8. bölüm · Kaçış ve Kader

BÖLÜM - 5 (part 1)

3sralll

(Başlamadan önce sizlerden küçük ricalarım olacak. Yazma aşamalarım da motivasyona ihtiyaç duyuyorum. Sizden ricam bol bol yorum yapıp oy vermeniz bu benim için büyük motive kaynağım olacaktır. Keyifli okumalar...)

"Kendimi dünyaya ait hissetmiyorum. Bir günde bin yılda yaşıyorum."

*Tezer Özlü*

Hayat,zalimlerle geçmekte; o zalimlere "Beni seviyor musun?" diye soramazdık.

Gidene "Dön" diyemezdik.

"Elimi tut, kaldır beni, yanımda dur" diyemezdik.

Onlara "Yaramızı sar" demek yerine, "Yaralarım acıyor, bastırma" demek zorunda kalmıştık.

Onların gözünde hiç olmak zorundaydık.

"Dur" demek yerine "Yapma" demedik. "Biz bunu hak ettik mi?" demedik. Belki her şey bunun yüzündendi.

Her gün kıyılan canlar... Belki sustuğumuz için, gözlerimizi yumduğumuz için...

Ama artık konuşmanın zamanı geldi. Her ağzı olanın konuştuğu gibi, bizim de konuşmamız gerektiğini; gözlerimizi yummamamızı, duymazdan geldiğimiz sözler yüzünden kimseyi duymamaktan vazgeçmemiz gerektiğini anladık.

Bunu kendimize yapmayalım.

Sokaklarda yankılanan sesleri bastırmalıyız. Orada ölen kişiler, canını veren kişiler... Onlar yüzünden sonsuza dek gözlerini kapatan insanlara boyun eğmeyin, yeter.

Çünkü o, bir babanın çocuğu değil; bir annenin kaç yıldır beklediği evladı değil; bir kızın sevdiği çocuk değil; bir erkeğin sevdiği kız değil veya bir başkasının abisi, ablası olarak düşünmeyin.

Sizin çocuğunuz, sizin babanız, sizin anneniz, sizin sevdiğiniz, sizin abiniz, ablanız olarak düşünün. Aynı tepkiyi verir miydiniz? Sanmam.

Sonra onlara ayırmadığınız saatlere, günlere küsmeyin, darılmayın; sonra pişman olursunuz.

O günün üzerinden iki ay geçmişti. Değişen tek şey tarih değildi; mevsimler, günler, gökyüzü bile değişmişti. Peki ya duygular değişebilir miydi?

Aley'in hayatında pek bir değişiklik yoktu; duygularında da öyle.

Hislerini yitirmişti çünkü Aley.

Bir insan ancak bir kere ölebilirken, Aley neden bin kere öldü?

Her zaman olduğu gibi deri kombinini yapıp kampüse gidecekti.

Aynanın karşısına geçti; morarmış göz altlarını kapatıp, kahvaltı yapmadan evden çıktı. Dar sokaklardan geçerken bile içi daralıyordu; her adımında başka yüzlerle karşılaşıyordu.

Köşelerde bekleyen çöplerin ve yanlarında uyuyan köpeklerin ve onların yavrularının görüntüsü aklına kazındı. Gelirken onlara mama alacaktı.

Birbirlerini kovalayan kedileri görünce, istemsizce yüzünde bir tebessüm oluştu.

Birkaç adım daha attı; yerlerde yarısı kırık bırakılmış bira şişelerinin üstüne basıp geçti.

Bu yolda Aley'in karşısına oldukça engel çıkıyordu. Geceden kalan küller, yerlerdeki kan damlaları...

Ama yine de o yolu geçti; başka bir sokağa girdi. Bu yolu geçmek kolaydı.

Duvar yazılarını okumasa belki daha kolaydı.

İçinden okumaya başladı Aley; az çok tahmin ediyordu ama yine de okuyordu:

"Her gözü olan göremiyor maalesef." Birkaç adım attı; karşısındaki yazıyı okudu içinden:

"Aşk zaten gönüldedir, gerek yok ricaya."

"Sikerim böyle adaleti,"

"Ben sana 'git'desem de aldırma, sen yine gel."

"Bak, bir yanımda maddeler, bir yanımda kahpeler,"

"Bana verdiğiniz kibrit ile hepinizi yakacağım."

Artık son bir tane okuyacaktı; yarı silik, yanında pek çok bira şişesi olan o yazıyı okudu: "Kalemle öğrenmediklerini öğretiler silahla."

Yani, o duvarlarda herkes başka bir şey anlatıyordu ama anlayana; kimisi aşk, kimisi dert, kimisi adaleti, kimisi de hayatını arıyordu.

Sokaktan çıkmasıyla sigarasını yaktı, hızlıca geçen arabalara baktı, birkaç kere de içinden küfür savurdu.

Her içine çektiği dumanda, aklında çözemediği sorular beliriyordu.

Nefret ettiği o lüks siyah arabaları gördü Aley; aslında her arabadan nefret etmezdi. Eğer o araba birisinin kanı veya başka birisinin parası ile alındıysa, arabasının olmamasını, sarı otobüslerle gitmeyi tercih ederdi.

Çünkü o araba, en az bir masumun kanı ile yıkanmıştan bir farkı yoktu. Işıkların orada, içine çeke çeke bitirdiği sigarayı fırlattı.

Kimse bilmiyordu; nefesin nefese sığmamasını...

(Yukarı da ki alıntı benim daha önce yazdığım ama yayımlamadığım kurguma aittir. Kim bilir belki bir gün okursunuz.)
Kitabı tam bu yerinde kapattıktan bir süre sonra gözlerimi ekrana kenetlenmiş bir halde bulmuştum. yorgunluğun omuzlarıma çöktüğünü hissettim. Ekranın soğuk ışığı gözlerimi yakmaya başlamıştı. Birkaç kez gözlerimi ovuşturarak bakışlarımı başka yerlere yönelttim. Masamın üzerindeki dağınıklık dikkatimi çekti. Gülnur ablanın yarım saat önce getirdiği kahve fincanı, içerisinde birkaç damla kahve lekesiyle öylece duruyordu. Yanında buruşmuş kağıtlar, üzerine notlar aldığım defter ve yarısı içilmiş su şişesi... Hepsi bir araya gelince çalışma ortamımın ne kadar dağınık olduğunu bir kez daha fark ettim.

Başımı sağa çevirdiğimde, Sare'yi gördüm. Koyu mavi bluzu ve açık mavi mini eteğiyle adeta bir peri kızını andırıyordu. Uzun sarı saçları omuzlarına dökülmüş, yüzüne düşen birkaç tutam saç onu daha da çekici kılıyordu. Gözlerindeki dinlendirici gözlük bu sefer gerçekten gözlerinde yer edinmişti. Ona o kadar yakışıyordu ki, hatta haddinden fazla yakışıyordu. Keşke bunu kendisi de kabul etseydi.

Gülnur abla, pembe önlüğü ve kavruk teniyle odanın kapısında belirdi. Başına bağladığı eşarbının altından görünen kısa, koyu siyah saçları en az gözleri kadar derindi. Neşeli bir ses tonuyla içeriye girerek, "Kahveleriniz bitti mi kuzularım?" diye sordu. Onun bu bitmek bilmeyen enerjisine hep hayran kalmıştım.

Yorgunluğun içinde derin bir tebessümle cevap verdi Sare, "Bitti bitti Gülnur abla, buyur," diyerek kahve fincanını Gülnur ablanın ona uzattığı tepsiye koydu.

"Benimki de bitti. Ellerine sağlık Gülnur abla, gerçekten çok güzel olmuş," dedim içtenlikle, ona minnettar bir bakış atarak.

"Ne demek kuzucuklarım! Siz burada kafa yoruyorsunuz, akşama kadar gözleriniz, elleriniz yoruluyor. Ben size iki dakika kahve yapmışım çok mu?" dedi, gözlerinde şefkatli bir ifadeyle.

"Valla iyi ki varsın Gülnur abla," dedi Sare, samimi bir gülümsemeyle.

"Siz de öyle yavrularım," diye karşılık verdi Gülnur abla. "Ne zaman belli olacak sizin şu etkinliğin sonucu?"

Sare, ince bileğine taktığı saate baktı. "Bugün saat 17.00'de, yani bir on beş dakika sonra," dedi heyecanla.

"Bu sene artı ödül eklemişler, doğru mu?" diye sordu Gülnur abla, merakını gizleyemeyerek.

"Ne ödülü?" diye sorarken, parmaklarım masadaki yarım su şişesinin kapağını kavradı. Yavaşça çevirerek bir yudum aldım, boğazımdaki kuruluk biraz olsun hafifledi.

Gülnur abla, "Kazanan, yeni CEO Aren Bey ile yemek yiyecekmiş," dedi. Bu sözleri duymamla birlikte içtiğim su boğazımda kaldı, öksürmeye başladım. Gözlerim büyümüş, şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemez haldeydim.

Neden bu bilgi bana daha önce verilmedi? Ben bu etkinliği kazanmak için günlerce uğraşıyordum. Şaka gibi ama... Ya ben kazanmayayım! Lütfen, bu etkinliği ne bileyim, Kudret kazansın; hadi en kötü Yaprak kazansın ama ben kazanmayayım. Bay ukala ile bir akşam yemeği yemek istemiyorum!

Öksürüğüm boğazımı yakarken, Gülnur abla arkamdan gelip şefkatle sırtıma vurdu. "Kızım, iyi misin?" diye sordu telaşla.

Sare de hafif telaşlı gözlerle bana bakarak, "İyi misin Beren?" diye endişeyle sordu.

Derin bir nefes alarak, "İyiyim, iyiyim," dedim güçlükle, gözlerim yaşarmıştı.

"Aman kızım, dikkat et kendine," diye konuştu Gülnur abla, yüzündeki endişe ifadesi hala geçmemişti.

"Ne yemeği yenilecekmiş?" dedim, anlam veremeyerek. İçimdeki telaşı bastırmaya çalışıyordum.

Omuz silkti Gülnur abla. "Ne yemeği olacak kızım, akşam yemeği işte. Kazananla özel bir yemek yiyeceklermiş."

Sare başını hızla bana doğru çevirdi, gözleri parlıyordu. "Ay, inşallah sen kazanırsın Beren!" diye sevinçle söyledi.

"Ah yok, istemem. İnşallah sen kazanırsın Sare," dedim, sesi titreyen bir gülümsemeyle.

"Niye böyle diyorsunuz? Gayet güzel bir şey," dedi Gülnur abla, şaşkınlıkla bize bakarak.

Elimi enseme koyup başımı hafifçe eğdim. Dudaklarımın arasından mırıldandım, "Hı, gel de bana sor."

Ne güzel, ama çok güzel! Ben çünkü her gün Aren ile akşam yemeği yiyeyim diye yatıp kalkıyorum! İçimden bu alaycı düşünceler geçerken, yüzümdeki ifadeyi saklamaya çalıştım.

"Efendim kızım?" dedi Gülnur abla, biraz önce mırıldandığımı duymuş olacak ki sorgulayan gözlerle bana bakıyordu.

"Bir şey demedim Gülnur abla," dedim, zayıf bir gülümsemeyle.

Sare derin bir nefes vererek, "Neyse ya, gerçekten hak eden kazansın," dedi, çok da üzerinde durmadan.

"Aynen öyle," dedim, onunla hemfikir olduğumu göstermek istercesine.

"Öyle öyle de kızım," diye devam etti Gülnur abla, tepsiyi düzeltirken. "Akşam yemeği yenilecek diyorum ama Aren Bey beş gündür şirkete gelmiyormuş ki."

Doğru söylüyordu. Aren'i beş gündür hiç görmemiştim. En son o gün konuşmuştuk... O günden sonra ortadan kaybolmuştu.Görüş o görüştü. Belki de daha önce yaptığı gibi tekrar gitmişti. Alışıktı ne de olsa; yine bir hafıza yalanı atar, hiçbir şey olmamış gibi davranmamızı bekler.

"Bugün de mi gelmemiş?" dedi Sare, hafif bir şaşkınlıkla.

"Yok kızım, gelmemiş. Yaprakgiller konuşurken duydum," dedi Gülnur abla, gözlerini hafif kısarak.

"Hmm," dedi Sare, düşünceli bir ifadeyle.

"Gelmediyse gelmedi, biz işimize devam edelim," dedim, konuyu kapatmak istercesine. İçimdeki huzursuzluk giderek artıyordu.

"Hadi kızlar, bana müsaade," dedi Gülnur abla, tepsisini toparlayarak.

Sare, arkasını dönmüş gitmekte olan Gülnur ablaya seslendi, "Kendine iyi bak Gülnur abla, yorma kendini!"

Gülnur abla bedenini döndürmeden sadece başını çevirerek, "Asıl siz yormayın kendinizi," dedi, göz kırparak.

"Yormayız," dedim sesimi yükselterek.

Gülnur abla odadan çıkarken, elim tekrar enseme gitti. Parmaklarım gergin bir şekilde ensemi ovalıyor, düşüncelerimi dağıtmaya çalışıyordum.

"Bir şey mi oldu Beren?" diye sordu Sare, yüzünde endişeli bir ifadeyle.

"Yok, bir şey mi olması lazım?" dedim, doğal görünmeye çalışarak.

"Yok tabii ki de, sadece rahatsız gibi geldin gözüme. Hasta falan mısın?" diye sordu, gözlerimin içine bakarak.

"Ah yok, değilim hasta falan. Sadece işler görüyorsun, yoğunlaştı şu aralar," diye cevapladım, bakışlarını kaçırarak.

"Ada mı yoruyor seni? Gözlerinin altları falan kararmış. Yanlış anlama bu arada, her halinle güzelsin, sadece senin için endişelendim," dedi, samimi bir tebessümle.

Cümlesinin içinde "Ada" kelimesi geçince istemsizce gülümsedim. Aklım Ada'ya gidince diğer kelimelere sağır olmuştum. Ada, hayatımın en parlak yıldızıydı. O küçük elleri, masum bakışlarıyla tüm yorgunluğumu alıyordu.

"Yok, Ada yormaz beni. Asıl o beni iyileştirir," dedim, gözlerimde bir parıltıyla.

"Bunu duyduğuma sevindim," dedi Sare, benimle birlikte gülümseyerek.

"Aslında bu aralar pek uyku tutmuyor. Uyuyamayınca da otomatik olarak gözlerimin altları kararıyor," dedim, içimdeki sıkıntıyı bastırmaya çalışarak.

"Ve sen uykuya aşıktın," dedi Sare, hafif bir şaşkınlıkla. "Ne zaman uyku problemi yaşamaya başladın?"

"Evet, aşıktım. Şimdi ise uykudan mahrumum," dedim, içim burkularak. Ama konu hiçbir zaman uyku olamamıştı aslında... Düşüncelerim, sorumluluklarım, belirsizlikler... Hepsi bir araya gelince uyku gözlerimden uzaklaşıyordu.

"Her neyse, ben bir lavaboya gideceğim. Yanında kapatıcı var mı?" dedim, elimde tuttuğum kapalı ekranından gözlerimin altına bakarken.

"Var, var, vereyim," dedikten sonra çantasının içindeki kapatıcıyı bana doğru uzattı.

"Buyur."

Elinden alırken, "Teşekkür ederim Sare ya," dedim mahcup bir şekilde.

"Ne demek Bero, böyle ufak şeylerin sözü bile olmaz," dedi, tekrar gülümseyerek. Lavaboya doğru ilerledim.

Lavaboya geçtiğimde aynadaki yansımama baktım. Kızıl saçlarım solmuş tenime kontrast oluşturuyordu. Mavi lenslerim birer deniz gibiydi, altındaki karalıklar ise birer dalga. Kapatıcı ile göz altlarımı kapattığımda, dalgalar durulmuştu, düşüncelerimin aksine.

Lavabodan çıktıktan sonra ofise doğru yürürken Aren'i gördüm. Ela gözleri, sanki şirketin içini ele geçirmişti. Onun adımları, tüm çalışanların masalarına gömülmesine yetiyordu. Aren'i gördüğümde adımlarım yavaşladı ama durmadı. Beni hiç görmemiş gibi dümdüz koridora baktı, ben de öyle davrandım. Hiç yokmuş gibi bedenlerimiz aynı sıradayken, parmaklarını elimde hissettim kısa bir anlığına. Geri dönmedim, arkama bakmadım, o da bakmamıştır.

Bir an önce açıklansın şu etkinlik, şu mesai de bitsin artık. Eve gidip dinlenmek istiyorum. Yarın izinli günümü yataktan çıkmayarak geçirmek istiyordum ki aklıma Ada düştü ve bu ihtimal neredeyse sıfıra indi. Olsun, sorun değil, evimde olayım da nasıl olursam olayım.

Masama geri döndüğümde, Sare başını koymuş, gözlerini sıraya yönlendiriyordu. Hiç bozmadan ben de masama geçtim. Sare'nin aynı pozisyonunu alıp gözlerimi dinlendirdim. İkimiz de bugün işlerimizi erken bitirmiştik. Şu an tek dileğimiz, bir an önce eve gidip şu topuklu ayakkabılarımızdan kurtulmaktı. Saatlerdir bu ayakkabıların içindeydik.

Başımı masaya koyduğumda, zaman uzun aradan sonra hızlı geçmişti. Yaprak içeriye girdiğinde yavaşça başımı kaldırdım. Gözlerim hafif kısık bir şekilde ona baktım. Yaprak'ın yüzündeki ciddi ifade, birazdan önemli bir şey söyleyeceğini gösteriyordu

"Gelmiyor musunuz? Açıklanacak birazdan," dedi Yaprak. Sesindeki sabırsızlık belirgindi, ancak benimle alay eder gibi bir tını vardı.

"Geliriz," dedim net bir şekilde. Yaprak'ın bu tavrını görmezden gelerek.

"Tamam, zaten bu bir etkinlik sonucunda kazanmasan bile tecrübe olur, biliyorsun," dedi. Sözleri her zamanki kendini beğenmişliğini yansıtıyordu.

"Bilmez miyim Yaprak? Yıllardır kazandığım bir etkinlik ama sen daha iyi bilirsin tecrübe olduğunu," dedim, hafif alayla. Onun bu cümlesindeki kibri hissetmiştim.

"Bence evren her yıl olan döngüden sıkıldı. Bu yıl çoğu şeyin değişeceğine inanıyorum," dedi, sanki bu yılın farklı olacağına inanıyormuş gibi.

"İnan tabii, inanmak da birşeydir," dedim, gözlerimi devirmeden edemedim. Bu sırada Sare de araya girerek,
"Öyle," dedi. "İnanmak da çok güzel şeydir tabii inandıkların gerçek olduğu sürece." Sare'nin bu sözü, gizli bir eleştiri barındırıyordu, ama ben kahkaha atmak yerine yanaklarımı ısırarak gülmemi bastırdım.

Kar da güzeldir, taki güvendiğin dağlara yağmadığı sürece diye düşündüm içimden. "Beni bilirsin Sare, gerçek olamayacak şeylere inanmam," dedi kararlı bir şekilde. Sare'nin yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

"Öyle diyorsan, öyledir."

İçimde bir meydan okuma ateşi yanmaya başladı. Vazgeçtim, ben kazanayım. Kazanayım ki şu yüz ifadesini göreyim. İkimizin arasında süregelen bu çekişmeyi, bir anlığına bile olsa kazanmanın verdiği hazzı tatmayı istiyordum.

"O hâlde ben şimdi geçiyorum; siz de geç kalmamaya özen gösterin," dedi Yaprak, sanki onun dediği olmazsa dünya başımıza yıkılacakmış gibi.

Sare ayağa kalkarak bana manalı bir bakış attı. "Kalk gidelim de görelim yüz ifadesini," dedi. Ben de onu onaylayarak, "Görelim bakalım," dedim.

Sare'ye samimiyetle bakarak, "Bence sen kazandın," dedim.

Sare de bana aynı samimiyetle karşılık verdi: "Bana kalırsa sen kazandın."

"Bu sefer emin değilim," dedim içtenlikle.

"Ben eminim senden," diye karşılık verdi Sare.

"Pekala, o hâlde gidelim."

Şirketin bu tür zamanlarda toplandığımız genel alanına yöneldik. Burası, arada bir kaçıp sohbet ettiğimiz, kahve molası verdiğimiz yerdi. Neredeyse tüm çalışanlar buradaydı, etkinlikle ilgilenmeyenler hariç. Gülnur abla ve iş arkadaşları uzaktan bakıyor, en az bizim kadar merak ediyorlardı.

Kalabalığın içindeki sesler bir bir yükseliyordu. Kimisi Kudret'in kazanacağını söylüyor, kimisi Ali'yi işaret ediyordu.Kimisi kendisinin kazanacağını düşünüyordu yaprak gibi.

Herkesin kendi favorisi vardı, ama benim aklımda sadece Yaprak'ın yüzündeki ifadeyi görmek vardı.

Sare ile ikimiz bir köşeye çekildik, kollarımızı birbirine dolayarak insanları izledik. O an içimde hissettiğim rekabet, sadece kazanmak değil, aynı zamanda Yaprak'a karşı bir zafer kazanmak arzusuydu.

Gerçekten de insanların düşündükleri çok çeşitliydi. Ama benim için önemli olan, onların ne düşündüğü değil, ne yaptıklarıydı. İyi olanı düşündükleri kadar, iyi olmak için çabalayanları da takdir ederdim. Çünkü sadece düşünenlerle, harekete geçenler aynı kefeye konmamalıydı. İnsan sadece düşünebilen bir varlıktır; önemli olan, düşünmenin ötesine geçip, harekete geçebilmektir. Bu yüzden, bir kişinin iyi olmasını düşünenle iyi olması için çabalayanları aynı kaseye koymayız zaten.

Gerçekten aralarında öyle düşünceler geçiyordu ki, resmen iblisçe düşünceler. Kabul, bazı konularda ben de öyle düşünebiliyordum. Ama her şey hak edene: nefret hak edene, sevgi hak edene, merhamet hak edene. Sınırında fazla nefret sevgi getirirken, fazla sevgi ise nefret getiriyordu.

İnsanların ne düşündüğünü önemsemeyin; evet, insanlar sizin hakkınızda olur olmaz şeyler düşünürler. Ama insan sadece düşünebilen bir varlıktır. Önemli olan düşünmek değil, düşünmenin ötesine geçebilmektir. Diye içimden kendi kendime bir motive konuşması yapıyordum. Galiba şizofren oluyorum. Ama aldırmadan devam ettim.

Aren bey görünür hale geldiğinde, ofisteki herkes bir anda dikkat kesildi. Gözler saati aradı; tam beş olmuştu. Aren bey, herkesi baştan sona süzüp, Ali'ye baktı.

"Basa bilirsin," dedi. Rahatlıkla, Ali, Aren beyden gelen bu komutla bilgisayarın enter tuşuna bastı. İlk önce etkinliğe katılan herkesin adı hızla geçti; ardından yavaşladı ve bir isimde durdu.

Aren, ekranı inceleyerek, gözlerini bana dikti. Ali boğazını temizleyip, "Tebrikler, etkinliği kazanan Beren Güral," dedi. Keşke yüzündeki hayal kırıklığını saklayabilseydi. Herkes bana bakarken, ben yaprağa bakıyordum. Kolumda bir elin dokunuşunu hissettim ve kolun sahibine, Sare'ye baktım. Bir kez daha konuştu Ali: "Tebrikler hanım, etkinliği kazanan sizsiniz." Dediği gibi, alkışlar bir kez daha kulaklarımı doldurdu.

Aren, bana doğru yürüyerek ödülü uzattı. Bir kalem Carl şirketine ait bir kalemdi. Sadece mühim kişilerde olurdu. Bende bunun koleksiyonunu yapacatım kaç yıldır biriktiryorum. "Bu ödülü hak ettiniz," dedi. Ardından Ali açıklamaya durdu. "Ödülünüz, üç aylık bir miktar para ve şirketin arabasını bir ay boyunca kullanma hakkı. Ayrıca, bu yılın özel ödülü olarak CEO ile bir akşam yemeği." İçimde bir huzursuzluk hissettim; Aren ve ben, akşam yemeğinde birbirimizi yeriz diye düşündüm.

Aren konuşurken, çerçevedeki resimlere bakarak dinliyormuş gibi başımı salladım. İçimdeki karmaşık duyguları bastırmaya çalışıyordum. Ödülü elime aldığımda, yüzümde sahte bir gülümseme belirdi. "Teşekkür ederim," dedim, ama içimdeki huzursuzluk devam ediyordu.

O an, aklımda sadece bir an önce bu etkinliğin bitmesi ve eve gidip dinlenmek vardı. Yarın izinli günümü yataktan çıkmayarak geçirmek istiyordum ki aklıma Ada düştü ve bu ihtimal neredeyse sıfıra indi. Olsun, sorun değil, evimde olayım da nasıl olursam olayım.

Aren gözlerini gözlerime dikince, herkes bana bakarken ben yalan gülümsememi sundum.
"Fotoğraf," dedi Derya.

O sırada Aren yanıma geçerken dudaklarını kulağımın yanına yaklaştırarak fısıldadı:
"Tebrikler, Beren hanım."

"Eyvallah, Aren bey," dedim ona karşı, içimde hem şaşkınlık hem de içsel bir çekişmeyle.

Yanıma geçip kameraya doğru yöneldiğimizde, bir kaç fotoğraf çektik. Sonra Aren, bir şeyler konuşmaya başladı; ancak aklım o an hiçbir kelimeyi algılamıyordu. Çünkü, Aren parfümünü değiştirmişti. Eskisi daha güzeldi… Üç yıl önceki o tazeliğini arıyordum.

Kulaklarım Aren’in sesini geldiği gibi geri tepiyor, neredeyse sadece kendi düşüncelerimi duyabiliyordum. O an, sanki sesim ve kalbimin arasında derin bir mesafe vardı. Kayaya değdiğini fark edip, gözlerim bana gururla baktığını görünce derinden gülümsedim.

Tebrik edildikten sonra toplantı odasına geçip etkinlikte sunduğum projenin sunumuna başladım. Genel olarak herkes, kazanan projeyi merak ediyordu. Arada Ali ve Kudret’in anlamlı bakışmalarına şahit olunca, kıkırdamak neredeyse yasak gibi geliyordu; dudaklarımı birbirine bastırdım, çünkü yapraktan bahsetmeyecektim bile… Mosmor, diye düşündüm içimden.

...

Sunumdan kurtulup, sevinçle Sare ile masamıza geri döndük. Çantamızı alıp, bugünü bu saatte bitirecektik; yarın izinliydik. "Ben sana ne demiştim, Beren, sen kazanacaksın diye," diye kulağıma ilişti Sare’nin sözleri.

"Dedin, dedin de ben ne senin adını ne de Kaya’nın adını gördüm etkinliğe katılanlardan," dedim biraz hayal kırıklığıyla.

"Gözden kaçırmışsındır," diye cevaben ekledi Sare.

"Yok, eminim siz katılmamışsınız. Niye katılmadınız ya, hani katılacaktınız?" diye ısrar ettim.

"Katıldık, Beren; sen katıldın ya," diye konuştu.

"Aynı şey mi?" diye sorduğumda,

"Evet, aynı şey; üçümüzde birbirimizi temsil etmiyor muyuz?"

"Ediyoruz," diye karşılık verdim.
"O hâlde, daha ne konuşuyoruz?" diye gülerek,
"Tamam, Sare, siz kazandınız," dedim son olarak, telefonumu çantama atıp koluma geçirdim.

Sare, masadaki kağıtları toplarken, içeriye Aren’in asistanı Derya girdi.Derin bir nefes verdi.

"Oh, gitmeden yakalayabilmişim sizi," dedi bana bakarak.

"Beren hanım, Aren bey size söylememi istedi: akşam yemeği yarın yenilecekmiş," diye ekledi.

"Tamam, Derya, sağol," dedim.
"Aren bey dedi ki, saat yedide hazır olup şoför almaya gelecekmiş."

"Gerek yok, siz adresi verin, ben kendim gelirim," diye ekledim.

"Aren bey kesinlikle itiraz istemediğini belirtti, Beren hanım."

"Pekala, tamam; yarın yedi de hazır olurum," dedim
.
"İyi günler, Beren hanım," diye veda etti.

"Size de iyi günler," dediğinde Derya, gülümseyerek elindeki dosyaya baktı ve yanımızdan uzaklaştı.

Derin bir nefes vererek Sare’ye döndüm:"Sen gitsene benim yerime."
"Olmaz ya, sen kazandın," diye karşılık verdi Sare.
"Hastayım ama ben," diyerek yalan söyledim.

"Ne hastalığı, neden daha önce söylemedin?" dedi Sare, yüzünde ciddi bir ifade belirdi.

"Hastayım, evet, ama sana hastayım," dedim, serseri bir şekilde gülünce ben de onunla birlikte güldüm.

"İlahi, Beren, bırak; gerçekten hastasın sandım," dedi Sare.

"Gerçekten sana hastayım."

"Bende öyle," dedi.
...

Eve döndüğümde, Ada ile oturuyorduk. "Teyze, bugün okulda resim yaptık. Bak, görmek ister misin?" dedi küçük Ada.

"Tabii ki görmek isterim," dedim gülümseyerek.

Bana annesi, teyzeleri ve kendisinin olduğu bir aile resmi gösterdi.

"Bak, burada annem yanımızda. Yakında gerçekten de böyle olacağız, değil mi?" Gözlerim doldu.

"Evet canım, yakında hep birlikte olacağız," dedim yumuşak bir sesle.

O gece, Ada uyuduktan sonra balkona çıkıp İstanbul'un ışıklarına baktım. Hayat ne kadar karmaşık ve zorlu olsa da, sevdiklerim için güçlü olmak zorundaydım. İçimde bir umut filizleniyordu. Belki de her şey yoluna girecekti.

...

Sanmıyorum, hiçbir şey istendiği ve göründüğü gibi olamayacaktı. Hayatın kuralı buydu; sana sağı gösterip solu vururdu. Evet, yapardı bunu. Bunu yaparken gram ağırlığı altında ezilmezdi. Bu onun kuralıydı, o da kuralına göre hareket ediyordu.

Tıpkı şu an balkonda oturmuş, aşağıdaki çocukların maçında görülen olay gibi. Çocuk, sağa hareket eder gibi etti, topu sola vurdu. Yaptı çünkü oyunun kuralı karşı takımı alt üst etmekti; onu yenip kalesine gol atmaktı. Kim bilir, gol attığı kişi belki nefret ettiği, belki bir arkadaşı, bir sevdiği veya kardeşiydi. Ama bu oyunun kuralını değiştirmezdi.

Kural kuraldır.

Sana "İntizara kıyamıyorum" derler ya… Yalan, koca bir yalan. Dayanır… Öyle bir dayanır ki… Bekler… Evet, bekler ama… En sonunda ona gelen şey, kalbin katili akıl olur. Beklemediği o gelen, kalbin katili. Ne kadar da hoş değil mi?

içimde bu düşünceler çalkalanırken, kelimeler adeta yankılandı.

Çocukların oynadığı oyunun sesleri bile uykumun kıpırdamasına neden oluyordu, fakat uyuyamazdım; çünkü birazdan efsun gelecekti. Ada, salonda rahat rahat televizyona bakarken, ben belki de bu karmaşa içinde bir an olsun ferahlığa erişmek için balkona çıkayım dedim. Ve orada, hayatın çetin kuralları benimle yüz yüze gelmişti.

Günümün zehir kokulamadığını umuyordum; çünkü bir iki saat sonra Aren ile yemekte olacaktım. İçimde, gitme isteği için gramlarca ağırlık varmış gibi değildi; ama ayaklarım, sanki kendi iradesiyle, başladığı yerden yürümeye devam ediyordu. "Gitme," diye bağırmak isterdim; ne yazık ki anlatamadım.

Gitmek namına içimde gram istek yoktu, gitmek istemiyordum ama ayaklarım kaldığı yerden devam ediyordu.

"Gitme," diyorum; anlamıyorlar galiba. Sorun ayaklarımdaydı. Hayır hayır, sorun kalbimdeydi. Aklı dinlemeyen kalbimdeydi.

Aklımdaki düşünceler uçuştu gitti, Ada'nın odadan yükselen sesiyle. "Teyze, kapı çalıyor. Açayım mı?"

"Bekle Ada, beni henüz açma," diye ona sesimi yükselttim.

Hızla ayaklanıp kapıyı yan tarafa itip salona geçtim. Ada, rahatını bozmadan televizyon izlemeye devam ediyordu. Başının üstünde duran eliyle sıkı sıkı kumandayı tutmuştu.

İtiraf edeyim, şu an Ada'ya çok acıdım. Galiba hayatı boyunca kumanda kavgası edemeyecekti. Hâlbuki bizim evde az olmadı kumanda kavgası; hep Derin'le ben kavga ederdik. Tam kavga sonuç verecekken babam gelir, kumandayı üçümüzden de alırdı. Her zaman olduğu gibi o sıkıcı haberleri, belgeselleri veya yarışmaları açardı. Sonra her birimiz dağılırdı; genelde Diyar ev konusunda anneme yardım ettiği için bulaşıklar elinden öperdi.

Derin ise odaya gider, bir şeyler karalar, sonra ondan sıkılır kitap okurdu. Ondan da sıkılınca gözünü kapatıp müzik dinlerdi.

Pek ben ne yapardım? Annem ve Diyar mutfakta, Derin odasına çekilmişken yalnız kalan babam ile sıkıntıdan patlayacak olan televizyon programlarını izlemek zorunda kalırdım.

Babamı bilirdim; sessizliği severdi veya bizim öyle görmememizi isterdi, bilemiyorum. Kısaca sessizliği severdi, bir o kadar da sessizlikle boğuşurdu.

Benim ise onun boğuşmasına son vermem gerekiyordu. Yanında kalırdım işte. Beş dakikanın sonunda, istediğim kanalı açmadığı için kavga çıkardım; aslında tartışma da denilebilirdi.

Tabii ki açmadı. İlk dakikalar onun istediği kanalda kaldık; daha sonra kanalları geziyormuş gibi yapıp benim istediğim kanala geldiğinde uyuya kalmıştı, ya da ben öyle sanıyordum.

Babam biraz değişikti; uyurken bile kumanda elinde olurdu. Evde üç tane kız ve her birinin zevki birbirinden farklı, bunu yapması gerekiyordu. Ne zaman kumandayı elinden almaya kalksak uyanır, sonra yine kendi istediği kanalı açardı. Biz odamıza geçsek bile o gece geç saatlere kadar karanlık odanın içinde televizyonun ışığı ve sesi eşliğinde uyurdu. Gece o saatlerde uyanıp odasına giderdi. Bunu sabahladığım zamanlar fark etmiştim.

"Tamam, hepinizin ortak izleyeceği kanal olsa buyurun izleyin, ama her biriniz farklı bir kanal istiyorsunuz," demişti. Evet, haklıydı. Üçümüz de farklı şeylerden hoşlanırdık.

Diyar o zaman daha küçük olduğu için genelde çizgi film izlerdi. Derin daha büyüktü, o yüzden onun tarzı da bana ters düşüyordu. Benim seçimlerim ise her ikisine zıttı.

Kapının deliğinden Efsun'un kahverengi gözlerini görünce istemsizce rahatlamıştım. Bekletmeden kapıyı açtım. "Hoşgeldin," diye seslendim, sonundaki "n" harfini uzatabildiğim kadar uzatarak.

Efsun, saçlarını arkasından bir at kuyruğu şeklinde toplamıştı. Üzerinde düz siyah bir tişört ve altında rahat bir kot pantolon vardı. "Hoşbulduk," dedi gülümseyerek. Etek kadını değildi, oldukça rahatına düşkündü.

"Hoşbulduk derken?" diye sorarken gözlerim onun arkasına bakıp başka birilerinin olup olmadığını kontrol etti.

"Ben ve keyfim," diye cevapladı, Ada'nın yanına varıp onun yanına otururken. Ceketini koltuğun üzerine attı. Bu havada ceket giymesi beni şaşırttı ama karşımdaki kişinin Efsun olduğunu unutmamalıyım. Neyse ki, ceket çok kalın değildi, yazlık bir ceketti. Yoksa bu sıcağın altında erir giderdi.

Efsun, Ada'nın yanağından bir makas alarak "Napıyorsun bakalım, fıstık?" dedi ve koltuğa ayaklarını uzattı.

"Çizgi film izliyorum," dedi Ada heyecanla.

"Ne izliyorsun?"

"Köstebekgiller."

"Aaa, ben de şimdi 'adagiller' mi izliyorum o zaman?" diye esprili bir şekilde sordu Efsun.

"Olabilir, Efsun abla," diye yanıtladı Ada.

İkisi de televizyona odaklanmışken, Efsun "Ada'ya meyve suyu, bana da kahve yap," dedi.

"Pardon, kalk kendin yap," diye yanıtladım Efsun'u.

"Sen misafirlerine böyle mi davranıyorsun?" diye çıkıştı Efsun.

"Efsun, bir düşün, sen misafir misin? Yedek anahtarı olan biri nasıl misafir olabilir?"

"Haklısın, değilim," diyerek doğruldu. Mutfağa doğru ilerlerken "Benim kahvem bitmişti, aldın mı yenisini?" diye sordu.

"Aldım, her zamanki yerine bak, görürsün," dedim.

"Okey," dedi ve adımları mutfağa doğru ilerledi.

---

Geri döndüğümde, kahve fincanını tezgaha koymuştuk; şimdi bulaşık makinesiyle yıkanması gerekiyordu, ama kim onu yerleştirecek? Tabii ki Efsun…

Kahvemizi içtik gelelim sebebi ziyaretimize Oğlumuz… Ay, dur, bu değildi; evet, artık Efsun’a gece Ada’ya bakması gerektiğini söylemenin zamanı gelmişti. Ada, ona yeterince bakıyordu; daha fazlasına gerek yoktu.

Keşke kahveyi ben pişirseydim.

“Ben bir saatte çıkmıyorum,” demiştim. "Nereye?" diye sordu Efsun. Evet, ben hâlâ ona söylemiştim; bayılma olayından sonra beni akşam yemeğine yollayacağına dair her türlü şüphem vardı.

"Etkinliği kazandım ya," dedim, sesimde bir karışıklık vardı.

"Evet, biliyorum ve çok sevindim senin adına," diye cevapladı Efsun.

"İşte, etkinliği kazandım," diye tekrarladım.

ağır ağır başını salladı, "Evet, kazandın; şaşırdık mı? Hayır, alışık olduğumuz şey, ne de olsa..." dedi, cümlesi yarım kaldı.

"Sen bilmiyorsundur tabii," dedim Efsun sonra kaşları ile sorgulayıp, "neyi?" diye mırıldandı.

"Bu yıl kazanan CEO ile akşam yemeği yiyecek," dedi Efsun, ifadesinde karışık bir duygu varken.

İlk beş saniye düşündü; evet, beş saniyenin sonunda CEO’nun Aren olduğunu aklına geldi.

"Gitmeyeceksin, değil mi Beren?" diye sordu Efsun, sesinde hafif sertlik vardı.

"Elbette," dedim hemen, "Gideceğim."
"O adam ile bırak, akşam yemeğini. Aynı şirkette çalışman bile benim için kötü; sana zarar veriyor, anlıyor musun beni?" dedi Efsun üzüntülü ve kararlı bir ses tonuyla.

"Umarım anlıyorsundur," diye ekledi kendi kendine, ama sözlere karıştı.
"Biliyorum, elfim; biliyorum," Dedim, hafif tebessümle.

"Ama sadece bir akşam yemeği, merak etme. O sadece benim patronum; ne ilerisi ne gerisi, sadece o."

"Anlıyorum, Beren, ama hayat her zaman planlandığı gibi gitmiyor ki," diye ekledi Efsun, hafif çekinerek.

"Endişelenme, sadece bir akşam yemeği," diye yanıtladım.

"Saat on gibi döneceğim bu müddette; Ada’nın yanında kalırsan, aksi takdirde o da gelecek ve Aren falan…" derken sözüm yarıda kesildi.

"Kalırım Beren, o sorun değil; esas olan senin, Aren gibi bir adamla, iş için bile olsa yemek yemenden kaynaklanan dertler," dedi Efsun sertçe.

"Kendi ellerinle kendini zehirliyorsun. Neyse, senin elinde de değil; bunun farkındayım ama ben de yükseldim. Kusura bakma," diye ekledi.

"Saçmalama Efsun, ne demek istediğini anladım," diye karşılık verdim.

"İnan bana, sadece patron-çalışan olarak kısa bir yemek yiyeceğiz," dedim

Efsun, kararlılıkla."Sana hep inanıyorum, Beren. Ama kendine dikkat et," diye ekledi, yumuşak bir göz temasıyla.

"Olur ederim," dedim içimden.

...

İki defa ard arda çalan korna sesiyle Ada cama koştu.

"Aren abi geldi."

"Hayır, Ada, o sadece şoför. Patron beni neden almaya gelsin?" dedim.

Oradan Efsun seslendi: "Evet Ada, ukala patronu neden almaya gelsin?"

"Bence ukala değil, Efsun abla. Bana araba verdi."

"Bu onun ukala olduğu gerçeğini değiştirmez, Adacım. Sen küçük olduğun için bazı şeylerin farkında değilsin."

"Ben küçük olsam da her şeyin farkındayım."

"Öyle mi?" dedim gülerek. "Öyleyse bir gün kanıtlayacağım size."

"O halde o günü bekliyoruz," dedi Efsun.

Topuklu ayakkabılarımı giyip ayağa kalktım, eteğimin ucunu aşağı çekip çantamı aldım.

"Ben çıkıyorum."

"Kendine dikkat et. Saat onu geçmesin, kafanı kırarım. Aradım mı da telefon açılacak."

Efsun'a alayla bakıp "Tamam annecim," dedim.

Sağ olsun, kendisi annemi aratmıyordu. Evden çıktığımda, şoför arabanın önündeydi. Kapıya yaklaşınca kapımı açtı.

"Teşekkürler," dediğimde kendisi şoför koltuğuna geçmekteydi.

Çantamı yanı başıma koyup telefonumu çıkardım; biraz sosyal medyada gezmek için.

Gök yüzündeki parlak yıldızlar eşlik ettiler bana. Gecenin karanlığını eskiden yıldızlar aydınlatırken, şimdi sokak lambaları aydınlatıyordu. Ne kadar da kötü.

Son zamanlar da bir şey fark ettim: İnsanların olduğu yerlerde ağaçlar ya az oluyordu ya da geç büyüyorlardı. Gelişmeleri güçleşiyordu. İnsanlar artık ağaçları bile olumsuz etkiliyordu.

Neden mi? Ormanlarda ve mezarlarda ağaçlar fazla ve uzundu çünkü orada insanlar yoktu. Mezarlarda ölüler vardı. Ancak ölüler ağaçları öldürmez; asıl öldüren hala yaşayan insanlardır.

Gerçek ölüler değil, yaşayan ölüler zarar verir.

Araba, lüks bir restoranın önünde durdu. Restoran, tarihi bir binanın içinde yer alıyordu ve dış cephesi şık bir şekilde aydınlatılmıştı. Restoranın ön kapısına doğru yürüdüm ve kapıyı açan görevliye içten bir teşekkür ettim. İçeri girdiğimde, restoranın içindeki atmosfer beni büyüledi. Yüksek tavanlar, zarif avizeler ve özenle dekore edilmiş masalar, mekana asil bir hava katıyordu.

Resepsiyonistin bana yönlendirdiği masaya doğru ilerlerken, gözüm duvardaki aynaya takıldı. Akşam yemeği için zarif ve şık bir elbise seçmiştim. Üzerimde ince askılı, siyah dantelden yapılmış bir elbise vardı. Elbisenin etek kısmı hafif dökümlüydü. Belime taktığım ince bir kemer, neden bilmiyorum ama adımı bana hatırlatıyordu; sıkı sıkı tutuyordu beni, dik durmam için. Saçlarımı her zaman olduğu gibi düzleştirip salmıştım; her şey tutsakken saçlarım özgür olmalıydı. Kızıllar özgürdü. Hafif makyajım neredeyse fark edilmiyordu. Kırmızıya yakın bir ruj sürmüştüm ve geri kalan makyajım kahve tonlarındaydı.

Doğal güzelliğimi ortaya çıkarıyordu, diye düşündüm, ama bu sözün gerçekliğine kendim bile inanmıyordum. Neredeydi doğal güzellik? Kahverengi olan saçlarımı kızıla boyadığımda mı, yoksa kahve harelerinin üstüne gelen mavi lenslerimde mi? Ya da düzenli olarak yaptığım yüz masajında mı? Bilemiyorum.

Ayağımda ise siyah stiletto topuklu ayakkabılar vardı. Bence hem zarif hem de kendinden emin bir duruş sergiliyordu. Stilettonun tabanındaki kırmızı, kızıl saçlarımla yarışıyordu.

Masada Aren beni bekliyordu. Aren, şık bir takım elbise giymişti; her zaman giydiği, pardon, son zamanlardaki tarzında bir takımdı.

Fotoğraf için bekleyen şirketin reklamcısı sandalyemi çekti. Nazikçe gülümseyip oturdum. Aren bey, bana karşı bakarak konuştu. "Hoş geldiniz, Beren Hanım."

Cidden hoş mu geldim?

"Hoş bulduk, Aren Bey."

"Tekrar tebrikler."

"Tekrar teşekkürler."

"Eğer sizin için bir sorun yoksa sipariş verebiliriz," diye ekledi Aren. Şirketin reklamcıları, diğer yan masaya geçmişti.

"Tabii," dedim sadece. Aren, garsona baş parmağı hafif bükük ve işaret, orta parmağını sallayarak seslendi. Anında garson masamıza gelmişti.

"Hoş geldiniz efendim, özel bir isteğiniz var mı yoksa aşçının tavsiyelerinden mi alırdınız?"

"Gerek yok, biz seçelim," dedi Aren, bana bakarak.

"Biftek," dedi garsonun ona uzattığı deri menüye bakarak. Keskin gözleri menüde gezindi. Sonra da ekledi, "Şarap," dedi. Elindeki menüyü garsona uzattı.

"Harika seçim efendim, hemen hazırlanıyor."

Garson çenesini bana doğru çevirdi. "Hanımefendi, siz ne alırdınız?"

Elimde tuttuğum menüde ne seçeceğim gayet netti aslında ama hayat her zaman net değil. Köfte seçmem bir ihtimaldi, hatta kesindi, ama bazen ihtimal dışına çıkmamız gerekir.

"Balık," dedim. Balıktan nefret ederim; kokusu bile nefret etmeme büyük sebepti. Yanına ise acıyı sevmeme rağmen bir türlü sevemediğim "şalgam" dedim.

Aren'in ne düşündüğü hiç umurumda değildi. Evet, belki derdi balık ve şalgam ne alaka diye, ama desin, napabilirim?

"Pekala, hemen hazırlanıyor. Başka bir isteğiniz var mıydı?"

Aren bana baktığında, "Yok, başka bir isteğimiz yok."

Omuzlarımı dikleştirip arkama yaslandım. Dudaklarımı birbirine bastırmamın ardından konuştum. "Neden kazanan ile akşam yemeği yenilmesini istediniz?"

"Belki de seninle yemek istediğim içindi." Yalancı, aklıma karıştırmaya çalışıyor ama ben yermiyim?

"Kazanacağımdan emin olmanızın nedeni nedir?"

"Beren Güral olmanız."

Saçlarımı omuzlarımın arkasına itekledim, biraz daha masaya yaklaştım. "Öyle mi?"

"Öyle."

Yalan söylediği bariz açıktı. Kimi kandırıyor, beş yaşındaki çocuğu mu? Bakışlarımı ona diktim. Gözlerine, alnına, yüzüne... Bir yerde okumuştum; yalan söylediğinizi düşündüğünüz kişinin gözlerine bakın ve susun.

"Ben istemedim yemeği; ödülü belirleyenler eklemiş. Ödül konulduğunda burada değildim."

"Keşke iptal ettirseydiniz, ikimizin de vakit kaybı oluyor."

"Gelmeseydiniz o halde."

"İptal ettirseydiniz. Ayrıca sizin şirketinizde sizden habersiz karar veriyorlar. Anlamadım."

Cevap verecekken garson elinde tabaklarla geldi, sustuk ikimiz de.

Aren dikkatle tabağındaki bifteği dilimlerken, ben de balığımı büyük bir isteksizlikle yemeğe bakıyordum. Bir yudum aldığım şalgamın keskin tadı midemi bulandırırken, göz ucuyla Aren'in yüz ifadesini izledim. Onun yüzündeki ciddiyet ve soğukkanlılık beni her zaman etkilerdi, ama bugün bu ifadenin altında neler düşündüğünü anlamak için daha da dikkatli bakıyordum.

Balığı parmak uçlarımla tabağımdan Aren'in tarafına doğru itekledim. Anlamsız bakışları, ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyordu.

Bir lokmasını çiğnerken gözlerini benimle buluşturdu ve net bir şekilde "Sorun ne?" dedi.

"Balıktan nefret ederim." dediğimde, gözleri önce balığa sonra bana kaydı. Aren, benim balıktan nefret ettiğimi bilirdi, Artık unutmuş.
"Ne diye sipariş ettin?" diye sordu.

"Unutmuşum." dedim, sesim soğukkanlı ama içimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışıyordum.

"Balıktan nefret ettiğini nasıl unutursun?" dediğinde, Sende sevdiğin kadını unuttun. Diyemedim yapamadım ama ima ettim.

"Sende unutmuştun." dedim.

"Aynı şey değil."

"Aynı şey en sevdiğini, ben nefret ettiğimi unuttum."

"Sevgi ve nefret aynı şey değildir."

"Evet, doğru. Sevgi ve nefret aynı değildir ama unutmak aynıdır. Benim neyi unuttuğum değil, unutmuş olmam önemli değil mi?"

"Neyse, Beren, yemeğini ye. Yarım kalkmasından hoşlanmam."

"Sen ye o hâlde. Ben o şeyi yemem." dedim inatla.

Deniz ürünlerini sevmiyordum; evet, hepsi nimet, şükürler olsun ama yemeye çalışsam da kusarım.

Aren'in gözleri kısılırken balığa baktı, derin bir yutkunma ile adem elması hareket etti. "Yiyemem, balığa alerjim var." diye yanıtladı.

"Ne? Hayır, Aren, senin balığa alerjin yok." dedim, hemen aklıma yıllar önce balık yediği sahne geldi.

O zamanlar sahilin sesi ve gecenin karanlığı huzur veriyordu. Hava yavaş yavaş esmeye başlayınca, Aren ustanın yanına gidip bana bir şal getirmişti. Şalı arkamdan omuzlarıma bıraktığında ellerini tutmuştum. İlk önce birini, sonra diğerini dudaklarıma yaklaştırıp öpmüştüm.

Dudaklarının kenarındaki gülümseme ile tabureye oturmuş, elinde tuttuğu balık ekmeği ağzıma doğru yaklaştırmıştı.

"Hadi Beren'im, bir ısırık al." demişti ince bir sesle.

İğrenerek geri çekilmiştim. "Hayır, o şeyi yemem."

"Yemen lazım ama." demişti sabırla.

"Olmaz Aren, istemiyorum. Zorlama." demiştim inatla ama aslında inat değildi, gerçekten yiyemiyordum.

"Ben de seni böyle görmek istemiyorum Beren'im. Doktor balık yemeni önerdi. Vitamine ihtiyacın var. Bugün gibi bayılmaman için." demişti ısrarla.

"Aren lütfen, yiyemem. Israr etme. Ben sen yiyince daha da mutlu oluyorum. O yüzden sen ye." demiştim, elinde tuttuğu balık ekmeği ona doğru iterken.

Dudaklarını birbirine bastırmış, "Anladım, senin inadını kıramayacağım."

"Şükür, yeni mi anladın?"

"Anlayalı çok oldu da ben her gün sana en baştan başladığım için."

"Nasıl yani?" demiştim, anlam veremediğim gözlerle ona bakarken.

Balık ekmekten bir ısırık alıp çiğnemiş, sonra konuşmaya başlamıştı:
"Bir şiir ile açıklayayım o hâlde... Seni bulmaktan önce aramak isterim. Seni sevmekten önce anlamak isterim. Seni bir yaşam boyu bitirmek değil de, sana hep hep yeniden başlamak isterim."

"Yaa." demiş, masanın üzerindeki elini tutmuştum.

Daha fazla hatırlayıp kendime acı çektirmek istemiyordum. O an için hatırlayacağım tek şey Aren'in o gün balık yediği.

Aren umursamazca bakarak "Yani alerjin yoktu. Sen balık yedin."

"Varmış demek ki." dedi.

"Nasıl olabilir ya? O zaman beraber gittiğimiz sahil kenarında yemiştin."

"Seninle sahil kenarına gitmedik."

İki dudağımı acı ile birbirine bastırdım, "Hatırlamıyorsun." diye mırıldandım.

Onun hatırlamamasının bende hiç önemi yokken neden bu kadar sinirleniyordum? Önümdeki şalgamı da balık gibi itekledim. "Şalgamdan da nefret ediyorum."

"Onu da mı unuttun?"

"Onu da unuttum. Senin unuttuğun gibi."

"Ben geçmişimizin sana zarar verdiğini sanıyordum."

"Zarar veriyorsun zaten."

"O hâlde neden hâlâ unutmuyorsun, her fırsatta hatırlatıyorsun?"

"Her zarar veren şeyi unutmak kolay olmuyor, senin aksine."

"Yeter, Beren. Bir dengen olsun. Geçmişimizi unutalım. Sadece patron-çalışan olalım dedik. Bugün bu yemeğin sebebi zaten geçmişimiz değil. Alt tarafı kazandığın ödül. Bu ödülü bir başkası kazansa onunla da yenilecekti bu yemek."

"Bu yemeğin sebebi geçmişim olsaydı zaten gelmezdim. Seninle bir geleceğim olmayacağı için bir geçmişim de yok. O geçmiş sadece benim, anlıyor musun? Lütfen geçmişimiz diye adlandırma, adlandırmayın Aren Bey." dedim, adamın şirketinde çalışan kadın olarak.

Of, napacağım bilmiyorum ama biraz daha düşünüp o şirketten ayrılacağım. Daha fazla Aren'in yüzünü görmek istemiyorum. Biliyorum, yıllarım ve emeklerim boşa gidecek ama zaten daha önce de gitmedi mi?

Ah, bunu neden kendime yapıyorum?

"Biraz önce geçmişimizi hatırlamaya çalışıyordun, unuttun mu?" dedi.

"Geçmiş geçmişte kaldı." dedim.

Garsona el işareti yaptı, balık ve şalgamı işaret etti. "Bunları alabilir misiniz? Başka sipariş vereceğiz."

"Bir şey yemeyeceğim."

Kolumu dirseğimden tutup kendine çekince yüzüme fısıldadı. "Ne yapmaya çalışıyorsun bilmiyorum ama sanırım kalmadı. Seç yemeği."

"Pekala, patron." dedim.

"Köfte."

"İçecek olarak?"

"Su. Sadece su alayım."

"Soğuk olsun." dedi Aren.

Aren'in “Soğuk olsun” sözü havayı bir an için dondurmuş, masaya yerleşen o derin sessizliği beraberinde getirmişti. Garson uzaklaşmış, masanın üzerinde yer alan köfte ve soğuk su, konuşmanın ardından sanki “bırakalım” diyen birer sessiz tanık gibi duruyordu.

İncecik çizgilerle oluşan bu sessizlikte, geçmişin izlerini, acısını ve umut kırıntılarını içselleştiriyordum. Soğuk suyu yavaşça yudumlarken, zihnimde o sahil kenarının hafif esintisinde savrulan anıların yankısı hâlâ sürüyordu. Belki de her lokma, hatıraların yarattığı bir dokunuş, acının sessiz çığlığıydı. Masanın diğer ucunda oturan Aren'e kaydı gözlerim. Hafifçe gözlerini kapatarak, içindeki fırtınayla barışmaya çalışır gibiydi.

Bir süre sonra Aren konuşmayı yeniden açtı; sesi, adeta geçmişin yaralarını sarmaya çalışan bir ilmek gibi nazik ama kararlıydı: işte bu herşeyi alt üst ediyor yıkıyor sonra tekrar inşa etmeye çalışıyordu. Bunu yapmamalıydı.

Maalesef Aren buydu. Ve ben böyle birisini istemiyordum.

“Beren, bazen unuttuk derler ama, unutmak acıyı silmek demek değildir. Unutmuş olmak, bazı izleri kalpte kazıtır… Ben, belki de hep o izleri görmezden gelmeye çalıştım.”

kaşılarını hafifçe çatarken, içindeki karmaşayı gizleyemedim. O an, kelimelerin arasında kalmış bir umut ve üzüntü vardı. Gözlerimi uzaklara, restorandan sızan loş ışıklara diktim ve yavaşça cevap verdim. Yaramı kapatmıştım kabuğu kanatmaya da niyetim yoktur

“Belki de…”diye mırıldandım. Daha fazla üstelemek istemiyordum.

Devam edecek..

🌪🍷⛓️