9. bölüm · Kaçış ve Kader

BÖLÜM - 5 (part 2)

3sralll

kaşılarını hafifçe çatarken, içindeki karmaşayı gizleyemedim. O an, kelimelerin arasında kalmış bir umut ve üzüntü vardı. Gözlerimi uzaklara, restorandan sızan loş ışıklara diktim ve yavaşça cevap verdim. Yaramı kapatmıştım kabuğu kanatmaya da niyetim yoktur

“Belki de…”diye mırıldandım. Daha fazla üstelemek istemiyordum.
Sessizce kaldık Ben sessizlikten nefret ederken yaptık bunu ki eminim Aren sessizlikten nefret ettiğimi de bilmiyordur.

Bir süre böyle devam etti. Artık sessizlik bana işkence ediyordu; beynimdeki nöronlar, sanki her bir hücreyi yavaşça tüketiyor, düşüncelerim beynimin içinde dört köşeyi kaplayan soğuk bir ordu gibi dimdik bekliyordu. Bu hâlin sürmesine, bu çürüyen duruma bir son vermeliydim. Sessizlikten nefret eden kadın olarak, o boğucu suskunluğu ilk ben bozmuştum. Çünkü bazen sessiz kalmak yetmez; bazen yüksek sesle, tüm iç çığlıklarımızı dışa vurmak gerekir.

Masada, geçmişin yarattığı ağır havanın arasında, ani bir patlama gibi söyledim:

"Geçen hafta-yani altı gündür falan neredeydininiz?"

Sadece sessizliği yırtmak, havayı çiğnemek için bu soruyu sordum. Gerçekten de bana ne nerede olduğundan. Umurumda değildi; önemli olan, sustuğum bir anın yerini, gerçek bir ifadenin almasıydı. Bu sözümle amacım; ta ki sessizliğin zincirlerini kırmaya da olsa uğultuluk veren o anı delip geçmeye bağlıydı.

O anda Aren, dudaklarını hafifçe aralayarak söze girdi. Hafifçe çatalını tabağın kenarına bıraktı, eline aldığı peçeteyle dudak kenarlarını nazikçe silerken yüzündeki ifade hafifçe değişmiş, batmamış izler kırışmıştı. Sanki yılların birikmiş yorgunluğunu yansıtır gibiydi.

"Ne zamandan beri çalışanlar, patronlarına hesap soruyor?" diye sordu Aren, sesi yorgun ama bir o kadar da meydan okurcasına.

Omuzlarımı dik, kendimden emin bir tavırla yanıtladım:

"Şu andan beri."

Birkaç saniyelik gerilimden sonra Aren devam etti:

"Peki patronlar, çalışanlara ne zaman haber veriyor?"

"Şu andan beri."

Sözlerimiz, adeta birbirini takip eden bir ritim oluşturuyor, her biri kendi içinde bir meydan okuma barındırıyordu. Ardından Aren, hafifçe sessizce ekledi:

"Peki çalışanlar, patronlarını ne zaman dinleyecek?"

"Şu anda dinleyecek."

Bir ara, gözlerimiz masanın üzerinde asılı kalan hafif buğu gibi kesildi. Ardından Aren, sanki bir hesap verme ritüeli başlatırcasına, alenen sordu:

"Ekip ile iş için İtalya'ya döndük. Orada kalan ufak birkaç iş için, oldu mu?"

Başımı hafifçe yana kaydırıp, dudaklarımda içsel bir merak belirirken sordum:

"Ekip?"

Aren, omuz ötesinde keskin bir bakışla yanıtladı:

"İtalya’daki ekibim."

Ben de hafif bir alay karışımı tepki vererek:

"Daha sonra tanıştırırsınız belki."

Aren kaşlarını hafifçe kaldırıp, dudaklarını birbirine bastırarak karşılık verdi:

"Patronlar, çalışanlarına arkadaşlarını mı tanıştıracak?"

O an, iki farklı dünya arasındaki çizgiler, ince bir diken gibi masanın üzerinde iyice belirginleşti. Başımı hafifçe sallayarak, inatçı bir kararlılıkla sözümü noktaladım:

"Doğru patron… Arkadaşları ile çalışanını neden tanıştırsın?"

O an, Aren sustu. Sözlerimizin ötesinde, belki de her iki tarafın da cevapsız soruları vardı. Sessizlik, yine masada ağır ağır bastı ama ben, o boğucu sessizliğin içindeki huzursuzluğu daha fazla taşıyamazdım. Kendi içimde kopan fırtınanın ağırlığı, bir daha susturulamayacak kadar derinleşiyordu.

Bunu bozmak, kendime dair bir isyan gibiydi; ben sessizliği bozan ilk kadındım. Sesimin varlığı, içimde biriken tüm öfke ve çaresizliğin ta kendisiydi. Yine de, derinlerde kaybolan o donuk hücrelerin, her an patlak verip beni tüketmesinin önüne geçebilmek için, sesimi yükseltmeliydim.

Birkaç saniye işkence gibi süren sessizlikten sonra sözlerimi sürdürdüm:

"İtalya’ya sık sık gidecek gibisiniz, Aren Bey. Siz çoktan gitmeyi planlamışsınız."

Hafifçe gülümseyerek cevap verdi:

"Gitmeyi planlasaydım, hiç gelmezdim, sayın çalışan."

O an aramızda geçen sözleşme tadında bir mücadele baş gösterdi. Gözlerimde hafif bir alay, aynı zamanda meydan okuyan bir ışıltı vardı.

"Yaşayıp göreceğiz, sayın patronum."

Yakınlığımızdaki gerilimi, neredeyse alaycı bir sıcaklık kavuşturduktan sonra Aren son kez:

"Yaşa ve gör, sayın çalışanım."

Şirketin reklamcısı fotoğrafımızı çektikten kısa bir süre sonra restorandan ayrıldık. Şirketin reklamcısı mıydı yoksa sosyal medya yöneticisi miydi hatırlamıyordum. Ama önemli de değildi. İkisinden biri olması bende hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Fotoğraf çekildi, bitti.

Restoranın önünde bekliyordu. "Yemek için teşekkürler, iyi geceler" deyip arkamı dönüp gidiyordum. Aren'in sesi kulaklarımı doldurdu.

Sesinin kulaklarımı doldurmasını mı özlemiştim?

"Nereye gidiyorsunuz, Beren Hanım?"

"Evime," dedim. Evimden gidiyorum...

"Nasıl geldin sen buraya, sayın çalışanım?"

Derin nefes aldım. "Sayın çalışanım" demesi oldukça saçma ama o kadar saçmalığın içinde bunda mantık aratmıyordu.

"Şoförle geldim, sayın patronum." Saçmalık içinde yuvarlana yuvarlana kayboldum.

Sayın patronum ne, Beren, cidden ne?

Etrafa bakındım. "Gördüğüm üzere şoför de yok. O hâlde evime kendim gidebilirim."

"Şoförün çok acil bir işi çıktı. Patronun ile gideceksin artık, yapacak bir şey yok."

"Taksi var," dedim, köşede yolcu indiren taksiyi çenem ile işaret ederek.

"Yapacak başka bir şey yok," diye yineledi.

Önümüzde duran vale arabadan indi, anahtarı Aren'e verdi. Şoför koltuğuna doğru ilerlerken, "Şimdi arabaya biniyorsun, sayın çalışanım," dedi.

"Bana ne yapacağımı söylemeyi bırak," dediğim anda, onun o bakışları ile karşılaştım.

"Bir şey mi dediniz, Beren Hanım?"

"Yok, bir şey demedim, Aren Bey." "Bey" demekten gına geldi, artık küfür edeceğim olmayacak. Neden istemediğim bir oyunu oynuyorum, neden bunlara maruz kalıyorum?

Sana soruyorum, hayat, neden?

Neden ben?

Niye ben?

Niçin ben?

Söyle hayat, benim ne gibi ayrılacağım var?

Beni neden seçtin?

Niye beni seçtin?

Niçin beni seçtin?

Cevap gelmedi hayattan.

Bekledim, bekledim ama her zaman olduğu gibi yine hayattan cevap gelmedi.

Bir kere de duy beni, hayat.

Bir kere de gör beni, hayat.

Bir kere de değer ver bana, hayat.

Sadece bir kere.

Derin nefes alıp kapıyı açtım, koltuğa geçip kemerimi taktım. Aren arabayı çalıştırıp sürmeye başladı. Ada ile aramızda geçen konuşmadan sonra dikkat etmiştim, evet, Aren arabasını seviyordu. Şaka gibi, arabasında tek bir toz, tek bir leke, tek bir iz yoktu.

Hâlbuki izler kalırdı.

Aren'in değişimi aklım ile kalbimin yerini değiştirmiş gibiydi. Üç yılda adam çok sevdiği motordan arabaya geçti. Alerjisi yokken alerjisi oluştu. Asla vazgeçmediği tarzdan alakası olmayan tarza geçmişti.

Ne garip değil mi?

Kaç yıldır tanıyorum, ezbere biliyorum dediğin adam hakkında aslında hiçbir şey bilmiyor oluşum.

Garip, garip değil mi? Söyle hayat, garip değil mi?

Cevap yok.

Beş dakika boyunca tüm sessizlikle devam ettik. Gerçekten sorsalar en çok neyin altında eziliyorsun diye, sessizlik derim.

O beni eziyor.

O beni kara deliğe çekiyor.

O beni boğuyor.

O beni öldürüyor.

O beni süründürüyor.

Fark etti, Aren fark etti sessizliğin bana şu an işkence ettiğini. Boğulmamdan kurtardı galiba.

Parmaklarının ucuyla radyo açtı. Rasgele bir şarkı çalıyordu. Sezen Aksu'dan.

"Seni sevdiğimi unut, sevişmelerimiz yalan. Unut beni de her yalan gibi unut.O sevgiler ki yoktular, onlar ümitlerimizdi.Ne ümitler yaşlandı gel zaman git zaman."
İlk saniyeler idrak edemedim. Sonra sözleri bir utke gibi oturdu göğsüme.

O an dedim ki, keşke sessizlik beni boğsaydı. Birkaç kez kirpiklerimi kırpıştım.

Göz ucuyla baktı bana. O, bu şarkıyı bile anlamamıştır ki bunu da unutmuştur belki, unutmak istemiştir.

Bilemem.

Gözleri radyoyu buldu, açtığı gibi geri kapattı. Evet, biraz önce açtığı yaranın kabuğunu soydu, yarayı kanattı, sonra üstüne kuyturuk bir yara bandı yapıştırdı.

Ama hâlâ yara kanıyor.

Neyse ki acımıyor.

Yalan söyledim... çok acıyor.

Gel de şimdi düşüncelerden kaç.

Evet Beren, şimdi unut bu söylediğin yalanı. Her yalan gibi unut.

Bir şey demedi. Ben de bir şey demedim. O anlarda havayı sessizlik ele geçirirdi. Sözler havada asılı kaldı.

Düşüncelerin arasında nasıl eve geldiğimi bile fark edemedim.

Beynimin içinde Sezen'in o şarkısı çalıyordu. Aralıksız bir şekilde başa sardı şarkı. Ben acı çektikçe o başa sardı.

Aren arabayı durdurunca Aren'in yüzüne baktım. Elim kapının koluna gitti, "İyi geceler Aren Bey."

"İyi geceler Beren Hanım."

Arabadan çıkarken ellerim titriyordu. Nedenini bilmiyordum; belki soğuktan, belki de içimdeki karmaşadan.

Hava soğuk değil, Beren.

Derin bir nefes aldım ve kapıyı açıp çıktım. Apartmana girince arabanın gittiğini anladım.

Gitmişti. Benden hızla kaçmıştı.

Eve geldiğimde anahtarımı çıkardım. Anahtar kapıyı açmadan içeriden açıldı kapı.

Efsun...

Efsun, büyüleyici güzelliğiyle ruhumda iz bırakan kadın.

Efsun, gülüşü ile yüreğimi ısıtan kadın.

Dudaklarının kenarına gülücük koyup hafif alayla konuştu. "Aferin asker, tam zamanında geldin. Bir beş dakika daha geç gelseydin, bu gece kapının önünde kalacaktın."

Bana sonuna kadar açtığı kapıdan içeri geçerken, "Ah, ciddi misin? Şükürler olsun Tanrı'ya beni tam vaktinde eve getirdiği için," dedim.

Şükürler olsun.

Gözlerim odaların içini tararken merakla sordum, "Ada nerede?"

"Küçük hanım çabuk pes etti, erkenden uyudu."

"Yalancı, o pes etmez," dedim gülerek.

Salona geçip koltuğa oturdum. "Yorulmuş olmalı ki, bir baktım uyukluyordu. 'Uykun mu geldi?' diye sorduğumda, 'Yok, gelmedi, ne alaka,' dedi. İki dakika geçmeden uykusuna daldı. Senin gibi itiraz ediyor bir de."

Büyük bir kahkaha attım. "Tabii kızım, kimin yeğeni."

Elimi yumruk yapıp kaldırdım yukarıya, "Gerekirse sonuna kadar itiraz."

"Anladık onu zaten de son zamanlarda bazı şeylere itiraz edemiyorsun sanki."

Derin nefes verirken boynum yana doğru kaydı, gözlerim hafif büyürken kaşlarım yukarıya kalkmıştı.

"Efsun, şimdi konuşmasak bu konuları olur mu? İnan hiç halim kalmadı, tek gayem uyumak şu an."

İnce bir ses tonuyla, "Peki," dedi aynı tınıyla, "zaten benim de kalkmam gerekiyor. Geç olmadan eve geçmeliyim."

"Kalsaydın, kalsan olmaz mı?" dedim, belki bana bir şeyler mırıldanırdı.

İki dudağını birbirine bastırdı ümitsizce, "Maalesef olmaz, güzelim. Ama bir gün sırf senin için kalacağım, senin sesin olacağım, söz."

Bakışlarımı eğerek konuştum, "Söz mü?"

"Sözüm söz."

"Sana inanması güç ama sana inanıyorum."

Efsun gittikten hemen sonra yatağıma geçtim lenslerimi çıkartıp kaldırdım.

Kulaklıklarımı takıp son bir saattir beynimde sürekli başa saran şarkıyı açtım. Sezen Aksudan unut şarkısı...

Gözlerimi kapattım sadece şarkıya
odaklandım. Şarkının eşliğinde gözlerimi kapattım.

Bilincim hafif bir şekilde kendime geldiğinde, birkaç saniye gözlerim aralandı. Sezen Aksu'nun "Unut" şarkısından sonra ne ara Kahraman Deniz'in "Böyle Sever" şarkısına geçtiğimizi anlamadan gözlerimi birkaç kez kırptım. Sokağın sarı ışığı altında parlayan saatte baktığımda, altı saattir uyuyor olduğumu fark etmem yüzümde bir gülümseme yarattı.

Göz kapaklarımın ağırlığı ile tekrar kapandı gözlerim... Bu sefer Göksel'in "Aşkın Yalanmış" şarkısıyla...

🌪⛓️

...Gecenin karanlığında, İstanbul'un arka sokaklarından birinde, Aren ve ekibi "Vendetta" toplandı. Bu grup, dünyanın düzenini alt üst etmek ve intikam almak amacıyla kurulmuştu. Her üye, karanlığın içinden gelen birer savaşçıydı. Aren yani bir zamanın Katran'ı, Luca, Liam, Ero ve Dido'dan oluşan bu ekip, karanlık işlerin içinde kendi adaletlerini sağlamaya çalışıyordu. Ancak bu ekip sadece bu isimlerden ibaret değildi; bilinmeyen birçok üye ve bu isimlerin altında kalan binlerce insan vardı dünyanın her tarafından.

Toplantı odasının ortasında duran büyük masa, yer yer çiziklerle doluydu ve her bir çizik, geçmişte yapılan bir operasyonun izlerini taşıyordu. Masanın başında duran Aren, yüzünde kararlı bir ifadeyle ekibini süzdü. Vendetta'nın üyeleri, sessizlik içinde ona bakıyordu.

"Ne demek yemek yedik, Katran," dedi Ero'nun sesi, odadaki sessizliği bozarak. Ero'nun yüzündeki öfke, gözlerindeki alevle birleşmişti.

"Biz burada planı çabuk halledip Roma'ya dönelim diye gece gündüz çalışıp plan yapıyoruz," dedi Ero, yumruğunu masaya vurarak.

Sırtını yaslayıp çenesini kaldırdı Aren. Otoriter bir şekilde konuşmaya başladı, gözleri ateş gibi parlıyordu. "Birinci, bir daha Katran dersen o dilini..." dedi ve Ero'nun gözlerinin içine bakarak cümlesini yarım bıraktı, sert bakışları tehdit doluydu.

"İkincisi, iş yemeği sadece," diye ekledi, sesinin tonu kararlılıkla doluydu.

Liam bakışlarını Aren'e dikti, kaşları çatık bir şekilde. "Aren, yapma. Kendini kandırmışsın, bizi kandırma bari. İş yemeği senin için ne ki? İptal etmen beş saniye bulmaz. O kızın oraya gelmemesi için her şeyi yapabilecek birisin," dedi, ellerini masanın kenarına sıkıca bastırarak.

Aren'in gözlerinde anlık bir öfke parladı. "Gerçekten ne yapmaya çalışıyorsun sen, Akalay?" diye sordu Ero, oturduğu yerden kalkarak.

Dido, yaptığı boks antrenmanından çıkmıştı. Elindeki boks eldivenlerini çıkarıp omzunda olan havlu ile terini aldı, yüzünde hafif bir gülümseme vardı. "Ne yapıyorsan yap ama planı uzatacak bir şey yapma, Akalay," dedi, sesinde hafif bir alaycılık vardı.

Aren sıkılmıştı bu durumdan. Çok uzatmayı sevmeyen bir adamdı. Kendine Katran ismini seçmişti ama şimdi birisi Aren, birisi Savaş, kimisi Akalay diyordu. O ise sadece Katran olmak istiyordu. Ama o hep Katran'dı zaten.

Luca, bedeni duvara yaslanmış, elindeki stres çarkını çeviriyordu. "Kesin lan, adam bir şey yapıyorsa vardır bir bildiği ya da vardır bir planı," dedi, gözlerini Aren'den ayırmadan.

Aren yavaş, umursamaz bakışlarını Luca'ya çevirdi. Susan Aren'e karşılık olarak, Ero "Senin o kız ile başka planların var değil mi?" dedi, kaşlarını kaldırarak.

Liam oturduğu yerden rahatça konuştu, hafif bir gülümseme ile. "Susuyorsun, demek ki var," dedi.

Bileğini sargı bezi ile sararken Dido, Aren'e ters bir şekilde baktı, gözleri sert bir ifadeyle doluydu. "Bunu bize ne zaman söylemeyi planlıyordun, Akalay? Ha, söylesene," dedi.

Aren derin bir nefes aldı, gözlerinde hafif bir yorgunluk vardı. "Sana dedim, Akalay, planı uzatma. Bizim planlarımız kısa ve büyük olanlardır. Aklında her ne varsa sil onu çünkü ben burada üç aydan fazla kalmayacağım," dedi Dido.

"Dinlemeden konuşma, Dido. Susuyorsam vardır bir nedeni," diye ekledi, gözlerini Dido'dan ayırmadan.

"Sende Vendetta ne demek, Akalay? Bunu bana söyle, sende Vendetta ne demek?" diye sordu Dido, gözleri Aren'in gözlerine kilitlenmişti.

"Düğüm," dedi Akalay, gözlerinde derin bir anlamla. "Bende Vendetta düğüm."

"Düğüm değil mi? Peki neden şimdi o düğümü kesmeye çalışıyorsun?" diye sordu Dido, sesi titriyordu öfkeden.

"Hiçbir sik yaptığım yok, Dido. Abartmaya bayılıyorsun," dedi Aren, sert bir ses tonuyla.

"Bu plandan ne zaman bahsedecektin?" diye devam etti Dido, gözleri hala Aren'in gözlerinde.

"Plan netleşince," diye mırıldandı Aren, gözlerini kaçırarak.

"Biz planı kuranız, Akalay. Haberdar olan değil," dedi Ero, yüzünde bir gülümseme ile.

"Yeter dedim oğlum size," dedi Luca, elindeki stres çarkını bir kenara fırlatarak.

"Biz oğlun değiliz, Luca," dedi Dido, yüzünde bir gülümseme ile.

"Dido, belli ki senin sinirlerin oynamış. Kendine bir papatya çayı yap ve sonra tekrar dinleyin adamı," dedi Luca, hafif bir gülümseme ile.

"Peki ne planın, Akalay? Kızı planın neresine kattın?" diye sordu Liam, gözlerini Aren'in gözlerinden ayırmadan.

Aren derin bir nefes verdi, gözlerinde hafif bir yorgunluk vardı. "Planın ilerisine, çok ilerisine," dedi.

"Sonuna koydun yani," dedi Ero, kaşlarını kaldırarak.

"Evet," dedi Akalay. "Son hamlemizi onunla oynayacağız. Dünyanın düzenini alt üst edecek oyunda son hamleyi o kadın ile yapacağız."

"Saçma," dedi anında Dido, gözleri öfkeyle doluydu.

"Kesinlikle," diye katıldı Ero, Dido'ya.

Dido, "Biz üç yıl senin yüzünün iyileşmesini bekledik, başlamadık plana. Farkında mısın? Şu an bir aptal kişiyi plana sokarak yılların emeğini boşa harcayacaksın," dedi, dişlerini sıkarak.

Dido dişlerini sıktıktan sonra, "Aptal insanları planlarımıza dahil etmek ne zamandan beri adetimiz oldu, Akalay?" diye sordu, gözlerinde öfke ve hayal kırıklığı.

"Şu andan beri," dedi Aren, yüzünde hafif bir gülümseme ile.

"Son hamle olması demek, planın uzayacağı anlamına geliyor," dedi Liam, kaşlarını kaldırarak.

"Bir nevi," dedi Luca, gözlerinde bir anlamla.

"O kızla tanışıp planlarımıza dahil olamayacağını sana kanıtlayacağım," dedi Dido sinirle, gözleri öfkeyle parlıyordu.

"Boks ringinde tanışırsan tabi kanıtlarsın," dedi Akalay, hafif bir alay gülümsemesi ile.

"Bazen aptal olmak iyidir çünkü aptallar zekilerin cesaret edemedikleri şeyleri yaparlar," dedi Luca, gözlerinde bir anlamla.

"Sizinle daha fazla tartışıp sinirimi bozmayacağım," dedi ve arkasını dönüp geldiği yere, yani antrenman yaptığı yere doğru adımlar attı.

Luca seslendi, "Nereye, Dido?" diye, kaşlarını kaldırarak.

"Antrenmana," dedi Dido, yüzünde bir gülümseme ile.

"Yeni yaptın," dedi Luca, gözlerinde hafif bir şaşkınlıkla.

"Fark eder mi?" sözünü tamamlayıp sert bir şekilde kapısını kapattı, gözlerinde öfke ile.

Liam, etrafın gerginlik seviyesini mavi gözleri ile süzerken, Luca ise silahını aldı. "Sen nereye lan?" dedi Ero, kaşlarını kaldırarak.

"Çatıya. Birkaç atış yapacağım," cevabını beklemeden gitti, gözlerinde kararlılıkla.

Kısa bir an sessizlik oldu. Aren, Savaş Akalay, beyninin içinde planladığı planları mırıldanırken, Ero bir anda konuştu. "Lan Akalay, senin sesin mi incelmiş?" diye sordu, gözlerinde hafif bir şaşkınlıkla.

Göz devirmeden edemedi Akalay. "Eren," dedi. Eren dediğine göre sinirlenmişti, Aren'in gözlerinde anlık bir öfke parladı. "Bilerek mi yapıyorsun? Bu kadar akıllı olurken bu kadar salak olmayı nasıl beceriyorsun?" diye sordu Aren Savaş Akalay, kaşlarını kaldırarak.

Ero, dişlerini sıkarak cevap verdi. "Salak değilim, sadece rolümü iyi oynuyorum. Siz salak olduğuma inanmazsanız, düşmanlar nasıl inansın? Bir insan önce kendisi inanmalı," dedi, gözlerini Akalay'a dikerek.

"İyi bari," dedi Akalay, hissizce omuz silkti.

"Harbi, neden ses tellerin ince?" diye sordu Ero, kaşlarını çatarken.

"Lan oğlum, yüz ameliyatı olurken ses teli ameliyatı da oldum ya. Bu savaş denilen adamın sesi," dedi Aren Akalay, hafifçe göz devirdi.

Şaşkın bir ifadeyle baktı Ero, ya da şaşkınmış gibi yapıyordu. "Kolay mı lan yüz ameliyatı? Ben de olayım diyorum, ne diyorsun?" diye sordu, kaşlarını kaldırarak.

"Siktir git diyorum, Ero, siktir git," diye cevapladı Akalay, sesinde hafif bir kızgınlıkla.

Liam, önünde duran kitaptan gözlerini ayırarak, Akalay ile Ero'nun bu hâllerini izlerken hafifçe gülümsedi.

...

🌪⛓️

Asansörün aynasında son kez saçımı düzelttim. Uzun aradan sonra güzel bir uyku çekip, güzel bir kahvaltı yapmıştık Ada ile. Sabah sesli bir şekilde Diyâr ile konuştuk; durumunun biraz daha iyi gittiğini öğrenmiştim. Bu, gerçekten güzel bir haberdi. Ada’nın sabah ironik şakalarını dinledikten sonra onu kursuna bırakıp şirkete geçmiştim. Geceyi düşünmemeye karar verdim.

Asansör yavaş yavaş açılırken, karşımda Kudret belirdi. "Bismillah," diye geçirdim içimden; boş bakışlarıyla beni süzdü. Gözlerinde soğuk ve mesafeli bir ifade vardı.

"Ooo, Beren. Akşam yemeği nasıldı?" diye sordu Kudret. Yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.

"Sana da günaydın, Kudret," dediğimde, Kudret’i bir adım arkamda bırakıp ilerledim. Huzurumu bozmamak için soğukkanlı kalmaya çalıştım.

Peşimden bir adım atıp, "Tabii senin günün çoktan aydı, değil mi?" dedi. Sesindeki küçümseyici ton, sabrımı zorluyordu.

"He, Kudret, he," dedim bıkkınlıkla. İçimde yükselen sıkıntıyı bastırmaya çalıştım.

"Akşam yemeği nasıldı?" Israrla sormaya devam mı edecekti bu adam? Onun bitmek bilmeyen sorularına cevap vermek istemiyordum.

"Yemek yemekti." Kısa ve net bir yanıt verdim.

"Ney?" dedi. Ama ona bir cevap sunmadan yanından ayrıldım. Cevap vermek gelmiyordu. İçimden; "Siz de akşam yemeğini çok istiyorsanız buyurun saydınız. Allah Allah ya neyse Beren, gün güzel başladı, bozma. Kudret’e değmez," diye düşünerek kendimi sakinleştirdim.

Bugün normalden biraz da olsa erken gelmiştim. Çok değildi -beş dakika falan- O yüzden çok kalabalık değildi. Ofisime geçtim, Sare henüz gelmemişti. Sare’nin getirdiği çiçeklere ilişti gözüm. Neredeyse iki haftadır her gün ben suluyordum. Bugün de onları sulamak geldi içimden.

Suladıktan sonra yerime geçtim. Lacivert tonlarda bir bluz giymiştim. Bluzlarla aramda garip bir bağ vardı. Neden bluzları bu kadar çok seviyorum bilmiyorum, belki beni sarıp sarmaladığı içindi. Altımda siyah etek, topuklu ayakkabılarım ise lacivertti. Deri lacivert çantam... Bugün laciverte ve tonlarına bürünmüştüm. Çok geçmeden Sare de gelmişti. Beyaz eteği üstüne kırmızı crop giymişti; sarı saçları zaten her şeyi tamamlıyordu. Dudağına sürdüğü pembe glosu vardı. Çantasını masaya bıraktı, bana yorgun bir bakış bıraktı. "Günaydın," dedi.

"Günaydın, Sare," dedim neşeyle. Onun enerjisi bana da iyi gelmişti.

"Nasıldı akşam yemeği?" diye sordu Sare, merakla. Onun bu sorusu, Kudret'in sorusundan çok farklıydı; içten ve samimiydi.

"Normaldi yani, sıradan bir yemek. Yeyip ayrıldık." Onun merakını gidermek için daha detaylı anlattım.

"Hmm, o da güzel," dedi Sare, gülümseyerek. Ardından, "Senin izin nasıl geçti?" diye ekledi.

"Sorma, işe gelsem bu kadar yorulmazdım. Kız kardeşim taşındı, ona yardım ettim. Kolileri açmaktan kas yaptım, bak," diyerek kolunda olmayan kası gösterdi. Hareketi beni gülümsetti.

"Şimdi Gülşen abladan bir yorgunluk kahvesi alırız, geçer kalmaz bir şeyin," dedim.

"Çok iyi olur, birazdan isteyelim," diye yanıtladı Sare.

Yarım saat kadar çalıştıktan sonra, ellerine masaj yapan Sare’ye baktım. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Şaşkın bakışlarıyla nereye gittiğimi sorguluyordu.

"Nereye, Beren?" diye sordu merakla.

"Bize kahve almaya," dedim gülümseyerek. Onaylar şekilde mırıldandı. Ofisten çıkıp şirketin mutfağına doğru gittim. Gözlerim Kudret’i görünce, Hadi ama yine mi bu adam? Gidin lütfen, Kudret Bey. Aksi takdirde hiçbir sorunuza cevap vermeyeceğim. Başı ile etrafa bakarken beni gördü; Ah, bastın bastın.

"Kahve almaya mı geldin, Beren?" dedi alaycı bir tonla.

Usulca yaklaştım, "Evet, kahve almaya geldim," dedim sakin bir şekilde.

"Tüh, şansına küssen iyi edersin. Kahve makinesi bozulmuş," dedi Kudret, hafif bir gülümsemeyle.

"Ne bahtsız kızsın, Beren," diye ekledi.

"Baktığıma göre, sen de kahve alamamışsın. Sen de çok bahtsız gözüküyorsun, Kudret," dedim hafif bir alayla.

"Yanlış görüyorsun. Ben sabah kahvemi içtim. Buraya ise sadece kahve makinesini onarmak için geldim," diye yanıtladı.

"Onar o hâlde, ne boş boş duruyorsun?" dedim ters bir şekilde.

"Neden onarayım ki? Şimdi sen cezve ile kahve yaparsın, kahve makinesine gerek kalmaz," dedi Kudret, alaycı bir şekilde.

"Ne o, Kudret? Karşında babanın uşağı olduğumu mu görüyorsun? Öyle görmeye devam et de olmadığımı kanıtlayayım," dedim kararlı bir ses tonuyla.

"Hmm, akşam yemeği nasıldı, Beren?" dediğinde, arkamı dönüp uzaklaştım. Sabrımı sınamaya mı çalışıyor bu adam? Elimde kalacak yıllardır sabrediyorum ama benim de bir sabrımın sonu var. Hızla ofisimize geri döndüm.

Sare, benim sabah suladığım çiçeklere bakıyordu. Ellerinde tutmuş ama acıyla bakıyordu. Sare'nin o hâlini görüp hemen yanına gittim.

"Bir şey mi oldu, Sare?" dedim, çiçeklerine bakarken ben ona bakıyordum.

"Ölmüş çiçeklerim," dedi hüzünlü bir sesle.

"Ne? Neden ölsünler? Her sabah sulamıştım ben onları," dediğimde başını kaldırıp bana baktı, gözlerinde hüzün ve şaşkınlık vardı.

"Beren, orkideler fazla sulandıklarında ölürler. Fazla su, köklerine zarar verir ve bu da bitkilerin ölümüne yol açar. Orkideler, köklerinin hava alması gerektiği için fazla suya karşı hassastır. Sulama yaparken toprağın tamamen kurumasını beklemek ve sadece gerektiği kadar su vermek çok önemlidir. Maalesef, fazla su nedeniyle kök çürümesi yaşamışlar," dedi Sare, nazik ve açıklayıcı bir şekilde.

"Benim yüzümden kökleri mi çürüdü şimdi?" Sesim buruk çıktı bu sefer. İçimde suçluluk duygusu yükseliyordu.

"Hayır, Beren, bunların bu kadar yaşayacağı varmış. Unuttun mu? Her şey daha önceden yazılı," dedi Sare, teselli etmeye çalışarak.

"Hayır, bu benim suçum. Bilinçsiz bir şekilde her sabah sulamıştım ben bu çiçekleri," dedim, gözlerimde hüzünle.
Hatta işten çıkmadan önce de sulamışlığım bile vardı.

"Ben öldürdüm, ben canlandırırım. Unuttun mu? Ben anka kuşuyum; küllerinden doğan anka kuşu," dedim kararlı bir şekilde.

Çiçeklere göz gezdirdim. Sabahki mutluluğum ile çiçeklerin öldüğünü bile fark etmemiştim. Çiçekler iyileşecek gibi değildi.

"Evet, belki bunları iyileştirmem ama yerini doldurabilirim," dedim teselli edercesine. İçimde bir umut kıpırtısı belirdi.

Bu orkideyi Sare için değerli bir kişi yollamıştı. Nasıl böyle bir aptallık yapıp, orkidenin ölümüne sebep olmuştum? Aklım el vermiyor. İçimdeki hüzün ve suçluluk duygusu beni ele geçiriyordu.

Masamda oturmuş, elimdeki telefonla beyaz orkide siparişi veriyordum. Sabahki suçluluk duygusuyla Sare'yi biraz olsun mutlu etmek istiyordum. İnce bir titizlikle, orkidelerin en tazelerini seçtim. Not kısmına şunları yazdım:

"Bazen bazı hatalar istemeden de olsa yapılıyor ama önemli olan onları telafi etmek için çaba göstermek. Umarım bu zarif çiçekler, senin zarafetine eşlik eder ve günün güzelleşir."

Siparişi tamamladıktan sonra derin bir nefes aldım. Şimdi beklemem gerekiyordu. Göz ucuyla bilgisayarıyla uğraşan Sare’ye baktım; klavyeden gelen hafif tıkırtılar, ofisin sessizliğini bölüyordu.

Kapıdan içeri Gülşen abla girdi. Her zamanki gibi elinde kahve tepsisi vardı ve yüzünde şefkat dolu bir gülümseme. “Ah, günaydın kızlar!” dedi, neşeli bir sesle.

Günaydın mı? Öğlen olmuştu.

Kahveleri masanın üzerine yerleştirirken bana ve Sare’ye baktı.

"Günaydın, Gülşen abla!" dedi Sare, keyifli bir ifadeyle. Bu sırada sandalyemde hafifçe gerinerek, günün rehavetini üzerimden atmaya çalışıyordum.

"Günaydın," dedim hafif yorgun bir sesle ama bir yandan da sıcak bir tebessümle. “Bugün çok enerjiksin Gülşen abla,” demeyi de unutmadım.

İnsanların mutlu olduklarında günlerinin hiç bitmesini istemediklerini, sürekli başa sarmasını dilediklerini düşündüm. Belki Gülşen ablanın enerjisi de bundan geliyordu.

“Ay elbette enerji doluyum! Şuraya bak, güneş tüm şirketi ele geçirmiş,” dedi, pencerenin kenarından dışarı bakarken. Ağustos ayının sıcaklığı, ofisin penceresinden cömertçe içeri doluyordu. “Ama asıl enerjiye sizin ihtiyacınız var gibi. Beren, hayırdır? Seni biraz dalgın gördüm.”

Hafifçe gülümsedim. “Ah, bir şey yok abla. Sadece Sare’nin çiçekleri için biraz üzgünüm.”

"N’olmuş Sare’nin çiçeklerine?” diye sordu merakla.

"Benim yüzümden fazla sulamışım, kökleri çürümüş. Ama telafi edeceğim," dedim omuzlarımı silkerek.

Gülşen abla hafifçe omzuma dokundu. “Hay Allah, yazık olmuş ama bunun için kendini suçlama kızım, olur böyle şeyler.”

Gözlerini bana çevirdi. Yüzüme uzun uzun baktı; sanki yorgun bakışlarımı görüyormuş gibiydi. Mavi lenslerim ardında saklanan kahvelerimi görmüştü. “Canım benim, üzme kendini. Sare, sen de bu kadar düşünceli birine sahip olduğun için çok şanslısın.”dedi tekrar.

Sare kahvesinden bir yudum aldı ve başıyla onayladı. “Doğru söylüyor Beren. Bu kadar ince düşünceli olmasaydın, bu kadar üzülmezdin. Ama dediğin gibi, telafi edeceğiz.”

Bu destekleyici sözlere rağmen hâlâ içimde bir huzursuzluk vardı, ama Sare’nin anlayışı beni biraz rahatlatmıştı.

"Neyse kızlar, benim gitmem lazım. Size kolay gelsin," dedi Gülşen abla kapıya yönelirken. “Dediğim gibi, çiçeklere bu kadar üzülmeyin. İnsan da bir çiçektir; öldüğünde bu kadar üzülen olmaz.”

Ritim gibi dudaklarım birbirini bastırırken gözlerim masada duran kalem kutusuna takıldı. Gülşen ablanın sözleri zihnimde yankılandı: İnsan da bir çiçektir; öldüğünde bu kadar üzülen olmaz.

Evet, ben de bir insanım ve şu an bir beyaz orkideyim.

Geçen saniyeler boyunca gözümü kalem kutusundan ayırmış buldum kendimi. Beynime yeni düşünceler dolarken parmak uçlarım yavaşça kalem kutusuna uzandı. Neden şu an bir kalem aldığımı bilmiyordum, ama almıştım.

Parmaklarımın arasında döndürdüğüm kalemin soğuk metal kısmı, kollarımdan göğsüme kadar bir titreme gönderdi. Kısa bir süre sonra kalemi boş bir kâğıdın üstüne bıraktım. Neden bıraktığımı da bilmiyordum, tıpkı neden elime aldığımı bilmediğim gibi.

Boynum hafifçe eğilmişti; parmak uçlarım boynumu ovuşturdu. Her ovuşturduğumda rahatlama dalgaları bedenime yayıldı.

Derin bir nefes aldım. Başımı kaldırıp kapının üstündeki saate baktım. Saat ilerliyordu işte. Ne bizden ne aldığını ne götürdüğünü ne hissettirdiğini önemsemeden akıp gidiyordu. Bize ise yalnızca giden her saniyeyi geçmiş olarak adlandırmak kalıyordu.

Elime tekrar kalemi aldım ve kâğıdın üzerine boş daireler çizmeye başladım. İlk başta birkaç ufak daireydi. Beş dakika sonra fark ettim ki sayfanın tamamı, birbirine dolanmış sarmal yıldızları andıran dairelerle dolmuştu.
Sürekli çalan telefonunu açtı Sare; sesi, hafifçe sinirli bir tona bürünmüştü. “Ne var lan, arayıp durma demedim mi?” diye çıkıştı.

Karşı tarafın ne dediğini duymuyordum, ama Sare’nin ne dediğini çok net bir şekilde duyabiliyordum. Farkında olmadan sesi yükselmişti, öfkesi kelimelerine yansıyordu.

“Bitti diyorum! Neden anlamıyorsun? Seninle bir ilişkimiz yok! Sürekli arayıp durma, aksi takdirde engelleyeceğim!” dedi, sesinde hem kararlılık hem de tükenmişlik vardı.

Derin bir nefes aldı, sabırla yüzüne düşen saç tutamlarını kulağının arkasına yerleştirdi. Bakışları bir an için uzaklara daldı, ardından soğuk bir tonla ekledi:
“Benim iyi olup olmadığım seni ne ilgilendirir?”

Bu sözlerinde öyle bir soğukluk vardı ki, o an ben bile buz tutmuş gibi hissettim. Alev alev yanan içimin dışı, onun sözleriyle donmuştu.

“Medeni bir şekilde ayrıldığımızı düşünmüştüm ama şu anki tavrın beni oldukça yanıltıyor,” dedi, sesi keskin bir bıçak gibi. “Ve anladım ki, engel listeme girecek ilk eski sevgilim olacaksın.”

Sare, karşı tarafa tekrar konuşma şansı vermeden telefonu yüzüne kapattı. Bu kısa ama gergin konuşma, odada hâlâ yankılanıyordu.

Bana dönüp kısa bir bakış attı. Ona dikkatle bakıyordum ve bunu fark etmiş olmalıydı ki, hemen bir açıklama yapma gereği duydu:
“Eski sevgilim, bir türlü ayrıldığımızı kabul etmiyor. Neredeyse her gün arıyor. O yüzden biraz sinirimden sesimi yükseltmiş olabilirim. Kusura bakma lütfen.”

Gözlerimi kırpıp ona gülümsedim. “Ne kusuru? Bazı insanlar ancak bağırmaktan anlar. Sessiz kaldığımızda, bizim sessizliğimizi birer masal gibi yorumlarlar.”

Ama içimden geçen düşünceler daha karışıktı: Bana neden işkence oluyor insanların sessizliği? Nerede masal, nerede işkence, nerede adalet?

Sare, derin bir nefes alarak, “Haklısın. Benim de en büyük bağırışım onu engellemek olacak,” dedi. Elinde tuttuğu telefona birkaç kez dokundu; büyük ihtimalle engelliyordu.

Bir süre sonra telefonu bırakıp arkasına yaslandı ve rahatlamış bir nefes verdi. “Oh, engelledim. Resmen rahatladım!” dedi, yüzünde küçük bir tebessümle."Erkenden rahatladın," dedim hafif bir alayla.

Sare’nin kaşı merakla havalandı, sesinde sorgulayıcı bir ton vardı. "Neden?" diye sordu.

"Bugün akşam saatlerine doğru ya bir arkadaşının telefonundan ya da kullanımlık yeni bir hat alıp seni tekrar arayacaktır," dedim, sakin bir şekilde. "Sen iki yerden de engelleyince, eve gidiş yollarında ‘rastgele’ karşılaşmış gibi yapacaktır. Tabii, sadece bir ihtimal," diye eklemeyi de unutmadım, çünkü sonuçta gaybı bilemem.

Müneccim değildim, ama erkeklerin davranışları üzerine sadece genelleme bir yorum yapmıştım. Erkekler genelde çok basittir; hepsi tek bir doğrunun peşinden gider. Kendi bildiklerinin doğru olduğunu düşünürler, aslında yanlış olduğunu ise ancak sınav sonuçları açıklandığında fark ederler. Ama ne de olsa ‘erkek milleti’, o zaman da suçu kendilerinde aramaz. Sorunun hatalı olduğunu iddia ederler.

"Hm, olabilir," dedi Sare, düşünceli bir şekilde. "Şimdi düşündüm de, tam ondan beklenecek hareketler."

"Çok merak ediyorum, neden daha önce engellemeyi düşünmedin?" diye sordum.

"Engelleyecek kadar önemsemiyordum," dedi omuz silkerek.

"Şimdi kendini önemsetti mi?" dedim, bakışlarımı Sare’ye dikerek.

"Hayır," dedi net bir şekilde. "Bir yerde okumuştum: ‘Her şey zamanında güzeldir, mezar çiçekten ne anlasın.’ İşte, dediğim gibi, zamanı geçti."

Sözleri sessizliği iteklerken bana karşı bakışlarını dikkatle dikti. Bir an düşündü ve sonunda sordu: "Sen peki Beren, eski sevgililer hakkında ne düşünüyorsun?"

"Ah, ben mi? Çok bir şey düşünmem," dedim, omuz silkerek. "Sağlığımı düşünürüm sadece. Aynı yemeği birkaç kere ısıtıp karışıma koymam."

"Anlayacağın, ben de birden son hiç gelir," diye ekledim kesin bir ifadeyle.

"Öyle ki en iyisini yapıyorsun," dedi Sare, onaylar bir şekilde.

Buruk bir şekilde gülümsedim.

Galiba küçük bir yalancıydım.

Hayır, yalancı değil... Sadece kendime duymak istediklerimi söyleyen, kendini korumaya çalışan biriydim.

Bunun yalanla uzaktan yakından alakası yoktu.

Ya da belki de vardı,

Ama ne önemi vardı ki?

Yalancıysam ben yalancıyım, kime ne?

"En son ilişkin ne zaman bitti, Beren?" diye sordu Sare, kaşlarını hafifçe kaldırarak.

"Üç yıl önce," dedim kısa bir şekilde.

"Hm, kimdi? Nasıl bitti? Yanlış anlama, belki bahsetmek istersin diye sordum," dedi, sesi nazik bir merak tonuyla.

Başımı hafif yana çevirdim, çenem yukarıya doğru kalktı. "Yani, bahsedecek değilim," diye başladım. "Açıkçası bahsedecek kadar önemsiyor olsaydım, eski sevgilim olmazdı, değil mi?" dedim net bir şekilde.

Sare aynı tınıyla cevap verdi: "Galiba yine haklısın. Kusura bakma, tekrar merakıma yenildim."

Bir anlık bir sessizlik oldu. Evet, galiba yine yalan söyledim. Ama dediğim gibi, kime ne?

"Bu kadar kusur kadı kızında da bulunur," dedim, dudaklarımda alaycı ama sıcak bir gülümsemeyle.

Gülerken gözlerine yaklaşan yanakları belirginleşti. Belki de bu anlık bir içtenliğin ifadesiydi.

"Dedi kusursuz kızıl saçlı kadın," diye eklediğinde yüzüne bir tebessüm daha yayılmıştı.

"Kimse kusursuz değildir," dedim tok bir sesle, onu kibarca düzeltirken.

"Sen, Beren Güral, bana bu sözün pek de doğru olmadığını inandırdın," dedi Sare, yüzünde çocuksu bir gülümsemeyle.

"Ben bir şey yapmadım," dedim gülerek. "Sen neye inanmak istiyorsan ona inandın."

"Çoğu şey yaptığının farkında değilsin," dedi Sare hafifçe düşünceli bir tonla. "Tıpkı hayattaki tek bir saniyenin bile değişmesiyle tüm dünyanın kaderini değiştirebileceğin gerçeğinin farkında olmadığımız gibi."

Haklıydı. Hayatta değişecek tek bir saniye bile neredeyse dünyadaki herkesin kaderini değiştirebilirdi. İşte bu yüzden kader değişmezdi ve kaçınılmazdı.

Kader tıpkı helal olan üzümle, ondan türeyen haram olan şarap gibiydi. Ama unuttuğumuz bir şey vardı: Helal olan üzümü seçmek de elimizdeydi, haram olan şarabı seçmek de. İşte tam olarak kader, oyununu burada oynuyordu.

Hangisini seçeceksin?

Ben söyleyeyim: Sonradan türemiş olan şeyler seni ancak tüketir. Gel, etme; üzümü seç. Sonra kaderin oyununa kanarsın.

"Olsun, yine de kimse kusursuz değildir," diye sözümü yeniledim.

Sare, inatçı bir ifadeyle, "O zaman sen bir istisnasın," dedi.

Serseri bir şekilde güldüm.

🌪⛓️Aradan iki-üç saat geçmişti. Hem şirketin ortamı hem de Ağustos ayının bunaltıcı sıcağı Aren’i iyice rahatsız etmişti. Sıcak havalardan nefret ederdi; dayanılmaz bulurdu. "Donmak varken, yanmak da neyin nesi," derdi hep. İçindeki katran gibi biriktiği duygular, yanmayı değil, donmayı özlerdi.

Şirketten dışarı çıkmıştı. Aslında terasa da çıkabilirdi ama ayakları onu şirketin giriş kapısına doğru götürdü. Nereye gideceğini ya da ne yapacağını planlamazdı. Bunlar basit, düşünmeden yapılacak işlerdi. Ancak aklı başka düşüncelerle, planlarla ve daha fazla planla doluydu.

Aren, hata yapmaktan nefret eden biriydi. Geçmişte yaptığı hataların kötü sonuçlarını bizzat tecrübe etmişti ve bu da hata korkusunu daha da pekiştirmişti. Hataya asla tahammülü yoktu.

Ellerini cebinden çıkardı, ama farkında olmadan gözlerini kısmıştı. Elini tekrar cebine attı ve bir sigara paketi çıkardı. Paketlerinin üzerinde "Katran" yazıyordu; özel bir tasarımdı. Bu tasarımı İtalya’da kullanıyordu, ama burada bu paketi kullanmayı doğru bulmuyordu.

Elindeki paket, bu kez üzerinde "Vendetta" yazılı olarak özel tasarlanmıştı. Vendetta, intikam anlamına geliyordu, ama Aren için bundan daha fazlasını ifade ediyordu. Vendetta onun için çözülmemiş bir düğümdü. Ve Aren’in hayatındaki tek çözülmeyen düğüm, aileydi. Aile, Aren’in en değerli varlığıydı.

Dudağına bir sigara yerleştirdi ve üzerinde "Vendetta" yazan çakmağıyla yaktı. İçine çektiği duman, ciğerlerini değil, kalbini sardı. Duman, ona bir kalkan gibi geliyordu, hem duygularına hem düşüncelerine bir koruma sağlıyordu. Ne yapacağını biliyordu. O hükmü mutlaka alacaktı. Belki haftalar, belki aylar sürecekti, ama Aren kendinden emindi: istediği hükme ulaşacaktı.

Vendetta, bu hükmü almak için vardı. Kimileri buna bir örgüt diyordu, kimileri bir ekip, kimileri ise çete. Ama her biri aynı kapıya çıkıyordu:
Hüküm sürmek.

Katran'ın hükmünü sürmek, diye düşündü Aren, sigarasından bir nefes daha çekerken.

Sonrasında sigara dumanını usulca geri verdi. Çektiği son duman, geçmişteki anıları gibi, hızla dağılıp gitmişti. İzmariti dudağından çekti, yere attı ve ayakkabısının ucuyla tek bir hamlede ezdi. Tam geri dönüp şirkete gidecekti ki, gözleri bir motosiklet sürücüsüne takıldı.

Adam kaskını çıkardı ve başına kırmızı bir şapka geçirdi. Orta boylu, kırmızı saçlı biriydi. Elinde tuttuğu büyük bir beyaz orkideyle şirkete doğru yürüyordu. Aren, bir an duraksadı. Adamın taşıdığı orkide dikkatini çekmişti.

Farkında olmadan, adamın peşine düştü ve sert bir sesle seslendi: "Pardon."

Adam arkasını döndü. "Bana mı seslendiniz, beyefendi?" dedi.

"Evet," diye yanıtladı Aren ve çiçeği incelemeye başladı. Zarif bir beyaz orkideydi; sapı ince ve narindi. Üstünde bir not iliştirilmişti. Ela gözleri hemen notu süzdü:

"Bazen bazı hatalar istemeden de olsa yapılıyor ama önemli olan onları telafi etmek için çaba göstermek. Umarım bu zarif çiçekler, senin zarafetine eşlik eder ve günün güzelleşir."

Aren, notu bitirdiğinde, "Kime gelmiş bu çiçek?" diye sordu.

Adam, elindeki teslimat belgesine göz attı ve net bir şekilde söyledi: "Beren Güral-"

Bunu duyan Akalay, bir an tereddüt etti. Adam konuşmasına devam edecekti ki, Akalay onu durdurdu. Daha fazlasını duymaya gerek yoktu. Her şeyi anlamıştı.

Ama hayır, kıskançlık değildi bu. Aklında başka şeyler vardı. Planları ve o planlara sadık kalmak...

"Tamamdır, teşekkürler. Gidebilirsiniz," dedi Aren, çiçeğin üstündeki notu alırken. Adam, şirkete doğru yürümeye devam etti. Aren ise elindeki notu ince ince katlamaya ve ardından yavaşça parçalara ayırmaya başladı.

Kafasında planlar şekilleniyordu. Artık Beren ve onun hayatı, bu planın bir parçasıydı. Beren’in hayatına eklenen her yeni olay veya kişi, Aren’in planını etkileyebilirdi. Bu yüzden Beren’in hayatına yeni birinin eklenmesine asla izin veremezdi. En azından, plan tamamlanana kadar.

Ama içinde bir şüphe vardı. Plan tamamlandığında bile Beren’in yaşayacağına dair pek emin olamıyordu.

Bir süre durup elindeki kağıt parçalarına baktı. Bir şüphe, tüm doğruları öldürür, diye düşündü Aren.

Ama sonra kendine sordu: Doğrularım neydi ki zaten?

Parçalarına ayırdığı kağıtları avcunun içinde sıkıca ezdi.

Aren’in sıktığı kağıt parçaları, avucunda nemlenmişti. Gözleri yavaşça göğe kayarken, derin bir nefes aldı. Hava sıcak ve bunaltıcıydı ama bu, kafasının içinde biriken karmaşayı hafifletecek gibi değildi. Parmakları, avucunda kalan o kağıtları yere bırakmadan önce tekrar ovuşturdu, ardından kâğıt parçalarını yavaşça cebine yerleştirdi. Şimdi zamanı değildi. Planı kusursuz olmalıydı, yoksa her şey yıkılabilirdi.

Şirketin girişine yöneldi. Kapı dönerken, içeriden gelen soğuk hava yüzüne çarptı. Hızla sığındı o serinliğe. Ofise geri dönerken kimseyle göz göze gelmemeye çalıştı; kafası meşguldü ve insanlar bu meşguliyeti fark edebilirdi. Aren Savaş Akalay, dikkat çekmek istemiyordu.

Birkaç dakika sonra asansörden çıkıp koridor boyunca yürüdü. Ayak sesleri boş koridorda yankılanıyordu. Beren’in odasına yaklaştığında, içeriye bakmadan önce durdu. Kapı aralıktı. İçeriden hafif bir konuşma sesi geliyordu.

“Ada? Evet, kurs çıkışında alırım onu. Merak etme," diyordu Beren neşeli bir sesle. Elinde tuttuğu telefonuyla konuştuğu açıktı.

Aren bir an duraksadı, kapının hemen kenarında. Telefon konuşması kısa sürdü, Beren karşı tarafa bir şeyler söyledikten sonra telefonu masaya bıraktı ve kendi kendine mırıldandı. Aren, duymak için eğilmeden, hiçbir kelimeyi seçemedi. Gözleri masanın üzerindeki beyaz orkidelerle dolu vazoya takıldı.

Bir anlığına bakışlarını orkidelerden çekemedi. Çiçekler mükemmeldi; ince, zarif dallar, masaya yayılan hoş bir koku... Ama onu rahatsız eden şey, bu zarafetin ardındaki hikâyeydi. Çiçeklerin ardında ne vardı? Sadece bir özür mü? Bir sevgi ifadesi mi? Yoksa daha fazlası mı?

Aren bu çiçekleri gördüğünde ne sikko bir çiçek seçimi demişti halbuki bu çiçekler mükemmeldi.

Artık Beren Aren'in tasarladığı büyük planın vazgeçilmez bir parçasıydı. Beren’in hayatına eklenecek her yeni kişi ya da olay, kontrolü dışında gelişen bir sapmaya dönüşebilirdi. Ve Aren Savaş Akalay belki sapmlarla ilgilenmezdi ama Katran, sapmalardan hoşlanmazdı. Kaos, asla izin vereceği bir şey değildi. Özellikle de her şeyin bu kadar hassas olduğu bir dönemde.

Kağıt parçalarını yavaşça avuçlarının içine gömüp sıkıca kavradı. Klimadan gelen soğuk hava omzundan aşağıya doğru süzülüyordu. Ama dışarıdaki sıcaklık gibi, bu soğuk da düşüncelerini bastıramıyordu. Aren’in zihni tam bir fırtına sahnesiydi.

Tekrar bir süre gözlerini o çiçeklerden alamadı. Kim, neden? Onları kimin gönderdiği o kadar önemli değildi belki de, ama verdiği mesaj Aren'in planlarıyla kesişiyordu. Her ayrıntıyı kontrol etmek zorundaydı. Çiçekleri ve notu düşünürken, bakışları giderek sertleşti.

Buraya kadar geldiysen beni takip eder misin???