5. bölüm · Kaçış ve Kader
BÖLÜM - 3 part 2
Nefes alış verişim her seferinde acı bir gerçek gibi yüzüme vuruyordu. Ama bu benim kaderimdi, pişman değildim. Yine olsa o adamı yine öldürürdüm, söz konusu benim kardeşim canım her şeyim idi. Vicdan azabı mı? Vicdan azabı, o pisliğin hala eli kolu serbest sokaklarda dolaştığı gerçeğiyle yaşamak zorunda kalsaydım daha kötü olurdu.
Bugün bize, yarın size...
Ama hayat değişti. O karanlık gece, Derin'i korumak için verdiğim sözlerin en zorunu yerine getirmek zorunda kaldığım gece, her şeyi değiştirdi. O pisliği ortadan kaldırmak tek seçeneğimdi. Şimdi, her şey sona ermişti, ama içimdeki boşluk büyümeye devam ediyordu.
Gecenin karanlığı yavaşça aydınlanırken, Ada'nın nefes alış verişi bir melodi gibi odada yankılanıyordu. Yanımda mışıl mışıl uyuyan yeğenim ve içimde büyüyen boşluk. Bu, benim kaderim, diye düşündüm. Galiba bu benim mukadderatımdı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, içimdeki karanlığın dağılmasını umut ettim.
Bugün değildi belki ama yarın olmayacağı anlamın da da değildi.o karanlık elbet dağılacaktı. Daha fazla tavanı izlemek yerine adaya güzel bir kahvaltı hazırlamaya kalktım.
Üstüme rahat bir şeyler alıp mutfağa yöneldim. Hızla saçlarımı topuz yapıp ellerimi yıkadım, Ada'nın çok sevdiği pankekleri yapmaya koyuldum. Yaparken acele etmeme gerek yoktu; bugün benim şirkete gitmem gerekmiyordu ve Ada'nın da tatil günüydü.
Güzel bir gün geçireceğimi düşünüyorum, tabii o kafa yoran düşünceler gelmezse. Kahvaltının hazırlanmasının bitimine yakın, odanın içinde telefonumun melodisi mutfağa kadar yankılandı. Odaya gittiğimde, yatakta uzanıp benim telefonumla oynayan Ada'ya ilişti gözlerim. Oyunu oynarken gelen aramayı görünce hemen ekrana baktı. "Teyze! Telefon çalıyor!" diye heyecanla seslendi. Karşısında beni görünce şaşırdı.
"Ya teyze," dedim imayla, "ne ara telefonumun şifresini öğrendin anlamıyorum. Artık senin hızına yetişmek zorlaşıyor."
"Ver bakayım kim arıyormuş," dediğimde yatakta bana doğru biraz ilerledikten sonra telefonu uzattı. "Bilmiyorum teyze, yıldız gibi ışıltılı bir emoji vardı."
"Annen arıyormuş," dememle hızla yatakta doğruldu, ayağa kalkıp yatakta zıplamaya başladı. "Ne, annem mi?" dedi gözlerindeki neşeyi dışarıya salarak.
Sevinçle "Aç aç," dedi. Heyecanını bastırması için "Açıyorum Ada'cığım, bekle," dedim. Ada'nın heyecanını bastırması, onun için de, annesi ve benim için de en iyisi olacaktı. Aksi halde her ikimiz de büyük yaralar ve hasarla çıkacaktık. Ben Ada'yı hüsrana uğratmak istemiyordum. Aramayı yanıtlayıp Ada'nın eline verdim telefonu, görüntülü aramıştı. Ada'nın gözlerindeki ışıltı ile tüm şehir aydınlanabilirdi. Ah, küçük kızım.
"Alo, anne!" dedi Ada neşeyle.
"Merhaba tatlım, nasılsın?" diye sordu Diyar.
"İyiyim anne, sen nasılsın?" diye yanıtladı Ada.
Diyar, "Ben de iyiyim annem," dedi.
"Babam..." dedi Ada. "Babam nasıl anne, o da özledi mi beni? Ben sizi çok özledim." Diyar gözlerini kapattı, dudaklarını birbirine bastırıp, "Baban da çok iyi kızım, şimdi dedenin yanında. O da seni çok özledi, merak etme," diye konuştu. Konuşurken gözlerinde bir yorgunluk vardı ama Ada o yorgunluğu siliyor, yerine bir umut parçasını getiriyordu.
"Anne," dedi Ada merakla. Parmağı ile telefonun içindeki annesinin başını işaret etti. "Kafanda neden şapka var? Bizim burası çok sıcak, ayrıca senin kameran kötü galiba, yüzün solmuş," dedi.
Diyar, kızının sorusu karşısında hareketlendi, telefonu kendisinden uzaklaştırdı, biraz düşündü ve konuşmaya karar verdi.
"Anneciğim, şimdi sen bu dersleri görmüyorsun ama ben sana söyleyeyim. Şimdi sen teyzen ile Kuzey Yarım Küre'desin ama ben baban ile dünyanın Güney Yarım Küresi'ndeyim, yani ters yerlerdeyiz. Kuzey Yarım Küre yaz iken Güney Yarım Küre'de kış yaşanıyor, yani burası çok soğuk anladın mı? Evet, kameram bozuldu, baban onarttıracak, merak etme."
Diyar da Kuzey Yarım Küre'deydi...
"He, tamam anne. Sen bizim teyzemle olan fotoğrafımızı gördün mü? Kaya abim de vardı."
"Gördüm anneciğim. Biliyor musun, en güzel sen çıkmışsın. Fotoğrafı gördüm, ay dedim, ne bu güzellik, bu kız benim nasıl kızım dedim, bu kadar güzel bir kız nasıl benim kızım olur dedim."
Ada çocukça öfkelendi. "Hayır anne, ben senin kızınım."
"Evet, sonra dedim ki, bu kız kesinlikle benim kızım. Pozlara bak dedim."
Telefona yalnızca annesinin duymasını istediği derecede fısıldadı. "Evet anne, senden öğrendiklerimi yaptım hep. Biliyor musun, ben senin istediğin gibi teyzemi sık sık sinir ediyorum ki aramızda bağ güçlensin."
Bu lafı duyunca Ada'nın küstahça gelmesine karşılık, "Seni gidi cadı, beni bu yüzden mi sinir ediyorsun sen?"
"Yo," dedi refleksle hızlı başını sallayarak, "sen zaten her şeye sinir oluyorsun."
Gerçekten ben her şeye sinir mi oluyordum? Ufacık bir çocuğa sinir olmak ne kadar doğruydu ki, üstelik canımdan kanımdan olan bir çocuğa. Haklıydı Ada, ben her şeye sinirleniyordum.
Ben durulduğumda Diyar'ın sesi yükseldi. "Ada'cığım, teyzen sana iyi bakıyor mu?"
Hemen tableti alıp Ada için sipariş verdiğim rüya evin fotoğrafını gösterdim. Diyar'ın duymayacağı biçimde Ada'ya fısıldadım, "De ki, çok iyi bakıyor, istediğim her şeyi yapıyor. Hatta senden bile iyi bakıyor."
Ada gülerek, "Çok iyi bakıyor anne, istediğim her şeyi yapıyor. Hatta senden de iyi bakıyor," dedi.
Diyar kahkaha attı, "Aferin teyzene. Beren, kahvaltıyı hazırladı mı?"
Ada, "Evet anne, teyzem bana harika bir kahvaltı hazırladı," diye yanıtladı.
Telefonun hoparlörünü kapatarak, "Ada, hadi kahvaltını yapman lazım. Telefonu bana ver," dedim.
"Anne, şimdi ben kahvaltı yapacağım. Akşam beni yine ara, tamam mı? Babama da söyle, onu çok özledim."
"Tamam anneciğim, kendine dikkat et, teyzenin sözünden çıkma tamam mı?"
Ada, telefonu bana uzattı ve kahvaltı masasındaki yerine geçti. Telefonu alıp balkona çıktım. "Nasılsın Diyar?" diye sordum endişeyle.
Diyar, "İyiyim Beren," dedi ama sesinde bir titreme vardı.
Israrla, "Doğruyu söyle Diyar, durumun nasıl? Gerçekten iyi misin?" diye sordum. Çünkü iyi gibi asla değildi; kız sadece nefes alıyordu, dudakları kuru, yüzü solgundu. Kelimeleri bile neredeyse anlaşılmıyor, konuşmakta zorluk çekiyordu. Diyar'ı bu halde görmek beni o kadar huzursuz ve kötü ediyordu ki nefes almam zorlaşıyordu.
Diyar derin bir nefes aldı ve sessizce, "İyi olmaya çalışıyorum ama bazen çok zor," dedi.
Kalbim sıkıştı. "İyi olacaksın, inşallah," dedim teselli etmeye çalışarak. Havayı melankoli kapladı.
Diyar'ın sesi daha da duygusal bir hal aldı. "Beren, bana bir söz ver. Eğer bu illet hastalık beni yenerse, Ada'ya asla benim eksikliğimi hissettirme. Ona benden daha iyi bakacağını biliyorum ama ne olursa olsun, onu yalnız bırakma," dedi.
Gözlerim doldu. "Saçmalama Diyar, öyle bir şey olmayacak. Sen iyileşip gelip Ada'yı büyüteceksin. Onunla hayallerin var, unuttun mu? Güzel günler gelecek çünkü güzel hayallerin var. Ayrıca sana söz veriyorum, Ada'yı asla yalnız bırakmayacağım ve ona senin yokluğunu hissettirmeyeceğim. Ama sen de güçlü ol, bu hastalığı yeneceğiz," dedim kararlı bir ses tonuyla.
"Unutma, sen Diyar Ayaz'sın. Annem nasıl yendiyse, sen de yeneceksin. Sakın yeise kapılma."
Diyar sessizce ağladı. "Teşekkür ederim Beren ama bir gün böyle bir şey olursa, teyzelik görevine son ver ve kendini Ada'nın annesiymiş gibi görevini üstlen benim için. Sadece bilmeni istedim, seni çok seviyorum," dedi.
"Ben de seni çok seviyorum Diyar. Her zaman yanında olacağım," dedim.Beni dinlerken büyük bir öksürük tuttu. Öksürürken eli göğsüne gitti sonra göğsünden hızla boynuna geçti.
Derin bir nefes aldım ve telefon görüşmesini sonlandırdım. Ada'nın yanına dönerken, içimde hem bir kararlılık hem de bir hüzün vardı. Ama ne olursa olsun, Ada için güçlü olmaya devam edecektim.
İçeriye, Ada'nın yanına döndüm. Diyar'ı o halde gördükten sonra Ada'ya daha da üzülüyordum ve kahretsin ki ben onu çok üzüyordum.
Kendine çeki düzen ver Beren Güral, o senin yeğenin, o senin emanetin. Ona sahip çıkmalısın, onu ne pahasına olursa olsun koru.
Söz Diyar, bana verdiğin emanetine sahip çıkacağım. Söz Deren, sana bir daha öyle şeyler yaşatmayacağım.
Ada'ya bakınca yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Görünüşü o kadar tatlıydı ki anlatamam; çikolatadan bıyıkları olmuştu, pankekleri yerken yüzüne de yedirmişti. İşte şimdi tam olarak benim yeğenim olmuştu.
Beni görünce, "Annem kapattı mı teyze?" diye konuştu. Olumlu bir şekilde başımı salladım, "Evet Ada, annen telefonu kapattı."
"Bir daha ne zaman arar annem?" diye sordu gözlerindeki merakla. "En kısa zamanda arayacağına eminim," dedim.
"En kısa vakit ne zaman teyze?"
"İlk müsait olduğunda demek. Eline geçen ilk fırsatta seni arayacağından şüphen olmasın."
Biraz önce ifadesiz olan yüzü hızla değişti, yüzündeki ifade annesine ne kadar çok güvendiğinin bir göstergesiydi. "Yok zaten, annem arayacağım dedimi arar."
"Aynen öyle Adacık."
"Eee teyze, benim oyuncağıma ne oldu?"
Ah, telefonda konuşurken gösterdiğim oyuncaktan bahsediyordu. Onu daha önce sipariş vermiştim, şu an kargodaydı. Bugün teslimde, dağıtımda olacaktı ama ben genelde evde olmadığım için şirketin adresini vermiştim.
İyi yapmışsın Beren, iyide sen bugün şirkete gitmeyeceksin ki. Şirketin güvenliğini arayıp o mu alsa ki benim yerime? Yoksa geri gidecek yurt dışına. Yurt dışından sipariş ettiğim için gitmesini istemiyordum, üstelik Ada'ya artık söylemiştim. Kız o kadar çok sevinmişken onu nasıl hayal kırıklığına uğratabilirdim ki? Bu bana yakışmazdı.
"Sipariş verdim canım, gelecek. Eli kulağında."
"Ne?" diyerek gerildi, "Nasıl eli kulağında?"
"Adacım, acaba sen benimle uğraşmak yerine birazcık atasözü mü çalışsan?"
"Ata sözü de ne teyze?"
"Atalarımızın daha önce söylediği anlamlı cümlelere ata sözleri denir."
Hoş, parmakları oval çenesine gitti, dudağı sağa doğru buruştu, gözleri de aynı anda kısılmıştı. Badem gözleri böyle yaptığında daha da hoş gelmişti gözlerime. "Hm teyze, o zaman benim sözlerim de atasözleri mi oluyor?"
"Aynen öyle Ada Hanım, sizin sözleriniz de 'Ada sözleri' oluyor."
"Neyse tatlım, kahvaltını yapmaya devam et. Ben üstümü değiştireyim, sonra seninle teyze-yeğen güzel bir gün geçirelim, ne dersin?"
"Başına taş mı düştü derim." Ah bir de bana atasözü ne diye soruyor, kesinlikle benim kanımdan olmalı.
"Bu ne oluyor Adacığım?" diye alayla sordum.
"Atasözü oluyor," dedi hiçbir şeyi anlamadan.
"Atasözü olmuyor mu?"
Nıck diye sesler çıkardıktan sonra, "Yok olmuyor," diye huysuzlandı.
"Peki o halde gidiyorum, ben geldiğimde hepsinin bittiğini göreceğim," diyerek kaşlarımla Ada'nın önünde duran pankeklerden işaret ettim.
Ve odama doğru adımlar attım. Her adımımda Diyar'ın hali gözlerimin önüne geliyordu: solmuş teni, kurumuş dudakları, kesilmiş saçları. Herkesin o kadar değersiz bulduğu nefesi zoraki alışını gözlerimde canlandırıyordum.
Bir acı gibi genzimi yakıyordu onu o halde görmek. Yüreğime düşen o kor ateş, yüreğimi yakmakla yetinmiyor, kül etmek istiyordu. Başaracağından gayet emindi ama ben bunu ilk defa yaşamıyordum.
Bir kez atlattık, bir kez daha atlatırdık. Annem yendi o illet hastalığı, Diyar da yenecek. Başka bir yolu yok ve ben Diyar'a verdiğim sözleri tutmak zorunda kalmayacağım. Ada'ya anneliği kendisi yapacak.
Bu genetik bir hastalıktı. Annem ne kadar beni ve Derin'i testlere sokmak istese de her seferinde reddediyorduk. İstemiyordum o testi olmak, Deren de istemiyordu. Diyar da istemiyordu ki, o da yapmamıştı. Bir gün rastgele öğrenmişti, öğreniş son öğreniş olmuştu.
O gün öğrendiğimizde annem kendisine o kadar çok yüklenmişti ki, o günden sonra hiçbir şekilde ablam Diyar'ın yüzüne bakmadı, bakamadı. Yüreği el vermedi. Hayatının anlamı olan bir evladına o illet genetiğini vermişti. Bu, annemin yüzünü kara çıkarmasına yetip artıyordu.
Annemle ne kadar bu durumun kendisinin düşündüğü gibi olmadığını anlatmaya çalışsam da inatla itiraz ediyor, kendi bildiğini okuyordu. En sonunda Diyar tedaviyi kabul edip eniştem ile yurt dışına tedaviye gitmeye karar verdi. Annem, kendini durumu Ada'ya belli edeceği için Ada'yı benim yanıma vermişti. İyi ki de vermişlerdi.
İyi ki Ada benimleydi, iyi ki Ada benim yeğenimdi.
Bugün altıma siyah bir eşofman, üstüme de onun ceketini giydim. İçime beyaz düz tişört giydim. Bugün Ada ile lunaparka gitme planı yaptığım için bu kombini sevmiştim. Hafta içinde yaptığım o kombinlerin dışına çıkmak istemiştim, çıkmıştım da.
Hemen yüzüme makyajımı da yapıp Ada'nın yanına geri döndüm.
"Evet Adacık," derken ellerimi göğsümün hizasında birleştirdim, kendime acırcasına mutfağa baktım. "Şimdi sen üstünü değiştirirken ben de buraya bir el atayım." Cümlemi bitirdikten sonra yüzümü buruşturdum.
Ada, musluğun önünde duran tabureye çıkıp suyu açtı ve ellerini yıkadı. Ne kadar kızacağımı bilse de ellerini üstüne kuruladı.
Kızacaktım, yapmaması gerektiğini söyleyecektim ama ona karşı tek bir sesim bile çıkmadı. Aklıma ablamın söylediği sözler geldi ve bir daha gitmedi.
Belki o an ona bağırdım ama tek bir ses bile çıkmadı.
"Tamam teyze," diyerek gözlerime bakarak usulca ayrıldı yanımdan.
Hızlıca mutfağı toparlamaya başladım. Hepsini şu an bitiremedim ama gelişi güzel toparladım. Ayrıntıya girmeden mutfağı hallettikten sonra salona geçtim. Ada zaten hazırlanma konusunda pek bana çekmemişti. Ben zor karar verir ama hızlı giyinirdim; o ise hem zor karar verir hem de yavaş giyinirdi.
O giyinirken salonu süpürdüm. Salondan içeri girdiğinde beyaz tişört giymişti, tişörtün üstünde ise bir tane beyaz kurdele vardı. Altına ise kot pantolon giymişti. Saçını yapmamıştı, elinde toka kutusu ile yanıma yaklaştı.
"Teyze, saçımı yapsana."
"İyi alıştın sen de," diyecekken sustum. "Yapayım gel," dememle bana yaklaşarak arkasını döndü. Parmaklarım saçlarının arasında gezdirdim, daha iyi taransın diye saçının kabarıklığını aldıktan sonra Ada'ya seslendim: "Tarağı ver."
Arkasına bakmadan tarağı uzattı. Elinden alıp yavaşça taramaya başladım. Her taramamda diplerini tutuyordum ki acımasın. "Teyze," dedi saçını taramaya devam ederken, sesi yumuşaktı, "canımı acıtma olur mu?"
Boğazım düğümlenmişti. Derin bir şekilde yutkundum. "Acıtmam," diyebildim sadece. Buna müsade edebilmiştim.
Ses tonumu toparlayıp, "Olur mu öyle şey teyzecim? Ben senin canını hiç acıtır mıyım?"
"Acıtmazsın biliyorum ama bazen tarağa saçlarım takılı kalıyor, o da canımın yanmasına neden oluyor. Annemde de oluyordu öyle ama anneme canımın acıdığını söylemezdim," diye mırıldandı sessizce.
Bir yumru daha oturdu göğsüme, ne kadar bu düşüncelerden kurtulmak istesem de.
O öldürdüğüm adam, onun yüzünden hayatı kararan kardeşim, hastalığı gün güne ilerleyen ablam ve ondan geriye kalacak Ada geliyordu aklıma.
Bunların üstüne bir de Aren gelmişti. Belki daha önce gelse geldi diye sevinirdim ama şimdi sırası değildi, hem de hiç sırası değildi.
Umrumda değildi Aren. Omuzlarıma o kadar yük yüklenmişken şimdi onun hiçbir şey olmamış gibi geri gelmesi bir tüyü bile kıpırdatmayacaktı.
Artık buna yapacak güce sahip değilim. Artık yabancıydı.
Üstelik kendi yalanlarıyla geldi. Hayatımda yalana yer yoktu, kusura bakma Aren.
Artık onunla konuşacak hiçbir şeyim yoktu. Açıklamasını dinledim, üç yıldır kendime ah etmiştim bir açıklama bile yapmadı diye. Ama anladım ki sorun açıklamada değildi. O bana o sıralarda "Yaptım bir hata" deseydi bile onu affederdim.
Ben ondan mantıklı açıklama beklemedim, sadece açıklama bekledim. Çünkü o zaman onu hâlâ seviyordum.
Aşk her şeyi affederdi.
Şimdi aramızda aşk denilen o oyun da yoktu. O, yabancıdan bir farkı yoktu.
Dört harfli bir şahıs.
Düşüncelerini toparlayıp, "Merak etme Ada, annen de ben de senin canını acıtmayacağız." Adanın önünde ayırdığım iki saç tutamını arkada birleştirip elimle tuttum ve "Hangi tokayı kullanalım Ada?"
"Sen seç teyze."
Ufak göz gezdirdikten sonra gözüme beyaz kurdeleli toka ilişti. Ada'nın kumral dalgalı saçlarına çok yakışacaktı.
Bilmiyorum ama beyaz kurdeleler bende çok masum hissiyat bırakıyordu.
"Tamam o zaman, bu kurdeleyi takıyorum. Hem tişörtün ile de uyumlu."
Saçlarını okşadı. Memnuniyetle Ada koşarak aynanın oraya vardı, kocaman tebessüm ile baktı kendisine.
"Çok güzel olmuş teyze, teşekkür ederim," dedi neşeyle.
"O hâlde hazırız lunaparka gitmeye," dediğimde yerinde zıplamaya başladı. "Yupii, sonunda lunapark!" diye haykırdı.
"Evet ama tehlikeli şeylere binmek yok Ada. Annenin söylediğini hatırla."
Sıkıntıyla gözlerini devirdi, içten oflaması kulaklarıma kadar ilişti. "Off, peki yaşıma uyan şeylere bineceğim."
"O hâlde çıkalım," dediğimde dengemi kaybettim ve elimde olan toka kutusu yere düştü. Ada'nın tokaları yere saçılmışken Ada ile bakışıyorduk. Tam çıkacakken Ada'nın tüm tokalarının yere dağılması pek de güzel olmamıştı.
"Sana bir Ada sözü söyleyeyim mi teyze?"
"Söyle bakalım ufaklık."
Hiç duraksamadan pat diye konuştu: "Seni alan iki güne geri getirirler, bu da bir Ada sözü."
"En azından beni alacaklar, seni alan da olmayacak bu dilinle Ada Hanım."
Boynunu büküp, "Ya teyze, ciddi misin?" diye konuştu...
Lunaparkta saatlerimizi geçirmenin ardından eve dönüyorduk. Bugün beni ne kadar sinirlendirse de hep sinirimi sakladım. Yaramazlıklarını görmezden gelip bugün onu mutlu etmeye adadım. Güzel bir vakit geçirdik.
Gün içinde Efsun'dan mesajlar aldım, Kaya ile konuştum, Sare iş ile alakalı sorular sordu. Ada beni çok meşgul etti fakat bunların hiçbiri kafamdaki düşünceleri susturmadı.
Vicdan azabım ağır basarken kalbimin titremesi bir oluyordu.
Kolumdaki akıllı saate baktım, saat gece 22:32'yi gösteriyordu. Bir elimde Ada'nın oyunda kazandığı oyuncak ayı ile civcivi tutarken, diğer elimle Ada'nın elini tutuyordum. Ada sallana sallana yürüyordu.
Bir elinde tuttuğu horoz şekeri eline ve yüzüne bulaştırarak yiyordu. Bir yandan da benimle konuşuyordu.
"Teyze," diye mırıldandı, "canım elmalı turta çekiyor."
"Yapalım yavrum."
"Ama çok çekiyor."
"Tamam tatlım, eve gidince yaparız," dedim altını bastırarak.
"Çok çekiyor teyze, çok," dedi dudak büzerek.
"Tamam Adacık, yapacağız," dedim dişlerimin arasından.
"Teyze," dedi, bugün en çok duyduğum kelime buydu; teyze.
Çok garip bir kelimeydi ama beni çok mutlu ediyordu. Arada sabrımı sınasa da bir gün bu kelimeyi duymadığım bir ihtimali düşünmek dahi istemiyorum.
Teyze, eşittir anne yarısıydı ama bence abla anne yarısıydı. Ben Ada'nın hem teyzesi hem ablasıydım. Yeri geldiğinde annesi olmaya da kabuldüm.
"Efendim Adacım?"
Sessiz bir şekilde mırıldandı: "Ben Derin teyzemi özledim."
"Ben de özledim."
"O zaman neden görüşmüyoruz?" dedi buruk bir ses tonuyla.
"İstanbul'da olduğunu söylemiştin teyze. Eğer Derin teyzem de güney yarım kürede değilse, görüşmemize bir engel olduğunu sanmıyorum."
"Bak sen, hemen de kapıyor konuları."
"Pekala, o halde yarın gidelim teyzen ile görüşelim."
"Hayır teyze, ya bugün görüşelim. Çok özledim ben onu. Onu görmeden uyumak istemiyorum. Annemi anlıyorum, başka ülkede. Anneannemi de anlıyorum, ama teyzem ile aynı şehirdeyiz ve ben onu şu an görmek istiyorum."
"Ada, olmaz tatlım-"
"Teyze ya, ben Deren teyzemi görmek istiyorum. Neden anlamak istemiyorsun? Bir de bana inatçı diyorsun ama sen inatçısın."
"Anladım, seninle başa çıkılmıyor." Galibiyeti anlayınca yüzünde zafer gülüşü oluştu.
Telefonumu alıp Derin'i aradım. Çalıyordu ama açmıyordu. En sonunda "Aradığınız kişi şu anda telefona yanıt veremiyor," sesi aldığımda tekrar aradım. O telefon açılacaktı.
Ada, bugün Derin'i görecekti.
Aramanın sonlarına doğru açıldı ama ses vermedi. İlk benden konuşmamı bekliyordu.
"Derin," dedim.
"Söyle," dedi Derin.
"Açman neden bu kadar vakit aldı?" diye kısık bir sesle sordum.
Telefonun karşısında mırıltı ve kırıtıdan sonra, "Duymamışım," dedi hissizce.
"Pekala, biz birazdan KYK'nın oraya geleceğiz. Sen de aşağı ineceksin, tamam mı?"
"Yok abla, gelmeyin. İnmem," diye yanıtladı.
"Geleceksin Derin, Ada seni görmek istiyor."
"Olmaz abla, gelemem. Yurdun kapıları gece on birde kapanıyor."
"Derin, ineceksin dedim. Beni ikilettirme."
"Ben söyleyeceğimi söyledim abla, gelmeyin. Eğer gelirseniz boşuna gelirsiniz."
"Derin," dememle telefonu kapatmıştı. Konuşmalarımı kısık sesle yaptığımız için Ada duymamıştı.
Gözlerinde parıltı ile, "Gidiyoruz değil mi teyze?" diye sordu.
Olumlu bir şekilde başımı salladım. "Gidiyoruz," dedim kararlı bir şekilde hızla yürümeye başladık.
Tam saatinde yetişmeliydik. Bir taksi durdurup hemen KYK'ya doğru yola çıktık.
Tam saatinde yetişmeliydik. Bir taksi durdurup hemen KYK'ya doğru yola çıktık.
Ada yolda mutluydu, belki de uzun zaman sonra ilk kez bu kadar mutluydu. Bir ihtimal, annesi bile aklına gelmemiş olabilirdi.
Ayağımı titretiyordum çünkü saat on bire yaklaşıyordu. On bire yaklaştıkça ben de strese giriyordum.
On beş dakikalık araba yolculuğundan sonra yurdun önüne gelmiştik.
KYK'ya yetişmeye çalışan arkadaş grupları geçti önümüzden ama benim gözümün önüne gençlik yıllarım geldi. Şimdi de yaşlı değildim ama bir genç de değildim.
Geldiğimizi haber etmek için telefonumu çıkarıp Derin'i aradım...
Çalıyor...
"Geldik Derin, biz aşağıdayız. İn."
Sıkıntıyla nefes verişi geldi kulağıma: "Söylemiştim, boşuna gelmişsiniz."
Adaya durumu çaktırmamaya çalışarak, "Derin saçmalama, aşağı in," dedim dişlerimin arasında.
"Dediğim gibi, daha fazla beklemeyin ve gidin," bir şey söylememe müsade etmeden kapattı.
Derin'in bu huyunu bilirim, küçükken de böyleydi. Hep böyle yapardı. Yemek yerken tartışırdık, sonra küser gider kendini odaya kilitlerdi. Diyar ile kapısının önüne gidip özür dilerdik, yemeğe çağırırdık ama o inatla gelemeyeceğini söyler, bizi sinirlendirirdi. Beş dakika sonra ise kapısının kilidini usulca açar, yanımıza gelir, yüzümüze iki saniye bakıp büyük bir kahkaha atar, sonra da hiçbir şey olmamış gibi devam ederdi. Yemekten sonra tekrar eski haline geri dönerdi. Bir nevi açıp solan çiçek gibiydi.
Onu bekleyeceğimden emindi... Bekleyecektim... Bekleyecektik... Hep beraber...
Kafasını bana karşı kaldırdı Ada. "Ne oldu teyze?"
Kafamı aşağı eğdim, Ada ile göz teması kurup, "Bir şey olmadı Adacım, teyzen üstünü giyiniyormuş. Birazdan gelecek yanımıza."
Onaylamışça başını salladı. "O halde," dedi karşıda duran kocaman çınar ağacının altındaki bankları gösterdi. "Oradaki banklarda bekleyelim, biraz yoruldum da," dedi.
"Yorulursun tabii, sabahtan beri ayaktasın," dedim. Gün boyu lunaparkta oradan oraya atlamıştı, yorulması gayet normaldi. Ben de yorulmuştum, her şeyden, herkesten, ama benim de ilacım dinlenme yöntemiydi.
"Gel geçelim," diyerek ilerledik çınar ağacının altına doğru. Banka oturduktan sonra banktan dışarıya ayaklarını sallandırdı Ada.
Yere değmeyen ayaklarıyla çok tatlı bir hâl almıştı.
Kolundaki saatine bakarken, biraz önceki mutluluğu yoktu. Yüz ifadesi terk etmiş, yerine hayal kırıklığı yer edinmişti.
"8 dakika oldu teyze."
"Olsun yavrum, teyzenin işi uzamıştır. Birazdan gelir."
"Peki," diye mırıldandı.
Beş dakika kalmıştı ve bu beş dakika içinde yurdun girişleri ve çıkışları kapatılacaktı.
Gelmesi gerekiyordu Derin'in çünkü artık ne o çocuktu ne de ben çocuktum.
Kapının oraya baktım, içeriye girenler çoktu ama çıkan yoktu. "İşi çıkmış olmalı teyzenin."
"Artık gitmeliyiz, daha sonra tekrar gelelim," demiştim. Burada sabaha kadar bekleyecek halimiz yoktu. Hava birazdan serinleyecek ve Ada hasta olacaktı. Buna müsade edemezdim.
Ada itiraz edecekti ama edemedi. O da bir şeylerin farkındaydı. Ayaklanıp gidecekken, bize karşı yürüyen Derin ile göz göze geldik. Ayağında spor ayakkabı, üstüne siyah bol sweatshirt, altında gri eşofman vardı. Kahverengi saçları oldum olası kısaydı. Zaten kısacık saçlarını zar zor toplayıp tepesinde bir topuz yapmıştı. Yüzüne düşen bir iki parça saç tutamını da kulaklarının arkasına sıkıştırmıştı.
Adaya bakınca kocaman gülümsedi. Kollarını açarak hafifçe bacaklarını bükerek yere çömeldi. Teyzesini gören Ada
"Teyze" feryadını duydum.
Hareketsiz kalmayıp, koşa koşa teyzesine gidip sarıldı. Sarıldığında, Derin çömeldiği yerden kalkıp kendi etrafında hızla iki üç tur Ada'yla beraber döndü. Özlemişti Ada. Saymadı günleri veya ben öyle sanıyordum ama bu, özlediği gerçeğini değiştirmiyordu.
Neticede ikisi de birbirini özlemişti. Kollarını Derin'in boynuna iyice doladı Ada. Kocaman gülümsemesi gözlerinin kısılmasına neden oluyordu.
Huzur bulmuştu. Saat kaç olursa olsun, neresi olursa olsun, huzur bulabileceğimiz bazen tek bir insan bile olabiliyordu.
"Kıskanacağım ama artık yeter," diye ortaya atıldım.
Yere bıraktığı Ada'ya baktı Derin küstahça, "Aaa Ada gördün mü, büyük teyze kıskandı. Biraz da ona sarılalım."
Olumlu bir şekilde başını salladı ve beni yıkmaya and içmiş gibi koşa koşa üstüme doğru koşuyordu Ada. Bana geldiğinde sadece boyu ayaklarıma kadar yetiyordu. Ayaklarımı geçemediği için sadece ayaklarıma sarılıyordu.
Derin de karşımda geçtiğinde kırgın gibi bakıyordu gözleri. Aldırmadım, kolumla tutmamla kendime çekip sıkı sıkı sarıldım.
Bana bir şey anlatmasına gerek yoktu. Ben onu anlatmadan da anlayabiliyordum. Bazen onun ihtiyacı olan birkaç çift güzel söz veya bir teselli değildi. Sıcak bir sarılmaydı, içten bir kucaklamaydı. Onun ihtiyacı bir evdi. Dört duvarı olan değil...
Uzun sarılmıştık. Ada ayırdı: "Hadi ama ayrılın," diyerek bacaklarımızdan ayırdı bizi.
Derin benden en az beş santim uzundu. Nasıl olur da benden uzun olurdu? Ben onun ablasıyım, benim uzun olmam doğru değil. Gerçi ben de Diyar'dan uzundum.
"Teyze" kelimesini uzatarak söyledi. Derin ile ikimiz aynı anda "Efedim" dediğimizde büyük bir gülüş koptu. "İşte bunu çok seviyorum."
"Biz de seni seviyoruz ufaklık," dedi Derin. Bana kaş işareti ile özel hareketimizi işaret etti.
Gıdıklama zamanı. Ada'nın belinden ve boynundan tiki vardı. Tik gibi değildi, küçükken fark etmişti. Biz onu gıdıkladığımızda mutlu olmuştu. Tiki yoktu ama varmış gibi hareket ediyordu.
Hala Ada'yı gıdıklarken kıkırdamaları kollarımda yankılanıyordu.
"Teyze yapmayın," zar zor diyebildi gülüşlerinin arasında.
Telefonumun çalması ile durulduk. Tam da zamanıydı. Şimdi tam olarak birleşmesek de, yapbozun parçalarını bulmuştuk.
Arayan Diyar'dı...
Telefonumun ekranında Diyar'ın adını görünce içimde bir ürperti hissettim. Kalbim hızla atmaya başladı. Derin ile göz göze geldik; ikimizin de yüzünde bir endişe vardı. Ada ise hala gülümseyerek bize bakıyordu, hiçbir şeyin farkında değildi.
Derin bir nefes alarak telefonu açtım. "Alo, Diyar?"
Karşı taraftan gelen sessizlik bir an için zamanın durmasına neden oldu. Sonra Diyar'ın zayıf ama sıcak sesi duyuldu. Görüntülü aramıştı ama arka plan gözüküyordu. "Beren, canım... Siz neredesiniz?"
"KYK yurdundayız, Deren ve Ada ile birlikteyiz. Sen nasılsın? Saat geç oldu, endişelendim."
Diyar hafif bir öksürükle cevap verdi. Yüzünün yarısı gözükür haldeydi. "İyiyim, merak etme."
Ada, annesinin adını duyunca yanımda belirdi. "Anne! Anne, benim, Ada!"
Telefonu Ada'ya doğru çevirdim. Diyar'ın sesi biraz daha canlanmıştı. "Görüyorum canım kızım, nasılsın?"
"Çok iyiyim anne! Bugün lunaparka gittik, Deren teyzemle birlikteyiz şu an. Çok eğlendik. Keşke sen de burada olsaydın."
Diyar'ın sesinde bir hüzün hissediliyordu. "Keşke canım, en kısa zamanda yanınıza geleceğim söz."
Bana karşı döndü Ada. "Gördün mü bak annem sabah akşam arayacağım dedi ve aradı. Benim annem sözünde durur."
Zoraki bir şekilde güldü Diyar. "Konuş kızım, duysun teyzelerin," dedi.
Derin araya girerek, "Abla, kendine iyi bakıyorsun değil mi?" diye sordu.
Diyar hafifçe gülümsedi. "Merak etme Derin, her şey yoluna girecek."
Konuşma uzadıkça Diyar'ın yorulduğunu hissediyordum. "Diyar, seni daha fazla yormayalım. Kendine iyi bak, tamam mı? Seni çok seviyoruz."
"Sizi ben de çok seviyorum. Kendinize dikkat edin. Ada, kızım, teyzelerinin sözünden çıkma tamam mı?"
"Tamam anne, söz veriyorum," dedi Ada masum bir sesle.
Telefonu kapattıktan sonra kısa bir sessizlik oldu. Her birimiz düşüncelerimize dalmıştık. Deren, gözlerini yere dikmiş, parmaklarıyla oynuyordu. Ada ise annesinin sesini duymanın verdiği mutlulukla etrafa gülümseyerek bakıyordu.
"Tamam, artık geç oldu. Ada'yı eve götürmem lazım," dedim sessizliği bozarak.
Ada, Derin'e sarılarak, "Teyzecim, lütfen yine görüşelim. Seni çok özlemişim," dedi.
Derın, Ada'nın saçlarını okşayarak, "Tabii ki canım, en kısa zamanda tekrar görüşeceğiz. Kendine iyi bak tamam mı?" diye cevapladı. Tam o anda yurdun hoparlörlerinden bir anons yapıldı: "Sevgili öğrenciler, yurt girişine son bir dakikanız kalmıştır. Lütfen girişlerinizi tamamlayınız."
Derin telaşla saate baktı. "Abla, benim içeri girmem gerekiyor. Yoksa kapılar kapanacak."
"Tamam canım," dedim hafif bir tebessümle. "Ama bir kez daha düşün, belki bize gelmek istersin. Kalıcı olarak gelmesen bile arada uğra, olur mu?"
Derin gözlerini kaçırarak başını iki yana salladı. "Sanmıyorum abla, bir daha o eve girebileceğimi sanmıyorum."
Sözlerindeki ağırlığı hissederek ona sarılmak istedim. "Peki canım, ama eğer bir gün aynı evde yaşama ihtimalimiz varsa o evden bile taşınırım bunu bil."
"Yok," dedi net bir şekilde. "İhtimal yok... Hiç ihtimali yok."
Derin'e sarıldım. "Pekâlâ. Kendine dikkat et. Bir şeye ihtiyacın olursa, lütfen ara."
Derin gözlerimin içine bakarak hafifçe gülümsedi. "Merak etme abla, iyiyim. Siz de kendinize iyi bakın."
Derin yurdun kapısına doğru yürürken, onun arkasından bakakaldım. İçimde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordum. Belki de ailemizden uzak olmak, Diyar'ın durumu, her şey üst üste geliyordu.
Ada'nın elini tutarak, "Hadi bakalım küçük hanım, evimize gidelim," dedim.
Eve dönerken Ada sessizdi. Elini tuttum, "Ne düşünüyorsun küçük hanım?" diye sordum.
"Dedem iyileşince annem ve babam da gelecekler değil mi?" diye sordu umutla.
"Elbette canım. Dedenin sağlığına kavuşmasıyla onlar da geri dönecekler."
Ada başını sallayarak bana sokuldu. "Tamam teyze."
Eve vardığımızda Ada'nın gözleri uyku tutmuyordu. Yatağına uzandı ama bir türlü uyuyamadı. "Teyze," dedi sessizce.
"Efendim canım?"
"Canım annemin elmalı turtasından çekiyor."
Gülümseyerek saçlarını okşadım. "Biliyorum, annenin turtası gibisi yok. Yarın sana onun tarifine göre turta yapalım mı?"
Gözleri parladı. "Gerçekten mi?"
"Gerçekten. Söz veriyorum, yarın yapacağız."
"Teşekkür ederim teyze. Seni çok seviyorum."
"Ben de seni seviyorum Ada. Şimdi uyu bakalım, yarın erken kalkacağız."
"Geceleri bir yıldız seçiyorum, annem o yıldızı görüyor mudur sence?" diye sordu masum bir şekilde.
"Elbette görüyor canım. Hadi şimdi güzel rüyalara dal."
Ada gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı ve kısa sürede uykuya daldı. Kendi odama geçip yatağıma uzandım. Tavana bakarak düşüncelerimin arasında kayboldum. Diyar'ın durumu, Derin'in içine kapanıklığı, Ada'nın masumiyeti ve Aren'in ani dönüşü... Hepsi bir araya gelince içimde büyük bir yük oluşturuyordu.
Aklımda Diyar'ın yorgun yüzü, Derin'in uzaklaşan silueti ve Ada'nın masum soruları vardı. İçimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışarak bir o yana bir bu yana döndüm. Gece boyu böyle devam etti. Yine sıfır uyku ile sabahlamıştım. Aren'e uykuların kaçsın derken benim uykularım kaçmıştı. Hızla hazırlanıp Ada'yı uyandırdım.
---
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ofise doğru adım attım. Yine sıfır uyku ile geçen bir gecenin ardından, yorgunluğumu saklamaya çalışarak şirkete girdim. Carl Şirketi'nin girişindeki cam kapılar ardımda kapanırken, derin bir nefes alıp kendimi topladım. Bugün yeni bir başlangıç olmalıydı.
Masamın bulunduğu alana doğru ilerlerken, koridorun sonunda Ali ve Kudret'in kendi aralarında hararetli bir şekilde konuştuğunu gördüm. Yaklaştıkça sesleri daha da netleşti.
Ali, iki eli cebinde kendinden emin bir tavırla konuşuyordu. "Bu yılki proje etkinliği gerçekten büyük bir fırsat. Yılın en iyi projesini yapan kişi sürpriz bir ödül alacakmış."
Kudret yüzünde sinsi bir gülümsemeyle ekledi. "Sürpriz ödül mü? Belki de terfi ederiz, ne dersin Ali?"
Tam yanlarından geçerken Ali bana dönüp soğuk bir ifadeyle selam verdi. "Günaydın Beren Hanım. Yine mi geç kaldınız?"
İçimdeki rahatsızlığı bastırarak yüzüme hafif bir tebessüm kondurdum. "Günaydın Ali Bey. İşlerimiz var malum, vakit kaybetmek istemedim."
Kudret gözlerini devirerek ekledi, "Tabii, işler önemli. Ama bakalım bu sefer projeleriniz ne kadar başarılı olacak."
Kudret araya girerek, "Yeni proje etkinliği hakkında bir şeyler duydun mu Beren?" diye sordu.
"Az önce kulağıma çalındı," dedim sakince. "Hepimiz için güzel bir motivasyon olacak sanırım."
Ali gözlerini devirerek, "Tabii tabii, rekabet her zaman iyidir," dedi. "Ama bazıları için işler biraz zorlaşabilir."
Ne demek istediğini gayet iyi anlıyordum. "Başarı herkesin kendi elinde Ali Bey. Elinizden gelenin en iyisini yaparsınız, değil mi?" dedim ve yanlarından uzaklaştım.Onların iğnelemelerine aldırmadan masama doğru ilerlemiştim.
Masama doğru ilerlerken gözlerim Sare'ye takıldı. Her zamanki gibi bebek gibi bir görüntüsü vardı; bugün sarı saçları daha da parlak ve canlıydı sanki. Güneş ışıkları camlardan süzülürken, saçlarına yansıyan ışık onu adeta bir peri kızına benzetiyordu. Henüz beni fark etmemişti; bilgisayarına odaklanmış, dikkatle ekrana bakıyordu. Bilgisayar kullanırken taktığı dinlendirici gözlükleri gözlerindeydi. Normalde gözlük takmaktan hiç hoşlanmazdı; sanki onu hemen olgunlaştırıyormuş gibi hissederdi. Bu yüzden bir an önce çıkarma telaşındaydı her zaman.
Etrafına bakınırken göz göze geldik. Yüzünde sıcak bir tebessüm belirdi. "Günaydın Beren!" dedi neşeyle.
"Günaydın Sare," dedim gülümseyerek. "Ne zaman geldin? Seni görmedim."
Dudaklarını hafifçe büzerek, "Bende geleli yarım saat oldu ya," dedi. "Sen ne zaman geldin?"
Dudaklarımı birbirine bastırdım. "Yok, daha yeni geldim," diye cevapladım.
"Anladım," dedi hafif bir sesle. Sonra bir anda aklına bir şey gelmiş gibi gözleri parladı. "Bu arada, şirkette düzenlenecek olan etkinlikten haberin var mı?"
Kudret ile Ali'nin bahsettiği projeden söz ediyordu. Sabah onlarla yaşadığım gerginlik aklıma gelince içimde hafif bir huzursuzluk hissettim. "Evet, haberim var," dedim sakin bir tonla. "Az önce Kudret bahsetti."
Sare heyecanla devam etti. "Ee, ne yapacaksın peki? Eminim sen ortaya harika bir proje sunarsın."
Çantamı masama koyup sandalyeme oturdum. Arkama yaslanıp derin bir nefes aldım. "Hiçbir şey yapmayı düşünmüyorum," dedim sakin bir sesle.
Sare şaşkınlıkla bana baktı. "Nasıl yani?" dedi inanamayarak. "Sen ve hiçbir şey yapmamak mı? Sen her yıl bu etkinliğin en iddialı ismiydin!"
Başımı hafifçe iki yana salladım. "Bu sefer hiçbir şey yapmayacağım. Ne etkinliklerle uğraşacak halim var ne de bazılarına kendimi ispat edecek enerjim. Bu sefer Ali ile Yaprak kazansın."
Sare'nin yüzünde hayal kırıklığı ve şaşkınlık karışımı bir ifade belirdi. "Ciddi olamazsın Beren," dedi kaşları çatılarak. "Bu sen değilsin. Onların kazanmasına izin mi vereceksin?"
Omuzlarımı silkerek, "Çok istiyorlar kazanmayı, bırakalım da kazansınlar," dedim. "Belki bu onları mutlu eder."
"Kesinlikle kabul etmiyorum," dedi Sare kararlı bir ses tonuyla. "Bugünden itibaren çalışmalara başlayacaksın. Eski Beren böyle miydi? Her yıl düzenlenen o etkinliği kazanmak için günlerce uykusuz kalır, projeler üzerinde çalışırdın. Kazandığında da diğerlerinin yüz ifadelerini görmekten keyif alırdın. Peki şimdi ne oldu Beren?"
Bilgisayarıma dönerek klavyeme birkaç kez tıkladım. Sakin bir sesle, "Dediğin gibi, o eski Beren'di," dedim. "Artık o kadar hırslı değilim."
Sare üzgün bir ifadeyle bana baktı. "Yapma Beren," dedi yumuşak bir sesle. "Böyle pes etmek sana yakışmıyor."
Bir süre sessizlik içinde çalıştık. Geçen bir saatin ardından ikimiz de aynı projedeki hatayı bulmaya çalışıyorduk ama ne ben ne de Sare bir türlü çözüme ulaşamıyorduk. Sare, elindeki kalemi boynundan saçlarına doğru yavaşça gezdirirken derin bir iç çekti. Sonunda bana dönerek, "Beren," dedi nazikçe. "Şarkı açsam senin için sorun olur mu? Biraz müziğe ihtiyacım var da."
Gözlerimi ekrandan ayırıp ona baktım. "Hayır Sare, lütfen aç," dedim hafif bir gülümsemeyle. "Ruhumun müziğe ihtiyacı var."
Sare bilgisayarından müzik listesini açtı. İlk olarak tanıdık, enerjik şarkılar çalmaya başladı. Sertab Erener'in birkaç şarkısı arka arkaya geldi. "Kendime Yeni Bir Ben Lazım", "Rengârenk", "Açık Adres"... Şarkıların ritmine kendimizi kaptırarak çalışmaya devam ettik. Bir yandan projedeki hatayı bulmaya çalışırken bir yandan da müziğin verdiği enerjiyle moral buluyorduk.
Ancak bir süre sonra Fatma Turgut'un "İkimizden Biri" şarkısı çalmaya başladı. İlk notalar çalmaya başladığında kalbimde bir sızı hissettim. Şarkının sözleri adeta bir hançer gibi ruhuma saplanıyordu.
"Öpüşün, daha dün gibi.
İkimizden, biri ölmeliydi.
Yanıyor, evim aklıma düştüğün an.
Nefret ediyorum, senden o zaman.
Biliyorum, eskisi gibi olamaz, artık hiçbir zaman."
Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Aren'in beni terk ettiği, aldattığını düşündüğüm zamanlarda bu şarkıyı defalarca dinlemiştim. Her bir sözü, yaşadığım acıları yeniden
hatırlatıyordu.
Geçmişin acıları, hayal kırıklıkları zihnimde canlandı. Aren'in ani gidişi, ardından bıraktığı boşluk...
Sare, benim halimi fark etmiş olacak ki endişeyle bana baktı. "Beren, iyi misin? Şarkıyı değiştireyim mi?" diye sordu.
Gözlerimi açıp ona baktım. "Hayır Sare, gerek yok," dedim nazikçe. "Sadece biraz dalmışım."
"Gerçekten emin misin? İstersen kapatayım."
"Gerçekten iyiyim," diye tekrarladım. "Müzik iyi geliyor aslında. Teşekkür ederim."
Sare tereddütle bir an bana baktı, sonra hafifçe gülümseyerek işine geri döndü.
Ben ise içimde kopan fırtınaları bastırmaya çalışıyordum. Geçmişin izleri peşimi bırakmıyordu. Aren'in soğuk bakışları, açıklama yapmadan çekip gidişi, yılların getirdiği hayal kırıklıkları... Tüm bunlar zihnimin bir köşesinde dururken işime odaklanmakta zorlanıyordum
Kendimi toparlamaya çalışarak ekrana döndüm. Ancak düşüncelerim sürekli dağılıyordu. Tam o sırada ofisin kapısından içeri giren birini fark ettim. Başımı kaldırdığımda Aren'i gördüm. Siyah takım elbisesi, keskin bakışları ve sert yüz ifadesiyle odada bir sessizlik oluşturuyordu. Her adımıyla etrafa hâkim olan bir duruşu vardı.
Aren, gözleriyle ofisi süzerek ilerledi. Bir an için bakışlarımız kesişti. İçimde bir ürperti hissettim. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, soğuk ve duygusuzdu. Hiçbir şey söylemeden odasına doğru ilerledi.
Onun bu tavrı beni her seferinde sarsıyordu. Eskiden tanıdığım Aren'den eser yoktu sanki. Şimdi tamamen yabancı, mesafeli ve ulaşılmazdı..
Bilgisayar ekranına tekrar döndüm. Projedeki hatayı bulmalıydım. Klavyede birkaç tuşa bastıktan sonra dikkatimi topladım. İçimden, "Güçlü ol Beren," diye tekrarladım. "Geçmişin yüklerini bırakmanın zamanı geldi."
Gelmişti hatta geçiyordu.
O sırada telefonuma bir bildirim geldi. Ekrana baktığımda Kaya'dan bir mesaj olduğunu gördüm: "Beren, projeyle ilgili bazı fikirlerim var. Müsait olduğunda konuşabilir miyiz?"
Kaya, şirkette güvendiğim nadir insanlardan biriydi. Yazılım geliştirme konusunda ustaydı ve projelerimde hep destek olmuştu. "Tabii Kaya," diye mesaj attım. "Birazdan yanına uğrarım."
Sare'ye dönerek, "Ben biraz Kaya'nın yanına gidiyorum," dedim.
"Tamam Beren, belki o da projedeki hatayla ilgili yardımcı olabilir," dedi gülümseyerek.
Masamdan kalkıp Kaya'nın ofisine doğru ilerledim. Koridordan geçerken ofisin camlarından içeri süzülen güneş ışıkları mekâna sıcak bir hava katıyordu. Kaya'nın kapısına geldiğimde hafifçe tıklattım.
"Girin," dedi içeriden gelen tok bir ses.
Kapıyı açıp içeri girdim. Kaya, masasının arkasında oturmuş, bilgisayar ekranına bakıyordu. Beni görünce yüzünde sıcak bir gülümseme belirdi. "Beren, hoş geldin. Gel otur," dedi eliyle karşısındaki sandalyeyi işaret ederek.
"Merhaba Kaya," dedim otururken. "Mesajını aldım. Projeyle ilgili ne düşündün?"
Kaya gözlüğünü çıkarıp masaya koydu. "Projenin kod kısmında bazı optimizasyonlar yapmayı düşünüyorum. Performansı artırabiliriz. Ayrıcasenin projedeki hatayı da inceledim. Belki birlikte çözebiliriz."
Gözlerim parladı. "Gerçekten mi? Saatlerdir o hatayı bulmaya çalışıyoruz ama bir türlü çözemedik."
"Birlikte bakarsak daha hızlı ilerleyebiliriz," dedi güvenle.
Bilgisayarlarımızı açıp projeyi gözden geçirmeye başladık. Kaya'nın sakin ve analitik yaklaşımı sayesinde kısa sürede hatanın kaynağını bulduk. "İşte burada," dedi ekrana işaret ederek. "Ufak bir kod satırı atlanmış."
Derin bir nefes alarak gülümsedim. "Harikasın Kaya! Bunu nasıl fark etmedik?"
"Olur böyle şeyler," dedi gülümseyerek. "Yoğunluk bazen gözden kaçırmamıza neden oluyor."
"Gerçekten çok teşekkür ederim," dedim içtenlikle. "Büyük bir yük kalktı sanki omuzlarımdan."
"Sana her zaman yardımcı olmaktan mutluluk duyarım," dedi.
Ofisine girerken hissettiğim gerginlik yerini rahatlamaya bırakmıştı. Kaya'nın desteği bana yeniden enerji vermişti, her zamanki gibi.
Yüzüme birkaç saniye baktı. "Gerçekten nasılsın, Beren?"
"Gerçekten nasıl olduğumu mu merak ediyorsun, Kaya?"
"Evet, tam olarak onu merak ediyorum, Beren."
"Söyleyeyim o hâlde. Düşünmekten kafayı yemek üzereyim, göğsümdeki o acı bitmek bilmiyor, beni ezip geçen vicdan azabı yakamı bırakmıyor. Oldu mu? Tam olarak bu durumdayım."
Kaya derin bir nefes alıp birkaç saniye sessiz kaldı. "Biliyorum, üzerine çok şey geliyor. Ama unutma, ben her zaman yanındayım. Eğer konuşmak istersen..."
"Teşekkür ederim, Kaya," dedim, gözlerimi kaçırarak. "Şimdilik üstesinden gelmeye çalışıyorum."
"Anlıyorum," dedi hafif bir tebessümle. "Ama unutma, yalnız değilsin."
Ofisten çıkarken saate baktım, öğle arası yaklaşmıştı. Masama dönüp eşyalarımı toplarken birden aklıma Ada'ya sipariş ettiğim oyuncak geldi. Ona söz vermiştim ve gelmeden önce haberdar olmak istiyordum. Güvenliğe gidip kargonun gelip gelmediğini sormaya karar verdim.
Güvenlik görevlisine yaklaşarak, "Merhaba, bugün bana bir kargo gelmesi gerekiyordu. Beren Güral adına," dedim.
Görevli listeleri kontrol edip başını iki yana salladı. "Maalesef henüz gelmedi. Geldiğinde size haber verebiliriz. Beren hanım."
"Teşekkür ederim," dedim hafif bir hayal kırıklığıyla.
Öğle arasında biraz hava almak ve kafamı dağıtmak için Efsun'un kafesine gitmeye karar verdim. Kafe, şirketin karşısında, huzurlu bir mekândı. İçeri girer girmez Efsun'un sıcak gülümsemesiyle karşılaştım.
"O Bero hanım, siz buralara uğrar mıydınız?"dedi kollarını açarak. "Malum Uzun zamandır uğramıyorsunuz." Hiç dediğini aldırmadan devam ettik.
"Bir kahve iyi olur," dedim gülümseyerek.
Efsun kahvemi getirirken masaya oturdu. "Anlat bakalım, neler oluyor?"
Derin bir nefes alarak son zamanlarda yaşadıklarımı, Diyar'ın durumunu, Deren'in uzaklaşmasını ve Aren'in ani dönüşünü anlattım. Efsun dikkatle dinliyor, zaman zaman elimi tutarak destek oluyordu.
"Gerçekten zor günler geçiriyorsun," dedi hüzünle. "Ama sen güçlü bir kadınsın, Beren. Hepsinin üstesinden geleceksin."
"Umarım öyle olur," dedim. "Bazı günler gerçekten çok yoruluyorum."
Tam o sırada kafenin kapısı açıldı. Başımı çevirip baktığımda Aren ve yanında Luca içeri girdiler. Aren'in keskin bakışları ve soğuk duruşu mekâna hâkim olmuştu. Göz göze geldik bir an. Kalbim hızla atmaya başladı ama hemen kendimi toparladım.
Efsun, Aren'i görür görmez kaşlarını çattı. "Burada ne işi var onun?" diye fısıldadı öfkeyle. "Hemen kovuyorum."
Elini tutup durdurdum. "Hayır, Efsun, gerek yok."
"Ama Beren, sana bu kadar acı çektiren adamı burada istemiyorum."
Derin bir nefes alarak gözlerimi Aren'den ayırmadan konuşmaya başladım. "Artık bana bir şey ifade etmiyor, Efsun. Sıradan bir yabancıdan farkı yok. Onun varlığı beni etkilemeyecek."
Efsun tereddütle baktı. "Emin misin?"
"Evet, eminim," dedim kararlı bir sesle. "Bırak, istediği gibi otursun."
Efsun bir süre daha yüzümü inceledi, sonra başını hafifçe sallayarak yerinden kalktı. "Peki, siparişlerini aldırırım o zaman."
Aren ve Luca, bize uzak bir köşeye oturdular. Luca, umursamaz bir ifadeyle etrafına bakınırken, Aren sessizce menüye göz gezdiriyordu. Göz ucuyla beni izlediğini hissedebiliyordum ama aldırmamaya çalıştım.
Efsun yanlarına gidip siparişlerini aldıktan sonra yanıma döndü. "Gerçekten iyi misin?" diye sordu endişeyle.
"Gerekenden daha iyiyim," dedim gülümseyerek. "Onun beni etkilemesine izin vermeyeceğim."
Efsun elimi tutarak, "Sen nasıl istersen," dedi. "Ama unutma, her zaman yanındayım."
"Teşekkür ederim, Efsun. Bu arada, Ada'ya söz verdiğim bir oyuncak vardı, henüz gelmemiş. Bugün onu almam gerekiyordu."
"Ah, Ada. Küçük yaramaz Ada. Onu ne zaman getireceksin buraya? Çok özledim."
"En kısa zamanda getiririm. Beraber bir şeyler yaparız. Onun içinde iyi olacak bu aralar annesinin yokluğunu hissediyor."
Kahvemi bitirip biraz daha sohbet ettikten sonra işime dönmek üzere kalktım. Efsun'la vedalaşırken, "Kendine iyi bak, tamam mı?" dedi.
"Sen de, Efsun. Görüşürüz."
Kafeden çıkarken Aren'in bulunduğu masaya doğru kısa bir bakış attım. Gözlerimiz yine kesişti. Yüzünde çözemediğim bir ifade vardı ama aldırmadan kafeden çıktım.
Şirkete geri dönerken içimde garip bir huzur hissediyordum. Belki de gerçekten geçmişi geride bırakmanın zamanı gelmişti.
Şirkete geri dönerken içimde garip bir huzur hissediyordum. Belki de gerçekten geçmişi geride bırakmanın zamanı gelmişti.Şirkete geçirdiğim vakit akşamüstü olmuştu. Ofisteki hareketlilik yavaş yavaş azalmaya başlamıştı. Masama oturup yapılacak işlerimi gözden geçirirken bir yandan da düşüncelerim içinde kaybolmuştum.
Kaya, çantasını toplarken yanıma yaklaştı. "Ben çıkıyorum Beren. İstersen seni eve bırakabilirim," dedi nazikçe.
Gülümseyerek başımı iki yana salladım. "Teşekkür ederim Kaya, ama biraz daha işim var. Mesaiye kalacağım bu akşam."
Kaya anlayışla başını salladı. "Anlıyorum. O zaman kolay gelsin. Eğer bir şeye ihtiyacın olursa bana haber ver."
"Tabii, teşekkür ederim," dedim.
Kaya ofisten ayrılırken Sare de masasında toparlanıyordu. Kaya, çıkarken ona da "İyi akşamlar Sare," dedi.
Sare gülümseyerek, "İyi akşamlar Kaya," diye karşılık verdi. Ardından bana dönerek, "Mesaiye kalıyorsun Beren?"
"Evet, biraz daha çalışmam gerekiyor," dedim hafif bir tebessümle.
"Anladım. O zaman sana kolay gelsin. Yarın görüşürüz."
"İyi akşamlar Sare, görüşürüz."
Ofiste artık yalnız kalmıştım. Sessizlik etrafı sararken, içimde bir hırs ve kararlılık doğdu. Anlık bir kararla proje etkinliğine katılmaya karar vermiştim. Kudret'e, Ali'ye inat, ama en çok da Ada, Diyar ve kendim için bunu yapmalıydım.
Telefonumu elime alıp Efsun'a bir mesaj yazdım:
"Çok özlemiştin Ada'yı değil mi? Git, birkaç saat yanında ol. Ben mesaiye kalacağım. Kurstan almayı unutma canım :)"
Mesajı gönderdikten sonra derin bir nefes aldım. Düşüncelerimi bir kenara bırakıp çalışmaya başladım. Önce eski projelere göz atmaya karar verdim. Bilgisayarımdan şirketin arşivine girip daha önce yapılmış tüm projeleri inceledim. Kendime bir kahve alıp dosyaların içine daldım.
Saatler ilerledikçe dışarıda hava kararmış, ofis tamamen sessizliğe bürünmüştü. Uzun süre çalıştıktan sonra nihayet kafamdaki proje şekillenmeye başlamıştı.
Gözlerimi ovalayarak saate baktım. Gece yarısını geçmişti. Yorulduğumu hissediyordum ama içimdeki tatmin duygusu tüm yorgunluğumu alıp götürüyordu. Eşyalarımı toplayıp eve gitmeye karar verdim.
Ofisten çıkıp koridorlardan geçerken ışıkları kapattım. Geç saatte olduğu için taksi durağına kadar yürümeye karar verdim. Sokaklar sessiz ve sakindi. Hafif bir esinti yüzümü okşuyordu.
Tam taksi durağına yaklaştığımda telefonum çalmaya başladı. Ekrana baktığımda şirketin güvenliğinden arandığımı gördüm.
"Merhaba, Beren Güral," dedim merakla.
"İyi akşamlar Beren Hanım," dedi güvenlik görevlisi. "Sizin adınıza bir kargo geldi. Üç saat önce teslim edilmiş ancak yoğunluktan dolayı şimdi haber verebiliyoruz."
Ada'nın beklediği oyuncaktı bu!Hafif bir telaşla, "Teşekkür ederim. Şu an yakındayım, hemen gelip alabilirim," dedim.
"Gecenin bu saatinde tek başınıza mısınız? İsterseniz taksi ayarlayalım," diye teklif etti.
"Düşünceniz için teşekkür ederim, hallederim," dedim.
Geldiğim yolu geri dönmeye başladım. Şirkete vardığımda güvenlik görevlisi beni kapıda karşıladı ve paketi teslim etti.
"Teşekkür ederim," dedim gülümseyerek. "İyi akşamlar."
Paket çantama sığmayacak kadar büyüktü; kollarımda taşıdıkça önüme bakmakta zorlanıyordum. Kutuyu kucakladığım için yolu görmek neredeyse imkânsız hale gelmişti. Birkaç adım daha atmaya çalışırken ayaklarım birbirine dolanıyor, dengeyi sağlamakta güçlük çekiyordum.
Paketi biraz aşağı indirdim, böylece yolun bir kısmını görebildim. Eğer böyle devam etseydim muhtemelen bir arabanın altında kalıp pestile dönecektim. Ezilmemek için kaldırımın en kenarından yürüyordum; trafik yoğun olmasa da geçen araçlar hızla yanımdan geçiyordu. Kollarım çok yorulmasa da paketin ağırlığı etkisini hissettiriyordu, omuzlarımın sızlamasını engelleyemiyordum.
Şu an nasıl göründüğümü merak etmiyordum bile; bir ördek gibi mi yoksa torbacı gibi mi yürüyordum, düşünmek istemiyordum. Rezillik diz boyu. Keşke taksi durağına ışınlanabilseydim.
Düşünceler kafamda şerit gibi akıp giderken bir anda kollarımdaki yük hafifledi. Neye uğradığımı anlamadan şaşkınlıkla etrafıma baktım. Başımı kaldırdığımda Aren'in kutuyu elinde tuttuğunu gördüm.
Boşta kalan ellerim refleksle yanlarıma düştü. Duraksayıp Aren'e doğru döndüm. Yüzünde sanki elimdeki kutuyu hiç almamış gibi bir ifade vardı; ciddi ve duygusuz. Gözleri her zamanki gibi keskin ve derindi. Şaka mı yapıyordu?
"Ne yapıyorsun ya sen?" diye çıkıştım. "Bırak!" Elinde tuttuğu kutuyu almak için hamle yaptım, ancak o kutuyu geri çekti. Tekrar almaya çalıştım, yine benden uzaklaştırdı. Kaşlarımı çatıp sert bir bakış attım. "Verir misin şunu?" diye sesimi yükselttim.
"Hayır," dedi sakin bir tonla. Bu adamın bu kadar soğukkanlı olması beni çıldırtıyordu. Çenesindeki hafif kasılma dışında yüzünde bir ifade yoktu.
"Şaka falan mı bu?" dedim, öfkeyle. Vücudumda adeta bir ateş yanıyordu, kalbim hızla çarpıyordu. Gelen öfkeyle başımı hafifçe sağa sola salladım, derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım.
"Ver şunu! Senden yardım isteyen olmadı!"
"Sana sormadım, kes sesini," dedi gözlerini gözlerime dikerek. Sözleri kulaklarımdan beynime çınlayarak ulaştı. Sinirden acı bir şekilde güldüm.
"Bana iyilik yaparak kendini affettirip vicdanını mı rahatlatmaya çalışıyorsun?"
"Sana iyilik yapmıyorum, öyle bir amacım da yok," dedi, sesi buz gibiydi.
"Bir de olsaydı!" dedim alayla. Fırsattan istifade kutuyu almak için ani bir hamle yaptım, ama o yine geri çekildi.
"Alt tarafı bir kutu taşıyorum, ne kadar abarttığının farkında mısın?" diye sordu, kaşlarını hafifçe kaldırarak. Ses tonu sanki bir çocuğu sakinleştirir gibiydi.
"Bırak o zaman! Ver bana kutuyu! İstemiyorum senin bana en ufak yardımını bile! Anlamıyor musun?" Sinirden gözlerim kararıyordu, artık yeterdi.
"Anlamıyorum," dedi aynı tınıyla, gözlerinde bir gölge belirdi.
"Anla o zaman!" diye haykırdım.
Bu sefer ses tonu biraz daha sertleşti. "Yardım sadece, yardım etmek istedim."
"Yoldan geçen herhangi birisine yardım ediyor musun?"
" Ne demek istiyorsun?" diye sordu, gözleri kısılmıştı.
"Yoldan geçen bir yabancıdan farkın yok diyorum," dedim dişlerimin arasından. Sözlerim havada asılı kaldı. Bir an için ikimiz de sustuk.Arabaların sesleri, uzaktan gelen korna ve şehir gürültüsü sanki bizden çok uzaktaydı. Yanımızdan insanlar geçiyor, hayatlarına devam ediyorlardı; ama bizim için zaman durmuş gibiydi.
Yüzüme baktı, gözleri yüzümün her detayında gezindi. Alnımdaki ter damlası, sıkılı dişlerim, titreyen ellerim...En sonunda gözlerimin içine baktı. Boğazından birkaç kelime mırıldandı ama anlaşılmadı.
"Bir şey söylemeyecek misin?" dedim, sesim titriyordu.
"Yapma, Aren. Söylesem beni anlayacakmışsın gibi davranman komik. Sen beni anlayacak en son kişisin," dedim, bakışlarımı gözlerine sabitleyerek.
"Ben..." dedi, ama devam edemedi.
"Beni ne hâle getirdiğini görmüyor musun? Hayatımı mahvettin, farkında değil misin? Dokunduğun her şey enkaza dönüşüyor. Bana yaptığın onca şeyden sonra dönüp gelmen büyük aptallık."
"Bana iyilik yapmıyorsun, anla artık. Hayatıma bir daha girme, Aren Savaş Akalay. Benim hayatımda sana yer yok."
"Uzak dur benden! İstemiyorum seni hayatımda!" Sadece bana baktı, gözleri derin bir okyanus gibiydi, içinde kaybolmamak için kendimi zor tutuyordum.
"İki güzel anımız vardı, onları da sana harcatmam. Anlıyor musun beni?" dedim, sesim kısıldı.
Çenesi gerildi, dudakları ince bir çizgi halini aldı. Duyduklarını hazmedemediği belliydi. Ama duyması gerekenler bunlardı. Ne yaşadığımı bilmeden, nasıl sallandığımı, nasıl yıkıldığımı görmeden gelip enkazı kaldırmaya çalışıyordu.
Derin bir nefes alıp gözlerini kısıldı. "Seni aldatmışım gibi konuşuyorsun ya, hâlâ sana inanamıyorum. O kadar şey söyledim ve hiçbir anlamı yokmuş gibi siktirip atıyorsun," dedi, sesi titriyordu ama öfkeliydi.
"Sen nasıl birisin, Beren?" diye sordu, kaşları çatılmıştı.
"Cidden soruyorum, nasıl birisin Beren?"
Gözlerim dolmuştu, ne kadar engel olmaya çalışsam da gözyaşlarımın yanaklarıma süzülmesini engelleyemedim. Burnumun direği sızlıyordu.
"Seni anlayamıyorum, Beren!" diye devam etti, sesi yükseliyordu.
"Ben söyleyeyim mi nasıl biri olduğunu?" dedi, "Bencilin tekisin, Tek hayatı mahvolmuş gibi konuşan, dünyayı kendi etrafında dönüyor sanan bir kızsın."
"Sen busun, Beren. Sen busun," dedi, parmağıyla beni işaret ederek.
"Ama sen de beni bu hâle getiren kişisin."
"Yeter artık," dedim, öfke ve üzüntü karışımı bir hisle. Ani bir hareketle kutuyu elinden aldım. "Bırak Allah aşkına ya!" dedim hıçkırıklarla karışık bir sesle.
Kaçarcasına adımlar attım,birkaç adım attıktan sonra kalbim hızlanmış, nefes alışverişlerim düzensizleşmişti. Aren'in söyledikleri zihnimde yankılanıyordu, adımlarım ağırlaştı. Etrafımda sokak lambalarının soluk ışığı, uzaktan gelen korna sesleri, şehrin geceye karışan uğultusu... Ama ben sanki bir tünelin içindeydim, etraf kararıyordu.
Başım dönmeye başladı, gözlerim karardı. Ayaklarımın altından yer kayıyormuş gibi hissediyordum. Dizlerimin bağı çözülürken son bir kez arkama baktım, Aren'in şaşkın ve endişeli yüzü bulanıklaşıyordu. Sonra her şey karanlığa gömüldü...
🌪
