24. bölüm / 28
İki gölge bir hayat13 numara
Bölümler 28Şu an: 13 numara
- 1 Yeni okul396 kelime
- 2 İnat349 kelime
- 3 Bazen sadece ağlamak gerekir389 kelime
- 4 Nefret333 kelime
- 5 Yeni arkadaş524 kelime
- 6 Berfinle bir günüm742 kelime
- 7 Zeynep vs Esra kavgası625 kelime
- 8 Acı346 kelime
- 9 Yarım kalan sözler971 kelime
- 10 Mesafe585 kelime
- 11 EFE599 kelime
- 12 Kafamdaki soru665 kelime
- 13 Sessiz bir kıskançlık358 kelime
- 14 Bakışlar429 kelime
- 15 Yarım kalan cümle349 kelime
- 16 Aklımdaki soru626 kelime
- 17 Kaçış631 kelime
- 18 Geçmişin izi717 kelime
- 19 Gerçeğin ortasında619 kelime
- 20 Yıldızların altında1.405 kelime
- 21 Anneme kim söyledi?453 kelime
- 22 Cevapsız soru641 kelime
- 23 7 numara450 kelime
- 24 13 numara2.516 kelime · Okuduğun bölüm
- 25 Doğruluk mu cesaretlik mi1.530 kelime
- 26 Hiç beklemediğim kişiden beklemediğim şey839 kelime
- 27 Ömer artık yok387 kelime
- 28 Bir adım yakın1.024 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ertesi gün sınıfa girdiğimde aklımda hâlâ aynı şey vardı.
Yedi numara.
Daha doğrusu, yedi numaranın arkasındaki gizemli çocuk.
Oğuz.
Yanımdaki sıraya oturduğumda o çoktan gelmişti. Defterini açmış, kalemini eline almıştı. Her zamanki gibi yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Bir süre ona baktım.
Sormalı mıydım?
Hayır.
Geçen sefer sormuştum. Aldığım cevap da koca bir hiçti.
Yine de merakıma yenildim.
“Bir şey soracağım.”
Oğuz gözlerini defterinden ayırmadı.
“Sor.”
“Yedi numarayla ilgili…”
“Hayır.”
Daha cümlemi bitirmemiştim!
Kaşlarımı çattım.
“Ne hayırı? Daha ne soracağımı bile bilmiyorsun.”
“Biliyorum.”
“Vay canına. Zihin okuyabiliyor musun?”
“Hayır. Senin yüzünden insanın aklından neler geçtiğini tahmin etmek zor değil.”
Ağzım açık kaldı.
“Sen var ya…”
“Evet?”
“Gerçekten çok sinir bozucusun.”
Bu kez başını kaldırıp bana baktı.
“Günaydın sana da, Zeynep.”
İstemeden gülümseyecek gibi oldum ama hemen kendimi toparladım.
Gülümsemek mi?
Ona mı?
Asla.
En azından kendi kendime öyle söyledim.
Tam o sırada öğretmen sınıfa girdi ve elindeki dosyayı masaya bıraktı.
“Çocuklar, birkaç gün sonra okulumuzun basketbol takımı için yeni bir hazırlık programı başlayacak. Seçmeler ve antrenmanlar yapılacak. Takımımızı yakından takip edeceğiz.”
Sınıfta hemen bir hareketlilik başladı.
Arka sıralardan biri seslendi.
“Hocam, Oğuz zaten takımın en iyilerinden!”
Bir başkası da konuşmaya katıldı.
“Geçen maçta attığı sayıları görmeniz lazımdı!”
Oğuz hiçbir şey söylemedi. Kalemini parmaklarının arasında çevirmeye devam etti.
Ben ise istemeden ona döndüm.
Demek basketbol onun için yalnızca okulda vakit geçirdiği bir spor değildi.
Gerçekten önemsiyordu.
Belki de yedi numaranın anlamı bununla ilgiliydi.
Düşüncelerimi daha fazla ilerletmeden önüme döndüm.
Oğuz’un özel hayatını merak etmek gibi bir niyetim yoktu.
Sadece…
İnsan merak edebilirdi, değil mi?
Hem merak etmek suç değildi.
En azından bildiğim kadarıyla.
⸻
Teneffüste Berfin yanıma geldiğinde defterimi çantama koyuyordum.
“Bir şey fark ettim.”
Başımı kaldırdım.
“Hayırdır?”
“Bugün basketbol takımı konuşulurken gözlerin bir yere takıldı.”
“Tahtaya bakıyordum.”
Berfin etrafına bakındı.
“Tahta burada mıydı? Ben karşı duvarda sanıyordum.”
“Berfin!”
Kahkaha attı.
“Tamam, tamam. Söyle bakalım. Yedi numara nasılmış?”
“Yedi numara değil, Oğuz.”
Berfin’in yüzündeki gülümseme büyüdü.
“Demek artık adıyla hitap ediyoruz.”
“Zaten adını biliyordum!”
“Tabii canım. Ben de basketbol takımının formasını inceliyordum.”
Gözlerimi devirdim.
“Seninle konuşmak gerçekten sabır testi.”
“Sen de Oğuz’la konuşurken aynı şeyi düşünüyorsun bence.”
“Onunla konuşmak mı? Ben mi? Asla!”
Berfin ellerini havaya kaldırdı.
“Tamam, inandım.”
“İnanmadın.”
“Hayır, hiç inanmadım.”
İkimiz de gülmeye başladık.
Bir süre sonra gülüşlerimiz azaldığında Berfin’in yüzü ciddileşti.
“Bu arada… annenin söylediği şeyi düşündün mü?”
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
Dün akşam annemin söyledikleri yeniden aklıma geldi.
Evet. Oradaydı.
Kimdi?
Okulda o kadar çok insan vardı ki…
“Düşündüm,” dedim. “Ama hiçbir yere varamıyorum.”
Berfin yanımdaki sıraya oturdu.
“Bence birisi bilerek saklıyor.”
“Ben de öyle düşünüyorum. Ama kimin yaptığını bilmiyorum.”
“Bir şey bulacağız.”
Başımı salladım.
İçimdeki huzursuzluk hâlâ geçmemişti.
Yine de Berfin’in yanımda olması iyi geliyordu.
Tam konuşmaya devam edecekken öğretmenimiz kapıda göründü.
“Arkadaşlar, size güzel bir haberim var!”
Berfin hemen bana döndü.
“Umarım sınavın iptal olduğunu söyleyecek.”
“Berfin, daha ne olduğunu bilmiyoruz.”
“İnsan hayal kuramaz mı?”
Öğretmen gülümseyerek sınıfa girdi.
“Birkaç gün sonra doğayla iç içe bir yerde iki günlük bir okul gezimiz olacak. Orada konaklayacak, çeşitli etkinliklere katılacak ve doğa yürüyüşleri yapacaksınız.”
Sınıf bir anda karıştı.
Herkes konuşmaya başlamıştı.
“Hocam, nereye gidiyoruz?”
“Yanımıza ne alacağız?”
“Telefonlarımızı götürebilir miyiz?”
Öğretmen ellerini kaldırdı.
“Sakin olun. Ayrıntıları daha sonra anlatacağım. Geziye katılacak öğrencileri kura yöntemiyle belirledik. Şimdi isimleri açıklayacağım.”
Berfin kolumu tuttu.
“Zeynep! İki gün boyunca okul yok!”
“Evet, onu anladım.”
“Doğa var!”
“Onu da anladım.”
“Bir de gece arkadaşlarla sohbet etmek var!”
Güldüm.
“Senin doğayla ilgilendiğine inanmıyorum.”
“Doğanın içinde dedikodu yapmak da bir doğa etkinliğidir.”
“Bunu nereden çıkardın?”
“Az önce kendim buldum.”
Başımı iki yana salladım.
Bu kızla aynı odada iki gün kalırsam muhtemelen akıl sağlığımı sorgulamaya başlayacaktım.
Ama yine de heyecanlanmıştım.
Gerçekten heyecanlanmıştım.
⸻
Öğretmen isimleri okumaya başladı.
“Berfin…”
Berfin kolumu sıktı.
“BEN!”
“Evet, Berfin, sen seçildin. Biraz sakin ol.”
“Hocam, çok sakinim!”
Öğretmen gülümseyerek devam etti.
“Efe…”
Arka sıralardan Efe’nin sesi geldi.
“İşte bu!”
“Ömer…”
Ömer başını kaldırıp gülümsedi.
Sonra öğretmen benim adımı söyledi.
“Zeynep.”
İçimde küçük bir sevinç kıpırtısı oluştu.
Seçilmiştim!
Berfin hemen bana sarıldı.
“İKİ GÜN BOYUNCA BİRLİKTEYİZ!”
“Berfin, nefes alamıyorum!”
Beni bıraktı ama heyecanı hiç azalmadı.
“Bu gezi efsane olacak!”
Ben de gülümsedim.
Ağaçları, yürüyüş yollarını, göl kenarını düşünmeye başladım.
Belki de gerçekten güzel olacaktı.
Öğretmen diğer isimleri okumaya devam ederken aklıma bir soru takıldı.
Oğuz gelecek miydi?
Hemen kendime kızdım.
Ne olmuştu bana?
Bir geziye gidiyordum. O kadar.
Oğuz gelse ne olurdu, gelmese ne olurdu?
Hiçbir şey.
Kesinlikle hiçbir şey.
Başımı kaldırıp öğretmene baktım.
İsimler okunmaya devam ediyordu ama Oğuz’un adını duymamıştım.
Tam o sırada öğretmen dosyasını kapattı.
“Geziye katılacak öğrencilerin listesini panoya asacağım. Katılan herkese ayrıntıları ayrıca bildireceğim.”
Oğuz’un seçilip seçilmediğini hâlâ bilmiyordum.
Sormak mı?
Asla.
Zaten neden soracaktım ki?
⸻
Dersler bittiğinde Berfin gezi için plan yapmaya başlamıştı bile.
“Öncelikle rahat ayakkabılar lazım. Sonra bir sırt çantası. Bir de atıştırmalıklar!”
Efe yanımıza geldi.
“Berfin, iki günlük geziye mi gidiyoruz, yoksa dünyayı mı keşfedeceğiz?”
Berfin hiç düşünmeden cevap verdi.
“Seninle geliyorsak ikisine de hazırlıklı olmamız lazım.”
Efe elini kalbine götürdü.
“Bu kadar ağır bir hakareti hak edecek ne yaptım?”
Ömer gülerek araya girdi.
“Sabah beri konuşuyorsun. Bence yeterince sebep var.”
“Arkadaşlarım tarafından ihanete uğruyorum.”
“Alışırsın,” dedim.
Efe bana döndü.
“Sen de mi Zeynep?”
Omuz silktim.
“Ben sadece gerçekleri söylüyorum.”
“Harika. Geziye gelmeden arkadaşlığım bitti.”
Berfin güldü.
Sonra hepimize tek tek bakıp parmağını kaldırdı.
“Bu gezide kimse birbirinden ayrılmıyor. Birlikte gezeceğiz, birlikte eğleneceğiz.”
“Emredersiniz komutanım,” dedi Efe.
Ömer de başını salladı.
“Peki komutanım.”
Ben gülümseyerek çantamı omzuma taktım.
Tam kapıya yönelmiştim ki gözüm istemsizce bir şeye takıldı
Dersimiz boş olduğu için Berfin ve Oğuz yer değiştirdiler Berfin benim yanımda Oğuz arkadaşının yanında
Çantasını topluyor, bir yandan da arkadaşlarından birini dinliyordu.
Acaba o da gelecek miydi?
Bilmiyordum.
Ve bu sorunun cevabını merak etmemem gerekiyordu.
Berfin koluma girdi.
“Hadi, Zeynep! Gezi hazırlıkları bizi bekliyor.”
“Geliyorum.”
Son kez sınıfa baktım.
Oğuz başını kaldırdı.
Bakışlarımız bir anlığına karşılaştı.
Sonra ikimiz de başka tarafa döndük.
Koridora çıktığımızda Berfin yeniden konuşmaya başladı.
Ben ise aklımdaki düşünceyi susturmaya çalışıyordum.
İki gün.
Doğanın içinde iki gün geçirecektik.
Yeni yerler görecek, eğlenecek, belki de hayatımız boyunca unutmayacağımız anılar biriktirecektik.
Her şey çok güzel olabilirdi.
Tabii bir şartla.
Yedi numaralı baş belası bu geziye gelmezse.
——————
(2gün sonra)
Otobüsten indiğimizde yüzüme serin bir hava çarptı. Etrafımız yemyeşil ağaçlarla çevriliydi. Uzaklardan kuş sesleri geliyor, hafif rüzgâr dalları sallıyordu.
Derin bir nefes aldım.
“İşte hayat bu!”
Berfin çantasını omzuna yerleştirdi.
“Daha beş dakika oldu.”
“Doğayla aramızda özel bir bağ var.”
“Senin her şeyle özel bir bağın var zaten.”
Gülerek yürümeye başladık.
Öğretmenler konaklayacağımız yeri ve kuralları anlattı. Çantalarımızı yerleştirdikten sonra etrafı gezmek için izin aldık.
Efe yanımıza geldi.
“Hanımlar, ormanı keşfetmeye hazır mısınız?”
Berfin elini beline koydu.
“Sen önce kendi ayakkabının bağcığını bağla, kâşif.”
Efe aşağı baktı.
“Bu, doğayla bütünleşme yöntemim.”
Gülmekten kendimi alamadım.
Ömer de yanımıza katıldı. Bir süre birlikte yürüdük, çevredeki ağaçları ve patikaları inceledik.
Hayır
Olmaz.
Bu kadarı da tesadüf olamazdı.
Oğuz.
Geziye gelmişti.
Üstelik ben bunu bilmiyordum.
Berfin yüzüme baktı.
“Ne oldu?”
“Bir şey olmadı.”
“Zeynep, az önce yüzün değişti.”
“Yüzümün kendi kararları var, karışamıyorum.”
Berfin güldü.
Oğuz bize doğru yaklaşırken ellerini cebine sokmuştu. Yanımıza geldiğinde gözleri bir an benim üzerimde durdu.
“Şaşırdın mı?” diye sordu.
“Neye?”
“Geldiğime.”
“Senin geldiğini kim söyledi ki?”
“Demek şaşırdın.”
“Birazdan seni ağaca bağlayıp burada bırakacağım.”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Önce ağaca yetişmen lazım.”
Berfin kahkaha attı.
Ben ise ona bakarak içimden yeni bir lakap bulmaya karar verdim.
Yedi numaralı baş belası.
Evet.
Tam olarak buydu.
⸻
Günün geri kalanı düşündüğümden daha eğlenceli geçti.
Berfin’le çevredeki patikaları gezerken bol bol konuştuk. Efe arada bir ortaya çıkıp saçma sapan şakalar yapıyor, Ömer de bizi güldüren yorumlarda bulunuyordu.
Oğuz ise çoğunlukla sessizdi.
Ama ne zaman bir yere fazla yaklaştığımı düşünse göz ucuyla beni kontrol ettiğini fark ediyordum.
Bunu belli etmiyordu.
Ben de fark ettiğimi belli etmiyordum.
Aramızdaki anlaşma buydu sanırım.
Akşam yemeğinden sonra öğretmenler herkesin konaklama alanına dönmesini istedi. Biraz sohbet ettikten sonra odalarımıza geçtik.
Berfin birkaç dakika içinde uykuya dalmıştı.
Ben ise yatakta dönüp duruyordum.
Uyuyamıyordum.
Dışarıdan gelen hafif rüzgâr sesini duyunca pencereye yaklaştım.
Ağaçların arasından ay ışığı süzülüyordu.
Sadece biraz dolaşıp dönecektim.
Üzerime ceket almadan dışarı çıktım.
İlk birkaç dakika her şey güzeldi. Sessizlik, serin hava, ağaçların kokusu…
Sonra ayağım yerdeki bir dala takıldı.
Dengemi kaybedip yere oturdum.
“Harika, Zeynep. Doğayla bütünleşmenin yeni aşaması: yere yapışmak.”
Ayağa kalkmaya çalıştım ama ayağımın üstüne basınca yüzümü buruşturdum.
Tam o sırada arkamdan bir ses geldi.
“Burada ne yapıyorsun?”
Gözlerimi kapattım.
Hayır.
Lütfen o olmasın.
Arkamı döndüm.
Oğuz.
Tabii ki.
“Yıldızları sayıyorum,” dedim.
Gece karanlığında yüzüme baktı.
“Yerde mi?”
“Yıldızlar aşağıdan daha güzel görünüyor.”
Yanıma gelip elini uzattı.
“Çok zekisin.”
“Elinden geldiğince iltifat etme, alışırım.”
Elini tuttum ve ayağa kalktım. Ayağımı kontrol ederken yüzümün değiştiğini fark etti.
“İncittin mi?”
“Biraz.”
“Biraz dediğin ne kadar?”
“Senin kadar meraklı değilim, ölçmedim.”
Oğuz iç çekti.
“Yürüyebiliyor musun?”
“Sanırım.”
Bir adım attım ve yüzümü buruşturdum.
Oğuz bunu görünce kolumdan destek verdi.
“Sanırım değilmiş.”
“Bana bak, yedi numara. Bu olay aramızda kalacak.”
“Niye?”
“Çünkü okulda herkes benim doğaya yenildiğimi öğrenirse itibarım biter.”
“Senin itibarın mı var?”
Ona dönüp gözlerimi kıstım.
“Beni burada bırakıp gidersen sabah ilk iş ayakkabılarının içine çamur dolduracağım.”
“Tehditlerin çok etkileyici.”
“Teşekkür ederim. Üzerinde çalışıyorum.”
Oğuz gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.
“Bir daha gece tek başına dolaşma.”
“Emredersiniz, komutanım.”
“Zeynep.”
Sesindeki ciddiyet yüzünden bir an sustum.
“Dikkatli ol.”
Sonra beni konaklama alanına kadar götürdü. Öğretmenlere haber verip ayağımın durumunu kontrol ettirdik. Neyse ki ciddi bir şey yoktu; biraz dinlenmem yeterliydi.
Oğuz gitmeden önce bana baktı.
“İyi geceler.”
Bir an şaşırdım.
“Bu kadar mı?”
Kaşını kaldırdı.
“Ne bekliyordun?”
“Bilmiyorum. Belki bir konuşma, belki bir şiir…”
“İyi geceler, Zeynep.”
Arkasını dönüp gitti.
“Şiir yeteneği sıfır!” diye arkasından seslendim.
Oğuz başını çevirmeden elini hafifçe kaldırdı.
Gülümsedim.
Sonra hemen yüzümü toparladım.
Kendi kendime gülmek de neydi?
⸻
Ertesi sabah erkenden uyandım.
Ayağım daha iyiydi. Dışarı çıktığımda denizin kıyısına kadar yürüdüm. Su sakindi. Hafif rüzgâr yüzüme çarpıyor, dalgalar kıyıya usulca vuruyordu.
Yine ceket almamıştım.
Evet, bazı hatalarımdan ders çıkarmıyordum.
Arkamdan Berfin’in sesini duydum.
“Zeynep!”
Yanıma gelip durdu.
“Burada ne yapıyorsun?”
“Denizi izliyorum.”
“Ceketsiz mi?”
“Deniz beni böyle kabul ediyor.”
Berfin gözlerini devirdi.
Sonra heyecanla kolumu tuttu.
“Sana bir şey söyleyeceğim. Etkinlik için numara çeken bir düzenek hazırlamışlar. İki kişi aynı numarayı çekerse eşleşmiş sayılacak ve birlikte bir görev yapacaklar.”
Ona döndüm.
“Hayır.”
“Daha ne olduğunu anlatmadım!”
“İçime doğdu.”
“Zeynep, çok eğlenceli olacak!”
“Senin eğlenceli dediğin şeylerin sonunda neden hep ben zor durumda kalıyorum?”
Berfin cevap vermek yerine kolumdan çekiştirdi.
“Gel hadi!”
İtiraz ede ede etkinlik alanına gittim.
Öğretmenler numara çekme düzenini hazırlamıştı. Herkes sırayla numarasını çekiyordu.
Önce Berfin ve Efe aynı numarayı aldı.
Efe kâğıdına bakıp sırıttı.
“Demek kader bizi bir araya getirdi.”
Berfin kollarını bağladı.
“Kaderinle konuşup eşleşmeyi iptal ettirebilir miyiz?”
Sıradaki kişi Ömer’di. Başka bir kızla eşleşti.
Sonra sıra bana geldi.
Elimi kutuya uzattım ve bir kâğıt çektim.
13.
Kâğıdı çevirdim.
Oğuz da elindeki kâğıda baktı.
Sonra gözlerini bana kaldırdı.
“On üç.”
Olduğum yerde kaldım.
“Şaka yapıyorsun.”
Kâğıdını bana gösterdi.
Aynı numara.
Aynı eşleşme.
Aynı baş belası.
Berfin ağzını eliyle kapatarak gülüyordu.
“Bence çok güzel oldu!”
Ona döndüm.
“Seninle daha sonra konuşacağız.”
Oğuz kâğıdını cebine koydu.
“Bir sorunun mu var?”
“Evet. Kaderin neden bu kadar kötü bir mizah anlayışı var?”
“Belki de sorun kaderde değildir.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Sen çok konuşuyorsun.”
Gözlerimi devirdim.
“Ormanda kaybolursam sorumlusu sensin.”
“Seninle kaybolmak için önce seni yakalamam gerekir.”
Ona cevap vermedim.
Çünkü aklıma çok daha iyi bir fikir gelmişti.
Onunla eşleşmiş olabilirdim.
Ama bu, bütün gün peşinden gitmek zorunda olduğum anlamına gelmiyordu.
Kimseye bir şey söylemeden patikaya doğru yürümeye başladım.
Tek başıma.
⸻
Ormanın içine girdikçe sesler azaldı.
Ağaçlar sıklaşıyor, güneş ışığı dalların arasından ince çizgiler hâlinde yere düşüyordu.
Elimdeki fenerle yolu aydınlatmaya çalışıyordum.
Bir süre sonra fener titredi.
Sonra söndü.
“Hayır, hayır, hayır…”
Düğmesine birkaç kez bastım.
Hiçbir şey olmadı.
Piller bitmişti.
Derin bir nefes aldım.
Panik yapmayacaktım.
Sadece geri dönecektim.
Arkamı döndüm ve yürümeye başladım.
Bir süre sonra çalıların arasından bir ses geldi.
Duraksadım.
Muhtemelen küçük bir hayvandı.
Yürümeye devam ettim.
Sonra ses tekrar duyuldu.
Bu kez daha yakından.
Kalbim hızlandı.
“Kim var orada?”
Cevap gelmedi.
Bir dalın kırılma sesi duyuldu.
Artık cesur görünmeye çalışmanın anlamı yoktu.
Arkamı dönüp koşmaya başladım.
Ağaçlara çarpmamak için doğru düzgün bakmıyordum. Tek istediğim oradan uzaklaşmaktı.
Sonra birine çarptım.
“Ah!”
Dengemi kaybettim ama bu kez yere düşmedim. Bir çift el kolumdan tutup beni dengede tuttu.
Başımı kaldırdım.
Oğuz.
Yine.
Gerçekten bu çocuk her yerde miydi?
“Senin bir yerde durduğun oluyor mu?” diye sordu.
Nefes nefeseydim.
“Senin de insanları korkutmadan ortaya çıktığın oluyor mu?”
“Ben burada duruyordum.”
“Ormanın ortasında mı?”
“Evet.”
“Harika. Ağaçların arasında yaşamaya mı başladın?”
Oğuz kaşını kaldırdı.
“Sen neden tek başınasın?”
“On üç numaralı eşleşmemden kaçıyorum.”
“Belli.”
“Belli olan ne?”
“Koşarken önüne bakmadığın.”
Ona ters ters baktım.
“Bir daha sana çarpmamak için gözlerimi kapatıp yürümem gerekiyor sanırım.”
“Deneyebilirsin. Bu sefer gerçekten düşersin.”
“Sen çok sinir bozucusun.”
“Bunu daha önce de söyledin.”
Bir süre sonra birlikte geri dönmeye başladık. Yol boyunca etrafıma bakınıyordum. Az önce duyduğum sesin ne olduğunu hâlâ bilmiyordum.
Oğuz bunu fark etti.
“Korktun mu?”
“Hayır.”
“Tabii.”
“Sadece doğanın seslerini inceliyordum.”
“Koşarak mı?”
“Bilimsel araştırmalarımın bir parçası.”
Oğuz hafifçe güldü.
Onun güldüğünü görünce bir an ne söyleyeceğimi unuttum.
Sonra hemen kendime geldim.
Hayır, Zeynep. Sakın.
Bir süre daha yürüdük.
Rüzgâr şiddetlenmişti. Üzerimde ince kıyafetler vardı ve hava giderek soğuyordu.
Kollarımı birbirine doladım.
Oğuz bana baktı.
“Üşüdün mü?”
“Hayır, titremem tamamen dekoratif.”
“Zeynep…”
“Üşüyorum, bana ceketini vermen gerekiyor.”
Oğuz birkaç saniye yüzüme baktı.
“Gerekiyor mu?”
“Evet. Bunu doğanın yazılı olmayan kurallarından biri olarak kabul edebilirsin.”
“Öyle bir kural yok.”
“Artık var.”
Başını iki yana salladı. Sonra ceketini çıkarıp bana uzattı.
“Al.”
Bir an şaşırdım.
“Bu kadar kolay mı?”
“İstersen geri alayım.”
Ceketi hemen üzerime geçirdim.
“Bir kere verdin. Artık benim.”
“Ceketimi geri alacağım.”
“Mahkemede görüşürüz.”
Oğuz başını eğip güldü.
Ceket omuzlarıma büyük gelmişti. Kollarını biraz kıvırdım ve yürümeye devam ettim.
Bir süre sonra ağaçların arasından küçük bir açıklık belirdi.
Oğuz durdu.
“Şuraya bakalım.”
Yan yana yürüyerek açıklığa çıktık.
Ve ben olduğum yerde kaldım.
Önümüzde küçük, sakin bir göl vardı.
Suyun yüzeyi neredeyse hiç kıpırdamıyordu. Ağaçların dallarından dökülen kırmızı ve turuncu yapraklar gölün çevresini kaplamıştı. Bazıları kıyıda birikmiş
Güneş ışığı dalların arasından süzülüyor ve gölün üzerinde parlıyordu.
Burası sanki ormanın geri kalanından saklanmış ayrı bir dünyaydı.
“Burası…” dedim usulca.
Oğuz yanımda durdu.
“Güzel, değil mi?”
Başımı salladım.
“Çok güzel.”
Bir süre konuşmadan gölü izledik.
Sonra sessizliği bozmaya karar verdim.
“Beni buraya getirerek hakkındaki düşüncelerimi değiştirebileceğini sanıyorsan yanılıyorsun.”
Oğuz bana döndü.
“Ben seni buraya getirmedim. Sen peşimden geldin.”
“Ben senin peşinden gelmedim!”
“Tabii. Tesadüfen aynı ormanda, aynı patikada, aynı gölün önündeyiz.”
“Hayatımda senden daha sinir bozucu biri görmedim.”
“Bunu da daha önce söyledin.”
“Çünkü her gün yeni bir sebep veriyorsun.”
Oğuz gülümsedi.
Sonra bakışlarını tekrar göle çevirdi.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra beklemediğim bir şey söyledi.
“Bazen insanın kendini anlatması, her şeyi saklamasından daha zor oluyor.”
Gülümsemem yavaşça kayboldu.
Ona baktım.
Oğuz hâlâ gölü izliyordu.
Aklıma hemen yedi numara geldi.
O numaranın arkasındaki nedeni…
Kimseye anlatmadığı şeyleri…
Ve belki de benim henüz bilmediğim daha birçok şeyi.
Bir şey sormak istedim.
Ama bu kez sustum.
Çünkü ilk defa, Oğuz’un sessizliğinin yalnızca soğukluktan ibaret olmadığını düşündüm.
Belki de bazı cevapları vermeye hazır değildi.
Ben de onu zorlamadım.
Ceketinin kollarını biraz daha kıvırıp göle döndüm.
Kırmızı yapraklar ayaklarımızın dibinde hafifçe kıpırdıyordu.
Yanımda Oğuz vardı.
Yedi numaralı baş belası.
Ve ben, on üç numaranın başıma açacağı sorunların daha yeni başladığını hissediyordum.
Bölüm etkileşimi
