7. bölüm · Kaçış ve Kader

BÖLÜM - 4 (part 2)

3sralll

"Ne yapıyorum ben?" diye fısıldadım kendi kendime. Geçmişin hayaletleriyle savaşmaktan yorulmuştum. Kendime bir söz vermem gerekiyordu. Belki de profesyonel bir yardım almanın zamanı gelmişti. Düşüncelerimi paylaşabileceğim, beni anlayabilecek birine ihtiyacım vardı.

Perdeyi kapatıp tekrar kanepeye döndüm. Kendime sarılarak, gözlerimi kapattım. Derin nefesler alıp vererek zihnimi sakinleştirmeye çalıştım. Belki de bu gece uyku benim için gelecek.

Mutfağadoğru adımlarımı atarken, evin sessizliği dikkatimi çekti. Efsun ve Ada'nın uyuduğunu biliyordum, onları rahatsız etmemek için ses çıkarmamaya özen gösterdim.

Mutfakta kahve makinesini çalıştırdım. Kahvenin mis gibi kokusu evin içine yayılırken, dolaptan kahvaltılık malzemeleri çıkarmaya başladım. Taze ekmek, peynir, zeytin... Kendimi işe vererek düşüncelerimi dağıtmaya çalışıyordum. Dün gece yaşadıklarım hâlâ aklımdaydı; Aren'le olan tartışmam ve sonrasında bayılmam... Derin bir nefes alarak düşüncelerimi uzaklaştırmaya çalıştım.
Tam o sırada, arkamdan gelen hafif ayak sesleriyle irkildim. Efsun, uykulu gözlerle mutfağa girdi. "Günaydın," dedi hafif bir gülümsemeyle. "Gece ne zaman geldin? Hiç duymadım seni."

Endişelenmesini istemiyordum. "Günaydın Efsun," dedim sakince. "Merak etme, geç geldim ama önemli bir şey yok."

Kaşlarını hafifçe çatarak bana baktı. "Neden bu kadar geç kaldın Beren? Bir şey oldu kesin, sen bu kadar geç kalmazsın."

Bir an duraksadım. Olanları anlatmalı mıydım? Derin bir nefes alarak gerçeği söylemeye karar verdim. "Aslında dün gece biraz bir şeyler oldu."

Gözleri endişeyle açıldı. "Ne gibi?"

"Şirket çıkışında Aren ile karşılaştık."

"Yine mi o adam? Bu adam hayatına yeniden geldiğinden beri ne olduğunu görmüyor musun Beren?"

"Elbette farkındayım Efsun, ama önce beni dinle."

"Tamam, dinliyorum, anlat."

"Biraz tartıştık, galiba tam hatırlamıyorum ama tartışmanın sonunda bayılmışım."

"Neee?" diye bağırdı sonra elini ağzı ile kapattı, Ada'nın uyanma ihtimaline karşılık.

"Şştt," diye ses çıkardım kapıya bakarak. "Önemli bir şey değil."

"Nasıl önemli bir şey değil Beren? Salak mısın, bayılmışsın! Hadi kalk doktora gidelim."

"Ben baygınken getirmiş Aren doktoru.Doktor çok sinir ve stresten dolayı bayıldığımı söyledi."

"Ben o herifin getirdiği doktora bile güvenmiyorum. Tekrar gideceğiz."

"Tamam Efsun, gidelim ama bugün değil. Bugün çok işim var."

"Onca işimizin arasına bir de Aren bey ile uğraşıyoruz. Bok mu vardı da çıkıp geldi, tez zamanda geri dönmesi dileğiyle!"

Efsun'un yüzündeki ifade sertleşti. "Beren, bir daha Aren'le muhatap olmanı istemiyorum. Onun yüzünden başına dert açmanı istemem. Kendini göz göre göre zehirliyorsun, farkında mısın?"

Sözleri canımı acıtsa da haklıydı. "Anlıyorum Efsun, ama bazen işler istediğimiz gibi gitmiyor."

"Hayır Beren, sen istemediğin sürece hiçbir şey olmaz. Onu hayatından tamamen çıkarmalısın, anlıyor musun beni? Benim için değil, kendin için yap bunu."

Tam o anda, odadan gelen mutluluk dolu çığlıklar konuşmamızı böldü. Ada'nın sesi yükseliyordu. "Teyzeeee! Oyuncağım gelmiş!"

Efsun'la birbirimize baktık ve gülümseyerek Ada'nın odasına doğru yürüdük. Kapının eşiğinde durup içeri baktığımızda, Ada'nın yatağının üzerinde zıplayıp durduğunu gördük. Gözlerini yeni oyuncağından ayıramıyordu.

"Bak teyzeciğim, gelmiş! Çok güzel değil mi?" dedi sevinçle.

Gülümseyerek içeri girdim. "Evet tatlım, sonunda geldi. Çok beğendiğine sevindim."

"Hemen oynayabilir miyiz?" diye sordu heyecanla.

Saate göz attım. Henüz çok erkendi. "Şimdi olmaz canım, birazdan kahvaltı yapacağız. Ama istersen oyuncağının kurulumunu Efsun ablanla yapabilirsin ben kahvaltıyı hazırlayana kadar."

Ada, Efsun'a dönüp parlak gözlerle baktı. "Gerçekten mi Efsun abla?"

Efsun gülümseyerek başını salladı. "Tabii ki, hadi bakalım."

İkisi birlikte odaya girerken ben de mutfağa döndüm. Kahvaltıyı hazırlarken içimde garip bir huzur vardı. Ada'nın mutluluğu her şeye değerdi.

Kahvaltı masasına oturduğumuzda, herkesin yüzünde bir tebessüm vardı. Tam o sırada telefonuma bir mesaj geldi. Ekrana baktığımda Ada'nın öğretmeninden gelen bir bildirim olduğunu gördüm. Mesajda bugün okulun olmayacağı yazıyordu.

"Ada, öğretmenin bugün okulun olmadığını söylüyor," dedim ona dönerek.

Ada'nın yüzü bir an için düştü. "Ama bugün resim yapacaktık."

Efsun hemen araya girerek, "Üzülme tatlım, yarın çizersiniz. Hem bugün yeni oyuncağınla vakit geçirebilirsin."

Ada'nın yüzü tekrar aydınlandı. "Evet, doğru! O zaman bütün gün onunla oynayabilirim!"

Ada'nın bu sevinci, endişelerimi hafifletti. Ancak işe gitmem gerekiyordu ve Ada'ya bakacak birine ihtiyacım vardı. Göz ucuyla Efsun'a baktım. Ona durumu anlatmak için usulca yanına yaklaştım.

"Efsun, bugün işe gitmem lazım. Projeyi bitirmem gerekiyor, etkinliği kazanmak istiyorsam."

Efsun, durumu hemen anladı. Ancak yüzünde mahcup bir ifade belirdi. "Beren, bugün kafeye işçiler gelecek. Yenilikler yapıyorum ve başlarında durmam gerekiyor. Yoksa bilirsin, Ada'ya bakmak benim için çok keyifli ama şartlar el vermiyor."

Ne yapacağımı bilemez bir halde düşünürken, Ada minik elleriyle kolumu tuttu. "Üzülme teyze," diye fısıldadı. "Zaten Efsun abla iyi bakamıyor bana."

Son cümlesini o kadar sessiz söyledi ki zar zor duydum. Gözlerim büyümüştü. Efsun, Ada'ya doğru baktı. "Ne dedin sen bakalım?"

Ada, yakalandığını fark edince zoraki bir gülümsemeyle, "Şaka yaptım Efsun abla! Teyzem üzülmesin diye söyledim. Yoksa sen teyzemden de iyi bakıyorsun," dedi.

Kaşlarımı kaldırarak baktım. "Öyle mi gerçekten?"

Ada hemen başını iki yana salladı. "Hayır, değil."

Efsun bu sefer dudaklarını büzerek, "Öyle değil mi yani?" diye sordu.

Ada şaşkınlıkla ikimize baktı. "Öyle, öyle tabii ki!"

Ben mırıldanarak, "Demek öyle," dedim gülümseyerek. Ada ne yapacağını şaşırmıştı. Bizim bu hâlimize hem şaşırıyor hem de gülüyordu. Sonunda dayanamadık ve ikimiz de kahkahalarla gülmeye başladık.

Ada, bizim gülmemize bozularak yüzünü buruşturdu. "Amaaan, siz de hep dalga geçiyorsunuz!" dedi şımarık bir tavırla.

Onun bu hâline daha da çok güldük. Ada da sonunda dayanamayıp bize katıldı. Ev neşe ve kahkaha sesleriyle dolmuştu.

Kahvaltı bittikten sonra, işe gitmek için hazırlanmam gerekiyordu.telefonumu çıkarıp Kaya'yı aradım. Kısa bir süre sonra onun neşeli sesi duyuldu.

"Günaydın Beren! Nasılsın?"

"Günaydın Kaya. İyiyim, Sen nasılsın?"

"Fena değilim, işlerin yoğunluğu malum. Bir şey mi oldu?"

"Aslında senden bir ricam olacaktı. Bugün Ada'ya bakabilir misin? Okulu tatil olmuş, Efsun da meşgul. Senin programın müsait mi?"

Kaya hafif bir iç çekti. "Keşke yardımcı olabilsem Beren, ama bugün şirkette çok yoğun bir günüm var."

Hayal kırıklığına uğramıştım, ama bunu ona yansıtmak istemedim. "Anlıyorum Kaya, sorun değil. Başarılar diliyorum o zaman."

"Gerçekten kusura bakma. Başka zaman telafi ederim."

"Teşekkürler, sorun yok. İşte görüşürüz."

Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldım. Ne yapacaktım şimdi? Ada'ya bakacak kimse yoktu ve işe gitmem gerekiyordu. Ada'nın yüzüne baktım, masum gözleriyle bana bakıyordu.

"Kaya abi gelemiyor mu?" diye sordu üzgün bir sesle.

"Maalesef canım, bugün onun da işi varmış."

Bir an düşündüm. Belki Ada'yı işe götürebilirdim. Başka çarem yok gibi görünüyordu.

"Efsun, sanırım Ada'yı bugün işe götürmem gerekecek," dedim tereddütle.

Efsun şaşkınlıkla bana baktı. "İyi misin Beren? Şirkete çocuk kabul ediyorlar mı?"

"Bilmem, ama denemek zorundayım. Bugün projeyi tamamlamam gerekiyor. Ada yanımda sessizce oturursa sorun olmaz diye düşünüyorum."

Ada bu fikre bayılmıştı. "Gerçekten mi teyze? Senin işe mi geleceğim? Harika!"

Gülümseyerek ona baktım. "Evet, ama söz veriyorsun, uslu duracaksın, kimseyi rahatsız etmeyeceksin, tamam mı?"

"Tamam teyze, söz veriyorum!"

Efsun hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Emin misin Beren? Çocuk bu, sıkılabilir."

"Başka seçeneğim yok Efsun. Merak etme, idare ederim."

"Tamam öyleyse, umarım sorun çıkmaz."

Hızla hazırlanıp Ada'nın eşyalarını topladım. Ona rahat edebileceği kıyafetler giydirdim, saçlarını ördüm. "Hazır mısın küçük hanım?"

"Çoook hazırım!" diyerek neşeyle zıpladı.

Efsun'a sarılarak veda ettik. "Görüşürüz Efsun. Ada'yı sana bırakmak isterdim ama..."

"Anlıyorum Beren, sorun değil. Dikkat edin, iyi bakın kendinize."

Evin kapısından çıkıp asansöre bindik. Ada, heyecandan yerinde duramıyordu.

"Teyze, senin işin nasıl bir yer? Büyük mü?"

"Evet canım, oldukça büyük bir ofis. Ama orada herkes çalışıyor, o yüzden sessiz olmamız gerekiyor."

"Tamam, ben sessiz olurum."

Yürürken elini sıkıca tuttum. İçimde hafif bir endişe vardı ama başka çarem yoktu. Ofise vardığımızda, resepsiyondaki Meltem Hanım bize gülümseyerek baktı.

"Günaydın Beren Hanım. Bugün küçük bir misafirimiz var anlaşılan."

"Günaydın Meltem Hanım. Evet, yeğenim Ada. Bugün benimle olacak."

"Ne güzel. Hoş geldin Ada."

Ada utangaç bir şekilde "Hoş bulduk," diye mırıldandı.

Asansöre binip katımıza çıktık. Koridorda ilerlerken bazı çalışma arkadaşlarımın meraklı bakışlarını fark ettim. Masama ulaştığımızda Ada'ya oturması için rahat bir yer ayarladım.

"Bak Ada, burası benim masam. Sen de burada oturabilirsin. Sana boyama kitabı ve kalemler getirdim."

"Teşekkür ederim teyze!" diyerek hemen eşyalarını çıkardı.

Bir süre işler yolunda gidiyordu. Ada sessizce resim yapıyor, ben de projeye odaklanmış çalışıyordum. Arada bir ona bakıp gülümsüyordum. Ama içimdeki endişe tam olarak geçmemişti.

Yaklaşık bir saat sonra, Sare yanıma geldi. "Günaydın Beren. Bugün küçük bir misafirimiz var galiba."

"Evet Sare, yeğenim Ada. Bugün benimle birlikte."

"Ne güzel. Merhaba Ada, ben Sare."

Ada başını kaldırıp gülümsedi. "Merhaba."

Sare bana dönerek alçak sesle, "Umarım sorun olmaz. Yardıma ihtiyacın olursa haber ver," dedi.

"Teşekkür ederim Sare."

Sare uzaklaştıktan sonra, telefonum çaldı. Arayan Kudret'ti.

"Beren, acil toplantımız var. Hemen gelebilir misin?"

Bir an panikledim. "Tabii, geliyorum."

Ada'ya dönüp, "Tatlım, benim kısa bir toplantıya gitmem gerekiyor. Sen burada oturup resim yapmaya devam edebilir misin?"

Ada hafifçe kaşlarını çattı. "Ne kadar sürecek?"

"Çok uzun sürmez. Sana söz veriyorum. Sakın yerinden kalkma, tamam mı?"

"Peki teyze."

"Eğer bir şey olursa, yan masadaki Sare ablaya söyle, olur mu?"

"Tamam."

Onu öpüp hızlıca toplantı odasına koştum.

🌪⛓️

Beren toplantıya gittikten sonra, Ada yaklaşık yarım saat kadar resim çizdi. Arada sırada karşısındaki sarışın kadını, yani Sare'yi dikizlemekten de çekinmiyordu. Küçük kız sıkılmıştı; teyzesi ona çabuk geleceğini söylemişti ama henüz gelmemişti. Ada, boyadığı resimden sıkılarak ayaklarını sallıyor, küçük ayakkabılarının ucu zemine hafifçe vuruyordu. Karşısındaki kadının hareketlerini incelerken yanaklarını şişirip indiriyor, kendi kendine eğlenmeye çalışıyordu.

İçten bir "of" çekti Ada. Bu iç çekiş, Sare'nin dikkatini çekti ve başını yavaşça Ada'ya doğru çevirdi. Sare, sarı saçları omuzlarına dökülmüş, sıcak bir gülümsemeyle ona baktı.

"Sıkıldık biraz galiba," dedi tatlı bir edayla.

Ada, başparmağı ile işaret parmağını hafifçe açıp karşısındaki kadına uzattı. "Belki biraz sıkılmış olabilirim," dedi küçük bir sesle.

Sonra ekledi, "Ama biraz," diyerek minik ellerini indirdi.

Sare, iki dudağını birbirine bastırarak düşündü. "Sana dürüst olayım mı? Ben de çok sıkıldım ve ben sıkıldığımda ne yapıyorum biliyor musun?" diye sordu, gözlerini Ada'ya dikerek.

Ada merakla gözlerini kocaman açtı, heyecanı yüzünden okunuyordu. "Ne yapıyorsun?" diye sordu hevesle.

"Kendimi eğlendiriyorum," dedi Sare, gizemli bir ifadeyle.

"Nasıl?" diye bir soru daha yöneltti Ada. Merakı giderek artıyordu.

"Kendimi ödüllendiriyorum veya kendimi oyuna veriyorum," diye açıkladı Sare, gülümseyerek.

"Oyun mu oynuyorsun?" diye sordu Ada şaşkınlıkla.

"Evet, neden oynayamayayım ki?" diye cevapladı Sare neşeyle.

"Hayır, sadece... Sen büyüksün ve büyükler oyun oynamaz diye bilirdim. Annemi ve teyzemi neredeyse hiç oyun oynarken görmedim," dedi Ada, hafif bir hüzünle.

Sare rahat bir şekilde konuştu. "En büyük oyunları büyükler oynar, Adacığım. Ve her büyüğün içinde bir küçük çocuk vardır. Bedenin büyür ama o çocuk her zaman seninle kalır. Benimki de hâlâ o günkü gibi dipdiri. Şu an içimdeki çocuk seninle saklambaç oynamak için çıldırıyor," dedi neşeyle, gözleri parlıyordu.

"Saklambaç mı oynayacağız?" dedi Ada heyecanla, gözleri ışıldayarak.

Sare etrafa göz gezdirdi. Çoğunluk toplantıdaydı. Şirkette şu an belki iki, hatta üç tane toplantı oluyordu. Sare bu toplantıya katılmamıştı; daha doğrusu kendisi istememişti çünkü toplantının konusunu zaten biliyordu. Onun yerine projesini tamamlamak istiyordu.

"Bakıyorum da çoğunluk toplantıda. Sessiz bir şekilde oynayacaksak neden olmasın?" dedi mutlu bir şekilde.

"Sessiz," diyerek Sare ablasını onayladı Ada. "Kim saysın Sare abla?" diye sordu.

"İlk ben sayayım olur mu, Adacığım?" dedi Sare gülümseyerek.

"Olur tabi Sare abla," dedi küçük kız, etrafa göz gezdirerek kendisine güzel bir saklanma yeri arıyordu. Nereye saklanacağına, nereye saklanmayacağına hızlıca karar vermeye çalıştı. Sare ablasının konuştuğunu duyduğunda bakışlarını ona çevirdi.

"Adacığım, şimdi sen buraları bilmiyorsun. Lütfen çok uzaklaşma, olur mu?" dedi Sare, hafif bir endişeyle.

"Tamam Sare abla, dikkat ederim. Teyzem evden çıkmadan önce zaten sıkı sıkı tembih etti," dedi Ada, sabah teyzesinin ona söylediği nasihatları hatırlayarak yüzünü buruşturdu.

"O hâlde şu köşede sayıyorum," diyerek eliyle bir yeri gösterdi Sare.

Ada başını olumlu bir şekilde salladı. "Tamam," diye mırıldandı. Sonra arkasını dönüp gözünü koluyla kapatıp saymaya başlayınca, Ada hızla etrafta koşuşturmaya başladı. Birkaç yer denedi, bir kulağı da Sare ablasının saydığı sayılardaydı. Kendine saklanacak iyi bir yer arıyordu.

Sonunda bir yer buldu ve hemen saklandı. Saklandığı yerden Sare ablasını görebiliyordu. Gülüşleri ağzının içinde sıkışıp kalmıştı, kıkırdamamak için kendini zor tutuyordu. Kalbi heyecandan hızlı hızlı atıyordu.

"46, 47, 48, 49, 50! Önüm arkam sağım solum saklanmayan sobe!" diyerek arkasına döndü Sare. Gözlerini hızla tüm ofiste gezdirdi, bir anormallik yok gibi görünüyordu.

Dengeli adımlarla birkaç adım attı. "Neredeymiş bakalım bizim Ada?" dedi hafif bir sesle.

"Kapının arkasına mı saklandı acaba?" diyerek kapıya yöneldi. "Acaba kapının arkasında mı?" dedi fakat kapının arkasında yoktu. "Yokmuş," dedi biraz üzgün bir şekilde.

"Neyse," diyerek başka yerlere bakmak için adımlarını ilerletti. Masanın altına eğildi. "Yoksa masanın altında mı?" dedi Sare.

"Aaa, burada da yokmuş," diye mırıldandı, sahte bir hayal kırıklığıyla.

Tekrar doğrulunca ellerini beline koydu. Lila rengindeki eteğinin uçlarını düzeltti, sarı saçlarını geriye attı. Kartal gibi keskin bakışlarla etrafı taradı. Gözleri bir köşeye takıldı: Yazıcının olduğu köşeye. Yazıcının yanında kağıtların olduğu boş bir karton kutu vardı. Aslında o kutu, bitmiş kağıtların kutusuydu ve Kudret'in bu hafta onu götürüp yerine dolu kutuyu getirmesi gerekiyordu. Ama yapmamıştı. Fakat dikkatini çeken şey, karton kutunun hafifçe hareket etmesiydi. Gülümsemesine engel olamadı Sare. Yavaş adımlarla yaklaştı.

"Ama bulamıyorum ki, böyle olmaz ki," dedi sanki gerçekten bulamıyormuş gibi yaparak.

"Ağlayacağım galiba," diye ekledi, sahte bir hüzünle. Tam o anda kulaklarına hafif bir kıkırdama geldi. Bu kıkırdama Ada'dan başkasının değildi.

"Hadi ama, çık artık," diyerek nazik bir sesle konuştu Sare.

Sonra iyice yaklaştı, hızla kartonun kapağını açtı ve "Cee!" diye seslendi.

Ada'dan büyük bir kahkaha koptu. "Ben az kalsın bulamıyordun Sare abla!" diyerek kahkahaları arasında konuştu.

"Ama buldum," dedi Sare, çocuk gibi bir sevinçle.

"Gel, çıkaralım seni kutunun içinden," diyerek Ada'yı koltuk altlarından tutup nazikçe kaldırdı.

"Sıra sende Ada hanım," dedi gülümseyerek.

"Tamam," dedi Ada hevesle.

"Elliye kadar saymayı biliyor musun Adacığım?" diye sordu Sare.

"Tabii ki biliyorum Sare abla! 199'a kadar sayabiliyorum ben!" dedi Ada gururla.

"Hmm, güzel. O zaman alalım seni sahneye," dedi Sare, göz kırparak. Ada saymaya başlayınca, Sare etrafta saklanacak bir yer aradı. Zor bir yere saklanmak aklına bile gelmedi; saklambaç oyununu da hiç sevmezdi aslında.

Ada "Elli!" dedi yüksek sesle. Biraz önce Sare ablasının söylediklerini tekrarlamak istedi, aklını zorladı ama gelmedi. Gelse kesin söyleyecekti ama sadece "Elli!" diyebildi.

"Geliyorum Sare abla, kork benden!" dedi cıvıl cıvıl bir sesle.

Ada hiç zorlanmadan etrafa baktı. Sare'nin sarı saçları ve pembe ayakkabıları, onun nerede olduğunu açık bir şekilde belli ediyordu. Gülüşüne engel olamadı Ada. Bu kadar kolay bulunması biraz tuhafına gitse de, koşarak yanına gitti. "Sobe, sobe, sobe!" diyerek Sare'nin eteğine tutuştu.

Sare, yalancı bir üzgün ifade takındı yüzüne. "Aaa, ben oynamayacağım, ama sen hemen buldun."diyerek omuz silkti.

"Ama abla, sen de kolay yere saklanmışsın," dedi Ada sevecenlikle.

"Tamam, bir dahakine zor yere saklanacağım, göreceksin," diye homurdandı Sare bu sefer.

Ada, küçük adımlarıyla koridorda ilerledi. Küçük ayakları parlak zemin üzerinde hafifçe yankılanıyordu. Birkaç köşeyi döndükten sonra, artık Sare ablasının sesini duyamıyordu, ama bu durum onu endişelendirmedi. Teyzesinin çalıştığı şirket olduğundan, onu bulabileceğinin bilincindeydi. Hem küçücük dünyasında, büyüklerin oyunlarını kolayca aşabileceğine inanıyordu.

Gözleri etrafı merakla süzerken, kapısı aralık bir oda dikkatini çekti. Kalbi heyecanla çarparken, sessizce içeriye süzüldü. Oda, siyahın tonlarında uzun bir masa ve etrafında ağır görünümlü sandalyelerle donatılmıştı. Duvarlar, grinin koyu bir tonuyla boyanmıştı, bu da odaya ciddi bir hava katıyordu. Loş ışık altında, duvara sabitlenmiş büyük bir dolap gözüne çarptı. İçinde dosyaların olduğunu fark edince, aklına hemen oraya saklanma fikri geldi. Küçük bir gülümseme dudaklarına yerleşti.

Tereddüt etmeden dolaba yaklaştı. Yere en yakın olan bölmeyi dikkatlice açtı ve içeriye girdi. Küçük elleriyle, içeriden dolabın kapağını kapatmaya çalıştı. Biraz boşluk kalacak şekilde kapatmayı başardı; böylece hem hava alabilecek hem de dışarıyı biraz olsun görebilecekti.

Bulunduğu yerde çömelmek zorunda kalmıştı. Dizlerini kollarıyla sardı, Sare ablasının onu bulmasını bekliyordu. İçini büyük bir heyecan kaplamıştı; oyunu kendisinin kazanacağı hayaliyle küçük kalbi hızla atıyordu. Gözlerinde yaramaz bir parıltı, yüzünde ise tatlı bir tebessüm vardı.

Dakikalar geçti. Ada zamanın farkında değildi ama en az beş dakika olmuştu. Bulunduğu konumdan artık sıkılmaya başlamıştı; dolap dar ve biraz da tozluydu. Ama oyunu kaybetmek istemiyordu. "Biraz daha dayanmalıyım," diye düşündü kendi kendine.

Tam bu sırada, dolabın kapağından gelen hafif bir sesle irkildi. Ayak sesleri odanın içinde yankılanıyordu. İçeriye biri ya da birileri girmişti. Nefesini tutarak sessizce dinlemeye başladı.

İçeriye giren kişi, Aren Savaş Akalay'dı. Uzun boyu ve etkileyici duruşuyla oda bir anda farklı bir enerjiyle dolmuştu. Arkasında üç adam daha vardı. Aren, masanın en baş köşesine ilerleyerek ceketini düzeltti ve ağır adımlarla sandalyesine oturdu. Adamlar da masanın etrafına yerleşti.

Aren, kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı. Sesi otoriter ve netti. "Evet, buraya kadar geldiğinize göre teklifimi kabul ettiniz," dedi, gözlerini karşısındaki adamlara dikerek.

Adamlarından biri, gözlerini Aren'e sabitleyerek karşılık verdi. "Teklifin gayet cazipti, Aren. Bize de kabul etmek düştü," dedi samimiyetle.

Diğer bir adam, masaya biraz daha yaklaşıp ellerini birleştirdi. "Aynen öyle. Aren, sen yabancı biri değilsin. Şirketi senden başkasına versek şüphe duyardık. Ama konu sen olunca tereddüt bile etmedik. Hisselerimi sana devredebilirim," diye ekledi, güven dolu bir sesle.

Üçüncü adam ise biraz daha rahattı. Çenesini hafifçe kaldırıp, sırtını sandalyeye yasladı. "Sana dürüst olayım," dedi yüzünde hafif bir tebessümle. "Buradaki üç kişi, eğer hisselere karşılık olarak verdiğin yüksek rakam tatmin etmeseydi, bu hisseleri sana kimse vermezdi."

Aren, bu sözleri sakin bir ifadeyle dinledi. Şirketi neden satın aldığı konusunda kendi içinde bir sorgulama yaşıyordu. Halbuki planlarının içinde şirketi satın almak gibi bir düşünce yoktu. Belki de içten içe başka sebepleri vardı, ama şu an için önemli olan, anlaşmanın sorunsuz ilerlemesiydi.

Ağır bir şekilde başını salladı. "Ben şirket için yüksek bir rakam vermedim. Şirketin değeri neyse onu ödedim. Ama siz şu an şirketin değerinden fazla bir rakam verdiğimi söylüyorsunuz," dedi, gözlerini tek tek adamlara gezdirerek.

Son konuşan adam "Evet," derken, diğerleri aynı anda "Hayır," diye mırıldandı. Bu iki yüzlülük, Aren'i şaşırtmamıştı. Onların, şirketi güzel kaşına gözüne vermediklerini biliyordu. Piyasanın oldukça üzerinde bir rakamla şirketi satın alıyordu.

"Her neyse," dedi Aren tek nefeste, konuyu uzatmak istemiyordu. "Eğer hiçbir sorun yoksa, imzaları atabiliriz." Masanın üzerinde duran kalemi eline aldı, anlaşma belgelerine göz gezdirdi.

Adamlar hâliyle mutluydu; şirketlerini düşündüklerinden daha fazla bir bütçeyle satmışlardı. "Hiçbir sorun yok, imzaları atalım," dedi içlerinden biri, heyecanını gizleyemeyerek.

Aren, kendinden emin bir şekilde yerinden kalktı. İmzaları atacağı dosyayı almak için odanın köşesindeki dolaba yöneldi. Adımları sakin ve kararlıydı. Dolabın önüne geldiğinde, en alttaki hafifçe aralık olan kapağa gözleri takıldı. Bir an duraksadı. Dolabın içinde bir hareketlilik sezdi.

Eğilerek dolaba biraz daha yaklaştı. Karanlıkta parıldayan iki küçük gözü fark etti. Bir küçük kız vardı içeride. Şaşkınlıkla kaşlarını çattı. "Burada ne işin var senin?" diye düşündü içinden.

Ada, Aren'in yüzünü görünce hem korktu hem de şaşırdı. Kalbi daha da hızlı atmaya başladı. Ne yapacağını bilemedi, gözleri büyüdü.

"Ne işin var senin burada?" dedi Aren, tek kaşını kaldırarak. Ses tonu, odadakileri rahatsız etmeyecek şekilde ayarlanmıştı, ancak otoritesini hissettiriyordu.

Ada yavaşça başını kaldırdı. Ona bakan bu adamı daha önce hiç görmemişti. Annesinin ve teyzesinin ona sürekli tanımadığı insanlarla konuşmaması yönündeki uyarıları aklına geldi. Kısa bir an duraksadı, sonra cesaretini toplayarak, "Sana ne?" diye karşılık verdi, gözlerini Aren'in gözlerine dikerek.

Aren, karşısındaki küçücük kız çocuğuna şaşkınlıkla baktı. "Çık hemen oradan," dedi sert bir ses tonuyla.

Bulunduğu durumdan sıkılması, Ada'nın sinirlenmesine neden oluyordu. Daracık dolabın içinde çömelmiş halde oturmaktan bıkmıştı. "Bana ne yapacağımı söyleyemezsin," dedi meydan okuyan bir tavırla.

Aren derin bir nefes aldı, sabrını zorladığını hissediyordu. "Çıkacak mısın oradan?" diye sordu, sesini biraz daha bastırarak.

"Hayır, git başımdan! Yerimi belli ediyorsun," dedi Ada, kaşlarını çatarak. Oyununu bozmaya çalışan bu yabancı adamdan hoşlanmamıştı.

"Gitmesi gereken ben değilim," diye karşılık verdi Aren, gözlerinde hafif bir öfke parıltısıyla.

"Ben hiç değilim," dedi Ada ukalaca. Şu an konuştuğu kişinin, beş dakika sonra şirketin hem sahibi hem de CEO'su olacağını bilmiyordu. Gerçi bilse de aynı şekilde konuşurdu.

Ada, meraklı gözlerle Aren'e baktı. Merakına yenik düşerek adama bir soru sordu. "Kimsin sen?"

"Asıl sen kimsin, küçük?" diye sordu Aren, sabrını zorlayan bu küçük kıza bakarken.

"İlk ben sordum, kimsin?" dedi Ada inatla, kollarını göğsünde birleştirerek.

Aren bulunduğu durumdan sıkılmaya başlamıştı. "Kimsem kimim! Çık şuradan," diye sitem etti, ses tonunu yükseltmeden.

O kadar işi varken bir tane küçük çocukla uğraşacak değildi. "Çıkmayacağım! Çekil git şuradan," dedi Ada inatla.

"Ne yapıyorsan yap," diyerek dosyayı aldı ve tüm profesyonelliğiyle masaya geri döndü Aren. Adamları, onun bu tavrına anlam veremeyerek bakıyorlardı. Aren'in bu kadar oyalandığını görmek, onların içine şüphe düşürmüştü.

Adamlarından biri tek kaşını kaldırarak sordu, "Bir sorun mu var?"

"Hayır, her şey yolunda," diyerek imzalamaları gereken yerleri gösterdi Aren. Her biri sırayla imzalarını attı. Aren, en son kendi imzasını atarken bir an duraksadı. Eski imzası, Katran olarak attığı o imza, hayatında büyük önem taşıyordu. Şu an hayatında bile değildi.

Adamlar, "Hayırlı olsun," dedikten sonra ayağa kalktılar. Tam o sırada, küçük Ada'nın saklandığı yerden hafif sesler geliyordu. Ada, sıkılmış ve biraz da öksürmeye başlamıştı.

Aren, normalde böyle durumları umursamazdı. Katran iken bu tür şeyler onun için önemli değildi; gitmezdi bile. Ama şimdi farklıydı. Artık Aren'di ve o küçük kızın orada nasıl olduğunu merak etti. Çocuk umurundaydı, ama kendisine bile bunu belli etmiyordu. En son bir öksürük sesi duyduğunda, içinden bir şeylerin koptuğunu hissetti.

Adamlara artık gidebileceklerini söyleyip onların odadan çıkmasını bekledi. Çıktıklarında, gitmem dediği yere doğru adım attı. Kız çocuğunun yanında durup dolabı açtığında, Ada'nın ters bakışlarıyla karşılaştı.

"Ne yapıyorsun?" diye sordu Ada, kaşlarını çatarak.

"Çık," dedi Aren sadece, sert ama kontrolünü kaybetmeyen bir sesle.

Ada başını iki yana salladı. "Hayır," dedi kararlılıkla.

"Peki, çıkman için ne yapmam gerekiyor?" diye sordu Aren, sabrını zorlayan bu küçük kıza bakarak.

"Kim olduğunu söylemen yeter," dedi Ada, ters ters.

Aren derin bir nefes aldı. "Ben Aren Savaş Akalay. Bu şirketin sahibiyim," dedi gözlerini onun gözlerine dikerek.

Ada'nın gözleri büyüdü. "Yani bu dolabın da," dedi şaşkınlıkla.

"Aynen öyle. Bu dolabın ve şimdi bu dolaptan çıkmanı söylüyorum," dedi Aren, kararlılıkla.

Küçük kızın "Tamam be, çıkıyoruz, yemedik," lafına hayretle baktı. Küçücük bir kızdı, ama karşısında adeta büyük laflar eden ukala bir çocuk vardı.

Aren normalde çocukları sevmezdi. Onun gözünde çocuklar, büyüklerin vebalini çekmeye mahkûm olanlardı. Anlaşamazdı da çocuklarla; gerçi fazla çocuklarla konuşmuşluğu da yoktu. Genellikle görmezden gelir, geçerdi.

Ada dolaptan çıkınca, Aren sordu, "Kimden saklanıyorsun?"

"Sare abladan," dedi Ada, etrafına bakınarak.

"Neden? Sana kötü mü davranıyor?" diye sordu Aren, bir an endişelenerek.

"Hayır, saklambaç oynuyorduk," dedi kız. Adamın ona sorduğu "kötü mü davranıyor" sözünü şiddet olarak anlamamıştı. Şiddetin ne olduğunu bile bilmezdi zaten.

"Peki, şu an nerede Sare ablan?" diye devam etti Aren.

"Bilmem, beni arıyordur," dedi Ada omuz silkerek.

Aklına teyzesi geldi ve teyzesinin şu anki duruma kızma ihtimalini düşünmeden kapıya doğru küçük adımlarla ilerlemeye başladı. Gitmek üzere olan çocuğa birkaç adımda yetişti.

"Ben adımı söyledim, sıra sende," dedi Aren, onun peşinden giderken.

Küçük kız duraksadı ve sadece "Ada," dedi. Bir adım daha atarken, Aren de onunla birlikte adım atıyordu.

"Dört tarafı denizlerle çevrili ada, öyle mi? Sare ablan buraya çocuk getirilmeyeceğini bilmiyor mu?" diye sordu Aren, hafif bir alayla.

"Beni buraya Sare abla getirmedi ki, teyzemle geldim ben," diye cevapladı Ada.

"Ayrıca adım dört tarafı denizle..." diyerek devamını unuttu. "Adım Ada, sadece Ada," diye tamamladı sonra.

"Pekâlâ Ada, teyzen kim?" diye sordu Aren merakla.

"Beren," dedi Ada. "Beren teyzem beni getirmek zorunda kaldı."

Aren'in aklına Beren'in bahsettiği o yeğeni geldi. Doğru ya, ikisinin de adı Ada'ydı. Daha önce nasıl anlamadığını düşünerek kendine kızdı. Küçük kız, teyzesine çok benziyordu. "Yüzü mü?" diye düşündü sonra kendisi tamamladı. Hayır, huyu... Bu inat, tek onların ailesinde olabilir diye düşündü.

"Beren Güral'ın yeğeni misin?" diye sordu kesin bir dille.

"Evet," dedi Ada başını sallayarak.

"Teyzene çok benziyorsun," diye mırıldandı Aren, hafif bir gülümsemeyle.

"Hayır, benzemeyiz. Ben anneme benziyorum," diye itiraz etti Ada, dudaklarını büzerek.

"Aksine, teyzen gibi inatçısın," dedi Aren, kaşlarını hafifçe kaldırarak.

"Ben ve teyzem inatçı değiliz!" dedi Ada, kızgın bir ifadeyle.

"İnatçısınız," diye ısrar etti Aren.

"Değiliz!"

"İnatçısınız."

"Anlamıyorsun galiba, değiliz diyorum!"

"Peki, inatçı olmayan inatçılar olun," dedi Aren, hafif bir tebessümle.

Ada, Aren'in bu son dediğine anlam veremedi. "Ha?" diye bir ses çıktı dudaklarından, kaşlarını çatarak.

"Gel, teyzene götürelim seni. Merak etmiştir," diyerek elini uzattı Aren.

Kendisinden çok uzun ve büyük olan adama baktı. Normalde kimseye bu kadar çabuk güvenmezdi, ama bir şey olmuştu. Aren'in gözlerindeki samimiyet mi, yoksa ses tonundaki güven mi? Bilemiyordu, ama elini uzatarak Aren'in elini tuttu.

Odadan çıktıktan sonra, Ada daha önce nasıl fark etmediği bir noktaya bakıyordu. Karşı duvarda, bir sürü yeni model ve eski model araba minyatürleri vardı. Gözleri şaşkınlık ve hayranlıkla parladı.

"Bunlar senin mi?" diyerek eliyle işaret etti.

"Evet, benim," dedi Aren, onun heyecanından keyif alarak.

"Bunlara şey deniliyordu... K ile başlıyordu... Iıı..." diyerek aklını zorluyordu ki, Aren onu tamamladı. "Koleksiyon," dedi nazik bir sesle.

Kız başını salladı. "Evet, koleksiyon. Yakından bakabilir miyim?" diye sordu heyecanla.

"Tabii ki, yakından bakabilirsin," dedi Aren gülümseyerek.

Ada, koşar adımlarla koleksiyonun bulunduğu yere yaklaştı. Etkilenmiş gibi uzun uzun minyatür arabalara baktı. "Keşke bunlar gerçek olsaydı," diye iç çekti. Ada'nın arabalara zaafı vardı; babasından almış olmalıydı bu huyunu.

Bir tane beyaz araba aldı eline, Aren'e göstererek, "Bu çok güzelmiş, keşke gerçek olsaydı," dedi. Karşısında konuştuğu adamın da arabalara zaafı olduğunu bilmiyordu küçük Ada.

Aren arabalara göz gezdirdikten sonra Ada'ya döndü. "Bu arabalar zaten gerçek, Ada. Hepsi gerçekte var ve hepsi benim," dedi sakin bir şekilde.

"Nasıl yani? Burada bir sürü araba var. Hepsi gerçek ve senin mi?" diye sordu Ada, şaşkınlıkla.

Aren başını salladı. "Evet, öyle," dedi gülümseyerek.

"O beyaz araba senin olabilir," diye ekledi sonra.

"Gerek yok," dedi Ada, nazikçe.

"Benim hediyem olsun. Çok fazla günahım var galiba, bir yerden iyilik yapmam gerekiyor. Bana yardım edip o hediyeyi kabul edebilirsin, değil mi Ada?" dedi Aren, gözlerinde bir parıltıyla.

Ada düşündü bir an. "Senin için kabul ettim o zaman," dedi gülümseyerek.

"Hadi o zaman teyzene götürelim seni," diyerek bir kez daha elini uzattı Aren. Bu sefer elini tutmuştu küçük kız.

Koridorda birlikte yürürlerken, Aren, Ada'nın neşeli tavırlarından etkilenmişti. Belki de çocuklarla anlaşmak o kadar da zor değildi diye düşündü.

Ofisin ana bölümüne geldiklerinde, Beren ve Sare'nin telaşlı halleri açıkça belli oluyordu. Ada'yı görür görmez, Beren hızla yanına geldi. O sırada Ada'ya odaklandığından, yanında Aren'in olduğunu bile fark etmemişti.

"Ada! Nerelerdeydin sen? Çok endişelendim! Uslu durmanı söylemiştim, neden beni dinlemedin?" dedi, kızı sıkıca kucaklayarak.

Ada, biraz mahcup bir ifadeyle teyzesine baktı. "Özür dilerim teyze. Saklambaç oynuyorduk, sonra Aren amcayla tanıştım," dedi neşeyle, gözleri parlayarak.

Beren, o anda Aren'in varlığını fark etti. Göz göze geldiklerinde, içinde karmaşık duygular belirdi. Aren, kaşlarını çatmış bir şekilde Ada'ya baktı. "Amca mı? Ben amca yaşında değilim," dedi hafif bir alınganlıkla.

Ada başını kaldırıp merakla Aren'e baktı. "Kaç yaşındasın ki?"

Aren, "Otuz," diye mırıldandı. Ancak Beren hemen araya girerek düzeltti. "Otuz bir... Otuz bir yaşında," dedi, hafif bir tebessümle.

Aren, diliyle dudağını hafifçe yaladı, gözlerinde hafif bir parıltı belirdi. "Gördüğün gibi, amca denilecek kadar yaşlı değilim," dedi, Ada'ya göz kırparak.

Beren, Aren'i sinirlendirmek için, "Amca diyebilirsin Ada," dedi hafif bir alayla.

Aren hemen itiraz etti. "Hayır Ada, amca dememelisin."

Ada, kafasını hafifçe yana eğerek düşündü. "Ne diyeyim peki? Kaya abiye söylediğim gibi sana da mı abi diye sesleneyim?"

"Aynen öyle seslen canım," dedi Aren memnun bir ifadeyle, bu sırada Beren'e bakarak onun tepkisini ölçmeye çalışıyordu.

"Tamam o hâlde Aren abi," dedi Ada neşeyle. Sonra bir an duraksadı ve iki ismi olduğunu hatırladı. "Aren abi mi yoksa Savaş abi mi?" diye sordu merakla.

Beren'in zihninde eski anılar canlandı. Aren, asla kendisine 'Savaş' ismiyle hitap edilmesini sevmezdi. Dünyada yeterince kötülük varken savaşa karşı büyük bir kin besliyordu. Ona ne zaman "Savaş" dese tartışırlardı.

Aren, ciddi bir ifadeyle, "Aren," dedi sadece. "Aren ismini kullanıyorum."

"Tamam, peki Aren abi," dedi Ada gülümseyerek.

Aren, gözlerini Beren'den ayırmadan, "Ada'yı dolapta buldum. Saklambaç oynuyormuş," dedi sakin bir sesle.

Beren, kızgın ama aynı zamanda minnettar bir ifadeyle başını salladı. "Teşekkür ederim," dedi nazikçe, içinde hâlâ karmaşık duygular taşıyarak.

Bu sırada Sare, yanlarına yaklaşarak Ada'ya sarıldı. "Beni çok korkuttun küçük hanım!" dedi hafif bir sitemle.

Ada gülerek, "Özür dilerim Sare abla. Bir dahaki sefere söyleyeceğim," dedi masum bir ifadeyle.

Aren, bulunduğu yerden Ada'nın boyuna kadar çömeldi, gözlerinin içine bakarak, "Memnun oldum Ada hanım," diyerek elini uzattı.

Ada da küçük elini uzatarak, "Ben de memnun oldum Aren Savaş Akalay bey," dedi ciddiyetle. İkisi de kısa bir an için ellerini sıkarken, Aren'in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

Aren, elini geri çekip doğruldu. Aslında Ada ile Aren daha önce karşılaşmışlardı ama bunu ikisi de hatırlamıyordu. O gün, akşam yemeğinde lavabonun önünde birbirlerini görmüşlerdi; fakat o an ikisi de Beren'e odaklandığı için fark etmemişlerdi.

Aren'in bakışları Beren'e kaydı. Gözlerinde derin bir ifade vardı, sanki söylemek istediği çok şey vardı ama kelimeler yetersizdi. Beren, bu bakışı yakalayınca hafifçe irkildi. Ardından Sare'ye dönerek, "Sare, sen Ada'yı al, git. Ben birazdan yanınıza geleceğim," dedi kararlı bir sesle.

Sare, "Tabii Beren," diyerek Ada'nın elini tuttu. "Gel bakalım küçük hanım," dedi gülümseyerek. İkisi yanlarından uzaklaşırken, yolda Sare bir kez daha Ada'ya kendisini ne kadar korkuttuğunu anlatıyordu.

Aren'in Beren'le ilgili başka bir planı vardı, ancak bunu ne Vendetta biliyordu ne de kendisine söyleyebiliyordu.

🌪⛓️

Karşımdaki Aren'e baktım. O, derin bir nefes alarak benden önce konuştu. "İyi misin?" diye sordu, gözlerinde bir merak ifadesi vardı. Bir an duraksadıktan sonra ekledi: "Geceden daha iyi misin?"

Omuzlarımı hafifçe silkerek, "Senin olmadığın her an iyiyim desem," dedim soğuk bir ses tonuyla.

Aren kaşlarını çatarak gözlerini benden ayırmadı. "Ben yokken, üç yıl boyunca iyi miydin peki, Beren?" dedi, sesi hafifçe titreterek. Sözlerine karşılık boğazım düğümlendi. İlk gittiği haftayı hatırlamak bile istemiyordum. Sevdiğim kişiydi, hatta ilk sevdiğim kişiydi...

"Hadi, Beren, iyi miydin, söylesene?" diye ısrar etti Aren, adım adım bana yaklaşarak. Onun bu inatçı tavırlarından kurtulmak istercesine, "İyiydim, çok iyiydim. Ama sen geldin ve ben artık eskisi kadar iyi değilim, Savaş," dedim kararlı bir sesle. "Savaş" dedim, ama hiçbir şey anlamadı, yüzünde anlamsız bir ifade belirdi.

Aptal, bende nasıl bir yara bıraktığını göremiyor. Kör olsa yeridir.

"Öyle diyorsun yani," dedi, hafif bir alayla gülümseyerek.

"Öyle diyorum," diye karşılık verdim, gözlerimi ondan ayırmadan, dik bir duruş sergileyerek.

Aren derin bir nefes alıp ellerini cebine soktu, yüzündeki gülümseme kayboldu. "Pekâlâ, o zaman ben ve geçmişimiz sana bu kadar zarar veriyorsa unut, unutalım gitsin," dedi, sesi daha ciddi ve sert bir hâl aldı.

Dudaklarımı ısırarak baktım ona. "Sen zaten unuttun," dedim sessizce.

Bir an duraksadı, sonra sanki bir şeylerin farkına varmış gibi, "Doğru, ben zaten unuttum," diye mırıldandı, bakışlarını yere indirdi.

"Bundan sonra, geçmişin olan Aren Savaş Akalay değil, sadece patronun olan Aren Savaş Akalay'ım. İstediğin de bu değil miydi zaten, Beren Güral?" diyerek gözlerini yeniden bana çevirdi, bakışları donuk ve ciddiydi.

"İstediğim tam olarak bu değildi. Geldiğin gibi gitmekti," dedim, içimdeki öfkeyi ve kırgınlığı bastırmaya çalışarak.

Aren hafifçe başını salladı, acı bir tebessüm dudaklarına yerleşti. "Maalesef bu mümkün değil. Yarım saat önce tam anlamıyla şirket benim oldu," dedi, sesi sakin ama kararlıydı.

"Gerçek anlamda üzücü," dedim gözlerimi kısarak. Sonra derin bir nefes alıp ciddi bir ifadeyle devam ettim. Haklıydı, en mantıklısı buydu. Madem ki gidemiyor, geçmişimden gitsin. Sadece patronum olsun.

"Bundan sonra, şirketinde çalışan herhangi bir çalışandan farkım yok. Sen de benim için patronumdan öte değilsin," dedim kararlılıkla. Benim için patron, yabancıdan farkı olmayan biriydi.

Aren bir süre sessizce bana baktı, yüzünde okunamayan bir ifade vardı. Sonra elini uzatarak, "O hâlde tanıştığımıza memnun oldum, Beren Güral," dedi resmi bir tonla.

İstemeyerek de olsa elini sıktım. "Ben de öyle, Aren Savaş Akalay," dedim, tokalaştığımız an aramızdaki soğukluk hissediliyordu. Elinin sıcaklığına rağmen içimde bir ürperti hissettim.

"O hâlde işlerimizin başına dönebiliriz," dedim hafifçe geri çekilerek.

"Elbette," diye yanıtladı Aren, gözlerini benden ayırmadan. Ardından hafifçe gülümsedi, ama bu kez gülümsemesi gerçek bir neşe taşımıyordu.

Arkamı dönüp uzaklaşırken, arkamdan seslendi. "Bu arada, yeğenin sana çok benziyor."

Adımlarımı durdurdum, yavaşça arkamı dönerek ona baktım. "Anlamadım?"

"Yeğenin Ada, tıpkı senin gibi inatçı. Küçük bir versiyonun gibi," dedi, hafif bir tebessümle.

Kaşlarımı çatarak, "Ben ve yeğenim hakkında konuşmazsanız memnun olurum, Savaş Bey," dedim sert bir ifadeyle.

Kahretsin, yine 'Savaş' dedim ve yine bir bok anladığı yok. Ben kimle konuşuyorum?

Aren'ın yüzündeki ifade bir an için değişti, sanki incinmiş gibiydi. "Haklısınız, kusura bakmayın, Beren Hanım," dedi, sesi biraz kısık çıkmıştı.

"Tekrar edilmezse kusura bakmam, Savaş Bey," dedim, gözlerimi dikerek, kararlılığımı hissettirmek istiyordum.

"Edilmeyecek, Beren Hanım," diye yanıtladı, bakışlarını yere indirerek.

Arkamı dönüp hızlı adımlarla uzaklaştım. İçimde bir fırtına kopuyordu. Onunlayken duygularımı kontrol etmek ne kadar zordu. Ama artık geçmişi geride bırakıp işime odaklanmalıydım.

Geri döndüğümde, Ada yerinde oturmuş, Sare ile hararetli bir şekilde konuşuyordu. Yanlarına yaklaştığımda, Ada göz göze gelmemeye çalışarak başını öne eğdi. Hafifçe gülümsedim. Belli ki yaptığının farkındaydı ve biraz da mahcup olmuştu.

"Biliyor musun Sare abla," dedi Ada, gözlerini Sare'ye dikerek.

"Neyi, Adacığım?" diye sordu Sare, merakla.

"Benim teyzem çok anlayışlı ve medeni bir insan," dediğinde, ikimiz de gülüşlerimize engel olamadık. Ada'nın bu sözleriyle ne demek istediğini ikimiz de çok iyi anlamıştık. Onun bu tatlı çabasına karşı koymak mümkün değildi.Gülüşlerimiz kesilince, biraz daha ciddileşip Ada'ya döndüm. "Ada, tabii ki sana kızmayacağım. Sen bir çocuksun, elbet böyle şeyler olur. Ama bir dahaki sefere daha dikkatli ol, olur mu? Ya orada karşılaştığın kişi Aren abin olmasaydı, ne olacaktı?" dedim, sesimde hafif bir endişe tonu vardı.

Ada dudaklarını büzdü, gözlerini yere indirerek, "Haklısın teyze," diye mırıldandı.

"Haklıyım," dedim, başını okşayarak. "Sadece seni merak ettim, bir daha haber vermeden uzaklaşma lütfen."

Ada başını kaldırıp bana baktı. "Tamam teyze," dedi gülümseyerek. Sonra heyecanla elindeki beyaz minyatür arabayı bana uzattı. "Teyze, Aren abinin birçok arabası varmış! Gördün mü? Çok güzeller. Koleksiyonundan bana bu arabayı hediye etti, bak!"

Arabayı elime alıp inceledim. Detaylarıyla yapılmış bu minyatür araba gerçekten etkileyiciydi. "Çok güzelmiş," dedim gülümseyerek.

Ada'nın gözleri parlıyordu. "Bu arabaların gerçeği de varmış. Bir ara bakmaya gider miyiz?" diye sordu, heyecanını gizleyemeyerek.

Bir an duraksadım. "Maalesef Ada, gidemeyiz. Aren abi buranın patronu ve biz ise sadece çalışanlarız. Aramızdaki çizgiyi korumalıyız, anladın mı?" dedim, nazikçe.

Ada'nın yüzündeki heyecan yerini hayal kırıklığına bıraktı. Başını hafifçe aşağı yukarı salladı. "Anladım," diye fısıldadı.

Onu üzgün görmek istemiyordum. "Ama aklıma bir fikir geldi," dedim, göz kırparak. "Araba galerisi olan bir arkadaşımı tanıyorum. Boş bir günümüzde seni oraya götürebilirim."

"Ciddi misin?" derken yüzünde yeniden bir tebessüm belirdi.

"Elbette," dedim gülümseyerek. Tam o sırada, Sare kollarını birbirine bağlayıp dudak bükerek araya girdi. "Bana ne? Abi.Ben de teyze istiyorum!" dedi şakayla karışık.

Kahkaha attım. "Olur yavrum, sana da teyze olurum diycem de o kadar yaşlı değilim! Ama sen de gel bizimle, birlikte eğleniriz," dedim neşeyle.

Sare gülümsedi. "Teşekkürler, işten fırsat bulursam neden olmasın," dedi.

Birden projeler aklıma geldi. "Harbi iş dedin ya, projeler aklıma geldi," diyerek ciddileştim. "Hadi bakalım Ada, kalk Efsun ablanın yanına gidelim. Sen buradayken odaklanamıyorum."

Ada yüzünde memnun bir ifadeyle, "Efsun ablanın işi vardı," dedi nazlanarak.

"Bitmek üzereymiş, hadi gel," diyerek elimi uzattım. "Peki," dedi usulca elimi tutup. Sare'ye dönerek, "Görüşürüz Sare abla," dedi el sallayarak.

Sare de ona el salladı. "Görüşürüz Adacığım," dedi gülümseyerek.

Asansöre bindiğimizde, Ada bana baktı. "Teyze, gerçekten arabaları görmeye gidecek miyiz?" diye sordu, gözlerinde umutla.

"Gideceğiz tabii ki," dedim, saçını okşayarak. "Söz veriyorum."

Efsun'un kafesine geldik. Şirketle çok yakın olması gerçekten büyük bir şanstı; acil durumlarda kurtarıcımız oluyordu. Kafeyi açıp içeri girdiğimizde, işçilerin malzemeleri topladığını gördük. Ortamda hafif bir boya kokusu vardı, yeni yapılan düzenlemelerin izleri her yerde hissediliyordu.

"Kolay gelsin," diyerek içeri girdim. Efsun, eli belinde bize doğru yaklaştı. "Bitti mi işiniz?" diye sordu gülümseyerek.

"Benim işler bitmedi ama sana Ada'yı getirdim," dedim, hafif bir mahcubiyetle.

Efsun, Ada'ya bakarak göz kırptı. "Hoş geldin küçük hanım! Ne dersin, seninle biraz vakit geçirelim mi?"

Ada hafifçe surat asarak bana döndü. "Teyze ya, mal mıyım ben? Niye benden böyle bahsediyorsun?" dedi sitemle.

Gülerek, "Ne alaka Ada, o anlamda değil," dedim. "Seni Efsun ablaya emanet ediyorum sadece."

Efsun araya girerek, "Tamam, ben anladım. Ada, sana en sevdiğin içecek ile tatlıyı getiririm, hiçbir şeyi kalmaz," dedi şefkatle.

Ada'nın yüzü hemen aydınlandı. "Gerçekten mi Efsun teyze?" diye sordu sevinçle.

"Elbette canım," dedi Efsun, saçlarını okşayarak. "Hem belki birlikte biraz resim çizeriz, ne dersin?"

"Harika olur!" diye atıldı Ada, gözleri parlıyordu.

"Çok haklısın," dedim Efsun'a dönerek. "Benim de acil işe dönmem lazım."

Efsun başını salladı. "O zaman sen işe dön, Ada bana emanet. Merak etme."

Ada bana dönerek, "Merak etme teyze, Efsun teyze bana emanet. Ay pardon, ben Efsun teyzeye emanetim," dedi ve küçük bir kahkaha attı.

Gülümseyerek onu öptüm. "Tamam tatlım, akşama görüşürüz. Söz verdiğim gibi, arabaları görmeye de gideceğiz."

"Hadi ben kaçtım," diyerek kafeden çıktım. Sokakta hafif bir esinti vardı, yüzüme vurduğunda içimde garip bir huzur hissettim.

Asansöre bindiğimde, aklıma Aren'in araba koleksiyonu geldi. İyi de, Aren araba sevmezdi. O her zaman motorları tercih ederdi. Eskiden motor tutkusuyla tanınırdı. Bu değişiklik kafamı kurcalıyordu.Belki de üç yıl boyunca çok şey değişmişti.

Asansör şirketin katına vardığında derin bir nefes aldım. "Artık işime odaklanmalıyım," diyerek kendimi motive etmeye çalıştım. Masama doğru ilerlerken, düşüncelerimi bir kenara bırakıp projeye yoğunlaşmaya karar verdim.

Saatlerdir masamın başında çalışıyordum. Ekrandaki çizimler ve masadaki not yığınları, ne kadar yoğun olduğumu gösteriyordu. Sare de yan masada benimle birlikte çalışıyordu. Kalemi kağıt üzerinde hızla dolaşıyor, arada bir bilgisayarına bir şeyler giriyordu.

"Nasıl gidiyor canım?" diye sordum, başımı kaldırıp ona bakarak.

Sare gülümseyerek bana döndü. "İyi gidiyor Beren, senin tarafta nasıl?"

"Bitirmeye az kaldı, ama gözlerim artık iflas etti," dedim espriyle.

"Eee, bu kadar saat ekran başında olursan normal tabii," dedi başını sallayarak. "Bir ara ver istersen."

"Haklısın aslında. Kahve molası verelim mi?" dedim umutla.

"Harika fikir! Zaten beynim durmaya başlamıştı," dedi Sare, kalemini masaya bırakarak.

Tam kahve için kalkacakken, şirketin asistanlarından biri kapıyı tıklatıp içeri girdi. Elinde zarif bir zarf vardı. "Beren Hanım, size bir mektup geldi," dedi gülümseyerek.

"Teşekkür ederim," dedim, zarfı alarak. Kimden geldiğine dair bir bilgi yoktu. Merakla zarfı masama koydum.

Sare kaşlarını kaldırarak bana baktı. "Kimden gelmiş acaba?"

"Hiç fikrim yok," dedim omuz silkerek. "Belki faturadır ya da reklamdır."

"Yoksa gizli bir hayran mı?" diye güldü Sare, göz kırparak.

"Ah lütfen, o kadar şanslı olsam," dedim gülerek. "Kahveleri alıp gelir misin? Ben de şu mektuba bir bakayım."

"Tamamdır, hemen geliyorum," dedi Sare mutfağa yönelirken.

Tam mektubu açacakken, telefonum çaldı. Ekrana baktığımda Efsun'un adı parlıyordu. Sesi heyecanlı ve telaşlıydı. "Beren! Hemen kafeye gelebilir misin? Acil bir şey var," dedi hızlıca.

Kalbim hızla çarpmaya başladı. "Ne oldu Efsun? Bir şey mi oldu?" diye sordum endişeyle.

"Şey... Sana burada anlatayım. Lütfen çabuk gel," dedi ve telefonu kapattı.

Mektubu masanın üzerine bırakarak hızla ayağa kalktım. Aklıma hemen Ada geldi. Bir şey olmuş olabileceği düşüncesiyle panikledim. Mektubu masamdaki belgelerin ve bazı atık kağıtların üzerine koyduğumu bile fark etmemiştim.

Sare elinde kahve fincanlarıyla geri döndü. "Beren, bir şey mi oldu? Yüzün bembeyaz," dedi endişeyle.

"Efsun aradı, acil bir şey varmış. Hemen gitmem lazım," dedim aceleyle.

"Tamam canım, git sen. Haber ver bana da olur mu?" dedi Sare, elini koluma koyarak.

"Tabii tabii, ararım seni," dedim ve çantamı alıp hızla ofisten çıktım.

Efsun'un kafesi şirkete yakındı, ama o an mesafe bana çok uzun geldi. Adımlarımı hızlandırarak kısa sürede vardım. Kapıyı açtığımda, kafede loş bir ışık ve hafif bir müzik vardı. "Efsun? Ada?" diye seslendim, kalbim güm güm atıyordu.

Bir anda arkadan Ada koşarak bana sarıldı. "Sürpriiiz!" diye bağırdı neşeyle.

Şaşkınlıkla ona sarıldım. "Adaa! Ne yapıyorsunuz siz burada?"

Ardından Efsun elinde bir pasta tepsisiyle belirdi. Yüzünde geniş bir gülümseme vardı. "Sana küçük bir sürpriz yapmak istedik," dedi göz kırparak.

Derin bir nefes aldım, içimdeki endişe yerini rahatlamaya bıraktı. "Ah be Efsun, beni nasıl korkuttunuz! Bir şey oldu sandım."

"Üzgünüm canım, ama son günlerde ne kadar yorulduğunu gördük ve seni biraz neşelendirmek istedik," dedi Efsun, pastayı masaya koyarak.

Ada heyecanla elimi tuttu. "Teyze, pastayı ben yaptım! Efsun teyze yardım etti tabii."

Gözlerim doldu. "Canlarım benim, bu çok tatlı bir sürpriz oldu gerçekten," dedim duygulanarak.

"Hadi oturalım da afiyetle yiyelim," dedi Efsun, sandalyeleri işaret ederek.

Beraber oturup sohbet etmeye başladık. Ada pasta yaparken yaşadıklarını anlattı, Efsun da arada espriler yaptı. Zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim bile.

Bir ara saate baktım. "Eyvah, neredeyse mesai bitiyor. Şirkete dönüp eşyalarımı toparlamam lazım," dedim hafif bir telaşla.

Efsun elini uzatıp kolumu tuttu. "Bu kadar çalıştın, bugünlük böyle kalsın. Yarın halledersin."

Gülümseyerek başımı salladım. "Biliyorum ama birkaç şey var halletmem gereken. Hem Ada'yı da daha fazla yormayalım, sen de eve git dinlen."

"Tamam o zaman, biz de birazdan çıkarız," dedi Efsun. "Merak etme, her şey yolunda."

"Aferin sana küçük hanım," dedim Ada'nın saçlarını okşayarak. "Pasta gerçekten harikaydı."

Ada gülümsedi. "Beğenmene sevindim teyze!"

Kafeden ayrılıp yeniden şirkete döndüm. Asansöre binerken, Kaya aklıma geldi. Uzun zamandır onunla doğru düzgün sohbet edememiştik. Katına çıkıp ofisine yöneldim.

Kapısı yarı açıktı. İçeriden hafif bir müzik sesi geliyordu. Kapıyı tıklatıp başımı uzattım. "Müsait misin?"

Kaya başını kaldırıp beni görünce gülümsedi. "Beren! Gel gel, hoş geldin."

İçeri girip sandalyeye oturdum. "Nasılsın? Yoğunsun galiba."

"Ah sorma ya, şu projeyi yetiştirmeye çalışıyorum," dedi ellerini saçlarının arasından geçirerek. "Ama senin gelişin iyi oldu, biraz kafa dağıtırız."
Gülerek, "Evet ya, uzun uzun oturup sohbet edemedik." dedim. İçimde bir hafiflik vardı, sanki eski günlerdeki gibi rahatlamıştım.

"Kimin yüzünden acaba?" dedi Kaya ukala bir şekilde, kaşlarını kaldırarak.

"Hiç bana bakma, bak geldim konuşalım diye ama senin işlerin var ve bu benim sorunum değil," dedim gözlerimi devirerek. O sırada Kaya'nın masasında bir yığın dosya ve çizim vardı. Kalemi, parmaklarının arasında gidip geliyordu, ama gözleri bana kilitlenmişti.

"Ne yapalım, hayat koşturmacası işte," dedi Kaya omuz silkip, bir yandan da derin bir nefes alarak. Sanki üzerine binen yüklerden kısa bir süreliğine kurtulmak istiyordu.

"O zaman, sen nasılsın? İşler, güçler nasıl gidiyor Kayacım?" diye cevabını bildiğim soruları sordum. Kaya'nın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Bu tür sohbetlerimiz onun için de bir nefes alma molasıydı.

"Valla işler güçler her zamanki gibi yoğun. Şu projeyi yetiştirmeye çalışıyorum ama biliyorsun işte, bitmiyor bir türlü," dedi ellerini saçlarının arasına geçirerek. "Senin tarafta durumlar nasıl?"

"Bizimki de fena değil, biraz daha detay kaldı. Ama seninle karşılaştık ya, günüme renk geldi," dedim göz kırparak.

Kaya hafifçe gülerek, "Vay, ne iltifat ama!"

"Tabii ne sandın."

"Beren bir şikayetim yok.Ama şu Kudret var ya, biraz dikkat etmek lazım ona," dedi ciddi bir şekilde.

"Ne oldu ki? Yine ne işler çeviriyor?" diye sordum kaşlarımı çatıp.

"Tam emin değilim ama bazı dedikodular duyuyorum. Sen de göz kulak ol kendine, tamam mı?" dedi gözlerimin içine bakarak.

"Merak etme, her zamanki temkinli Beren'im ben," dedim gülerek.

"İyi öyle olsun," dedi Kaya da gülerek. "Neyse, çok tutmayayım seni."

"Haklısın, ben kaçayım artık. Görüşürüz Kaya, kendine iyi bak."

"Sen de Beren, görüşürüz."

Ofisime geri döndüğümde, Sare toparlanıyordu. Masama baktığımda, mektup ortalıkta yoktu. Etrafıma bakındım ama göremedim. "Sare, masamda bir mektup bırakmıştım. Gördün mü acaba?"

Sare bir an duraksadı, yüzünde mahcup bir ifade belirdi. "Ah Beren, çok özür dilerim. Az önce Gülnur Abla atık kağıtları sordu, ben de masadaki kağıtları toparlayıp ona verdim. Sanırım mektubun da o kağıtların arasındaydı."

Bir an şaşkınlıkla ona baktım. "Yani mektup gitti mi?"

"Maalesef... Gerçekten çok üzgünüm. Fark etseydim asla vermezdim," dedi üzüntüyle.

İç çekerek,"Tamam canım, önemli değil. Bilmediğin bir şey için kendini suçlama," dedim onu rahatlatmaya çalışarak.

"İstersen gidip arayalım. Belki geri dönüşüm kutusundadır hâlâ," dedi telaşla.

"Yok yok, boş ver. Belki de önemsiz bir şeydir," dedim omuz silkerek. "Sen de toparlanıp çıkıyorsun galiba."

"Evet, bugünlük bu kadar yeter," dedi Sare hafif bir tebessümle. "Yarın görüşürüz o zaman."

"Tamam canım, iyi dinlen."

Eşyalarımı toplayıp ofisten çıktım. Son olarak Efsun'un kafesine uğrayıp Ada'yı alıp eve geçtim. Bugün çok yorulmuştum ki bence Ada da yorulmuştu; yolda giderken resmen uyukluyordu. Eve geldiğimizde akşam yemeği yiyip televizyonun karşısına geçtik. Yarım saat sonra Ada'nın gözleri kapanmıştı. Onu kucaklayıp odasına götürdüm. Yatırırken yine bir şeyler sayıklıyordu: "Teyze... Elmalı turta..." diyerek uykuya bir kez daha teslim olmuştu.

Ben de geri televizyonun karşısına geçtim. Aslında orada televizyon izlemiyordum; sadece ses olması için açmıştım. Ada da uyuduğuna göre sesler kesilmişti ve ben sessiz yapamıyordum. Hep bir ses, hep bir gürültü isteyen birisiyim; en ufak bir şey yaparken bile şarkı açan birisiyim. Nasıl sessiz bir şekilde durayım ki?

Kulaklığımı takıp mutfağa gittim. Evde gündüzleri olmadığım için genelde geceleri evin işini yapıyordum. Eve bir temizlikçi tutsam annem etimi başımı yerdi, "Bir evi temizleyemiyor musun? Orada burada bana laf edecekler, Zerrin'in kızı bir evi temizleyemiyor," diye. Gerçi tutsam haberi olur mu, onu bile bilmiyorum ama annemin kulağına giderdi. O kadar dedikodu sistemleri gelişmiş ki duyduğumda "Yuh," demiştim.

Temizlemeye başlarken kulaklığımdan müzikler eksik olmadı. Mutfağı toparlarken dans ederek temizlik yapıyordum. Çekmeceleri düzenleyip, tezgahı silerken kendimi müziğin ritmine kaptırmıştım. Mutfak pırıl pırıl olduktan sonra salonu toparlamaya geçtim. Ada'nın oyuncaklarını topladım, battaniyesini katladım. Son olarak süpürgeyi çıkardım ve evi süpürdüm. Her yer tertemiz olduktan sonra derin bir nefes aldım.

Bir fincan çay demleyip, salonun en rahat koltuğuna oturdum. Ancak gözlerimi kapatır kapatmaz içimde bir huzursuzluk belirdi. Uyuyamıyordum. Televizyonun sesini hafifçe açtım, ama yine de içimdeki düşünceler susmuyordu. Bir türlü rahatlayamıyordum.

Kalkıp mutfağa gittim, bir şeyler atıştırmak belki iyi gelir diye düşündüm. Ancak mutfakta dolanırken aklıma hep geçmişe ve bugünün olayları takılıyordu. Düşünceler kafamın içinde dönüp duruyordu.

Yatağa geri döndüm ama yatmak yerine kitap aldım elime. Belki bir şeyler okumak beni rahatlatırdı. Ancak birkaç sayfa ilerleyemeden gözlerim ağrımaya başladı. Kitabı kapatıp tekrar salona döndüm.

Televizyonun sesi eşliğinde,ama uyuyamamak beni yormuştu. Uykusuzlukla mücadele ederken, bir yandan da ertesi günün planlarını yapmaya çalıştım.

Kulaklığımı tekrar takıp, bu kez yavaş ve sakin bir müzik açtım. Salonda biraz dolaşarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Müzik ve hafif hareketler biraz olsunrahatlamamı sağladı. "Her şey yoluna girecek," diye düşündüm kendi kendime. "Yarın yeni bir gün."