13. bölüm · Kaçış ve Kader

BÖLÜM -7 {part 2}

3sralll

Bu cümle havada asılı kaldı. Odanın içinde beliren sessizlik bu kez farklıydı. Yoğun, tartan, hatta biraz da tehditkârdı. Herkesin kafasında aynı soru dolaşıyordu artık:
Beren ne zaman öğrenecek?

Ve öğrendiğinde…
Kimin yanında duracak?

🌪🍷⛓️
---
Efsun’un kafe her zamanki gibi mis gibi kahve kokuyordu. Cam kenarındaki köşeye geçmiştim, dışarıyı izliyordum. Sokaktan geçen insanların adımları, bardakların birbirine değdiği sesle karışıyor, içeride garip bir huzur yaratıyordu. Çok geçmeden Efsun elinde iki bardakla belirdi.

“Latteni bol tarçınlı yaptım, moral verici etkisi varmış.”
Bardağı önüme bırakırken göz kırptı. O kadar rahattı ki, sanki dünyada hiçbir şey olmuyordu.

“Tarçın moral değil mide yakar, onu da biliyorsun.”
Bardağı elime alırken gözlerinin içine baktım. “Yine bir şey planladın sen. Suratın fazla neşeli.”

Efsun omzunu silkti, sandalyeye yayıldı. Masanın kenarına dirseklerini koyup beni süzdü. “Belki de sadece seni böyle görmeye dayanamıyorumdur? Bak şu surata, mutsuzlukla kırışmış. Yaşlı bir kedi gibisin Bero.”

“Teşekkür ederim, bir insanın moralini bu kadar estetik biçimde yerle bir edebilmen hâlâ etkileyici.”
Yudumumu aldım. Gerçekten tarçınlıydı. Ve gerçekten yakıyordu.

Bir süre sustuk. Sadece bardaklarımızın sesi vardı. Dışarıda biri keman çalıyordu uzaktan, sesi dalgalar gibi arada bir içeri süzülüyordu. O anda bir şey fark ettim… huzur çok kısa anlarda gizliydi. Ama Efsun, onun içinden bile beni dürtmeden çıkamazdı.

“Hadi kalk. Karateye gidiyoruz.”

O an elimdeki bardak az daha yere düşecekti. Başımı yavaşça kaldırdım, ona dik dik baktım. “Ne karatesi kızım? Otur oturduğun yerde. Sen zaten dansçısın.”

Gülümsedi. Ama gözlerinin içinde o bildiğim ciddiyet parladı.
“Hayat devam ediyor, bilmem farkında mısın ama artık önüne bakmalısın.”

“Olabilir… Senin hayatın devam ediyor.” Sesim yavaşladı. “Benim hayatım ise işten ayrılıp Trakya’ya, adanın yanına döndüğümde devam edecek. Sen de bunu biliyorsun, Elf.”

Efsun bakışlarını kaçırmadı. Neşesi yavaşça aralandı.
“Biliyorum... Ama bazı şeyleri bilemezlikten gelmek de işime geliyor.”

Yutkundum. Burnumun direği sızladı. Ama ağlamak için çok yorgundum. Efsun başını eğdi, sonra yine o sahte enerjisini takındı.

“Hadi kızım. Üstünü değiştir. Yirmi dakikan var. Direnme.”

Efsun’un karşısında direnmenin anlamsız olduğunu yeniden hatırladım. Cidden ne işimiz vardı bizim karate kursunda? Yerinde durmuyordu bu kız. Ama belki iyi gelir, belki stres atarım. Adamları Aren olarak hayal edersem birinci olarak çıkarım kurstan.

Salonun kapısı açıldığında içerideki ter ve tahta zemin kokusu hemen yüzüme çarptı. Aynalarla çevrili duvarlar, beyaz ve siyah giysili gençlerle doluydu. Bazıları ayakta geriniyor, bazıları yerde esneme hareketleri yapıyordu. Efsun gözlüğünü saçının tepesine çıkardı, gözleriyle ortamı taradı.

“Ah... Benim için yaratılmış bir yer. Bak, herkes bana bakıyor.”

“Onlar sana değil, üstündeki parlak tayta bakıyor olabilir.”

“Yalan söyleme. Tayt kendine baktırmaz. Ama ben... baktırırım.”

Efsun siyah parlak bir tayt giymişti. Çok tarzı değildi parlak şeyler ama bugün garip bir şey deniyordu sanki. Hafif gariplikler severdi; umarım iyi garipliktir bu.

“Senin bu kendini beğenmişliğin... gerçekten bir gün anıt olarak dikilecek.” dedim, sitemle mırıldanarak.

Efsun kahkaha attı. Ama ben hâlâ rahattım diyemem. İçimde bir yer kıpır kıpırdı. Hani biri seni izliyor gibi olur ya, gözlerinle kanıtlayamazsın ama bedenin bilir. İşte öyle. Kafam hâlâ ağrıyordu. Kahve işe yaramamıştı. O gecenin üstüne böyle bir sabahı hayal bile etmemiştim.

Neden beni hayat bu kadar yoruyordu?

Kırılmıştım.

Hatta...

incinmiştim.

Ve hâlâ da kırılmaya devam ediyordum.

Hayat mecbur kılıyordu bunu bana.

Kırılıyorum.

Kırıldığımı kimse anlamıyor.

Üzülüyorum.

Üzüldüğümü kimse anlamıyor.

Beni neden kimse anlamıyor?

Efsun’a değdi gözlerim. Onlar anlıyor. Ama onlar kimse değil.

Karate hocası, kırklı yaşlarında, ciddi bakışlı bir adamdı. Siyah kuşaklı giysisiyle ortama saygı ve disiplin yayıyordu. Bize yaklaştığında Efsun hemen öne atıldı.

“Merhaba! Biz denemeye geldik. Ben Efsun, bu da Beren. O aslında ninja gibi. Ben ise... estetik bir silahım.”

Adam hiçbir mimik göstermedi.
“Salonumuzda gösteri yok. Saygı, sabır, sadelik.”

Efsun’un yüzü kısa süreli düştü. Sonra kulağıma eğildi.
“Sence bu adam hiç gülmüş müdür?”

“Bir kere gülmüş... sonra Japonya’ya özür mektubu yazmak zorunda kalmış.”

Kahkahamı zor tuttum ama hocanın kaşları kıpırdadı, duymuştu.

Ders başladığında ayak sesleri ritmikleşti. Hareketlerim sert ama kontrollüydü. Başta zorlansam da içimdeki öfkeyi hareketlere yansıttıkça daha da uyum sağladım. Demiştim ya, Aren’i hayal ettiğimde karateyi üstün başarıyla tamamlayacağım diye... Hocayla bire bir çalıştığımız anlar dikkat çekiciydi.

“Gözlerin, hareketten önce karar verir.”

Ter içinde kalmıştım. “Ben karar veremem hocam. Saldırmadan önce biraz düşünenlerdenim.”

“Bu salonda düşünmek bile bir reflekstir. Duygularını disiplinle karıştırmayı öğren.”

O sırada salonun köşesinden biri Efsun’a el salladı. Yakışıklı, esmer bir çocuktu. Elindeki telefonla bir şeyler yapıyordu. Az sonra Efsun’un telefonundan bloop diye bir ses geldi.

Efsun telefonuna gelen mesajı okudu, ekranı bana doğru uzattı:

“Merhaba, havada tekme atmana gerek yok, kalbime zaten düştün.”
Altında: Yakındakilerden gönderildi.

Başımı iki yana salladım. “Bu ne ya? Yeni dönem kur yapma sanatı mı?”

Efsun alaycı bir kahkaha attı, sesi tüm salonu yankıladı.
“Çok yazık. Gerçekten, şu bluetooth’tan mesaj atma cesaretini yürek sanıyorlar artık.”

Parmaklarını şıklattı, sonra gözlerini hafif kısmış şekilde salonun köşesindeki çocuğa baktı.

“Sen misin kalp düşüren?” diye seslendi adama. Adam gülerek başını salladı.

Efsun geri döndü. “Cevap vermeyeceğim, çünkü nezaketen sustum. Ama şunu yazabilirim: Sen kalp kırmaya çalışacağına biraz omurga dikleştir. Bu tayt sadece izlenmek için değil, tekme içindir.”

kahkahayı bastım. “Elf... biraz acımasız olmadın mı?” şaka yapıyordum acımasız falan değildi.

“Acımasız değilim, dürüstüm. Erkek milleti, biri suratına laf atmayınca ya gurur yapıyor ya da yazıyor. Ben ikisine de prim vermem. Kendini bilen gelsin, öyle Bluetooth’tan değil; omurgasıyla, kalbiyle.”

Sonra salonun aynasında kendine baktı. “Ama hakkımı da yemeyelim, tek kelimelik varlığımla bile dikkat çekiyorum. Ne yapayım?”

“Tanrı seni fazla özgüvenle yaratmış. Cidden ayarsızsın.”

“Hayır Bero, ben tam ayardayım. Sadece çoğu insan düşük voltajda yaşıyor, onun farkı bu.”

Efsun hâlâ aynaya bakıyordu, kendi yansımasına hayranlıkla gülümsedi. “Gerçekten... ben nasıl bu kadar güzelim ya? Hani bazı insanlar vardır, hem zeki hem çekici... Ama sonra bakarsın, ikisi birden olmaz. Bende olmuş. Evren bana ayrıcalıklı davranmış.”

“Ya Elf... senin burnunun ucuna küçük bir bayrak taksak, egonu temsil eden bir ülke kurabiliriz,” dedim bıkkın bir ifadeyle.

“Cumhuriyet ilan ederim. Bayrağım simli olur. Ant içilirken fonda Beyoncé çalar.”

Tam o sırada bir ses daha geldi. Efsun’un cebindeki telefondan: bloop.

Göz göze geldik.

“Yine mi?” dedim, artık şaşırmıyordum bile.

Efsun ekranı açtı. Yeni mesajda şu yazıyordu:

“Güzelliğiniz bu kursa fazla ama numaranız rehberime fazlalık olmayacaktır.”

Gözlerini devirdi. Dudaklarının kenarındaki kıvrım belirginleşti. Sanki bir kertenkeleyi ehlileştiriyormuş gibi bir ifadeyle cevap yazdı:

“1732.”

Adam hemen yazdı:
“Devamı... da böyle bir numara var mıydı?”

Efsun göz kırpar gibi bana baktı. Sonra mesajına şunu yazdı:

“17. Sûre 32. Ayet.”

Üç saniye geçti geçmedi, karşıdan yalnızca bir işaret geldi:

“???”

Efsun o tatmin olmuş edasıyla telefonu havaya kaldırdı, bana doğru döndü.

“Kur’an’dan alıntı yaptıysam neden anlamıyorsun, güzel kardeşim?” dedi. Sonra kendi mesajını sesli okudu:

"Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, çirkin bir iştir ve kötü bir yoldur."

Sessizlik oldu.

Karşı taraftan bir mesaj daha geldi.
“Yani... bu şey mi oldu şimdi?”

Efsun telefonunu kapattı. “Bu oldu,” dedi yalnızca.

Kahkahayı zor tuttum. Ama aynı anda içimde bir kıpırtı belirdi. Salonun diğer ucunda aynalardan biri hafifçe titredi. Sanki biri orada duruyordu. Başımı çevirdim, ama kimseyi göremedim. Omzumun üstünde tanıdık bir ağırlık hissettim. İzleniyordum. Bunu daha önce de hissetmiştim. Aren’in yokluğunda bile peşimde dolaşan bir karanlık vardı.

Efsun kolumu dürttü. “Hey, niye daldın?”

“Bir şey yok,” dedim hemen. “Sadece... hafif başım döndü herhalde.”

“Emin misin?” dedi gözlerini kısarak. “Yoksa biri mi gözlerini senin üzerinden ayıramıyor?”

“Elf... ciddiyim. Biri beni izliyor gibi.”

Efsun, bir an ciddileşti. Gözlerini salonun köşelerine kaydırdı. Sonra hemen toparlandı, omzuma hafifçe dokundu.

“Karate öğreneceğiz işte. İzlesin bakalım. Elimizi kaldırdığımızda yanlışlıkla suratına gelirse ‘kader’ deriz. Sen hiç kaderle dövüşen gördün mü?”

Başımı hafifçe ona çevirdim. Gözlerim ciddiyetle bakıyordu artık.

“Hayır... Ama kaderden kaçanı gördüm.”

Efsun bir an duraksadı. Gülümsemesi soldu, gözleri küçüldü. “Kaçabilmiş mi peki?” diye sordu, sesi bu kez daha kısıktı.

Başımı iki yana salladım. Dudağımın kenarında acı bir tebessüm vardı.

“Hayır, Elf. Kaderden kaçamazsın. Kaçılmaz. Kaçış da bir kaderdir zaten.”

Kısa bir sessizlik çöktü aramıza. Dışarıda güneş yavaş yavaş batıyordu. Kursta antrenman bitti. İnsanlar yavaşça dağıldı. Biz de üzerimizi değiştirip salonun dışına çıktık.

Sokak sessizdi. Akşamın soğuk nefesi tenimize değdi. Efsun’un ceketini çekerken “Yemeğe mi geçiyoruz? Yoksa bir çayla mı başlıyoruz?” diye sordu.

Ben tam cevap verecekken, arkamdan bir kıpırtı hissettim. Gözümün ucuyla bir gölge kaydı. Bir an kalbim sıkıştı. Efsun fark etmemişti. Yürümeye devam ettik.

“Ne çay ne yemek… Ben doğruca eve geçeceğim,” dedim kısa bir duraksamayla.

Efsun bir anda durdu. Adımlarını sertçe kesip bana döndü; bakışları öfke yüklüydü, gözleriyle yüzümde gezindi. Dudakları hafifçe bükülmüştü, o tanıdık sinirli Efsun ifadesi.

“Pardon? Ne demek eve geçeceğim?”

“Yani… düpedüz eve geçmek işte,” dedim omuz silkerek. “Hani şu içinde uyuyup yemek yediğimiz, bazen ağladığımız bazen güldüğümüz, dört duvarlı yer var ya... ev.”

“Saçmalama Beren! Tabii ki ne olduğunu biliyorum. Ama böyle tavuk gibi eve kapanman beni deli ediyor. Giderek içine kapanıyorsun, farkında mısın?”

“Tavuk gibi eve kapanmıyorum Efsun. Ayrıca o dediğin ‘erken uyuyana’ denir ki ben geç saatlere kadar ayakta olurum. Bilirsin bunu.”

“Ben artık hiçbir şey bilmiyorum Beren,” dedi gözlerini kaçırarak. “Tek bildiğim… galiba arkadaşımı kaybediyorum.”

Bu cümle içime bir şey sapladı. Derin bir nefes alıp gözlerimi kapattım. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra yavaşça konuştum:

“Bana zaman tanımıyorsunuz, Efsun. Bunu sen de Kaya da fark etmiyorsunuz. Sürekli bir şeyler yapmamı bekliyorsunuz ama ben... henüz toparlanmadım.”

“Beni anlamanızı bekliyorum sadece. Her şeyi unutup eski hayatıma kaldığım yerden devam etmemi beklemeyin. Lütfen. Çünkü böyle yaparsanız, beni artık tanımadığınızı düşüneceğim.”

Efsun kollarını kavuşturdu. Gözleri dolmuş gibi geldi ama güçlüydü, her zamanki gibi.

“Cidden Beren, böyle mi düşüneceksin? Kaç yıllık arkadaşların hakkında... tamam, düşünmek istiyorsan özgürsün. İstediğini düşün. Ama bil ki biz bugüne kadar senin iyiliğini düşünmek dışında hiçbir şey yapmadık. Eğer bu hataysa, kabul. Hatalıyız,” dedi ve hızla yürümeye başladı.

Arkasında bırakmıştı beni. Gözlerim uzaklaşan siluetine takıldı.

“Efsun, tamam... bekle!” diye seslendim. Ama duymamış gibiydi. Ya da duymuştu da umursamıyordu.

“Efsun, konuşalım! Tamam, haklısın. Düşünmeden konuştum. Kusura bakma. Ama sen de biliyorsun işte... sinirlendiğimde düşünemiyorum.”

Yürümeye devam etti. Ayak sesleri sokağın sessizliğine karışıyordu. İçimde bir öfke, bir pişmanlık... karışık.

“Efsunnn!” diye bağırdım artık. Hızlanmıştım ama ona yetişemiyordum.

“Dursanaaa!”

“Tamam, tamam... gidelim yemeğe,” dedi birdenbire. Durdu. Sonra bana döndü, yüzünde hafif bir tebessümle.

“Olur, gidelim.”

Ruh hastası manyak ya, diye geçirdim içimden ama itiraf etmeliyim ki onu böyle seviyorum.

Yanıma geldiğinde bir an durup derin bir nefes aldım.

“Haber veriyorum Kaya ile Sare’ye. Onlar da mekâna geçsin,” dedi. Koluma girdi.

Kol kola yürümeyi pek sevmezdim ama sevdiklerim sevince ben de kabulleniyordum.

“Peki, ver haber. Zaten verme desem de vereceksin.”

“Aynen öyle,” dedi kendinden emin bir ifadeyle.

Telefonundan birkaç mesaj yazdıktan sonra cihazı cebine koydu. Bir yandan yürümeye devam ederken sırıtarak sordum:

“Neydi az önce bana uyguladığın şey? Çocuk gibi peşinden koşturdun.”

“Trajedi,” dedi gülerek."Efsun trejedisi."

“Bana uyguladığın trajediyi bir gün senden öğrenmem lazım. Malum, hayat… elbet bir gün lazım olur.”

“Olur olur... benim trajedim her zaman işe yarar. Ne de olsa kimsenin trajedisi benimkisi kadar derin değildir. Efsun Yıldız’ın trajedisi tutmama ihtimali var mı?”

Kahkaha karışımı bir sesle konuştum. “Ben söyleyeyim, yok.”

“Heh, şunu bileydin.”

---

Mekâna vardığımızda masaya ilk oturan bendim. Masanın üzerinde parmaklarımı ritim tutar gibi hareket ettiriyor, bacak bacak üstüne attığım ayaklarımı farkında olmadan sallıyordum. Gece başlamadan içim daralmıştı. Ne ara bu kadar yorgun hissetmeye başladım, bilmiyorum.

Eve uğrayıp üstümü değiştirmiştim. Ekim rüzgârları şehirde ağır ağır esmeye başlamıştı. Kahverenginin açık tonlarında, salaş ama şık bir gömlek giymiş, altına orta tonda bir mini etek seçmiştim. Üzerime ise koyu kahve bir trençkot almıştım. Saçlarım dalgalıydı, uçlarındaki kızıllık artık silikleşmişti. Makyajımı kahve tonlarında yapmış, beyaz çantamı alıp çıkmıştım.

Efsun bambaşka bir kombin seçmişti. Dizlerinde biten, V yaka dekolteli lila bir elbise giymişti. Üzerine siyah deri ceketini almış, saçlarını fönle düzleştirip salmıştı. Makyajı doğaldı ama göz alıcıydı; abartıdan uzak, ama etkili. Saç rengine hala tam karar verememiştim. Bazen kahverengi, bazen kumral gibi. Belki de benim gözlerimde bir sorun vardı ya da Efsun’un saçları gerçekten renk değiştiren bir yapıya sahipti.

Kaya ve Sare de gelmişti. Kaya, klasik mavi gömleklerinden birini giymiş, üzerine siyah takımını geçirmişti. Ciddiyetini hiç bozmazdı. Masaya oturur oturmaz Sare’yle iş konuşmaya başladılar.

“...Evet bence de o projeyi öyle yapalım Kaya, haklısın,” dedi Sare onaylarcasına.

Efsun hemen atıldı. “Ee yeter ya! Biz bu yemeğe iş konuşmanız için çıkmadık!”

“Biliyoruz Efsun. Sadece biraz bahsedelim dedik,” dedi Kaya, sakinliğini koruyarak.

“Başka zaman konuşun Kaya. Mesai saatleriniz oldukça geniş.”

“Haklısın Efsun, bence de fazla iş konuşmak bir yerden sonra sıkıcı oluyor,” dedi Sare, hafif muzip bir ifadeyle.

Ben sadece onları izliyordum. Etrafımda konuşmalar dönüyor ama kafamda bin düşünce vardı. İçimden bir ses, gece uzun olacak diyordu.

Efsun’un çıkışıyla birlikte bir an sessizlik oldu masada. Mekânın hafif cızırtılı caz müziği kulağımıza değiyor ama konuşmaların arasında eriyip gidiyordu. Garson uzaktan göz kırptı, siparişleri alalı çok olmuştu ama biz daha menüye bile doğru düzgün bakamamıştık.

Ben elimdeki peçeteyle oynarken, Efsun kollarını göğsünde kavuşturmuş, koltuğa yayılmıştı. Dudaklarını hafif büzmüş, yüzünde “beni eğlendirin yoksa canımı sıkarsınız” ifadesiyle etrafı izliyordu. Onun bu hallerine alışkındık ama bu gece biraz daha gergin gibiydi. Gözleri hafif kıstı, sonra bana döndü.

"Bu arada," dedi, gözlerini kısıp bana bakarken, "sen hâlâ bana trip atıyor musun? Çünkü trip atıyorsan hakkını vereyim, yüz ifaden gayet başarılı."

Gülümsememe engel olamadım. “Hayır, sadece hayattan trip yiyorum bu sıralar. Sana değil, genel duruma…”

"Genel durummuş," diye homurdandı, ardından Sare'ye döndü. “Beren’i böyle depresif görmeyeli üç ay falan oluyor sanırım. Rekor sayılır.”

Sare gülümsedi, başını yana eğdi. "O da gelişme sonuçta, değil mi? Belki bu gece eğleniriz. Dün gece gibi.Biraz kafamızı dağıtırız. Bir de... tatlı söyledim ben, dondurmalı cheesecake. Mekânın spesiyaliymiş."

"Vuhuu yaşasın tatlı," diye alkışladı Efsun, aniden coşkuyla. "Bakın işte buna varım. Önce dondurma, sonra dedikodu. En sevdiğim kombinasyon."

Kaya başını iki yana salladı hafifçe, hâlâ yüzünde o her şeyi çözen adam edasıyla.

“Bakın bence şöyle yapalım,” diye başladı. “Tatlıdan sonra biraz yürüyelim sahilde. Hava serin ama güzel. Sonra isterseniz bir çay içmelik yere geçeriz. Kimse iş konuşmaz, söz.”

“Hmm…” dedim, düşünürken çatalı elimde çevirdim. “İyi fikir aslında. Belki yürüyüş iyi gelir. Sahilde... hatırladınız mı geçen sene o yürüyüşümüzü?”

Sare hemen atladı. “O gün Efsun bir adamla çarpışmıştı ya sonra saatlerce o adama laf yetiştirmişti!”

Efsun gözlerini devirdi. “Adam yürürken önüne bakmıyordu, ne yapayım? Üstelik bana çarptıktan sonra gülerek ‘böyle güzel kazalar olmalı’ gibi berbat bir flört repliği söyledi. Tövbe estağfurullah, adamı sanat eseri gibi yerin dibine soktum.”

Hepimiz kahkaha attık. O an, kahkahanın gerçekten de içimizi biraz aydınlattığını fark ettim. Efsun’un çılgınlığı, Sare’nin o zarif ama zaman zaman patlayan doğası, Kaya’nın her şeye mantık katmaya çalışan hali… hepsi bir arada olduğunda, hayat biraz daha çekilir geliyordu.

Tatlılar masaya geldiğinde, dondurmanın üstünde hafif bir karamel sos, yanındaki cheesecake’ten buhar yükseliyordu. İlk lokmayı ağzıma atarken, gözlerim dalmış bir şekilde uzaklara kaydı. Belki Efsun haklıydı… Bu tür anlar, yaşamak için bir neden olabilirdi.

Efsun çatalını bana doğru salladı. “Sakın yine içine gömülüp ‘hayat çok zor’ moduna girme. Bu gece eğleniyoruz. Hadi Beren, kalk şu telefonun kamerasını aç, fotoğraf çekileceğiz. Ben bugün fön çektim, bunun boşa gitmesine izin vermem.”

Ama Efsun hayat çok zor özellikle kalbini kıymet bilmeyene emanet edenlere.

Ve de kaybedenlere

Kalbi buzdan olanlar içinde hayat çok zor çünkü Dünya'nın sıcak bir güneşi var.

Peki kalbin neyi var?

Hiçbir şeyi.

İstemeye istemeye de olsa gülümsedim ve telefonumu çıkardım.

“Bakın ama filtre istemiyorum, doğal güzelliğimizi göstereceğiz,” dedi Sare, aynada saçlarını kontrol ederken.

Kaya ise kolunu Efsun’un omzuna attı. “Filtreyi geçin, asıl ben bu güzelliklerin arasında çıkamayacağım diye korkuyorum.”

Haklısın Kaya.

“Çıktığın tek yer rüyalarımızdan,” dedi Efsun alaycı bir ifadeyle.

Kamera karşısında herkes bir anlığına sustu, poz verdik. Deklanşöre bastım. Gülümsedik. Fotoğrafta donmuş anımızın ardında, bir zamanlar kaybettiklerimiz, kırgınlıklarımız, susuşlarımız vardı… Ama yine de, bir akşam yemeği masasında, o kırık dökük duyguların arasına bir nebze ışık sızıyordu.

Masanın ortasındaki mumun titrek alevi, yüzlerimizi dans eden birer gölgeye çevirmişti. Sessizlik, havada asılı duran ağır bir perde gibiydi.

Efsun elindeki çatalla tabağını dürttü, sonra gözlerini bana çevirdi.
“Beren... Bir şey diyeceğim ama önce Kaya ve Sare’ye söz verdirmek istiyorum-söylediklerimi kesmeyecekler.”
Kaya hafifçe kaşlarını kaldırıp bir adım geri çekilir gibi yaptı, “Konuş bakalım.”

Efsun bana baktı. Derin, katıksız bir ciddiyet vardı gözlerinde.
“Beni gerçekten dinleyecek misin bu sefer?”

“Efsun... Zaten buradayım. Dinliyorum.”

“Hayır. Gerçekten dinleyecek misin? Savunmaya geçmeden. Alay etmeden. Sessizce, sadece dinleyerek…”

Sustum. Elim kahve fincanının kulpuna gitmişti ama içmeyi unuttum. Efsun derin bir nefes aldı, ardından başladı:

“Seninle biz hep farklıydık, Beren. Ama bir şeyi biliyordum-her hâlinle sağlamdın. Şimdi karşımda, ne yapacağını bilmeyen biri oturuyor. Herkes seni üzmeye çalışıyor gibi davranıyorsun. Sana ulaşmaya çalışıyoruz ama sen sadece uzaklaşıyorsun. Bu kaçış ne zamana kadar sürecek?”

Haksızlık yapıyordu.Belki evet son iki aydır böyleydim. Ama yıllardır böyle değildim.

Kaya lafa karışmadan duramadı.
“Efsun haklı. Sadece bizimle değil, kendinle de kavgalısın. Hep bir şeyden kaçıyorsun ama en çok da kendinden. Bu seni tüketiyor.”

Tükenmiş birşey tekrar tükenmez Kaya.

Bir şey boğazımda düğümlendi. Yutkunmakla susmak arasında kaldım.“Kaçmıyorum,” dedim. “Sadece... yoruldum. Yorulmak suçsa, evet, suçluyum.”

Efsun başını iki yana salladı. “Yorgunluk başka bir şey, Beren. Bu... bu umutsuzluk. Bizi hayatından çıkarmak için bahaneler buluyorsun. Ben senin her halini sevdim ama artık tanıyamıyorum seni.”

Bir an sustuk. Yüzlerimizde geçmişin gölgeleri dolaştı.

Sare sessizce elini uzattı, bardağını düzeltti. “Beren, belki de bu konuşmalar hepimizin ihtiyacı olan şeydi. Ama biliyorsun... bazen bazı kırılmalar sadece konuşarak geçmiyor.”

Gözüm Efsun’un bana dikilmiş gözlerinde takılı kaldı. “Ben size zarar vermek istemedim.”

“İstemekle olmuyor Bero,” dedi Efsun. “Bazı şeyler istemeden de olur.”

O kadar haklıydı ki Efsun hayatta çoğu şey istemeden olurdu.

Loş ışık altında bir anda her şey daha net görünüyordu. Sözler, kırık cam parçaları gibi masaya dağılmıştı. Kadehlerdeki içkiler yerinde duruyordu ama o gece hiçbirimiz tam olarak oturduğumuz yerde değildik. Her birimiz, zihninde başka bir masaya geçmişti bile.

“Tamam…” dedim, gözlerimin dolmasına izin vermemek için başımı hafifçe eğerek. “Bundan sonra dikkat edeceğim. Yani… siz de haklısınız. Kendimi düşünmekten size haksızlık ediyorum.”

Onlara haksız olduklarını söylesem ne değişecekti.

Masadakilerin yüzleri yumuşadı, ama hâlâ temkinliydiler. Derin bir nefes aldım, devam ettim:

“Telafi edeceğim. Gerçekten. Yavaş yavaş, ama adım adım… sizi ihmal ettiğim her anın farkındayım.”

Ah Beren, bazen sadece farkında olmak yetmez.

Efsun’un eli hala elimdeydi. Sıkmadan, ama vazgeçmeden tutuyordu. Bu, onun en sessiz ama en gür destek şekliydi.

“Artık biliyorum…” dedim daha kararlı bir sesle, “...ölenle ölünmüyor. Gidenle gidilmiyor. Hayat, ardımızdan bıraktıklarımıza rağmen devam ediyor. Ve ben buna göre yaşayacağım artık.”

Ah Beren, bazen sadece bilmekte yetmez.

Sare yavaşça başını salladı, gözleri dolmuştu ama konuşmadı. Kaya dudaklarını sıkıp çatalını bıraktı, belli ki o da duygularını bastırmaya çalışıyordu.

“Bir şey daha var,” dedim, bakışlarımı birer birer onlara gezdirerek. “Verilen her sözün… her şartta… tutulması gerektiğini de biliyorum artık. Kim olursa olsun. Ne olursa olsun. Bir söz verildiyse, o söz taşınmalı, sonuna kadar.”

Ah Beren, bazen sözlerde anlamını yitirir.

Bu sözlerimle Efsun’un bakışları değişti. Gözleri küçüldü, yüzünde bir şeyleri anlıyormuş gibi bir ifade belirdi. Sessiz kaldı bir süre. Sonra hafifçe arkasına yaslanarak konuştu:

“Bazen bazı sözler tutulmaz Beren… Çünkü bazı şeyler insanın kontrolünde değildir.”

“Hayır,” dedim hemen. “Bu bahaneyi artık kendime söylemeyeceğim. Çünkü tutulan sözler, birinin can simidi olur bazen. Ve tutmadığın her söz... birini boğar.”

Boğulmak yeter mi ki herşeyi unutmaya?

Sare’nin boğazı düğümlendi, gözlerini kaçırdı. Kaya başını önüne eğdi.

Efsun iç çekti, bir süre öyle kaldı. Sonra yavaşça konuştu:
“Biliyor musun... bazen bazı şeyler istenmeden de olur. Sen ne yaparsan yap, bazen hayat seni başka bir sahneye çeker. Elinde senaryon yoktur ama o sahnede oynamak zorundasındır. İşte o zaman… verilen sözler de, planlar da anlamını yitirir.”

Göz göze geldik. Bu sözlerin altında ne olduğunu ikimiz de biliyorduk. Ama bu gece, o hikâyeye henüz girmeyecektik. Henüz değil.

Sadece usulca başımı salladım.
“Belki. Ama ben yine de sözü olan biriyim. Ve artık sözlerimi tutacağım.”

Efsun gülümsedi, hüzünle ama gururla.
“İşte şimdi seni tanıdım.”

Sorun bu değil ki Efsun. Sorun şu ki artık ben kendimi tanıyamıyorum.

Sofra ağırlaştı ama güzelleşti. Sessizlik anlam kazandı. Ve ben, kendime verdiğim ilk ciddi sözü tutmaya karar verdim.

Ah Beren, bazen Sadece karar vermekte yetmez.

🌪🍷⛓️

Bir iki saat oturmanın ardından dağılma kararı aldık. Hesabı halledip çıkışa doğru ilerlerken üzerimize yayılan gece serinliğini fark ettim. Sokak lambalarının altında Efsun'un sesi yankılandı:

"Canlı müzik olsaydı daha çok eğlenirdik ya," dedi, hafifçe mızmızlanarak.

"Evet ama bu seferlik de böyle olsun, bir sonrakine canlı müziğe gideriz," dedi Sare, her zamanki gibi uzlaştırıcı bir tavırla.

"Fark etmez, gideriz," dedi Kaya, sesi belli belirsizdi ama belli ki aklı başka yerdeydi.

Sare göz ucuyla bana bakarak sordu:

"Gideriz değil mi Beren?"

"Hâlâ İstanbul'da olursam, neden olmasın?" diye karşılık verdim. İstanbul konusu hala aklımı kurcalıyordu. Hâlâ gitmek istiyordum.

Kaya, arabayı park ettiği yere doğru yürürken sordu:

"Hadi gittin İstanbul'dan, n'olacak?"

"Belki bir nebze nefes alabilirim. Adayı çok özledim. Onu görürüm."

"Onlar gelsin buraya," dedi Sare, biraz da inatla.

"Gelemezler. Kurulu düzenleri var."

"Senin de var," diye ikaz etti Sare.

"Bir önemi yok," dediğimde Efsun ve Kaya'nın bakışları aynı anda bana döndü. Dudakları aynı anda aralandı.

"Nasıl yani, bizim sende bir önemi yok mu?" dedi Efsun, gözleri ciddiyetle parlıyordu.

Kaya ise, "Kaç yıldır emek verdiğin işinin de mi önemi yok Beren?" diye söylendi.

"O anlamda demediğimi ikiniz de çok iyi biliyorsunuz. Konuyu çarptırmayın."

Efsun, söylediğime karşılık vererek, "Konuyu çarptırdığımız falan yok, konunun sonucu bu," dedi.

"Kabul etseniz de etmeseniz de sonuç bu arkadaşlar. Bir gün ben İstanbul'dan gideceğim."

"O gün geldiğinde konuşalım, lütfen," dedi Sare, konuyu kapatmak istercesine.

"Bence de," dedim yumuşayarak.

Efsun bir iç çekti. "O gün gelince çok geç olacak, hissediyorum."

"Geç olursa da kader dersin be Efsun."

"Aynen. Eğer İstanbul'dan gitmezsen de kader deriz be Beren," dedi Efsun.

Gülümsedim. "Yok eğer İstanbul'dan gitmezsem, Kaçış ve Kader deriz."

Sesi bir fısıltı gibiydi. Ani çıkan rüzgar kelimeleri savurdu. "O zaman Kaçış ve Kader diyelim, olur mu?"

"Olur," diye mırıldandım.

Arabaya vardığımızda farlar birden yanınca hepimiz irkildik. Kaya direksiyona geçti, Efsun’la aynı anda ön koltuk kapısına yöneldik. Ellerimiz aynı noktada buluştu.

“Arkaya geç Beren,” dedi Efsun, kolumu çekiştirerek.

“Sen geç arkaya Efsun,” dedim omzumu hafifçe kullanarak öne atıldım.

“Ne münasebet! Tabii ki öne ben oturacağım. Arka dar, basık, nefes bile alınmıyor,” diye çıkıştı Efsun, burnunu dikerek.

“Küçükler arkaya canım. Polis seni önde görürse ceza yazmasın istemem,” dedim göz kırparak.

“Polis ancak ışığımdan etkilenir,” dedi dudak bükerken.

“Maalesef o ışığını arkada göstereceksin bu gece. Ben kaç yaşındayım, biraz saygı istiyorum,” diye homurdandım.

“Ben de hürmet bekliyorum,” dedi Efsun, ellerini beline koyarak.

Önden Kaya'nın sesi geldi: “Kızlar, ben çözümü buldum!”

“Nedir?” dedik ikimiz de aynı anda.

“İkiniz arkaya geçin, öne ben oturayım.”

Bir sessizlik.

Sonra aynı anda: “Oldu paşam!” dedik.

“Bence de güzel olurdu aslında,” dedi Efsun. Gözleri Kaya'nın çoktan kurulmuş olduğu ön koltuğa takıldı. “Bak ben daha da iyi bir fikirle geliyorum şimdi. Kaya’yı dışarı atalım, arabayı sen kullan, ben de öne geçeyim.”

“Olur!” dedim anında. “Zaten uzun zamandır direksiyon başına geçmiyorum, özlemişim.”

“Saçmalamayın kızlar,” dedi Kaya direksiyonu sıkıca kavrayarak.

“Hiç saçma değil. Gayet yerinde bir çözüm. Değil mi Beren?”

“Çok yerinde. Yani mantık kazanacaksa, ben geçiyorum.”

Sare dayanamayıp araya girdi: “Yahu taş, kâğıt, makas yapın. Kazanan öne otursun, kaybeden susup arkaya geçsin.”

“Haydi o zaman,” dedi Efsun hemen.

“Tamam,” dedim.

“Üç yapan kazanır,” diye şart koydu Sare.

Kaya sadece izliyordu, biraz da zevk alıyor gibiydi.

Hazırlandık.

Taş, kâğıt, makas.
Taş makası kırar.
Beren 1 – Efsun 0

Taş, kâğıt, makas.
Makas kâğıdı keser.
1 – 1

Taş, kâğıt, makas.
Kâğıt taşı sarar.
Beren 2 – Efsun 1

“Yok artık, sen kâğıdı bilerek yaptın!” dedi Efsun.

“E oyunun mantığı bu, tabii ki bilerek yapıyorum,” dedim sırıtışla.

Devam ettik.

Taş, kâğıt, makas.
Taş – Taş.

Bir an göz göze geldik. Sessizlik çöktü.

Evet taş taşa birşey yapmaz ama,bir söz bir çift göze neler yapmaz.

“İşte bu kaderin eşitliği,” dedim.

“Ya da bizim inatçılığımız,” diye mırıldandı Efsun.

Devam...

Taş, kâğıt, makas.
Makas kâğıdı keser.
2 – 2

Gerginlik zirvede.

“Hazır mısın?” dedim.

“Doğduğumdan beri,” dedi Efsun.

Taş, kâğıt, makas.
Taş makası kırar.
Beren 3 – Efsun 2

“Yaaa git! Hile yaptın sen! Bak gözümün içine bakıp makas yapacaksın sandım, taş bastın!”

“Ne hilesi Efsun? Ruhumu okusan bile bilemeyeceğin bir taş bu!”

“Hile var ya… Bildiğin ruh manipülasyonu yapıyorsun sen!”

“Ne yapayım, karizmatik bakıyorum demek ki,” dedim kahkaha atarak.

“Ben senin karizmanı-” diyerek küfre yeltendi ama Sare araya girdi.

“Tamam tamam, arkaya geç Efsun. Kabullen artık.”

“Yandan yandan geç,” dedim parmağımla kapıyı işaret ederek.

Efsun gözlerini devirdi. “Işığımı göremeyecek koltuklar bu gece harcanacak,” diye homurdandı.

Kaya aynadan bakıp güldü. “Söz, seni başka gün cam tavanlı arabada gezdireceğim, ışığın yukarı vursun.”

“Seninle sonradan konuşacağız Kaya,” dedi Efsun, ama hafifçe gülümsüyordu artık.

Kaya,"Biliyorsunuz değil mi? Şu an sahile varmış, çayımızı içiyorduk."dedi.

"Evet," dedi Efsun.

Kaya arabayı çalıştırıp yola koyuldu. Bense iç geçirerek konuştum:

"Sahile gitmeyelim, dağılalım. Başka bir zaman tekrar yaparız."

Sare bu kez beni destekledi:

"Evet ya, zaten dün eve gitmedim. Bugün de geç gidersem babamla tartışırım."

Kaya dikiz aynasından Efsun'a bakarak sordu: "Sen ne diyorsun Efsun?"

"Of diyorum Kaya, of," dedi ve başını yasladı koltuğa.

"Tamam o hâlde. Bırakayım sizleri evlerinize. Başka zaman tekrar yaparız."

"Aynen," dedim. Sonra ekledim, "İlk beni bırakın, uykum geldi."

"Kimi kandırıyorsun Beren? Erken uyumazsın sen," dedi Efsun, yerinden kıpırdamadan.

"Öf, yoruldum işte. Beni bırakın, oldu mu?"

"Oldu," dedi Efsun.

"Yorulmuş olman normal, gece çok eğlendik."

"Eğlendik eğlenmesine de, hiçbir şey hatırlamıyorum."

"Ben de... ama ufak ufak şeyler geliyor aklıma."

"Ne gibi?" diye sordu Efsun merakla.

"Hm... söylesem Beren biraz kızar."

"Neye kızacakmışım ben? Söyleyin."

Sare güldü. "Barmenle konuşmanı hatırladım."

"Barmenle ne konuşabilir ki?" dedi Efsun alayla.

"Barmene trip atıyordu."

"Kim?" dedim hemen.

"Sen," dedi Sare.

"Ben? Yok artık!"

"Yok bir de 'kim?' diye soruyor," diye güldü Sare.

"Sebep?" dedi Efsun.

"Barmene, 'Kahverengi var da ayran rengi niye yok? Zaten ayran kim ki?' diye trip attı."

Gözüm seğirdi. "Hadi canım sende. Olamaz böyle bir şey, uydurma."

"Evet, sarhoştum ama garip şekilde kesik kesik hatırlıyorum."

"Ay ben bir daha o kulübe gitmem. Rezil oldum adama."

"Abartma," dedi Efsun. "Onca insan içinde seni hatırlayacak değil ya."

Sare de destekledi: "Aynen."

"Neyse ya, hatırlamaz," diye kendimi teselli ettim.

"Ha bu arada, abine söyler misin? Tekrar özür dilerim. Unutabilir mi?"

"Abisi neyi unutacak?" dedi Kaya merakla.

"Ne anlamadım," dedi Sare. Sonra abisini taklit edercesine: "Abim üzerine kustuğunu mu unutsun?"

Oha ama ya...

"Evet," dedim dişlerimin arasından. Hem Efsun hem Kaya gülüyordu. Haksızlık. Sare'den bahsetmiyorum bile.

"Sare, senin abin mi vardı?" dedi Efsun.

"Evet, tanıştırayım bir ara."

"Olur."

"Unutsun, olur mu?" dedim tekrar. Unutması lazım. Unutmalı. Ben takıntıları olan insanım. Kaç gece, uykumdan önce kustuğum anı düşünüp uykumu kaçırmam...

"Sare, senin ev hâlâ aynı yerde mi?"

"Evet. Geçen bırakmıştım, hâlâ orada."

"Benim evin üst katı kiralık Sare. Çok sıkılıyorum, gelsene."

Sare iki dudağını birbirine bastırdı. "Keşke... ama şu aralar değil."

"Kız kardeşin ayrı eve çıktı, sanırım abinin de ayrı evi var. Sen niye henüz değil diyorsun?" dedim.

"Bilmem. Galiba zaten bir gün ayrılacağım. O güne kadar ailemle kalayım diyorum."

"Olabilir," dedim.

"Tamam o hâlde. En yakında Sare'nin evi, ilk Sare'yi bırakayım."

"Tamamdır," dedi Sare'nin sesi.

"Ya benim arabam ne zaman gelecek?" diye mızmızlanmaya başladım.

"Hâlâ sanayide değil mi?" dedi Sare.

"Evet. Sanayiye bir girdi, beni unuttu."

"Almak için acele etmeseydiniz Beren Hanım. Beni bekle dedim sana."

"Napayım Kaya? Senin toplantıların bitmiyordu. Ben de gittim, aldım. Nerden bilebilirdim evden çok sanayide duracağını?"

"Çürük malmış işte Beren," dedi Efsun.

"Hadi ya? Nasıl anladın?" dedim alayla ve kahkahalar arabayı sardı.

Yol uzundu ama herkes suskundu. Efsun arka koltukta başını cama yaslamıştı, gözleri açık ama sanki başka bir yerdeydi. Kaya, direksiyonu sıkıca kavramıştı. Gözleri yola sabitlenmişti ama direksiyonun başında değil de düşüncelerinin tam ortasındaydı sanki.

Sare ilk inen oldu. Evinin önüne geldiğimizde Kaya arabayı durdurdu. Sare kapıyı açmadan önce bir an durdu.

“Teşekkür ederim,” dedi sessizce. “İyi geldi bu gece.”

“Ne iyi geldiğini unuttum ama biz teşekkür ederiz,” dedim gülümseyerek.

Efsun hafifçe başını salladı, sonra arkasından bağırdı: “Sabah bana fotoğraf at! Suratını görmek istiyorum!”

Sare kapıyı kapatırken sadece gülümsedi. Sessiz bir veda. Sessiz vedalar bazen en yüksek seslilerdi.

Araba tekrar harekete geçti. Efsun kendi evine yaklaşırken ayağını öne uzattı, kapıyı itmek için hazırlandı.

“Yarın beni ararsın,” dedi. Emreder gibi değil, sanki endişeyle.

“Ararım.”

Efsun indiğinde, sokak lambasının altında bir an durdu. Elini kaldırdı, sonra yürüyüp gitti.
Kaya sessizce aracı tekrar sürdü.

Birlikte yalnız kalan iki kişinin arabada oluşturduğu sessizlik, kalabalık bir gürültüye benziyordu.

“İyi geceler,” dedim.

Kaya başını salladı. “İyi geceler, Beren.”

Evin kapısını kapatırken, içimde yankılanan tek şey sessizlikti. Sanki ayakkabılarımı çıkarırken bütün kelimelerimi de bıraktım girişte. Üzerimde hâlâ Sare'nin evi kokuyordu; ne garip, insan başka birinin eviyle bile boğulabiliyormuş.

Duşun altına girdim, suyun sıcaklığı omuzlarımı öperken gözlerimi kapattım. Akmasın istedim… zaman, su, düşünceler. Ama su hep inadına akar ya; içimde ne varsa aşağıya çekip götürüyordu.

Duştan çıktım, bornozumu sarındım. Aynadaki yansımamın gözleri bana ait değil gibiydi. Odaya geçtim, yatağın kenarına oturdum. Yorgunluğumun bir dili olsaydı, bağırırdı. Ama ben… ben sadece susuyordum.

Üstümü giyinip tekrar yatağın köşesine oturdum.

Müzik.

Bir şarkıya ihtiyacım vardı. Beni susturacak, içimdeki fırtınayı dışarı bağıracak bir şey.

Telefonum…

Yastığa baktım. Yok. Komodine uzandım. Yok. Çekmeceleri karıştırdım. Yine yok. Geriye bir tek çantam kalmıştı. Ayağa kalkıp yerdeki çantayı aldım. Fermuarını çekerken, içimdeki huzursuzluk da açıldı sanki.

Parmaklarım telefona değil, sert bir kâğıda çarptı. Soğuk, ince bir korku gibi.

Zarf.

Avuçladım. Beyaz, sessiz ve fazlasıyla tanıdık bir korku gibi duruyordu elimde. Üzerinde ne isim vardı, ne bir gönderici. Sadece… bir tarih.

Ne zaman girmişti bu çantaya? Rengi kirli beyaz, köşeleri kıvrılmış. Ama dokununca... bir şey hissettim. Soğuktu. Buz gibi. İçinden birinin nefesi çıkacak gibiydi.

Zarfı alırken kalbim bir anlığına durdu. Gerçekten durdu sandım. Avuçlarım terledi.

Açmadım.

Bir süre elimde tuttum. Gözlerimi kapattım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, sanki mektubu okumadan önce beni öldürmek istiyordu.

Yavaşça oturdum yatağa. Zarfa dokundum, elim titredi. Açmalı mıydım? Bu kadar sessiz bir gecede bir mektup fazla ses yapabilirdi.

Ama merak, insanı deliliğe iterken asla ses çıkarmazdı.

Zarfı açtım.

Ve o an… bir şey koptu içimde. Mektubun ilk satırına gözüm takıldığında, adeta içimden bir kapı açıldı.

“Beren, bu mektup sana ulaşmışsa... artık oyun değil, gerçek başlamıştır.”

Gözlerim satırlarda gezinirken boğazım kurudu. Sayfalar çevrilmeden önce bir fısıltı gibi mırıldandım:

“Kim… gönderdi seni?”

"O seni izlerken biz susuyorduk. Artık susamıyoruz."

"İzlemen gereken yolda artık tek başınasın. Her şey başladığı yerde bitecek. Ya onu gömeceksin… ya da kendini.”

Ne.

Altında tarih vardı. Aylar öncesine ait. Mümkün değildi.

İkinci sayfayı çevirdim. Bilmediğim isimler, garip kodlar, kırmızı kalemle altı çizilmiş bir adres.

Üçüncü sayfada… bir fotoğraf. Arka tarafı karalanmış ama net görebiliyordum.

O.

Ama onunla olan adam… tanımıyordum. Ve o, gülmüyordu. Gözleri… başka birini izliyordu. Objektife değil, sanki beni izliyordu.

Birden ayağa kalktım. Zarf elimden düştü. Mektup yere saçıldı. Fotoğraf yüzüstü düştü. O an içimdeki her şey, tıpkı o fotoğraf gibi yüzüstü yere kapandı.

Zil çaldı.

Donup kaldım. Zarfı göğsüme bastırdım, çıplak ayaklarımı halıya sürüyerek kapıya yürüdüm.

🌪🍷⛓️