2. bölüm · Kaçış ve Kader
BÖLÜM-1
"hayat sen planlar yaparken başına gelenlerdir"
"İhanet, en güvendiğin kişiden geldiğinde en acı vericidir."
- Ernest Hemingway
•dönemedim o gün evime {boramess}
Doğru sandığımız yanlışlar hayatımızda büyük yanlışlar yapmaya yol açabilir. Hayatta üç yanlış bir doğruyu götürürken, üç doğrunun bir yanlışa hiçbir etkisi olmazdı. Bu durum bile adaletsizliğe örnekti. Zira, çoğu zaman hatalarımız, doğrularımızdan daha fazla dikkat çeker ve bizi geri planda bırakırdı.
İnsanlar olarak, hatalardan ders çıkarmak ve onları tekrarlamamak için çaba gösteriyoruz. Ancak bazen, yaptığımız hataların ağırlığı altında ezilede biliyoruz
Hayatın bu dengesiz terazisi, bizlere her zaman doğruyu yapmamız gerektiğini gösterir. Ancak hep yanlış yaptırır.hataların kaçınılmaz olduğunu da kabul etmeliyiz ki Önemli olan bu,hatalar da kader gibidir; belki seni mutsuz edecek, üzecek, ama ileride karşılaşacağın büyük acıdan az hasarla çıkmana yardımcı olacak.
İşte bu yüzden, doğru kararlar almanın önemi kadar, yapılan hatalardan ders çıkararak büyümenin de değeri oldukça büyük.
Kimi zaman, hatalarımızın sonuçları ağır olabilir ve hayatımızı derinden etkileyebilir.
Her ne kadar üç doğru bir yanlışı silmese de, doğrularımızın sayısını artırarak hayatta ilerlemek bizim elimizde.
Bazen de yanlışı hatayı yapan sen olmazsın ama o yanlış senin doğrunundan götürür. Yani soru yanlış oldumu senin doğrunun hiç bir önemi kalmıyor.
Bu hayatın dengesiz terazisi benide bulmuştu.
O gün güneş hissetmişti her gün doğan güneş o gün güneş geç doğmuştu. O an herşeyin donmasını zamanın akmamasını istemiştim.
Altı ay sonra...
18.08.2022
İstanbul
Beren Güral
---
Aren'in gittiği günün üzerinden tam altı ay geçmişti. Zaman geçse de bazen insan, bir telefon uzaklığında değil de bir nefes uzaklığında olmasını ister sevdiğinin. Ben de sadece bunu istiyordum. Bu altı ay boyunca her gün konuştuk. Aren çok yoğun çalışıyordu ve doğum günüme çok az kalmıştı. Gelmesi için ısrar ediyordum ama bir türlü olumlu bakmıyordu. İçimde hâlâ bir umut vardı; belki çıkar gelir, sürpriz yapar diye düşünüyordum. Ancak maalesef hiç de öyle olmadı. Bu sefer en güzel günümü yeni bir yaş alıyorum diye kutlamadım, ölüme bir yıl daha yaklaştığım için kutladım.
Gün o kadar geç doğmuştu ki, sanki güneş bile o günün ağırlığını hissediyordu. Odamın her köşesinde bir karanlık, bir sıkıntı vardı. Ağustos'un sıcak havası bile bu kasveti dağıtamıyordu. Pencereden dışarı baktığımda, gri bulutların arasında süzülen birkaç ışık huzmesi gördüm. İçimde garip bir sıkıntı vardı, sanki yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi. Bugün doğum günümdü ama içimde en ufak bir sevinç kırıntısı bile yoktu.
Odanın düzeni her zamanki gibiydi. Kitaplar, sevdiğim filmlerden posterler ve köşedeki küçük çalışma masası. Masanın üzerinde bir yığın not defteri ve kalem, hayallerim ve planlarımı bir araya getiren araçlar. Ama bugün, hiçbir şey yapmak istemiyordum. Havanın ağırlığı, düşüncelerimi de ele geçirmişti.
Annem memlekette kalmıştı ve son beş aydır ondan uzakta yaşıyordum. Annemin iyileşmiş olması içimi rahatlatıyordu, ama aynı zamanda onun yokluğu da içimde bir boşluk yaratmıştı. Telefonla konuştuğumuzda, her zaman beni teselli etmeye çalışırdı, ama annemin sıcaklığını hissetmek bambaşka bir şeydi.
Yataktan kalkıp dolabımı açtım. Bugün şirkete gitmek için hazırlanacaktım. Dolaptan en sevdiğim elbiseyi çıkardım; zarif, yazlık bir elbiseydi. Üzerime giydiğimde, kızıl saçlarımın elbisenin rengiyle nasıl uyum sağladığını gördüm. Aynaya baktığımda, saçlarımın güneş ışığında nasıl parladığını fark ettim. Bugün biraz daha özen göstermiştim, belki de içinde bir umut vardı, belki de sadece kendimi iyi hissetmek istemiştim.
Arkadaşlarım Efsun ve Kaya ile buluşacaktık. Efsun, her zaman yanımda olan, neşeli ve enerjik bir arkadaşımdı. Kaya ise sakin ve düşünceliydi, her zaman mantıklı düşünürdü. Kaya gibi sert mert bir adamdı.Beraber kahve içip sohbet etmek için Efsun'un kafesinde buluşacaktık.
Şirketin kapısından içeri adım attığımda Efsun ve Kaya bana neşeyle el salladı. Efsun, "kızımm, bugün harika görünüyorsun!" dedi. Kaya ise, "Bugün önemli bir sunumun var, değil mi? Hazır mısın?" diye sordu.
"Sanırım hazırım," diye yanıtladım. İçimdeki sıkıntıyı bastırmaya çalışarak.
Kahve molası için Efsun'un kafesine geçtik. Sıcak bir kahve alıp masaya oturdum. Efsun, "bugün neler yapacağız? Hep böyle oturmayacağız ya" diye sordu. Kaya da kahvesini yudumlayarak, "Evet, planlar nedir?" diye ekledi.
Uzun uzun konuştuk, sadece şirket hakkında değil, neredeyse her konu hakkında sohbet ettik. Ama bir türlü konu doğum günüme gelmiyordu. Belki de unutmuşlardı. Aslında önemli olan onların hatırlaması değildi; önemli olan onun hatırlamasıydı. Onun hatırlaması benim için her şeyden daha önemliydi.
"Şirketten sonra biraz yürüyüş yapmak istiyorum. Bugün kafamı dağıtmaya ihtiyacım var," dedim.
Stresimi bir kenara bırakıp sunumu yapmaya gittim. Sunum boyunca aklıma güzel şeyler getirdim, böylece kendimi bulup kötü düşünceleri uzaklaştırdım. Sunumun gerçekten güzel geçtiğini düşünüyorum. Kaya ile biraz daha işlerle uğraştıktan sonra Efsun'un yanına geçtim. Cafede bir şeye ihtiyaç olup olmadığını sordum, ancak gerek olmadığını söyledi. Çok yorulduğumu fark ederek eve gidip dinlenmemi önerdi. Ben de ona hak verip oradan ayrıldım.
Şirkette unuttuğum yapmam gereken şeyi yaptım.Şirketten çıktıktan sonra, kulaklığımı takarak yola koyuldum. Bugün doğum günümdü ve belki de biraz yürüyüşle kendimi daha iyi hissederdim. On beş kez Aren'i aradım ama hiçbirinde cevap alamadım. Son aradığımda, telefon nihayet açıldı ama Aren yerine bir kadın sesi duydum. "Hadi hayatım, bırak şu kuyturuk telefonu ve şu salak kızı. Gel yanıma!" diye ses yükseldi. Gözlerim doldu, kaldırımın kıyısına oturdum. Ne olduğunu anlamamıştım ama direkt aklıma Aren'in beni aldattığı düşmüştü.
Kalbim sıkıştı, nefes almakta zorlanıyordum. İki buçuk yıldır sevgiliydik ve bu süre boyunca sadece onun yanında çocuklaşabiliyordum. O an çocukluğumu kaybetmiş gibi hissettim. Her şey anlamsızlaştı, iki buçuk yılın boşa gittiğini düşündüm. İçimde bir şeyler eksikti, göremediğim ama bildiğim bir şey vardı: Bu sondu. Aren'in bana yaptığı bu ihanet, affedilecek gibi değildi. Ona olan aşkımı nasıl sileceğim. Ondan nasıl kopacağımı, nasıl unutacağımı. Ama içimde hala ona karşı bir aşk vardı ve bu beni daha da kırıyordu. Aldatılmayı hak etmediğim ben bu aldatmayı asla hak etmedim. Aren'in bana bunu yapmasına inanamıyordum. Onunla geçirdiğim her an, verdiği her söz birer yalan mıydı? O an, ondan nefret ederken bile ona aşıktım.
Ağlamaya başladım ve etrafımdaki dünya bulanıklaşmıştı. Çocukluğuma ihanet etmiş gibi hissediyordum. Küçük beren'e ne cevap vereceğim ona olan hislerimi nasıl anlatacağım. Herkese karşı savunduğum adam artık yoktu. Onunla ilgili her şey bir yalandı ve ben bu yalana inanmıştım. Kalbimdeki boşluk, her zamankinden daha derindi ve bu boşluğun nasıl dolacağını bilmiyordum.
Telefonumdan sıradaki şarkı çalmaya başladı: "Dönemedim o gün evime." Uzun uzun baktım, köpekler yanımdan geçti. Köpeklerden çok korkmama rağmen tepki vermedim. İnsanlar, çocuklar, arabalar geçti ama hiçbir tepki vermedim. Efsun arıyordu ama açmadım. Uzun uzun oturdum, yaşlı bir teyze geldi yanıma sadece yüzüme baktı ama o kalbimi gördü"Ne oldu evladım"
"Belli ki incinmişsin bana anlat ki kuş gibi hafifle" dedi.
Benden cevap alamayınca yanıma oturdu, bastonunu yanına koydu. Yaşı en az altmış vardı ama yaşıtlarına göre çok daha dinamik ve genç gibiydi. Yavaş yavaş konuşmaya başladı. Sesindeki yaşanmışlık, her şeyi alt üst edebilecek seviyedeydi. "Hayat şu an çok anlamsız geliyor ama zaten hayatın anlamı, anlamı olmayan hayattır, kızım," dedi.
Bir anda "Aldattı beni. Hayatta uğruna her şeyimi vereceğim adam beni aldattı," dedim.
Teyze, bana merhamet dolu gözlerle baktı. "Hayat bazen zor olabilir, ama unutma ki sen güçlü bir kadınsın," dedi.
Halimi elimle gösterip, "Sence öyle miyim teyze?" diye konuştum.
"Sen benim sandığımdan da güçlüsün," dediğinde, acının yarattığı gülümseme ile teyzeye sarıldım. Teyze, zaten benim oturduğum kaldırımın ordaki evde yaşıyormuş. Camdan ağladığımı görüp yanıma gelmiş. Teyzeyi evine bıraktıktan sonra altı ay önce gittiğimiz sahile gitmeye karar verdim. Orada geçirdiğimiz anılar gözümde canlandı. Aren'in, "Seni unutmaya ömrüm yetmez," dediği anı hatırladım. Verdiği sözler aklıma geldi ve gözümden bir damla yaş süzüldü.
Sahile vardığımda, kendimi kumların üzerine bıraktım. Gözlerimi kapattım ve o anılara daldım. Gece boyunca sahilde kaldım, güneş doğarken hâlâ oradaydım. Kalbimde büyük bir boşluk vardı ama bir şey artık çok netti: Aren'in yaptığı yanlış, affedilecek gibi değildi. Onu unutmak zorundaydım ve bu yolculukta yalnız yürümek zorundaydım.
Sabah olmuştu ve güneşin ilk ışıkları sahili aydınlatıyordu. Uzun bir gece geçirmiştim sahilde ve eve dönme zamanı gelmişti. Yavaşça eve doğru yürümeye başladım, adımlarım yavaş ve ağırdı. Kapıyı açtığımda, karşıma çıkan manzara beni hem şaşırttı hem de duygulandırdı. Efsun ve Kaya, telaşlı bir şekilde beni bekliyorlardı. Gözlerinde endişe ve merak vardı.
"Beren, neredeydin? Saatlerdir seni arıyoruz!" diye seslendi Efsun.
"Evet, doğum gününü kutlayacaktık ama sen ortalıkta yoktun," diye ekledi Kaya. Masanın üzerinde süslenmiş bir pasta vardı, benim için hazırlanmıştı. Gece eve gelseydim, doğum günümü kutlayacaklardı. Bu düşünce içimi burktu, kendimi daha da suçlu hissettim.
Bir süre hiçbir şey söyleyemedim. Efsun ve Kaya'nın gözlerindeki endişeyi gördükçe daha da kötü hissediyordum. Efsun ve Kaya'nın yanına geçtim. Onlara her şeyi anlatmalıydım.
"Oturun, size bir şeyler anlatmam lazım," dedim. Efsun ve Kaya sessizce oturdular ve beni dinlemeye başladılar.
"Dün gece, Aren'i aradım ama açmadı. Defalarca aradım ve sonunda telefon açıldı. Ama... başka bir kadın vardı. Aren'i aradığımda, o kadının sesi yükseldi. Aren'in beni aldattığını düşünüyorum," dedim gözlerim dolarken.
Kaya, öfkeli bir şekilde ayağa kalktı. "Nasıl yapar! Seni böyle üzecek adamı bulup hesap soracağım. Beren, sen benim kardeşim gibisin. Bunu nasıl yapar!" dedi, gözlerinde öfke vardı.
Efsun ise ayağa kalkıp volte atmaya başladı, "Beren, Aren o kadar da önemli değil. Sen güçlü bir kadınsın ve bunu atlatacaksın. O aptal adam senin sevgini hak etmiyor, o şerefsizin iki yakası bir araya gelmesin. Geceleri hep kabus görsün. O salak senin ahın ile yaşaya bileceğini mi sanıyor?inşallah oda yaşattığın yaşar kuzum, sen merak etme Allah çektirilen acı havada kalmaz çektirenin başına düşer." dedi. Sonra ekledi, "Sana layık olmayan biri için gözyaşı dökmeye değmez. Biz senin yanındayız, unutma."
Efsun'un sözleri beni biraz olsun rahatlattı. Ancak içimdeki kırıklık hala tazeydi. "İki buçuk yıldır birlikteydik. Ona her şeyimi verdim. Çocukluğumu bile onun yanında hissettim. Bu ihaneti hak etmedim," dedim.
Kaya, "Beren, seni anlıyoruz. Ama unutma ki hayatta bazen böyle şeyler olur. Senin için daha iyisi gelecektir. Bunu aşacaksın ve daha da güçlü olacaksın," dedi.
O da bir erkekti. "Kaya, neden birisi sizi delice severken onu aldatırsınız ki?" diye sorduğumda, gözümden süzülen yaşa engel olamadım.
Derin nefesler aldı Kaya ve gözlerini hafifçe kısarak, "Çünkü bazı erkekler kendi zayıflıklarını başkalarında arar. Sadakatsizlik, kendi içlerindeki boşluğu doldurmak için çektikleri bir çıkış yoludur. Ancak gerçek sevgi, böyle bir ihaneti hak etmez," dedi. Sözlerinin ardından sessizlik çöktü, ancak bu sözler havada asılı kaldı, düşündürücü ve ağırdı.
Bir süre boyunca ikimiz de sessizce oturduk. Kaya'nın söyledikleri kafamda yankılanıyordu. Hayatın ve ilişkilerin karmaşıklığı, bazen en basit soruların bile ne kadar derin anlamlar barındırdığını gösteriyordu.
"Sen bunu yaşadın mı?" diye sordum sonunda. Kaya, derin bir iç çekti ve gözlerini ufka dikti. "Evet," dedi alçak bir sesle, "ve bunu en beklemediğim kişi tarafından hissettim."
Kaya duvarlara baktı, her yerde Aren'den hatıralar, her yerde beraber olduğumuz fotoğraflar ve mutluluğumuz vardı. Gözüm Kaya'nın baktığı yere kayınca, hıçkırıp sessizce ağlamaya başladım. Efsun hemen ayağa kalkıp duvardaki fotoğrafları toplamaya başladı.
Kaya ise, "O herifi bulup onu mahvedicem. Nasıl bu kadar bencil olabilir?" diye ekledi. Gerçekten artık dünyaya adam gibi adamların gelmesi gerekiyordu.
"Ne yapacağımı bilmiyorum. Onu unutmak zorundayım ama bu çok zor. İçimde hala ona karşı bir aşk var ama bu ihanet affedilemez," dedim, gözyaşları süzülürken.
Efsun ve Kaya, beni teselli etmeye çalıştılar. Olanları sindirmeye çalışırken, onların yanımda olması içimi biraz olsun rahatlattı. Gelecekte neler olacağını bilmiyordum ama şimdilik, onların desteğiyle ayakta duruyordum. Onlar da olmasa ne yapardım kestiremiyordum.
İtalya
18.08.2022
Roma'nın dar sokakları, gece yarısı bile hareketliydi. Trafik karmaşası, korna sesleri ve sirenler şehrin her köşesinden duyuluyordu. İtalya'nın tehlikeli yanları, özellikle geceleri daha belirgin hale geliyordu. Şehrin birçok yerinde silah sesleri yankılanıyordu. Boş bir depoda, yerde yığılı bir şekilde yatan adamlar vardı. İki çete, yani mafya grupları arasında şiddetli bir çatışma yaşanmıştı.
Aren, bu çatışmanın ortasındaydı ve maalesef bu çatışmada hayatını kaybetmişti. Aren'in grubundaki adamlar, çatışmanın şiddeti arttıkça kaçmaya başlamıştı. Aren ve birkaç adam daha yerde cansız yatıyordu. Karşı tarafın lideri Katran ise yüzünden yaralanmıştı. Yerde yatan adamların arasında, Aren'in telefonu çalmaya başladığında, Katran telefonu açtı. Arkadan Didem isimli kadın, "Hadi hayatım, bırak şu kuyturuk telefonu ve şu salak kızı. Gel yanıma!" diye sesleniyordu. Polis siren sesleri giderek artıyordu ve kaçmaları gerekiyordu.
Katran, telefonu kapatıp Aren'in bedenini yanlarına alarak hızla uzaklaştılar. Didem, Dido lakabıyla bilinen kadın, arabayı büyük bir ustalıkla kullanmaya başladı. Arka koltukta liderin başı Katran ve Luca oturuyordu. Didem, direksiyonda heyecanını bastırmaya çalışarak, "Çabuk olun, polis her an burada olabilir!" dedi. Hızla kendi mekanlarına doğru yol aldılar.
Roma'nın tehlikeli gecelerinde, mafya çatışmaları ve polis sirenleri arasında hayatta kalmak için mücadele ediyorlardı. Şehrin bazı bölgeleri adeta savaş alanına dönmüştü. Sokaklar taranmış, bazı binalar bombalanmış ve yangınlar çıkmıştı. Şehirdeki kaos, mafya gruplarının gücünü ve acımasızlığını bir kez daha gözler önüne sermişti. Polis sirenleri, yangın alarmları ve ambulans sesleri gece boyunca susmamıştı. Roma, bu karanlık gecede büyük bir yara almıştı.
Didem, Katran ve Luca, Aren'in bedenini de yanlarına alarak hızla kendi mekanlarına gittiler. Didem, arabayı büyük bir ustalıkla kullanıyordu. Arka koltukta oturan Katran gözlerini yavaş yavaş kapatıyor, yanında oturan Luca yarasını tişörtü ile bastırıyor, ön koltukta oturan Eren ise dışarıda olan durumu kontrol ediyor, gizlice sızdığı polis sisteminden irtibat alıyordu. Liderlerine destek olmaya çalışıyordu.
Roma'nın bu karanlık gecesi, mafya gruplarının acımasız yüzünü bir kez daha ortaya koymuştu. Aren'in ölümü, bu tehlikeli dünyanın ne kadar acımasız olduğunu gösteriyordu. Katran ve diğerleri, hayatta kalmak için her gün yeni bir mücadele vermek zorundaydılar. Mekanlarına vardıklarında, hemen adamlar Aren'in bedenini içeri taşıdılar.
Luca son sesiyle bağırdı, "Liam! Hemen buraya gel, Katran'ın durumu kötü!" Katran'ın yüzündeki yara oldukça kanıyordu ve vurulduğu için nabzı düşmekteydi. Liam hemen telaşla yarasına baktı. Nabzı o kadar düşmüştü ki kritik anlara gelmişti. Uzun bir ameliyata alınması gerekiyordu. Liam, yanına cerrahları çağırdı.
Dido ve Luca, stresli bir şekilde mekanda volta atıyorlardı. O sırada Eren, yani Ero, planlarını yapıyordu. Eğer planlandığı gibi giderse her şey iyi olacaktı. Ero'nun planı, Katran'ın çatışmada ölen Aren'in kimliğini alarak Amerika'nın en büyük çetesinden kaçmasıydı. Türkiye'ye gidip belli bir müddet Aren'in yerine yaşayacaktı. Amerika'da Katran'ın çetesindeki adamlar işleri düzeltene kadar bu kimlikle saklanacaktı.
Yarım saat geçmişti. Doktorlar hâlâ uğraşıyor, bir türlü sonuç alamıyordu ama zaten ameliyatın uzun süreceğini biliyorlardı. Ameliyat sırasında Katran'ın kalbi durmuştu. Luca'nın silah atışları mekanı başlarına yıkacak kadar güçlüydü, Dido'nun çığlıkları ise kulakları sağır edebilirdi. Ero'nun sessizliği ortamı daha da korkutuyordu. Liam'ın gözünden akan yaş, Katran'ın yüzüne düşmüştü bile. Birbirleriyle korku dolu bakışan cerrahlar ve doktorlar son kez tekrar denediler. "3, 2, 1..." demişti ki bir kalp atış sesi duyuldu. Endişe ile sevinç arasında yer alan bir gülümseme belirdi yüzlerinde. Doktorlar hemen yapılması gerekenleri yapmak için Katran'ı dışarıya çıkardılar.
18 saat süren bu ameliyat başarı ile sonlandırıldı. Aren'in, yani 18 saat öncesine kadar Katran olan kişinin, nefes almaya başlamasıyla herkes rahat bir nefes aldı. Şimdi yapmaları gereken tek şey Aren'in tam anlamıyla iyileşmesini beklemekti. Katran için yeni yüzü ve yeni bir kimlik, yeni bir hayat demek değildi; onun için sıradan bir şeydi, tıpkı bir diziye konuk oyuncu olarak girmek gibiydi. Geçici bir hevesti, gelecek ve geçecekti.
O gün gerçek Aren ölmüştü ama insanlar İtalya'nın büyük mafyalarından Katran'ın öldüğünü sanıyorlardı. Halbuki gerçek şöyleydi: Aren Akalay 18 Ağustos'ta hayatına son vermiş, çatışmada yaralanan mafya lideri ise Aren Akalay'ın yüzünü alarak hayatına devam etmişti. Bu gerçeği sadece onlar biliyordu ve sadece onların bilmesi yetiyordu. Peki ama Aren'in hayatında olan kişilere ne olacaktı? Annesi, babası, kardeşi, sevgilisi ve sevdikleri...
Aren yavaş yavaş iyileşti, artık Katran ismi ile tüm bağlantısını kesmişti ve herkesle konuşup ona bir daha Katran dememeleri gerektiği konusunda uyarmıştı. Dido ve Luca yer altından ufak ufak işler yapıyorlardı ancak büyük oyunu yüzeye çıktıklarında oynayacaklardı. Liam, kendini tıpta geliştiriyordu bu zaman zarfında. Ero ise yeryüzüne geçtiklerinde uygulayacakları planları yapıyordu ve irtibatını güçlendirebildiği kadar güçlendiriyordu. En ince ayrıntısına kadar planlaması gerekiyordu çünkü bir yanlış tüm doğruları götürebilirdi.
Aradan tam tamına üç yıl geçmişti ve herkes en iyi şekilde hazırlanmıştı. Aren artık tam anlamıyla Aren Savaş Akalay olmuştu. Mekanlarında, Ero bilgisayarın başına geçmiş, Aren'e plandan bahsediyordu. Luca atış tahtasına atış yapıyor, Liam dikkatle izliyor, Dido ise bacak bacak üstüne atmış oturuyordu.
"Bak, son kez anlatıyorum: Aren Savaş Akalay, doğma büyüme İstanbullu. Okul hayatında başarılı ama asosyal. Carl Şirketi'nde çalışmaya başladı, işlerini ilerletti ve bildiğin gibi İtalya'da devam etmeye geldi. Şirkette çalışırken bir kızla tanışıp sevgili olmuş, iki yıl sevgili kalmışlar ve hatta evlenmek üzereymişler. Ancak Aren İtalya'ya gelerek evliliği ertelemeye karar vermiş," dediği gibi Beren Güral'ın fotoğrafı ekranda belirdi.
Kızıl saçları, sıcak bakışları ve tatlı gülümsemesi vardı fotoğrafta. Bu fotoğraf neredeyse dört yıl öncesine aitti. Birkaç fotoğrafa daha baktılar; kızıl saçları hâlâ aynı, lakin ne sıcak bakışları ne de tatlı gülümsemesi kalmıştı.
"Bu muymuş Beren Güral?" diye sordu Luca.
"Evet, buymuş," dedi Dido hissizce.
"Ama kız gerçekten güzelmiş," dedi Ero.
Aren, kendisi ilerle butonuna basarak fotoğrafları geçti. Ero, Beren'in hayatını özetleyen bilgileri okumaya başladı: "Beren Güral, 27 yaşında, 18 Ağustos doğumlu. Annesi Zerrin Güral ve babası Ceyhun Güral Trakyalı. Liseyi okumak için İstanbul'a gelmiş ve bir daha temelli Trakya'ya dönmemiş. Annesi, babası, kız kardeşi Derin Güral ve ablası Diyar Ayaz ile tanışmış. İki yıl boyunca Aren Akalay ile sevgili olmuşlar, bir buçuk yıl boyunca aynı evde yaşamışlar. Ablasının bir çocuğu var ve şu an teyzesi Beren ile kalıyor. Ablası ve eniştesi yurtdışına gitmişler, eniştesinin babası kalp krizi geçirdiğinden dolayı," diyerek bitirdi konuşmayı. Ardından, "Üç yıl boyunca hiç aramamış. Demek ki gerçekten sevmiyormuş," diye ekledi patavatsızca.
"Bence de," dedi Dido.
"Yeter," dedi Aren tek kelime ile. "Sıradaki."
"Nevzat Akalay, Aren Akalay'ın babası, İstanbullu ama İzmir'de oturuyor. Oğlunu sever ama uzaktan sevgisini belli eden tiplerden değil. İki tane oğlu var; biri artık sensin, diğeri ise Aras Akalay. Karısı Cavidan Akalay'ın şimdilik sağlık sorunları yok. Seni canı pahasına sever. Üç yıl boyunca düzenli olarak senin adına mesajlar atıldı.
Aras Akalay üniversite öğrencisi, İstanbul'da üniversite okuyor. Merak etme, seninle aynı evde yaşamıyor, başka bir ev tutmuş. Ev konusuna gelince, senin yani diğer Aren'in evinde hâlâ Beren oturuyor."
"O kızla karşılaşmamamız gerekiyor, alt üst eder planı. O yüzden bana bir ev bulun, kızdan uzakta olsun mümkünse."
Luca serserice güldü: "Kardeşim, aynı şirkette çalışıyorsunuz, haberin olsun. O kız seni elbet görür."
"Haklısın," dedi Liam.
"O zaman karşılaşınca düşünürüz," diyerek yanlarından ayrıldı Aren. Birkaç saat sonra hepsi ayrı ayrı uçaklarıyla Türkiye'ye uçtular.
Eylül 2025
Beren Güral
Bu sabah yine alarmın sesini duymayıp geç kalmıştım. İyi ki Ada şu an benimle yaşıyor da kargalar bokunu yemeden kalkıyordu. O kalktı mı tüm apartman kalkıyordu zaten. Sabah sekiz gibi Ada'nın yüzüme ketçap sıkmasıyla uyandım. Ne olduğunu anlamadan Ada kaçıp kendini banyoya kilitledi. Ben de kendime gelip yüzümü temizleyip hızlıca mutfağa gittim. Üç yıl içinde iyi yemek yapmayı öğrenmiştim. Ablam ve eniştem yurtdışına gittikleri için yeğenim Ada'ya bir müddet benim bakmam gerekiyordu. Pardon, sabretmem gerekiyordu.
Ada banyodan kendini terfi etmiş, masaya oturmuş, sürekli "Yemek, yemek, yemek!" diye bağırıyordu. Saçının bir yanını bağlamış, diğer yanını benim bağlamamı bekliyordu. Yüzünün yarısında masumluk vardı, yarısında ise şeytanlık. Kime çekti artık bu çocuk hiç anlamadım. Ada'nın sabırsız çığlıkları beni gerçek dünyadan bezdirdi. Bir de o zeytin gözleriyle bakıyor ya, o zaman bir sevesim geliyor sonra geri gidiyor. Sabahları onunla ilgilenmek bazen zordu ama onun neşesi ve enerjisi her şeye değiyordu.
"Sakin ol tatlım, yemeğin geliyor," dedim. Hızla sucuklu yumurta yapmaya koyuldum. O ise beni tekrar etti: "Sakon ol datlom, yemeğin geleyo." Pişirdiğim sucuklu yumurtayı tabağa alırken, bu üç yıl içinde ne kadar çok şeyin değiştiğini düşündüm. İlk başta başarısız denemelerim oldu ama pes etmedim. Şimdi mutfakta oldukça yetkindim ve Ada'nın en sevdiği yemekleri yapabiliyordum.
Ada'ya, "Biraz bekle, saçını da bağlayacağım," dedim. Elini havaya kaldırıp şekil şükül yaptı: "Ağaç oldum ağaç, seni alan koca yandı. Sendeki bu uyuşukluk varken bak Ada, dedi dersin seni alan iki güne geri getirir." Elini masaya sürttü: "Ahada buraya yazıyorum." Gözüm saate kaydı ve geç kaldığımı fark ettim. Hanım hanımcık bakışlarımla Ada'ya susması gerektiğini belirttim. Hızla üstümü değiştirmeye gittim. Gömleğimi giyerken Ada'nın çığlıkları aklımdaydı. Bir yandan onunla ilgilenmekten bıkmışken, bir yandan da işe geç kalma stresi içindeydim. Hazırlanmam bitince, hemen Ada'nın saçını topladım ve hızlıca evden çıktık. Acaba sabahki ketçapın acısını çıkarmak için kumral saçlarını siyaha mı boyasam? Çık aklımdan fikir.
Servis saatini kaçırmamak için koşturuyorduk. O ise bilerek yavaş yavaş yürüyordu, tam dayaklık. Evden bu yere kadar altı defa ayakkabı bağcıklarını bağladım. Her boku biliyor hanımefendi, bir ayakkabı bağlamayı bilmiyor. Ne diyeyim, bağlamayı öğretmeyen ablamı da ben. Neyse ki, servise tam zamanında yetiştik ve Ada'yı servise bindirdim. Derin bir nefes aldıktan sonra Efsun'u aradım. "Elf, beni arabayla alabilir misin? Bugün gerçekten çok geç kaldım," dedim. Ellerim belimdeydi, Ada yüzünden kendime vakit bile ayıramamıştım. Üstüme ferah bir beyaz gömlek almıştım, altıma ise gri bol paça pantolon. Temmuz ayının sonlarındaydık, yavaş yavaş minilerime veda etmem gerekecekti ama ben onları kışın da giyerdim ki, kimi kandırıyorum.
Efsun, "Üzgünüm Berenim, arabam şu an bakımda. Beni de Kaya alacak, yoksa biliyorsun hemen gelirdim," diye cevapladı. İçimdeki stres iyice artmıştı. "Biliyorum Elf'im, sen sorun etme. Ben bir taksi bulur gelirim hemen," dedim ve hemen bir taksi durdurup şirkete gitmek üzere yola çıktım. Taksinin içinde sabahın karmaşasını ve iş yoğunluğunu düşündüm. Taksiyle şirketin önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Günün telaşı başlamıştı ama ben buna hiç hazır değildim.
İçeriye telaşla girip kimseye gözükmeden masama geçmek istiyordum ki Ali beni gördü. İki eli cebinde süzülerek yaklaştı sanki babasının şirketi: "Ooo Beren Hanım, geç kalmışız sanki." Siz de beyinsiz kalmışsınız, ben laf ediyor muyum şu yaşımda ettirdiği laflara bak ya.
Uzun boylu, esmer bir şeydi. O çok sevdiği siyah saçları dökülür inşallah. Ali bizim şirketin finans müdürü; şirketin finansal işlerini yönetiyor, hayır, yönetsin yönetmesin demiyorum ama benim projelerimin bütçelerini niye sık sık kısıyor? Bu durum projelerimin zamanında tamamlanmasını zorlaştırıyor. Onun yüzünden ertelenen projelerim aklıma geldi. Ulan Ali, çıksa gel lan.
"Günaydın Ali Bey, siz de pek erkencisiniz."
Kasım kasım kasılarak, "Olması gereken Beren Hanım," dedi.
"O halde siz beni... ben sizi tutmayayım," deyip yanından ayrıldım. Masama geçerken bizim dedikodu grubu yine toplanmış bir şeyler konuşuyorlardı.
"Yeni gelecek olan CEO aslında daha önceden burada çalışmış. Sadece şirketin eski ortağı onu kendi şirketine taşımış, şimdi de buraya geri dönüyormuş."
"Oh ne âlâ, gel çök," dedi Kudret. Bu da Ali'nin kayıp ikizi olabilir; ikisinden de oldum olası haz etmiyorum.
Sare oradan masumca ekledi: "Nereden biliyorsun Kudret? Belki adam o şirkette senden fazla çalıştı. Ayrıca CEO olmak o kadar kolay değil, hemen CEO yapsınlar. Adamın kendine özgü başarıları vardır eminim ben."
"Tamam Sare, sen öyle de," dedi Kudret tripli bir şekilde. Ben oynamayacağım da de, Kudret bekliyordu.
Sare beni gördüğü gibi tebessümle, "Günaydın Beren, duydun mu yeni CEO gelecekmiş?"
"Günaydın Sare, şimdi sizden duydum."
Yanlarından Sare ile beraber ayrıldık. Sare diğer sarışınlardan farklıydı; doğal sarışındı ve sarışınlık ona çok yakışıyordu. Masalarımız birbirine yakındı, burada kalbini görebildiğim nadir insanlardan biriydi. Uyuyan Güzel gibi kötülükler karşısında uyuyordu.
Masalarımıza geçince, "Uykunu alamadın galiba," dedi nazikçe.
"Aslında pek anlamadım. Göz altlarım mı morarmış?" diyerek hemen aynaya baktım. Bir şey yoktu, mavi lenslerimi takmışım. Göz altlarımda morluk yok, peki neden öyle demişti?
"Bugün yorulmuş gibisin, ondan," dediğinde ayağa kalkıp yazıcıdan çıkardığım kâğıtları almaya gittim. Yerime geri dönerken, "Bir yeğenimden bahsetmiştim, hatırlıyor musun, Ada," dedim.
Tatlı bir hatırlama oluştu, "Ah, şu yaramaz olan, geçenlerde çantana kurbağa koyan."
"Evet evet, o."
Gerçekten anlamıyorum. Ben bu yaşta kurbağadan korkuyorum, küçücük çocuk korkmuyor. Ayrıca o kurbağayı nereden buldu, onun hakkında en ufak bilgim yok. Kesin bizim oradaki pet shop'tan almıştır, yoksa başka ihtimal getirmek istemiyorum aklıma.
"Baya yaramaz. Eğer sen ablana çektiysen, sizin tarafa çekmemiş."
Kaşlarımı hak verir gibi kaldırıp, "Kesinlikle," dedim.
Ofisin girişinde Kaya belirdi, elinde birkaç dosyayla. Her zaman olduğu gibi takım elbiseli, saçlarını düzenli taramış, disiplinli bir şekilde girdi içeri.
"Ha Beren, şu konuda..." derken Sare'yi gördü. "Aa, Sare de buradaymış. Günaydın Sare," dedi ve tekrar bana döndü.
Yazılım geliştirici olduğu için projelerimin vazgeçilmezi olmayı başarmıştı.
Sare aynı şekilde, "Günaydın Kaya. Bu arada Kaya, yeni proje için bir fikrim var. Bunu mutlaka konuşmalıyız."
"Tabii Sare, birazdan yanıma gel, konuşalım," ve yanıma gelip konuyu anlattı.
Şirkette biraz vakit geçti. Kaya'nın ofise geçip Sare'nin fikri hakkında konuştuk, işlerimizi hallettik. Yaklaşan sunumları, projeleri, geri bildirimleri gözden geçirdik derken öğle arası gelmişti bile. "Öğle arasına çıkıyorum Sare, gelecek misin?"
"Çok teşekkürler Beren, biraz daha işlerim var," proje koordinatörü olmak da zordu neticede.
Üstelemeden ayrıldım, zaten uzak bir yere gitmeyecektim. Şirketin karşısındaki kafeye, Efsun'un yanına.
Asansör bekliyordum. Hayır ya, neden geldi şimdi bu kız? "Aaa Berencim, nasılsın? Öğlen yemeğine mi ayrılıyorsun?"
Dudaklarım memnuniyetsizce birbirine bastırdım. "İyiyim Yaprakçım, aynen, şimdi ayrılıyordum. Sen de gel diyeceğim ama seni sarmaz, sen suşi yiyordun değil mi?"
"Aynen tatlım, başka şeyler mideme dokunuyor."
"İşte her insanın bir kusuru oluyor."
Yaprak'ın içten içe iğnelemeleriyle vedalaşıp kafeye doğru yöneldim. Efsun'un kafesi, şirketin stresini atmak ve biraz olsun rahatlamak için mükemmel bir yerdi. İçeri girer girmez, Efsun'un gülümseyen yüzüyle karşılaştım.
Yanına gidip hemen kollarımı gösterdim, "Bak, bir yerlerim eksik mi? Malûm yamyamların arasında kalıyorum."
Şöyle bir etrafıma baktı, "Şimdilik her şey yerinde."
"Şükür," dedik.
"Sanki bugün sizin şirkette hareketlilik var."
"Aynen, yeni CEO mu ne gelecekmiş," dedim, sandalyeye oturup bana ikramları uzatırken.
"Kimmiş, biliyor musun?"
"Kim bilmiyorum ama inşallah şu yamyamlara benzemez."
"Iıyy, ben biraz önce kimi gördüm biliyor musun?"
"Acaba kim," diye ekledi neşeyle Efsun.
"Hani şu sonbaharda dökülen var ya."
Yüzü buruşturup aklına gelmesiyle isteksizce, "Yaprak," dedi.
Ağzıma bir şeyleri tıkıştırırken, "Doğru tespit," demeye çalıştım.
"Bugün nasıldı?" diye sordu Efsun.
"Tam bir kaos," dedim gülerek. "Ada'nın sabahki yaramazlıkları, şirketin bitmek bilmeyen sorunları... Ama senin kafende biraz rahatlayabilirim."
"Kafe senin," dedi gülerek. İçeriye müşteri girmesiyle, "Ben müşteriye bakıp geliyorum," demesiyle yanımdan ayrıldı.
Geri geldiğinde ise değerlendirdiğimiz kadar konuştuk. Sohbet ederken zaman hızla geçti. Tekrar işe dönme vakti geldiğinde, Efsun'a teşekkür ettim ve kafeden ayrılmak için kapıya doğru ilerlediğimde, "Bero, ben bugün erken kapatacağım. Biraz işlerim var, beni bekleme tamam?"
"Tamamdır," deyip şirkete doğru yol aldım.
Şirkete geldiğimde oldukça yoğun geçmişti. Bu saatte kadar bitirmem gereken proje vardı ama hala devam ediyordu. Bitirmem için birkaç saat daha burada mesai yapmak zorundaydım. Aynı zamanda da Ada'yı almam gerekiyordu, ben de Ada'yı alması için Kaya'dan rica ettim. O da zaten bir saat önce almak için çıkmıştı.
Geçmek bilmeyen saatler sonucunda projeyi bitirmiştim ve Ali Bey'in odasına koyup masamdan eşyaları alıp şirketten çıktım. Şirketin önüne bu saatte taksi gelmediği için taksi durağının yakınlarına inmem gerekiyordu. Biraz indikten sonra kaldırımın kıyısında durdum. Çantamı ayağımın arasına hafif bir şekilde sıkıştırdıktan sonra cüzdanımı taksiyi aramak için telefonumu çıkarıyordum ki, ne ara geldiğini bile fark edemediğim adam çantamı hızla çekip koşması bir oldu. Şaşkınca baka kaldım, adam benden uzaklaşmıştı bile. Peşinde konuştum ama ne fayda. Ama tam köşeyi dönecekken çantamı çalan adam yumrukla yere düştü. Bir adam yumruk atmıştı. Uzaktan tam seçememiştim ama uzun boylu kasvetli bir adamdı. Yerde yatan adama eğilip çantamı elinden aldığında adama doğru ilerledim. Her ilerlediğimde kalbim sıkışıyordu. Şu an oluşan adrenalin mi, bir türlü anlamadım. Adımlarım hızlandı, ben yaklaştıkça adamın yüzü netleşiyordu.
Keşke hep uzakta kalsaydı, hiç netleşmeseydi.
Ağzımdan isteksizce "Aren..." kelimesi çıktı. Gözlerimi açtım, kapattım. Hala aynıydı. Olamaz, gerçekten Aren'di.
