11. bölüm · Kaçış ve Kader
BÖLÜM - 6 {part -2}
O gerçekten öldü," dedim. Kelimelerin ne kadar keskin olabileceğini, bu kadar acı verebileceğini bilmiyordum. Ama... çok ağırdı.
Sessizlik çöktü.
Yanına oturdum. Sırtımı duvara yasladım. Boş duvara baktım.
Bilmiyorum… belki de dakikalarca öylece baktık.
✮
🌪🍷⛓️
…
Kafamı masamın üzerine koyduğumda, düşüncelerden sıyrılmaya çalışırken daha da içine çekiliyordum. O günün üzerinden tam iki ay geçmişti. Evet, Diyar… iki aydır hiçbir saniye nefes almadı, gözleri bu kahpe dünyaya bir daha bakmadı.
Ne kadar kabullenmek istemesem de zaman yavaş yavaş kabullendiriyordu. Ara sıra rüyalarıma giriyordu Diyar.
Bazı zamanlar onu görmüş gibi oluyordum ama en fazla üç saniye sonra bunun, beynimin oynadığı kurnaz bir oyun olduğunu anlıyordum.
Başımı hışımla kaldırdığımda, Sare’nin gözleri beni bulmuştu.
“Çıkıyor musun?” diye sordu.
“Evet.”
“Beraber bir şeyler yapalım.”
“Başka zaman,” dedim. Direkt Ekim ayındaydık, on sekiz Ekim.
Hava yavaşça serinliyordu. Bu ay, sonbaharın tam anlamıyla kendini hissettirdiği zamandı. Ama benim kışım, on sekiz Ağustos’ta bitmeyecek şekilde başlamıştı.
Söylesene Diyar, ben bu uzun kışları nasıl atlatacağım?
Masamdaki son kağıtları da düzeltip çantama uzandım.
“Kaya ile konuştuk, Beren. Hep beraber bir yemek yiyelim diyoruz. Hatta Efsun’u da çağırdık. Güzel bir gün geçiririz diye,” dedi Sare.
Sare’ye bakmadan cevap verdim. “Ne güzel, çıkın.”
“Sen…” dedi, merakla gözlerini dikip. “Gelmeyecek misin?”
“Gelmem, Ada beni bekler,” dedim. Sözlerimi işitince dişlerini sıkmıştı.
“Beren, kabullen artık. Ada ile aynı evde yaşamıyorsunuz.”
“Hayır, Sare. Diyar onu bana emanet etti ve ben onunla aynı evde yaşıyorum.”
“Hayır, Beren. Sen intihar etmeye çalıştığın günden beri Ada seninle beraber değil. Annenle yaşıyor,” dediğinde dudağımı yaladım.
İnanmıyorlardı. İntihar etmediğime, ormana intihar etmek için gitmediğime inanmıyorlardı. Ama ben intihar etmeye gitmedim.
Etmezdim de. Diyar’a verdiğim sözler vardı. Belki o sözlerini tutamadı ama benim sözüm sözdür. Ada’ya sahip çıkacağım.
O gün ormana gitmem gerekiyordu ve gittim. Ama nedense, o ormana gidişim intihar olarak algılandı. Her şey bir anda gelişmişti. Bir anda Ada’yı benden aldılar. Annesi ölmüş, babası kayıplarda olan o kızı benden aldılar.
Evet, babası yoktu. O günden beri kayıplara karışmıştı. Ve onlar kendi kendilerine kararlar verdiler. Neymiş, benim psikolojim bir çocuğa bakacak kadar iyi değilmiş. Ben bir çocuğa bakamazmışım. Beren bakamaz dediler, Derin hiç bakamaz dediler.
Peki, Ada’yı hiç düşündüler mi? Şimdi o çocuk Trakya’da sıkılmıyor muydu? Annesini özlemiyor muydu? Peki ya teyzelerini?
Ama hayır. O hâlâ benimle kalıyordu. Ben eve geldiğimde iki tane tabak çıkarıyordum. Televizyonda en sevdiği çizgi filmi açıyordum. Onun uyku saatlerinde ise sessizliğe bürünüyordum, uyanmaması için. Sabahları kursuna götürmeyi unutmuyordum, almayı da.
“Bunu hatırlatınca eline ne geçti Sare? Ben söyleyeyim: Hiçbir şey.”
“Kabullen, Beren. Yapma bunu kendine. Hayat hâlâ devam ediyor.”
“Sizin için devam ediyor.”
“Sözleşmemde yazan şu tarih dolduğunda şirketten ayrılıp Trakya’ya, Ada için Derin ile beraber döndüğümde, benim hayatım da devam edecek.”
“Şimdi diyorsun ki dursun zaman, öyle mi?”
“Hayır, zaman geçmişe aksın diyorum.”
“Aksın o zaman,” diye mırıldandı. Sandalyesinde hafifçe doğruldu, sarı saçlarını geriye atarak tekrar konuştu: “Bu gece aksın mı, Beren? Merak etme, Efsun Ada’ya bakar. Bu gece biz seninle geçmişe akalım.”
Yalanıma mı ayak uydurmuştu? Yoksa bulunduğu kabın şeklini mi alıyordu? Belki de delirdiğimi düşünüyordu. Kim bilir... İkimizde Ada’nın şu an Trakya’da olduğunu biliyorduk.
“Tamam. Yapalım. Akalım geçmişe, Diyar’ın yaşadığı zamana.”
Ve Aren’in İtalya’ya gitmediği döneme akalım, olur mu Sare?
“İlk önce üstümüzü değiştirelim,” dedi, üzerime bakarak. “Ben sana yerin konumunu atarım, olur mu Beren?”
“Olur,” dedim, gözlerimi kırpıştırarak.
“Bu gece güzel olacak. İnanıyorum.”
Ben de Diyar’ın iyileşeceğine inanmıştım ama…
Zorlukla yüzüme küçük bir tebessüm yerleştirip başımı hafifçe salladım. Çantamı kollarımın arasına sabitleyip kapıya doğru ilerledim.
Adımlarım hızlanmıştı. Artık eskisi kadar yavaş yürümüyordum. Bir adamdan benim için yavaş yürümesini istemiştim, ama o daha yavaş yürümek yerine koşmayı seçtiğinden beri hızlı yürüyordum.
Şirkettekilere aldırış etmeden çıkışa geldim. Şirkettekilerin yüzünü dahi görmek istemiyordum. Az kaldı, zaten bitecek bu ızdırap. Kaç yıldır kariyerim için burada çalışıyorum; göz yumuyorum, sabrediyorum… Ama artık yeter. Beni İstanbul’da tutan tek bir neden kalmadı. Kaya ve Efsun istisnalar elbette. Onlar farklıydı. Sare de öyle. Belki şu dünyada değil ama şu şehirde sevdiğim üç kişi olabilirlerdi.
Diyar’ın mezarı Trakya’dayken, Ada Trakya’dayken, ailem Trakya’dayken neden hâlâ İstanbul’da kalayım?
Şu sözleşmede yazan “çalışanın yerine yeni bir çalışan bulunması” maddesi mahvediyordu beni.
Dönen kapılar arkamda kaldığında, serin hava tenime değdi ama bir savaş içinde değildim artık. Uyumluydu, tıpkı kış ve sonbaharın uyumu gibi.
Buraya taksi gelirdi. Bir beş dakika beklesem kesin biri gelirdi ama beklemek istemiyordum. Taksi durağına yürümek daha cazip geldi. Yavaşça kaldırımdan yürümeye başladım. Cama yansıyan şimdiki görüntüm beni şaşırtmadı, ama üç yıl önceki Beren’i hüsrana uğratırdı.
Lens takmıyordum artık. Ağlamaktan gözlerim zarar görüyordu. Ben de bıraktım. Mavi gözlü Beren yoktu artık; sadece kahverengi gözleri olan Beren vardı. Saçlarımdaki boya akmıştı, dipleri çıkmıştı ama bir daha kızıla boyamayacaktım. Boyanın tamamen akmasını bekliyordum.
Yüzüm aynıydı, ama biraz daha ruhsuz görünüyordu. Bakışlarım gibi.
Dudaklarımı yalayıp ısırıp soymaktan beter ettiğim dudaklarımın arasına bir dal sigara sıkıştırdım. Parmaklarım arasında sabit duran sigaramı bir kibritle yaktım.
Mahvettiğim dudaklarımı sigara ile cezalandırıyordum, ama bir haftadır bunu azaltmıştım. Neticede yakında Ada’nın, annemin ve babamın yanına gidecektim. Beni böyle görmelerini istemezdim.
Dumanı ciğerlerime çekerken gözlerim, arabaların içinde giden sayısız hayata değdi.
Garipti. Çok garipti.
Milyonlarca insan… Milyonlarca dert, milyonlarca hata, milyonlarca mutluluk…
Ve milyonlarca yanlış.
Hep hatayı yanlışlarımızda aradık; sorularda aramak yerine. Neyse...
Sigaramı hızla içime çekip bitiriyordum. Her mutluluk gibi bu da çabucak bitsin diye.
Sigaramı yanan bir çöp kutusunun içine fırlattım. Kıvılcımın sönüşüne göz ucuyla bakıp ardından önüme döndüm. Çantamı göğsüme çekip açtım. Kulaklığımı çıkardım.
Düşüncelerden kaçışın eşittir müzik dinlemek olduğunu biliyordum.
Kablosuz kulaklığımı yerleştirip rastgele bir şarkı açtım. Türü ne olursa olsun fark etmezdi şarkılar... İnsanların ruh hali o anda ne ise, şarkılar onu çalardı.
Ne kadar oyun havası çalsa da ruhun arabeskse, o şarkı sana oyun havası gibi gelmezdi.
Aklım şarkının sözlerine eşlik ederken adımlarım beni taksi durağına getirmişti.
Şansıma boş bir taksi vardı.
Hemen taksiye binip evin adresini verdim. Yol boyunca şarkılara eşlik etmeye devam ettim. Tabii içimden...
Taksi evin önünde durduğunda cüzdanımdan parayı çıkarıp şoföre uzattım. Kadın şoför gülümseyerek aldı. İnerken “Kolay gelsin,” dedim ve kapıya doğru hızla ilerledim. Dediğim gibi artık adımlarım hızlanmıştı.
Aslında her zaman olması gereken buymuş. Birisinden sizin için yavaşlamasını istemek yerine kendinizi hızlandırmakmış.
Anahtarı sokup birkaç kez açmaya çalıştım. İstanbul’a geri döndüğümden beri düzgün bir şekilde kapı açmayı unutmuş gibiydim.
Kapıyı hafifçe araladım. Beyaz kapı dar koridoruma açılıyordu. İçleri dolu koliler daha da daraltıyordu koridoru.
Yavaş yavaş eşyalarımı topluyordum. Çünkü… Gidiyordum.
Akşam yemeği yemeyecektim; çünkü gerçek akşam yemekleri aile ile yenirdi. Adımlarımı yerdeki kolilere aldırmadan yatak odama doğru ilerlettim. Çantamı yatağımın üzerine bıraktım ve yavaşça oturdum. Eğilip yavaş yavaş topuklu ayakkabılarımı çözdüm. Tam karşımda duran makyaj aynasına baktığımda, sadece yorulmuş ama hâlâ ayakta duran bir kadın görüyordum.
Üzerimdeki beyaz gömleğin düğmelerini aşağıdan yukarıya doğru açtım ve ardından kirli sepetine fırlattım.
Ne giyeceğim derdine düşmeyi çok isterdim. Ama ben, başka dertlere düşmeyi seçmiştim.
Bazen kendime diyorum ki, Çok mu abartıyorsun? Alt tarafı… annenle babandan yıllardır ayrı yaşıyorsun; annen hastaydı, iyileşti. Baban eski neşesinde değil. Kız kardeşin hayattan tad almıyor ya da hayat ona gülümsemiyor. Sonra bir adam seviyorsun; her şey çok güzel giderken olaylar boka sarıyor, sonra çıkıp geliyor ama hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Ablan kanser oluyor, kanserden kaybediyorsun ve bakman gereken bir yeğenin oluyor… Gerçekten çok mu fazla abartıyorum?
Dolaptaki elbiselerimi kolilere koymamıştım. Birkaç parça kalmıştı. Onlara göz gezdirdim ve bir yeşil elbisemi elime aldım. Kalın askılıydı, diz kapağımın hemen üstünde bitiyordu. Belimi güzelce kavramıştı, bu neden bilmiyorum ama iyi hissettirmişti.
Belimin kavranması… Beni her zaman iyi hissettirmiştir.
Bu elbise, boynumdaki benleri ön plana çıkarıyordu. Tam şah damarımın üstünde bir ben vardı. Altına ise ufak ufak başka benler sıralanıyordu ama yakından bakılmadıkça fark edilmeyecek kadar küçüklerdi.
Saçlarım zaten düzdü ama yine de düzleştirdim. Bende bu bir nevi hastalık gibi olmuştu. Buna hastalık denilmiyordu; bağımlılık deniliyordu.
Bugün makyajımı biraz abartmıştım. Çünkü saklamam gereken şeyler vardı. Satürn desenli kolyemi düzelttim ve bir parfüm sıktım.
“Hazır mısın, Beren?” Sare’nin mesajı telefon ekranında belirdi.
O an ayakkabılarımı da hızlıca giydim. Topukluydu. Uzun zamandır kullanmadığım için biraz rahatsız hissettirdi ama Sare’nin ısrarlarıyla bu geceye özel olarak seçmiştim.
Telefonu elime aldım, çantamı kontrol ettim. Bir süre odanın ortasında durmuş olduğum yerden pencereye doğru baktım. Dışarıda şehrin ışıkları, akıp giden hayatın birer yansıması gibiydi. Ama ben bu gecede neyle karşılaşacaktım, hâlâ bilmiyordum. Belki sadece Sare’ye ayak uyduracağım, belki de ruhumun ne kadar ağır olduğunu bir kez daha fark edeceğim.
"Geliyorum," diye mesaj attım Sare’ye. Bu gece sadece o anlık bir kaçış olacaktı…
Ya da kaçış ve kader mi olacaktı.
O gece evde olmam gerekmesi kader.
O geceyi clupte geçirmek de kaçış.
Ah tabi ki hayır kaçış ve kader bu kadar basit olmazdı.
Ama Sare’nin yanımda olması, belki bir parça da olsa zihnimin sessizliğini susturabilirdi.
...
Gece kulübüne adımımızı attığımızda, İstanbul’un soğuk sokaklarından farklı olarak içeride sıcak ışıklar ve kızıltılı neon renkler bütün mekânı aydınlatıyordu. Müzik, kalbimi tekrar atmaya zorlayan ritmik ve kabaran baslarla çalıyor; bir yandan aşkla, diğer yandan acıyla dolu duygularımı karıştırıyordu.
Hostlardan birkaçı bizi görünce hemen yanımıza yaklaştı. Kırmızı papyonları, beyaz gömlekleri ve siyah yelekleri vardı. Ne kadar da sıkıcı bir kombinasyondu. Hostlardan biri elindeki tepsiyi önünde tuttu ve nazikçe konuştu:
"Hoş geldiniz, Sare Hanım. Abiniz bir saat önce ayrıldı, bilginize."
"Hoş bulduk," dedi Sare, gözleriyle masaları analiz etmeye başladı. Boş masa neredeyse yoktu; localar dolmuştu, gece yarısı yaklaşıyordu. Host etrafına bakındı, birkaç saniye düşündükten sonra:
"Sizi iki dakika bekleteceğim, Sare Hanım. Her zamanki yeriniz hazırlanıyor," dedi.
"Pekâlâ," diye mırıldandı Sare, hostun eliyle yönlendirdiği tarafa doğru ilerledik. Barın olduğu yere, yani barmenlerin bulunduğu bölüme geçtik.
Kulağına yakın bir şekilde hafif alaycı bir tonla, "Böyle mekânlarda her zaman bir yerin olduğunu bilmiyordum," dedim.
"Yapma, Beren. Abimin masası doğal olarak benim de her zaman kullandığım masa oluyor," dedi Sare, kendini müziğin ritmine kaptırmış bir şekilde.
Bar sandalyelerinden birine, yani barstool’a, bedenimi yasladım. Sare etrafa göz gezdirirken, bir noktada bakışları takılı kaldı. Birkaç saniye durduktan sonra başını bana doğru çevirip dedi ki:
"Bir arkadaşımı gördüm. Selam verip geleceğim. Senin için sorun olur mu? Kısa sürecek, merak etme!"
"Kafana göre takıl!" dedim omuz silkerek. Mekânın her köşesinde yankılanan müzik, birbirimizi zor duyacağımızı düşündürdüğünden, sesimizi yükseltmek zorunda kalmıştık.
Bana arkasını dönmüş, bir adım atmışken seslendim:
"Buralardayım ben!"
Önüme döndüğümde, kendime ilgilenecek bir alan arıyordum. Buraya daha önce gelmiştim ve o gün de bara oturmuştum, ama o zaman yanımda Sare yoktu. Karşımda duran boydan boya uzanan backbar’a baktım. Daha önce geldiğimde de aynıydı. Düzenli bir şekilde yerleştirilmiş bardaklar, şişeler ve döşenmiş LED ışıkları dikkat çekiyordu. Barmen bu konuda gerçekten hassas mıydı, yoksa buranın doğal düzeni mi böyleydi?
Gözüm kokteyller bölümüne kaydı: Mojito, Margarita, Cosmopolitan, Old Fashioned... Yanlarında şarap çeşitleri—kırmızı, beyaz, roze... Bira çeşitleri, lager, stout, ale gibi farklı türler. Hepsi kendi bölümlerinde düzenli bir şekilde sıralanmıştı. Sert içkilere baktığımda viski, votka, rom, tekila, cin... Sahi, bunlara neden sert içkiler deniyor? Kime göre ve neye göre sert? Genelleme yapmayı kesmeleri gerekiyordu.
"Çok beğendin galiba," diye gelen bir sesle irkildim. Başımı çevirdiğimde elinde şişeyi sallayan, siyah tişörtünün üzerine önlük giymiş barmeni gördüm. Gözleriyle işaret ederek backbar’ı ima ediyordu.
"Daha önce de demiştim sana, gel yanıma çalış. İlgin var senin bunlara," dedi gülümseyerek.
Yarım bir şekilde gülümsedim ve sandalyemde biraz daha geriye yaslandım. Gözlerimi ona diktim: "Ben de sana daha önce, ‘Ne işim olur benim barmenlikle?’ demiştim. Bilmem, hatırlayabildin mi?"
Elindeki şişeyi bardağa dökerken oldukça profesyoneldi. "Ben hatırladım da… senin hatırlamana şaşırdım. Kafan iyi değil miydi o zaman? Yoksa içtiğin sert içkiler etki etmedi mi?"
"Etseydi hatırlamazdım. Doğru söyle, alkol diye su mu verdin bana?" dedim hafif alaycı bir tonla.
"Su ile alkolü ayırt edebilecek kadar zeki bir kadın olduğunu düşünüyordum," dedi ve hazırladığı kokteyli bana uzattı.
"Geçenlerde bir video karşıma çıktı. Kola ile suyu karıştırıp alkol diye yutturuyorlarmış bazı işletmeler." Kafamı ona yaklaştırıp, elimi ağzıma parantez yaptım: "Eğer sizde de öyle yapıyorsanız, bana söyle. Boşuna para dökmeyeyim. Merak etme, sır olarak kalır. Kimseye söylemem."
O da aynı şekilde başını yaklaştırıp, elini ağzına parantez yaptı, alaycı bir şekilde, "Sana dürüst olayım ama aramızda kalacak," dedi.
Usulca başımı salladım, dudaklarımı bastırarak dinledim.
"İşletmemizde hiçbir şekilde sahtecilik yapılmaz. Alkollerimiz tamamen gerçektir," dedi.
"O hâlde ürünleriniz çok kalitesiz," dedim hafif bir sitemle. "Sarhoş olmaya çalışan bir kadını sarhoş bile edemedi."
Arkasını dönüp yeni bir şişe aldı. Ona bir şeyler karıştırıp, biraz önce yaptığı gibi sallamaya başladı.
"Kadın neden aptal bir balık gibi sarhoş olmaya çalışıyor?" diye sordu alaycı bir tonla.
"Neden mi? Çünkü balığın denizine petrol döktü insanlar. Çünkü balığın denizini mahvetti, zehirledi insanlar."
"Balık, neden kendini karaya atmayı seçti? Gitseydi başka bir denize."
"O denizden başka denizi yoktu balığın."
"Belki vardır, ama balık göremiyordur."
"Başka denizleri istemiyor balık," dedim. Şu an ne konuştuğumuzu, gerçekten hiçbir fikrim yoktu. Verdiği kokteylin bu kadar çabuk etki etmesini beklemiyordum.
"Ama kara ona zarar verecek."
"Başka denizler de ona zarar verecek."
"Pekâlâ, aptal balık ne yapıyorsa yapsın, ama kara onun intiharı olacağını unutmasın."
"Unuttun mu? Balıkların hafızası zayıftır."
"Ne diye sarhoş olmak istiyor o zaman? Biraz beklesin, zaten unutur."
Bir şey dememe kalmadan, birkaç müşteri geldi. Barmen onlarla ilgilenirken ben de önüme döndüm. Birkaç dakika sonra biten kokteylimi yenilemesi için barmene doğru uzattım.
"Sen de en az bir balık kadar aptalsın," dedim sitemle.
"Kendi kulübünde neden barmenlik yapıyorsun ki?"
"Ve o ikizin neden DJ'lik yapıyor kendi kulübünde? İkinizin de gözlerini açması gerek," derken gözlerim pistin çaprazındaki DJ'ye takıldı.
Barmen ve DJ ikizdi ve kulüp onların mülküydü.
"Fazla mı hayal kuruyorsun, kızıl kafa?" dedi barmen, kaşını kaldırarak.
"Kızıl kafa mı?" dedim şaşkınlıkla. Saçlarımın dipleri çıkmış, sadece uçlarında kızıllar kalmıştı. Ama onlar da yakında tamamen gidecekti.
Saçlarımın bir tutamını parmaklarımın arasına alıp, "İyi bak saçlarıma, kızıl mı kalmış?" dedim hafif bir sitemle.
"Evet," dedi, başını usulca sallayarak.
"Sadece uçlarında var," diye omuz silkerek devam ettim.
"Saçlarının uçları da senin saçın değil mi?" diye sordu, tek kaşını kaldırıp alaycı bir ifadeyle.
"Seninle uğraşmayacağım, ama bir daha saçlarımı kızıl göremezsin. Artık kırmızı kahverengiye yeniliyor."
"Kahvenin üstün olduğu anlaşılıyor. Lensleri de çıkarmışsın."
"Evet, çıkardım."
"Dürüst olmak gerekirse seni bugün burada görmeyi beklemiyordum. O günden sonra İstanbul’a bir daha adım atamazsın sanıyordum."
"O hâlde sen sanmaya devam et," dedim. Tam o sırada Sare geri geldi ve yanımıza oturdu.
"Eee, hadi gel Beren. Masamız hazırlanmış."
Sare’nin yanında ağır adımlarla yürürken, artık mekânın atmosferine iyice alıştığımı hissettim. Loş ışıklar, havayı dolduran yoğun müzik ritmi ve etraftaki insanların hareketleri içime işliyordu. Ancak zihnimin bir köşesinde, bu geceyi bir kaçış olarak gördüğüm gerçeği hâlâ yankılanıyordu. Sare bir süre konuşmadan ilerledi. Masamıza vardığımızda, şık bir şekilde düzenlenmiş, özel bir loca olduğunu fark ettim. Hostlar, oturduğumuz bölgeyi özenle hazırlamışlardı.
"İşte," dedi Sare, eliyle masayı işaret ederek. "Buranın en iyi yerini ayarlamışlar."
Yavaşça oturdum. Sare hemen garsonu çağırdı. “Ne içiyorsun, Beren?” diye sordu.
“Bu gece şarap değil,” dedim. “Bana sert bir şeyler lazım.”
Sare gülümsedi. “Tamam, o zaman viskiyle başlayalım. Sonra belki bir tekila.” Garson siparişlerimizi aldı ve masadan ayrıldı. Sare’nin kokteyli, benim ise viski şişesi masaya geldiğinde, içimde bir şeylerin değiştiğini hissettim. İlk yudumu aldığımda, viskinin keskin tadı boğazımı yakıyordu. Ama bu gece, bu his tam da aradığım şeydi.
Etrafı izlemeye başladım. İnsanların yüzlerindeki ifadeler, hareketleri, kıyafetleri... Her biri ayrı bir hikâye taşıyor gibiydi. Dans edenler, kahkaha atanlar, bir köşede sessizce oturanlar... Hepsi bir şekilde bu mekânın bir parçasıydı.
Sare, telefonuna bakıp birkaç mesaj yazarken yanımıza bir garson gelmişti.
Elinde tuttuğu ortaya karışık buzun içinde alkol ve meyve tabağı koymuştu.
"Efendim," dedi garson, elindeki tabağı işaret ederek. "Sertel Bey'in ikramlarını iletmemi istedi, ayrıca selamlarını da ulaştırmamı söyledi."
Sare hızla gözlerini localarda gezdirdi. Bir locada bakışları takılı kaldı, başıyla locaya doğru selam verdi ve ardından küçük bir gülümseme sundu. İkramları yollayan kişiye gülümsediğini anlamıştım.
Bakışlarını o locadan çekip garsona çevirdi. "Sertel Bey'e teşekkür ettiğimi söylersiniz."
"Tabii efendim," diyerek garson yanımızdan ayrıldı. Sare, tabağa uzanıp bir üzüm aldı ve ağzına attı. Ben ise tabağa bakıyordum. Hadi ama, tabakta neden karpuz yok? Ya da ananas?
İki en sevdiğim meyve var ve şu an ikisi de bu meyve tabağında yok. Olacak iş değil. Saçmalama, Beren. İstediğin meyveler yok diye surat mı asacaksın? Olabilir, asarım. Kocaman bir kulüpte nasıl karpuz ya da ananas olmaz? Olup olmadığını bilmiyorsun, Beren. Sormadan bilemezsin.
"Sertel kim?" dedim, biraz önce gülümseyerek baktığı locaya bakarak.
"Sertel, babamın ortaklarının oğullarından biri. Abimin arkadaşı aynı zamanda. Aslında nasıl arkadaş oldular, onu da bilmiyorum. Aralarında büyük çekişme oluyordu ihalelerde. Sonra bir anda çok yakın oldular."
"Hmm, yanındaki kadın sevgilisi mi?" dedim, adamı ve yanındakileri incelerken. Esmer bir adamdı. Kirli sakallıydı. Kilolu ya da zayıf demeyeceğim, ama spor yaptığı en az on metreden belli oluyordu. Belki on değil, dokuzdur ya da on birdir. Of, bilmiyorum, saymadım.
Kara kaş, kara göz... Esmer kategorisinde. Siyah kol kaslarını belli eden bir gömlek yerine, yine kollarını belli eden siyah bir tişört giymişti. Yanlış görmüyorsam ya da alkolün bir oyunu değilse, sol kolu dövmeliydi.
Erkek saç stillerinden anlamam, ama tahminimce buna üç numaraya vurmak deniliyordu. Yanlış da biliyor olabilirim.
Sare alayla güldü. Ne? Ne diye gülüyor Sare? Sevgilisi olamaz mı?
"Sevgilisi mi?" dedi ve tekrar gülmeye başladı. Gülüyordu. Bir bakayım, iyi, kimse bakmıyor, rezil olmuyoruz.
Sare birazdan evrimleşmez inşallah. "Sertel ve sevgilisi," dedi ve tekrar gülmeye başladı. Ama bu kez daha şiddetli. Yüzümü buruşturup başka tarafa çevirdim.
"Sertel sevgilisini getirmez. Yani sevgilileri çok uzun süren bir adam değil. Hatta sana şöyle söyleyeyim, bu mekâna getirecek kadar uzun süre kimseyle sevgili kalmamıştır," dedi, zar zor kahkahalarından ödün vererek.
"Tabii uzun sürmez. Adamı kızlar beğenmez ki."
"Sertel kızları terk ediyor. Kızlar değil. Eski sevgilileri takıntılı gibi adamın peşindeler. Hatta bekle, şu sağ tarafta en altta kalan locaya bak," dediği tarafa baktım.
Bir kız grubu vardı. Yanlarında erkekler de vardı, ama kadınlar daha baskındı. "Ne görüyorsun?"
"Kadın ve erkek," dedim, boş gözlerle Sare’ye bakarak.
"Kadınlar nereye bakıyor?"
Bir dakika, bir dakika. Kadınlar neden Sertel denen adamın locasına bakıyorlar? Hayır ya, hepsi de eski sevgilisi olamaz.
"Hepsi mi?" dedim. Sare başını olumlu bir şekilde salladı. "Evet, hepsi. Hepsi de Sertel’in iki-üç günlük çıktığı eski sevgilileri."
"Ne bok işleri var burada? Adamın yanında kadın var. Yanında bir kadın olan adama bakmaya utanmıyorlar mı? Her ne kadar eski sevgilisi olsa da, yanındaki kadına saygısızlık," derken sıkıntılı bir nefes verdim. Kadınlara sinir olmuştum.
"Kadınların gözlerinde kıskançlık yok. Neden mi? Çünkü yanındaki kadının Sertel’in kız kardeşi olduğunu biliyorlar."
"Ah," diye yükseldim. "Bizim konumuzun ana yapısı lütfen Sertel denen adam olmasın. Zaten adamdan kıl kaptım. Yolladığı tabakta doğru dürüst meyve yok."
Sare tabağa baktı. "Her şey var tabakta, Beren."
"Her şey değil. Ananas ve karpuz yok. Halbuki en çok bunlardan olmalıydı." Sare tekrar tabağa baktı.
"Hayır vardı—harbi yokmuş," dedi, sarı saçlarını geriye itip gözleriyle garson arayışına çıktı. Biraz sonra etrafta garson göremeyince bana döndü ve, "Hadi bakalım, pist bizi bekliyor. Oturmak için çok zamanımız var," dedi.
Başımı iki yana sallayıp gözlerimi devirdim. "Sare, daha yeni oturduk."
"Beren, bu gece için geldik. Kalk!" dedi ve elini uzatarak beni yerimden kaldırdı. İstemeye istemeye Sare’ye uyum sağladım. Pistte, müziğin ritmine ayak uydurmaya çalıştım. Sare’nin enerjisine yetişmek oldukça zordu; o, tam anlamıyla müziğin bir parçası olmuştu. Ben ise sadece onunla aynı tempoda kalmaya çabalıyordum. Bir süre dans ettikten sonra nefesimin daraldığını hissederek Sare’ye, “Ben biraz dinleneceğim,” dedim.
Tekrar bara yöneldim. Barmen beni gördüğünde kısa bir gülümsemeyle selamladı. “Döndün,” dedi, alaycı bir tonla.
“Evet, bu kadar hareketlilik bana göre değilmiş,” dedim yarım bir tebessümle. Barstool’a oturdum ve barda dizilmiş içki şişelerine göz gezdirdim.
“Yine aynı şey mi?” diye sordu barmen.
“Hayır, bu sefer tekila,” dedim. "Ama karpuzlu tekila ve ananaslı tekila. Tamam mı? Yapar mısın?"
Barmen birkaç saniye gözlerime baktı. Ama normal bir bakış değildi. Bana acıyan biri gibi bakıyordu. Nefret ediyorum bu bakıştan.
“Yaparım, Beren. Görevim bu.”
“O anlamda demedim ki. Belki ananaslı ve karpuzlu tekila yoktur burada, yapılmıyordur.”
“Burada istediğin her şey yapılır,” dedi ve şişeleri profesyonel bir şekilde hazırlamaya başladı.
Barmen, şişeyi açıp tekilayı hazırladı. Karışımları izlerken, mekânın atmosferine iyice karışıyordum. Elime aldığım kokteylden bir yudum aldım. Alkolün yoğun tadı dilime yayıldı. Yavaş yavaş sarhoş olduğumu hissediyordum. Zihnim bulanıklaşırken, etraftaki sesler ve görüntüler birbirine karışıyordu.
Düşüncelerim birbirine dolanıyordu. Kulüpteki her insanın bir hikayesi varmış gibi geliyordu. Belki de hepsini anlamak için farklı bir içki şişesi gerekiyordu. Zihnimde bu tür düşünceler yankılanırken, barmen diğer müşterilere yöneldi.
Barmenin yanından ayrılmıştım, ama zihnimde onun sözleri hâlâ yankılanıyordu. Alkolün kanıma iyice karıştığını hissediyor, adımlarımı atarken her şeyin bulanıklaştığını fark ediyordum. Kulübün ışıkları, renkler, insanlar... Tüm detaylar birbirine karışıyordu. Sanki mekân, beni daha fazla içine çekmek için uğraşıyordu.
Pistin çaprazında duran DJ’ye doğru ilerledim. DJ masasında birkaç parça çalan genç adamla kısa bir sohbet ettim. Başımı eğip bir şarkı istedim; nostaljik bir şeyler çalmasını rica ettim. DJ, başını sallayarak kabul etti ve birkaç dakika içinde melodiler mekânın havasını değiştirdi. Kalabalık yavaşça şarkının ritmine uyum sağlamaya başladı, ama ben hâlâ kendimi o ritimde bulamıyordum. İçimdeki karmaşadan bir türlü sıyrılamıyordum.
Sare beni pistte yeniden bulduğunda, alkolün etkisiyle gözlerim ona odaklanmakta zorlanıyordu. Sare’nin enerjisi hâlâ tükenmemişti ve beni tekrar dans etmeye ikna etti. Ayaklarımı sürükleyerek müziğe uyum sağlamaya çalıştım. Ancak bu kez etraftaki insanlar daha da belirsizleşiyordu. Başım dönüyordu, hareketlerim ağırlaşıyordu, ama Sare’nin coşkusu dur durak bilmiyordu.
Ne zaman pistten ayrıldım ya da kimlerle dans ettim, hatırlamıyordum. Gözlerim Sare’ye benzeyen bir kadının yanında olduğumu söylüyordu; ama gerçekten o Sare miydi? Alkol kanıma tam anlamıyla karışmış, düşüncelerim karmaşıklaşmıştı. Yaptıklarımı kontrol edemediğim bir geceye doğru sürükleniyordum.
Bir ara başımı kaldırıp tavandaki ışıklara baktım. Gözlerim bana oyun oynuyordu; ışıkların hareket ettiğini sanıyordum. Başımı yere eğdiğimde ışıkların yerde devam ettiğini hissettim. İçim sıkılmıştı, nefes almak için kalabalıktan sıyrılmaya çalıştım. Hedefim yine barmenin yanındaydı.
Bara vardığımda, barmen bana anlamlı bir bakış attı. Bu kez sessizdi, sadece şişeleri düzenliyordu. Elimdeki kokteyli bitirip yenisini sipariş ettim. O sırada kulübün müziği biraz daha yavaşlamış, ortamın ritmi değişmişti. İnsanlar hâlâ dans ederken, ben durmak bilmeksizin alkol alıyordum. Kaç şişe içtiğimi saymayı çoktan bırakmıştım. Şişeler, kadehler, karışımlar... Hepsi birbirine karışıyordu.
Bir an durup düşündüm. Ablamın kaç gün önce öldüğünü hatırlamıyordum. Zihnimdeki bu bulanıklık, sadece bir kaçıştı. Belki bu gece alkolün gücüyle anıları susturabileceğimi düşünmüştüm. Ama her yeni yudumda, geçmişten gelen izler daha da belirginleşiyordu.
Sonunda Sare yeniden beni buldu. Bu kez ellerimden çekiştirerek tekrar piste sürükledi. Artık düşüncelerim tamamen dağılıyordu. O anlık bir özgürlük, ama aynı zamanda derin bir kaybolmuşluk hissi içindeydim. Kendimi tamamen müziğin, alkolün ve kalabalığın içine bırakmıştım. Belki de başka bir çare kalmamıştı.
...
Saat kulüpte hızla akıp gidiyordu. Saatlerdir dans eden Sare, henüz yorulmamıştı; fakat Beren adeta hayattan yorulmuş gibiydi. Çok yanlış bir kıyafet seçmişti. Üzerindeki elbise neredeyse bunaltıcı derecede sıcaktı; her an çıkarıp atmak isteyecek kadar rahatsız ediciydi. Ortam çok sıcak ve kalabalıktı.
Kolları dans ederken havada sallanmaktan yorulmuştu; delice dans ediyordu, ne yaptığını kendisi bile bilmiyordu. Sabah ya da belki yarın akşam uyandığında her şeyi düşünebilirdi. Hatta yarım saat önce gözüne yakışıklı gelen adamı bir anda öptüğü için pişmanlık duyabilirdi; ama fazlası olmazdı çünkü bu onun hayatıydı ve istediği gibi yaşayabilirdi. Pişman olacağı şeyler yapardı, çünkü pişmanlık bile yaşadığını hissettiren bir şeydi.
Bulanık zihninin bir köşesinde, bu gece kulüpte tanıdığı kimseyi görmemiş olmayı diliyordu.
Başını yukarı kaldırıp tavandaki renklere baktı. Gözleri ona oyun oynuyordu; renklerin yerlerini değiştiriyordu. Başını yere eğdiğinde ise ışıklar yerdeymiş gibi görünmeye devam etti. Derin bir nefes aldı, sıkıntısını atmaya çalıştı ve kalabalığın içinden sıyrılmaya başladı. Hedefi barmenin yanına ulaşmaktı.
Beren, bu sefer başka bir barmene yaklaşırken kulübün sesi bir anlığına bile olsa hafifçe azalmış gibi hissetti. O an içinde bir sakinlik aradı, fakat huzur bulmak yerine etrafındaki karmaşadan yalnızca bir nebze uzaklaşabilmişti. Barmen ona kibar bir şekilde selam verdi, gözleriyle ne içeceğini sordu. Beren, kararsızca içkileri sıralayan menüye baktı ve sonunda basit bir tercih yaptı: "Sadece su," dedi.
Barda beklerken Sare’nin enerjik dansını seyretmeye devam etti. Arkadaşı sahnenin ortasında adeta ışıldıyordu, fakat Beren bu kalabalığın içinde tamamen kaybolmuş hissediyordu. Kulübün renkli ışıkları, tavandan yere süzülerek her şeyi bir illüzyon gibi gösteriyordu. Su bardağı eline ulaştığında, bir yudum alıp derin bir nefes aldı. Zihninde, buradan kaçıp gitme fikri giderek güçleniyordu. Ama bir yandan da bu geceyi tamamen bitirmek istemiyordu; belki bir şeyler onu burada kalmaya zorlayabilirdi.
Tam o sırada, kulübün köşesindeki ışıkların en karanlık noktasında bir figür dikkatini çekti. Sanki biri onu izliyordu. İlk başta bulanık bir görüntü gibi geldi, fakat gözlerini biraz daha kısmaya çalıştığında figür daha net görünmeye başladı. Bu kişi kimdi? Beren’in kalbi hızlıca çarpmaya başladı, fakat Sare’nin dans sahnesinde huzurla eğleniyor olması onun aklını biraz sakinleştirdi. "Belki sadece hayal görüyorum," diye düşündü. Ama yine de bu gölgeyle ilgili merakını bir türlü bastıramadı.
Beren, içindeki huzursuzluğu bastırmaya çalışarak bir kez daha karanlık köşeye baktı. O figür, hâlâ yerindeydi. Gözlerini ondan ayıramıyordu. Su bardağını bırakıp adımlarını ağırlaştırarak o tarafa doğru yöneldi. Kalbinin sesini bastırmaya çalışıyordu; ama her adımda biraz daha heyecanlanıyor, biraz daha geriliyordu. "Belki de birine benzetiyorum," diye düşündü kendi kendine. Ancak bunu tam olarak bilemeyecekti, figür sessizce bekliyordu.
Kalabalığı yararak ilerledi ve birkaç metre kala durdu. Figür, artık tamamen görünür olmuştu. Üzerinde sade siyah bir ceket vardı ve duruşunda bir şeyler tuhaftı; sanki Beren'i bekliyormuş gibi bir hali vardı. Beren, tam konuşmaya hazırlanırken bir anda omzunda bir el hissetti. Ansızın irkilip arkasını döndü. Bu Sare'ydi.
"Ne yapıyorsun burada?" diye sordu Sare, yüzünde şaşkın bir ifadeyle. Beren'in tereddüt ettiğini fark etmişti. "Yalnız kalmaya mı çalışıyorsun, yoksa o tarafa mı bakıyordun?" dedi Sare, göz ucuyla figürü işaret ederek. Beren, bir an ne diyeceğini bilemedi. "Hayır, sadece biraz hava almaya çalışıyordum," diye yanıtladı ve gözlerini tekrar figüre çevirdi. Ama o artık orada değildi.
Beren, bir anlık şaşkınlıkla etrafına bakındı. Figür nereye kaybolmuştu? Sare, onun bakışlarındaki karışıklığı fark etti ama anlam veremedi. "Gel," dedi Sare, arkadaşının elini tutarak. "Biraz daha dans edelim, bu geceyi güzel hatırlayalım." Beren isteksizce Sare'yi takip etti, fakat aklının bir köşesinde o karanlık figürden başka bir şey yoktu.
Yarım saat kadar Sare’nin yanında kaldı, biraz zırvaladı, belki geri dönüşü olmayacak şeyler söyledi ama bunun da bir önemi yoktu. Çünkü yarın ikisi de bu günü hatırlamayacak, geriye kalan tek şey bugüne ait kamera kayıtları ve etraftaki insanların çektiği fotoğraflar ile videolar olacaktı.
Yarım saatin ardından Beren uzaklaştı; yorulmuştu ve Sare bunu anlamıyordu. Beren o figüranı bile unutmuştu. Dedim ya, bir saniye önce ne düşündüğünü bile unutuyordu.
Pistten ayrılıp tenha bir yere geçti ve gözleriyle Sare’yi ve etrafı izledi. Ayaklarının ağrısını çok da hissetmese de yine de oturmak istiyordu, fakat oturacak bir yer bulamıyordu.
Oturacak yer ararken yanına baktığında irkildi. Bakışları koyulaştı. Yanında olan adamın ayakkabılarından tutup saçlarına kadar süzdü. Çünkü biliyordu... Ya beyninin oyunuysa? Gözleri, algılamak istercesine kısıldı. Adamın nefesini kalabalığa rağmen hissedince düşündü ki; hayal ya da gerçek, ne fark eder ki? Umursamazca önüne döndü.
Artık patronu denilen adam onun umurunda değildi, tıpkı eski sevgilisi gibi. Zaten artık patronu olmasını da istemiyordu; eline geçtiği ilk fırsatta işten ayrılacaktı.
Aren Savaş Akalay ve Beren Güral yan yana. Ama kadın, adamı tanıdığını, fakat yanlış tanıdığını sanıyordu. Adam ona, kendisini hiç tanımadığını haykırmak istiyordu.
Evet, Beren Aren’i tanırdı, Savaş’ı tanırdı ama Katran’ı tanımıyordu. Tanımayı da istemiyordu. Peki, iki buçuk aydır konuştuğu kişi kimdi? Akalay’dı. Biraz Aren Savaş’tı, biraz Katran’dı. Ama her şeyden önce Akalay’dı.
"Ne işi var bunun burada? Ne zaman gideceğiz? Bu adamdan nefret ediyorum. Balıkesir Bandırma... boşver, gitsin, aldırma. Ukala mı ukalanın önde gideni. Kaçan balık kovalanır; kaçmayan, ızgara. Yoğurt yoğurtla yapılıyorsa ilk yoğurt nasıl yapıldı? Karpuzlu ananaslı kokteylim nerede? Bende senin ağzına sürerim paprikayı! Siktirip gitsin bu adam, bok varmış gibi yanımda duruyor."diye içinden geçirmeden edemedi.
Kaçamak bakışıyla yanındaki adama baktı. Ne diyecekti, onu da bilmiyordu. Bir şey demesi gerekiyor muydu ki? Adama arkasını dönüp adımlarını atmaya başladı. Kokteyl istiyordu; kaçıncı içtiği kokteyl olduğunu bilmiyordu ama içecekti.
İlk geldiğinde konuştuğu barmen yoktu. Nereye gitmişti? Onunla konuşmayı seviyordu Beren. Yarım saat önce gördüğü barmene yaklaşıp duyması için seslendi: "Karpuzlu tekila alabilir miyim?"
Adam, "Hemen," diye mırıldanırken arkasını dönüp bara yaslanmıştı. Sare’yi arıyordu gözleri. Sare, yanında kumral ve uzun boylu bir adamla konuşuyordu. Aynı zamanda dans ediyordu.
Bu, hoşuna gitmemişti. "Kokteyliniz hazır," sesiyle irkilerek arkasına döndü. Parmak uçlarıyla kokteyle uzandı ama bir el bileğinden kavrayıp elindeki kokteyli aldı.
Anlamsız gözlerle başını kaldırıp baktı. "Ne yaptığını sanıyorsun?"
"Sarhoş çalışan istemem," dedi Akalay ve kokteyli bedenin ulaşamayacağı bir yere koydu.
"İçme o zaman," dedi ters ters. Kokteyle uzanmaya çalıştı.
Akalay: "Sen içmeyeceksin, ben değil," dedi, bakışlarını bedenden çekmeden.
Barmene döndü: "Aynısından bir tane daha alabilir miyim?" diye konuştu Beren.
"İçip içmediğimi görürsün şimdi." Daha fazla adamın yanında durmak istemiyor çünkü yapmaması gereken şeyleri yapmaktan korkuyordu. Eğer biraz daha yanında kalırsa bu kadar mantıklı cümleler kuracağına da emin değildi.
Barmen aynı kokteylden uzatınca, Akalay’dan önce davranıp bardağı ağzına götürdü. Birkaç yudum aldı, Akalay’ın gözlerine baka baka içti.
"Afiyet olsun demeyecek misin?" diye sordu. Saçmalamaya başladığına göre artık her şey için çok geçti. Akalay, düz bakışlarıyla Beren’e doğru bakıyordu.
"Cık cık cık," diye konuşurken başını salladı. "Çok ayıp. Adabı muaşeret dersi görmedin mi sen? Ben seni gördün diye sanıyordum," derken sesinde alay vardı.
"Daha fazla içme," dedi Akalay net bir şekilde.
"Buna sen karar vermezsin. Rica ediyorum, başımdan siktirip olup gider misin? İstanbul’da başka mekân kalmamış gibi, bok varmış gibi bu mekâna gelmişsin. Ona ayrı sinir oluyorum; bana karışmana ayrı sinir oluyorum. Seni görmeye ayrı sinirleniyorum. Zaten siktir git İtalya’ya," diye tek bir nefeste konuştu.
Aren bilirdi, Beren’in içince çok konuştuğunu. Ama Katran bilmezdi. Neyse ki, şimdi öğrenecekti. Akalay, konuşmadan karşısındaki kadına bakıyordu.
"Kim diyorum, siktir ya! Gayet açık, o ekipini de al, siktir git İtalya’ya. Çıktığın yere geri gir demiyorum; İtalya’ya geri git diyorum. Ya da sen gitme, ben giderim. Artık ben gittikten sonra şu İstanbul’u nerene sokacaksan sokarsın. Ama ben gittikten sonra İtalya’ya gittiğine dair şeyler duyarsam, öldürürüm seni. Anladın mı beni? Şimdi bana yarın ilk uçakla İtalya’ya döndüğünü söyle. Hadi söylesene, bekliyorum."
"Cık," dedi Akalay. "Hiçbir yere gitmiyorum. Sen de gitmiyorsun."
Güçlü bir kahkaha patlattı Beren. "Güleyim, boşa gitmesin. Sen de insansın; şakalarının gülünmemesi kötü bir durum. Benim de şakalarıma gülünmese üzülürdüm. Ama sen üzülme, ben güldüm şakana."
"Beni gerçekten tanıdığında, şaka yapmayı sevmediğimi öğrenirsin."
"Seni zaten tanıyorum."
"Hadi ya, kimim ben?" diye konuştu, dudakları yukarıya doğru kıvrıldı.
"Ukalanın önde gideni; bir şerefsizin, ya da bir piçsin."
Bu seferde Akalay güçlü bir kahkaha patlattı. "Sen de üzülme, ben güldüm," derken göz kırptı Beren’e.
Kaslarını çatmış bir şekilde Aren’e bakıyordu. "Biraz önce güldüğüm kahkahayı geri alıyorum. Sen üzül, hak ediyorsun. Beni çok üzdün, ukala şerefsiz."
"Yalancısın sen. Beni kandırıp gittin. Sana verdiğim emekleri hiçe sayıp gittin. Hiçbir bok olmamış gibi de çıkıp geldin. Söyle, hangi delikanlının kitabında yazıyor bunlar? Sende cevabı yok galiba. Ben söylüyorum o zaman; ukala şerefsiz bir piçin kitabında yazıyor." dedi beren. Sinirini boşaltmak istiyordu çünkü o sinir onun içini yiyip bitiyordu. Sinir zamanla kin ve nefrete dönüşürdü. Beren bir zamanlar delice sevdiği adamdan nefret etmek istemezdi.
Derin nefes aldı Beren, biraz önce olan konuşmasını arka da bırakıp üzerine bir yenisini ekledi.
"Güzel miydi benden?"
"Kim?"
"O kadın. Beni aldattığın kadın."
"Seni aldatmadım."
"Yalancı olduğunu söylemiş miydim?"
"Çok kez."
"Sen tam bir yalancısın, Aren Savaş Akalay," dedi Beren, ama yanlış söyledi. Asıl demesi gereken, 'Sen tam bir yalancısın, Katran,' olmalıydı.
Katran olarak konuşmuyordu. Katran, artık Katran kimliğine bir süre ara vermişti. Zaten şu an Katran gibi konuşsa, karşısındaki kadının kalbi yerle bir olurdu. Kırar, paramparça ederdi. Ama Akalay da farkında olmadan aynısını yapıyordu. Sözcükleri, bir bıçak gibi keskin ve acımasızdı. Belki niyeti bu değildi, ama etkisi kaçınılmazdı.
Beren, Akalay’ın sözlerini dinlerken, içindeki karmaşayı daha da derinleştiriyordu. Katran’ın yokluğu, Akalay’ın varlığıyla birleşiyor ve zihninde bir düğüm oluşturuyordu.Peki, bu düğümü kim çözecekti? Katran mı? Akalay mı? Yoksa Beren’in kendisi mi? Bu sorular, cevapsız bir şekilde zihninlerde yankılanıyordu.
Akalay’ın bakışları, Beren’in ruhuna işliyordu. Ama bu bakışlar, Katran’ın bakışları gibi değildi. Katran, bir duvar gibiydi; sert, ulaşılmaz ve soğuk. Aren Savaş Akalay ise daha farklıydı. Onun bakışlarında bir sıcaklık vardı, ama bu sıcaklık, Beren’in içindeki buzları eritmek yerine daha da sertleştiriyordu. Çünkü Akalay’ın sıcaklığı, Katran’ın soğukluğuyla çelişiyor ve Beren’i bir çatışmanın içine sürüklüyordu.
Beren, Akalay’ın sözlerini dinlerken, içindeki öfkeyi bastırmaya çalışıyordu. Ama bu öfke, bir volkan gibi patlamaya hazırdı. Neden buradaydı? Neden karşısındaydı? Bu sorular, Beren’in zihninde bir fırtına yaratıyordu. Ama bu fırtına, dışarıya yansıyan bir sessizlikle örtülüyordu. Çünkü Beren, ne yapacağını bilmiyordu. Konuşsa, daha da karmaşıklaşacaktı. Susmayı seçse, içindeki öfke onu yiyip bitirecekti.
Akalay, farkında olmadan Beren’i bir uçuruma sürüklüyordu. Ama bu uçurum, sadece Beren’in değil, Akalay’ın da sonunu getirebilirdi. Çünkü Akalay, Katran’ın gölgesinde yaşıyordu. Ve bu gölge, Beren’in ruhunu karartıyordu. Ama Beren, bu karanlığa teslim olmak istemiyordu. Çünkü o, ışığı arıyordu. Ama bu ışık, Akalay’da mıydı? Yoksa Katran’da mı? bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyorlardı. Ama cevabı bulmak, düşündüğünden daha zordu.
"Nasıl yorumlamak istiyorsan öyle de. Nasılsa seni seni aldatmadığıma inandırmayacağım," dedi Aren, sesi soğuk ve keskin bir bıçak gibi.
"Doğru, ben yalanlara inanmam," diye karşılık verdi Beren, gözlerini Aren’in ela gözlerine dikerek.
"Artık inanmanı da istemiyorum. Ama eğer duymak istediğin buysa, evet, seni aldattım. O kadın da senden daha güzeldi," dediğinde, Beren’in yüzü bir anlığına dondu. Elini kaldırdı, vurmak için. Ama Aren, Beren’in kolunu havada yakaladı. Gözlerini kısarak mırıldandı: "Hani yalanlara inanmazdın?"
"Sana boşuna şerefsiz demiyorum," diyerek göğsünden itti Beren. Ama Aren olduğu yerden kıpırdamadı.
"Bana neden şerefsiz diyorsun?" diye sordu Aren, sabrının sınırlarında geziniyordu. Karşısında sarhoş bir kadın vardı. Hem de geçmişte onunla olanları paylaşmış bir kadın.
"Şerefsizsin de ondan."
"Ne şerefsizliğimi gördün?" diye alayla sordu Aren, dudaklarında hafif bir kıvrım oluşmuştu.
"Ne şerefsizliğini görmedim desem daha doğru olacak," dedi Beren, gözlerini Aren’in ela gözlerine ulaştırarak. Usulca baktı, kirpikleri ritimle kapandı.
"Ezel ne demişti? 'Mutlu ol ama bensiz, iyi olma.' O şarkı sözünü Ezel diye hatırlıyorum ama yanlış da hatırlıyor olabilirim," diye mırıldandı Beren, sesi hafif titrek.
"Şimdi de bedduaya mı geçtik?" diye sordu Akalay, alaycı bir tonla.
"Cık... Daha sana beddua etmedim. Bu iyi haber. Kötü haber ise benim beddualarım tutar, Aren. Benim ahım ile yaşayamazsın."
"Yaşamak isteyen kim?" diye karşılık verdi Akalay, sesi derin ve karanlık bir yankı gibiydi.
"Sen?" dedi Beren, gözlerini Akalay’ın yüzüne dikerek.
"Ben yaşamak istemiyorum, Beren. Yaşatmak istiyorum."
"Beni öldürdükten sonra birisini yaşatmak mı istiyorsun? Sen beni değil, ikimizi, sen bizi öldürdün, Aren. Kimi yaşatmak istiyorsun bilmiyorum ama o ne ben ne de biz oluruz," dedi Beren, sesi kırılgan ama bir o kadar da keskin.
Akalay sustu. Her zaman olduğu gibi sustu. Bu konuşmayı sevmemişti. Daha önce sayısını bilmediği kadar insan öldürmüştü. Ama Beren’i, ikisini, onları, bizi öldürdüğü ifadesi onu rahatsız ediyordu. Sevmedi bu düşünceyi.
"Hani derler ya, ölüm koca bir yalan. Ölmek hayattaki tek yalan diye. Ama aslında hayatta tek gerçek ölüm. Ve ben ölmek istiyorum. Hayatımdaki gerçeklerle yüzleşmek istemiyorum. Bir iki ay daha sabret edemiyorum," dedi Beren, sesi derin bir boşluğa düşer gibi.
"Ölüm gibi bir gerçek varken biz yalanlarla avutuluyoruz," dedi Beren, kahretsin ki aklına Diyar gelmişti. Gidecek gibi de değildi.
"Çok acımasız değil mi bu yalanlar?" derken bedeni tam anlamıyla Aren’e çevrilmişti. Muhatap aldığı kişi Aren’di.
Sıkıntılı bir şekilde nefesini verdi Akalay. "Değil, Beren. En acımasız yalan, yalan olduğunu bilmediğin yalanlardır."
"Ha?" dedi Beren, şaşkınlıkla.
"Ölen birisinin arkasında bu kadar üzülme, Beren. Onlar gider, siz kalırsınız. Siz gider, bir başkası kalır. Bilmiyorum, belki çok aptalca, mantıksız. Ama aslında en mantıklısı unutmak. Onlar da unutulmak isterlerdi."
"Ne demek istiyorsun? Anladık, ablan öldü. Ama artık adam akıllı şirkette çalış, bana para kazandır mı?" diye sordu Beren, sesi öfkeyle yükselmişti.
"Yine yanlış anlıyorsun," dedi Akalay, sakin bir tonla.
"Ne yanlış anlayacağım? Sana göre kolay tabii. Senin ablan ölmedi. Senin ablan sana canından bir parçasını emanet etmedi. Sen kız kardeşini adi bir tecavüzcüden koruyacaksın diye adam öldürmedin. Seni hayatında uğruna her şeyi yapacağın sevgilin aldatıp terk etmedi. Veya üç yıl sonra hafıza kaybı yalanı altına sığınıp tekrar karşılaşmadın," dediğinde sesi oldukça yüksek çıkmıştı. Ama mekânın sesinden dolayı sadece Aren duymuştu.
Akalay, uzun parmaklarıyla Beren’in kolunu sardı. Beren’i kolundan çekip terasa doğru ilerletiyordu. Hızla kızmıştı, ama neye?
Terasa gelesiye Beren bir şeyler mırıldandı. Ne Beren hatırlıyordu ne de Aren anlamıştı. Zaten.
Terasa vardıklarında, gecenin serinliği ikisini bir an olsun harekete geçirdi. Akalay, Beren’in kolunu sıkıca tutuyordu; öfkesi açıkça hissediliyor, ama kontrol etmeye çalışıyordu. Beren ise bu durumda başını dik tutmaya çalışsa da gözleri yaşlarla dolmuş, titremesi hafifçe bedenine yayılmıştı.
“Ne saçmalıyorsun sen? Adam öldürmek? Ne demek bu?” dedi Akalay, sesi bir tarafı sorgulayan, bir tarafı ise derin bir endişe taşıyan tonda.
Beren’in gözleriyle buluştu. “Sana söyledim. Adam değil, sadece bir erkekti. Her erkek adam olamıyordu. Bu kişi erkek olmayı bile becerememişti. Onun yüzünden... Derin’in hayatını mahvedecekti. Ben onu durdurmasaydım, kim bilir... kim bilir ne olurdu.”
Akalay yüzünü buruşturdu. Sakin olmaya çalışıyor, ama içindeki karmaşayı bastırmakta zorlanıyordu. “Düzgün anlat! Her detayı açıkla! Ne demek izledin, ne demek müdahale ettin?”
Beren’in gözleri aşağıya kaydı. Hatırlamak istemediği, ama kaçamayacağı bir anın esiri gibiydi. Ağır bir nefes alarak anlatmaya başladı:
“Derin geldi... Sen İtalya’dayken yanıma... Birkaç gün durdu. Yanımda o kadar neşeliydi ki... Sonra arkadaşlarıyla eğlenmek istedi. İzin verdim. Akşam oldu, gece yarısı herkes dağıldı. Derin herkesten ters yönde bir yola girdi. İşte tam o sırada... Peşine bir adam takılmış. Apartmana kadar takip etmiş. Ve...”
Beren’in elleri hafifçe titriyordu. O günü anlatırken, adeta bir uçurumun kenarında durmuş gibiydi. Nefesi daraldı, sözlerini güçlükle sürdürdü:
“Kapıyı çaldı. Kapıyı açtığımda şok oldum. Kapıyı kapatmaya çalışırken ayağını kapıya koydu. İçeriye girdi. Gece yarısı olduğundan üzerimde sadece bir gecelik vardı. Derin ise arkamdaydı, korkuyordu. Adam... hayır, o pislik... bize doğru ilerledi.”
Akalay yüz kaslarını sıkmıştı, artık gözü tamamen Beren’in anlatısına odaklanmıştı.
“Sonra... tam hatırlamıyorum. Derin’i korumaya çalışıyordum. Aramızda bir arbede çıktı. Bir şeyle kafasına vurduk, bayıldı. Derin’i mutfağa götürdüm. Onu sakinleştirmeye çalışıyordum. Ama o pislik, arkamızdan yeniden belirdi. Sonunda... dayanamadım. Elime bir bıçak aldım. Önce tehdit etmek istedim. Ama... ama salladım. Nasıl oldu bilmiyorum. Nereden bilebilirdim ki bıçağı salladığımda öleceğini?”
Beren’in sesi kesildi. Yanaklarından akan yaşlar, hikayenin ağırlığını taşıyordu. Hıçkırıkları, titreyen nefesleri arasından Akalay’a baktı. Ama Akalay’ın yüzünde ne öfke vardı ne de yargı.
Akalay, usulca Beren’i kendine çekti. Omzunu açarak onun ağlamasına izin verdi. Ellerinden birini Beren’in beline koydu, diğerini ise saçlarına dokundurarak hafifçe okşadı.
Adam omzunu kadına uzatarak ağlamasına izin verdi. Adam ağlamaktan ve ağlayanlardan nefret ederdi.
“Şşş... Geçti. Senin bir suçun yok. Olması gerekeni yapmışsın,” dedi Aren, sesi derin ve rahattı. Ama Beren, Aren’in sözleriyle rahatlamıyordu. Daha fazla ağlıyor, daha fazla titriyordu.
Aren, kadını biraz daha kendine çekerek, daha güçlü bir sesle konuştu: “Sakin ol. Bir daha bu olay yüzünden ağlama. Erkek olmayı beceremeyen birisini öldürmek, ağlanacak bir şey değil. Gurur duyulacak bir şey. Unutma bunu.”
Beren, başını Aren’in omzundan kaldırarak, melankoli dolu gözlerle ona baktı. “Nasıl yani? Bana kızmayacak mısın? Aren bana çok kızardı. Bir adam öldürdüğüm için... Hatta öyle bir kızardı ki, ilişkimize bile ara verebilirdi. O an Aren’i aramak yerine öldürdüğüm için beni affetmezdi bile.”
Aren hafifçe kaşlarını kaldırarak, dolgun bir sesle, “Siktir et şimdi Aren’i,” dedi. Ama bu sözler, Aren’in kendi adıyla bir paradoks yaratıyordu.
“Bu olayı nasıl sakladınız?” diye sordu Aren, bir yandan öfkesini bastırmaya çalışarak.
“Bir şekilde sakladık. O zaman belki bir ihtimal hapse girerdim, ama şimdi asla. Ada’yı nasıl yalnız bırakırım? Derin’i terk edemem.”
Aren, Beren’in sözleri üzerine duraksadı. Aralarındaki mesafe, yok denilecek kadar azdı. Beren, başını kaldırdığında bir çift ela gözle karşılaştı. Alkolün etkisiyle Aren’in boyu gözünde daha da uzun görünüyordu. Ama Aren sabitti.
“Senin yüzünden... Her şey senin yüzünden oldu. Hayatımı alt üst ettin. Oyunu baştan başlatmak yerine kartları tekrar dağıtmak yerine geldin buraya hile yapıyorsun. Sen akıllanmazsın!” dedi Beren, sesi öfkeyle yükselmişti.
Aren bakışlarını Beren’den çekmeden karşılık verdi: “Peki ya sen? Sen akıllanır mısın? Mesela yanında güvenmediğin kişiler olduğunda deliler gibi sarhoş olmaktan vazgeçer misin? Veya ormana intihar etmeye gitmekten?”
“Kaç kere söyleyeceğim! İntihar etmeye gitmedim! Git-me-dim! Anlayın artık ya. Evet, ölmek istiyorum. Ama intihar etmek değil, ölmek istiyorum. Zaten Ada da tek kaldı... Aldılar onu benden. Daha niye ölmek istemeyeyim ki?”
"Adayı yaşatmak için isteme," dedi Akalay bir anda, ardından gözlerinde çaresiz bir ifade belirdi.
"Her şeyi unut, ama beni unutma. Beni öldür ama beni unutma; beni aldat ama beni unutma. Beni hayatından çıkar ama beni unutma. Bir insanı en derinden vuran silah unutmaktır. Ne olur bu silahı bir daha benim üzerimde kullanma."
Beren derin bir nefes alıp devam etti. "Ben yapamıyorum, seninle olan yıllarımı silemiyorum. Unutmak kalbimi sökmek gibi oluyor. Sende o kadar değersizim ki bozuk para gibi unutuluyorum... Beni unutma, Aren Savaş Akalay."
Aren, Beren’in söylediklerini sindirmeye çalışırken bir anlığına uzaklara daldı. Terasın serin havası, ikisinin de üzerindeki gerginliği hafifletmek için yeterli değildi. Beren’in gözyaşları yanaklarından süzülmeye devam ediyordu, ama artık hıçkırıkları yerini derin nefeslere bırakmıştı. Aren’in gözleri kadının yüzüne odaklandı; orada gördüğü acı, kelimelerle anlatılamayacak kadar derindi.
"Bak, Beren," dedi Aren, bu kez sesi daha yumuşaktı. "Senin yaşadıkların kolay şeyler değil. Ama kendini bu kadar suçlaman... Bu seni daha da tüketir. O gece yaptığın şey, Derin’i korumaktı. Ve bu kesinlikle yanlış bir şey değildi."
Beren, gözlerini Aren’in yüzünden kaçırdı. "Ama o adam öldü. Ben... ben bir hayat aldım, Aren. Bu nasıl doğru olabilir ki?"
Aren, Beren’in omzuna nazikçe dokundu. "Bazen doğru olan şeyler bile ağır gelir. Ama bu, onların yanlış olduğu anlamına gelmez. Sen, Derin’i korudun. O adamın niyeti belliydi. Eğer sen orada olmasaydın, çok daha kötü şeyler yaşanabilirdi."
Beren irkilerek gelen sesin olduğu tarafa baktı.
"Neredesin kızım sen? Dakikalardır seni arıyorum!"
"Arıyordunuz herhalde," dedi Beren, hafif alaycı bir ses tonuyla. Bakışları, Sare’nin yanında duran Luca’ya kaydı.
Sare,"Ne işin var burada?" diye sordu. Sare henüz yanında olan Aren’i fark etmemişti.
"Bilmiyorum," diye mırıldandı Beren, bakışlarını yere indirerek. Beren, bir dakika önce konuştuğun konuyu mu unutuyorsun?
Bakışlarını yerden kaldırıp Aren’e çevirdi. Sanki ilk defa görüyormuş gibi şaşkın bakıyordu. Bir anda omzuna sert bir şekilde vurdu:
"Senin ne işin var burada?"
Sare hızla Beren’in yanına geçti. Ancak gerçek şu ki, Beren Sare’den daha çok sarhoştu. Aren ise sadece Beren’in hareketlerini sakin bir şekilde izliyordu.
"Bu adamı buradan alın! Sinirlerimi bozuyor," dedi Beren, sesinde öfkeyle karışık çaresizlik vardı. Bir adım atmaya çalıştı, ama ayakta durmakta zorlanarak sendeledi. Sare, kolundan tutup düşmesini engelledi.
"Dur be kızım," diye mırıldandı Sare, Beren’i sakinleştirmeye çalışırken.
Bu sırada Luca, Aren’in yanına geçti ve ona bir şeyler fısıldadı.
"Ne duracağım? Bu herif ile aynı havayı solumak ne kadar kötü, haberin var mı senin?" dedi Beren, bıkkın bir şekilde nefesini vererek.
Arkalarından Akalay sert ama bir o kadar da kontrollü bir sesle konuştu:
"Aynı havayı almaktan nefret ettiğin adamın şirketinde çalışıyorsun, Beren, hatırlatırım."
Beren, kaşlarını çatarak ters bir ifadeyle cevap verdi:
"Yakında istifa edeceğim."
"Et," diye karşılık verdi Aren, soğuk bir alayla.
"Hatta şimdi edeceğim! İstifa ediyorum. Sana da, senin şirketine de ihtiyacım yok!" diye patladı Beren.
"İstifan reddedildi."
Beren, sinirle dişlerini sıkarak bağırdı:
"Tekrar istifa ediyorum!"
"Tekrar reddedildi," dedi Aren, aynı tonda.
Tam o anda Sare, tartışmayı kesmek için araya girdi. Sesindeki gerginlik açıktı:
"Ne yapıyorsunuz ya? Sabaha kadar sizin tartışmanızı mı dinleyeceğiz? Abim aradı, eve gitmemiz gerekiyormuş. Polis baskını olacakmış!" diye sert bir tonla konuştu. Bu sırada Luca sessizce duruyordu; olanları izlemekle yetiniyordu. Onun için burada bir diyaloğa girmek gereksizdi.
Tam o anda, bir ses daha yükseldi:
"Sonunda sözüme geldiniz, küçük hanım. Ama biraz geç oldu sanki."
Bu sesi duyduklarında, Sare’nin ağzından "Abiii!" sözcükleri döküldü.
Baran, soğukkanlı bir şekilde Sare’ye doğru ilerledi. "Benim sözüm neden dinlenmiyor, Sare? Sana yarım saat önce evde olmanı söyledim. Ama sen neredesin? Biraz sonra polislerin akın edeceği bir gece kulübünde."
"Abi, kusura bakma... Gerçekten, şu an çıkacaktık," dedi Sare, biraz mahcup bir şekilde.
"Şu an değil, Sare. Yarım saat önce çıkmanız gerekiyordu. Her şey için geç olmadan hemen çıkın," diye sert bir şekilde konuştu Baran.
Sare, Beren’in kolundan tutarak abisine doğru yürümeye çalıştı. Ancak Beren ile adım atmak zorlaşınca Baran da birkaç adım ileri gelip duruma müdahale etti. Beren’in kolunu tuttu ve Beren Sare'ye hitapen alaycı bir şekilde sordu:
"Sare, ne ara kol kası yaptın? Benden gizli gizli spor mu yapıyorsun? Sana hiç yakıştıramadım. Şiddetle kınıyorum seni!"
Beren, başını kaldırıp Sare sandığı fakat Sare'nin abisi olan adamın yüzüne baktığında, bir anda geri çekilmeye çalıştı. Ancak dengeyi tutturamayınca düşecek gibi oldu. Bağırdı: "Bu kim be?!"
Baran, kaşlarını kaldırarak Sare’ye döndü. "Bravo, Sare. Kendin gibi çığırgan arkadaş bulmuşsun."
"Ben çığırgan değilim abi. Hem arkadaşım da değil," dedi Sare, asabi bir şekilde.
"Sare, bu kim?" diye sordu Beren, kaşları istemsizce çatılmıştı.
"Abim dediğime göre dedem, Beren," dedi Sare, gözlerini devirmeden edemedi. Alaycı bir şekilde konuşuyordu; alkol kanında dans ediyordu adeta.
Beren, Sare’nin alaycı tavrını umursamadan, usulca boşta kalan elini uzattı. "Memnun oldum, Sare’nin dedesi. Ben de Sare’nin arkadaşı Beren. Beren Güral."
Baran, bıkkın bir ifadeyle cevap verdi:
"Hey Allahım ya! Memnun oldum efendim. Ben de Sare’nin dedesi, Baran. Baran Cansaran."
Daha yeni fark ediyordu. Sarı saçlarının Sare’ninkinden hiçbir farkı olmadığını. Gözleri adeta gökyüzü kadar mavi olduğunu. Yoğun ve derin olduğunu. Bu adam, Sare’nin ikizi olmalıydı. Sare’nin dedesine benzediği çok açıktı; genlerini ondan aldığı besbelliydi.
Tam o sırada bir garson, Baran’ın yanına gelip bir şeyler fısıldadı.
"Baran Bey, polisler arka sokaktalarmış. Sizi hemen dışarıya alalım."
"Sertel gitti mi?"
"Sertel Bey, beş dakika önce çıktı, Baran Bey."
"Sağ ol," dedi Baran, ardından Beren’i yanına alarak hızlı adımlarla yürümeye başladı. Sare, önlerinde “S” çizerek yürüyordu. Baran, içten içe bu duruma gülmek istese de ciddiyetini koruyordu.
Kapıdan çıkarken Beren’in bakışları, uzakta kalmış olan Aren Savaş ve Luca’ya kaydı. Luca’nın bakışları her zamanki gibi keskin ve dikkatliydi. Aren ise fazla umursamaz bir ifade takınmıştı; sanki aklında başka şeyler varmış gibi görünüyordu.
Sare, yanlış kapıya yönelince Baran seslendi:
"Orası değil, Sare," dedi ve başıyla başka bir duvarı işaret etti. Duvarın üzerindeki kum saati desenine dokundu. Duvar görünümlü kapı yavaşça açıldı. Hızla dışarı çıktılar ve kapı arkalarından kapanmıştı.
Çıkışa geldiklerinde, Sare Beren'in koluna girmişti. Baran, arabasının gelip gelmediğine bakıyordu. "Bu günü babamla konuşacaksın, Sare," dedi, bakışlarını yoldan ayırmadan.
"Babam sana ne derse karşı gelmeyeceğimi bil, çünkü bunu hak ettin. Bugün böyle bir baskın olacağını bile bile geldim, sana söyledim üstelik."
"Tamam abi, anladım. Babam ceza verecek."
"Hatta İrem ayrı eve çıktığı için cezam daha da ağır olacak, farkındayım."
"İyi bari, bazı şeylerin farkında olman güzel," dedikten sonra Baran telefonu çıkarıp yanlarından uzaklaştı.
Beren yere çökmek istese de Sare buna izin vermiyordu. Yollar ıslaktı, yağmur yağmış olmalıydı. Bir rüzgar esti, ikisinin de derisinde derin izler bırakarak geçti.
"Biliyor musun, ben daha önce dışarının soğuk olduğunu sanıyordum," dedi Sare, sıkıntılı bir nefes alarak. "Ama sonra anladım ki aslında soğuk olan benim evimmiş." Sare, gözünü abisinden ayırmadan devam etti.
Tam o sırada, hızla önlerinde siyah bir jip durdu. Sare, Beren'i bindirdikten sonra Baran da arabaya atladı. Şoför koltuğunu Baran'a devrettiler. Baran hızla gaza bastı, az zamanı kaldığının farkındaydı.
Beren, siyah jipin içinde uzaklaşan silueti izledi. Yağmur damlaları, yorgun yüzünü usulca okşuyor, her damla beraber geçmişteki acı sözlerin, kaybedilen yılların ve alınan kararların izlerini hafifçe hatırlatıyordu. O an bir süreliğine durdu; kalbindeki gerginlikle, yeniden yüzleşmek zorunda olduğu gerçekler arasında sıkışıp kalmıştı.
Sare, Beren'in koluna sıkıca sarılmış, sanki onun soluk düşen hayatındaki kırılgan parçayı koparılmadan tutmak istiyordu. İkisinin arasındaki sessizlik, söylenmemiş binlerce kelimenin yerine geçerken, dışarıdaki yağmurun ritmi, kavga eden duyguları nazikçe berbat ediyordu.
Beren, derin bir iç çekişle mırıldandı:
"Her ayrılık, yeni bir yara gibi, içimde eskimeyen izler bırakıyor. Geçmişin hikayeleri, geleceğimi çarpıtırken, hangi parça geriye gerçekten bana ait?"
Sözleri, jipin içinde,soğuk kaldırım taşlarında yankılanan ayak sesleriyle birleşiyor, geceyle bütünleşiyordu.
Sare, ufak bir umut kırıntısı gibi, yüreğindeki sıcaklığı paylaşmaya çalışarak Beren’e seslendi: "Kendini asla unutma, Beren. Her ne kadar dışarıda soğuk olsa da; sıcaklık, senin içinde var. Geçmişin izleri ağır gelsede, biliyorum ki içindeki ışık bu karanlıkta yolunu bulmakta yetecektir."
Beren, Sare’nin bu sözleri karşısında gözlerini hafifçe kaldırdı. Sessizliğin içinde, yağmurun ritmi adeta geleceğin belirsizliğine, kaderin inatçı akışına işaret eder gibiydi. "Belki de," diye fısıldadı Beren, "her şeyin bir bedeli vardır. Ve kim bilir, belki bu acı da bir gün bana daha güçlü olabilmenin anahtarını verecektir."
İkili,jipin içinde birbirlerine tutunarak, ıslanmış kaldırım taşlarının, sislerin ve gece yarısı düşen son umutların altında, hayatın acımasız yüzüyle yeniden yüzleşmeye hazırlanmaya başladı. Her adım, gelecek için atılan kararlı ama kırılgan bir adımdı; hem kaçışın hem de kaderin, birbirine karıştığı o karmaşık yolda.
(Küçük bir açıklama ile geldim ben bazı sahnelerde Akalay bazı sahnelerde Aren bazı sahnelerde ise Savaş kullanıyorum.
Çok nadir de Katran kullanıyorum. Umarım aklınız karışmaz çünkü bu dördü de artık aynı kişi sadece Aren'i berenin ağzından yazıldığında daha fazla kullanıyorum. Beren henüz onun Katran olduğunu bilmiyor. Diğer ilahi görüş açısında anlatım yaptığımda da Akalay'ı kullanmayı tercih ediyorum. Katran'ı daha fazla kullanırım ama aklınızın karışmasından korkuyorum zaten Beren Aren'in gerçek kimliğini öğrendiğinde tek bir isime düşmeyi düşünüyorum o isim ya Katran olur ya da Aren olur anlayacağınız. Şuanlık Akalay'ı çok sevdim Akalay ve Arenden devam edeceğim aklınız karışmasın veya aklınızı karıştıran durumlar olursa lütfen bana iletin buradan veya sosyal medya hesaplarımdan hiç fark etmez aşağı bırakıyorum hesaplarımı.)
İg@zezeymiss
Tt3sralll
