4. bölüm · Kaçış ve Kader

BÖLÜM - 3 part 1

3sralll

┊ ┊ ┊ ┊ ┊ ┊
┊ ┊ ┊ ┊ ˚★⋆。˚ ⋆
┊ ┊ ┊ ⋆
┊ ┊ ★⋆ "Zorlukların gölgesinde

┊ ◦ ┊ büyüyen umut,yeniden
★⋆ ┊ . ˚ doğuşun en güçlü ışığıdır."
˚★

"Beren'in hayatı, enkazın altından çıkan bir anka kuşu gibi, yeniden doğuşun ve umudun hikayesiydi."

...

Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, zamanın altında kalmıştım. Zaman, bana yaşamam ve hissetmem gereken duygulardan neredeyse muaf etmişti. Bu kadar kısa sürede doğru ya da yanlış karar almış olabilirim; bunun cevabı yine zamanda saklı. Onca zaman içinde neden şimdi? Zamanı tutmak oldukça zordu... Tutamıyorduk hatta. Ya zamana adını yazacaksın ya da zaman seni silecek. Bilirler ki insanın ruhu zarar görmeden beden yorgun düşmezmiş. Zaman beni o kadar çok yormuştu ki.

Yerime geldiğimde, gözlerimle mektubu tekrar aradım ama yoktu. Dosyaları kaldırıp baktım, altına mı koymuştu diye ama ne bir mektup ne de bir siyah kağıt parçası vardı. Dosyalarımın arasında baktım, bir şey çıkmadı. Çekmeceleri açtım ama orada da aynı manzara ile karşılaştım. Masanın etrafına baktım, düşmüş olma ihtimali de vardı. Sonunda Sare'ye sormaya karar verdim. Sare'nin masasının oraya baktım ama Sare yerinde değildi; mola verdi desem, daha yeni verilmişti.

En sonunda yerime oturmaya karar verdim. Derya'yı gördüğümde tekrar sorardım. Belki de Aren'in masasına koymuş olabilir, yani herkes insan, unutabilir veya karıştırabilir. Yarım saat kadar dosyalarıma baktım, proje hakkında konuyu genişlettim. Gözüm saate kaydı. İçimde lanet bir his, bir duygu vardı. Bu duygu ne kadar lanet bir duygu olduğu için geçmek bilmiyordu. Bu duygu Aren'in eseri değildi, bunu çok iyi biliyordum. Neyden kaynaklandığını da biliyordum, belki çözümünü de biliyor olabilirdim ama çözümü uygulayacak gram cesaretim yoktu. Bunu da her şeye olduğu gibi zamana bıraktım. Bilgisayarımı kapatıp kafamı masaya koydum. Keşke tek masaya koyacağım şey kafam olmasaydı; içimdeki duyguları da böyle çıkarıp gitseydim. Ama olmuyordu, galiba o duygular hayatımın sonuna kadar benimle gelecekti.

Kafamı kaldırmama neden olan, biraz önce Aren'den aldığım telefona gelen bildirim sesiydi. Gözlerimi hafif açarak baktım, Derin'den gelmişti. Derin, benim kız kardeşimdi. İri kahverengi gözleri, hemen omzunun bitimine kadar hafif kahve saçları ile tam bir "chill" kızıydı. Çok nazlıydı, o da benim gibi sevdiklerine tüm nazını yansıtırdı. Sevmediklerine karşı ise ondan soğuğu yoktur. Şu an İstanbul'daydı, KYK yurtlarında kalıyordu. Ne kadar dil döksem, ne benimle beraber yaşamaya ne de tek yaşamaya olumlu bakmadı. Annemgilin yanına Trakya'ya git dediğimde de aynı cevabı aldım. İki yıldır ne tanıdığı birisiyle ne de ailesiyle yaşamak istemiyordu. Ama farkındaydım, onun bitmiş yanını bize göstermek istemiyor, bizi daha fazla üzmek istemiyordu. İki yıl önce yaşanan olaydan sonra ne zaman bir araya gelsek, Derin'de hep bir burukluk vardı.
Ama Derin, sözüm olsun, o olayı tekrar yaşatırsam bir daha tek bir nefes bile almam.

Derinden birçok mesaj ve arama vardı. Dün aramış ve benim geri dönüş yapamadığım için endişelenmiş olmalı. Hemen attığı mesajlara baktım. Mesaj yazarak açıklamaya üşendim ve onun şu an sesini duymaya o kadar çok ihtiyacım vardı ki, direkt olarak aradım.

Birkaç saniye çaldı, sonra hemen açtı. Sesi buruktu, eskiden olduğu gibi neşeli ve enerji saçan değildi. Neredeyse endişesi, sesindeki burukluğu geçecekti.

"Alo... Abla... orda mısın?"

"Buradayım ablacım," derin nefes verişini hissettim. "Abla, akşamdan beri telefonlarımı neden açmıyorsun? Öldüm meraktan. Çıkıp yanına gelecektim neredeyse. Bir şey mi oldu, iyi misin?"

"Anlatırım Derin, ama sen bana söyle, sen nasılsın?"

"Abla, beni boşver. Sen söyle, neden açmadın gece boyu? Normalde saat kaç olursa olsun, kimin yanında olursan ol açardın." Bu kadar sual, Derin'in endişesini azaltmak içindi. Açtığı boşlukları doldurmak ve benim için düşünmemek içindi. Zaten onun derdi ona yetiyor, hatta artıyordu. Kendiside farkındaydı.

"Derin, gelirim bak yanına," diye yükseldim. Yükselmesem, sabaha kadar şu an ne durumda olduğunu anlatmazdı.

"Tamam abla, yani iyi... Daha iyi olmaya çalışıyorum... Oldu mu," diye soludu.

"Olmadı, çalışmayacaksın, olacaksın. Gel, inat etme, bırak yaralarını ben iyileştireyim."

"Ben yeterince sana zarar verdim zaten abla. Daha fazlasına lüzum yok. Ben kendimi iyileştiremiyorum, bari çevreme zarar vermeyeyim."

"Sen kimseye zarar vermiyorsun."

Eminim ki şu an kaşları çatıldı, telefona daha fazla yaklaştı. "Veriyorum, verdim. Babam, annem, sana. Daha sayayım mı?"

"Küçükken olan olaylar senin suçun değildi, anla artık. Benim için de kendi seçimimdi. O gün öyle davranmasaydım, ben kendimi hiç affeder miydim? Ayrıca bak, babam hâlâ hayatta. Sana kaç kere diyeceğim, bir şeyin olacağı varsa er ya da geç olur. Bu sadece senin zamanına denk geldi. Unutma, senin hiç suçun yok."

"Peki abla, öyle diyorsan öyle olsun. Kapatmam gerekiyor," bir şey dememe kalmadan telefon kapandı.

Hep kendisinden kaçıyor, ama o sanıyor ki bizden saklanıyor. Ah, güzel kızım, kendisine yaptıkları kötülükleri ne zaman fark edecek bilmiyorum.

Derin, liseye yeni başladığında her lisede olan garip gruplardan birine girmişti. O yaştaki her yanlışı doğru gibi gördüğünü göz önünde bulundurarak girmişti. Şimdiki aklı ile asla ama asla öyle bir şeye kalkışmazdı. Girdiği grup bir tefeciye bulaşmıştı. Grup arkadaşları iş ciddiye binince tüymüşlerdi. Olan benim üzümlü kekime olmuştu. Tefeciler sadece Derin'e odaklanmıştı, çünkü şerefsiz grup arkadaşları tüm olayı Derin'in üzerine yıkmıştı. Yine bir iş günü, babam iş çıkışında tefeciler tarafından kaçırılmıştı. Bir hafta ulaşamadık, fidye istediler. Zar zor toparlayıp verdik. Bu dönemde Derin'in üzerine gitmesek de, tüm olayları kendisi yüzünden olduğunu düşünüp durdu ve hep kendisini suçladı. Neyse ki babam ufak tefek hırpalanarak işten kurtulduk ve tabi birkaç borç ile. Sonra öğrendik ki polis onlara baskın yapmış ve şu an hapisteymişler.

Annem de ise Derin'in doğumu çok tehlikeliydi. Doktorlar anneme ilk günden beri çocuğunu doğurmaması gerektiğini, riskin çok yüksek olduğunu ya kendisini ya da çocuğunu kaybedeceğini söylüyorlardı. Ama annem asla bir cana kıymak istemiyordu. O can, o karına düştüyse, onun da yaşamaya hakkı vardı. Eğer bir can kaybedilecekse, kendi canını kaybetmeye ilk günden razıydı. Yedi ay böyle geçti. Bir gün gece yarısı annem rahatsızlandı. Çok iyi hatırlıyorum, annem yatağından çıkmış, o saatte ne ben ne ablam uyanmasın diye sessiz sedasız hastaneye gitmiş. Nasıl gittiğini, ne zorluklarla gittiğini düşünmek bile istemiyorum. Babamı bile uyandırma zahmetine girmemişti. Biz her şeyi sabah öğrenmiştik. Babam, bir sabah ezanı ile bizi uyandırdı. "Anneniz hastanede, hemen teyzenize gidiyorsunuz," diyerek bizi teyzemgile yolladı. Annemi hemen doğuma aldılar. Yedi aylık ne olabilir dediler, ya bebeği kaybedeceğiz ya anneyi yada her ikisini de. İyi bir doktor geldi son anda, Derin'in tek bir sesi çıktı. Hemen doktorlar yoğun bakıma aldılar. Yedi aylıktı ama iyi ki sekiz aylık gibi iriydi. Ya olmasaydı.

O an bir kalp attı, bir kalp durdu.

Doktorlar hemen anneme müdahale ettiler, çünkü yedi aylık annemin emeğine, o isteğine, iyi yüreğine şahitdiler ve bizim için bir mucize oldu. Annemin kalbi tekrar yeniden atmaya başladı. Derin için ama Derin her zaman olduğu gibi kendini suçladı.

Derin hâlâ yoğun bakımdayken, annem derin düşüncelere daldı. Gece gündüz o düşüncelerle yaşıyordu. Belki de bazı şeyleri fazla düşündüğü için o lanet hastalık anneme bulaşmıştı. Annem kansere yakalanmıştı. Şükürler olsun ki 4 yıl içinde o illet hastalığı da yendi.

Kimin annesi beee...

Bana gelirsek ise bu en kötüsü diye bilirdik.

İki yıl önce, gece yarısı tek başıma oturuyordum. O zamanlar yalnızlıktan çok fazla haz alıyordum, sanki yalnızlık beni iyileştiriyordu. Kardeşim Derin, İstanbul'a beni ziyaret etmek için gelmişti. Birkaç gün kaldıktan sonra, İstanbul'da olan birkaç arkadaşı Derin ile akşam yemeği yemeyi ve eğlenmeyi teklif ettiler.

"Abla, arkadaşlarım beni akşam yemeğine davet etti. Gidebilir miyim?" diye sordu Derin, gözlerinde heyecanla.

Bir an duraksadım. Hayattan bıkmışlığım ve abla içgüdülerim arasında gidip geldim. "Tabii ki, Derin. Ama dikkatli ol, tamam mı? Geç kalma ve bana haber ver," dedim.

Derin, benden izin alarak akşam yemeğine gitti. O gün içmek planda yoktu ama olaylar hızlı gelişmişti. Zaman çok güzel geçiyordu ve Derin belki de uzun zaman sonra bu kadar mutlu olmuştu.

Artık arkadaşlarıyla ayrılma vakti gelmişti. Arkadaşlarının evleri bizim eve ters olduğu için mekandan ayrı ayrı ayrıldılar. Derin, bir şeylerin farkındaydı, hissediyordu ama alkolün onda yarattığı kafa karışıklığı yüzünden bunun bir oyun olduğunu sanıyordu. Mahalleye girdiğinde arkasına baktı ve bir adamın onu takip ettiğini fark etti. Adam, bayağı alkolik birine benziyordu ve gözlerinden anlaşılıyordu ki sadece alkol almıyor, madde de kullanıyordu. Derin endişelendi, korkusu ağır bastı. Hızlı hızlı yürüdü, baktı olmadı, koştu. Apartmana kadar koşmutu. Apartmanın kapısını kapatacakken biri ayağı ile engelledi. Hızla kapıyı itmişti. Derin geri geri adımlar atsa da adam kaçmasına müsaade etmiyordu. Adam, Derin'in boynunu öpüyordu pis bir şekilde. Derin'in ellerini elleriyle tuttuğu için Derin tepki veremiyordu. Bağırıyor ama sesi çıkmıyordu. Adamın bacak arasına tekme atıp hızla üst kata, evlerine doğru merdivenlere koştu. Kapıya sert bir şekilde hızlı hızlı bastı, zile bastı.

Anahtarını çıkarması zaman alabilirdi. Benim kapıyı açana kadar adam Derin'e yaklaşıyordu. Adam seslendi, "Gel buraya küçük sürtük." Derin korkuyla baktı, benim uyuyor olma ihtimalini düşündü. Benim uykumun çok ağır olduğunu ve her şey için çok geç olabilileceğini. Adam yaklaştıkça Derin bir eşyasını fırlatıyordu ama nafile, adam hiçbirini engel olarak görmüyordu. Adam hızlı bir refleksle Derin'i kapıya yasladı, bir kolu ile kollarını kapıya bastırdı hareket etmemesi için. Boynuna eğildi, iğrenç öpücüklerini kondurdu. Diğer eli ise Derin'in vücudunda küstahça gezindi. Derin artık çığlıklarında boğulacaktı, elinden hiçbir şey gelmiyordu. Tekme dahi atamıyordu. Adamın yüzüne tükürdükçe adam bundan zevk alıyordu. Adamın eli ilerleyince büyük bir çığlık attı. Korkuyordu, gözlerinde büyük bir karadelik oluşmuştu ve Derin o karadeliğin içine çekiliyordu. Adam bir üst seviyeye geçmişti. Derin tir tir titriyor, adamın yapacaklarını düşündükçe deliriyordu. Adam kendini hazırlamıştı.

Tam o anda kapı açmıştım.Derin ve adam içeriye düştü. Adam alkolün etkisinde olduğu için neye uğradığını şaşırdı. Derin hemen yerden kalktı, koşarak salona gitti. Ben gecenin bir yarısı ne olduğunu anlamamıştım ama tahmin etmiştim. Eğer tahmin ettiğim gibiyse, bu adamın buradan sağ çıkma ihtimali yoktu. Kız kardeşime sarkıntılık, hatta sarkıntılık bile değildi, bayağı bir istismardı. Adam, benim geceliğimi görünce gülerek sırıttı. İki kelimeyi zor bir araya getirdi, "Bayağı ballı günümdeyim galiba, aynı anda iki tane edicem," dediğinde artık kafamda her şey oturmuştu. Derin'in ağlayış sesleri kulağımda yankılanıyor, beni yanına çağırdığı kelimeler kulağımın içinde dört dönüyordu.

"Abla, nolur yanıma gel," diyerek salondan seslendi Derin. yerde ayağa kalkmaya çalışan adamın yüzüne sert bir tekme indirdim. Adam deli gibi sırıttı, pis bakışları ile ayağa kalktı. Üzerime doğru yürüdü. geri adım attım, adam yaklaştıkça uzaklaştım. Salona kadar geldik. Gözüm yerde bir köşeye çökmüş, ayaklarını karnı ile birleştirmiş olan Derin'e ilişti. Öyle gür ağlayışları içimi mahvediyordu.

"Hadi ama, iki saat için beni çok yordunuz. Siz de istiyorsunuz kab-" derin lafını bitirmesine izin vermeden sehpanın üzerinde duran vazoyu kafasına indirdim. Adam düşüp bayıldı.Koşarak kardeşime sarıldmı. "Geçti, geçti," yüzüne gelen saçlarını arkasına itti.

"Geçti güzelim."

"Abla... Ablaa... ben... özür... dilerim," oldukça zor konuşuyordu. Hızlı hızlı yaptığı nefes alış verişi bunu engelliyordu. Tekrar sarıldım, bu sefer kardeşinin kalp atışlarını hissedebiliyordum. "Hayır, hayır, senin suçun değil. Sakin ol, sakin ol, ağlama. Sil gözyaşlarını."

"Abla," dedi acıklı acıklı. Gözlerindeki yaşlar şelale gibi akıyordu. Adama baktık, kafasından kan geliyordu.

"Gel, elini yüzünü yıkayalım," diyerek kardeşimin kollarına girdim, mutfağa doğru ilerledik. Derin'in elini yüzünü yıkayıp bir bardak su içirdim. Arkamızda beliren gölge ile tekrar korku sardı ikimizi de. "Yeter artık," diyerek tezgahta olan bıçağı alıp adamın göğüs kafesine sapladım. Kanlar akmaya başladı, tıpkı Derin'in akan gözyaşları gibi.

Adamın göğüs kafesine sapladığım bıçakla kanlar akmaya başladı. Derin hâlâ titriyor ve ağlıyordu. Onu sakinleştirmek için bir an bile yanından ayrılmamaya kararlıydım.

Bir süre sonra, apartmanın güvenlik kameralarının bakımda olduğunu ve kayıt yapmadığını fark ettim. Bu, adamın kim olduğunu ve nasıl geldiğini anlamamız için büyük bir engeldi. Hemen Kaya'yı arayıp durumu anlattım. Kaya, mahallenin kameralarını kontrol edebileceğini söyledi ve hemen işe koyuldu.

Kaya kısa süre sonra geri döndü ve mahalledeki kameraların kayıtlarını incelemeye başladı. Kameralarda, adamın Derin'i takip ettiğini ve apartmana kadar geldiğini açıkça görebiliyorduk. Ancak, adamın kimliği hâlâ belirsizdi. Kaya, güvenlik güçlerini de devreye sokarak, adamın kimliğini belirlemeye çalışacağını söyledi.Bu sırada Derin'i de güvende tutmamız gerekiyordu.

Kaya'nın karanlık geçmişi, bu süreçte büyük bir avantaj sağladı. Eski bağlantılarını kullanarak, adamın kimliğini ve geçmişini hızla ortaya çıkardı. Adamın suç dosyası oldukça kabarıktı ve uzun süre aranan bir suçlu olduğu ortaya çıktı. Kaya'nın ve geçmişin yardımı ile adamın cesedinden kurtulmuştuk ama hâlâ içimde geçmek bilmeyen vicdan azabı ile yaşıyordum.

Bu arada, ben de Derin'in yanında kalarak onu desteklemeye çalışıyordum. Yaşadıkları, onun üzerinde derin izler bırakmıştı. Gözyaşları dinecek gibi değildi, ama ben elimden geldiğince onu sakinleştirmeye çalıştım. "Derin, her şey geçecek. Sen güçlü bir kızsın, bunu da atlatacağız," diyordum sürekli. Ama hiç de öyle olmadı. Biz o olaydan sonra eski Derin'i kaybettik. Bir daha eski Derin geri gelmedi.

Her zamanki gibi gülümseyerek yaklaşan Sare'yi gördüm. Sarı saçları üzerinde olan bebek mavisi elbisesi ile tam bir peri kızı gibi gözüküyordu.

Yerine geçerken, Sare'ye bakarak konuştum: "Ya Sare, sana bir şey soracağım."

"Tabii, buyur," dedi yerine oturup.

"Nasıl bu kadar mutlu olabiliyorsun?" Minnoş sesiyle cevapladı: "Bende bir şey soracaksın sandım," dedi hafif kıkırtı ile karışık.

"Yok, bu sefer gerçekten soracağım. Benim masamda siyah bir kağıt mektup bir şey gördün mü?"

Düşündü biraz: "Yok, görmedim. Önemli bir şey miydi?"

"Önemli olup olmadığını bilmiyorum. Aren'in asistanı Derya bana mektup geldiğini söyledi de, ondan."

"Haa," dedi masumca. Önüne döndü, bilgisayarına baktı, sonra bana tekrar döndü: "Yeni gelen CEO demişken..."

"Eee," dedim merakla.

"Ben buraya geldiğimde, onun bir tanıdığı mı ne, Aren'i arıyormuş. Adı garip bir şeydi ama Türk olmadığı belliydi. Adamda boy pos hepsi vardı, maşallah. Uzun boylu, kumral saçlı bir adamdı," dedi sanki adamın ırzına geçmiş gibi yanakları kızardı. Gülmemek için iç yanağımı dişledim. "Adı da garip bir şeydi, neydi... Sami mi, Lami neydi... Lina yok yok Luca! Heh, Luca. Adamın adı. Biraz önce ayak üstü konuştuk, ben ilkokul öğretmenim ile konuşurken bu kadar stres yapmıyordum, anksiyetem tuttu." Yaşadığı anı büyük ihtimalle rezillik olarak görüyordu, çoğu zaman ben de utanç olarak algılıyordum anılarımı. Aklından silmek için kafasını hızla hareket ettirdi ama o anıyı gram unutmadı.

"Niye arıyormuş, söyledi mi?"

"Sormak istedim de," kaşını yukarıya kaldırdı, "sormaya cesaret edemedim."

Anlatırken o kadar tatlıydı ki gülerek, "Olsun, elbet sorarsın," dedim.

Luca kimdi? Aren İtalya'ya gitmeden önceki tanıdıklarından değildi, olsa bilirdim. 3 yıl içinde hayatına girmiş olmalı ki ben tanımıyorum.

Bilgisayarıma düşen mail ile işime geri döndüm. Bu ay daha fazla işime odaklanmalıyım ki Aren o bırakıp gittiği kızın nasıl değiştiğini görsün. Acaba öğlen aralarında kendi yaptığım yemekleri mi getirsem diye düşünüyordum ki ona hiçbir şey kanıtlamak zorunda olmadığım aklıma düştü. Hâlâ ona saldırmak istiyorum, içim bir türlü dinmiyor. İlk fırsatta yüzüne saydıracağım, yoksa zevk alamıyorum.

Saatlerdir ekranın karşısında bir açılan bir kapanan gözlerim en sonunda isyan ediyordu. Çoğu kişi mesaisini bitirmiş eve gidiyordu. Benim de vaktim geldiği için ve Aren'in bulunduğu ortamda bulunduğum gerçeği aklıma geldikçe buradan kaçarcasına uzaklaşasım geliyordu. Çantamı ve masamı toparlayıp ofisten ayrıldım. Sare on dakika önce çıkmıştı, Kaya ise mesai yapacağını söyledi. Dün erken çıkmıştı, benim için canım ya.

Efsun'uma bakayım bir diyip asansörün oraya gittim. Hayır ama ya, şaka mı? Evren üzerime mi oynuyorsun? Napıyorsun? Ne işi var bu Aren'in? Beni gördüğü gibi merdivenlere yöneldim, yürürdüm, daha iyi. Onuncu katta olduğumuzu hatırlayınca biraz tırstım ama olsun.

"Kaçıyor musun?" diye ses yükseldi arkamdan. Yavaşça arkamı döndüm.

"Yoo, ben sen miyim?"

Asansöre buyur anlamında elini gösterdi, sahte tebessüm ile bekleme alanının oraya gittim ve önüme baktım.

Asansör açılınca, Aren benim girmem için kenara çekildi. İçeri girdim, ardından o da girdi. Yan yana iki yabancı gibi duruyorduk.

"Bir şey demeyecek misin?" diye sordu.

Yüzümü dönmeden cevapladım: "Ne hakkında?"

"Bugün olanlar hakkında."

"Beni ilgilendirmez," dedim umursamazca.

"Peki, nasıl yapıyorsan öyle yap," dedi. Birkaç saniye ikimiz de sustuk.

Aren baştan aşağı üzerimi süzdü. Üstümdeki gömleği görünce kaşları çatıldı, sonra önüne dönüp boğazını temizledi. "Ayrıca, bir daha böyle durumlar olursa bana söyle, ben hallederim."

"Kaya halleder, sen düşünme boşuna. Ayrıca anlatımı herkes anlar, önemli olan anlatmadan anlamak. Kaya beni anlatmadan anlıyor."

"Anlasın bakalım."

"Anlıyor zaten."

"Anlasın," dedi hızla. Kapının açılmasıyla önden hızla çıktı. Çok çabuk sinirleniyor, fabrika ayarlarına geri dönebilir mi?

Asansörden çıktıktan sonra derin bir nefes aldım. Aren'in varlığı her zaman içimde bir kasırga gibi esiyor, ama ben bu kasırgaya karşı durmayı öğrenmeliyim.

Şirketin çıkışında, ben gelesiye kadar gittiğini düşünmüştüm ama gitmemiş. Şirketin önünde bir sigara yakmıştı. Yavaşça kafasını bana doğru döndürdü.

"Gel, eve bırakayım," dedi.

"Gerek yok, ben kendim giderim," dedim.

Aren, sigarasının dumanını üflerken beni süzdü. "Bu kadar inatçı olmak zorunda mısın?" diye sordu, hafifçe kaşlarını çatarak.

Derin bir nefes aldım ve kararlı bir ses tonuyla cevap verdim. "Bu benim hayatım, Aren. Ne zaman, nerede ve nasıl gideceğime ben karar veririm."

Aren bir an duraksadı, sonra sigarasını yere atıp üzerine bastı. "Tamam, anladım. Galiba Kaya bırakacak," dedi. Arkama baktığımda Kaya çıkmıştı, ama mesaisi vardı. Neden erken çıktı ki?

Arkadan seslendi Kaya: "Aynen öyle, ben bırakacağım." Elini belime hafifçe koyarak, "Hadi Beren," dedi. Hiçbir şey demeden Kaya'nın arabasına yöneldik. Kaya kapımı açıp kendi kapısını açmaya gitti. Camdan baktığımda ise hala Aren yerinde duruyor, valelerin arabasını getirmesini bekliyordu ve bu arada bir tane daha sigara yakmıştı.

Kaya'ya döndüm: "Mesain var diye biliyorum Kaya, bunu yapmak zorunda değildin."

"Sen bunları düşünme Beren," diyerek arabayı kullanmaya başladı.

"Nereden gördün bizi?"

Bana bakmadan yola bakarak konuştu: "Alt kata kahve almak için indim. Kapıya baktım, Aren ile sen zaten en son konuşmaları da duyunca düşünmeden çıktım. Bizim 3 yılda toparladığımızı adamın iki günde mahvetmesine izin vermeyeceğim herhalde."

Bu yandan bakınca mantıklıydı; beni toparlayan onlardı, mahveden değil.

"Her şey için teşekkürler Kaya, iyi ki varsın." Efsun şu an yanımızda olmasa da her zaman kalbimde. "İyi ki varsınız," dedim, bu sefer Efsun'u kastederek.

Adayı da aldıktan sonra arabaya tekrar bindik. Kaya, Ada ve ben arabayla eve vardığımızda, Kaya akşam yemeği için dışarı çıkmayı teklif etti. "Gelin, bu akşam dışarıda güzel bir yemek yiyelim. Hem biraz kafa dağıtmış oluruz," dedi.

Maalesef bunu Ada duydu ve artık gitmekten başka bir seçenek yoktu. Hemen hızla yanıma geldi, bir bacağıma yapıştı ve alt dudağını büzerek, "Teyze, ne olur ne olur gidelim, ne olur! Ben çok sıkıldım,psikolojim bozulacak, bak. Annem de beni götürmeni isterdi," dedi. Ada'nın haline gülen Kaya, abisine baktı. "Değil mi Kaya abi? Bir şey söyle teyzeme."

"Doğru Beren, Ada haklı. Onun da biraz kafa dağıtmaya hakkı var." Bunlar bir olunca bana yaptırmayacakları hiçbir şey yok.

Bu fikre sıcak bakıyordum aslında ama Ada'nın ısrar etmesini istedim. Biraz çabalaması gerekiyordu.

"Tamam tamam, gidelim ama çok durmayacağız, tamam mı?" dedim.

Ada hızla başını salladı ve heyecanlı bir şekilde odasına koştu.

Adanın yanına gittim ben de. "Ne giyeceksin, küçük hanım?"

Yüzüme baktı masumca. "Teyze, bizim seninle aynı aldığımız bir elbise vardı ya, hani şu siyah olan. Onu giyelim mi? Hem fotoğraf çekinip annemle babama atarız, mutlu olurlar."

Hoşnutla gülümsedim. "Peki, hadi giyine koyul, ben de giyineyim."

Kaya da bizim hazırlanma sürecimizin uzun olacağını tahmin etti ve zaten evlerimiz uzak değildi, kendi üzerini değiştirmeye gitti. Hemen geldiği gibi arabaya atladık.

Yol boyu, Ada arkada rahat durmuyordu. Kaya'dan şarkı açmasını istiyordu. Kaya zaten Ada ne derse hemen yapıyordu. En sonunda "Gitmekten vazgeçiyoruz," diyerek tehdit ettim Ada'yı ve öyle sustu.

En sonunda şık bir restorana gelmiştik. Restoranın atmosferi oldukça hoştu; hafif bir müzik çalıyor ve loş ışıklar ortamı romantik hale getiriyordu. Masamıza oturduğumuzda, garson menüleri getirdi ve siparişlerimizi aldı.

Kaya hemen ne yiyeceğini seçmişti ama Ada ile ben uzun uzun menü ile bakışıyorduk. Kararsız insanlara bir şey seçtirmek o kadar kötü ki anlatamam. Köfteye karar verip beklemeye başladık.

Yemek esnasında, keyifli bir sohbet başladı. Kaya işten, projelerden ve günlük hayatımızdan bahsederken, Ada da kendi küçük maceralarını anlattı. Bir tane çocuk ile kavga etmiş. Neymiş, çocuk onun ceketinin üzerine ceket asıyormuş, hep onu taklit ediyormuş. Ada bir şey derken o çocuk da hemen atlıyormuş. Kıyamam, çok tatlı. Bizim hödük ise hemen çocuk ile kavga etmiş, çocuk da Ada'yı alttan almış. Herkesin keyfi yerindeydi ve zaman nasıl geçti anlamadık.

"Böyle işte teyze, hayatım çoluk çocukla uğraşmakla geçiyor," dedi Ada. Kaya da bana bakarak, "Benim de öyle geçiyor, Ada'cım, merak etme," dediğinde gülüşüme engel olamadım.

"Tesnüf ederim Kaya'cım, çocuk muyum ben?"

"Olabilirsin. Çocuğun bile yemeyeceği yalanları yedin."

"Kaya abi ne demek istiyor teyze?" Hemen masanın altından Kaya'nın ayağına vurdum, sus anlamında. "Kaya abin şaka yapıyor Ada, bakma sen ona."

"Aynen, ben teyzene eşek şakası yapıyorum."

Tam yemeklerimizi bitirip, garson tatlılarımızın siparişlerini almak için geldiğinde, "Çok tatlı bir aile olarak gözüküyorsunuz. İşletmenin sosyal medya hesabında paylaşmak için birkaç kare çekmemize müsade var mıdır?" diye sordu.

Kaya ile birbirimize baktık. Olabilir anlamında başımı salladım. Kaya ise, "Müsade sizin," dedi.

Garson biraz geriledikten sonra, "Biraz yakınlaşın," dedi. Kaya elini belime attı. Karşıda oturan Ada ise tüm dişlerini göstererek gülümsedi, bir elini de beline koydu. İcon kız, ya aynı teyzesi.

Kaya, Ada ve ben kameraya doğru poz verdik. Bir aile gibi görünerek gülümsedik. O sırada kapıya gözüm ilişti, Aren'in bizi izlediğini fark ettim ve gözlerimizin buluştuğu an içindeki kıskançlığı gördüm. O an, onun ne kadar zorlandığını hissettim. Veya ben öyle sandım. Aren'i gözlerinden okumak, sözlerinden okumak kadar zordu.

Onca mekan varken bizim mekana gelmek... Ne bileyim. Ardından iki kişi daha girdi. Biri kumral, uzun boylu bir adamdı. Bu adam büyük ihtimalle Sare'nin bahsettiği Luca olmalı, bahsettiği kadar varmış. Diğeri ise bir kızdı, saçları kısaydı, boynunu geçmeyecek kadar. Gözleri çok güzeldi.

Üçü de oldukça şık giyinmişti ve kendi masalarına doğru ilerlediler. Aren, gözümün ucuyla fark ettiğimde, bir an durakladı. Ama sonra kendini toparlayarak devam etti. Onlar da kendi masalarında oturup siparişlerini verdiler.

Fotoğraf çekildikten sonra, Kaya ve Ada'yla birlikte restorandan ayrılmayı düşündüm. "Kaya, gitsek mi artık?"

Bu teklifime anlam veremedi, kaşlarıyla anlamaya çalıştı. "Neden?" Arkasını işaret ettim. Arkasına baktığında Aren ve Luca'yı, yanlarındaki kızı gördü.

"Kaçacak mıyız? Kaçması gereken onlar."

Düşündüm biraz. O nasıl benim orada olduğumdan rahatsız değilse, ben de rahatsız değilim.

"Siz ikiniz ne fısıldaşıyorsunuz orada?"

"Sence?" dedi Kaya, sonra devam etti. "Acaba Ada'ya ne tatlı sipariş versek diye konuşuyorduk."

"Bence pasta verin, canımın çektiğinden değil, asla ama..." Bunu böyle uzatacağını bildiğim için, "Tamam Ada'cım, pasta sipariş edelim," dedim.

"Yuppii!"

Tatlılarımız gelmişti. Afiyetle yedikten sonra kalkmamıza engel bir şey kalmamıştı.

"Teyze," dedi Ada.

"Efendim?"

"Burada lavabo var mı?"

Hemen anladım tabii. "Gel Ada," diyerek götürdüm. Tam biz giderken, Kaya'yı hesap ödemeye giderken gördüm. Hep böyle yapıyor, sevmiyorum birisinin benim hesabımı ödemesini, ya üf.

Adayı lavaboya soktuktan sonra ben de ellerimi yıkadım. Ada da çıktı hemen, o ellerini yıkarken ben de lavabodan çıkacaktım.

Çıkmamla Aren'i karşımda gördüm. Hemen elim ile dişimi bastırdım, zebani gibi karşımda dikilmişti.

"Hayırdır, ya? Ne oluyor? Zebani gibi karşıma dikilmişsin."

"Sence de bu tesadüfler artmadı mı?"

"Bilmem, sana sormalı. Ayrıca tesadüfler güzel şeylerdir bunların hiçbiri güzel değil."

Yine bir şey demesine kalmadan Ada çıktı. İlk önce karşımdaki adama baktı, sonra bana bir şey söylemesine kalmadan, "Hadi gel Ada, gidelim," diyerek elimi uzattım. Elimi tutarak oradan ayrıldık. Masamıza geldiğimizde Kaya oturmuş, karşı masaya bakıyordu. Aren'in yanında gelen kız duruyordu sadece, Luca denilen adam yoktu.

Kaya'ya, hadi çıkalım anlamında kaşımı kaldırdığımda ayaklandı. Çıkışa doğru ilerlediğimizde Luca içeriye girdi, hiçbirimize bakmadan kıza seslendi, "Çok bekletmedim değil mi, Dido?" dedi.

Dido denilen kızın "Yok," deyişini duydum. Arabaya bindiğimizde içimde bir rahatlama hissettim, ama sadece üç saniye sonra o vicdan azabı yine oturdu yerine. Kaya ve Ada'nın yanımda olması bana güç veriyordu elbette ama yine de yetmiyordu.

Kaya bizi eve bıraktıktan sonra hemen Ada'yı uyumaya hazırladım. Kalpli yastığını alıp uzandı. Ben çıkacakken bir şey söyledi: "Annemin yanımda yatmasını özledim. Bugün yanımda yatsana." Hiçbir şey demeden yanına kıvrıldım. Bazı insanlar keşke çocuklar kadar açık sözlü olsaydı.

Ellerim saçları arasında gezindi, bir keşife çıkmış gibi. Tavana astığımız yıldızlara bakarak, "Teyze, hayat çok garip değil mi?" dedi.

"Nasıl yani teyzeciğim?" diye sordum.

"Herkesin içinde farklı bir dünya var. Birisi çok mutlu iken diğeri çok üzgün. Birisinin dünyası çok aydınlıkken diğer dünya kapkaranlık," dedi.

"Haklısın Ada, hayat bazen garip olabiliyor," dedim.

"Aşk ne teyze?"

Kolumun üstünde yatan Ada'ya bakmaya çalıştım. "Bu nereden çıktı şimdi Ada?"

"Hiç, öylesine sordum. Aşk birisinin montunun üstüne mont asmak gibi bir şey mi?"

"Küçükken öyle ama sonra..."

"Evet teyze, sonra?" Bu çocuk beni derin düşüncelere sokuyor.

"Sonra aşk ne oluyor biliyor musun? Koca bir oyun ve yalan oluyor. Aşk büyük bir yalandır. Aşk, nefrete dönüşen bir duygu. Bu yüzden tam sınırda bırakman gerekiyor," dedim.

Memnuniyetsizce kıvrandı. "Anlamadım teyze."

"Boş ver Ada'cım, hadi uyu artık."

"Yaa teyze, devam et. Tam olarak ne olduğunu bilmek istiyorum."

"Aşk bir kumar gibidir. Başlarda çok hoş olursun, ufak ufak kazanırsın ama o sana büyük gibi gözükür. Artık gözün sadece kazandığındadır, kaybettiğinde değil. Bir kere kazandın, on kere kaybetmeye mahkumsun. Sen kumara yükleniyorsun, para kaybediyorsun ama hâlâ aklın ilk başlarda kazandığında. Düzelir, başa döneriz diye diye tüm her şeyini kumara yatırırsın ama asla eskisi gibi kazanamazsın. Anlayacağın, artık bir kumarbaz olmuşsun ve kumar senden seni yapan her şeyi almış," dedim. Ada duvara boş boş bakıyordu, anlattıklarımdan hiçbir şey anlamamış gibi.

"Teyze, sana bir şey soracağım ama doğru söyle."

"Sor."

"Sen kumar mı oynadın? Borcun falan mı var? Varsa söyle, kumbaramı patlatayım. Yoksa bu kadar kumar geçen bir cümle kurmanın akla sığar yanı yok."

"Sus Allah'ın cezası, sus."

"Ben susayım tamam ama sen masal oku. Para ve aşktan anlamam ben."

"Dayaktan anlarsın sen," dedim şaka yaparak. Herhalde en son yapacağım şey dayak olurdu.

"Ondan hele hiç anlamam, bilmeyon mu?"

"Biliyom," dedim şivemi kaydırarak.

"Anan gibi dayak arsızısın sen de," dedim kıvırarak. "Ya teyze, hadi masal masal masal."

"Bir varmış bir yokmuş. Uzak diyarlarda güzeller güzeli bir prenses varmış. Çok mutlu bir prensesmiş, çevresine neşe, huzur ve mutluluk saçıyormuş. Prensesin bu hallerini gören bir prens kıza aşık olmuş. Gitmiş, prenses ile konuşmuş. Prenses de prense karşı boş değilmiş. Artık çevresine saçtığı gibi prense de enerji saçıyormuş. Prens, prensesin yaralarını iyileştirmiş. Ama prenses, her yaralının yaptığı gibi, iyileşir iyileşmez hastaneyi terk ettiği gibi prensi de terk etmiş, gitmiş uzak diyarlara. Çok uzaklara gitmiş ki prensi göremeyen prenses artık eski neşesini kaybetmiş, durulmuş. Çünkü hasta giderken hastanesine zarar vererek gitmiş ama unuttuğu bir şey vardı, elbet tekrar hasta olacaktı. Ama o zaman onu iyileştirecek bir hastane olmayacaktı.

Prenses kendini başka şeylere vermiş, eski neşesini kazanmak çok istiyordu. Zordu ama imkansız değildi.

Çiçekleri solmuştu ama tekrar açacağı yazlar da gelecekti. Geldi de. Bir prens çıktı geldi, prensesin dertlerini dinledi, prensesi iyileştirdi, ona ilaç gibi geldi. Bir zaman sonra prenses artık eski neşesini geri kazandı, hatta daha da iyi oldu. Beraber iyileştiği prens ile çok mutluydu. İyi ki o prens gitmiş diye düşünüyordu. Eğer o gitmese, bu kadar yaralanmaz ve onu gerçekten sevenler iyileşsin diye uğraşmazdı. O da gerçekten kimin sevip sevmediğini anlamazdı.

Mutlu mutlu zaman geçerken kaçıp giden prens yara ile geri döndü o yaraladığı hastaneye. Ama hastane çoktan iyileşmişti ve hasta kabul etmiyordu. Gelen prens, prensesin gülüşüne tekrar aşık oldu ama artık prenses başkası için gülüyordu. Bazı şeyler için çok geç kalmış olabiliyor insan. Kendi soldurduğu çiçek başkasına açınca darılmayacak insan."

Anlattıklarımdan sıkılmış olmalı ki oflayıp pufluyordu Ada. "Teyze lütfen sus, yoksa bayılacağım."

Sustum. Her zaman zorunda kaldığımız gibi sustum. Ada uyudu, sıra benim uyumamdaydı. Salak Beren, sen zaten ayakta uyuyorsun, şimdi uyumasan ne kaybedeceksin?

Gece benden uzun saatlerimi aldı. Gece boyu hiç uyuyamamıştım. Sabahın sessiz parlaklığını işitince içimde derin bir boşluk oluştu. Yanımda mışıl mışıl uyuyan yeğenim Ada varken, hiç uyumayan ben ve içimdeki boşluk odayı dolduruyordu.

Nefes alış verişim her seferinde acı bir gerçek gibi yüzüme vuruyordu. Ama bu benim kaderimdi, pişman değildim. Yine olsa o adamı yine öldürürdüm, söz konusu benim kardeşim canım her şeyim idi. Vicdan azabı mı? Vicdan azabı, o pisliğin hala eli kolu serbest sokaklarda dolaştığı gerçeğiyle yaşamak zorunda kalsaydım daha kötü olurdu.

Bugün bize, yarın size...