3. bölüm · Kaçış ve Kader
BÖLÜM-2
"Kalbin fısıldadığı, aklın duymaya cesaret edemediğidir."
Siz hiç bir anınızın hiç yaşanmamış olmasını istediniz mi? Veya silmek istediğiniz bir an var mıydı? Benim vardı. Ben, Aren ile olan her anımı silmek istiyordum. Güzel ya da kötü, hiç fark etmezdi; sadece silmek istiyordum. Beynim şu an error veriyordu, resmen donmuş bir şekilde Aren'e bakıyordum. Ben niye bakıyorsam? Beni aldattığı kadın terk etmiştir, o da tıpış tıpış geri gelmiştir.
Aren ile geçirdiğim her anı, her gülüş, her tartışma, her dokunuş... Hepsi birer yara izi gibi zihnimde yer etmişti. Onunla yaşadığım güzel anılar bile artık acı veriyordu. Çünkü biliyordum ki, o anılar artık birer yalanın parçasıydı. Güvenimi, sevgimi, her şeyimi hiçe saymıştı.
Onunla geçirdiğim zamanları düşündükçe, içimdeki öfke ve hayal kırıklığı daha da büyüyordu. Nasıl bu kadar kör olabilmiştim? Nasıl onun yalanlarına inanmıştım? Şimdi karşımda duruyordu, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Ama ben, onun ihanetinin ağırlığı altında eziliyordum.
İhanet, en güvendiğin kişiden geldiğinde en acı vericidir. Ve ben, Aren'in ihanetinin acısını iliklerime kadar hissediyordum. Onunla yaşadığım her anıyı silmek, onun varlığını hayatımdan tamamen çıkarmak istiyordum. Ama ne yazık ki, anılar silinmez. Onlar, bizimle birlikte yaşar ve bizi şekillendirir.
Çantamı çalan adam, fırsat bilerek tekrar kaçmaya çalıştığında, Aren arkasından yetişip onu yeniden yakaladı. O anın kaosunda ve hırsızın çaresiz bakışları arasında, "Bırak gitsin," dedim. Aren, bu sözü duyar duymaz hırsızı serbest bıraktı. Adam hızla uzaklaşırken, içimde bir rahatlama ve karmaşa hissettim.
Gerçek ile hayal arasında sıkışıp kalmıştım. Aren, çantamı vermek için birkaç adım yaklaşırken, gözleri eski Aren gibi bakmıyordu. O an anladım ki bazı şeyler gerçekten bitmişti. Ela gözleri, eski Beren'e bakar gibi değil, yabancı birine bakar gibi bakıyordu. Kafasını yavaşça sallayarak çantamı almam için usulca "Buyrun hanımefendi" dediğinde, kulağımın içinde büyük bir acı haykırışı koptu. Hanımefendi öyle mi... Hanımefendi.
Çantamı hızla alıp sinirle tokat attım. Yanağına düşen tokatın ardından içimde hiçbir duygu belirmemişti. Rahatlarım diye düşünüyordum ama hiç de öyle olmamıştı. Asıl, daha da streslenmeme yol açmıştı. Aren, sorgularcasına bana baktı. "Hanımefendi iyi misiniz?" dedi inanmayarak. Tabii, o eski Beren'den tokat beklemezdi. Bir de hâlâ hanımefendi diyor ya, tekrar vurmak için elimi kaldırdığımda, havada bileğimi kavradı. Altını çizerek tekrar "İyi misiniz?" diye dişlerinin arasından konuştu. Kolumu öyle sıkı tutuyordu ki yerinden kımıldatamıyordum bile.
Gözlerimi gözlerine kilitledim. Bakışlarım olması gerektiği gibi sinirliydi. Onun aksine gözlerinde kocaman bir boşluk vardı. Anlamsız bir şekilde, Aren'ime ait pek bir şey kalmamıştı.
Elimi çekiştirerek, "Bırak," dedim sinirle. Aren yavaşça elimi bıraktı. Birkaç adım geriledim ve artık bazı konuların konuşulması gerektiğini hatırladım. "Sen nasıl bir adamsın ya?" diye söylendim, "Bir de geri dönüyorsun yüzsüz gibi!" Aren sadece yüzüme bakıyordu. Gerçekten sadece susuyor muydu? "Susacak mısın sadece?" dediğimde, tekrar Aren'in bakışlarıyla karşılaştım. Aynı şekilde devam etti sessizliği. "İyi o zaman, ya ben tekrar kaçıp gidersin diye düşünmüştüm," dedim.
Bir an ağzıma sinirle "Huzurun kalmasın, uykularından kaçsın," diye beddua geldi ama diyemedim. O ne iyi sözümü, ne kötü sözümü hak ediyordu. Aren donmuş gibi sadece orada duruyordu. Göğsüne iki kez vurarak kendine gelmesini istedim ama o sadece sarsıldı. "Artık açıklama yapacak mısın Aren? Bir açıklamayı bile hak etmiyor muyum? Üç yıl, ya üç yıl ben seni rahatsız bile etmedim. O aramadan sonra seni bir kere bile aramadım, neden biliyor musun? Belki ben yanlış anlamışım, ileri dakikalarda Aren beni arar diye düşündüm. Aren beni aldatmaz, herkes yapar ama Aren yapmaz demiştim. Ya ben üç yıl her gün senin aramanı, senden bir açıklama bekledim. Hadi bana saygın yok, o beraber geçirdiğimiz iki buçuk yılın da mı hatırı yoktu?" dedim. Susuyordu. Hep böyle susacak mıydı? Gözlerim kararmaya başladığı için birkaç adım sendeledim. Ellerimle gözlerimi ovuşturduktan sonra Aren'i hemen yanımda gördüm. Kolumdan tutmuş, yere düşmemem için beni destekliyordu. "Gel Beren, bir yere oturalım, açıklayacağım," dedi. Şimdi mi geldi aklına Beren demek?
"Bırak ya, açıklama da sende kalsın, her şey sende kalsın. Ben zaten sendeki beni geri aldım, başka şeylerde gözüm yok," diyerek birkaç adım attım, uzaklaşabildiğim kadar uzaklaşmak istiyordum. Bu günün geleceğini tahmin ediyordum ama bu kadar ağır olacağını değil. Arkamdan "Beren!" diye bağırdı. Dinlemedim.
"Beren, beni dinleyeceksin!" diye tekrar seslendi. Arkamdan geliyordu, hissediyordum. Hızlı hızlı ilerlerken tekrar gözlerim karardı. Düşüyormuş gibi olup bir direğe tutundum. Aren'in adımları hızlandı ama benimkiler de hızlandı. Arkama bakmadan direkt karşıdan karşıya geçerken büyük bir gürültü koptu ve kendimi bir an düşüşte gibi hissettim. Az kalsın arabaya çarpılacaktım. Aren, bileğimden tutarak beni kendine çekti ve bu sayede arabadan son anda kurtuldum. Ona bu kadar yakın olmak yerine arabaya çarpsaydım, en azından birkaç kemiğim kırılırdı, kalbim yerine.
Birkaç saniye gözlerine takılı kaldım. Göğüs kafesim korkuyla neye uğradığını şaşırmıştı. Aren'e baktım, üç yıl ondan hiçbir şeyini almamış. Keskin yüz hatları o gün ki gibi belirgin,yüzündeki pürüzsüzlük hala aynı, ela gözleri o günkü gibi sadece fazla anlamsızdı. Oda artık gözlerinde ben olmadığım için. Tek fark, tarzı değişmişti. Eskiden daha sportif giyinirdi, onu vazgeçirememiştim o tarzdan. Şimdi ise benim istediğim gibi oldukça resmi giyinmişti. Üstünde jilet gibi bir siyah smokin vardı, saçlarını bu sefer hafif dağınık bırakmıştı ama o dağınıklıktan nefret ederdi. Halbuki üç yıl benden çok şey almıştı, gülüşümü, gözlerimdeki parıltıyı, en önemlisi beni benden almıştı. Adalet bu olsa gerek. Sonunda olayı idrak ederek onu ittim, "Ne yapıyorsun sen ya?" diye haykırdım.
"Ne yapıyorum biliyor musun? Senin gibi inatçı keçiye söz geçiriyorum," dedi.
"O iş biraz zor yalnız," dedim.
O ise kıyasa kıyas diyerek "Öyle mi?" dedi ve beni bir çırpıda sırtına aldı.
Ağzımdan küçük bir çığlık koptu. Ayaklarım yerden kesildiği gibi çırpınmaya başladım. "Manyak mısın sen? Bıraksana beni!" Aren beni dinlemeyip kendi bildiği gibi yürümeye başladı. Sırtına birkaç kez şamar attım ama duymuyordu ki beni. "Yok, sen gerçekten İtalya'da kafayı yemişsin. Bak, son kez diyorum, indir beni!" dedim.
"Güzelce söyledim, anlamadınız," dedi sakin bir şekilde.
"İlla çuval gibi sırtına mı alman gerekiyordu?" diye çemkirdim.
"Demek ki," dedi alaycı bir ses tonuyla.
"Ben hemen şu an indir yoksa kız kaçırıyorlar diye bağırırım," dedim.
"Bağır," dedi sakince.
"Bak bağırırım," dedim.
Aynı şekilde "Bağır," dedi.
"Bak gerçekten bağırırım," dedim.
"Tamam, bağır," dedi.
Boğazımı temizleyip kendimi hazırladım. "İmdatt! Kız kaçırıyorlar! İmdatt! Yardım edin! Dağdan öküz inmiş, kız kaçırıyor! Yardım edin!" diye bağırdım. Kimseden geri dönüş alamadığımı fark edince kendimi daha fazla rezil etmemek için sustum.
Hızlı hızlı adımlar atarken yukarıdan bir ses geldi. Yaşlı bir adam balkona çıkmış, bize sesleniyordu. "Damad, senin bu kızla işin iş, benden söylemesi,Allah yardımcın olsun," dedi. Aren'in dudağının kenarında tebessüm oluştu ve adama seslendi. "Amin," diye bağırdı.
Şaka gibi ya, bir de bilmiyorum diyor. Sen neyi biliyorsun, salak adam? Sinirlerim şuan bozulma sırası değil, lütfen tutun kendinizi. Sonunda park ettiği yere geldik. Ön koltuğu açıp beni oturttu. "Kaçamaya çalışma Beren."
"Ne kaçacağım be, ben sen miyim?"
Aren şoför koltuğuna oturup arabayı çalıştırdı. Dik dik Aren'e baktım, "Nereye gidiyoruz?" dedim.
"Rahat rahat konuşabileceğimiz bir yere," dedi.
"İşte neresi?" diye sordum.
"Gidince görürsün, Beren," dedi.
"Bilmeye hakkım var," dedim ısrarla.
"Öyle mi?" diye sordu alaycı bir şekilde.
"Öyle," dedim kararlılıkla.
"Öğren o zaman," dedi rahatlıkla. Hızla Aren'e yöneldim, direksiyonu çevirmeye çalıştım ama Aren sıkı sıkı tuttuğu için hareket etmedi. "Ne yapmaya çalışıyorsun? İkimizi de öldüreceksin," dedi.
Salak değildim herhalde. Onun canının bir önemi yok ama benim canımın önemi çok. Arkaya baktım, araba olmadığı için yapmıştım.
"Artık nereye gittiğimizi söyleyecek misin?"
"Susacak mısın? Farkındaysan araba kullanıyorum," dedi.
İki kolumu birbirine bağlayıp cama doğru döndüm. Susacakmışım, onca şeyin üstüne ben susayım zaten. Ne açıklama yapacak acaba, çok merak ediyorum. Senden sıkıldım, öyle aldattım der, ne diyecekse.
Cama yansıyan yüzünü görüyordum. Ara ara benim tarafıma bakıp bakıp yola geri bakıyordu ama o daha çok bakardı. Açıklamayı dinleyip hemen hayatımdan men etmek istiyordum. 10-15 dakika sonra tenha, arabaların tek tük geçtiği ormanlık bir yere geldik. Arabayı durdurdu. Yüzüne bakıp, "Seni dinliyorum, Aren," dedim.
Derin nefes aldı, gözüme bakmıyordu. Sanki o bırakıp gittiği Beren'den kaçıyordu. "İlk olarak senden çok özür dilerim yaşattığım her şey için ama beni dinleyince hak vereceğini umuyorum," dedi. Hiç sanmıyorum, şu an ağzıyla kuş tutsa yaranamazdı. Öyle kolay kolay hak verecek değildim. Susma hakkımı kullandım. Devam etti. "Bak, o günü net bir şekilde hatırlamıyorum. İnanması ne kadar güç olursa olsun ama ben yine anlatacağım. İnanıp inanmamak sana kalmış. Bana söylenen tarihe göre 18 Ağustos 2022'de şirkete suikast düzenlenmiş, hatta birkaç kişi ölmüş. Hatırlamıyorum, ben o suikastta yaralanmışım. Başımı öyle sert bir şekilde çarpmışım ki yaralarım iyileşse bile hafızam hala iyileşmedi." Gülmeye başladım.
Garip bakışları ile bana bakıyordu. Çocuk kandıracağını falan sanıyordu herhalde. Bu yalana inanacağımı sanıyordu. Beni daha fazla güldürmemeli.
"Ay, gülmekten gözümden yaş gelecekti. Eee, sonra ne olmuş, anlat."
"Beren, ben ciddiyim."
"Ben de ciddiyim, Aren. Anlat."
"O gün telefonu açan ben bile değilmişim. Ben yaralı olduğum için şirketteki ekip arkadaşlarımdan Luca açmış. O duyduğun ses de ekipten olan bir diğeri, Didem'di. İnan bana, ben o gün senin aradığını bile bilmiyordum ki. Sadece seni değil, herkesi, her şeyi unuttum. Luca'nın araştırmaları sonucunda ailemi öğrendim. İşimi öğrendim. Bana ailemi, dostlarımı, işimi, hayatımı anlattılar ama senden hiç bahsetmediler. Senden bahsettiklerinde de artık her şey için geç olmuştu. O saatten sonra sana dair hiçbir şey hatırlamıyorken seni aramak sana haksızlık olacağını düşündüm."
Kafamı salladım sinirle. Beni düşündüğü için onca şey yapmış, öyle mi? Şaka gibi. "Bana haksızlık olacağını düşündün, öyle mi?"
Olumlu bir şekilde kafasını salladı. "Öyle," anlamında. "Peki, bana burada ne olduğunu düşündün mü hiç?"
"Beren, seni anlıyorum. İkimizin de yaşadığı şeyler oldukça zor, inanması güç ama maalesef gerçekler bu. Ve ben artık aldatılmış kalıbının altında kalmak istemiyorum. Seni hala hatırlamıyor olsam da ben seni aldattığıma inanmıyorum."
"Şimdi ben doğru anladım, değil mi? Sen hafızanı kaybettin, beni unuttun. O gün telefonu sen değil, başkası açtı. Sen de her şeyi unuttuğun için beni geri aramadın. Bu mu?"
"Bu," dedi.
"Ve sen benim buna inanmamı bekliyorsun?"
"Olması gereken," dedi yola bakarak.
"Ya bir siktir git yoluna Allah aşkına."
"Beren, düzgün konuş. Ben sana küfür ediyor muyum?"
"Et sen de orospu..." diyecekken eliyle ağzımı kapattı. İyi bari, bu huyu değişmemiş. Eskiden de böyle yapardı; benim küfürlerimi saklar, kendi ettiklerini görmezdi.
Elini yavaş yavaş çektiğinde konuşmaya başladım. "Sen de küfür et. Ben sana etme küfür mü diyorum, si..." dediğimde tekrar eliyle ağzımı kapattı. "Sus, yoksa sustururum."
Gözlerimi kapatıp açtım. Elini çektiği gibi, "Piç," dedim. Sadece piç dedim. Oysa ki pezevenk,goz,köpek,zırtapoz şerefsiz, kanı bozuk da derdim ama çok pis baktı. Onları daha sonra söylerim artık.
"Hadi her şeye tamam. Sen üç yıl sonra geri niye döndün?"
"Herkes evine bir gün döner."
"Sen o evi yakıp gittin, Aren."
"Yeniden inşa ederiz biz de, Beren."
"Eski hissi verir mi?"
"Vermez mi?"
"Vermez," dedim kararlılıkla.
"Geç olmuş, evine bırakayım. Yarın tekrar konuşalım."
"İşine gelmedi mi? Her şeyden kaçıyorsun, Aren. Sen busun, bencilsin. Hafızanı kaybettim yalanı ile her şey eskisine dönecek mi sandın? Ben o yalanı yemedim, yemeye de niyetim yok."
Hızla kapıyı açtım, çıktım. Orman gibi bir yerde olduğumuzu unutmuştum. Bir anda kapkaranlık yer ile karşılaşınca, ne yalan söyleyeyim, biraz tırstım.
Aren hemen peşimden hızla kapıyı kapatıp çıktı.
Kafamın estiği yere gittiğimi gördüğünde, "Nereye gidiyorsun?" diye seslendi.
"Senin olmadığın yere," diye konuştum arkama bakmadan.
"Öyle bir yer yok," dedi tok sesiyle.
"Bulurum," dedim ve bulurdum.
Adımlarım devam ederken bir ses geldi. Köpek miydi, kurt muydu tam anlamadım ama hemen çığlık atarak geriye doğru koştuğumda arkamda duran Aren'e çarpmış bulundum. Şiddetle çarpmış olmalıyım ki şu an ikimiz de yerdeydik. Aren'in üstüne düşmüştüm. Aren o kasaları boşuna yapmamış, hemen yere düştü. Aren bana bakıyor, ben ona bakıyorum.
Tekrar köpeklerin havlaması ile sesin geldiği yere baktım. Aren kendine gelmiş olmalı ki, "Üstümden kalkmayı düşünüyor musun? Ha, yerin rahatsa kal tabi," diye konuştu. Konuşurken dudağının kenarında o çok sevdiğim çukur oluşmuştu ama dokunmaya elim gitmiyordu.
Sinirle üstünden kalktım. "Zevzek zevzek konuşma be, meraklısı değiliz herhalde."
"Bana öyle gelmedi gibi ama," dedi. Ters ters baktım. "Tatavayı kesecek misin yoksa ben seni keseyim mi? Sen seç."
"Hadi inat etme, bırakayım seni eve."
Ormanda bir şey oluyor gibiydi. Kuşlar bir anda havalandı, yapraklar hızla kıpırdadı. Ayağımın altından gelen sesi ile karar verdim. "Hadi, çok ısrar ettin, hadi bırak bari." Çok ısrar ettiği için, yoksa korktuğumdan değil kesinlikle.
Arkamdan yürüdüğünü hissettiğimde, "Sana Ada'yı yollayacağım, ona anlatırsın. Gerçi o da çocuk ama senden akıllıdır, yani o da yalanlarını yutmaz," dedim.
Hatırlamaya çalışır gibi kaşları çatıldı. Hatırlamayınca gözleriyle kim diye sordu, "Ada kim?" dedi.
"Yeğenim," dedim.
"Ha, tamam," dedi.
Arabanın kapısına vardığımda açmaya çalıştım ama Aren kilitlemiş olmalı. Onun açmasını beklemeliyim. Kendi kapısının oraya geçtiğinde, "Açsana kapıyı, benim mi açmamı bekliyorsun?" dedim.
Egosu tavan olmuş bunun ya, ama alırım ben onun havasını, beklesin. "Ne beklemesi ya, kapıyı kilitlemişsin ya," dedim.
Şaşkınca, "Ne kilitlemesi, ben kilitlemedim," dedi ve kapıyı açmayı çalıştı. O çalışınca ben de denedim, yok açılmıyor, kilitliydi.
"Bak, kilitli işte."
Eliyle alnına vurdu. "Hayır ya, olamaz."
"Ne oldu, kel mi oldun?"
"Beren, şimdi sırası değil."
"Ha, yarın kel olacaksın."
Hayret bakışları ile beni kınadığına eminim ama kanıtlayamam.
"Beren, bu arabalar kendini kilitliyorlar."
"Eee, Aren, açsana arabayı o zaman."
Camı gözüyle işaret edip, "Anahtar içeride."
Hafif alaycı bir şekilde güldüm. "Şaka yapıyorsun."
"Keşke," dedi.
Aren arabanın etrafında dolaştı, açmaya çalıştı, bir şeyler denedi.
"Olmuyor, bırak gel," dedim.
Arabanın önüne oturup iki kolumu birbirine bağladım. "Neyse, olmuyor. Arkadaşların falan yok mu, ara gelsinler bizi alsınlar."
"Haklısın," deyip eli cebine gitti. Boşluk ile karşılaşınca diğer ceplerine de baktı. Diğerleri ile de aynı manzara ile karşılaşınca camdan içeriye baktı. "Kahretsin, telefonum içeride kalmış, hatta cüzdanım da," umutsuzca bana baktı.
"Neyse, sen ara," koluma baktım. "Has... Çantam yok."
"Telefonum çantamdaydı deme lütfen," dedi yalvarcasına.
"Çantamdaydı."
"Niye çantana koydun?"
"Ya nereme koysaydım?" sustu çünkü haklıydım. Önüne oturduğum yerden kalktım, sinirle bir tane tekerleğine tekme attım. "Senin gibi arabanın ben."
"Vurma arabama," dedi gür sesiyle.
"Sana vururum o zaman."
"Vur arabama," bir tane daha tekme attım.
"Tamam, yeter," dedi.
"Yetmez, senden çıkaramadığım hıncımı arabandan çıkaracağım," hızla arabasına vurmaya başladım. Yerden aldığım odun ile aynasına vurdum ve ayna uçtu. "Tüh, bilerek oldu, kusura bak artık."
Kafamdan tel tokamı çıkarıp sürtmeye hazırlanmışken beni belimden kavrayarak ters döndürdü. Akıllı sıra arabadan uzaklaştıracaktı.
"Hadi gidiyoruz."
"Nereye? Ben seninle hiçbir yere gelmem."
"Tıpış tıpış geleceksin."
"Gelmeyeceğim."
"Geleceksin," dediği gibi benden hızla uzaklaştı. Bu kadar hızlı yürüyebildiğini bilmiyordum.
Yanımdan hızlıca bir şey geçince Aren'e doğru koşmaya başladım.
"Arennnn, bekle beniiiii!"
Aren'in peşine düştüm hemen. Birkaç dakika bir yöne gittikten sonra sonunda bizi asfalt yol gibi bir yer karşıladı. "Şükür," dedim hemen ama pek buradan araba geçiyor gibi değildi.
Aren'in yüzüne baktım, onun yüzündendi ne de olsa. "Hayır, anlamadığım sen nasıl anahtarı arabada bıraktın?"
"Ne bileyim kızım, sen adamda akıl mı bıraktın?"
"Yoktu ki bırakayım."
"Ayrıca hadi ben unuttum, sen niye çantanı unuttun bir de bırakıp giderken?"
Yüzümü buruşturdum. "Senin yüzünden, sinir ettin beni. Sinir olunca çoğu şeyi gözümün görmediğini biliyorsun," yüzüme anlamlı şekilde bakınca ekledim, "biliyordun yani eskiden."
"Neyse, fazla konuşmanın bir anlamı yok. İlk olarak araba bulup şu yerden kurtulmak."
"Bunların hepsi senin yüzünden. Bırakıp gittiğinde hayatımı alt üst ettiğin yetmemiş gibi, yalanlarla geri dönüp tekrar hayatımı alt üst ediyorsun."
Aren, durdu ve dönüp bana baktı. Yüzünde ciddiyet vardı, ama gözlerinde beliren bir hüzün de fark ediliyordu.
"Ne yapmaya çalışıyorsun, Beren? Neden bu kadar inatçısın?" dedi derin bir nefes alarak.
"İnatçı olan ben değilim, senin anlattıklarına inanmamı bekleyen sensin," dedim sert bir şekilde.
Aren, gözlerimi arayarak bir adım daha yaklaştı. "Beren, anlıyorum. Sana bunları anlatmak zor. Ama gerçekleri bilmek senin hakkın," dedi yavaşça.
Bir an duraksadım, nefes alıp verdim. "Peki, anlat o zaman. Beni ikna et," dedim, ellerimi göğsümde bağlayarak.
Aren, derin bir nefes aldı ve gözlerimin içine bakarak anlatmaya başladı. "O suikast girişiminde gerçekten ağır yaralandım. Hafızamı kaybettim, sadece senin hayatın alt üst mü oldu sanıyorsun? Benim de hayatım alt üst oldu. Luca ve ekip arkadaşlarım beni hayata döndürdü. Ama senden hiç bahsetmediler çünkü seni tehlikeden korumak istediler. Seni hatırlamamayı seçmedim, hatırlayamadım. Şimdi buradayım çünkü içimde bir eksiklik hissettim. Seni bulmak ve her şeyi düzeltmek istedim," dedi.
Sözleri içimde bir yerlerde yankı buldu. Onun da acı çektiğini görmek, öfkemi biraz olsun hafifletti. Ama kolay olmayacaktı. "Tamam, Aren. Şimdilik inandım farz et ama daha fazlasını isteme. Sadece inandım, daha fazla istediğin şeyin zaman ihtiyacı var," dedim.
Yarım saat sonra uzaktan bir araba geldiğini görüp Aren'i dürttüm. "Aren, bak araba geliyor." Aren hemen gösterdiğim tarafa baktı, ayaklanıp arabanın onu görmesini sağlamaya çalıştı. Bir anda ağzımdan, "Eee, ücreti nasıl ödeyeceğiz?" dedim.
"Eve gidelim, hallederim ben," dedi.
"Neyse, ben öpücükle öderim," diye konuştum. Ayağa kalkıp üstüm başım toz çamur olmuştu, onu temizledim, saçımı düzeltmeye çalıştım.
Aren garip garip yüzüme bakıyordu. "Bildiğimiz öpücük?"
"Bilmediğimiz öpücük de mi var?"
Arabanın daha da yaklaştığını görünce, "Çok uzak olduğunu sanmıyorum, yürüyebiliriz," dedi.
"Şaka yaptım herhalde, araba gitmeden durdur."
Elini arabaya karşı sallayarak bana seslendi. "Başından söylesene sen şunu."
Uzaktan araba olarak gördüğüm aslında kamyonmuş. Yavaş yavaş durdu araba, bilmem gecenin kaçı ama yine de helal olsun durdu.
Adam kırk beşlerinde bir amcaydı. "Hayırdır gençler, bir sorun mu var?"
"Evet abi, biz karımla öyle kampa gelmiştik ki arabamız kendi kendini kilitledi, anahtar da içeride kaldı. Anlayacağınız burada kaldık. Rica etsek bizi müsait bir yere kadar götürür müsünüz?"
Adam baştan aşağı ikimizi süzdü, ikimizden de zarar gelmeyeceğini anlayınca, "Eee, hadi geçin bakalım," dedi orta ses tonuyla.
Şu yerden kurtulacağım aklıma gelince sevinçle Aren'in koluna dokundum, gidelim manasında. Aren şoförün yanına oturdu, ben de Aren'in yanına. İyi ki şu kamyonların önü üç kişilik oluyor, yoksa sığmazdık.
Kamyonun içine oturduğumuzda, amca yavaşça gaza bastı. "Nereye gideceksiniz gençler?" diye sordu.
Aren adama yeri tarif ettikten sonra adam Aren'le ikimize baktı. "Eee çocuklar kaç yıldır evlisiniz?"
Ben "iki buçuk" dedim.
Aren "üç" dedi.
Ben düzelttim, "Yani altı ay nişanlıydık, onunla beraber üç oluyor."
"Oh oh, iyi aman evladım. Bu dünyada yanınıza almanız gereken en önemli hayat yoldaşı," dedi amca. "Evlilik zor bir yolculuk, ama birlikte aşılmayacak engel yoktur. Siz de böyle güzel güzel kavga edersiniz işte, sonra barışır, daha da güçlenirsiniz." Amca gülümseyerek devam etti. "Ama sakın ha büyük meseleleri birbirinize anlatmaktan kaçınmayın. İyi bir iletişim, sağlam bir evliliğin temeli."
Aren gülümseyerek başını salladı. "Haklısınız amca, evlilik gerçekten emek istiyor."
Ben de gülümseyerek ekledim. "Evet, emek istiyor."
Ardından Aren'in kulağına yaklaştım ve fısıldadım, "Anladın mı?"
Gözlerini kısıp kaşlarını kaldırdı bana karşı. "Çok iyi anladım," dedi iki dudağını birbirine bastırarak.
Amca, "Çocuk yok mu çocuk?" dediğinde öksürük geldi birden. Amca torpidodan çıkardığı suyu Aren'e uzattı. Aren de bana, "Al hayatım, su iç," dedi. Suyu açıp içtim. "Şimdi daha iyi misin?"
Yalancı bir gülümsemeyle, "Çooook," dedim.
"Sevindim," dedi.
"Eee çocuk yok mu?"
İkimiz de aynı anda konuştuk yine.
Ben, "Yok," dedim. Aren ise, "Olacak inşallah."
Adam yine yüzümüze tıp tıp baktı. İkimizin dediği hiçbir şey birbirine uyuşmuyordu.
Aren boğazını temizleyip, "Yani şu anlık yok ama ileri zamanlarda düşünüyoruz," diye ekledi.
"Aynen evladım, çocuk evin direği gibidir. Benim dört tane çocuğum var, bak evim sapasağlam. İki duvarla ev ayakta durmaz, bunu asla unutmayın."
Aren'e tekrar yaklaşıp, "Gör gör, adamların evini sapasağlam, sen evi yakıp git," dedim.
Kulağıma yaklaşıp, "Susacak mısın hayatım?"
"Düşüneyim, evet," dedim.
Kamyonla ilerlerken, etrafımızdaki sessizliği dinledim. Karanlık ormanda ilerleyen kamyonun sesi, içimdeki karışık duyguları biraz olsun yatıştırıyordu. Aren, sessizce dışarıyı izliyordu. Onun da düşünceli olduğu belliydi.
"Teşekkür ederiz amca, gerçekten çok yardımcı oldunuz," dedim.
Amca gülümsedi. "Ne demek, evlat. Zor durumda kalmışsınız, yardımcı olmak benim görevim," dedi.
Bir süre sonra, amca Aren'in dediği yere geldiğimizi söyledi. "Burada inebilirsiniz gençler. Dümdüz yürürseniz, taksi bulabilirsiniz," dedi.
Aren adama kartını verip numarasını aldıktan sonra, Aren ve ben kamyondan indik. Amcaya teşekkür ettik ve dümdüz yürümeye başladık.
"Aaaaa şükür ya Rabbim," dedim. Sonra aklıma Ada geldi ve ben onu Kaya'ya emanet ettim. Hayır, Kaya ile anlaşıyor ama ya Kaya'nın işleri varsa, ben onu zor duruma soktuysam... Hemen gözlerimle taksi aradım.
"Bişey mi oldu?" dedi Aren, merakla.
"Ben Ada'yı unuttum. Neyse ki Kaya var yanında," dedim.
"Kaya kim?" dedi, gözleri sorgulayıcıydı ama şimdi onunla uğraşamayacaktım. "Seni hiç alakadar etmez," dedim.
Hemen bir taksiyi görmemle el hareketi yapmaya başladım. Taksi durunca Aren'e bakıp, "Başka zaman konuşalım," dedim. Aren'den cevap bile beklemeden taksiye bindim.
Taksiciye evimin adresini verip ilerledik. Arkama baktığımda Aren'in hala orada olduğunu gördüm. İnşallah sabaha kadar taksi bekler.
Evin önüne gelip şoföre iki dakika beklemesini, evden parayı alıp geleceğimi söyledim. Adam mütevazı bir şekilde onaylayınca eve çıktım. Kapıyı yavaşça çaldım, Ada uyanmasın diye. Açacak anahtarım yoktu. Tahminime göre Kaya hala evdeydi. Kapı açıldığında, hemen Kaya'nın evde olduğunu anladım. Endişeli bakışları ile sorguya soktu beni. "Nerdesin Beren? Sen kaç saattir meraktan öldüm. Arıyorum arıyorum, açmıyorsun da. Az kalsın polisi arayacaktım. Başına bir şey mi geldi?"
Telaşla konuştum. "Hepsini açıklayacağım ama ilk önce senin bana taksi parası vermen gerekiyor. Adam kapıda bekliyor." Hiçbir şey demeden çıkardı parayı, bana verdi. Hiçbir şey demeden aşağı gidip taksinin parasını ödeyip geri geldi.
Kaya'nın endişeli bakışları hala üzerimdeydi.
Çok yorulmuştum, Kaya da bir cevabı hak ediyordu. Koltuğa kendimi salıp Kaya'ya baktım. "Aren geri döndü, bütün gün onunlaydım." Üstümü işaret ettim, her yerim ormanda kirlenmişti. "Yani anlayacağın, gelir gelmez belaları çekti."
Kaşları çatıldı. "Ne demek geldi?"
"Bayağı çıkıp geldi ve gelmesiyle beni kurtardı sayılır. Bin bir türlü şey yaşadık. Ben taksi bekliyordum, sonra bir adam geldi, çantamı alıp kaçtı. İleride de Aren olmasın mı? Çantamı kurtardı işte. Ama Kaya, beni görmen lazım, nasıl şaşırdım, resmen şoka girdim." Kaya'ya konuşmaya fırsat dahi veremiyordum ki versem sabah ederdik. "Ama merak etme, o içimde kalan tokadı attım. Biraz geç kalmış olsam da attım. Biz sonuca bakalım, değil mi?"
"Üstünün hali ne peki?"
Yüzümü buruşturdum. "Hiç sorma, Aren konuşacağız diye ormana götürdü. Ben arabadan dışarıya çıkınca o da peşimden geldi. Meğersem araba kendi kendini kitliyormuş. Arabanın anahtarı, telefonu, cüzdanı, benim çantam hepsi içeride kalmasın mı? İşte sonra olanlar belli."
Biraz ciddileştim. "Kaya, Aren hafızasını kaybetmiş."
"Bu yalanı mı yuttun cidden, Beren?"
"Hayır tabii ki. Sadece şu an inanmış gibi yapıyorum. İntikam soğuk yenen bir yemektir, unutma. Bırakalım zamana; o bana inandırmak istediğini göstersin, ben gerçekleri bulayım."
Yüzüme baktı. "Affettim deme bana sakın."
"Affettim."
Ayağa kalktı bir hışımla. "Bravo ya, bravo. Adam çekip gitsin, aldatsın, sonra tekrar gelsin ve sen onu affet!"
Ayağa kalkıp Kaya'ya baktım. "Kaya, affettim ama öyle artık hiçbir şey eskisi olmaz. Sadece hak verdim, helallik gibi düşün."
"Ölümü yaşam gibi düşünebilir misin? Ölürler, konuşabilir mi Beren?"
Sustum, haklıydı. Yaptığım bencillikti ama zamana güvenmeliydim. Zaman her şeyi tüm çıplaklığı ile zaten karşıma çıkarırdı. Evet, Kaya ve Efsun her an yanımdaydı ki iyi ki vardılar; onlarsız bu kadar iyi toplanmazdım.
"Tamam Kaya, şu an zaten saat çok geç. İkimiz de sağlıklı bir şekilde konuşamıyoruz, hem Efsun da yok. Yarın ikimize de bin defa anlatacak her şeyi. Şimdi konuşmanın bir anlamı yok, yarın sakin kafa ile konuşalım."
"Peki Beren, sen nasıl istersen. Unutma ben senin kötülüğünü istemem."
"Biliyorum," deyip sarıldım. "İyi ki varsın."
"Sen de iyi ki varsın, Beren."
"Geç oldu, kal istersen. Eve gitme bu saatte, ne dersin?"
"Çok isterdim ama eve gitmem gerek." Kaya yalan söyleyen biri asla değildi, kalkmak istemese direkt söylerdi. O yüzden üstelemedim. "Nasıl istersen," diyerek kapıya kadar eşlik ettim.
"Yarın şirkette görüşürüz ha. Kaya, sabah beni alma şansın var mı?"
Kaya bir düşündü. "Tamam, sabah alırım ben seni. Ada'yı servise bırakıp oradan işe gideriz."
Merdivenlerden inerken, "Çok sağ ol, hadi görüşürüz," diye seslendim.
Kaya'nın eve gitmesinin ardından kendimi koltuğa bıraktım. Yorgunluktan bitap düşmüştüm, ama kafamda binbir düşünce dolaşıyordu. Aren'in geri dönüşü, yaşadıklarımız ve bundan sonra ne olacağı... Bu kadar kısa sürede bu kadar çok şeyi nasıl sindirebilirdim bilmiyordum.
Yavaşça odama doğru ilerledim. Ada'nın odasına göz atıp onun hala derin uykuda olduğunu gördüm. İçim biraz olsun rahatladı. Kendi odama girip üzerimi değiştirdim, yatmadan önce biraz daha düşünmek istedim.
Kafamı yastığa koyduğumda, Aren'in sözleri ve bakışları zihnimde dönüp duruyordu. Gerçekten hafızasını mı kaybetmişti, yoksa bu sadece bir bahaneden mi ibaretti? İçimde bir yerde ona inanmak istiyordum, ama geçmişin acıları ve hayal kırıklıkları beni buna engelliyordu. Yavaşça gözlerimi kapadım, yarın daha sakin bir şekilde düşünebilmek umuduyla uykuya daldım.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte alarmım çaldı. Gözlerimi açtığımda, içimde hafif bir huzur hissettim. Belki de yeni bir gün, yeni başlangıçlar için bir fırsattı. Hızla kalkıp hazırlandım ve Ada'yı servise hazırlamak için mutfağa geçtim.
Ada uyanmış, saçı başı dağınık bir şekilde yanıma geldi. Pijamasının bir ucu sıyrılmış, diğer yanı normaldi. Elini saçına götürüp sandalyeye geçti, esnerken, "Dün neredeydin teyze?" diye sordu.
"İşteydim teyzecim, nerede olayım?" dedim.
"İş o saatte kadar sürmez, kandırma beni," diye karşılık verdi.
"İşteydim Ada, seni neden kandırayım?" dedim.
Bakışlarını devirip, "Bilemiyorum, artık teyze sana belli olmuyor. Her an her şeyi yapabilirsin," dedi.
Bulunduğum yerden Ada'ya ters ters bakınca anlamadı, illa seslenmem lazımdı. "Ada!"
"Tamam teyzecim, sustum. Hem sen biricik yeğenini kandırmazsın değil mi?"
"Ada, git üstünü giyin."
"Tamam," diyerek mutfaktan çıktı. Birkaç saniye sonra kapıdan başını çıkararak, "Kandırmazsın değil mi?"
"Ada," dememle toz olmuştu bile. Bu çocuk fıtık eder adamı.
On dakika sonra çıkıp geldi, saçını sadece taramış, benim bağlamamı bekliyordu. Elindeki tokayı göstererek, "Teyze," dedi.
"Gel," diyerek yanıma çağırdım. "Çok önüme."
Şaşkın bakışları ile, "Ne?" dedi.
"Önüme çok."
Kaşları kendiliğinden çatıldı. "Neden?"
"Saçını bağlayacağım. Bana karşı döndün mü ters oluyor."
Bir şey demeden önüme çöktü. Saçını bağlayıp kahvaltısını yapmaya gitti. Ada kahvaltısını yaparken ben de üstümü değiştirmeye gittim. Hemen üstüme mavinin koyu tonlarından dar bir elbise geçirip saçıma fön çekip odadan çıktım. Ada çantasını hazırlarken ben de masayı toparladım.
"Teyze, geç kalmıyor muyuz? Çıkmamız gerekmiyor muydu?"
"Kaya gelecek, bizi almaya Adacık, merak etme."
"Ha, o zaman Kaya abiyi arasana, nerede kalmış?"
"Arayayım tabii," deyip gözümle telefonumu aradım. Hay aksi, telefonun Aren'in arabasında kaldığını unutmuşum.
"Telefonumu şirkette unutmuştum ben Adacık, gelir Kaya abin birazdan," dememle korna sesi geldi. Pencereden bakıp Kaya olduğunu gördüm. Kapının oraya gelip dolaptan deri ceketimi alıp giydim ve Ada'nın hırkasını çıkarıp çantasına koydum, üşürse giysin diye.
"Hadi Adacık, çıkıyoruz," kapıyı kapatıp çıktık.
Ada'yı servise bırakmak ve beni işe götürmek için hazırdı. Arabaya bindiğimizde, Kaya'nın yüzünde hala merak ve endişe vardı.
Kaya ile Ada'yı servise bıraktıktan sonra, arabada giderken aynı konuları konuşmaya başladık. Sabahın serinliğinde, düşüncelerimiz netleşiyordu.
"Beren, dün gece söylediklerin hakkında ciddi misin? Aren'e gerçekten şans verecek misin?" diye sordu Kaya, bakışlarını yoldan ayırmadan.
Derin bir nefes alarak, "Evet Kaya, ciddi düşünüyorum. Ama bunu adım adım yapmalıyım. Onu hemen affetmek değil, zamanla güvenmek istiyorum," dedim, gözlerimi pencereden dışarıya doğru sabitleyerek.
Kaya başını sallayarak anladığını belirtti. "Anlıyorum. Ama dikkatli ol, tamam mı? Ne olursa olsun, senin yanında olacağım," dedi.
Şirkete vardığımızda, her zamanki yoğunluk ve koşuşturma vardı. Sare ile selamlaştık. Masama geçtiğimde bilgisayarımı açıp günün e-postalarını kontrol etmeye başladım. O sırada, çalışanlardan biri yanımıza geldi.
"Beren ve Sare hanım, bugün saat 13.00'da bir toplantı olacak. Hepinizin katılması bekleniyor," dedi.
Sare oradan, "Ne toplantısı?" diye sordu. Kız düşünmeden cevap verdi. "Yeni gelen CEO için düzenleniyor toplantı, bir nevi tanışma gibi."
Tatlı tebessüm ile, "Anladım, sağ ol," demesiyle kız yanımızdan ayrıldı.
Bunca derdim arasında bir de toplantı eklendi ya, ne diyeyim? Toplantıya yarım saat kalmış, bir kahve içsem fena olmaz zaten. Mola saatim gelmişti, çantamı alıp ofisten çıktım.
Efsun'un kafesine gidip güzel bir kafa dinlemek istiyordum. Tabi Kaya, Efsun'a dün olanları anlatmadıysa. Bence anlatmadı, anlatsaydı Efsun durmazdı, gelirdi ya da arardı. Salak, nasıl arayacak? Telefonun yok ki.
Kapıya yaklaştığımda arkamdan ses geldiğini duyup arkama baktım ve aniden kapı açıldı. Hızla önüme devam ederken, önüme çıkan kadının kahvesi üzerime döküldü. Hay aksi, her şey de beni buluyordu.
Hemen döküldüğü yere baktım. İyi ki kaynar değildi kahve, sadece üstüm mahvolmuştu. Kadın şaşkınca üzerime bakıyordu. "Ay ben çok özür dilerim, kusura bakmayın hemen silelim, leke kalmasın," diyerek çantasından ıslak mendil çıkardı.
Elinden yavaşça ıslak mendili alıp, "Yok, yok benim hatamdı zaten. Özüme bakmamıştım. Yine de ıslak mendil için teşekkürler," dedim.
"Rica ederim, yine de benim de hatam var. Daha sıkı tutabilirdim. Yapabileceğim bir şey var mı? Benden istediğiniz bir şey?" dedi kadın.
Tatlı ve acının karışımı şekilde gülümsedim. "Sağlığınız," dedim.
Efsun hemen yanımıza geldi. "Hanımefendi, siz iki dakika daha beklerseniz kahvenizi tekrar hazırlayalım, bizim ikramımız olsun."
"Çok teşekkür ederim ama maalesef vaktim yok," dedi kadın ve lavaboya doğru ilerledik. Kadın zaten çıkıp gitmişti.
Efsun'a döndüm. "Durum bu, Elf'im.Şimdi ne yapacağım? Üstüm başım berbat durumda."
Efsun gülümseyerek, "Endişelenme Berom, ben senin çözüm yolun olduğumu biliyorum. Kaya'nın dolabında beyaz gömlekler var. Ondan birini isteyelim."
Hemen Kaya'nın yanına gidip durumu anlattım. Kaya, dolabından bir beyaz gömlek çıkartıp bana verdi. "Buyur, bunu giy. Toplantıya böyle katıl," dedi gülümseyerek.
Gömleği giyip toplantıya katıldım. Toplantı odasına girdiğimde, herkesin bakışları üzerimdeydi.
Daha CEO gelmemişti. Yerime oturduğumda herkes birbirini süzüyordu. Bir yanıma Kaya, diğer yanıma ise Ali oturmuştu. Sanki başka oturacak yer yokmuş gibi… Kaya'nın yanında Sare, Sare'nin yanında Kudret ve Yaprak derken ekip tamamlanıyordu.
İçeriye asistanlardan biri girdi. Ekibin aciz bakışları belli ki kızı rahatsız ediyordu; alnından terler akıyordu resmen. "Yeni CEO'nun isteği üzerine herkes iki günlüğüne yaka kartları takacak. Daha iyi tanışmak için," dedi.
Adam balık hafızalı herhalde, dedim içimden. Herkese sırayla yaka kartlarını dağıttığında sıra bana gelmişti. Ellerimin arasına aldım. Beren Güral yazıyordu, altında Proje Yöneticisi yazılıydı. Yan tarafında ise tatlı gülümsemeli vesikalığım duruyordu.
Yakama takmak için baktığımda üzerimde olan gömleğin Kaya'nın özel tasarımlarından biri olduğunu unutmuştum. Bir Kaya logosu vardı ve gerçekten çok hoş duruyordu. Bu gömleğin Kaya'ya ait olduğunu şirketteki herkes bilirdi ki bu gömleğin erkeğe ait olduğunu da herkes anlayabilirdi. Bu durumun şirkettekilere karşı yanlış anlaşılması umurumda değildi; onların da ne olduğunu biliyorum.
Herkes tamamlanmasına rağmen hala yeni CEO gelmemişti. Bu ne sorumsuzluk.
🤍
Vendetta: Karanlık Dalgalar
İtalya'nın derinliklerinde, karanlıklar arasında fısıldanan bir isim vardı: Vendetta. Bu isim, kulaktan kulağa yayılırken bir korku dalgası yaratırdı. Herkes, bu örgütün gücünü ve kararlılığını bilirdi ama çok az kişi onları yakından tanıyabilirdi.
Vendetta, Aren Akalay, Eren Moray, Didem Durakçı ve Liam Rossi gibi kişileri yansıtıyordu. Hepsinin içinde Vendetta yatıyordu; intikam duygusu, bir insanı dimdik tutacak şeydi.
Aren Akalay, Türkiye'nin karanlık sokaklarında adını duyurmuş bir adamın büyük oğluydu. Küçük yaşta, mafya dünyasının içine çekilmişti ve zekası ile hızla yükselmişti. Ancak Türkiye onlara yetmedi. Daha büyük hayalleri vardı ve bu hayallerin peşinden İtalya'ya atıldılar. İtalya'da başladıkları yeni hayat hiç de kolay değildi.
Bir çatışmada ağır yaralandı ve yüzünü değiştirmek zorunda kaldı. Artık o, herkesin bildiği "Katran" değil, Aren Akalay'dı. Yüzü değişmişti ama içindeki intikam ateşi aynen duruyordu. Aren'in karanlık geçmişi, ona güç ve kararlılık vermişti. Her adımını dikkatle atar, her planını ince ince işlerdi. İntikamını almak ve gücünü göstermek için sabırsızlanıyordu.
Eren Moray, lakabıyla "Ero", çetenin cesur savaşçılarındandı. Onun ismi, "kahraman" anlamına gelir ve Eren'in ruhunu yansıtırdı. Zorlukların üstesinden gelmekte ustaydı ve Vendetta'ya bağlılığı sorgulanamazdı. Onun cesareti, örgütün her operasyonunda parlayan bir yıldız gibiydi. Eren'in hayatı kolay olmamıştı. Tehlikelerle dolu bir geçmişi vardı ve her seferinde daha güçlü çıkmıştı. "Ero" sadece bir lakap değil, onun hayatının bir özetiydi. Her savaştan zaferle çıkmak için hazırdı. Plan yapmada da oldukça iyiydi, özellikle istihbarat ve yazılım konularında uzmanlaşmıştı.
Didem Durakçı, "Dido" lakabıyla bilinir ve bu isim ona tam da uyardı. Fenike mitolojisinde güçlü bir kraliçeyi temsil eden bu isim, Didem'in liderlik ve stratejik zekasını yansıtırdı. Didem, Vendetta'da daha çok kuvvet ve güvenlikten sorumluydu. Sporda oldukça iyiydi ve araba kullanmada ustaydı. Siyah saçları boynuna kadar uzanır, uzuna lüzum yoktu. Geçmişinin izlerini saklardı. Ancak Didem'in saklayabileceği pek bir anısı yoktu; tek kalıcı şey Vendetta'ydı.
Liam Rossi, mavi gözleri ve sarı saçlarıyla dikkat çekerdi. Orta boylu, sakin görünüşlü bu kadın, ilk bakışta masum biri gibi görünse de aslında oldukça kurnazdı. Lakabı "Tilki" idi ve bu isim, onun zekasını ve stratejik düşünme yeteneğini yansıtırdı. Liam, harika bir doktordu ve her durumda soğukkanlılığını korurdu. İnsanlar onun boncuk boncuk bakan gözlerine aldanır, onu saf sanırdı. Ama Liam, en karmaşık planları bile başarıyla yürütürdü. Onun zekası, çetenin birçok zorluğunun üstesinden gelmesini sağladı.
Luca Bianchi, uzun boylu, kumral saçlı ve keskin bakışlı bir adamdı. İtalya'nın gizli mafya babalarından birinin oğluydu. Babasının yolundan gitmek yerine, kendi yolunu çizmeyi tercih etti. Katran'a, yani şimdi Aren Akalay'a katıldı ve Vendetta'nın kuruluşunda büyük rol oynadı. Babasının kurduğu örgütü yıktılar ve Vendetta'yı inşa ettiler. Luca, zekası ve keskin sözleriyle tanınırdı. Tetikçi olarak bilinir ve görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getirirdi. Onun bakışları, keskin bir hançer gibi hedefini bulur, sözleri ise aynı keskinlikle hedefini vururdu. Ondan daha iyi bir dost bulamazsınız.
Vendetta'nın liderleri, karanlık bir odada, ağır ahşap bir masanın etrafında toplanmıştı. Her biri, şu an ne yapacakları hakkında tartışıyordu. Aren, liderliğin verdiği ağırlıkla masanın başında oturmuş, her ayrıntıyı dikkatle dinliyordu. Aren'in gözleri, odadaki herkesin üzerinde gezindi. "Bu kızdan en kısa zamanda kurtulmalıyız, tam bir baş belası," dedi kararlılıkla. Eren, "İlk günden nasıl bu kadar olay yaşadınız inan hayret içindeyim."
Dido, masanın üzerine eğildi ve "Ben bu konu hakkında bir şeyler düşüneceğim, merak etme," dedi. Liam, Aren'e bakarak "Kızı saha dışı çıkarmanın yolu, kendinden soğutman," diye konuştu.
Luca, gözlerini masadakilere dikti. "Çok basit bir şey aslında, zaten kız senin onu aldattığını düşünüyor," dedi. Aren, Luca'ya baktı. "Artık öyle bilmiyor, hafızamı kaybettiğimi söyledim, onu aldatmadığımı açıkladım."
Luca neden böyle yaptığına anlam veremeden baktı. "Ne değişti?"
"Tamam, bu yüz benim olmayabilir, o geçmişte benim değil ama içindeki karakter benim. Ne yani, arkamdan pezevenk mi deselerdi? Artık o geçmişte benim, yüz de benim. Gerçi ben daha yakışıklıydım, artık bu yüzle idare edeceğim."
Eren, Aren'in yüzünü inceledi. "Deselerdi," dediğinde Aren, "Sana desinler," dedi.
Ero, daha dikkatli bir şekilde Aren'in yüzünü incelemeye devam ediyordu. "Ne inceliyorsun lan yüzümü?" diye yükseldi Aren. "Harbi bu kız bu tipe nasıl baktı?" diye ekledi.
Aren, oturduğu masadan karşıdaki aynalara baktı, göz ucuyla aklına eski yüzü geldi. Geçmiş ile geleceği arasında tıkılıp kaldı ama geçmişini artık bırakmak zorundaydı. Onun yeni yüzü belki yeni başlangıçlara yol açacaktı, bunu kimse bilmezdi.
Ero'ya ters ters baktı, kaşları hali hazırda çatılmıştı. "Hani, o yüz artık benim ya," dedi.
Şaşkın rolünü yüklendi Eren, sanki o anlamı anlatmak istememiş gibi salağa yatıyordu. Eliyle görünmeyen parçaları birleştiriyor gibi yapıyordu. "Haaa, artık senin yüzün olduğu için sen tipsi..." Sözünü devam edemeden Aren'in ölümcül bakışları ile karşılaştı. Kelimesini değiştirip devam etti: "Sana nasıl baktı," diye düzeltti ama daha da battığının farkında değildi. Liam elini Ero'nun omzuna koydu. "Sus, daha da batıyorsun," dedi.
Ero başını sallayarak, Liam'a baktı."Batıyorum değil mi?" diye sordu.
Liam iki dudağını hafif aralayarak, "Fazlasıyla," dedi.
"Eren, şu zamanı atlattığımızda ilk olarak yapacağımız şey, senin o Amerika'da beğendiğin adam vardı ya, onun yüzünü sana aktaracağız. Masraflar benden," dedi, kendinden gurur duyarcasına Eren'in çok beğendiği adam, Eren'in rüyalarına giriyordu. Eren'in hastalanan köpeğinin veterineriydi. Geceleri genelde hasta olduğu için veterinere götürüyordu. Siyahi veterinerin kliniği oldukça karanlık olduğu için Eren, veterinere görmediği için garipten sesler geldiğini ve şizofren olduğunu sanıyordu. Dolunay vaktinde geldiği için gece yarıları köpekler de korkmasına yardımcı oluyordu.
Aren, kolundaki saate baktı ve gözlerini kıstı. Şu an toplantısı vardı ama gram umrunda değildi. Zaten CEO'lukta oldukça profesyoneldi; o iş şirketti, onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Şu an bir TL'ye bile satma fikri geldi aklına ama Türkiye'de daha uzun kalabilmek için hemen aklından fikri erteledi. Aren planlarını silmezdi, erteledi. Belki şu an yapmıyordu ama elbet bir gün yapardı. Bu dünyada hiçbir şey boşuna değildi. Yaptığı plan niye boşuna olsun? Türkiye'den giderken yapacağı son şey, şirketi bir dilenciye bir TL karşılığında satmak olacaktı. Şu an bunu kendisi anlamıştı zaten.
"Aren, senin toplantın yok muydu?" diye sordu Liam.
"Var."
"Ee, o zaman?"
"Boşver, şirkettekiler biraz kafa dinlesin ya da birbirini yesin, fark eder mi?" dedi Dido'ya bakarak. Bilirdi, Dido ona çoğu konuda katılırdı. Aslında katılmak bile değildi, kafa yapıları benzerdi. Dido da gereksiz insanları takmaz, sıfır önem verirdi.
Dido, "Etmez," diyerek Aren'e katıldı.
Luca, "Bizler için bir şeyler düşündün mü?" diye sordu.
"Şu an için hayır. Sadece Beren denilen kıza sizden İtalya'daki ekip olarak bahsettim. Sizi şirkette belli bir konuma sokabilirim ama bunu da düşünmem gerekiyor."
Konuşmalar benzer konular arasında gidip geldi. Luca kilit konuları açarken, Eren işin eğlencesine bakıyordu. Aren, toplantıya gitmek için ayağa kalktı ve ekibin, yani Vendetta'nın, yanından ayrıldı.
🤍
Sabrımı yitirmek üzereydim, kapı açıldı. İlk ayakları gözüktü, sonra gövdesi, sonra yüzü.
Ne işi vardı bunun burada? Şaka mı, gerçek olmasın lütfen. Aklımdaki taşlar yerine oturmaya başladığında inanmamak istedim. Ne yani, şirketin CEO'su Aren miydi? Ah, salak kafam, bu şirkette çalışıyormuş dediklerinde anlamalıydım. Tabi ya, Aren buradan İtalya'ya gitti, sonra geri döndü.
Aren herkese göz gezdirdikten sonra, "Herkese merhaba arkadaşlar, geç kaldım kusura bakmayın," dedi.
Herkes ayağa kalkmıştı. "Sorun değil," sesleri yükselince masanın en başındaki sandalyesine oturdu.
Yerine güzelce yerleştikten sonra, gözlerini bana taktı. İlk olarak gözlerime, sonra hızla üzerime, sonra tekrar gözlerime baktı, sorgularcasına yanımda oturan Kaya'ya baktı, sonra tekrar bana. İkimiz de aynı gömleği görünce hafif kaşları çatıldı. Toplantıda olduğumuz aklına gelince kafasını dağıtmaya çalıştı. Toplantı klasik bir tanışma gibiydi, yarım saat geçmesine rağmen ben iki saat gibi hissetmiştim. Toplantı boyunca Aren, alttan alta manalı sözler söyleyerek beni delirtiyordu. Üstümde başka bir erkeğe ait gömlek olduğu için pek de memnun değildi.
Toplantının başlamasıyla birlikte Aren, dikkatini toplantıya veriyormuş gibi görünse de, göz ucuyla sürekli bana bakıyordu. Sunumun ortasında bana döndü ve hafif bir gülümsemeyle konuşmaya başladı.
"Yeni projelerde herkesin görev dağılımını doğru yapması önemli. Özellikle, birbirine yakın çalışan ekip üyeleri arasında güçlü bir uyum şart," dedi, gözlerini üzerimde gezdirerek. "Birbirine desteğin, tıpkı bazı durumlarda gömleklerini bile paylaşacak kadar yakın olabilen ekip üyeleri gibi olması gerekiyor."
Bu imalı sözler, odadaki bazı kişilerin de dikkatini çekmişti. Herkes, Aren'in söylediklerinin ardındaki anlamı çözmeye çalışırken, ben alttan alta bir gerginlik hissettim. Aren, toplantıya devam ederken zaman zaman bana manalı bakışlar atmaya devam etti.
Bir ara çaktırmadan yaka kartıma bakıyormuş gibi yapıp, "Ekip içi dayanışma ve birbirine destek olmak, başarıyı getirir. Bazen bu desteği beklenmedik anlarda ve şekillerde görürüz, değil mi Beren?" dedi, hafif bir alayla.
Başımı hafifçe sallayarak cevap verdim ama onun bu imalı sözlerinin ardındaki anlamı görmezden gelmeye çalıştım. Toplantı boyunca, Aren'in bu tarz yorumları devam etti. Her seferinde, gömleğin aslında Kaya'ya ait olduğunu ima eden sözlerle beni işaret ediyordu.
"Ekip arkadaşlarının güvenini kazanmak, onları yanında hissetmek önemli. Ancak, güven ve destek her zaman sözlerle değil, bazen davranışlarla da gösterilir," diye ekledi bir noktada, gözlerini üzerimden ayırmadan.
Aren'in bu imaları beni biraz rahatsız etse de, toplantının geri kalanında profesyonelliğimi koruyarak dikkatimi topladım. Ancak Aren'in bana yönelik kıskançlık dolu bakışları ve imalı sözleri, aramızdaki gerginliği daha da artırıyordu.
Toplantı biter bitmez toplantı salonundan çıktım. O kadar içeride daraldım ki kendimi hemen terasa attım.
Rüzgar tatlı tatlı esiyordu, sanki diyordu ki hayat bu, gelir geçer ve biter. Her şeyini alsın ama seni senden almasın, zaman diye fısıldıyordu. İmkansız olarak gördüğümüz şeyler bazı insanların normali oluyordu. Aslında imkansız diye bir şey yoktur, sadece engeller vardır. Engelleri aştıktan sonra her şey senindir.
Uzun uzun kalmıştım ki terasın kapısının sert bir şekilde açılması ile irkildim. Arkamı döndüm, Aren...
Yanı başıma geldi. Aren'e bakmadım, önüme baktım. O da kendi önüne baktı. Rüzgarın yüzüme savurduğu saçları yavaş yavaş yüzümden çektim.
Aren yanımda dururken, Aren'e doğru döndüm. Benim dönmemle o da dönmüştü. Cebinden sigara paketini çıkarıp içinden bir tane aldı. Ağzına alıp eliyle rüzgarı engelleyip sigarasını yaktı. Gözlerime bakıyordu. Öyle derin bakıyordu ki mavi lenslerimin içinde boğulacaktı. Eskiden kahvelerimde gömülürdü.
Gözlerimle olan bağlantısını kesmeden derin bir nefes çekti. Aren'i şu an çözmek çok zordu; karmaşık bir hal almıştı. O da ben de ne yapacağımı bilmiyordum.
Dudaklarının arasındaki sigarayı işaret edip, "Sigara mı kullanıyorsun?" dedim, çünkü Aren sigara kullanmazdı, hatta kokusundan da nefret ederdi.
"Başladım, yani senden sonra başladım."
Kaşlarımı anlamış gibi hareket ettirdikten sonra, "Kokusu rahatsız..." lafımı bitirmeden sigarasını terastan attı.
Yere doğru hızla düşen sigaraya bakarak konuştum: "Kokusu rahatsız ederdi seni."
"Beni rahatsız etmesinin bir önemi yok."
"Öyle diyorsan," Aren bir şey demesine vakit kalmadan terasın kapısı tekrar açıldı. Aren'in asistanı Derya geldi, elinde benim çantam ve telefonum vardı.
"Aren Bey, dediğiniz şeyler geldi," dedi Derya. Aren, Derya'nın elinden alıp, "Teşekkürler Derya, sen gidebilirsin," dedi.
Derya giderken bana dönerek, "Beren Hanım, biraz önce size siyah bir mektup gönderildi, masanıza koydum, bakabilirsiniz," dedi.
Benim yerime Aren, "Sağ ol Derya," dedi ve bana dönerek elindeki çantamı ve telefonumu uzattı.
Çantamı ve telefonumu almıştım, daha fazla neden burada kalayım ki? Terasın çıkışına doğru birkaç adım atıp duraksadım. Aren'e dönüp, "Sen toplantıya gelmeden önce elbiseme kahve döküldü, ben de Kaya'nın gömleğini giymek zorunda kaldım."
Aren'in yüzünün yarısında "Beni ilgilendirmez" ifadesi yer alırken diğer yarısı sırıtmamak için zor tutuyordu. Arkamı dönerken sırıtışını görmüştüm.
Asansöre binip masamın oraya gittim. Sare de masasında değildi. Masama yaklaştığımda kendi dosyalarım dışında bir şey görmemiştim.
"İyi de burada mektup yok..."
