6. bölüm · Kaçış ve Kader
BÖLÜM - 4 (part 1)
(Başlamadan önce sizlerden küçük ricalarım olacak. Yazma aşamalarım da motivasyona ihtiyaç duyuyorum. Sizden ricam bol bol yorum yapıp oy vermeniz bu benim için büyük motive kaynağım olacaktır. Keyifli okumalar...)
✩
"İnsanlar söylediklerinizi unutabilir, yaptıklarınızı unutabilir ama onlara hissettirdiklerinizi asla unutmazlar."
- Maya Angelou
🌪
"Bir insanın değeri, söylediklerinde değil, söyleyemediklerinde saklıdır. İnsan, anlatamadığı ve kimselere söyleyemediği şeylerin toplamıdır." - Sabahattin Ali
🌪
"Geçmişi hatırlayamayanlar, onu tekrarlamaya mahkumdur." - George Santayana
🌪
Hayatın beklenmedik fırtınaları, insanı en karanlık dehlizlere sürüklerken, aslında içimizde saklı olan gücü ve iradeyi keşfetmemize vesile olur. Kimi zaman önümüzdeki yol sislerle kaplı, adımlarımız ise ağırlaşmış hissederiz. Etrafımızdaki sesler susar, renkler solar ve dünya tek bir renge bürünür gibi gelir. Ancak tam da o anlarda, içimizde yanan küçük bir kıvılcım, karanlığın içinde yolumuzu bulmamıza yardımcı olur. Yeniden doğuşun tohumları en derin acıların içinde atılır ve biz fark etmeden filizlenmeye başlar. İnsan ruhunun derinliklerinde yatan umut, en zifiri karanlıkta bile ışığını yakabilecek kudrete sahiptir. Her düşüş, daha güçlü bir şekilde ayağa kalkmamız için bir fırsattır ve her karanlık, aydınlığa açılan bir kapıdır aslında.
Geçmişin yükleri omuzlarımızda ağır birer zincir gibi asılı kalsa da, geleceğin belirsizliğine doğru cesaretle adım atmak gerekir. Çünkü hayat, vazgeçmeyenleri ödüllendirir. İçimizdeki ses, bize her zaman devam etmemizi fısıldar; yeter ki onu dinlemeyi bilelim.
Gözlerimi araladığımda karanlık bir odada olduğumu fark ettim. Siyah duvarlar, siyah tavan, siyah perdeler... Etrafta sadece siyahın farklı tonları vardı. Yatağın çarşafları bile kapkaraydı. Odanın tek aksesuarı, duvarda asılı düz bir siyah tablo ve köşede duran siyah bir kapıydı. Bir an nerede olduğumu anlamaya çalışırken, hafif bir baş dönmesi hissettim.
Gözlerim odanın köşesine takıldı. Sarışın, mavi gözlü, beyaz tenli genç bir kadın bana bakıyordu. Yüzünde tatlı bir tebessüm vardı, ama bakışlarındaki endişe de gözümden kaçmadı.
"İyi misiniz?" diye sordu yumuşak bir sesle.
Bir an için ne cevap vereceğimi bilemedim. Gece olanlar yavaş yavaş zihnimde canlanmaya başladı. Aren ile tartışmamız, ardından hissettiğim baş dönmesi... Saat kaçtı acaba? Telaşla etrafa bakındım. Aklıma ilk Ada geldi. "Saat kaç?" diye sordum, sesimdeki endişeyi saklayamadan.
"Sakin olun lütfen," dedi kız, aynı nazik tonla. "Henüz 04:30. Dinlenmeniz iyi olacak."
Yataktan kalkmak için hamle yaptım. "Gitmem gerekiyor," dedim kararlı bir şekilde.
"Biraz daha dinlenseniz iyi olur," diye önerdi kız, ama sesindeki ısrar beni rahatsız etmişti.
"Gerek yok," diyerek kestirip attım. Bakışlarının üzerimde gezindiğini hissediyordum, bu da huzursuzluğumu artırıyordu. Tekrar sordu: "Emin misiniz? İyi misiniz?"
Bu sefer gözlerimi ona diktim. "Kimsin sen?" dedim sert bir ifadeyle.
Yerinden hafifçe doğruldu, yüzündeki tebessümü koruyarak elini uzattı. "Ben doktor, Doktor Liam Rossi. Tanıştığımıza memnun oldum. Siz Beren olmalısınız."
"Ne oldu bana?" derken, tekrar ayağa kalkmaya çalıştım. Liam, nazikçe koluma dokunarak beni oturtmaya çalıştı. "Çok fazla sinir ve stresten dolayı bayılmışsınız Beren Hanım, ama şu an endişe edilecek bir durum yok."
"Kalkmam gerekiyor, eve gitmeliyim," diye mırıldandım kendi kendime. Liam'ın beni dikkatle izleyen bakışlarını fark ettim. "Her şey için teşekkürler," diye ekleyerek yataktan kalktım.
"Beren Hanım, durun lütfen. Aren gelmeden gitmemeniz gerekiyor," dedi hafif bir endişeyle.
"Başlarım şimdi Aren'e de!" dedim öfkeyle. Onun yüzünden bu haldeydim ve bir de onu mu bekleyecektim?
"Ama Beren Hanım, lütfen oturun," diye ısrar etti Liam.
"Söyle o ukalaya, bir daha girmeye çalışmasın hayatıma!" diye sertçe yanıtladım.
Tam o anda kapı açıldı ve Aren içeri girdi. Boş bakışları tüm odayı esir almıştı. Gözleri önce bana, sonra Liam'a kaydı. Tek bir kelime etti: "Liam, dışarı çıkabilir misin?"
Liam dudaklarını birbirine bastırdı, gözlerinde hafif bir tereddüt vardı. "Pekâlâ," diyerek odadan ayrıldı. Kapı kapanırken odada sadece ikimiz kalmıştık.
Aren'in gözleri benimkilerle buluştu. Ela gözlerinin derinliğinde bir şeyler aradım, ama yüzü ifadesizdi. Bir süre sessizce birbirimize baktık, odada sadece nefes alışlarımızın sesi duyuluyordu.
"İyi misin?" diye sordu sonunda, sesi her zamanki gibi soğuktu.
"Bu seni neden ilgilendiriyor?" diye karşılık verdim, bakışlarımı ondan kaçırmadan.
"Beni ilgilendirdiği için burada olduğunu sanıyordum," dedi hafifçe kaşlarını kaldırarak.
"Gitmeliyim." dedim kararlı bir sesle, yatağın kenarından kalkarak.
"Beren, otur," dedi emredici bir tonla. "Henüz kendine gelmedin."
"Senin emirlerinle hareket etmiyorum, Aren," dedim sertçe. "Hayatıma karışmaktan vazgeç."
"Bu şekilde dışarı çıkmana izin veremem," diye yanıtladı, kapının önüne geçerek. "Kendine zarar verebilirsin."
"Senin için endişelenmemi bekleme," dedim gözlerimi kısarak. "Sadece çekil yolumdan."
"Bunu neden bu kadar zorlaştırıyorsun?" diye sordu, sesi bir an için yumuşar gibi oldu. "Sadece yardımcı olmaya çalışıyorum."
"Gerekmiyor," dedim kısa ve net. "Yapabileceğin en iyi yardım, beni rahat bırakmak."
Aren bir an için durdu, gözlerinde anlayamadığım bir ifade belirdi. Sonra derin bir nefes alarak kenara çekildi. "Peki," dedi. "Eğer gitmek istiyorsan, seni durdurmayacağım"
Kapıya doğru ilerleyerek. Tam çıkacakken bir an duraksadım. Arkamı dönmeden ekledim: " Bir daha hayatıma müdahale etme."
Kapıyı açıp hızlı adımlarla koridora çıktım. Kalbim hızla atıyordu, ama kararlıydım. Artık kendi ayaklarımın üzerinde durmalıydım, geçmişin zincirlerinden kurtulmanın zamanı gelmişti. Geçmişin yalanlarına kapılıp gitmek değildi amacım.
Koridor boyunca ilerlerken Liam'ı gördüm. "Beren Hanım, bir şeye ihtiyacınız var mı?" diye sordu nazikçe.
"Hayır, teşekkür ederim," dedim hafif bir gülümsemeyle. "Her şey için sağ olun."
"En azından sizi eve bırakalım," diye önerdi.
"Gerçekten gerek yok, ben hallederim," dedim kararlı bir şekilde.
Liam hafifçe başını salladı. "Peki, kendinize dikkat edin lütfen."
Dışarı çıktığımda sabahın ilk ışıklarıyla karşılaştım. Derin bir nefes alarak yüzüme vuran serinliği hissettim. Yeni bir gün başlıyordu ve ben de yeni bir başlangıç yapmaya hazırdım.
Aklıma birden Ada'ya aldığım kutu geldi ve bir an duraksadım. Nasıl unutmuştum onu? Ada'ya söz vermiştim ve kutuyu eve götürmem gerekiyordu. İçimi hafif bir telaş kapladı. Kararlı adımlarla geri dönmeye karar verdim.
Aren'in evine tekrar geldiğimde, derin bir nefes alarak kapıyı çaldım. Kapıyı her zamanki ifadesiz yüzüyle Aren açtı. Ela gözleri, her zamanki gibi duygusuz ve soğuktu. Tek kelime etmeden Aren'in kolunun altından ustaca içeriye süzüldüm. Arkama bile bakmadan, "Kutum kalmış, onu almaya geldim," dedim sert bir ses tonuyla.
Evin içindeki loş ışıkta ilerlerken, biraz önce gördüğüm Liam'ı aradı gözlerim. Onu salonun köşesinde, bir kitabın sayfalarını karıştırırken buldum. "Liam, benim kutumu görmüş olabilir misin?" diye sordum aceleyle.
Liam, nazik bir tebessümle başını kaldırdı. "Biraz önce kaldığın odada olması gerek," dedi yumuşak bir sesle.
Evi tam olarak bilmiyor olabilirdim, ancak iki dakika önce çıktığım odayı unutacak değildim. Hızlı adımlarla koridordan geçip yatak odasına girdim. Kara duvarlar ve karanlık mobilyalar arasında kutuyu hemen fark ettim. Odada hafif bir esinti vardı, perde hafifçe dalgalanıyordu. Kutunun yanına gidip onu kucakladım.
Tam odadan çıkmak üzereyken, arkamda bir kapının daha açıldığını duydum. Döndüğümde, Aren'i kapının eşiğinde buldum. Gözlerinin derinliğinde anlaşılmaz bir ifade vardı. Yüzü yine ifadesizdi, ancak bakışları sert ve kararlıydı.
"Seni ben bırakacağım," dedi, sesi emredici ve tartışmaya yer bırakmayan bir tondaydı.
Derin bir nefes alarak cevap verdim. "Gerek yok, ben kendim giderim."
Aren bir adım daha yaklaştı. "Bu saatte tek başına gidemezsin. Dışarısı güvenli değil."
Gözlerimi devirdim. "Kendime dikkat edebilirim."
Aren'in yüzünde hafif bir kasılma oldu, sabrını zorladığı belliydi. "İnatçılığın her zamanki gibi."
Kutunun ağırlığını kollarımda hissederken ona baktım. "Evet, inatçıyım. Ama sen de beni kontrol etmeye çalışmaktan vazgeç."
Aren derin bir nefes aldı. Sesi biraz daha yumuşamıştı, ancak kararlılığını koruyordu. "Bak, bu güvenlikle ilgili. Seni ben bırakacağım. İki seçeneğin var: Ya seni ben götürürüm ya da bu gece burada kalırsın."
Kaşlarımı çattım. "Beni burada alıkoyamazsın."
Aren sakin ama kesin bir ifadeyle konuştu.Bir küçük hamle ile kapıyı kitlemişti. Anahtarı cebinde atıp. "Bunun için zor kullanmak istemiyorum, Beren."
Sinirlenmeye başladım. "Ne yapıyorsun sen ya? Salak mısın? Kafayı yedin iyice?" Sesim öfkeyle titriyordu.
Aren bir adım daha yaklaştı, aramızdaki mesafe iyice azalmıştı. "Sadece seni korumak istiyorum."
Öfkeyle ona baktım. Ela gözlerindeki ciddiyet ve kararlılık beni daha da kızdırıyordu. "Ben senin korumana ihtiyaç duymuyorum! Beni rahat bırak!"
Aren birkaç saniye sessiz kaldı, ardından sakin bir sesle konuştu. "Anlıyorum, bana kızgınsın. Ama burada söz konusu olan senin güvenliğin."
Başımı iki yana salladım. "Bana ne yapacağımı söylemeyi bırak. Kendi kararlarımı alabilirim."
Aren'in çenesi sıkıldı. "Bu şekilde dışarı çıkmana izin veremem."
Derin bir nefes alarak sakin olmaya çalıştım. "Bak, Aren, bu saçmalığı bitir. Kutumu aldım, şimdi gidiyorum."
Aren kapının önünde durarak geçişimi engelledi. "Hayır, burada kalacaksın."
Gözlerimi kısarak ona baktım. "Beni mi tutacaksın burada?"
Aren'in yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. "Eğer gerekirse, evet."
Sinirle kutuyu yere bıraktım. "Bu yaptığın resmen zorbalık!"
Aren omuz silkerek, "Sen nasıl görmek istersen," dedi.
Ellerimi yumruk yaparak, "Seninle uğraşamayacağım," dedim. "Liam!" diye seslendim, umutsuzca yardım arayarak.
Liam, odanın kapısının arkasında belirdi. Sözlerinde hafif bir endişe vardı. "Evet, Beren?"
"Bu adam beni burada tutmaya çalışıyor! Lütfen ona söyle, böyle bir şey yapamaz," dedim, gözlerim öfkeyle parlıyordu.
Liam, kısa bir nefes aldıktan sonra sakin bir sesle konuştu. "Aren, belki de Beren'i fazla zorluyorsun."
Aren, Liam'a yani kapıya dönerek keskin bir bakış attı. "Liam, bu durum seni ilgilendirmiyor."
Liam hafifçe gülümsedi. "Ama belki de Beren'i dinlemek istersin."
Aren derin bir nefes aldı, ardından bana döndü. "Tamam," dedi sonunda. "Eğer gerçekten gitmek istiyorsan, seni ben bırakırım."
Şaşkınlıkla ona baktım. "Az önce bunu reddetmiştim."
"Şimdi kabul et," dedi kısaca. "Dışarıda bu saatte tek başına olmanı istemiyorum."
Bir an düşündüm. Onunla birlikte gitmek istemiyordum, ancak tartışmanın daha fazla uzamasını da istemiyordum. "Peki," dedim sonunda. "Eğer bu şekilde biterse, kabul ediyorum."
Aren başını salladı. "O halde gidelim."
Kutumu yeniden kucakladım. Kalbim hâlâ öfkeyle çarpıyordu, ama en azından bu kabustan kurtulmak istiyordum. Aren kitlediği kapıyı açıp koridorda ilerlerken, Liam arkamızdan baktı. "İyi geceler," dedi yumuşak bir sesle.
Aren cevap vermeden ilerledi. Evin dışına çıktığımızda serin gece havası yüzüme çarptı. Aren, siyah bir arabaya doğru yöneldi. "Kutuyu bagaja koy," dedi.
Söyleneni yaptım, ardından arka koltuğa oturdum. Aren sürücü koltuğuna geçerken araba sessizce çalıştı.
Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Sokak lambalarının ışıkları arabanın camından içeri süzülürken, gözlerimi dışarıya diktim. İçimdeki karmaşık duyguları bastırmaya çalışıyordum.
Evimim önüne geldiğimizde, Aren arabayı durdurdu. "Geldik," dedi kısa bir ifadeyle.
Başımı sallayarak kapıyı açtım. "Şükür," dedim soğuk bir sesle.
Aren arka bagajı açtı. Kutuyu aldım ve kapıya doğru yürüdüm. Arabanın yanında durmuş, bana bakıyordu.
"Beren," dedi yumuşak bir sesle.
Duraksadım ama arkamı dönmedim. "Ne var?"
Aren birkaç saniye sessiz kaldı. "Kendine iyi bak."
Derin bir nefes alarak, "Ben kendime dikkat ederim etmesine de sen etmesen de olur," dedim sadece. Ardından hızlı adımlarla evime doğru yürümeye başladım. Aren'in bu sözlerime karşılık verdiği gülüş kulaklarımda yankılandı.
Kapıyı kapattığımda derin bir nefes aldım. Kalbim hâlâ huzursuzdu, ancak kendimi güvende hissediyordum. Kutuyu yere bırakarak oturma odasına geçtim. Ada'nın mutlu yüzünü düşündüm ve bu düşünceyle hafifçe gülümsedim.
Sırtım kapıyla buluşunca içimde bir ürperti oluştu. Evin sessizliği ve karanlığı, yaşadıklarımı yeniden hatırlatıyordu. Gecenin serinliği, omuzlarıma hafif bir yük gibi çökmüştü. Sokak lambasının soluk sarı ışığı, koltuğun üzerinde kıvrılmış olan Efsun'un üzerine yansıyordu. Efsun, televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Yüzündeki huzurlu ifade, günün yorgunluğunu taşıyordu.
Biliyordum, benim yüzümden hem Kaya'nın hem de Efsun'un planları bozuluyordu. Ne zaman Kaya'ya Ada'yı almasını söyleyip geleceğimi belirtsem, bir türlü gelemiyordum. İşlerin yoğunluğu ve beklenmedik olaylar beni sürekli engelliyordu. Bu sefer Efsun'a da aynısı olmuştu. Onlara karşı mahcup hissediyordum.
Parmak uçlarıma basarak, sessizce Ada'nın odasına doğru ilerledim. Tahta zeminin hafifçe gıcırdamaması için dikkat ediyordum. Kapının aralığından uyuyan Ada'ya ilişti gözlerim. Sabaha birkaç saat kalmasına rağmen, odanın içini duvarlara yapıştırdığımız yıldızlı led ışıklar aydınlatmaya yetiyordu. Duvarlarda dans eden ışıklar, odaya masalsı bir hava katıyordu. Ses çıkarmadan başucuna aldığım kutuyu koydum. Sabah ilk göreceği şeyin onu mutlu edecek bir hediye olması gerekiyordu ve bunu sağlamak benim görevimdi.
Parmak uçlarım, Ada'nın yüzüne düşmüş olan ipek gibi yumuşak saçlarına gitti. Saçlarının narinliği ve yüzündeki masumiyet, içimi ısıtıyordu. Saçlarını kulağının arkasına nazikçe sıkıştırdım. Bilirdim, Ada saçının yüzüne gelmesinden hiç hoşlanmazdı. Eğer çekmeseydim, birkaç dakika sonra yüzüne düşen saç tutamlarından dolayı uyanacaktı. Gecenin bu saatinde uyanmasını istemezdim; uyku onun için çok değerliydi.
Ada'nın garip huyları vardı. Asla kat kat giyinmeyi sevmezdi; kalın pijamalar ona fazla gelirdi. Avucuna ufacık bir şey koyduğumda, avcunun geri kalan boşluğu için huzursuz olurdu. Ya avucunu tamamen dolduracak bir şey olmalıydı ya da hiç olmayacaktı. Bu küçük takıntıları, onu daha da sevimli kılıyordu. Ne de olsa benim yeğenimdi. Garip huyları çoktu ama her hâliyle mükemmeldi.
Ada'nın odasından geldiğim gibi sessizce çıktım. Koridorun loş ışığında, salona doğru ilerledim. Salona geçtiğimde, Efsun'un üzerinde bir battaniye bile olmaması canımı sıktı. Koltukta büzülmüş hâliyle üşüyor olabileceğini düşündüm. Odamdan yumuşak bir battaniye alıp üzerini örttüm. Battaniyeyi omuzlarına nazikçe yerleştirirken, yüzündeki huzur ifadesi dikkatimi çekti. Uzun kirpiklerinin gölgeleri, yanaklarına hafifçe düşüyordu.
Şimdi uyandırıp yatağa gitmesini söylesem, geri uyumazdı. Bir kere uyandığında tekrar uyuyanlardan değildi. Efsun'un uykusu hassastı; bu yüzden onu rahatsız etmek istemedim.
Ben ise gün içinde uyuyan biri değildim. Sadece gece uyumaya çalışırdım, ama çoğu zaman geceleri bile uyuyamıyordum artık. Neden bilmiyorum ama uyuduğum zaman her saniyeye ihanet edercesine bir şüphe düşüyordu göğsüme. Zihnimde dolaşan düşünceler, beni uykudan alıkoyuyordu. Birkaç adım atıp Efsun'un ayak ucuna kıvrıldım. Koltuktaki yer dar olmasına rağmen, battaniyenin bir ucundan ben de nasiplendim. Efsun'un varlığı, bana bir nebze de olsa huzur veriyordu.
Sabah olmak üzereydi ve uyumam oldukça zor olacaktı, belki de imkânsızdı. Gözlerimi tavana dikerek, günün ilk ışıklarını beklemeye karar verdim. Bu bilinmezlikte gözlerimi kapattım ve uyumayı denedim. Belki de birkaç saatliğine de olsa huzurlu bir uyku çekebilirdim.
Çekemedim, yapamadım; güzel bir uykuyu tadamadım. Bugün de dünler gibi uykusuz geçmişti. Gecenin karanlığına teslim olan bedenim, huzursuzluk içinde kıvranıyordu. Bayılmam bir avantaj sağlamış olabilir miydi? Eğer bugün hiç bayılmasaydım, yine hiç uyuyamayacak mıydım? Uyku, benim için ulaşılması güç bir düşman gibiydi, her gece savaştığım ama asla yenemediğim.
Bu da bilinmez olarak tarihe yazılacaktı; hiçbir zaman bilemeyecektim. Bilinmeyenler o kadar fazlaydı ki, neyin bilinmeyen olduğunu kimse bilmiyordu. Zihnim bir labirent gibi, çıkışı olmayan, karanlık bir labirent. Her adımda kayboluyor, her döndüğüm köşede daha da derinlere iniyordum.
Sağa sola döndüğümde, artık kapalı olan gözlerim isyan etti. Hışımla açıldı gözlerim. Karanlık oda, beni içine çekiyordu. Karanlığa alışmış olan gözlerim, odadaki eşyaların siluetlerini daha net görüyordu. Biraz karanlığa alışmışlık, biraz da odanın içine giren ufak sarı sokak ışığıydı bunu sağlayan. Perdenin arasından süzülen ışık, duvarda dans eden gölgeler oluşturuyordu.
Sabah saatleri olmasına rağmen, dışarıdaki sesler kesilmiyordu. Şehrin hiç uyumayan kalbi, bana eşlik ediyordu. Bu benim için güzel bir şeydi; sessizliği sevmezdim. Milyonlarca insanın arasında sessizlik, anlam veremiyordum. Nasıl olur da bu kadar hayatın içinde sessiz kalabilirdi dünya?
Böyle bir huyum vardı, ama bu huyumu yavaş yavaş yeniyordum. Son altı aydır falan azaltmıştım. Yani Ada yanıma geldiğinden beri desem daha doğru olacak. Evde ses olmadan asla uyuyabilen birisi değildim, hep bir sese ihtiyaç duyuyordum. Ya bir müzik açardım, ya bir film, ya bir belgesel ya da herhangi bir haber kanalı. Uyumak için seslere sarılırdım. Ama sonraları Ada geldi ve uyumaya çalışırken çıkan sesler onu uyandırıyordu.
Geldiğinde bazı alışkanlıklarımı bırakmam gerektiğini anladım ve bırakmaya çalıştım. Onun huzurlu uykusunu bölmek istemezdim. Kendi huzursuzluğumu ona yansıtmak istemedim. Küçük adımlarla, sessizliğe alışmaya başladım. Sessizlikle barışmak zordu, ama Ada için değerdi.
Karşımdaki sehpanın üzerinde duran gece lambasına takılı kaldı gözlerim. Sanki şu an gece lambası yanıyormuş gibi gördüm. O yandığında, aklıma bugün olan her şey tekrar canlandı. Hatıralar, zihnimin perdesine bir film şeridi gibi yansıyordu. Unutmak istediğim her gün, aklımda başa sarıp tekrar canlandı.
Aren'i aradığım günden, Derin'i o adamdan kurtardığım güne; o günden ablamın hastalandığını öğrendiğim güne; o günden Aren'in geri dönüşüne... Her şey hızla aklımdan geçti, sürekli geçiyordu. Zihnimdeki fırtınayı nasıl engelleyebilirdim?
Gerçekten hiçbir fikrim yoktu, hiçbir şekilde engel koyamamıştım. Düşüncelerim, kontrolümün ötesinde bir güçle beni esir almıştı. Sessizliğin içinde, aklımdaki çığlıklar yankılandı. Karanlığın içerisinde boğuluyormuş gibi hissediyordum.
Uyanık kaldığım her saniye, düşünmeye mahkum oluyordum. Zihnimin esareti, bedenimin yorgunluğunu katbekat artırıyordu. Göz kapaklarım ağırlaşsa da, uyku bir türlü gelmiyordu. Bir an olsun huzur bulmak ne kadar zordu.
Kıvrıldığım yerden doğruldum, sırtımı yastıklara dayadım. Derin bir nefes alarak, odanın sessizliğini dinledim. Uzaktan gelen araba sesleri, korna sesleri, insanların sohbetleri... Hepsi birer uğultu gibi kulağıma doluyordu. Bu sesler, yalnız olmadığımı hatırlatıyordu bana.
Elimi uzatıp orta sehpanın üzerinde duran su bardağını aldım. Bir yudum içip tekrar yerine koydum. Su, boğazımdaki kuruluğu hafifletmişti, ama zihnimin kuruluğunu değil. Gözlerimi tavana diktim. Belki yıldızları görebilseydim, huzur bulurdum. Ama şehir ışıkları, yıldızları gizliyordu.
Ayağa kalkıp pencerenin yanına gittim. Perdeyi hafifçe araladım. Sokak lambasının altında titreyen yapraklar, hafif bir esintiyle dans ediyordu. Gökyüzü bulutluydu, yıldızlardan eser yoktu. İçimdeki boşluk biraz daha büyüdü.
"Ne yapıyorum ben?" diye fısıldadım kendi kendime. Geçmişin hayaletleriyle savaşmaktan yorulmuştum. Kendime bir söz vermem gerekiyordu. Belki de profesyonel bir yardım almanın zamanı gelmişti. Düşüncelerimi paylaşabileceğim, beni anlayabilecek birine ihtiyacım vardı.
Devam edecek..
🌪🍷⛓️
