1. bölüm · Kaçış ve Kader
GİRİŞ
"Her vedada bir parça kalbimizi bırakırız; özellikle de sevdiğimizi ardımızda bıraktığımızda."
Hayat daima bir kişiye odaklanır. O bir kişi, kendisi hariç herkese odaklanır. Zamanın kıymetini bilmez, herkesi kendisi gibi sanır. Ne görmek istiyorsa onu görür, ne duymak istiyorsa onu duyar. İnsana en fazla zarar verenin sevgi olduğunu göremeyecek kadar kördür. Siz o kişi olmayın; unutmayın, her şeyin fazlası zarar. Sevgi hak edene verilir.
Çoğu zaman beynimin içinde dolaşan düşüncelerden sıyrılıp yavaşça üzerimde olan ince battaniyeyi çektim. Yanımdaki uykusunun en güzel yerinde olan esmer beyefendiye içtenlikle baktım. Ayaklarımı ev terlikleri ile buluşturduktan sonra aynı sessizlikle odadan çıktım. Bugün biraz da olsa içim buruktu, ister istemez göğsümde bir daralma oluyordu. Şimdi bunları düşünüp günümü mahvetmek istemiyordum. Banyoya hızla yönelip kızıl saçlarımı ev topuzu yapıp elimi yüzümü yıkadım. Daha fazla oyalanmadan merdivenlerden inip mutfağa gittim. Ne kadar yemek yapmaktan hoşlanmasam da bugün için yapacaktım.
Acıklı bakışlarımı tezgahta bırakıp buzdolabına ilerledim. Domates, peynir, zeytin ve reçel gibi kahvaltılıkları çıkarıp hazırlamaya başladım. Kahvaltıyı hazırlamadan şimdiden sıkılmıştım. İyi ki Aren becerikliydi; kısa bir dönem aşçılık yaptığı için benden biraz olsun yemekte iyiydi. Evlendik mi, yemekler ondandı. Şu an bunu düşünmem için erken olsa da yemekleri sırayla yapacağımız kesindi. Daha fazla aklımı yemekle meşgul etmeyip günü planlamaya koyuldum. Aren'im beni bırakıp uzaklara gidecekti, gurbete gidecekti. Bu yüzden bugünü güzel geçirmek istiyordum. Bizim için, ikimizin geleceği için İtalya'ya gidecekti. Şu an ikimiz de aynı şirkette çalışıyorduk, hatta orada tanışmıştık.
Tabii ki benim konumum Aren'den düşüktü; o daha yüksek mevkideydi. Bu durum ikimiz için de önemli değildi. Ben stajyer sayılıyordum. Aren'in İtalya'ya gitme sebebi, şirkette ortak olan İtalyanların şirketinde çalışmasıydı. Bir yıl orada çalışacak, mevkisini yükselte bildiği kadar yüksektecek. Şu an üzerinde çalıştığı proje ile büyük kar edeceğini ikimiz de bildiğimiz için buna göz yummuştum. Yoksa para pul umrumda değildi. Hızlı hızlı karıştırıyordum keki; biraz mutfağı dağıtmıştım. Artık Aren gittikten sonra buraya da bir el atmam gerekecekti. Annem şu an mutfağı bu kadar dağıttığımı görse kafamı kırardı.
Aynı şekilde keki karıştırırken birden belimden irkildim. Aren uyanmış olmalı; hızlıca arkamı döndüğümde tahmin ettiğim gibi Aren uyanmış, belimden sarılmıştı. Her hâliyle gözüme güzel geliyordu ama şu uykudan uyandığı anlar ayrı bir havası oluyordu; ayrı bir karizma geliyordu. İnanmayarak "Sen ve kahvaltı" diye konuşmaya başladı uykulu sesiyle. Önüme gelen perçemlerimi kulağımın arkasına sıkıştırıp "Evet, ben ve kahvaltı ve senin için" deyip önceden hazırladığım masayı gösterdim. Eksikleri vardı ama onları da Aren gelmeseydi şimdi hallediyordum. Ellerini belimden çekip masada olan patates kızartmalarından bir tanesini ağzına attı. "Bu güzel kahvaltıyı İtalya'ya gitmeme mi borçluyuz?"
"Yani, belki olabilir."
"Hep senin güzel elinden kahvaltı yiyeceksem ben gitmeye razıyım."
Şu an tam zamanıydı. "Haaa, demek öyle. Sen beni bırakmaya dünden razısın, beni bu yerlerde tek bırakacaksın öyle mi?" Ağzını açmasıyla kelimeleri geri yutturdum. "Hiç nefesini tüketme, ben anladım seni; sen beni artık sevmiyorsun."
Tekrar ağzını açmasıyla elimle ağzını kapattım. "Tamam, tamam, anladım ben seni. Sen kendini yorma, değmem ben."
"'Beren'im, sen yanlış anladın beni. Ben sana onu demek istemedim."
İçimden kıkırdıyordum. Aren'in en çok da bu huyunu seviyordum; ne kadar haksız olsam da yine de gönlümü alıyordu. Gel de şimdi bu adama ömrünü verme, ama ipleri şimdi koyveremem.
"Tam olarak da bunu söylemek istedin."
Hafif kasları çatıldı. "Ne söyledim ben, sen bir söylesene." Cam kenarına doğru süzülüp aklıma ne gelirse onu söylemeye başladım. Boğazımı temizleyip nazik ses tonunumu giyindim. "Nereden başlasam ki o kadar şey söyledin. Hıh, seninle gönül eğlendirdim, seni bırakıp gitmeye dünden razıydım. İtalya'ya ikimizin geleceğini düzeltmek için değil, kendim için gidiyorum. Seni artık sevmiyorum. Kahvaltı da hiç güzel olmamış. Zaten annem de senin hakkında 'benim oğluma bakamaz' diyordu." İki kolunu birbirine bağlayıp hayretle izliyordu; yani şu an hepsini bir yerimden attığımı bilmese o bile inanacaktı.
Hafif gülümsemesiyle "Başka" dedi.
Camın kenarına iyice yerleştikten sonra "Başka şey dedin, şey..."
"Ney?"
"Haaa, İtalya'ya gittin mi beni unutacakmışsın Ya, öyle söyledin." Göz göze gelmeye çalışıyordum. Eğer gelirsek şu an patlayabilirdim.
"Bunların hepsini ben mi söyledim?"
Yok, dedem söyledi.
"Evet, sen söyledin. Bence sen yaşlandın, artık ne söylediğini de unutuyorsun."
"Haklısın Beren Hanım, sen bende akıl bırakmadın. Akıl alıcı bir güzelliğin var." Yiyeceğim şimdi bu adamı. Cıvıma Beren, cıvıma. Ciddileş, sonra erirsin.
"Konuyu saptırma. Konu benim akıl aldırıcı güzelliğim değil, konu senin beni sevmemen." Tabii ki ballandıra ballandıra anlatacağım.
"Ya sevmemek ne kelime, ölürüm ben sana."
"Ha, bir de yalancı olmuşsunuz." Kalbim yerinde durur musun?
"Peki, o zaman sana soru: Senin bu anlattıklarını ben nasıl 9 kelimeye sığdırayım?" Keyif alıyormuşçasına bir ifade vardı yüzünde. "Yaparsın sen; sende şeytan tüyü var."
"Sen ne istiyorsun, onu söyle."
"Bende gelicem seninle." Gidemezdim; annemin yanına dönmem gerekiyor ama sevgilime de nazlanmam gerekiyordu. Ben de gerekeni yaptım.
"Konuştuk Beren'im, seninle bunları." Sinirli konuşup beni kırmaktan oldukça çekiniyordu. Bu, herkese karşı olan bir tavrı değildi; sadece bana karşı gösterdiği bir tarafıydı.
"Tamam, tamam, beni sevmediğini bu kadar belli etme." Ela gözleri, gözlerimin içine akıyordu. Resmen bunun şakasını yapmam bile onu ne kadar çok üzdüğünü son iki yılda çok iyi anlamıştım. İki yıldır sevgiliydik, bu iki yılı nasip olursa bir ömüre uzatacaktık. Şu an sadece lafla onun sevgisinden şüphe ediyorum, gerçekte kendi sevgimden şüphe eder ama onunkinden asla şüphe etmezdim.
Birkaç adım atmasıyla yanıma gelmişti. "Boşuna uğraşma, işin sonunda, sana anne diyen, bana baba diyecek." Dudakları küstahça yukarıya kıvrıldı.
Elimi hafif yukarıya kaldırdım tehdit edercesine. "Hele bir demesin seni var ya!" Ona doğru salladığım parmağımı hiç beklemediğim bir anda öptü. "Evet, beni."
"Fena ederim."
"Edersin," Dediğinde aramızdaki mesafenin kapanmasına ramak kalmıştı ki, fırından gelen sesle hemen kollarından kurtuldum. Fırına doğru ilerledim, kapağını açmadan yanık kokusunu almam zor olmadı. Hemen, şu an Aren'in mutfaktan çıkması lazım, sevdiği kadının bu kadar beceriksiz olduğunu görmemeli.
Gülerek Aren konuşmaya başladı. Şimdi sinir etme sırası ondaydı; o beni nasıl kırmadan karşılık verdiyse, benim de ona öyle karşılık vermem gerekiyordu.
Hemen bir fırın eldiveni geçirip poğaçayı fırından çıkardım, pardon, benim spesiyelim olan yanık kömür tavuk ağzı poğaçamı çıkardım. Eldivenin olmadığı yeri de sakarlık yapıp yaktığımda hemen musluğun oraya fırlattım. Ah diye sızlanırken Aren'in gözlerinde o telaşı görmüştüm ama çok da büyük bir şey olmadığı için rahatlamıştı.
Gülüşlerin arasında şu kelimeler çıktı: "Al, yaktın yaktın."
Ters bakışlarımı anında ilettim. Halbuki o bana böyle mi yapmıştı? "Aren," hemen hazır ol komutuna geçti, "olsun hayatım, senden önemli mi, sağlık olsun, hem canım hiç yanık poğaça çekmiyordu."
"Demi sağlık olsun," diyerek yanına gittim. Omzuma kolunu atıp ellerini saçlarıma götürdüğü gibi, ocağa koyduğum sütün taşması bir oldu. "Yaa hayatım, böyle şeylerde hep beni buluyor." Bunu söylerken dudağımı büzdüğümü, hatta ses tonumun inceldiğini söyledikten sonra fark ettim.
Öyle bir bakış bırakmıştı ki üstümde, tekrar aşık olabilirdim. "Belalar beni, mutluluklar seni bulsun birtanem."
"Senin içinde olmayan mutluluğu bu Beren ne yapsın?"
Gözümden akan ufak yaşı sildim. Hemen iki elim ile yüzünü tutup yanağına iki tane öpücük koydum, birazcık da yanağını çekmiş olabilirim, ama biraz. "Yaa ben seni kazanmak için ne yaptım, ne sevap işlemiş olmalıyım ki senin gibi biri benimle karıştı."
"O zaman sen düşünmeye devam et, ben üstümü değiştirip geleyim."
Kahvaltımızı yapmıştık, masayı toplayıp ikimize birer kahve yapıp balkona geçmiştik. Kahvemizi içtikten sonra başka planlar yapacaktık. Pek bir vaktimiz yoktu; iki-üç saatimiz kalmıştı. Onu da en verimli şekilde geçirmeye çalışacaktım.
Aren kahvesini yudumlarken telefonumdan bir şarkı açıp masaya ters bir şekilde koydum. "Bu şarkı bence bugün seni ve sonrasındaki bizi temsil ediyor." diyip şarkının o yerinin gelmesini bekledik. O kısma yaklaşınca sesini biraz daha açtım.
"Yaralım, sevgilim, özlemin başucumda...
Ah yaralım, kara bahtım!
Ayrı düştük, dayanalım.
Ah yaralım, kara gözlüm!
Biz bu hale geldik, dayanalım.
Her gece düşümde seni aradım."
Gözlerime odaklanıp ellerimi tutarak konuşmaya başladı: "Bence de dayanalım hayatım, biraz zor olacak öyle gözüküyor ama sabrın sonu selamettir, unutma ayrıca benim gözlerim ela."
"Unutmuyorum hayatım zaten ama yine de kopmak istemiyorum," diye sızlandım.
"Kopmayacağız ki aşkım, hatta daha da birbirimize kenetleneceğiz."
"Ama-" cümlemi devam ettirmeme müsaade etmeden, "Bizim aşkımız kuyturuk mu? İki üç mesafe girdi mi kopsun Beren? Ayrıca sen benden kopsan bile ben senden kopamam, nerede olursan ol. Yani anlayacağın, benden kurtuluşun yok," dediğinde kalbimde hızlanış sezdim. Her seferinde bu adama neden aşık olduğumu tekrar anlıyordum, her anladığımda tekrar aşık oluyordum. Bu da benim bağlılığım olmuştu.
"Tamam, senin dediğin gibi olsun da annem senin beni oyaladığını düşünüyor."
Yani annemi sever, annem de Aren'i severdi ama annem bir yılı bahane olarak kullandığını düşünüyordu. Daha önce askere gitti, o vatan göreviydi ki görevini yapamayan bu hayatta hiçbir şeyi yapamazdı. Vatanını sevemeyen kimseyi sevemezdi çünkü gerçek aşkın ne olduğunu bilemez. Ayrıca vatanını koruyamayan adam karısını nasıl korusun?
Tek kaşı rahatsızca çatıldı. "Yanlış düşünüyor annemiz." Bu durumda bile annem veya annen dememişti, annemiz demişti.
"Bilemiyorum artık Aren, bekleyip göreceğiz."
"Bekliyorum," dediği gibi aklıma gelen eski konuları açma vakti geldiğini anlayıp başladım anlatmaya.
"Seni mi bekliyorsun? Her şeyi ben bekliyorum. Bekle Beren, askerliğim bitsin evlenelim. Bekle Beren, ailelerimiz kaynaşsın. Bekle Beren işimizi büyütelim. Bekle Beren hep bekle Beren. Sen ne yapacaksın beyefendi?"
Bugün gülme krizine girebilirdi. Sırf bugün gidiyor diye tüm nazımı bir güne sığdıracaktım. Zordu ama imkansız değildi.
"Sevgilimi daha az bekleteceğim," dedikten sonra devam etti aynı ses tonuyla, "Son bir yıl kaldı, sonra seni almaya geleceğiz," dedi kendinden gayet emin bir şekilde, iki kolunu birbirine bağladı.
"Ya ailem beni sana vermezse?" diye ikaz etmiş bulundum.
"Kaçırırım."
"Kaçmam, ailemi yüz üstü mü bırakayım? Gel adam gibi ikna et beyefendi."
İnleyici bir sesle, "Ederiz hanımım, ederiz. Aynı evde kalmaya nasıl izin aldıysam evlenmeye de izin alırız evelAllah," diye cevapladı.
"Heyt be, kimin manitası? Aslan aslan, ya da dur, kartal be! Kartal, kara kartal hem de." Beşiktaş damarım patlayacaktı.
"Beren, burada kalmaya devam edecek misin yoksa memlekete mi gideceksin? Ona göre güvenliği artıracağım."
"Memlekete gitmem gerekiyor. İlk ay memlekette dururum, annem iyileşti mi geri dönerim. Zaten şirketle de konuştuk, izin aldım yani."
Kafasında bir şeyler yerlerine oturmuş gibi kafasını olumlu bir şekilde salladı. "İyi, iyi."
Sohbet koyulaşmıştı ama bir yarım saat sonra durulmuştu. O telefonunda birkaç işini gözden geçirirken ben mahalleye göz gezdiriyordum. Önüme dönüp derin sessizliği bozmuştum.
"Aren," dedikten sonra başını kaldırmadan cevap verdi. "Efendim hayatım," birkaç saniye geçmesini bekleyip, "Beni geçen annem aradı."
Bu kelimenin altında bir şey yattığını anlayınca başını kaldırıp gözlerinde 'ne o' bakışı yer edinip, "Eee," dedi.
"İşte konuştuk, ettik, nasılsın, iyi misin falan dedi, sonra..."
"Evet Beren, sonra?"
"Sonra... Memleketten bana görücü çıkmış, işte onu haber verdi," dememle iki kaşı da çatıldı. Boynundaki bir damarının seyirmesini gördükten sonra anlamıştım ki sinirlenmişti.
"Kimmiş! Hangi cüretle benim karıma görücü geliyormuş? Ara annemizi, kimmiş öğren, bir de bana desin talibim diye."
"Bir sakin ol, öncelikle memlekettekiler benim bir sevgilim olduğunu bilmiyor ve bizim orada görücü gitmek gayet doğal bir şey."
"Bilsinler o zaman, hiç de doğal değil. Görücü ben sizin kızınızla evlilik hayalleri kuruyorum demek." Ani bir şekilde ayağa kalkıp bir oraya bir buraya gitmeye başladı.
"Ama onun bilmediği bir şey var, daha benim bile gerçekleşmemiş olan hayallerimi kuramaz," sanki bir kişi daha varmış da ona anlatıyormuş gibi kendi kendine konuşuyordu.
"Tamam zaten hayatım, istemediğimi söyledim, sadece bil diye söyledim. Ayrıca ben senin henüz karın değilim, bekar bir kızım ben." Bu dediklerimi hiç söylememişim gibi duymazlıktan gelip odaya gitti. Odadan karıştırma sesleri geliyordu, bir şey arıyordu ama ne?
İki üç dakika sonra tekrar balkona geldi. Elinde bir yıl önce aldığı ciddi ilişki yüzüğünü ve nişanımız için yaptırdığımız yüzüklerden bana ait olanı getirdi. İçinde ise Aren'ın adı ve tarih yazıyordu ve de Aren'in kendi alfabesinden bir cümle. Bu cümlenin anlamını hâlâ öğrenememiştim. "Elini verir misin?"
Şaşkınlıkla Aren'e bakıyordum. Kıskanç olduğunu biliyordum ama bu kadar olduğunu değil. Elimi yarım bir şekilde uzatırken, "Sen ciddisin," dedim. Elimi tamamen uzatıp uzatmaz yüzükleri taktı. "Hiç olmadığım kadar."
"Beren'im, senden ricam, ben gelesiye kadar bu yüzükleri çıkarma."
"Çıkarmam tabii hayatım."
"Bir kişi falan-" dediğinde sözünü kestim. Onu tanıyordum, ne demek istediğini bilirdim. "Birisi benimle tanışmak istediğinde ben kocam var, ikileyin diyeceğim." İkileyin belki küfür olur, karşımdaki kişinin kişiliğine bağlı.
Ayağa kalkıp Aren'e sarıldım. Belki şu an alakası yoktu ama içimden sarılmak gelmişti. O da öyle yapmıştı, sıkı sıkı sarılmıştı. Başımı göğsüne dayamış, saçlarımla ilgileniyordu. "Aferin karıma."
Aferin bana. Ona 'senden de aynı davranışları bekliyorum bak' diye sormadım çünkü bazı insanlar cevaplarını bildikleri soruları sormazlar, bazıları da bildikleri cevapların sorularını sorarlar.
Birkaç saat geçmesiyle günümüzü dışarıda devam etmeye karar verdik. İlk önce sahile inip manzarayı izleyerek geleceğimizi konuştuk. İkimizin de olduğu geleceğimiz, ikimizin kaderini banka oturup bu sefer her seferinde aynı hissettirip hep farklı olan gökyüzünü inceliyorduk. Bir söz vardı: insan sevdiğinin yanında çocuklaşıyordu. Benim de en iyi çocukluğum Aren'le geçiyordu. Yirmi dört yaşımda bile Aren ile çocuklaşıyordum, sadece ona karşı gösterdiğim o nadir taraflarımdan biriydi.
İçimdeki küçük beren kendini Aren'in yanında serbest bırakıyordu. Onun yanından hiç ayrılmak istemiyor, her anını onunla beraber geçirmek, onunla yıllarını yaşamak ama hala çocuk kalmak istiyordu. Çocuk Beren ile şimdi beren arasında tek benzerlik, Aren'in yanında çocuk kalmak olması gerek.
Ayağa kalktı, ellerimi tuttu, öyle uzun uzun süzdü. Daha bir kelime bile etmemişti ama ben birçok kelime duymuştum. Gözleri her şeyi açıklıyordu. Ağzı havalanmıştı ki arkadan bir havlama sesi geldi. Arkamızı döndüğümüzde bize doğru süratle gelen iki tane köpeği gördük. Onların arkasında ise köpekleri kovalayan bir adam vardı, büyük ihtimalle o adam köpeklerin sahibiydi ve köpekler kaçmıştı. Adam da yakalamaya çalışıyordu.
Aren iltifatlar yağdırdığında bile kalbim bu kadar hızlı atmıyordu. Eyvah, köpekler daha da yaklaşmıştı ve baya aç gibiydiler. Ya neden benim etim tatlı ekşi olsaydı, beni ısırmazlardı.
Arkadan bize köpeklerin sahibi seslendi:
"Kaçın! Kaçın!"
Aren hızla elimi kavrayıp koşmaya başladık. Arkama bakmaya vakit bile olmuyordu. Aren elimi daha sıkı kavrayıp hızını artırdı ama beni koşturmuyordu, resmen sürünüyordum. Allah'ım ne olursun tanıdık kimse bizi bu halde görmesin. Arkama bakmamla köpeği daha yakında görmüştüm ve aniden cız ses tonumla bağırmış bulunmuştum.
Aren'in bakışları beni bulduğunda biraz da olsa yavaşlamıştık, ta ki ben arkamda köpeği hissedene kadar. Aren'i bu sefer ben çektim ve koşmaya devam ettik.
Saymamıştım ama galiba dört dakikadır koşuyorduk. Hala koşarken:
"Aren," dedim.
Cevap gelmedi.
"Aren ya, hani sen artık yavaş yürüyecektin? Hızlı yürümeyi sevmiyorum, yavaşla."
"Aren, gördün mü? Bak bunlar hep sen İtalya'ya gitme diye."
"Aren, köşeden gelen senin annen değil mi?"
"Aren, ben ayrılmak istiyorum," dediğimde bir an duraksadı, yüzüme baktı. "Yok, böyle olmuyor," diyip hızla kucağına alıp öyle koşmaya devam etti. Refleks olarak kollarımı boynuna dolamıştım çünkü köpek hiç olmadığı kadar yakınımızdaydı.
"Aren, ben kısayım diye duymazlıktan geliyorsun herhalde. Hayırdır Aslanım, boyun uzun diye artistlik mi yapıyorsun? Bakma sen benim boyumun kısa olduğuna bir o kadar da yerin altında var. Gerçi yerin üstündeki bile sana yeter," dedim. Aren'den tekrar cevap alamayınca bu sefer tekrar dile getirdim: "Aren, ben ayrılmak istiyorum."
"Aynen Beren, aynen. Boş yapma hadi, köpeğe veririm bak seni," dediğinde omzuna sıkı sıkı yapıştım. Vermesi imkansızdı ama onun da gönlü olsun diye sarılmıştım. Zaten istediğim şeydi.
Köpekler başka tarafa yönelmişti. Artık biz de durmuştuk. İkimiz de soluk soluğa kalmamıza rağmen gülüşlerimize engel olamıyorduk. Hemen derin derin nefes verip yakınımızdaki en yakın banka oturduk. Rahatladıktan sonra hemen Aren'e döndüm. "Fark ettin mi aşkım, köpek hep benim peşimde koştu. Ortak yönünüz vardı, akraban falan mıydı?" dediğim gibi kahkahayı patlatmıştım. Böyle bir zamana tam bir şaka yakışırdı, ben de sorumluluğumu yaptım. Helal olsun bana ya.
"Aren, inanır mısın, şu an kalbim attığı kadar seni ilk gördüğümde atmıyordu," diye konuştum.
Gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ardından, "Bir köpek bile sende benden fazla etki bırakıyor yani öyle mi?"
Bu sözlerinden sonra kahkahalarla güldüm ve Aren'in yüzündeki sahte kırılmışlık ifadesini gördüğümde daha da güldüm. "Aren, seni gördüğümde kalbim sadece bir kez atmadı, her seferinde seninle birlikte yeniden atıyor. Köpekler de bir süreliğine beni korkutabilir, ama senin etkini hiçbir şey geçemez."
Aren gülümsedi ve "Güzel sözlerinle yine kazandın. Beni senin gibi biriyle tanıştıran kadere şükrediyorum," dedi.
O anın tatlılığı içerisinde, ileride birlikte yaşanacak olan zorluklara karşı daha da güçlendik. Geleceğe dair umutlarımızı ve hayallerimizi konuşarak yürümeye devam ettik. Bu anılar, bizi ayakta tutacak ve birbirimize daha da kenetleyecekti.
Akşam olmuştu bile. Çoktan şirkete gitmiştik Aren'in birkaç kalan eşyasını toplamaya. Aren eşyalarını toplarken ben bizim karşımızdaki kafeye geçtim. Bugün Efsun'un telefonlarını hiç açmadım, kesin beni büyük sorgu bekliyordu. Evet, kafeye girmekle Efsunile göz göze gelmiştim. Efsun, benim bu hayatta yaslana bileceğim dağlardan biri, aynı zamanda kafenin sahibiydi.
Beni hemen göz çevresine aldıktan sonra bana karşı yürümeye başladı. Gözlerindeki o suali görebiliyordum.
"Neredeydin Bero, kimleydin, neden açmadın telefonları, bir şey mi oldu, ne oldu?" diye çoktan konuya bodoslama dalmıştı.
Tatlı gülümsemeyle "Teşekkür ederim Elf'im, ben de iyiyim, sağ ol."
Efsun ile konuşmamız oldukça uzun sürmüştü, hatta bir an Aren uçağı kaçıracağını bile düşünmüştü. Aslında iyi bir fikir gibi gelmişti, ama neyse ki öyle bir şey olmamıştı. Uçağın kalkmasına sadece beş dakika kalmıştı. Şirketten birkaç adam ve onların eşleri çocukları vardı adamlar uçağa geçmişti. Aren, benimle son dakikalarını da geçirmek istediği için durmuştu. "Sakın üzülme bak. Her anını bana yaz, hatta nefes alışverişini de yaz."
İçimde garip bir burukluk şimdiden kendini göstermişti. Bir yıl boyunca hep böyle bir yanım eksik mi olacaktı?
Olumlu şekilde kafamı salladım. "Olur,yazarım, sen de yaz." Tekrar anons geçti ve göz göze geldik. Hızlı bir refleksle sarıldık "beni unutma"
"Seni unutmaya ömrüm yetmez." demişti. Ve ağzımızdan aynı anda "Hoşçakal sevgilim..." çıkmıştı. Bu bile gülümsememize neden olmuştu. Aren ufak ufak uzaklaştıkça küçüldü, küçüldükçe artık gözle görülecek gibi değildi. Havalimanının onsuz koridorlarından çıkarak kendimi dışarıya attım, taksiye binmek üzereydim ki Aren'den bir mesaj geldi: "Ne kadar uzak olsak da, kalbim hep seninle olacak." Yine onun eseri olan tatlı gülüşler belirdi yüzümde.
Aklıma söylediği söz geldi:
'Hoşçakal sevgilim'
