla değil, panikle yükseldi. Oturduğu yerden fırladı. "Tanrı aşkına neredeydin? Saatlerdir seni bekliyorum!"
"Saat sabahın altısı Lilly," diyerek derin bir nefes verdim. "Neden buradasın?"
Yanakları al al olmuştu. Suç işlemiş küçük bir kız gibi büzüldü. Yutkundu, gözlerini kaçırdı.
"Lil? Tanrı aşkına yine ne halt yedin?"
Sorumun üzerine yanaklarındaki kızarıklık boynuna kadar yayıldı. "Ford beni öptü," dedi tek nefeste.
Ford ve Lilly...
Göğsümden dışarı dökülen kahkaha o kadar beklenmedik ve yüksekti ki yakındaki nöbetçi askerlerin dahi bakışları bize döndü. "Tanrım Lil, bu harika bir haber! Demek ki yıllardır beslediğin hisler tek taraflı değilmiş!"
Fakat Lilly yüzüme öyle buruk, öyle içi çekilmiş bir acıyla baktı ki kahkaham boğazımda tıkandı. Bir şeylerin feci halde yanlış gittiğini anladım. Benim tanıdığım Lilly’nin şu an mutluluktan havalara uçması gerekirdi.
"Daleyna..." derken sesi bir cam gibi kırıldı. "Ford çok sarhoştu. Dudakları benimkilerle buluştuğunda... Başka bir kadının ismini sayıkladı."
Zihnimdeki tüm çarklar bir anlığına durdu. Lilly benim çocukluğumdu. Yaşadığı tüm fırtınalara rağmen o kırılgan, lekesiz ruhunu korumayı başarmış nadir insanlardandı. Birbirimizin sığınağı olmuş, bu yolları birlikte yürümüştük. O benim sadece en yakın arkadaşım değil, öz kız kardeşimdi. Ford ise ikimizin de en güvendiği, sırtımızı yasladığımız adamdı. Yıllardır birilerinin ona nasıl gururlu, lekesiz bir sadakatle baktığını gayet iyi biliyordu. Ford’un böyle ucuz bir alçaklığa soyunmuş olması, içimdeki öfkeyle birlikte devasa bir hayal kırıklığını tutuşturdu. Kalbime ağır bir sızı oturdu.
"Adi herif..." diye fısıldadım. Sesimdeki öfke, gözlerimdeki derin hayal kırıklığıyla karışmıştı. "Onu mahvedeceğim Lil. Yemin ederim bu yaptığına pişman olacak."
Lilly’nin panikle uzanan, beni durdurmaya çalışan elini sertçe savuşturup akademinin devasa kapılarını gürültüyle ittim. İçeride sabah talimi yapan askerlerin kılıç şakırtıları ve sert çizmelerinin sesleri yankılanıyordu. Öfkem ve kırgınlığım kanımda kaynayan bir zehir gibi damarlarıma yayılıyordu.
Ford, talim salonunun tam ortasında ağır tahta kılıcını rafına koyuyordu. Saçları dünün alkolünün ve uykusuzluğunun izlerini taşıyordu. Yüzünde, ne halt yediğini tam olarak kavrayamayan ama vicdanının altında ezildiği her halinden belli olan o mahmur ifade vardı.
Beni gördüğü an gülümsedi. "Daleyna? Sonunda geldin, günlerdir seni bekli—"
Cümlesini tamamlamasına izin vermedim. İki adımda aradaki mesafeyi kapattım. Ne olduğunu anlamasına, elini dahi kaldırmasına fırsat tanımadan iki elimle deri zırhının yakalarına yapıştım. Bütün gücümü, içimde biriken o öfkeyi ve kırgınlığı kollarıma aktararak onu arkasındaki ağır ahşap harita masasına doğru fırlattım.
Ford’un iri bedeni masaya öyle büyük bir şiddetle çarptı ki üzerindeki kâğıtlar, pusulalar ve ağırlıklar büyük bir gürültüyle yere saçıldı. Masa geriye doğru kayarken salondaki tüm kılıç şakırtıları bıçak gibi kesildi. Çınlayan bir sessizlik çöktü ortalığa.
Ford, çarpan sırtının acısıyla inleyerek masanın üzerinde doğrulmaya çalıştı. Gözleri şokla açılmıştı. Neye uğradığını şaşırmış bir halde bana bakıyordu.
Üzerine doğru bir adım attım. Masanın iki yanından kavrayıp tam yüzüne doğru eğildim. Araya girmeye cesaret edemeyen onlarca askerin huzurunda, sesimi yükseltmeden ama her kelimesinde derin bir nefret ve zehir taşıyan bir tonla konuşmaya başladım:
"Sana bu dünyada paranla ya da unvanınla asla satın alamayacağın bir şey sunuldu Ford..." dedim. Kelimelerim salonda soğuk bir rüzgâr gibi esti. "O ruhun ne kadar narin, ne kadar eğilip bükülmez bir gurura sahip olduğunu en iyi bilen sensin. Biz seninle kardeş gibi büyüdük, sana gözümüz kapalı güvendik. Ama sen sırf zihnindeki o kokuşmuş uyuşukluğu bastırmak için o yüce hissi harcamayı seçtin. Kendine dur diyemeyecek kadar zayıf, karşındakinin gururunu çiğneyecek kadar korkakça davrandın."
Ford’un göğsü hızla kalkıp iniyordu. Yüzündeki şaşkınlık yerini derin, ezici bir suçluluğa bırakmıştı. Kimi ve neyi kastettiğimi anladığı için dudakları aralandı ama boğazından tek bir ses bile çıkmadı. Gözlerindeki şok, benim bakışlarımdaki o katıksız hayal kırıklığıyla birleşince başını öne eğmek zorunda kaldı.
"Sana bu akademide kılıç sallamayı öğrettiler ama adam olmayı, sana inanan insanları korumayı öğretememişler," diye devam ettim, gözlerimi gözlerinden ayırmadan. "Şu an seni bu masanın üzerinden kaldırıp gırtlağını kesmiyorsam, bu sana olan merhametimden değil; çiğnediğin o lekesiz gururun hatırınadır."
Hafifçe geriledim, üzerimdeki deri büstiyeri düzelttim. Ford hâlâ masanın üzerine çökmüş, yediği bu ağır zihinsel ve fiziksel darbenin şokunu atlatmaya çalışıyordu. Salondaki askerlerden çıt çıkmıyordu.
"Şimdi o çöktüğün yerden kalk," dedim, sesimdeki buz gibi kararlılıkla salonda yankılanarak. "Ve gidip açtığın o yarayı nasıl saracağını düşün. Kendini ona affettirmek için ne gerekiyorsa yap Ford; çünkü bir daha onun gözünden tek bir damla yaş aktığını görürsem, karşında dostunu değil azrailini bulursun."
Arkamı dönüp ağır adımlarla salondan dışarı çıktım. Ford arkamda, yıktığı duyguların ve ufkunu kaplayan utancın ortasında öylece kalmıştı. Yıllardır sırt sırta verdiğim bir adamın bu davranışı içimdeki fırtınayı daha da büyütmüştü belki ama adalet, şimdilik ait olduğu yere karanlık bir hayal kırıklığıyla kazınmıştı.
Bölüm etkileşimi
