10. bölüm · Kaçış ve Kader

BÖLÜM - 6 (Part 1)

3sralll

(Hayalet okuyucularım lütfen hayalet okuyucu olmazmısınız.)

"Kaderin ince bir çizgide dans ettiği anlarda, hayatın gerçek anlamı belirir. Her an, yeni bir başlangıcın ve bilinmezliğin kapısını aralar."

⛓️🍷🌪

...

Ah, doğum günleri... Sahi, doğum günü neydi ki? Çok saçma değil miydi? En azından benim için, son üç yıldır gerçekten çok saçmaydı. Neydi bu özel gün meselesi? Evet, bugün on sekiz Ağustos. Dünyaya geldiğim gün. Beren Güral'ın gözlerini dünyaya açtığı gün...

İnsanlar neden ölüme bir yıl daha yaklaştığını kutlar ki? Ama kutluyorlardı. Delirmiş olmalılar.

Bugün özel bir gün değildi. Doğum günüm olsa bile, bugün bana özel gelmiyordu. Belki Efsun, Kaya, Diyar, Derin, Ada, Sare, annem, babam... Kısacası sevdiklerim bugünü özel kılabilirlerdi. Ama doğum günüm olduğu için değil... Özel günler değil, özel anılar ve o anıları yaratan özel insanlar vardır.

Kaç yıl olmuştu bu dünyaya geleli? Ya da doğrusu, kaç yıldır ölüme yaklaşıyordum? Sanırım yirmi yedi yıl geçmişti. Bu dünyaya gözlerimi açalı tam yirmi yedi yıl... Yarın itibariyle yirmi sekizden gün almaya başlayacaktım. Neden hep yirmi yedide duramıyorum ki? Otuz yaşına yaklaşmak istemiyorum.

Peki ya, bu aptalca bulduğum şey için hazırlık yapmam? Peki buna ne demeli. Ama benim suçum yok. Hep Ada ve Efsun'un suçu. Zaten hiçbir şey yapmadım. Onlara doğum günüm geldi bile demedim, bugün benim doğum günüm demedim. Ama onlar... onlar özel insanlardı. Benim söylememe gerek duymadan anlamışlardı. İşte bu yüzden şimdi burada, Efsun'un kafesini süslemekle uğraşıyorduk. Efsun ve Ada arka mutfakta pasta yapıyordu. Ben ise Sare ile birlikte balonları şişiriyor ve masaları birleştiriyordum.

Kaya da işini bitirince gelecekti. Gerçi, Sare ile çok fazla vaktimiz yoktu. İşe geri dönmemiz gerekiyordu. Ayrıca sulamamız gereken bir orkide vardı.

Bir hafta önce yeni çiçekler sipariş etmiştim. Öldürdüğüm orkidelerin yerini tutamazdı, evet, ama yine de almıştım. Hani, insan birinin asla kendisini sevmeyeceğini bilse bile ona âşık olur ya, işte bu da o misaldi.

O günün akşamı Sare beni on bir gibi arayıp tekrar teşekkür etmişti. Ama çiçeği bahane ettiğini anlamıştım. Eski sevgilisi onu arkadaşının telefonundan aramış; Sare engelleyince yeni bir hat almış, oradan da engellenince evinin yolunda karşılaşmışlar.

Bunları dinlerken gülmemek için kendimi zor tuttum. Sare, ısrarla bunu nasıl bildiğimi sordu. Erkekleri çok iyi tanıdığımı iddia ederek ona da öğretmemi istedi. Ama yanlış biliyordu. Ben erkekleri çok iyi tanımam, sadece bir erkeği tanırım.

Çok olan her şey aslında birer hiçtir. Ne anlamda olursa olsun, bende her zaman aynı sonuca varır. "Erkeklerin dilinden de anlamam aslında, sadece bir tahminde bulundum," dedim ona.

Sare, "Bu kadar mütevazı olma, can sıkıcı oluyor. Erkekleri tanıyorsun işte," diyerek gülmüştü telefonda.

"Eh," dedim, "hakem maçta oynamaz, bilirsin."

"Bilirim," dedi. Daha sonra biraz daha konuştuk ve telefonu kapattık. O gün uyumama çok yardımcı olmuştu Sare. Belki de onun sesi sayesinde uyumuştum.

Bugün o konuşmayı hatırlayınca Kudret de aklıma geldi. O gün neredeyse her yerde karşıma çıkmıştı. Her çıktığı yerde, o akşam yemeğin nasıl geçtiğini soruyordu. Hiçbirinde de istediği cevabı almadı. İyi ya da kötü geçtiğini bilmek ona ne kazandıracaktı? İyi desem üzülecek, kötü desem sevinecek miydi? Bunu yapar mıydı? Evet, yapardı. Beklerdim Kudret'ten. Sadece ondan mı? Hayır. Tüm insanoğlundan beklerdim. Ne de olsa insan...

"Yeter!" diye bağıracaktım neredeyse ama Kaya son anda kurtardı beni bu durumdan.

O sırada, "Bom!" diye bir ses patladı. Sare ile ikimiz irkildik. Tabii Efsun ile Ada arka mutfakta pastanın son dokunuşlarını yapıyordu. Seslerini duymamış olmaları normaldi.

Sare, dudaklarının arasında tuttuğu balonun odanın ortasında patlamasının bu kadar gürültü yapacağını tahmin etmemişti. Ben de etmemiştim.

Annem olsa şimdi, "Beren kızım, korktun. Git bir bardak su iç," derdi. Ama ben su içmeye gitmezsem, kendisi getirip zorla içirirdi. O da bir garipti, herkesin olduğu gibi.

Mutfağın kapısına gittiğimde, kapıyı kilitlediklerini fark ettim. İki-üç kez açmayı denedim ama nafile.

"Hey, kapı kilitlenmiş. İçeride mi kaldınız?" diye seslendim.

"Hayır," dedi Efsun'un sakin sesi. "Biz kilitledik."

"Sen gelme diye teyze," diye ekledi Ada.

"Gelsem ne olacak?" dedim.

"Pastayı göreceksin!" diye yükseldi Ada.

"Görsem ne olur ya?" dedim, mızmız bir çocuk gibi.

"Olmaz teyze! Bilmez misin? Annem hep der, doğum günü çocuğu erkenden pastayı görürse uğursuzluk getirir!"

"Ney?" dedim inanamayarak. Bu çocuk bunu nasıl aklında tutmuştu? Evet, Diyar'ın böyle söylemleri olurdu. Ama tam olarak hatırlamıyordum. Gerçekten böyle mi demişti?

"Efsun, saçmalamayın lütfen," dedim.

"Ben bir şey demiyorum, Ada diyor," dedi Efsun, umursamaz bir ses tonuyla.

"Sadece su içeceğim. Görmeyeceğim, inanın. Pastaya bakmayacağım, açın şu kapıyı."

"İnanalım mı, Efsun abla?" dedi Ada.

"Bilmem," diye umursamazca cevap verdi Efsun.

"Bil bil," dedim ona hızla.

"İyi madem," dedi Efsun. "Açalım," diye ekledi.

Kapı açıldığında ellerim gözlerimin üzerinde, içeri adım attım. "Bir bardak su verin," dedim.

"Başka emrin var mı, paşam?" diye sordu Efsun.

"Şu anlık yok," dedim.

"Alsana kendin," dedi alayla.

"Gözlerim kapalı, nasıl alayım?"

"Gözünle mi alıyorsun sen bir bardak suyu?"

"Yok, götümle alıyorum Efsun, delirtme beni!" dediğimde Ada'nın kıkırdamaları duyuldu. Ada'nın orada olduğunu unutmuştum. Yoksa böyle kelimeler etmezdim. Ya da eder miydim? Bilmiyorum.

Efsun oflayıp puflayarak bir bardak su doldurdu ve bana uzattı. Gözlerim kapalı, nasıl alacağımı düşünmüş olmalı. Ellerimin arasına bardağı yerleştirdi ve, "Hadi git," dedi hızlıca.

"Abartmayın ya," diye hafiften sinirle söylendim. Ama sakin ol, Beren. Ada burada ve sadece onun için yapıyorsun bugün unutma.

Arkamı döndüğümde gözümü hafif aralayarak ilerledim. Kapıyı kapatırken gözümü yeniden kapatmayı unutmuş olabilirdim, ama iyi ki bunu ne Efsun ne de Ada fark etti. Yoksa, "Neden baktın?" diye ikisi birden beynimi yerdi.

Ama istemsizce pastayı görmüştüm. Buz mavisi kreması ile süslenmiş; kıyılarına minik maket kelebekler yerleştirilmişti. Üzerinde ise meyveler vardı: ananas, ahududu ve ince ince doğranmış avokado...

En çok şaşırtan, bu kombinasyondu. Evet, ayva da vardı. Bu pastadan bir mesaj mı çıkmalıydı? Pastayı yersen ayvayı yersin, gibisinden bir mesaj mıydı bu?

Kabul et Beren... komik değildi.

Düşüncelerim pasta ve tatlı sohbetlerin arasında savrulurken, mutfağın arkasında Efsun'un sesi tekrar duyuldu: "Hadi ama, Ada! Kremayı düzgün yay!"

Ada hafif bir sitemle,"Yapıyorum ya, Efsun abla, görmüyor musun?" dedi, sesi biraz yükselmişti.

Efsun "Nasıl yayıyorsun öyle? Bir taraf şiş, bir taraf az. Eşit yay," diye karşılık verdi.

"Zaten öyle yapıyorum!" dedi Ada, biraz daha inatçı bir tonla.

"Emin misin?" diye sordu Efsun. Bu laf atışmalarını arkamda bırakıp mutfağın kapısından ayrıldım. Kapının önünde Sare'nin yanına döndüm. Sare, yorulmuş bir şekilde sandalyeye oturmuştu. Elinde bir balon vardı, ama nefes alışverişini düzene sokmaya çalışıyordu. Yorgunluğu yüzünden okunuyordu.

Tam o sırada içeriden tanıdık yüzler gördüm. Kalbime bir sızı yayıldı.

Derin.

Yanlış mı görüyordum? Yoksa gerçekten Derin mi gelmişti? Ve Kaya da oradaydı.

Kaya ile Derin, odanın bir köşesinde konuşuyorlardı. İkisi de ciddi bir ifadeyle bir şeyler tartışıyor gibiydi. Sare ise elindeki balonu sıkıca tutmuş, boynu bükük bir şekilde oturuyordu. Gözleri yerdeydi, ama nefes alışverişi hâlâ düzensizdi. Sanki bir şey onu rahatsız ediyordu.

Derin'in varlığı, içimde karmaşık duygular uyandırdı. Onu burada görmek, beklenmedik bir şekilde beni geçmişe götürdü. Kalbimdeki sızı, bir an için nefesimi kesmiş gibiydi. Kaya'nın yanında duruşu, her zamanki gibi kendinden emin ve sakin görünüyordu. Ama Derin'in yüzündeki ifade... O, her zamanki gibi değildi. Gözlerinde bir şey vardı; bir ağırlık, bir düşünce, belki de bir tereddüt.

Sare, bir süre sessiz kaldı. Derin bir nefes aldı ve balonu ellerinin arasından bırakarak oturduğu sandalyeye daha da yaslandı. Gözleri hâlâ bir noktaya sabitlenmiş gibiydi, ama neye odaklandığını anlamak zordu. Ben ise kalbimdeki hafif sızının etkisiyle Derin'e ve Kaya'ya takılı kaldım.

Derin, her zamanki ağırbaşlı tavrıyla konuşuyor gibiydi. Konuştukça Kaya'nın yüzünde değişen ifadeleri fark ettim. Bazen kaşlarını çatıyor, bazen gülümser gibi oluyordu. Aralarındaki konuşma bir tartışmadan ziyade yoğun bir fikir alışverişine benziyordu. Ancak Derin'in gözleri, konuşmasına eşlik eden bakışları, içinde sakladığı bir şeyler olduğunu hissettiriyordu.

İkisinin arasında geçen bu konuşma belki de beni ilgilendiren bir şey değildi. Ama yine de, tam olarak ne konuştuklarını bilmek istiyordum.

Bir süre sessizlik içinde kaldık. O an Sare, hafifçe doğrularak, eline aldığı balonlardan birini üflemeye başladı. Derin bir nefesle balonu şişirirken yüzü biraz daha canlanmış gibiydi.

Derin, omuzlarını hafifçe dikleştirip Kaya'ya doğru yaklaştı. Bu görüşme, onun için kolay olmayan bir şeydi. Yüzünde hafif bir gerginlik vardı, ama Kaya'ya güveniyor olmanın verdiği rahatlık da bunu dengeliyordu. Kaya, masadaki bardağını yavaşça kenara itip sessizce Derin'i dinliyordu. Gözleri sabitti, sözünü kesmeden dinlemeye hazır bir tavır takınmıştı.

"Abi, ben gerçekten artık bu karışıklığı devam ettiremeyeceğimi hissediyorum," dedi Derin, sesi hafifçe titreyerek. Gözlerini bir an yere kaydırdı, sanki ne söyleyeceğini toparlıyormuş gibi. "Hani bazen öyle anlar oluyor ki, ne yaparsan yap, düzelmeyeceğini biliyorsun. Ama yine de bir umut ediyorsun. Sonra fark ediyorsun ki o umut bile seni yoruyor."

Kaya, Derin'in gözlerine bakarak başını hafifçe salladı. "Derin, bazen yorgunluk, doğru yolda olduğunun bir işareti olabilir. Eğer hiçbir şey hissetmiyorsan, eğer bir şey seni zorlamıyorsa, o zaman gerçekten önemsediğin bir şeyin peşinde olmayabilirsin."

Derin, Kaya'nın bu sözleri üzerinde düşünüyordu. Ellerini cebine sokup bir adım geri çekildi, derin bir nefes aldı. "Ama abi, her zaman doğru olanı yapmak, insanı daha da yormuyor mu? Hani bazen keşke her şeyi bırakıp gidebilsem, her şeyi geride bırakabilsem diyorum. Ama sonra bir şekilde bu fikrin bile korkutucu olduğunu fark ediyorum."

Kaya, hafif bir gülümsemeyle ona baktı. "O, korkuyla yüzleşmene yardımcı olabilir. Geride bırakmayı düşündüğün şeyler, aslında seni ileriye taşıyan şeyler de olabilir. Kaçmak, bir seçenek gibi görünebilir, ama bazen dönüp tekrar bakmanın daha değerli olduğunu bilmelisin."

Bu sözler, Derin için beklediğinden daha anlamlı gelmişti. Kaya, yalnızca ağabeylik yapan bir figür değil; aynı zamanda Derin'e ışık tutan bir rehber gibiydi. Derin, Kaya'nın olgunluğunu ve tecrübesini hep takdir etmişti.

"Abi, sence... yani tüm bunlar biter mi? Gerçekten huzura kavuşabilir miyim?" diye sordu, bir umut kırıntısı taşıyan sesiyle.

Kaya derin bir nefes aldı, yüzünde sakin bir ifade vardı. "Huzur, yolun sonunda bulduğun bir şey değildir, Derin. Huzur, o yol boyunca içsel dengeni kurarak bulduğun bir şeydir. Ve şunu unutma, bu yolda yalnız değilsin. Ben buradayım. Ne zaman ihtiyacın olursa, konuşabiliriz."

Bu kelimeler, Derin'in yüzünde hafif bir rahatlama yarattı. Onun için bu konuşma, yalnızca sıkıntılarını ifade etme anı değil; aynı zamanda doğru kararları alabilmek için bir rehberdi. Kaya'nın sakinliği ve aklı başında tavrı, ona her zamanki gibi güç veriyordu. Derin, başını sallayarak teşekkür etti ve hafif bir gülümsemeyle Kaya'ya baktı.

Derin'in kafasını hafifçe yana eğip Kaya'ya gülümsediğini gördüm. Bu, onun geçmişte sıkça yaptığı bir hareketti. Gözlerim bir an ona kitlendi. Yüzündeki o alışıldık gülümseme, yıllar önce yaşanan pek çok anıyı yeniden canlandırdı. Kalbimdeki sızı, bir an için yoğunlaştı. Ardından Derin'in bakışları hızla benim üzerime kaydı. Göz göze geldik.

Bu kısa an, uzun bir sessizlik gibi hissettirdi. İçimde bir şeylerin sıkıştığını hissettim; sanki içimde yüzeye çıkmak isteyen bir duygu vardı, ama ne olduğunu tam anlamlandıramıyordum. Derin, kaşlarını hafifçe kaldırarak gülümsedi ve tekrar Kaya'ya döndü.

Kulağıma gelen birkaç kelime vardı ama ne dediklerini tam olarak seçemeden, adımlarını Sare'yle yan yana olduğumuz tarafa çevirdiler. Göz ucuyla onları izliyordum, içimde garip bir gerginlik vardı. Derin'in konuşurken yüzünde beliren o hafif gülümseme, geçmişten bir anı gibi aklımın derinliklerine kazındı. Ama ne olduğunu anlamadan Kaya, güçlü ve bilge duruşuyla konuşmaya başladı.

"Doğum günü kızı da buradaymış, gördün mü Derin?" dedi, sesi biraz alaycı ama sıcak bir ton taşıyordu.

Derin ona baktı, sonra da doğrudan bana. Gözlerinde bir merak parıltısı vardı ama biraz temkinliydi. "Gördüm, gördüm... ama biraz mutsuz sanki," dedi, omuzlarını hafifçe silkerek.

Kaya hemen başını salladı. "Yok ya, bence mutlu. Ama mutluluğunu gösterip kaybetmekten korkuyor," dedi kararlı bir tonla. Sözleri doğrudan beni hedef alıyordu, bunu hissedebiliyordum.

Derin ise biraz düşündü, sonra daha hafif bir sesle konuştu. "Bilmem, belki öyledir," dedi ve ardından gözlerini yine bana çevirdi. "Ama bugün mutluluğunu göstermeli... evrene."

Bakışlarımı Derin'e çevirdim. "Gelmişsin," dedim,sesim ne bir suçlama taşıyordu ne de şaşkınlık. Sadece onu gördüğüme dair basit bir tespit.

"Geldim," dedi Derin, sakin ve kararlı bir şekilde.

"Kaya mı aradı gelmen için?" diye sordum, kaşlarımı hafifçe kaldırarak.

"Hayır," dedi, başını iki yana sallayarak. "Kendim gelmek istedim."

"Dediğin gibi abla, önüme bakmalıyım," dedi, kısa bir duraksamadan sonra. "Ama bu hemen olmuyor, zaman alacak."

Derin hafifçe gülümsedi, Çantasından bir paket çıkarıp bana uzattı. "Bu senin için," dedi.

"Bu ne?" dedim, paketi merakla açarken.

"Batmayan gemi," dedi, gözlerindeki sıcak bir
Derin sessizce başını salladı.

Paketi açtığımda içinden küçük, zarif bir batmayan gemiçıktı. Elleriyle işaret ederek açıkladı. "Sen de batma diye. Kendi yolunu bulacaksın, Beren. Gemiler her zaman doğru limana varır."

Gerçekten doğru limana varır mıydı?
Limanlar her insana doğru liman olur muydu?

O an, gözlerim doldu. "Teşekkür ederim," dedim, kelimelerim biraz kısıktı. Bu küçük hediye, sadece bir objeden fazlasıydı.

Sıkı sıkı sarıldım Derin'e o an. gemilerle olan anınızı hatırladığını düşünüyorum bu hediyeden sonra.

Ayrıldığımız da yüzüme baktı hafif sonra bir buruk gülümsemesini serbest bıraktı.

Sare uzaktan bağırdı: "Efsane metafor! Gemilerle hayatı anlatmak! Çok iyi ya, bravo Derin!"

Derin, Sare'nin lafına aldırmadan gözlerimi yakaladı. "Unutma, bu geminin kaptanı sensin," dedi.

Elimdeki gemiye bakarak hafifçe gülümsedim. Sare'nin alayı bile bu anın anlamını bozamadı. İçimde bir sıcaklık hissettim; belki de bu küçük gemi, önüme bakabilmem için bir adımın başlangıcıydı.

Ada, elinde beyaz bir elbise ile neşeyle koşarak bana doğru geldi. İlk önce kendi etrafında dönerek eteğinin uçlarının havalanmasını gösterdi. "Teyze, bak!" dedi, gözleri parıl parıl.

"Elbisem nasıl?" diye sordu, gülümseyerek.

"Çok güzel," dedim heyecanla. Ardından beyaz elbiseyi elinde sallayıp, "Efsun ablam almış," diye ekledi. "Büyüğünü de sana almış. Hadi, sen de giy de aynı olalım, her zamanki gibi!"

"Sonra giysem olur mu, Ada?" dedim, yorgun bir tonla. Gram halim yoktu, üstümü değiştirmek bile zor geliyordu.

"Olmaz teyze, hadi giy!" diye ısrar etti.

Yanımda oturan Derin, hafifçe bana yanaşıp alçak bir sesle, "Bence giy, Beren. Ada'yı kırma," diye fısıldadı.

Derin'e, ardından Ada'ya baktım ve derin bir nefes alarak pes ettim. "Pekâlâ, giyeyim," diyerek elindeki beyaz elbiseyi aldım.

---

Elbiseyi giyip geri geldiğimde, herkes masaya oturmuştu. Ada, kuru pastaların olduğu tabağın önüne bir bardak vişne suyu almış, pipetle içine çeke çeke oynuyordu. Karşısında Kaya, yanında Sare oturuyordu. Derin de onların hemen yanında. Efsun ise diğer müşterilerle ilgileniyordu.

Yanlarına yaklaştığımda, hepsinin bakışları üzerimde toplandı. Beyaz elbisem ve kızıl saçlarım... ilginç bir uyumla birbirine karışmıştı.

Kaya, ince bir gülümsemeyle, "Yakışmış," dedi.

Sare'nin bana bakışı ise söze gerek bırakmayan bir onaylama gibiydi. Ne demek istediğini zaten bakışlarından anlamıştım. Kaya, ciddiyetle konuşmayı sürdürdü. "Ada'nın dedikleri doğru mu, Beren?" diye sordu.

"Ne doğru mu?" dedim, merakla.

"Ada, günlerdir istediği elmalı turtayı yapmıyormuşsun."

Bir an boynum büküldü, Ada'ya dönüp ellerimi belime koydum. "Cidden mi, Ada? Beni Kaya abine mi şikayet ettin?"

Ada hemen ellerini savunur gibi kaldırdı. "Ben demedim, teyze!"

"Ya kim dedi? Kuşlar mı söyledi, Ada?"

"Olabilir," dedi gözlerini kaçırarak.

"Hakikaten Ada! Yapacağımı söyledim, ama biliyorsun, bir türlü müsait olamadım," dedim. Kendimi açıklamaya çalışıyordum ama Ada çoktan tepkisini vermişti.

"Ben demedim, teyze!" diye ısrar etti.

Kaya, yine duruma el atarak sesini yükseltti: "O zaman bana kim söyledi küçük hanım?"

Ada, kaşlarını kaldırıp ciddi bir ifadeyle, "Valla bilmiyorum, Kaya abi. Kuşlarla aran iyi olmalı ki hemen yetiştirmişler sana," dedi.

Sare bir kahkaha attı. Ardından Ada'ya dönüp, "İyi olmaz mı, Ada'cığım," dedi. Sonra hafif bir gülümsemeyle ekledi, "Hatta o kadar iyi ki Kaya abin kuş dili bile biliyor."

Ada bir anda heyecanla Kaya'ya döndü, kolu kazara pipetin bulunduğu vişne suyu bardağına çarptı. Bardak devrildi ve vişne suyu elbisesinin üzerine döküldü.

"Aaa!" diye ses çıkardım panikle.

Derin hemen yerinden kalktı, benim gibi. "Bir şey olmaz, Ada. Şimdi üstünü değiştiririz. Yanında yedek kıyafet vardı, değil mi Beren?"

"Var... yani olması gerek," diye mırıldandım, hala gözlerim Ada'nın lekelenmiş elbisesine takılıyken.

"Ben değiştireyim," dedim hızla.

Derin başını iki yana sallayıp beni durdurdu. "Yok yok, sen otur. Doğum günü kızısın, ben yardım ederim," dedi. Tam o sırada Efsun beliriverdi. Gözleriyle Ada'ya dikkatlice baktı ve konuştu: "Siz ikiniz oturun. Burası benim yerim, siz de misafirsiniz. Ona göre davranın. Gel Ada, hadi üstünü değiştirelim."

Ada hala olanları tam kavrayamamış, kırmızı lekeleri görmezden gelmeye çalışıyordu. Eteğinin ucunu bacağına değdirmemeye dikkat ederek ördek gibi yürüdü ve Efsun'un peşine takıldı.

Ada ve Efsun içeri gidince masadakilerin gülüşmeleri kaldıkları yerden devam etti. Kaya, elindeki kahvesini karıştırırken bana dönüp, "Beren, bakıyorum ki doğum gününde bile çocuk bakıcılığı yapmaya devam ediyorsun," dedi, biraz alaycı ama sıcak bir tonla.

Omuzlarımı silktim, hafifçe gülümseyerek cevap verdim. "Ne yapabilirim? Hem Ada'yı seviyorum hem de bu kadar sevimli bir kuş yuvasını dağıtamam, değil mi?" dedim, göz kırparak.

Sare, Kaya'nın sözlerine bir noktada katılmak ister gibi araya girdi. "Ama hakkını teslim etmemiz lazım. Beren, bu elbiseyle cidden doğum günü kızı gibi görünüyorsun. Hatta o kadar güzel olmuşsun ki Ada'nın gözünden bile saklanmamalıydın." Sare'nin sesindeki tatlı alayla yüzümde farkında olmadan büyük bir gülümseme belirdi.

Derin hafifçe kahkaha atarak başını salladı. "Doğru söylüyor, Beren. Şahane görünüyorsun. Ama bir şartla: Elmalı turta yapma meselesini gerçekten çözmemiz lazım. Yoksa Ada bir daha kolay kolay affetmez."

"Ertelemeye gerek yok bence, şimdi halledelim," diyerek telefonumu elime aldım. Diyar'ı aramalıydım. Parmağım arama tuşuna basarken içimde hafif bir gerginlik vardı. Telefon çalıyordu ama açan olmuyordu.

Kaya ve Sare bir köşede bir şeyler konuşuyorlardı. Sanki bizi hafiften dinliyorlardı, ama direkt müdahil olmuyorlardı. Derin ise yanımda, aynı benim gibi telefona odaklanmıştı.

"Açmıyor mu?" dedi Derin, sesi tedirgin. Başımı olumsuz bir şekilde salladım. "Yok, açmıyor," dedim ve derin bir nefes aldım.

Kaya, gözlerini telefona kaydırıp, "Tekrar ara, hatlar zayıf olabilir," dedi kararlı bir şekilde.

"Aynen, bir daha dene," diye ekledi Sare, kendine has o yumuşak ama destekleyici sesiyle.

Bir kez daha arama tuşuna bastım. Telefon yine aynı şekilde çalıyordu, ama açan yoktu. İçimdeki sabırsızlık gitgide artıyordu.

"Bir daha ara," dedi Derin hemen, sesi biraz daha sabırsızdı bu sefer.

Bir şey demedim. Yeniden denedim. Telefon çalmaya devam ederken, bir an kapatmayı düşündüm. Ancak tam kapanmaya yakın, bir ses duyuldu. Telefon açılmıştı.

Ekranda Diyar'ın yüzü belirdi. Oturduğu yatakta hafifçe doğrulmuş, yastığına yaslanmıştı. Solgun görünüyordu ama o tanıdık sıcak ses hâlâ oradaydı. "Efendim," dedi narin çıkan sesiyle.

"Neden açmadın, abla?" dedi Derin, biraz sitemle.

"Uyuyordum," dedi Diyar, hafifçe esneyerek. "Hemşire duymuş, uyandırdı da... Hayırdır, Ada'ya bir şey mi oldu?" diye ekledi, sesi bu sefer endişeliydi.

"Yok, yok," dedim hızla. "Ada'ya bir şey olmadı. Sadece sen açmayınca merak ettik."

"İyi bari," dedi derin bir nefes vererek. "Sen nasılsın?" diye sordum, sesimde endişeyi saklamaya çalışarak.

"Aynı işte. Doktorlar bir şey söylemiyor," dedi omuz silkerek. Sesinde yorgunluk vardı, ama alışmış gibiydi.

"Merak etme, sana söz, iyileşeceksin," dedim kararlı bir şekilde.

Diyar bir an durdu, sonra konuyu değiştirdi. "Annemgiller nasıl?" dedi, sesi biraz daha yumuşak bir tona bürünmüştü.

"İyi... Yani, bilmiyorum. Dün telefonda konuştum, en son iyiydiler. Babam da iyi," dedim, aklımda bir şeyleri toparlamaya çalışarak.

Diyar dudaklarını birbirine bastırdı, sonra yüzüne zayıf bir gülümseme yerleştirdi. "Benim gözlerim orada Derin'i mi görüyor, yoksa hastalık mı bana oyun oynuyor?" dedi, zorlukla şaka yapmaya çalışırken.

"Aa, abla!" dedi Derin hemen. "Evet buradayım! Niye olmayayım? Beren ablamı doğum gününde yalnız bırakacak değilim."

"Öyle birisi olma da," dedi Diyar nazikçe. Ardından derin bir nefes alıp ekledi, "İyi ki doğdun Beren. Dilerdim ki hep beraber kutlayalım."

"Olsun, daha önümde çok doğum günleri var," dedim, içimde bir buruklukla. "Yine hep beraber kutlarız. Sen iyileşmene bak."

Diyar, hafifçe gülümsedi ama gözlerinde bir kırılganlık vardı. "Sen de yaşamana... Ada seni yormuyor değil mi?" diye sordu.

"Yormuyor," dedim hemen.

"Yalancı," dedi doğrudan, ama bu sefer sesinde hafif bir neşe vardı. "Göz altlarından anlaşılıyor." Gülümsememi saklamak için başımı eğdim. Bu sırada Sare konuştu.

"Aynısını biz de diyoruz da, anlayana..." dedi arka plandan. Diyar hemen sordu,"O kim?" dedi Diyar, hafifçe başını yana eğerek. Hayatta en çok sevdiği şeydi yeni insanlar tanımak. Her zaman her şeye yeniden başlamayı severdi. Hayatının geçmişiyle barış içinde değil ama geleceğe dönük bir tarafı vardı. Keşke her şeye yeniden başlayabilsek, diye düşündüm. Bu sefer ablama dağıtılan kartı o korkunç kanseri kendime çekerdim. Ama... kader izin verirse tabii.

"İş arkadaşım Sare," dedim ona bakarak ve gülümseyerek.

Sare hafifçe ağzının içinde mırıldandı, sesi nazikti. "Geçmiş olsun dediğimi söyle. Ümitsizliğe kapılmasın, kendisi çok güçlü bir kadın," dedi.

"Diyor ki Sare..." demeye çalıştım ama Diyar beni yarıda keserek, "Duydum... sağ olsun," diye yanıtladı. Sesi zayıf, ama yine de nazik bir tondaydı.

"Abla, ben seni bir şey için aramıştım," dedim. "Senin şu Ada'ya yaptığın bir elmalı turta varmış ya. Çok ısrar ediyor onu yapmam konusunda. Yaptım ama istediği gibi olmadı. Tarifini verebilir misin?"

Diyar bir an sustu, sonra hafifçe öksürdü. Yüzü solgundu, hastalığın izlerini taşıyordu. Saçları tedavi nedeniyle kesilmişti ama bir zamanlar o uzun ve dalgalı saçlarını ne kadar sevdiğini biliyordum. Dudakları kurumuştu, oysa onları sık sık nemlendirmeyi alışkanlık haline getirmiş biriydi.

"Vereyim tabii," dedi sonunda, nazik bir gülümsemeyle. "Kızım istemiş, vermezsem olmaz. Ama normalde bilirsin, özel tariflerimi asla paylaşmam."

Gülerken dudaklarımı birbirine bastırdım. "Bilmem mi hiç," dedim, hafif bir şakayla.

Derin ile ben neredeyse telefonun içine girecektik, o kadar dikkatle izliyorduk onu.

"Şimdi," dedi Diyar, derin bir nefes alarak. "Elmalı turta için az ve öz ama en güzel malzemeler lazım: Bir avuç un. Soğuk tereyağı, ellerimi buz gibi yapan türden. Biraz şeker, ama tatlının tam sınırında..."

Sesi giderek yavaşlıyordu. Konuşmak onu zorlamıştı. Onu çok mu konuşturmuştum? İçimde hafif bir suçluluk hissettim.

"Abla," dedi Derin, araya girerek. "Sen şu an boşuna anlatıyorsun. Unutur ki. En iyisi bunu mesaj olarak yaz."

Diyar, Derin'in bu sözleriyle bir an durdu, sonra "İyi, öyle yaparım," dedi zar zor bir gülümseme ile. Yorulduğu her halinden belliydi.

Tam o sırada odaya bir hemşire girdi. Sessizce Diyar'a bir kağıt uzattı. Birkaç kelimeyle açıklamada bulunduktan sonra kapıyı kapatıp çıktı. Gelen kapının kapanma sesinden anlayabiliyordum.

Diyar, gözlerini kısarak elindeki kağıda baktı. Dudakları kıpırdanıyordu, kelimeleri okur gibi. Kaşları neredeyse belli belirsizdi ama onları çatmaya başlamıştı. Ani bir endişe dalgası yüzüne yayıldı.

Eli yavaşça kalbine gitti. İçimde bir huzursuzluk dalgası yayıldı. Telefonda olanları izlerken, farkında olmadan kaşlarım çatılmıştı.

Birkaç saniye sonra, kameranın açısı hızla değişti. Bir düşüş yaşandı ve ekran artık sadece gri bir tavanı gösteriyordu.

"Diyar!" diye bağırdım, panikle. "Ne oldu? Diyar!"

"Abla!" dedi Derin, yanımda, sesi çatlamıştı.

"Diyar, beni duyuyor musun?" diye bağırdım bu kez, sesim iyice yükselmişti. Ama telefondan gelen hiçbir yanıt yoktu...

Telefon ekranında Diyar'ın gri tavanının görüntüsü hâlâ sabitken bir anda monitörlerden gelen o tiz, rahatsız edici ses odada yankılandı. Kalp ritimlerini gösteren makine hızla ötüyordu. O an bedenim dondu, nefes almakta zorlandım. Gözlerim telefona kilitlenmişti, sanki oradan bir işaret almayı bekliyordum. Ellerim buz gibi olmuştu, parmaklarım telefonun kenarına yapışmıştı.

"Hayır... hayır, lütfen..." diye mırıldandım, ama sözlerim havada kayboldu. Derin yanıma gelip ekrana bakarken, titrek bir sesle konuştu. "Bu ne demek oluyor, Beren? Neden o makineler böyle bağırıyor?"

Hastane odasında bir hareketlenme oldu. Kamera, hafifçe bir yanıt verir gibi sallandı. Diyar'ın odasına doktorların hızla girişini duydum. Ayak sesleri, tıbbi komutlar... Her şey aniden bir kargaşaya dönüşmüştü. Birisi, telefona uzanıp kamerayı kapattı ve ekran karardı. O an sadece telefonun boş ekranına bakıyordum, hissettiğim şey tarif edilemez bir korkuydu.

Telefonu elime alıp ellerim titrerken tekrar numarayı tuşladım. Almanya'daki hastaneye ulaşmam gerekiyordu, Diyar'ın odası 406 numaraydı. Zihnimde bir karmaşa vardı; kalbim sıkışıyor, her zil sesi bu endişeyi daha da büyütüyordu.

Nihayet hat bağlandığında derin bir nefes aldım ve hızla konuştum. Almanca dersi aldığım için ilk defa şükür ediyordum.

"Merhaba, kız kardeşim Diyar Ayaz hakkında bilgi almak için arıyorum. Oda numarası 406. Bana nasıl olduğunu söyleyebilir misiniz lütfen?"

Karşı taraftan gelen ses nazikti, ama duyduğum cümleler beni tatmin etmekten uzaktı. "Üzgünüm, hanımefendi. Hasta gizliliği nedeniyle telefon üzerinden bilgi paylaşamıyorum. Doğrudan doktoruyla konuşmanız gerekecek."

Gözlerimi sımsıkı kapadım, derin bir nefes almaya çalıştım ama içimdeki korku buna engel oluyordu. Nerdeyse almanca konuşmayı unutacaktım. "Lütfen, bu acil! Sadece durumunun stabil olup olmadığını bilmem gerekiyor!" diye ısrar ettim.

Görevlinin sesi biraz daha yumuşadı, ama cevap yine aynıydı. "Çok üzgünüm, ama başka bir bilgi veremem. Lütfen doğrudan doktorla iletişime geçin."demişti Almanca.

Telefonu kapatırken içimdeki çaresizlik dayanılmaz bir hal aldı. Bekleyemezdim. Telefonu hızla masaya bırakıp kararımı verdim. Ne pahasına olursa olsun Diyar'ın yanına gitmem gerekiyordu.

Telefon elimden kayıp düştü. Bu kadar belirsizlik içinde duracak gücüm yoktu. Ayağa kalktım, hareketlerim kontrolsüzdü. "Hayır," dedim, kararlı bir şekilde. "Onu yalnız bırakmayacağım. Almanya'ya gidiyorum."

Derin'in şaşkın yüzüyle göz göze geldim. "Beren, sakin ol, bu şekilde düşünemezsin!" dedi. Sesi hafif bir panikle çatlamıştı.

O sırada Kaya yanıma gelip kolumu tuttu. "Ne yapıyorsun? Böyle apar topar gidemezsin," dedi ciddi bir ses tonuyla.

"Bırak Kaya," dedim, sert bir şekilde. "Diyar şu an bana ihtiyaç duyuyor. Beklemekten başka hiçbir şey yapamıyorum ve bu delirmekten farksız!"

Kaya, bakışlarını sertleştirip biraz daha sıkı tuttu kolumu. "Onun yanında olmanı istiyorum, evet. Ama bu şekilde gitmek hiçbir şeyi çözmeyecek. Hem Ada ne olacak? Düşünsene."

"Ada..." dedim bir an duraksayarak. Kalbim hızla atıyordu ama içimde bir inat dalgası yükseliyordu. "Derin burada. Ada ona emanet, tamam mı? Benim yapmam gereken şey, Diyar'ın yanında olmak."

Derin hemen araya girdi. "Ben Ada'ya bakarım, Beren. Sen... eğer gitmek istiyorsan, gitmelisin. Ama lütfen dikkatli ol."

Kaya, hâlâ yüzüme baktı, ama gözlerindeki sertlik yerini bir tür yorgunluğa bırakmıştı. "Peki," dedi sonunda. "Ama kontrolsüz bir şekilde hareket etme. Bizi de habersiz bırakma."

Hızla evin yolunu tuttum. Pasaportumu, gerekli belgeleri ve birkaç kişisel eşyayı çantama koydum. Havalimanına vardığımda ellerim hâlâ titriyordu. Check-in işlemlerini aceleyle tamamlayıp, uçağa binmek için sıraya girdim. Almanya'ya gidiyordum. Diyar beni bekliyordu. Ve orada olmalıydım, ne pahasına olursa olsun.

3 saat sonra...
...
Uçaktan indiğimde, Berlin'in serin havası yüzüme değil, adeta ruhuma çarptı. Ama yalnızca bu serinlik değil, yoğun yağmur da beni anında kendine çekti. Hava kasvetliydi, sokaklardaki yağmur damlaları sanki beni bekliyormuş gibi bir hızla üzerime düşmeye başlamıştı. Çantamı sıkıca göğsüme bastırarak hızla hareket etmeye çalıştım, ama hiçbir şey yağmurun altında olmayı kolaylaştırmıyordu.

Üzerimdeki beyaz elbise artık bembeyaz değildi. Saçlarımın kıpkırmızı boyası, yağmurun etkisiyle suyla karışıp elbiseme akıyordu. Eteklerimde kırmızı lekeler oluşurken, adımlarım giderek yavaşladı. Sanki bedenim pes etmek istiyordu ama zihnim tek bir şeyin peşindeydi: bir taksi bulmak.

Havaalanının yoğun kalabalığı arasında hareket etmek daha da zorlaşmıştı. Herkes bir yerlere koşuyor, kimse yağmuru umursamıyormuş gibi görünüyordu. Ancak benim için o yağmur, içimdeki karmaşayı aynalıyor gibiydi. Ellerim üşürken, sırılsıklam halde bir taksi bulmayı başardım. Adresi söyledim: hastane.

Yağmur damlaları, arabanın camlarına vururken, içeride bir anlığına sessizlik hakim oldu. Ancak bu sessizlik beni rahatlatmaktan çok, düşüncelerimin uğultusunu daha da yükseltmişti. Üzerimdeki kırmızı lekeli beyaz elbiseye baktım. Kızıl saçlarım yağmurun etkisiyle darmadağındı. Tüm bu görüntü, içimdeki panik ve çaresizlikle birleşerek bana acı bir sahne izletiyordu.

Berlin'in geniş yollarında hızla ilerlerken, hastanenin devasa yapısı görüş alanıma girdi. Modern ve karmaşık mimarisi bir güven hissi vermesi gerekirken, benim için sadece soğuk ve ulaşılmaz görünüyordu. Taksi durduğunda, ellerim titreyerek cüzdanımı çıkardım ve ödeme yapıp hızla dışarı fırladım.

Hastaneye adım attığımda, her şey bir anlığına durulmuş gibi hissettirdi. Ancak bu durgunluk uzun sürmedi. Girişteki resepsiyona yöneldim. Telefonum elimde, kalbim göğsümde patlayacakmış gibi atıyordu. Ellerim hâlâ yağmurdan ıslak, ama gözüm başka bir şey görmüyordu.

"Merhaba, ben Beren Güral. Kız kardeşim Diyar Ayaz için buradayım. Bana nerede olduğunu söyleyebilir misiniz lütfen?" dedim, sesim titrek bir şekilde.

Görevli, nazik bir şekilde başını salladı. "Bir dakika, hanımefendi," dedi. Parmakları hızla klavyede dolaşırken nefesimi tuttum, bir yandan sırılsıklam elbisemi fark etmemek için çaba gösteriyordum.

Sonunda başını kaldırdı. "406 numaralı oda," dedi. Kalbim bir an için durur gibi oldu. Ancak o anda başka bir kelime daha ekledi. O kelimeler kulağımı delercesine yankılandı. "Doktorlar sizi bekliyor." bu konuşmaların hepsi ingilice geçmişti ama ben ne dediğimi bile hatırlamıyordum.

"Onlarla konuştuktan sonra lütfen morga geçin."

Morg? Kulaklarım uğuldamaya başladı. Bu kelime beynime kazınıp kalmış gibiydi. "Ne" diye sordum, sesim bir fısıltıyı andırıyordu. Ama görevli konuşmayı tekrarlamadı, gözlerindeki bakış her şeyi söylüyordu. Ayaklarımın altındaki yer kayar gibi oldu.

Yağmurdan ıslanmış elbisemden damlayan suyun soğukluğu bedenime yayılırken, resepsiyondan odasına doğru koşmaya başladım.

Merdivenleri nasıl çıktığımı, hangi kapılardan geçtiğimi hatırlamıyorum. Doktorların olduğu bölüme vardığımda bir grup insan beni bekliyordu. Beyaz önlükleri ve ciddi yüz ifadeleriyle, sanki bir mahkeme kurulmuş gibi önümde dizilmişlerdi.

"Güral Hanım, ben Dr. Schmidt" dedi içlerinden biri. Sesi sakin ama mesafeli bir tonla konuşuyordu. "Üzgünüm, size bildirmek zorundayım ama kız kardeşiniz... o... bugün üç saat önce vefat etti."

O an kelimeler anlamını yitirdi. Kulaklarımda sadece bir uğultu vardı. "Hayır... bir yanlışlık olmalı"diyebildim, ama sesim duyulmayacak kadar titrek ve kırıktı.

"Onu görmek ister misiniz?"diye ekledi Dr. Schmidt, yavaşça.

Gözlerimi kapattım. Bedenim kontrolsüzce titriyordu. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey diyemedim. Sonunda, sadece başımı sallayarak onay verdim.

Beni morga yönlendirdiklerinde, her şey bulanık gibiydi. Kapı açıldığında içerideki soğuk hava yüzüme vurdu. Bedenim donmuştu, hareket edemiyordum. Doktorlardan biri hafifçe omzuma dokunarak beni yönlendirdi.

Bembeyaz çarşafla örtülü bedenini gördüğümde, dizlerimin bağı çözüldü. "Diyar..." dedim, sadece bir fısıltıydı bu. Gözlerimden yaşlar süzülürken, onun artık burada olmadığını kabul etmenin ağırlığı kalbime çöktü. Ama o çarşafın altındaki, hâlâ benim ablamdı. Ve bunu son kez hissediyordum.

Morgun soğukluğu, içimdeki tüm sıcaklığı çekip alıyordu. Adımlarım ağır, nefesim düzensizdi. Çarşafla örtülü bedenin yanına geldiğimde, dizlerimin bağı çözülmek üzereydi. Ama durmadım. Duramazdım. Ellerim titreyerek çarşafın kenarına uzandı.

"Diyar..." dedim, sesim bir fısıltı kadar zayıftı. Çarşafı yavaşça kaldırdım ve yüzünü gördüm. O tanıdık yüz... ama artık solgun, hareketsiz. Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Onu böyle görmek, içimdeki her şeyi paramparça etti.

"Beni bırakıp gittin, değil mi?" dedim, dudaklarım titreyerek. "Ama ben daha hazır değildim. Sana veda etmeye hazır değildim." Ellerim, onun soğuyan ellerine dokundu. O an gerçek tüm ağırlığıyla üzerime çöktü. Bu, bir daha onun kahkahalarını duyamayacağım anlamına geliyordu. Bir daha onunla tartışamayacak, onunla gülemeyecektim.

Diyar'ın yüzüne son bir kez bakarken içimdeki acı, kelimelere dökülemeyecek kadar büyüktü. Gözlerimden süzülen yaşlar, onun hareketsiz ellerine damlıyordu. Dudaklarım titreyerek, "Ada'ya ne olacak, Diyar?" dedim. Sesim çatlamıştı, ama içimdeki soruların ağırlığı daha fazlaydı. "O yapamaz ki annesiz. Bu dünya için annesiz barınamaz o. Senin gibi bir anne olmadan nasıl büyüyecek?"

Ellerimi onun soğuyan ellerine koydum, sanki bir cevap bekliyormuş gibi. Ama sessizlik, odanın her köşesini dolduruyordu. "Söylesene, Diyar," dedim, sesim yükselirken."Bana verdiğin sözlere ne olacak."

"Hani bana verdiğin sözler? Hani iyileşecektin? Hani birlikte Ada'yı büyütecektik? Şimdi ne olacak, ha? Söylesene!"

Sözlerim havada yankılanırken, içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karışıyordu. Onun sessizliği, gerçeği yüzüme tokat gibi vuruyordu. Diyar gitmişti. Ve geride, annesiz bir Ada ve bu yükü taşımak zorunda olan ben kalmıştım. Kalmıştık.

Eğer bu rüyaysa uyanmak için herşeyi yapabilirdim. Beni hemen şuan uyandırın. Çünkü bu rüyayı kaldıracağımı sanmıyorum.

"Keşke... keşke daha fazla zamanımız olsaydı," dedim, gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken. "Sana söz vermiştim, iyileşeceksin demiştim. Ama sözümü tutamadım. Seni koruyamadım."

Bir süre daha sessizce oturdum. Gözlerim onun yüzünde, zihnimde ise binlerce düşünce vardı.

Sadece onun yüzüne baktım. Hafızama kazımak ister gibi. Onunla geçirdiğim her anı, her gülüşünü, her sözü hatırlamak istiyordum. Ama bu an, her şeyden daha ağırdı.

Sonunda, çarşafı tekrar yüzüne örttüm. Ellerim titriyordu, ama başka seçeneğim yoktu. "Seni memlekete götüreceğim," dedim, sanki beni duyuyormuş gibi. "Evinin toprağına kavuşacaksın. Seni burada bırakmayacağım.
Annenlemizle babamızla vedalaşacaksın."

Hayır, Diyar vedalardan hoşlanmazdı.

"Ada'ya senin ne kadar güçlü bir kadın olduğunu anlatacağım. Ama bu yükü nasıl taşıyacağımı bilmiyorum, Diyar. Gerçekten bilmiyorum."

Ayağa kalktım, ama bacaklarım beni taşımakta zorlanıyordu. Kapıya doğru yürüdüm, her adımda içimdeki boşluk büyüyordu. Kapıyı açtığımda, dışarıdaki soğuk hava yüzüme çarptı. Ama bu soğuk, içimdeki acının yanında hiçbir şeydi.

Hastane yetkilileriyle konuşup cenazenin memlekete nakli için işlemleri başlattım. Her imza, her belge, her konuşma, içimdeki yaranın daha da derinleşmesine neden oluyordu. Ama bunu yapmak zorundaydım. Diyar'ı evine götürmek zorundaydım.

Havaalanına doğru yola çıktığımda, Berlin'in gri gökyüzü üzerime çökmüş gibiydi. Yağmur tekrar başlamıştı. Ama bu kez, yağmurun altında ıslanmak umurumda bile değildi. İçimdeki fırtına, dışarıdaki yağmurdan çok daha güçlüydü.

Annemgile haber vermiştim, Derin'e de haber vermiştim. Ona, Ada'nın yanında kalmasını söyledim. Ada'yı da alıp Efsun'un evine gitmelerini istedim.

Benim evime gitmeyeceğini biliyordum. Şu an o kadar iğrenç bir haldeydim ki, aklımın oyunları kafamda kocaman bir katliam başlatıyordu.

Galiba deliriyordum.

Annem haberi duyar duymaz bayılmıştı. Şimdi o kadın kendisini nasıl affedecekti? Nasıl kabullenecekti bunun onun bir hatası olmadığını, kaderinin bu olduğunu? Ha, nasıl? Nasıl?

Hayat, bana cevap ver. Sorularıma cevap ver. Nasıl?

Peki ya babam? Ya eniştem? Bir eşsiz, hayat arkadaşısız... Yıllardır sevdiği, en önemlisi çocuğunun annesinin ölümünü nasıl kabullenecekti?

Enişteme bir türlü ulaşamıyordum. Yoktu adam. Babasının telefonunu aradım, onu da açmadılar. Ya benden önce öldüğünü öğrendiyse? Ya kendine bir şey yaptıysa?

Ben bunu nasıl açıklardım? Ada'ya, o masum kız çocuğuna, annesinin öldüğünü nasıl söylerdim? Babasına ulaşamadığımı nasıl anlatırdım?

Bilmiyorum. Lanet olası şu an ne yapacağımı bilmiyorum.

Telefon hattım neredeyse kilitlenecekti. Efsun bir yandan, akrabalar bir yandan, Kaya bir yandan arıyordu.

Sare durmadan mesaj atıyor, Kaya ısrarla arıyordu. Korkuyordu. Korkuyorlardı.

Neyden?

Kendime zarar vermemden mi?

Halbuki bilmiyorlardı. Diyar bana en büyük zararı vermişti bu kadar erken giderek. Ben gidip kendimi assam ya da intihar etsem, kendimi vursam, bu Diyar'ın verdiği zarar kadar kendime zarar veremezdim.

Elimde duran evraklara inanamıyordum.

Neydi tarih? Diyar Ayaz. Ölüm tarihi: 18.08.2025.
Saat:14.06
Saat iki.

Telefonla konuşurken ölmüş.

Diyar, ablam. Benim doğum günümde ölmüştü. Söylesene, Diyar, ben bir daha nasıl doğum günümü kutlayayım?

Ha, söyle. Ben nasıl nefret etmeyeyim bu Ağustos ayından? Ha?

Uçak Trakya'ya indiğinde, içimdeki ağırlık daha da büyüdü. Havaalanında bizi bekleyen cenaze aracı, Diyar'ın tabutunu dikkatlice aldı. O an, tabutun taşınışını izlerken, içimde bir şeyler tamamen kırıldı. Gözlerimden yaşlar süzülürken, nefes almakta zorlanıyordum. Ama güçlü durmak zorundaydım. Annem, babam, akrabalar... hepsi benim bu anı nasıl taşıyacağıma bakıyordu.

Cenaze aracı yavaşça köyümüze doğru ilerlerken, camdan dışarı baktım. Trakya'nın o geniş tarlaları, rüzgârla dans eden ağaçları, çocukluğumuzun geçtiği o yollar... Hepsi birer hatıra gibi önümde canlanıyordu. Ama bu kez, bu yolların sonunda Diyar yoktu. Onun kahkahaları, onun sesi, onun varlığı... Hepsi artık birer anıydı.

Köye vardığımızda, kalabalık çoktan toplanmıştı. Akrabalar, komşular, tanıdık yüzler... Hepsi sessizce bekliyordu. Annem, babam, gözyaşları içinde tabutun yanına koştu. Annem, "Benim kızım... benim güzel kızım..." diye ağlarken, babam sessizce yere bakıyordu. Onun sessizliği, annemin çığlıklarından daha ağırdı.

O an, içimdeki acı daha da büyüdü. Bu masum çocuğa annesinin artık burada olmadığını nasıl anlatacağım? diye düşündüm.

Cenaze namazı kılındıktan sonra, Diyar'ı toprağa verdik. O an, ellerimle toprağı tabutun üzerine bırakırken, içimde bir şeylerin tamamen koptuğunu hissettim. "Huzur içinde yat, Diyar," dedim, gözyaşlarım toprağa karışırken. "Sana söz, Ada'yı koruyacağım. Onu senin gibi güçlü bir kadın olarak büyüteceğim."

Kalabalık yavaşça dağılırken, ben mezarın başında kaldım. Ellerimle toprağa dokundum, sanki onunla son bir kez konuşuyormuş gibi. "Söylesene, Diyar," dedim, sessizce. "Bize verdiğin sözlere ne oldu? Hani iyileşecektin? Hani birlikte Ada'yı büyütecektik? Şimdi ne olacak?"

Rüzgâr, saçlarımı savururken, sessizlik bana cevap veriyordu. Ama bu sessizlik, içimdeki soruları susturmuyordu. Ağustos ayının sıcak rüzgârı bile bu acıyı hafifletmeye yetmiyordu. Bir daha nasıl Ağustos'u sevebilirim? diye düşündüm. Bir daha nasıl doğum günümü kutlayabilirim?

Efsun ve Ada, İstanbul'da kalmıştı. Ada'nın annesinin öldüğünü henüz bilmiyordu. Derin onun yanında kalıyordu, Ada'nın varlığındaki o masumiyeti ve kırılganlığı korumak için. Henüz doğru zamanı bulamadım; bir anne olmadan bu dünyanın ne kadar acımasız olabileceğini o küçük kıza nasıl anlatırdım ki?

Başıma verdikleri siyah bir eşarp, ayak bileklerime kadar uzanan siyah ince bir ceket...

Kızarmış gözlerim ve maskaramın akmış siyah izleri yüzümde büyük lekeler bırakmıştı. Ama hiçbir önemi yoktu. Tıpkı üzerimdeki beyaz elbisenin üstüne bulaşmış olan kırmızı lekelerin de bir önemi olmadığı gibi.

Üzgünüm. Çok üzgünüm, Diyar. Ada'yı dinlemeliydim. Belki o pastayı hiç görmemeliydim.

Hepsi benim hatam.

Gece yarısı olmuştu. Sadece yakın akrabalar kalmıştı. Dayım, annemi hastaneye götürmüştü. Babam ise evde, kendini tek bir odaya kapatmıştı.

Anneannem, aldığı haplar sayesinde uyumuştu.

Ben ise uzanmıştım... Diyar'ın mezarının yanına.

Derin çok üzgündü. Şu an üzgün olduğunu bile belli edemiyordu. Biliyorum, en ufak moral bozukluğunu sezebilecek bir kızdı Ada. Hemen anlardı.

Her yarım saatte bir arıyorlardı. Durumu bildiriyor, haberdar edip kapatıyordum.

Sanırım bu gece sabaha çıkmayacak...

Mezarın başında, toprağa dokunarak sabahı bekliyordum. Rüzgâr, ince ceketimin altından içeri sızıyor ve tenimi ürpertiyordu ama hissettiğim soğuk, içimdeki kadar keskin değildi. Saatin kaç olduğunu bilmiyordum. Zamanın bir anlamı kalmamış gibiydi. Yalnızca Diyar'ın yokluğunu hissediyor, bu sessiz gecenin yükünü omuzlarımda taşıyordum.

Telefonum cebimde titredi. Elim titreyerek çıkardım ve ekranın ışığında Kaya'nın adını gördüm. Derin bir nefes alarak cevapladım. "Beren," dedi, sesi normalde olduğundan daha yumuşaktı, sanki herhangi bir kelime beni daha fazla yıkacakmış gibi.

"Evet," dedim kısa bir şekilde. Sesim boğuktu ama ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.

"Oradasın hâlâ değil mi? Lütfen eve dön. Biraz dinlenmelisin," dedi. Sesi endişeliydi ama beni zorlamaktan kaçınıyordu.

"Hayır, Kaya," dedim, başımı hafifçe eğerek. "Buradayım. Onunla kalmak istiyorum." Telefon elimdeyken mezara bir kez daha baktım. Sanki Diyar'la konuşuyor gibi hissettim. "Gitmek istemiyorum."

Kaya bir süre sessiz kaldı, sonra derin bir nefes verdi. "Tamam," dedi sonunda. "Ama burada yalnız olmadığını unutma. Seni düşündüğümüzü unutma. İhtiyacın olursa bir telefon uzağındayım."

Telefonu kapattım ve tekrar toprağa dokundum. O anda ağlamaktan başka bir şey yapamayacağımı fark ettim. Bu acıyla nasıl yaşayacağımı, Ada'ya nasıl annesinin olmadığını anlatacağımı bilmiyordum. Zihnim sürekli o küçük kıza gidiyordu. Derin, Ada'nın yanında güçlü duruyordu, biliyordum. Ama o küçük kız ne kadar daha bu gerçeği bilmeden yaşayabilirdi?

Ah, kahretsin... O anılar yine aklımda canlandı.

Çocukluğumuz, gençliğimiz, birlikte paylaştığımız onca anı...
Beraber yaptığımız yemekler, birlikte yürüdüğümüz sokaklar, yılların getirdiği hatıralar... O çocukluk.

Sahi, saklambaç oynadığımızda hep bir bazanın altına, yatağın altına ya da masanın altına girerdi.
Şimdi ise... şimdi ise toprağın altına girdi.

Ellerimi bastırdım toprağına, başımı dayadım.
"Kalk, Diyar, kalk!" dedim, ama sesim sadece rüzgâra karıştı.
"Yakışmadı toprağın altı sana. Tamam, kazandın, söbeledin beni... ama bak, söz, mızıkçılık yapmayacağım. Kalk, nolur kalk!"

Orada öylece kaldım. "Kalk," diye mırıldandım defalarca.
Bu gece onun yanında sabahlayacaktım. Korkardı o, hep yalnız kalmaktan.

Gitmedim.
Gidemedim.
Gidemezdim.

Güneş doğmuştu. Gözlerim yanıyor, kafam patlayacak gibiydi. Kollarım, bacaklarım tutmuyor; gözlerimi kapatsam açamıyor, açsam kapatamıyordum.

Telefonum çalıyordu. Göz ucuyla baktım. Arzu arıyordu. Kuzenim. İzmir'de okuyordu ama böyle bir gün için çıkıp gelmişti. Annemin başında duruyordu hastanede.

Açmam gerekiyordu. Bir şey olmuş olabilirdi.

Karşı tarafın konuşmasını bekledim.

"Alo, Beren?"
"Biz bir saatte eve geçeceğiz, haberin olsun. Biraz toparlanmaya çalış. Biliyorum, sizin için zor ama teyzem zaten perişan halde. Geceden beri aldığı sakinleştiricilerin haddi hesabı yok. Sadece senden ricam, şu an bulunduğun mezardan kısa bir süreliğine ayrılıp biraz toparlanman olur."

"Olur," dedim, kısık bir sesle.

"Kapatıyorum. Şimdi teyzem geliyor," dedi ve telefon kapandı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım.
Bulutlar yavaş yavaş açılıyordu.

Diyar gitmemi istiyordu.
O da şu an burada olsaydı, annemin üzülmesini istemez, kendini toparlardı.

Yavaşça doğruldum.
"Yine geleceğim," diye mırıldandım. Ayaklarım tutmuyordu ama adım atıyordum.

Eve vardığımda, kapının önünde fazladan ayakkabılar vardı.
Bu durum, genelde düğünlerde, davetlerde, özel günlerde ya da...

Kapıyı çaldım.

Halam kapıyı yavaşça açtı. Başına benimkine benzer siyah bir eşarp atmıştı. Kahverengi saçlarının bir kısmı eşarbın altından görünüyordu.

Kurumuş dudakları, yorgun gözleri vardı. "Bir gün mü? Bir hafta mı? Yoksa birkaç saat mi sürecek bu acı?" diye düşündüm.
Yüzüme acıyarak baktı. Akmış maskarama, kızarmış gözlerime, üstüme başıma acırcasına bir bakış attı.

"Geldin mi, kızım?"

Yok hâla Diyar'ın yanındayım.

Başımı ruhsuzca aşağı yukarı salladım.

"Kızım, üstünü bir değiştir istersen. Taziyeye gelen çok olacak, seni böyle görmesinler."

Cevap vermedim. Böyle bir günde sorun çıkarmak istemezdim. Diyar üzülürdü.

Halamın yanından bir şey demeden ayrıldım. Koridorun sonundaki kapının önünde durdum. Babam içerideydi.

Elim kapının kolunda takılı kaldı. Yavaşça açtım.

Odaya henüz ışık girmemişti. Perdeler sıkı sıkıya kapalıydı. Karanlık, odanın her köşesine hâkimdi.
Kapıyı biraz açmamla odanın içine hafif bir aydınlık sızdı.

Sırtını duvara yaslamıştı. Ayaklarını uzatmış, karşısındaki boş duvara bakıyordu. Hafif seyrelmiş, kır saçları daha dağınıktı. Gözleri kızarmıştı.

Ağlamış mıydı?
Kahretsin, ağlamıştı.

Bakışları beni buldu. Gözlerinde bir bulanıklık, bir şaşkınlık vardı.
"Diyar," dedi, mırıldanır gibi. Kolunu kaldırdı, göz ucuyla kaldırdığı kolunun işaret ettiği boşluğa baktı. "Gel yanıma, Diyar," dedi, boşluğu işaret ederek.

Bir süre durduk, birbirimize baktık.
"Niye gelmiyorsun yanıma, Diyar? Kırdım mı seni?"
"Üzüldün mü sen?"

"Gelemem yanına," dedim.

"Neden, Diyar?"

"Ben Diyar değilim, baba."

Başını salladı, dudağını ısırarak. "Doğru, sen Diyar değilsin. Olsaydın, 'gel' dediğimde direkt yanıma gelirdin."

"Gelirdi," diye fısıldadım.

"O gerçekten öldü mü?"

"O gerçekten öldü," dedim. Kelimelerin ne kadar keskin olabileceğini, bu kadar acı verebileceğini bilmiyordum. Ama... çok ağırdı.

Sessizlik çöktü.
Yanına oturdum. Sırtımı duvara yasladım. Boş duvara baktım.
Bilmiyorum... belki de dakikalarca öylece baktık.

Devam edecek..

🌪🍷⛓️