12. bölüm · Kaçış ve Kader
BÖLÜM -7 {Part 1}
(Yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen,varlığınızı hissettirin. Keyifli okumalar...)
"İnsan sanar. İnsan hep sanar.
Unutmayı çare sanar.
Sanar, kanar…
Ve sonunda yanılır."
★
“Bizi bizden ayıran neydi? Oyunun merkezinde olmak mı, yoksa ilk ayrılan olmak mı?”
🌪🍷⛓️
Perdenin hareket ettiğini fark ettiğimde gözlerim aralandı. Odadaki ışık giderek artıyordu. Ağır başlı adımlarla ilerleyen, tanımadığım biri perdeyi yavaşça aralıyordu. Hareketleri sakin ve dikkatliydi. Kim bu? Neredeyim ben?Kafam ağrıyordu ve zihnim bulanıktı. Dün geceyle ilgili hatırlayabildiğim tek şey, Sare’nin yanında olduğum ve bir şekilde kendimi tamamen tükettiğimdi.
Odamın köşelerine yayılan ışık beni bir an kör etti. Perdeyi açan kadın, tanımadığım biri… Herhalde evin çalışanı olmalıydı. Kendisine doğru bakarken ağzımdan ilk çıkan kelimeler şunlar oldu:
"Şey… burası neresi? Biz neredeyiz?"
Kadın, yüzünde belli belirsiz bir tebessümle konuşmadan odadan çıktı. Sadece görevini yerine getirmiş gibiydi. Sare’yi dürtmek için ona doğru eğildim; elimi hafifçe omzuna dokundurdum. "Sare, uyan artık. Neredeyiz biz? Cidden ne oluyor?"
Sare gözlerini araladı, yavaşça doğruldu ve etrafına bakınmaya başladı. O da en az benim kadar sersemlemiş görünüyordu. "Beren… galiba abimin evi. Şimdi hatırlıyorum, bizi buraya getirdi," dedi kısık bir sesle.
Kafamı ellerimin arasına alıp odanın içinde gözlerimi gezdirdim. Abisi mi? Dün geceye dair hiçbir şey hatırlamıyordum, isimler bulanıktı, yüzler ise yarım yamalak. Sadece karmaşık sesler ve kalabalık bir gece kulübü canlandı zihnimde. “Sarenin abisi, ha? Dün gece bizi o mu aldı? Hatırlamıyorum. Çok kötü bir haldeydim,” diye mırıldandım kendi kendime.
Sare başını salladı ve yataktan kalktı. Kapının yanındaki sandalyeye bırakılmış kıyafetlere doğru yöneldi. İki tişört ve eşofman dikkatimi çekti; her biri özenle hazırlanmış gibi görünüyordu. Sare’nin elleri kıyafetlerin üzerinde gezindi, sonra birini bana doğru uzattı. "Hadi giyin. Aşağıda kahvaltıya çağırıyorlar," dedi sakin bir ses tonuyla.
Tişörtü elime alıp göz ucuyla baktım. "Bunları kim bıraktı ki? Evin çalışanı mı? Yoksa abinin mi işi bu?" dedim, sesim suçlu bir tona bürünerek.
Sare hafif bir tebessümle başını sağa sola salladı. "Abimdir kesin. Her şeye karışmayı sever."
İkimiz de sessizce kıyafetlerimizi giydik. Aynaya son bir kez bakıp yorgun halimizi izledim. Sare saçlarını hızla düzeltti ve kapıya yöneldi. Galiba evde düzen her zamanki gibi kusursuz işliyor, Sare’nin ardından kapıya doğru ilerledim.
Merdivenlerden aşağı inerken burnuma yayılan kahvaltı kokusu dikkatimi çekti. Tam bir ev kahvaltısı hazırlanmış gibiydi. Masanın üzerinde çeşit çeşit yiyecekler vardı; bazıları özenle kesilmiş, diğerleri büyük tabaklara yerleştirilmişti. Masanın başında oturan kişi takım elbisesini giymişti ve telefonu elindeydi. Sare’nin abisi olduğunu tahmin ettim, çünkü Sare ona doğru bir sandalye çekip hızla oturdu.
Ben de masanın diğer ucuna oturdum, ancak sessiz kaldım. Sare’nin sesindeki sitem bir anda yükseldi:
"Abi, bizi bu kıyafetlerle uyumaya nasıl bırakabildin? Akıl alır gibi değil!"
Sare’nin abisi başını telefondan kaldırdı ve sakince cevap verdi:
"Pardon, ne yapsaydım? Çocuk gibi üstlerinizi mi değiştirseydim? Ayrıca, siz seçtiniz o kadar sarhoş olmayı. Beni konuşturma Sare."
Sare hafifçe homurdandı ve tekrar konuştu. "Keşke bizi bizim eve götürseydin."
Abisi bu kez daha sert bir tonla cevap verdi: "Sizi bu hâlde eve götürseydim, babam sizi o hâlde görse şu an burada mutlu bir şekilde kahvaltı yapıyor olamazdınız, Sare. Anla artık."
Sare bir an duraksadı, sonra gözlerini devirdi. "Of abi, of," dedi.
Abisi başını hafifçe sallayarak keskin bir şekilde konuştu: "Abiye 'of'lama. Eğer gece sizi almaya gelmeseydim, şu an karakolda olurdunuz. Babamın elinde bir gazete olurdu ve senin 'şok şok' manşetlerinle karşılaşırdık. Bana dua etmelisin."
Sare bir anda başını kaldırıp sordu: "Manşet ne alaka?"
"Clupün ön kapısı gazetecilerle doluydu. Tabii siz sarhoş olduğunuz için bunun bile farkında değildiniz," dedi Sare’nin abisi, telefonu tekrar eline alarak.
Sare’nin yüzünde şaşkınlık ve hafif bir utanç belirmişti. "Biz o yüzden arka kapıdan çıktık, yani?" diye sordu, sesi biraz daha sessizdi.
"Bir bakıma, evet. Bugün babamın önemli bir toplantısı var. O toplantıdan önce senin manşetlerinin çıkmaması gerekiyordu," diye ekledi abisi.
Sare’nin yüzündeki ifade hafif bir tatminle doldu. Kahvaltı tabağına yöneldi, yiyecekleri yavaşça tabağında oynatmaya başladı. Ben ise sessizce oturmuş, söylenmeden bu hikâyeyi izliyordum.
Sare "Harbi öyle bir şey olsa-düşünemiyorum bile, yani," dedi ağzının içinde söylenerek. Sare’nin abisi hâlâ telefona bakıyordu; yüzünde ifadesiz bir ciddiyet vardı. Sare ise kahvaltı tabağının kenarına bir parça ekmek koymuş, oynatıyordu. Onun da kafası dalgındı, tıpkı benim gibi. Ne yapacağımızı tam olarak kestiremiyorduk.
Bir anda kafamda bir düşünce beliriverdi. "Saat kaç?" diye sordum, sesim bir anda yükselmişti. Eyvah, Ada! Adayı unuttum. Kursa gitmesi gerekiyordu. Sare’nin abisi kolundaki saate baktı ve sakin bir şekilde cevap verdi:
"Bir buçuk."
Sesi odada yankılandığı anda sandalyesinden hızla kalktım. "Ne?!" diye bağırmış bulundum. Sandalyemden ayaklanmış, harekete geçmiştim. "Gitmeliyim, Ada beni bekliyordur," dedim. Tam adım atıyordum ki Sare bir anda bileğimden tuttu.
"Dur, Beren! Yapma, lütfen. Ada şu an annenin yanında. Bir şey olmaz," dedi, sesi titrek ama beni durdurmaya kararlıydı.
Ona dönüp sert bir şekilde cevap verdim. "Sen anla, Sare. Diyar onu bana emanet etti, anneme değil!"
"Ama sen-"Sare bir şey söylemek üzere ağzını açtı, ancak onun sözlerini kestiğim için devam edemedi. "Etmedim, diyorum ya! Etmedim, yapmadım. Öyle bir şey yapmam da. Niye intihar edeyim? Benim bir emanetim var!" dedim, sesim kararlılıkla doluydu.
Sare bileğimden çekerek beni tekrar sandalyeme oturttu. "Tamam, otur. Sakinleş," dedi, sesi nazik ama otoriterdi.
Başımı hafifçe eğip gözlerimi Sare’nin yüzüne diktim. Meraklı bakışlarıyla bana yönelmişti; ne söyleyeceğimi bekliyordu. Sare’nin abisi olduğunu biliyordum, ama adını hatırlayamadım. Bu çok garip. Dün gece her şey bulanıktı.
"Sana ne oldu, Beren? Her şey yolunda mı?" diye sordu Sare'nin abisi, biraz daha sakin bir şekilde.
Başımı salladım, derin bir nefes alarak cevap verdim: "Anlatırım sonra. Uzun bir hikâye. Şimdi konuşmak istemiyorum."
İçimdeki karmaşayı toparlamaya çalıştım. Unut Beren, unut, diye kendimi telkin ettim. Düşüncelerim biraz durulmuş gibiydi. Masaya bakıp birkaç lokma aldım. Ardından Sare’nin abisine dönüp, kendimi toparlayarak bir şey söyledim:
"Kusura bakmayın, size zahmet verdik. Bir gece kafa dağıtmak istemiştik, sadece."
Sare’nin abisi başını hafifçe salladı ve ciddi bir ses tonuyla yanıt verdi: "Anlıyorum. Kafa dağıtmak herkesin hakkı. Sadece yanlış bir gün seçmişsiniz."
Bu sözler beni biraz duraksattı. "O konuda haklısınız, sanırım," dedim, önümdeki tabakla oynarken. Beni rahatsız eden şeylerin hepsini bir anda unuttum; bir parça huzur arıyordum.
Bir süre sonra tekrar konuşmaya başladım, bu kez sesi daha netti. "Bu arada adınızı dün gece söylemişsinizdir muhtemelen. Ama malum, hiçbir şey hatırlamıyorum," dedim, başımı hafifçe kaldırarak Sare’nin abisine baktım.
Sare’nin abisi gülümsedi ve hafif alaycı bir tonla cevap verdi:
"Aaa, nasıl olur? Sare’nin dedesinin adını nasıl unutursunuz? Hiç yakıştıramadım size. Şiddetle kınıyorum."
Bu sözler beni güldürdü. Sare’ye dönüp, "Şiddetle kınıyorum kelimesi benim kelimem değil miydi? Abin kelimemi çalmış," dedim, gülerek. Sare ve abisi aynı anda kahkaha attılar.
Sare’nin abisine dönerek, "Ayrıca Sare’nin dedesi demek…" dedim, sesimde hafif bir alay vardı.
Sare’nin abisi bu kez daha ciddi bir şekilde konuştu: "Boş ver, adım Baran. Senin adın Beren değil mi, Beren Güral?"
"Öyle. Memnun oldum, Baran," dedim, hafifçe gülümseyerek. Sare de kahvaltıya geri döndü.
Sare yavaş yavaş kahvaltısını yapıyordu. Eminim ki onun da kafası ağrıyordu; bıraksa kafası masaya çarpacak gibiydi. O sırada Sare’nin abisi tekrar konuştu: "Tabii yavaş yavaş yiyin. Acele etmeyin. Bundan sonra bol bol kahvaltı yaparsınız. Gideceğiniz bir iş olmadığı için."
Bu sözler, masanın üzerinde ani bir sessizlik oluşturdu. Sare ve ben aynı anda hızla başımızı kaldırdık. Sare sordu: "Ne? Nasıl olmaz? Bugün gitmemiz gerekiyordu ya!"
Sare’nin abisi kaşlarını hafifçe çatarak net bir şekilde yanıt verdi:
"Bugün iş yok, Sare. İşinizi zaten unuttunuz. Sarhoş olup sabah kalkamadığınız için işe gitmeyi kaçırdınız. Yani kovuldunuz."
Sare’nin yüzündeki şaşkınlık iyice büyümüştü. "Bu nasıl olabilir? Ben programımı bile ayarlamıştım!" dedi, sesi hâlâ öfkeliydi.
Ben ise içimdeki rahatlıkla Sare’nin abisine dönerek araya girdim. "İyi oldu zaten. Ben işten çıkmayı planlıyordum," dedim sakin bir şekilde.
Bu sözler Sare’nin yüzünde daha da büyük bir şaşkınlık oluşturdu. Bana döndü, gözleri öfkeyle dolmuş gibiydi. "Cidden mi? Ben işleri toparlamaya çalışıyorum ve sen rahatça işten çıkmayı mı düşünüyorsun?" dedi.
Omuzlarımı silktim. Sare’nin abisi ise tekrar konuşmaya başlamıştı:
"Durumu fazla büyütmeyin. Şimdi kahvaltınızı bitirin. Sonra ne yapacağınızı birlikte düşünürsünüz," dedi, sesi hâlâ sakin ve otoriterdi.
Sare sonunda pes etti. Bir süre daha söylenmeye çalıştı, ancak kahvaltısına odaklanmaya karar vermiş gibiydi. Ben ise önümdeki tabaktan birkaç lokma alıp düşüncelere daldım. Ada’yı düşündüm; ona verdiğim sözler aklımdaydı. Sare’nin sözleri, abisinin katılığı… Hepsi birbiriyle çatışıyordu, ama şu an harekete geçmek için doğru zaman değildi.
Sare’nin abisi masaya bir kez daha eğildi, yüzündeki alaycı ifade bir nevi tahammülün sınırlarında geziniyordu. Tabağındaki çatalı masaya biraz fazla ses çıkararak bıraktı, ardından sırtını geriye yasladı. Gözlerindeki mavi hareler masadan Sare’ye, oradan da bana yöneldi. Sanki ikimiz arasında karar veremiyor, kimin daha karmaşık bir durumda olduğunu seçmeye çalışıyordu.
"Hey Allahım ya!" dedi, başını hafifçe yana çevirerek. "Şu iki kulun nasıl böyle sarhoş olmayı becerdiler?"
Sare ve ben sessizlik içinde abisine bakıyorduk. İkimizin de ne diyeceğimizi bilmeyen birer 'avanak' olduğumuz ortadaydı. Abisi tekrar konuştu: "Size sesleniyorum, iki avanak. Hâlâ kendinize gelemediniz mi?"
Gözlerimi Sare’ye çevirdim, ama o hâlâ tabağındaki kahvaltı parçalarıyla uğraşıyordu. Bir şeyler mırıldandı, fakat sesli bir tepki vermedi. Sare’nin abisi suratını asarak devam etti: "Cidden soruyorum, bugün pazar olduğunu nasıl hatırlamazsınız?"
Bu sözler üzerine Sare’nin gözleri şaşkınlıkla büyüdü. "Nasıl yani? İşten kovulmadık mı şimdi?" diye sordu. Sesindeki şaşkınlık açıkça belliydi.
Abisi hafifçe gülerek yanıtladı: "Eğer patronunuz, izinli bir gün de gelmediğiniz için sizi kovuyorsa, evet ama kovmuyorsa hayır, kovulmadınız."
Sare derin bir nefes verdi ve rahatlamış bir şekilde arkasına yaslandı. "Oh, bir an çok tedirgin oldum işten kovuldum diye," dedi. Suratındaki bu rahatlık ifadesi beni hayrete düşürdü. Kendini mutlu etmeye çalışıyor, ama bu konuda gerçekten başarılı oluyordu.
Sare omzunu benimkine dokundurarak beni dürttü. "Hadi, sen de sevin. Kovulmadık!" diye neşeli bir tonla konuştu.
Ben ise aynı neşeyi paylaşamadım. Gözlerimi Sare’den uzaklaştırıp hafif bir tebessümle mırıldandım: "Hay aksi… Çok üzüldüm. Keşke kovulsaydık." Sare’nin yüzündeki ifadeyi görünce hemen düzelttim. "Keşke kovulsaydım!"
Sare kaşlarını çatıp bana döndü. "CçSen niye bu kadar üzgünsün? Karadeniz’de gemilerin mi battı?"
Başımı eğerek hafif bir kahkaha attım. "Geminin içinde ben de vardım," dedim alaycı bir sesle.
Bu sırada Sare’nin abisi hafifçe sandalyesinden doğruldu, gözleri Sare'ye döndü. "Bir dakika ya," dedi, derin bir nefes alarak. "Kızım, sen niye bu kadar üzüldün? Kafayı mı üşüttün? Koskocaman babanın ve abinin şirketi var. Orası olmazsa bizim şirkette çalışırsın. Gerçi hâlâ neden bizimle çalışmak istemediğini anlamadım, ama neyse."
Başımı kaldırıp Sare abisine baktı. Cevabı netti: "Gayet açık değil mi? Sizinle bir aile bağım var, iş bağım yok. Ben iş ve aileyi bir arada götüremem. Aileyle işi karıştırırım."
Abisi hafifçe gülerek başını salladı, ardından derin bir iç çekerek konuştu: "Pekâlâ, Sare. Ama benim kardeşim bir işten kovulduğu için üzülmesi gerçekten saçma."
Bir anda araya girdim, sesimde alaycı bir ton vardı: "Çok doğru! Bak, ben işten kovulduğumu duyduğumda ne kadar mutlu oldum."
Sare bana doğru döndü, sırtını sandalyeye yasladı. Gözlerindeki yorgun ifade yavaş yavaş kayboluyordu. "Harbi sen neden bu kadar mutlu oldun?" diye sordu, merakla.
Omuzlarımı silktim. Cevabım basitti: "Beni İstanbul’da tutan, yani mecbur kılan o şirket. Şirketten ayrılıp İstanbul’u terk edeceğim."
Abisi, bu kez daha ciddi bir ifadeyle konuştu: "Yani ayrıl o zaman. Neyi bekliyorsun?"
Gözlerimi indirdim, hafifçe tebessüm ederek yanıt verdim: "Keşke, Baran… Ama bir anlaşma var. Yerime çalışan bulmadan istifalar kabul edilmiyor. Bulduğum gün işten ayrılacağım. Sonra da buradan gideceğim."
Baran gözlerini bir an masanın üzerine dikti, sonra başını kaldırarak mırıldandı: "Her bitiş bir başlangıçtır. Bunu bir yerde okumuştum. Ne alaka bilmem, ama söylemek istedim."
Sare güldü, ama ardından suratındaki ifadeyi değiştirdi. Sinirli bir şekilde çatalını tabağa bıraktı ve abisine dönerek çıkıştı. "Sen çok kötüsün abi! Nasıl bizi işten atıldınız diye kandırırsın?!" Suratındaki kızgın ifade, şaşkınlığının ve öfkesinin birleşimiydi. Ancak bu saate kadar kızmak için enerjisinin bir kısmını tüketmiş gibiydi. Hâlâ kollarını masanın kenarına dayamış, yarı kızgın bir tavırla ona bakıyordu.
Ben ise çaydan bir yudum aldım. Ama çay tatsızdı; şeker koymayı unutmuş olmalıyım. Hadi ama, çayda şeker yok. Kim içer böyle çayı? Kaşığa uzanıp şeker ekledim, karıştırdım ve tekrar çayıma döndüm.
Tam o anda, Baran’ın söyledikleri çayımı içtiğim saniyede kulaklarımda yankılandı: "Dün gece patronunuz da oradaydı dediğime inanmazsınız sanmıştım."
Bu sözlerin ardından ağzımdaki çayı kontrol edemeyerek dışarı fışkırttım. Neyse ki karşımdaki sandalye boştu, Baran ise Sare’nin karşısında oturuyordu. Eğer tam karşısında olsaydı büyük bir sorun yaratabilirdim.
"Ne? Nasıl yani? Bizim bildiğimiz patron, Aren Savaş Akalay mı vardı dün gece kulüpte?" dedim, şaşkınlıkla.
Baran, sakin bir şekilde başını salladı. "Evet, yani neden bu kadar şaşırdın ki? Hatta onunla konuşuyordunuz. Ben oraya geldiğimde bunu açıkça gördüm."
Konuşuyorduk, öyle mi? Beynim bu bilgiyle daha da karışmıştı. Ne konuşmuş olabiliriz ki? Hadi ama, beynim, bunu bana yapma. Lütfen hatırla, lütfen. Sesim titrek bir şekilde çıktı: "Ne konuştuğumuzu sen duydun mu peki?"
Baran, biraz duraksadıktan sonra cevap verdi: "Hayır, tam olarak duymadım. Zaten çok vaktimiz yoktu. Sare ve seni alıp çıktım. Ama o sizin arkanızda kaldı, yanındaki arkadaşıyla."
"Yanındaki arkadaşı kimdi ki? Tanıyor musun, abi?" diye sordu Sare, sesi merakla doluydu.
Baran, omuz silkerek cevapladı: "Nereden tanıyayım Sare? Sizin patronunuz ve onun arkadaşlarıyla ilgilenmiyorum. Sadece gördüğümü söylüyorum."
Sare’nin merakı daha da artmış gibiydi. "Abi, onu demek istemedim. Tarif et, biz belki tanırız," dedi.
Baran yüzünü Sare’ye çevirdi ve hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Tanısan ne, tanımasan ne? Gerçekten bu kadar önemli mi?" diye sordu, sesi sorgulayıcıydı.
"Abi ya, lütfen," dedi Sare.
Derin bir nefes alarak biraz düşündü. "Kumral bir adamdı. Patronunuzla aynı boylarda. Saçını üç numaraya vurmuştu. Sertel’in stiline benzer bir havası vardı," dedi.
Sare biraz duraksadı. "Hmm, yok tanımıyorum," diye mırıldandı.
O sırada ağzımdan bilinçsizce bir kelime çıktı: "Luca."
Baran ve Sare aynı anda bana baktılar. Şaşkınca sordum: "Belki odur. Ona benziyor tarifi."
Sare hafifçe başını salladı, sonra ekledi: "Bilmem, olabilir."
Bir anlık sessizlik oldu, ardından Sare tekrar konuştu: "Abi, bu arada dün gece Sertel’i gördük."
Baran, başını ona doğru çevirdi, sakin bir tonda: "Biliyorum Sare, ben siz gelmeden önce Sertel’leydim."
Sare’nin yüzünde alaycı bir ifade belirdi. Bana dönerek kıkırdamaya başladı. "Beren var ya, Sertel’in yanındakini sevgilisi sandı," dedi, sesi kahkahayla karışmıştı.
"Ben mi?" dedim, şaşkın bir şekilde. Bu bilgiyi kesinlikle hatırlamıyordum.
Baran ise Sare’nin sözlerini tekrarladı: "Sertel’in yanındakini sevgilisi sandı. Sertel’in yanındaki kız kardeşini sevgilisi sandın!" dedi ve kendini tutamadı, kahkahalara boğuldu.
İkisinin gülüşü odada yankılanıyordu. Sinirlerim bozulmuştu. Hızla seslendim: "Ne? Ne diye gülüyorsunuz? Abi-kardeş sinirlerimi bozuyorsunuz, gülmeyi kesin!"
Kendime gülünmesinden nefret ettiğimi biliyorum. Ama bu sefer daha da sinirlenmiştim.
"Birincisi, bunu ben niye hatırlamıyorum?!" dedim, gözlerimi Sare’ye diktim. "İkincisi, Sare hanım, siz bunu nasıl hatırlıyorsunuz?"
Sare omuzlarını silkerek cevap verdi: "İnan hiç bilmiyorum. Ama garip bir şekilde kafamda böyle bir diyalog yankılanıyor. Hatırladığım bir bu, bir de senin ikizlerle konuştuğun."
Baran, dikkatle başını hareket ettirdi. "İkizler mi?" dedi, sesi soru sorar gibiydi.
Sare gülümseyerek cevap verdi: "Şu kızıl ikizler!"
Baran gözlerini biraz sıkıştırdı. "Kulüpteki DJ ve barmenden bahsediyorsun sanırım."
Sare başını onaylarcasına salladı. "Evet, onlar. Sahi, onların adı neydi? Her seferinde unutuyorum. Bu sefer alkolden değil abi, inan hep unutuyorum," dedi.
Baran hafifçe gülümsedi ve cevap verdi: "Ben de tam hatırlamıyorum. Ama galiba Özgür Yiğit Barkın ve Yaman Demir Barkın olması lazım. Hangisi barmen, hangisi DJ idi diye sorma. Hatırlamak için beynimi yoramam."
Sare hafif bir kahkahayla başını eğdi. "Pekâlâ," dedi.
"Hatırlamamak çok kötü bir şey," dedim, elimdeki çatalı tabağa bırakırken. "Şu an fark ediyorum, delirmiş gibi hissediyorum." Gözlerim masanın üzerindeki boş fincana takılmıştı, sanki düşüncelerimi toparlamaya çalışıyordum.
"Belki de delirmişsindir, Beren," dedi Sare, karşımdaki sandalyede otururken. Yüzünde hafif alaycı bir ifade vardı, ama aynı zamanda beni anlamaya çalışan bir dikkatle gözlerini üzerimde tutuyordu.
Baran, elindeki telefonu masaya bırakıp kaşlarını çatarak söze girdi. "Bence Beren değil, sen delirdin Sare," dedi. Sesi biraz alaycı, ama ortamdaki gerginliği hafifletmeye çalışıyordu.
"Abi ya, uğraşmasana bizimle zaten zor bir gün geçiriyoruz." diye itiraz etti Sare, bıkkın bir ifadeyle omuzlarını silkti. "Sabah sabah saçma şeyler söyleme bari."
"Neyse," dedi Baran, sandalyeden kalkarken. "Ben çıkıyorum. Muhtemelen babam seni arar, Sare. Mantıklı cevaplar ver, tamam mı? Babamla papaz olmak istemem. Son kez soruyorum, bana söylemek istediğin bir şey var mı?"
"Yok abi, görüşürüz," dedi Sare, masadaki fincanıyla oynayarak. Ama ses tonunda hâlâ uykunun rehavetinden izler vardı.
Baran bir an durup Sare’ye baktı, ardından bana döndü. "Senin ekleyecek bir şeyin var mı, Beren?" diye sordu, yüzünde hafif bir gülümseme ile.
"Var," dedim tereddüt ederek. "Kusura bakma ama dün gece eğer saçma ya da kötü bir şey yaptıysak... lütfen unut, olur mu?"
Baran, sorumu birkaç saniye düşünmüş gibi duraksadı ve ardından alaycı bir gülümsemeyle kapıya doğru yürüdü. Kapının yanında durup bir an arkasına döndü. "Ne?Gece üstüme kustuğunu mu unutayım, Beren?"
"Ne?" diye kekeleyerek sordum. Şaşkın bir şekilde ağzım açık ona bakakalmıştım.
Baran’ın keyfi yerine gelmiş gibiydi. Baran,"Abin çok kötü, Sare," dedi gülerek. "Acıyorum şimdi sana!" dedi ve aceleyle kapıyı arkasından kapattı.
Sare yüzüme baktı. Yüzünde bir şeyleri zor tutar gibi bir ifade vardı, ama konuşmaya başladığında her şey çözüldü:
"Şimdi benim çektiğimi, ne hissettiğimi anladın mı? İyi ki abin yokmuş biliyor musun?"
Bu sözler beni derin bir sessizliğe itti. Düşüncelerim hızla aklımdan geçti; hafifçe gülümsedim, ama bu gülüşte bir tür hüzün vardı. "Evet, iyi ki abim yokmuş... Ama iyi ki ablam varmış be, iyi ki kardeşim varmış," dedim. Ancak cümle ağzımdan çıktıktan hemen sonra sessizlik tekrar hüküm sürdü. Bu defa daha derin bir boşluk doğurdu.
Biraz duraksadım. Kelimeler dudaklarımda şekillenirken, içimdeki acı yüzeye çıkmaya başladı. "Artık ablam yok... Kardeşim var," diye mırıldandım. Sözlerim kendi içinde yankılandı. "Üç kardeştik. Hâlâ öyleyiz, ama biri artık sadece kalbimizde yaşıyor. Aramızda değil, biz yeryüzündeyiz, o ise gökyüzünde. Hayat adaletsizliğini bari burada göstermeseydi."
Dudaklarım titredi, istemsizce büzüldü. Sanki içimdeki tüm kelimeler bir düğüm olmuştu. Gözlerimi Sare’ye çevirdim, "Ki artık bir ablam yok," dedim. Bu sözler, havada bir bıçak gibi asılı kaldı.
Sare’nin yüzü bir anda değişti. Hemen toparlanmaya çalıştı, ama o an suratındaki ifadeyi kaçırmam mümkün değildi. Bunu demek istemediğini biliyordum. Beni ablamı hatırlatmak istemediğini de... Ama işte, akıl bu, kalp bu. İstesen de istemesen de hatırlıyor. Elden gelen hiçbir şey yok.
"Böyle demesene," dedi Sare, sesi daha yumuşaktı bu defa. "Ayrıca onu mu demek istedim sanıyorsun? Ablan hep kalbimizde yaşıyor, unutma. Ablan yaşamıyorsa bile, ablanın canı yaşıyor. Ada yaşıyor."
Başımı eğdim, o an içimdeki boşluğu kelimelerle dolduramayacağımı hissediyordum. "Biliyorum zaten," dedim, sesi çıkmayan bir tonla. "O anlamda demediğini biliyorum. Ama bu gerçek değil mi? Artık ablam yaşamıyor. Bir zamanlar vardı, şimdi yok. Ben iki aydır ablamın sesini duyamıyorum. Kalp atışını hissedemiyorum. Onu hissedemiyorum. Anlayabiliyor musun beni, Sare?"
Sare sessizdi. Gözlerini kaçırmadı, ama o sessizlik her şeyden daha çok şey söylüyordu. Ben devam ettim:
"Annem bizi hep ikiz gibi büyüttü. Kim ne derse desin, o benim ikizimdi. Biyolojik değil belki, ama kalben. Ben, o benim kaybettiğim ikizimdi. Ve ben... ikizimi kaybettim."
Bu son cümleyle, boğazımdaki düğüm çözülür gibi oldu, ama bu bir rahatlama değil, aksine daha büyük bir ağırlıktı. Ayağa kalktım, başka bir yerde, başka bir şekilde nefes almam gerektiğini hissettim.
Sare, sessizliği bozarak endişeli bir şekilde sordu: "Nereye gidiyorsun?"
"Evde balkon var, değil mi? Bence var," diye karşılık verdim, biraz dalgınca.
"Var tabii," dedi Sare, kafasını hafifçe yana eğerek. "Ama ne yapacaksın balkonda?"
Elimi sigara içer gibi bir hareketle kaldırdım. Bunu gören Sare, derin bir nefes aldı. "Anladım, ama bunun için balkona çıkmana gerek yok. Evde içebilirsin. Sorun olmaz."
"Sorun olur," dedim, kafamı yana çevirip ona bakarak. "Sen sigara kullanmıyorsun. Senin yanında içemem. Dumanı benden çok seni etkiler."
"Peki," dedi Sare, hafif bir tebessümle. Ayağa kalkmaya niyetlendi, "Sana göstereyim balkonun yerini istersen."
Ona engel oldum. "Kendim bulabileceğime inanıyorum. Ama yine de teşekkür ederim," dedim. Sare, hafif bir gülümsemeyle yerine oturdu. "O hâlde, tamam,"
Terasa çıktığımda manzara garipti; garip ama bir şekilde büyüleyici. Yüksek binaların devasa gölgeleri bir tarafta yükselirken, diğer yanda doğanın içinde kaybolmuş bir orman uzanıyordu. Ve ilerde, deniz bütün ihtişamıyla göz kırpıyordu. Bu nasıl bir konumdu böyle? Belki de bir yama gibi, güzelliği ve çelişkisi aynı anda taşıyan bir manzaraydı.
Elime sigaramı aldım ve bir dal yaktım. İlk nefesi çektiğimde, içimdeki boşluğu bir nebze olsun bastırmaya çalıştım. Ama biliyordum; her nefeste bir hücremi öldürdüğümü biliyordum. Ve bunu hak ettiğimi hissediyordum.
Ama çekmeye devam ettim, çünkü her bir hücrem ölmeyi hak ediyordu.
Son iki ayda, bildiğim tüm sigara bağımlılarını geçmiştim. Neredeyse saati, yeri fark etmez; zihnime ağır bir düşünce düştüğünde sigara içiyordum. Sigara kokusundan nefret ederdim; tadından, kokusundan, her şeyinden.
Kim demiş nefret ettiğin şeyler yapılmaz diye? En çok nefret ettiğin şeyler yapılır, yapılmak zorunda kalınır. Nefret her zaman sevgiden önce gelir. Sevginin sahtesi olur, nefretin sahtesi olmaz.
İçime dolan duman, çıkarken havaya ağır bir kasvet bıraktı. Nefes almak daha zorlaşıyor gibiydi. Üç sigara daha içtim, her birinde öfke, pişmanlık ve hüzün arasında bir noktada salınıyordum. Sonunda, Sare’nin yanına geri döndüm. Sigara kokusunun üzerimde bıraktığı ağırlık, düşündüğümden daha büyüktü. Eskiden kokusundan nefret ettiğim şey, artık beni tamamlıyordu.
Sare’nin yanına döndüğümde koltukta oturmuş, gözlerini telefona dikmişti. Parmakları ekranda hızlıca kayıyor, ara sıra duraksıyor, sonra tekrar hareket ediyordu. Yüzünde dalgın bir ifade vardı; sanki telefondaki hiçbir şey tam olarak dikkatini çekmiyordu, ama yine de ona odaklanıyordu.
"Sigara molası tamam mı?" dedi, gözlerini telefondan ayırmadan. Sesi neşeliydi, ama gerçek bir merak barındırıyordu.
"Tamam," dedim, hafif bir gülümseme ile. Ayaklarımı sürüyerek oturduğu koltuğun karşısına geçtim. Yorgunluk üzerimdeydi, ama yorgunluğu sadece bedensel değil, daha çok ruhsal bir ağırlık gibi hissediyordum.
"Sigara içmeye başladığını düşünemezdim," dedi, nihayet başını kaldırıp bana bakarak. Gözlerinde alayla karışık bir endişe vardı. "Eskiden ne kadar kötü bulduğunu anlatır dururdun. Şimdi ne değişti?"
Bir an için düşündüm, ama doğru kelimeleri bulamadım. Elimle omuzlarımı silkerek basit bir cevap verdim: "Ne değişti bilmiyorum. Belki de bir şeylerin değişmesi gerektiği için sigara içiyorum."
Sare başını yana eğerek dudaklarını hafifçe büzdü. "Garip bir mantık, ama sanırım seni yargılamak bana düşmez," dedi. Ardından derin bir nefes aldı ve konuyu değiştirdi: "Ne zamandır telefonun sessizde? Baksana, annenden ya da başka birinden mesaj gelmiş olabilir."
O anda birden telefonumu hatırladım. Hızlıca yukarı odama çıktım ve telefonu aldım. Sare haklıydı; telefonumun ekranında bir yığın bildirim vardı. Gelen mesajlara ve çağrılara bakarken içimde tuhaf bir gerginlik yükseldi. Annemden veya babamdan bir arama yoktu, ama Efsun’dan gelen mesajlar dikkatimi çekti. Kafeye çağırıyordu. Mesajlar sıradan görünse de içinde bir şeylerin eksik olduğunu hissedebiliyordum.
Aşağıya indiğimde Sare koltukta aynı pozisyonda oturuyordu. Telefonuna bir mesaj yazıyor gibi göründü, ama başını hafifçe kaldırarak beni fark etti. "Kime yazıyorsun?" diye sordum, hafifçe merakla.
"İrem’e," dedi. "Evine gitmem gerekiyor. Arkadaşının bir mesele çıkarmış olabileceğinden bahsetti. Oraya bir uğrayacağım." Duraksadı, ardından yüzünde hafif bir suçluluk ifadesi belirdi. "Ama seninle de kalabilirim."
"Yok yok zaten Efsun’dan mesaj geldi. Kafeye gitmemi istedi. Oraya uğrayıp sonra eve geçerim, sende gel." diye cevap verdim. Sare bir an için düşünceli bir şekilde yüzüme baktı.
"Ben gelemem. Ama keşke eşlik edebilseydim. İrem yüzünden planlarımı sürekli erteliyorum zaten," dedi. Sesi şikayet eder gibiydi ama derinlerde bir bağlılık da hissediliyordu.
Üzerimi süzdü.
"Emin misin bu hâlinle dışarı çıkacağına? Üzerindeki ince tişörtle kesin üşüyeceksin. Ceket vereyim mi?"
Bir an tereddüt ettim. Sare’nin ince düşüncesi beni biraz rahatlatsa da kendimce inatçı bir şekilde başımı salladım. "Üşümem, Sare. Teşekkürler."
Hem hayat dediğin de biraz böyle değil mi? Başına neler geleceğini bile bile adım atmak.
Gülümseyerek cevap verdi: "Sen nasıl istersen"
"Umarım güzel bir gece olmuştur dün akşam. Benim için biraz karmaşık görünüyor, ama umarım güzeldi."dedim.
Sonra ekledim,"Emin değilim, hatırlamıyorum," dedim, hafif bir alayla gülerek. "Ama güzel olduğunu hayal edelim."
Kapıya yöneldim. Sare beni yolcu etmek için kalktı ve kapının oraya kadar geldi. Bana hafifçe sarıldı, ardından gülümseyerek dedi: "Kendine dikkat et, tamam mı? Her şeyi bu kadar kafaya takma."
"Tamam anneciğim, söz veriyorum bir daha makyajlarını karıştırmayacağım," dedim, alaycı bir şekilde. Sare bu sözlere gülerken ben de çantamı omzuma asıp kapıdan çıktım.
Kapıyı arkamdan çekerken Sare’nin sesi hâlâ kulağımdaydı: "Her şeyi bu kadar kafaya takma." Onun bu sözlerine hafif bir tebessümle karşılık verdim, ama içimdeki karmaşa kolay kolay dinmek bilmezdi. Dışarı çıkarken serin hava yüzüme çarptı. Hafif bir ürperti hissettim, ama bu beni durdurmadı. Sokaklar boştu, ama içinde bulundukları sessizlik beni daha çok düşünmeye zorluyordu. Her adımda, zihnimde Sare’nin sözleri yankılanıyordu. "Her şeyi kafaya takma."
Kendi kendime mırıldandım: "Kafaya takmamak... Bu, söyledikleri kadar kolay mı?" Ama ben hep geçmişe, unutmaya çalıştığım şeylere saplanıyordum. Ablam... Kaybettiğim parçalar... Sanki kalbim hep bir boşluğu tamamlamaya çalışıyordu, ama bu mümkün değildi. Her nefeste üzerime çöken bu ağırlık, kendimden bile uzaklaşmama neden oluyordu.
Adımlarımı hızlandırarak Efsun’un kafesine doğru yürümeye başladım. Bir parçam bu buluşmanın sıradan bir kahve eşliğinde geçeceğini bilse de, içimdeki başka bir taraf, bambaşka bir şeyin beni beklediğini hissediyordu. Ama ne? Henüz bilmiyordum.
🌪🍷⛓️
Aren ve ekibi, her zamanki gibi İstanbul’un arka sokaklarında, dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir depoda toplanmışlardı. Ancak içerisi, sandığın çok ötesindeydi. Beton duvarlar içinde yankılanan her ses, dış dünyanın kirli gerçeklerinden soyutlanmış bir düzende kayboluyordu. Deponun içinde, yıllar boyunca inşa edilmiş bir güvenlik ve konfor düzeni hakimdi; bir kısmı toplantı odasına, bir kısmı da dinlenme alanına dönüştürülmüştü. Duvarlara asılmış silahlar, lambaların altında parlayan metal sandalyeler, köşeye kurulmuş bilardo masası ve eski bir plaktan çalan caz melodisi...
İki aydan fazla olmuştu. Vendetta Türkiye’ye ayak basalı. Alışmışlardı alışmasına ama hiçbir şey İtalya’daki gibi olmuyordu. Özellikle Katran – yani Akalay – bu değişime kolay uyum sağlayamamıştı. İtalya’da alıştığı düzen, burada paramparçaydı. O hâlâ Aren Savaş Akalay kimliğinin ardına saklanarak devam ediyordu hayatına.
“Akalay, farkında mısın bilmiyorum ama kurul bizden üç yıldır bir hamle bekliyor,” dedi Ero. Bilardo masasının kenarına eğilmiş, atışını yapmadan hemen önce gözlerini Akalay’a dikmişti. “Üç yıldır sadece küçük oyunlar oynuyoruz. Sence bu yeterli mi?”
Dido, sırtını bordo renkli duvara yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Deri ceketi ve pantolonu, duvarla neredeyse aynı renkteydi – adeta gölgelerle bütünleşmişti. “Ero haklı. Kurul artık bizi hafife alıyor. Bizi oyun dışı bırakabileceklerini düşünüyorlar.”
“Hatta kuruldan kolayca atılabileceğimizi düşünenler bile var,” diye ekledi.
Akalay, bilardo masasındaki atışını yaptı. Taşların birbirine değdiğinde çıkan o tok ses, düşüncelerindeki kaosu kısa süreliğine bastırmış gibiydi. Gözlerini toplardan ayırmadan konuştu.
“Yanlış düşünüyorsunuz. Bizi o kurula kimse kolay kolay atamaz. Her birinin elinde kozlarımız var. Vendetta, bu işin göbeğinde. Biz olmadan hiçbir şey tamamlanamaz.”
Bilardo sırası Luca’ya gelince, o da sessizce eğildi, atış pozisyonunu aldı. Ama konuşmadan edemedi: “Zaten güçlü olduğumuz için bizi dışlamak istiyorlar. Hâlâ anlayamadınız mı?”
“Anlamak değil mesele Luca,” dedi Dido, gözlerini bilardo masasına dikmişti. “Mesele bizim hiçbir şey yapmıyor oluşumuz. Kurul bu suskunluğumuzu tehdit olarak görmüyor, zayıflık olarak görüyor.”
Luca aynı sakin tonla devam etti: “Yapıyoruz ya Dido. Altı üyeyi devre dışı bıraktık. Geriye yedi kaldı.”
“En önemli yedi,” diye düzeltti Ero.
“Ne fark eder,” dedi Akalay, Luca’nın atışını izlerken.
Dido gözlerini kısarak Akalay’a döndü. “Üç yıl önce bu planı çoktan tamamlamış olabilirdik. Sana bir aydan fazla kalmayacağımı söylememe rağmen hâlâ harekete geçmedik. Üç ay oldu buradayım. Ve artık daha fazla kalmak istemiyorum. Gerekirse yalnız dönerim İtalya’ya.”
Akalay başını çevirmeden konuştu. Sesi bu kez daha sertti. “Saçmalama Dido. Hepimiz bir bütünüz. Hiçbirimiz bu oyundan ayrılamaz. Çok yakında altı üye kalacak. Sonra diğer planı devreye sokacağız. Sabret.”
“Ne kadar az kaldı?” diye sordu Liam. “Birkaç gün mü? Bir hafta mı?”
“Henüz acele etmeyelim,” dedi Luca, isabetli bir atış yaptıktan sonra. “Zamanlama önemli.”
Dido, ellerini deri pantolonunun ceplerine soktu, başını hafifçe tavana doğru kaldırarak konuştu. “Zaten acele ettiğimiz yok. Üç yıl geçti. Kurul bizim artık onlara çalışmadığımızı anladı.”
“Ve ilk hamleyi bizim yapmamızı bekliyor,” diye ekledi Ero.
“Altı hamle yaptık,” dedi luca. “Altı kurban verdiler.”
“Kurul üyesi değil, kurulun gölgesi olan kişilerdi,” diye düzeltti Dido.
Akalay derin bir nefes aldı. “Tamam. Dido, aksiyon istiyorsun, haklısın. Madem öyle, planı şimdi konuşalım.” Ellerini cebine sokarak pencereye doğru ilerledi. Gözleri dış dünyaya dalmıştı, ama zihni çoktan içerideki sessizliğe dönmüştü.
O an, Ero tableti eline aldı ve bir adım öne çıkıp masaya bıraktı. Gözleri doğrudan Akalay’a yöneldi. “Anastasya mı?” dedi. Sesi hem meydan okuyordu hem de içinde bir endişe taşıyordu.
Liam, çantasını masaya bıraktı, alaycı bir kahkaha attı. “Bu kadın mı?” diye sordu. Ama yüz ifadesi, söylediğinin aksine bir huzursuzluğu yansıtıyordu.
Akalay cevap vermedi. Sessizce masanın üzerinde duran haritaya baktı. Ardından pencerenin yanındaki sandalyeye oturdu. Gözlerini her bir ekip üyesine gezdirerek yavaşça konuştu.
“Cık cık... Bu çok basit bir hamle olur. Dido bundan zevk almaz.” Elini uzatıp masadaki çakmağı aldı, onunla oynamaya başladı. “Ben bir kibrit yaktığımda patlayacak kişiyi istiyorum.”
Ero, gözlerini kısıp başını salladı. Akalay’ın ne demek istediğini anlamıştı. Sessizlik, odanın içinde soğuk bir hava gibi dolaşmaya başladı. Tehlike artık adı konmuş bir gerçeğe dönüşüyordu.
Luca, dikkatini tekrar topladı. “Kurula sert bir darbe indireceğiz, ama bu plan. Herkes yerini iyi bilmeli.”
“Teşekkür ederim Akalay,” dedi Dido alaycı bir şekilde. “Zevk alacağım birini seçtiğin için.”
“Aradan çıkması işimize gelir,” dedi Luca.
“Yedi üyenin ikisi o adama güveniyor,” diye hatırlattı Liam.
Ero hevesli bir şekilde tableti eline aldı. “Hemen son konumuna bakıyorum. Bizimkinin nerede olduğunu öğrenelim.”
“Şu adama bizimki deme,” dedi Dido sertçe. “Bizimki sadece biziz.”
“Ne diyeyim peki, Avanak, Saket mi?” dedi Ero, gülerek.
“Adını bile anmayın,” dedi Akalay. “Yerin kulağı vardır.”
Luca başını eğdi. “Plan kurula ulaşmadan uygulanmalı.”
“Gerçekten burada ne kadar işimiz kaldı Akalay?” dedi Dido, sesi bıkkındı. “Cidden sıkıldım.”
“Çok az kaldı. Adamla son oyunlarımız,” dedi Akalay.
“Emin misin bize oynayacağını?” dedi Luca.
“Evet. Adam dünyaya açılmak istiyor. Bunu da biz sağlayabiliriz. Karşılığında bizim dediklerimizi yapacak.”
“Yarın şirkette daha detaylı konuşuruz. Adam normal bir iş adamı gibi görünüyor ama değil. Türkiye'nin mafya grubunun en köklüsünden. Her şeyi oğluna devretmiş. Oğlu fazla hırslı, zayıf halkamız olacak.”
“Biz de normal iş adamları gibi görünmüyor muyuz zaten?” dedi Liam, kahkahasını bastıramayarak.
"Her neyse... Yarın konuşuruz. Ero, sen bir son kontrolleri yap. Bilmemiz gereken bir şey var mı, bir görelim," dedi Akalay'ın otoriter sesi odayı doldururken. Sözleri kararlıydı; tartışmaya açık değil, netti.
Ero göz kırptı, hafif bir sırıtmayla, "O iş bende patron," dedi, sonra tekrar elindeki tablete döndü.
Masaya bir süre sessizlik hâkim oldu. Herkes düşüncelerine gömülmüştü. Derin bir iç geçirdikten sonra Akalay, sessizliği delen ilk cümleyi kurdu:
"Araba yarışlarımı özledim."
"Ben illegal boks maçlarımı," dedi Dido, derin bir nefes vererek. Sesi, geçmişe duyulan özlemin içten bir yankısı gibiydi.
"Ben de devletin sitelerini hacklemeyi ve motorumu... Hadi ama, gidemiyor muyuz artık?" dedi Ero, dizlerine sinirli bir dokunuşla.
"Burada da devlet sitelerini hackleyebilirsin," diye atıldı luca, gözlerini tabletten ayırmadan.
Liam başını iki yana salladı, hayal kırıklığını gizlemiyordu.
"Ne diye kendi ülkemin sitelerini hackleyeyim oğlum? Burası benim ülkem, ihanet edemem. O kadar da değil."
"Onu mu dedik lan? Bulunduğun konumdan başka ülkelerin sitelerine dal, diyoruz," dedi luca omuz silkerek.
"Uzaktan tadı vermiyor biliyor musun?" dedi Ero, gözlerini yere dikerek. "Yüz yüze savaşmak gibi bir şey bu... monitörden değil, meydandan."
"Ne cinsiniz ya siz..." dedi Liam, anlam veremeyerek.
Ero hemen atıldı, gözlerini kıstı.
"İtalya’da olsak gösterirdim ben sana hangi cins olduğumuzu."
Luca da boş durmadı, sırıttı.
"Sizin konuşmaya hakkınız bile yok. Ben burada sadece nesneleri hedef alabiliyorum."
Luca duvara astığı silahlarına dönüp, neredeyse onlara aşkla bakarak,
"Benim için her biri bir sevgili gibi," dedi alçak bir sesle.
"İtalya’da olsak ne yapacaksın ki Ero? Çok merak ediyorum." dedi Liam, onu kışkırtmak istercesine.
Ero başını ona çevirdi, ses tonunu bir anda iddialı ve net bir hale getirip konuştu:"Hangi cins olduğumuzu göstereceğim sana."
"Kesin gösterirsin," dedi Liam alayla.
"Olum kendinize gelin ya!" diye atıldı Luca. Yüzü hafiften kızarmıştı. Tartışmanın buraya evrileceğini beklemiyordu.
"Kaç kere söyledim oğlum değiliz senin," dedi Dido, gözlerini devirdi.
"Tamam tamam... Zaten Ero bana kıyamaz. Kıyamazsın değil mi Ero?" dedi Liam, sesi neredeyse şımarık bir çocuğu andırıyordu.
"Kıyamam tabii oğlum. Ama şu adını değiştirelim artık. Luca senin de... Yabancı isim duyunca ülkeme ihanet etmiş gibi hissediyorum," dedi Ero.
"Olur paşam, ne olsun adımız?" dedi Liam, alayla eğilerek.
Ero bir süre düşündü, sonra sırıttı.
"Hmm... Nehir ol sen. Güzel akar, derin, sakin... su gibi kızsın işte, akıp gidersin."
Liam kaşlarını kaldırdı, yüzünde şaşkın bir ifade belirdi.
"Nehir ne alaka ya?"
Dido kendi kendine mırıldandı, alçak bir sesle:
"Hay Allah'ım ya... El deliye biz akıllıya hasret."
"Bana ne koyardın peki Ero?" dedi Luca, gözünü kırpıştırarak imalı bir şekilde.
"Bilmem, seni hiç düşünmedim ama düşünürüm. Sana da mükemmel bir ad buluruz. Nehir’le birlikte gidip isimlerinizi değiştirirsiniz," dedi Ero, başını tekrar tablete gömerek.
Sonra başını bir anda kaldırdı, Liam’a bakarak tekrar seslendi:
"Gidersiniz değil mi Nehir?"
"Bana Nehir demeyi kes! Yoksa seni kesip dikeceğim. Elim zaten kaşınıyor, seni doğrarım," dedi Liam, öfkeyle.
"Ulan Ero, sakin kızı da sinirlendirdin," dedi Akalay sırıtarak. Gözleri ekibin üzerinde dolaşıyordu. Bu anlar, ona huzur veriyordu fark ettirmeden.
"Ya biz bu kıza melek dedik, cani çıktı. Emin miyiz doktor olduğundan?" diye sordu Ero, hafifçe gülümseyerek.
"Üzerinde denememi ister misin Erocum?" dedi Liam, ölümüne sakin bir ifadeyle.
Dido elini yumruk yaptı, gözlerinde ateşle konuştu.
"İçimden bir ses diyor ki... Ero benim boksör olduğuma hâlâ inanmıyor. Üzerinde denemeliyim, sadece göstermek amaçlı."
"Yo yo! İkinize de inanıyorum. Neh-Liam doktorumuz, Didomuz ise boksörümüz." Gözlerini Luca’ya çevirdi. "Luca da keskin nişancı… Lütfen üzerimde deney yapmayın."
Sonra başını yana çevirdi, gülümseyerek,"Akalay da... Oğlum adam komple set! Boksörlük yapıyor, silah kullanıyor, tıbbı bilgisi var. Araba yarışçısı, CEO, manipülasyon ustası... Daha ne olsun?"
Akalay olup biteni sessizce dinliyordu. Ero’nun bahsettikleri arasında, unuttuğu detaylar da vardı ama o an takılmadı. Sadece gözleri bir noktaya dalmıştı.
Sonra odadaki sesler yavaşça azaldı. Herkes kendi içine çekilmişti, gözler başka yerlere takılmış, düşünceler farklı yönlere savrulmuştu.
"Kıza ne oldu?" diye sordu Liam sessizliği bozarak.
Akalay başını hafifçe yana çevirdi.
"Kız?"
"Beren," dedi Liam sonunda.
"Farkına vardı mı?" dedi Ero, ciddi bir ifadeyle.
"Hayır," dedi Akalay, sesi yumuşaktı.
"Eee... Tepkileri nasıl?" dedi Ero.
"Normal."
"Dikkatli olmalıyız," dedi Luca. "Kız da bizim için tehlikeli olabilir. Kurulun eli uzun."
"Kız mı?" dedi Dido, alayla. "Kurul o kızı ne yapsın Allah aşkına?"
"Piyon olarak kullanacağız zaten. Kurulun bizim piyonumuzu çalması hoş olmaz," dedi Luca.
"Aynen öyle," diye onayladı Ero.
"Bu arada kız basit biri değil," dedi Liam. "Dişli. Kafasına koyduğunu yapan tiplerden. Daha önce karşılaştık."
"Hm... Ne zaman?" dedi Ero.
"İki ay önceydi," dedi Liam, yüzünde sakin bir ifade.
Ero’nun yüzüne hafif bir keyif oturdu.
"Zaten o günden beri kız Akalay'la iletişimi kesti. Akalay öyle bir soğutmuş ki kızı... Eski sevgilisinden bile soğudu. Tabii öyle sanıyor."
Luca araya girdi."Dün gece beraberdiler."
Kaşları havaya kalktı."Bizim niye haberimiz yok Akalay?" dedi Dido, sorgulayıcı bir tonla.
"Söylenecek bir şey yok," dedi Akalay, omuz silkti.
"Ne zamandan beri birbirimizden bir şeyler saklıyoruz?" dedi Dido, birkaç adım attı, masanın üzerindeki sargı bezini aldı.
"Saklama yok. Konusu açılmadı ve konuşulmadı. Sorsanız söylerdim," dedi Akalay, ifadesi ciddiydi.
Luca konuştu bu kez:"Kızın iki ay önce ablası öldü. Ero hiçbir şey olmamış gibi gelip eskisi gibi davranmazdı. Akalay'ın kimseyi kendinden soğuttuğu yok."
Ero bıkkınlıkla başını masaya koydu.
"Bu ekibe yeni insanlar almalıyız. Sizinle ne şaka yapılabiliyor ne de eğleniliyor."
"Şaka yapacak ve eğlenecek yaşı çoktan geçmedik mi Ero?" dedi Luca.
“Ruh yaşta değil,” dedi inatla Ero, kaşlarını hafifçe çatarak. O an gülümseyen dudaklarının ardında, gerçekten büyümeyi reddeden bir tarafı saklıydı. “İnsan ruhunu kaç yaşında emekliye ayırıyor ki zaten?”
Luca, duvara yaslanmış silahlarına göz gezdirirken homurdandı, “Bizim ruh, yıllar önce emekli oldu zaten. Emekli ikramiyesi olarak da bir ton pişmanlık aldı yanında.”
Dido, saçlarını ensesinden yukarı toplarken yüzünde küçümseyen bir ifadeyle, “Sizin ruh yaşınız falan yok, siz doğuştan delisiniz. Ama neyse ki hâlâ buradasınız... bir şekilde.”
Ero bir an sustu. Parmaklarıyla tabletin kenarını tıklatırken, gözleri uzak bir noktaya kilitlenmişti. Sonra dalgın bir ifadeyle, “İtalya’da olsak motoruma atlar, dağ yoluna vururdum kendimi. Rüzgarı, asfaltın titreşimini, gecenin uğultusunu özledim,” dedi, sesi bu kez daha yumuşaktı.
“Yine başladık...” dedi Liam, başını sallayarak. “Sırf motorun için mi özledin İtalya’yı?”
“Hayır,” dedi Ero, bakışları birden ciddileşti. “Orası bizim her şeyimizdi. Her ihanetin, her dostluğun, her kaybın izi o sokaklarda var. Motorumla sadece yol almıyordum... o yollarla hatıraların üzerinden geçiyordum.”
Akalay, bir şey demedi ama Ero’nun sözleri onun da kalbine bir şeyler dokunmuştu. Göz ucuyla ona baktı, o an Ero’da gördüğü şey sadece bir teknoloji delisi ya da eski bir hacker değildi. O, geçmişinden hâlâ kaçamayan bir adamdı.
Sessizlik, odanın içini yeniden örttü. Sanki her birinin aklında farklı bir İtalya vardı. Farklı yollar, farklı geceler, farklı yaralar...
Ve sonra Liam, sessizliği kesti: “Gerçekten o kıza ne olacağını düşündünüz mü?”
Dido dudaklarını büzdü. “Kız dediğin... Beren mi?”
Akalay, başını yavaşça kaldırdı. Gözleri ciddiydi, sesi ise duygusuzdu. “Beren henüz hiçbir şeyin farkında değil.”
“Henüz,” diye yineledi Ero. “Ama gözlerinden bir şey eksik. İnsan sevdiğini kaybettiğinde gözünde bir şey solar... O kızın bakışı aynı ama ışığı yok artık.”
“Peki, ne olacak?” diye sordu Luca. “O kız bu ekibin neresinde duracak?”
Akalay başını yana çevirdi. “Tam ortasında..."dedi Akalay, sesi soğuk ama kararlıydı. O an herkesin içinde bir şey kıpırdadı, çünkü bu söz sadece Beren'in konumunu değil, kaderini de çizmişti.
Ero kollarını göğsünde birleştirerek sandalyesine yaslandı. “Ortada duran biri ya oyunun merkezidir ya da ilk düşen.” Gözlerini kapatıp kısa bir sessizlik verdi. “Beren hangisi olacak, bilmiyorum.”
Liam başını yana eğdi. “Bence düşmeyecek.” Yüzünde belli belirsiz bir inat vardı. “O kız, bizim düşündüğümüzden daha sağlam. İki ay önce ablasını kaybetti, eski sevgilisiyle yüzleşti, sonra gelip Akalay gibi bir herifle aynı masaya oturdu. Bu... sıradan bir insan işi değil.”
Luca başını salladı. “Ama aynı zamanda kırılgan da. O tür insanlar ya devleşir ya paramparça olur.”
“Ve biz hangisini izleyeceğiz?” diye mırıldandı Dido, sesinde hem merak hem de bir parça endişe vardı.
Akalay bir süre düşündü. Parmaklarıyla masaya yavaşça vururken gözlerini yere dikti. “Devleşmesini umuyorum,” dedi sessizce, ama cümle bir duadan çok, geçmişe dair bir telafi gibiydi.
Ero derin bir nefes verdi. Sonra dudaklarını büzerek, “Ama devleşirse bizim için tehdit olur,” dedi. “Kurul o zaman sadece kızı değil, bizi de hedef alır. Herkesin planını bozabilecek biri... bizim planımızda yer almamalı.”
“Belki plan değişmeli,” dedi luca, karanlık bakışlarını Akalay’a yönelterek. “Kız planlara sığmıyorsa, planı değil kişiyi sorgulamalıyız.”
Akalay gözlerini Luca'ya kaldırdı. “Plan değişirse, herkes neye mal olacağını bilmeli. Sadece biz değil... Beren de.”
“Bilmiyor zaten,” dedi Luca. “Ama hissediyor.”
Bu cümle havada asılı kaldı. Odanın içinde beliren sessizlik bu kez farklıydı. Yoğun, tartan, hatta biraz da tehditkârdı. Herkesin kafasında aynı soru dolaşıyordu artık:
Beren ne zaman öğrenecek?
Ve öğrendiğinde…
Kimin yanında duracak?
Devam edecek..
🌪🍷⛓️
