2. bölüm / 17
~HAFİ~HAFÎ-1 BÖLÜM
Bölümler 17Şu an: HAFÎ-1 BÖLÜM
- 1 Karakterler112 kelime
- 2 HAFÎ-1 BÖLÜM931 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 HAFÎ -2. BÖLÜM377 kelime
- 4 HAFÎ -3.BÖLÜM726 kelime
- 5 HAFÎ -4. BÖLÜM592 kelime
- 6 HAFÎ-5. BÖLÜM539 kelime
- 7 HAFİ-6.BÖLÜM544 kelime
- 8 HAFÎ - 7.BÖLÜM379 kelime
- 9 HAFÎ-8.BÖLÜM761 kelime
- 10 HAFİ - 9.BÖLÜM402 kelime
- 11 HAFÎ- 10.BÖLÜM226 kelime
- 12 HAFÎ-11. BÖLÜM606 kelime
- 13 HAFÎ -12. BÖLÜM602 kelime
- 14 HAFÎ- 13. BÖLÜM557 kelime
- 15 HAFİ- 14. BÖLÜM544 kelime
- 16 Hafî- 15. BÖLÜM513 kelime
- 17 HAFÎ- 16. BÖLÜM327 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Merhaba, oy ve yorum yapmayı unutmayın💗
Karargâhın kalın beton duvarları arasından sızan rüzgâr, o gün her zamankinden daha sert esiyordu. Normalde bu saatlerde nöbet yerinde olmam gerekirdi ama içimdeki o tanımlanamaz huzursuzluk, adımlarımı deponun ardındaki gölgelik yola çevirmişti.
Birkaç adım attıktan sonra havada asılı kalan o fısıltı sesini duydum. Olduğum yerde çivilendim.
“...senelerdir yanındayız, bir şeyi bile fark etmedi. Bizi de ailesi sanıyor.”
Nefesimi tuttum. Sesler deponun duvarına yansıyarak kulağımı tırmalıyordu.
“Evet ya, sözde komutan. Şu ana kadar bir bok anlamadı.”
“Hadi konuşmayı kesin de saldıracakları depoyu başkana söyleyin.”
“Doğru söylüyor. Hadi işe koyulun.”
Beynimin içinden kaynar sular döküldü sanki. Kulaklarım çınlıyor, dünyayla bağım kopuyordu. Özge, Ozan, Mert, Ahmet... Zihnimde yankılanan sesler birbirine karıştığında, asıl darbenin nereden geldiğini o saniye idrak ettim. Ailem sandığım, canımı emanet ettiğim, her operasyonda sırtımı yasladığım o insanlar... En güvendiklerim, en şerefsizler çıkmıştı.
Bacaklarımın bağının çözüldüğünü hissederek arkama döndüm. Kendimi dinlenme odasına nasıl attığımı, kapıyı arkamdan nasıl kilitleyip sırtımı o soğuk arşive nasıl dayadığımı hatırlamıyorum. Yere çöktüğümde bütün bedenim görünmez bir mengenede sıkışmış gibi zangır zangır titriyordu.
Nefes alamıyordum. Göğsüm sıkışıyor, o tanıdık ve zehirli öfke boğazımı düğümlüyordu. Çekmeceye uzanan ellerim titremeden durmuyordu. Yedek ilaçları bulduğum gibi avucuma döküp yuttum; yoksa buracıkta bayılacaktım.
Neden bu raddeye gelmiştim? Çünkü hayatım boyunca kime "aile" dediysem, ya bir suikastla toprağa verilmişti ya da arkamdan bıçaklanmıştım. Yıllar önce manevi babam Kuzey’i ve manevi annem Rojda’yı o şerefsizlerin saldırısında kaybetmiştim. Şimdi ise kendi timim, kan bağım olmayan ama canım bildiğim o insanlar bana ihanet ediyordu.
Gözlerimden yaş akmasına izin vermedim. Kendimi tuttum. Çünkü biliyordum ki on dakika bile ağlasam, gözlerim, burnum ve yanaklarım kıpkırmızı kesilecek, bu leke günlerce yüzümden silinmeyecekti. Güçsüz görünmek yoktu. Onları kendi ellerimle adalete teslim edene kadar ne bir damla gözyaşı dökecektim ne de pes edecektim.
Yerden kalktığımda içimdeki o küçük kız çocuğu ölmüş, yerine buzdan bir heykel kalmıştı. Aldığım onca Bordo Bereli ve MİT eğitimi boşuna değildi. Parmaklarım klavyede ve cihazlarda dans ederken; Özge, Ozan, Mert ve Ahmet’in telefonlarına sızmam sadece birkaç dakikamı aldı. Bütün ihanet planlarını, gizli konuşmaların ses kayıtlarını ve kanıtları tek bir belleğe aktarıp cebime attım.
Derin bir nefes alıp kapıyı açtım. Dışarı adım attığım an karşımda o dördünü gördüm.
Yüzümde maske gibi taşıdığım o soğuk tebessümle yüzlerine baktım.
“Nasılsınız komutanım?” dediler birden, o pişkin sesleriyle.
Bozuntuya vermeden, sesimdeki hiçbir titremeyi belli etmeyerek, “İyiyim,” dedim.
Özge şüpheyle gözlerini kıstı: “Bir sorun mu var komutanım?”
“Yok, ne sorunu,” dedim, gözlerindeki o sahteliği ezberler gibi bakarak. “Albay’a uğrayacağım.”
"Tamam" deyip önümden çekildiklerinde, adımlarımı karargâhın en üst katına, Albay’ın kapısına yönlendirdim. Derin bir nefes alıp kapıyı çaldım.
İçeriden gelen tok sesle içeri girdim ve sert bir adımla masanın karşısında durup tekmilimi verdim:
“Kıdemli Üsteğmen Alev Aktürk, emredin komutanım!”
Albay başını kaldırıp bana baktığında yüzümdeki ifadeden bir terslik olduğunu anlamıştı. “Evet, dinliyorum Üsteğmenim,” dedi.
Hiç lafı uzatmadım. A’dan Z’ye her şeyi, aldığım ses kayıtlarını, yapılan ihaneti ve kurulan planı tek tek anlattım. Konuşmam bittiğinde Albay’ın masadaki elleri kasılmış, yüzü öfkeden ve şoktan kireç gibi olmuştu. Güvendiği dağlara kar yağmıştı.
“Kanıtın var mı?” diye sordu sesi titreyerek.
Cebimden çıkardığım belleği masaya, önüne bıraktım. “Her şey orada, komutanım.”
Ardından arkamı dönmeden önce son kez başımı eğdim: “müsaadenizle, komutanım.”
O odadan çıktıktan sonra on dakika bile geçmemişti. Timin tamamı ellerinde kelepçelerle, o karargahtan başları önde çıkarıldı.
O gün... Manevi ailemin mezarlarından sonra ilk defa lojmandaki evime motorumla nasıl ulaştığımı hatırlamıyorum. Kapıyı kilitleyip yere yığıldığımda, tuttuğum tüm o zehirli gözyaşları serbest kaldı. Saatlerce ağladım. Ailem sandığım insanların ihaneti içimi o kadar çok acıtmıştı ki, bir hafta boyunca yemek yiyememiş, su bile içemez hale gelmiştim. Güven duygum yerle bir olmuştu. Artık karargahta değil uzaktan uzağa insan bakmak, en ufak bir temasa bile tahammülüm kalmamıştı.
Aradan altı koca ay geçti. Bu yarayı kabuk bağlatmaya çalıştığım günlerden birinde, Albay Nur beni odasına çağırdı.
Adımlarımı karargâh koridorlarında atarken içimdeki o huzursuzluk yine tepedeydi. Kapıyı tıklatıp içeri girdim, her zamanki gibi dikleşip tekmilimi verdim. “Kıdemli Üsteğmen Alev Aktürk, emredin komutanım!”
Albay, “Otur, kızım,” dediğinde yerimden kıpırdamadım. Ayakta durmak, ceza yemekten korktuğumdan değil, zihnimi zinde tutmak içindi.
Albay bu sefer daha sert ve kesin bir tonla, “Bu bir emirdir, otur,” dediğinde mecburen koltuğa çöktüm.
“Alev,” dedi doğrudan konuya girerek. “Evleneceksin.”
Donup kaldım. Hayatımın en beklenmedik kelimesi duvara çarpmış gibi kulaklarımda yankılandı. Çoğu sırrımı bilen, zor zamanlarımda arkamda duran sınırlı insanlardan biriydi teyzem ama bu... bu fazlaydı.
“Komutanım... rütbeden çıkabilir miyiz?” dedim sesimdeki şoku gizlemeye çalışarak.
Komutan hafifçe tebessüm edip, “Çıkabilirsin kızım,” dediğinde gerginliğim biraz olsun azaldı ama merakım tavan yapmıştı.
“Neden, teyze?” diye sordum bu sefer resmiyeti bir kenara bırakıp. “Neden böyle bir şey?”
“Artık çoğu yasa dışı iş, kimlikler ve şebekeler birbirini tanımadan, hatta evlilikler üzerinden yürütülüyor,” diye açıkladı ciddiyetle. “Böyle kritik görevler tek başına yürütüldüğünde dikkat çekiyor, şüphe uyandırıyor. MİT, senin gibi bu işin altından kalkabilecek en güvenilir ismi seçti. Bu evlilik uzun sürebilir ve tamamen yasal olacak ki kimse aradaki bağı sorgulamasın.”
Zihnimde taşlar yavaş yavaş oturuyordu ama içimdeki isyan dalgasını bastırmak zordu. “Tamam, teyze... Ne zaman halledeceğiz?”
“Bu hafta içinde. Ben sana haber vereceğim.” Albay duraksadı, masanın üzerindeki dosyayı biraz daha kendine çekerken devam etti: “Bu arada, yeni bir görev var. Bildiğin gibi, MİT'te acil bir durum çıkıp da senin aynı anda iki yerde olman gerektiğinde senin yerine o kız geçecek. Görev bir hafta sonra başlıyor.”
“Tamam, teyze. Müsaadenle.”
“Müsaade senin, kızım.”
Odadan çıktığımda zihnim bin bir düşünceyle doluydu. O Albay sadece komutanım değil, manevi teyzemdi. Ve benimle gözlerimiz hariç neredeyse ikiz gibi benzeyen o kızla olan sırrımız, bu tehlikeli oyunda en büyük kozumuzdu. Acil bir durum olduğunda yer değiştiriyor, o benim yerime MİT'teki operasyonları idare ederken ben diğer işleri hallediyordum. Bu yüzden o kız, hayatımın her anını, günümün nasıl geçtiğini ezbere bilmek zorundaydı.
Bölüm etkileşimi
