1. bölüm · Gölgelerin Ardında
1. Bölüm: Küllerinden Doğanlar
Sis, dağın eteklerinden aşağı doğru ağır bir battaniye gibi iniyor, vadinin derinliklerini birer birer yutuyordu. Güneşin doğmasına hâlâ saatler vardı ama zaman, burada çoktan durmuş gibiydi. Soğuk, kemiklerin içini titreten bir kararlılıkla ilerliyor; sessizlikse neredeyse kulak tırmalıyordu.
Baran önde yürüyordu. Adımları sessizdi ama kararlılığını bastığı her taşa kazıyordu sanki. Arkasında Dayra vardı; genç ama bir o kadar da çatlaklarla dolu bir geçmişin izlerini taşıyan bir kadın. Yürürken gözleri sürekli etrafı tarıyor, her gölgeyi bir tehdit gibi inceliyordu.
Dayra sessizliği bozdu.
“Bu kadar sessizlik hayra alamet değil,” dedi kısık bir sesle.
Sesi, gecenin içine bir çizik gibi düştü.
Baran başını çevirmeden cevap verdi.
Baran:
“Burada hiçbir şey hayra alamet değil, Dayra. Hatırlamıyor musun? Bu bölgeye girmeden önce bile karşımıza çıkanları…”
Sesi derin, hafif yorgundu ama alışkın olduğu bir gerginliğin içindeydi. Bu onun doğasıydı artık.
Dayra duraksadı.
“Hatırlıyorum. Sadece… içime sinmiyor bu görev. Her şey çok sessiz. Düşman bile garip şekilde suskun.”
Gözleri Baran’ın sırtına takılı kaldı. Sanki onun sırtında taşımadığı bir yük varmış gibi hissediyordu.
Baran durdu.
Elini kaldırdı, işaret parmağıyla “dur” işareti verdi. Ardından dizlerinin üstüne çöktü ve yere kulağını verdi.
Dayra fısıldadı:
“Ne var?”
Baran:
“Metal sesi… Yaklaşan ayaklar değil ama bir şey sürünüyor gibi. Yüz metreden az.”
Telsizden cızırtı geldi. Ardından ekipten biri konuştu.
Timur:
“Komutan? Termaller temiz, ama doğu yönünde ısı farkı var. Gökyüzü net değil, drone geri döndü.”
Baran elini telsize attı.
Baran:
“Pozisyon alın. Konuşmayın. Bekleyin.”
Herkes anında yere çöktü. Nefesler tutuldu. Vadinin içinden gelen küçük bir metalik tıklama sesi tekrar duyuldu. Sonra bir şey yuvarlandı.
Dayra’nın sesi, endişeyle fısıltıya döndü:
“Baran, bu…”
Baran:
“El bombası! Yat yere!”
Patlama bir anda gerçekleşti. Toprak havaya karıştı, taşlar savruldu. Baran kendini Dayra’ya doğru atarak üstünü örttü. Gürültünün ardından birkaç saniye boyunca sadece kulaklarda çınlayan bir uğultu kaldı.
Toz dağılırken, Baran yavaşça doğruldu. Gözleri hâlâ yanıyordu ama refleksleri canlıydı. Dayra’ya baktı.
Baran:
“İyi misin?”
Dayra gözlerini kırpıştırarak başını salladı.
“İyiyim. Sen?”
Baran gülümsedi ama bu, alışıldık bir gülümseme değildi. Soğuk, bitkin ve içten içe kırık.
“Ben hep iyiyim, değil mi?”
Dayra:
“Hayır. Sen hep dayanıyorsun. İyi olmak başka bir şey.”
Baran, bir an sustu. Sonra bakışlarını vadinin ötesine çevirdi. Orada, hâlâ sisin ardında kalan karanlık bir şeyler vardı. Ve bunu hissediyordu.
Baran:
“Bu görev… diğerlerine benzemiyor. Burada bizi sadece düşman beklemiyor. Bir şey var. Tanıdık ama yabancı. Sanki… geçmişten biri gibi.”
Dayra ona baktı.
“Ne demek bu?”
Baran, cevap vermedi. Veremezdi. Çünkü o da bilmiyordu. Sadece içindeki o eski, kararmış hissin tekrar geri döndüğünü fark etmişti. Bir zamanlar güvenip arkasını döndüğü bir şey… şimdi önden geliyordu. Ve onun adı henüz telaffuz edilmemişti.
Baran bir süre daha sisin ardına bakarak sessiz kaldı. O eski his, yavaşça geri geliyordu; tanıdık ama aynı zamanda korkutucu. İçindeki karanlık, hiçbir zaman tam olarak yok olmamıştı. Ve şimdi yeniden doğuyordu.
Dayra bir adım daha atarak yanına geldi, gözleri hâlâ Baran’ın omzuna takılıydı. O da aynı duyguyu hissediyordu; bu görev, öylesine sıradan bir görev gibi başlamıştı ama bir şeyler tuhaflaşmıştı. Ekip üyeleri, patlamanın yankıları arasında titriyorlardı. Bir süre daha gözleri karanlık vadinin derinliklerinde gezindi.
Dayra:
“Bunu anlamıyorum, Baran. Ne zaman geri dönsek, her şey daha karmaşık hale geliyor. Neden buradayız? Ne istiyorlar bizden?”
Baran başını çevirdi ve gözleri Dayra’nınkileri buldu. Derin bir nefes aldı ve ağzını araladı ama sözleri çıkmadan önce bir rüzgarın sesi, havayı kesmişti. Gözlerini vadinin karanlık köşelerine dikip, gözlerinde eski bir boşluk belirdi.
Baran:
“Bilmiyorum, Dayra. Ama bir şey biliyorum: Bu, sadece bir görev değil. Bunu hissediyorum. Her adımda daha fazla… tuhaflaşıyor.”
Dayra kafasını hafifçe eğdi. Her zaman güçlü, her zaman dirayetli olan Baran, bugün sanki başka birisi gibiydi. Bir an, içindeki o katı, kararlı Baran’ı kaybetmiş gibi bir hisse kapıldı. Hâlâ ne kadar güçlü görünse de, bu görev onu içeriden kırıyor gibiydi.
Dayra:
“Senin için endişeleniyorum. Eğer bu seni etkiliyorsa… o zaman bu işler daha ciddi demektir.”
Baran, Dayra’ya kısa bir bakış attı ve sonra yüzünü ekşitti. Kendini hep güçlü tutmaya alışmıştı; her zaman soğukkanlı, her zaman kontrol altında. Ama burada, bu vadide, belki de ilk kez bir şeyler kontrolden çıkıyordu.
Baran:
“Benim için endişelenme. Her şey yolunda. Ama senin için endişeleniyorum. Bu görev, seni… değiştirebilir.”
Dayra buna gülümsedi, ama bu gülüş, başkalarına göstermediği türdendi. İçinde bir yerlere gömülmüş bir hüzün vardı.
Dayra:
“Beni değiştiremez. Senin gibi olamam, Baran. Ama belki bir süre sana benzemek zorunda kalırım.”
Baran, Dayra’nın bu sözlerine karşılık vermedi. Onun karşısında durarak, dikkatini tekrar etrafına verdi. Vadinin derinliklerinde başka bir hareketlilik hissediliyordu. Gözlerini bir kez daha karanlık bölgeye dikip, kulakları her sesi süzüyor, her gölgeyi izliyordu.
Baran:
“İçeride bir şey var, Dayra. Bizi bekliyor. Bunu hissediyorum.”
Dayra, bu kez sessizce başını salladı. Konuşacak hiçbir şey yoktu; sadece yapılması gereken bir şey vardı. Bunu yapacaklardı.
Telsiz bir kez daha çaldı. Baran, hiç tereddüt etmeden hemen yanıtladı.
Baran:
“Ne var?”
Timur:
“Komutan, batı yönünde bir hareketlilik var. Görüntüde birkaç figür belirginleşti ama çok uzaklar. Termallerde netleşen bir şey yok.”
Baran, bir an düşünmeden önce konuştu.
Baran:
“Yavaş ilerleyin, temkinli olun. Bir şey daha var; bizden önce birileri buradaydı. Tüm ekibin gözlerini dört açması gerek.”
Telsiz kapandı ve geriye kalan tek şey, gecenin derin sessizliğiydi. Birbirlerine birkaç adım daha atarak yaklaşarak, etraflarındaki sisin içindeki karanlık silüetlere odaklandılar.
Baran bir kez daha Dayra’ya baktı, ama bu kez içinde gizli bir korku vardı. Bu görev, her adımda daha fazla bir sırra dönüşüyordu. Bunu çözmek zorundaydılar, ama çözebilecekler miydi?
Ve o sırada, bir şey daha vardı. Derinlerden gelen bir ses. Bir gülüş. Baran, bunu duymuştu. Ama Dayra’ya söylemek için fazla vakti yoktu.
Gözleri, karanlığın içinde bir şeyin ilerlediğini gördü.
Bunu çözmek için tek şansları vardı; ama o şans, çok geçmeden kaybolabilirdi.
