Bölümler 16Şu an: 9. Bölüm: Eşik
- 1 1. Bölüm: Geceye Tutunamayanlar2.409 kelime
- 2 2. Bölüm: Lekeli Manolyalar6.528 kelime
- 3 3. Bölüm: Gölgelerin Enkazı9.037 kelime
- 4 4. Bölüm: Üç Kurşun, Bir Çocukluk7.412 kelime
- 5 5. Bölüm: Yarım Kalan Sayılar4.084 kelime
- 6 6. Bölüm: Gül Sabunu ve Islak Toprak5.246 kelime
- 7 7. Bölüm: Kimsesiz Bir Yaş6.199 kelime
- 8 8. Bölüm: Gölge ve Işık4.647 kelime
- 9 9. Bölüm: Eşik5.974 kelime · Okuduğun bölüm
- 10 10. Bölüm: Gölgeye Adım5.164 kelime
- 11 11. Bölüm: Gölgenin Pençesinde5.008 kelime
- 12 12. Bölüm: Tetik3.693 kelime
- 13 13. Bölüm: Fırtınanın Eşiğinde4.223 kelime
- 14 14. Bölüm: Çatlak5.160 kelime
- 15 15. Bölüm: Sığınak4.265 kelime
- 16 16. Bölüm: Ateş5.714 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Aynadaki yansımamıza bakarken göğsümün tam ortasındaki o amansız ağırlığın ilk kez yerini hafif, tatlı bir sızıya bıraktığını hissettim. Boynumdaki gümüş manolyanın soğukluğu tenimde eriyor, Ege’nin omuzlarımdaki ellerinden yayılan sıcaklık koruyucu bir zırh gibi bedenimi kuşatıyordu.
"Sanki hep oraya aitmiş gibi..." diye mırıldandı Ege. Sesi fısıltıdan da öte, bir abinin kardeşine verebileceği en pürüzsüz, en sarsılmaz güvenle doluydu. Aynadaki gözleri üzerimde gezindi; doktorluğun getirdiği o yıllanmış soğukkanlılığı, bir de üstüne Ali Aras’la birlikte üzerimde kurdukları o koruyucu abilik dikkati eklenmişti. Dudağındaki yara izine, gece boyu hastanedeki nöbetinden kalma yorgunluğuna rağmen bakışlarında abiminkine benzeyen derin bir şefkat vardı.
Derin bir nefes aldım. Göğsüm yükselip indikçe kolyenin gümüş yaprakları tenimi okşadı. Parmağımın ucuyla kolyenin tam ortasındaki o minik, altın sarısı taşa dokundum. Annemin mezarına bıraktığım o manolyalar, rüyamdaki o sarı çiçekli elbise, abimin dizlerinde ağladığım o karanlık geceler... Hepsi bu kolyenin küçük zerrelerinde birleşmiş gibiydi.
"Teşekkür ederim Ege," dedim başımı hafifçe yana eğip aynadaki yansımasına bakarak. "Sadece bu kolye için değil... İçimdeki o karanlık koridorda elimi tuttuğun, bana abim gibi sahip çıktığın için."
Ege’nin dudaklarında içimi ısıtan, elmacık kemiklerindeki çilleri daha da belirginleştiren hafif bir tebessüm filizlendi. Omuzlarımdaki ellerini hafifçe sıktı, ardında saçlarımı hafifçe karıştırdı. Beni kendine doğru çevirdi. Şimdi yüz yüzedik.
"Ben senin ağabeyinim sayılır artık Alin," dedi. Sesindeki o katıksız şefkat, içimdeki son korku kırıntısını da silip süpürdü. "Ali Aras neyse, ben de senin için oyum. Sen o karanlıkta bocalarken ben hep bir adım arkandaydım. Ali Aras’ın da benim de tek derdim seni korumak. Sadece... Bazen canın acır, yaran kanar diye üstüne çok düştük."
"Düşün," dedim gülümseyerek. Cümlem dudaklarımdan katıksız bir rahatlamayla dökülmüştü.
Ege’nin kaşları hafifçe havalandı, gözlerindeki o koruyucu ışık derinleşti. Uzanıp abice bir hareketle başparmağıyla çenemi hafifçe dürttü.
"Korkmayacaksın küçük kız," diye fısıldadı. "Geçmiş geçmişte kaldı Alin. O polisler, mahkemeler, o karanlık adamlar... Hepsi bitti. Şüphelilerin hepsi cezasını çekiyor. Biz artık o sayfayı kapattık. Ben de, Ali Aras da senin başındayız. Bundan sonra sadece iyileşeceksin."
"Öyle mi? Beyefendi teşhisi koydu, reçeteyi yazdı bak sen."
Salondan gelen o tanıdık, tok ve hafif boğuk sesle ikimiz de aynı anda kapıya döndük.
Ali Aras, bir elini pansumanlı göğsüne bastırmış, kapı pervazına yaslanmış bir hâlde bize bakıyordu. Yüzündeki o uykulu ifade gitmiş, yerini çatık kaşlarına rağmen gözlerinde beliren o gururlu, sevecen gölgeye bırakmıştı. Tek bir kaşını kaldırıp önce bana, sonra Ege’nin omuzlarımdaki eline baktı.
"Abi?" dedim yanaklarımın ısındığını hissederken. Elim refleksle boynumdaki kolyeye gitti. "Sen uyumuyor muydun?"
"Uyunur mu bu evde?" dedi Ali Aras, sahte bir sitemle içeriye doğru bir adım atarak. "Gözümü kapatıyorum, içeriden fısıltılar geliyor. Açıyorum, bakıyorum Doktor Ege yine benim kızın başında nöbet tutuyor." Abim masaya doğru yürüyüp sandalye çekti ve yavaşça oturdu. Bakışlarını Ege’ye dikti. "Lan Ege, senin acilde nöbetin yok muydu bugün? Ne dikiliyorsun kardeşimin başında?"
Ege, az önceki o duygusal halinden sıyrılıp hızla Ali Aras’a takılan o umursamaz tavrına büründü. Eliyle ensesini kaşıdı, dudak kenarındaki yaraya rağmen sırıtmadan edemedi. "Kardeşimizi kontrol ediyorum Ali Aras, dikişlerini kontrol ettiğim gibi. Sana mı soracağım? Biz seninle kardeş payı yaptık Alin’i."
Abim elindeki boş çay bardağını hafifçe masaya vurdu. "Lafa bak. Kardeş payıymış. Kız benim öz kardeşim lan!"
İkisinin bu tatlı atışması, salondaki ve mutfaktaki o kasvetli havayı bir anda dağıttı. Ben dayanamayıp hafifçe kıkırdadım. Dün gecenin o ölümcül sessizliği, balkondaki çaresiz gözyaşlarım ve patlayan konfetilerin yarattığı o büyük dehşet... Hepsi bu küçük mutfakta, çay kokularının ve bu iki abimin koruyucu gölgesinin arasında eriyip gidiyordu.
"Tamam, kavga etmeyin ikiz gibi," diyerek aralarına girdim. Abimin önüne taze çay bardağını koydum. "Abi, bak Ege ne almış bana."
Kolyeyi öne çıkarıp abime gösterdim. Minik gümüş manolya, mutfağa dolan güneş ışığında ışıl ışıl parladı.Ali Aras’ın gözleri kolyeye takıldığında yüzündeki o muzip ifade bir anlığına yerini derin bir saygıya bıraktı. Kolyedeki manolyayı ve ortasındaki sarı taşı fark ettiğinde bakışları yumuşadı. Çay bardağını tutan eli duraksadı. Başını kaldırıp Ege’ye baktı. Bu kez bakışlarında ne bir ima, ne de bir takılma vardı; iki öz kardeşin birbirine duyduğu o derin minnettarlık vardı.
"Manolya..." dedi abim, sesi pürüzlenerek. "Annemin senin için en sevdiği..."
"Alin’e annesinden yadigar bir tebessüm olsun istedim," dedi Ege, sesi alçalarak. Tezgâha yaslanmış, çayından bir yudum alıyordu. "Biz ikimiz onun abisiyiz Ali Aras. Annesinin yokluğunu hissettirmeyelim ama anısını da hep güzel yaşatsın diye."
Ali Aras başını salladı. Elimden tutup beni kendine doğru çekti, başımı göğsüne bastırdı. "Çok güzel düşünmüşsün Ege. Eyvallah kardeşim." Abim alnıma sıcacık bir öpücük kondurdu. "Sana da çok yakışmış güzel kızım. Annen görseydi gurur duyardı seninle."
Annemin adı mutfakta yankılandığında ilk kez canım acımadı. İlk kez gözlerimden yakıcı yaşlar dökülmedi. Aksine, içimde tatlı bir huzur filizlendi. Annem buradaydı; kolyenin sarı taşında, abimin koruyucu elinde, Yeliz teyzenin pişirdiği ekmeğin kokusunda ve bana iki abi gibi kol kanat geren bu iki adamın gözlerinde yaşıyordu.
Öğleye doğru evdeki hava tamamen değişti. Yeliz teyze ve Peri pazara gitmek için hazırlanırken, kapıda küçük bir neşe hakim oldu. Artık kapıda bekleyen adamlara, tedirgin bakışlara gerek yoktu. O karanlık olaylar geride kalmış, polis her şeyi halletmişti. Bize düşen tek şey unutmaktı.
Yeliz teyzeler çıktıktan sonra evde sadece üçümüz kaldık.
Ali Aras salondaki koltukta uzanmış, televizyondaki belgeseli izliyordu. Göğsündeki dikişlerin iyileşme süreci iyi gidiyordu. Ege ise sehpanın üzerindeki laptopundan tıp fakültesinden gelen son makaleleri ve hastanedeki nöbet listesini inceliyordu. Artık ne silahlar, ne davalar, ne de tehlikeli adamlar vardı gündemimizde. Sadece hayatın normal, sıradan akışı vardı.
Ben mutfaktan aldığım çay tepsisiyle salona geçtim. Bardakları masaya bırakırken Ege’nin ekrana kilitlenmiş gözlerini fark ettim.
"Çok mu yoğun nöbetler?" diye sordum yanına yaklaşarak.
Ege başını kaldırıp gülümsedi. "Klasik acil servis Alin. Ama haftaya daha az nöbet yazdım kendime. Biraz evde durup sizinle ilgilenmem lazım. Abinin dikişlerini de ben alacağım zaten, senin de vitaminsizlikten solan yüzünü toparlayacağız."
"İstemez," diye seslendi Ali Aras koltuktan. "Gider hastanede başka doktora aldırırım, sana güvenmiyorum ben."
"Çok da meraklıydım senin dikişlerine," diye karşılık verdi Ege sırıtarak. Sonra bana döndü, abice bir edayla başımı okşadı. "Sen bakma bu huysuza Alin. İlacını zamanında içir şuna."
Gözlerimin önünde devam eden bu tatlı atışma içimde tarif edilemez bir hafiflik yarattı. Günlerdir korkuyla, panikle atan kalbim birdenbire ritmini yavaşlatmıştı. O kâbus gerçekten bitmişti. Kimse o günleri bir daha anmıyordu.
Akşama doğru hava iyice serinledi. Yaz yağmuru yerini tatlı, serin bir rüzgâra bırakmıştı. Yeliz teyze ve Peri döndükten sonra akşam yemeği yendi. Yemek boyunca salonda ilk kez sadece gülüşmeler, eski anılar ve geleceğe dair küçük planlar konuşuldu. Abim birkaç haftaya ayağa kalkıp tamamen iyileşeceğini söylüyor, Yeliz teyze ona kızıp dinlenmesi gerektiğini tembihliyordu. Ege ise uzmanlık sınavı için hazırladığı çalışma programından bahsediyordu.
Gece yarısına doğru herkes odasına çekildi.
Ben odamın penceresinin önünde durmuş, dışarıdaki sokak lambasının sarı ışığına bakıyordum. Üzerimde hâlâ Ege’nin bana giymem için verdiği o bol siyah hırkası vardı. Boynumdaki kolyeyi parmaklarımın arasında çevirip duruyordum. İçimdeki o tekinsiz his... Dün gece ruhumu yırtan, nefesimi kesen o ağır korku tamamen yok olmuştu. Yerini garip, dingin bir kabullenişe bırakmıştı.
Kapım hafifçe çalındı.
"Gelebilir miyim?" diye fısıldadı dışarıdan bir ses.
Kapıyı açtım. Ege koridorda duruyordu. Üzerinde yine o gri tişörtü ve şortu vardı. Elinde iki kupa bardak tutuyordu, üzerinden buhar yükseliyordu.
"Uyumadığını biliyordum," dedi hafifçe gülümseyerek. "Ihlamur yaptım. Yeliz teyzenin tarifine göre... Doktor abinden sana reçete, içmen lazım."
Gülümsedim. "Olur."
Odamın küçük balkonuna çıktık. Dün gece salondaki büyük balkonda yaşadığımız o dehşet dolu anlardan sonra, bu küçük balkon ikimiz için bir sığınak gibiydi. Rüzgâr saçlarımı hafifçe savururken bardağı elinden aldım. Sıcak seramik parmaklarımı ısıttı.
Balkonun demirliklerine yan yana yaslandık. Şehir aşağıda, sarı ve beyaz ışıkların altında sessizce uyuyordu.
"Dün gece bu saatlerde..." dedim fısıltıyla, çayımdan bir yudum alarak. "Nefes alamıyordum Ege. Evin duvarları üzerime geliyordu. Gelecekten korkuyordum."
Ege başını bana doğru çevirdi. Rüzgâr ensesindeki saçları dağıtıyordu. "Şimdi nasılsın abisinin gülü?"
"Şimdi..." Gözlerimi gökyüzündeki tek tük görünen yıldızlara kaldırdım. "Şimdi nefes alabiliyorum. O karanlık günler geride kaldı. Artık onları düşünmek istemiyorum."
"Düşünmeyeceksin zaten," dedi Ege. Elindeki kupayı balkonun mermerine bıraktı. Bana doğru döndü. Kolunu omzuma atıp beni kendine doğru çekti, başımı omzuna yaslamama izin verdi. "Biz o günleri unuttuk Alin. O kâbuslar geçmişte kaldı. Şimdi Ali Aras, sen ve ben... Hep beraber önümüze bakacağız."
"Ege..."
Ege şefkatle başımın üzerine bir öpücük kondurdu. Bir abinin koruyucu, sarsılmaz sevgisiyle doluydu bu dokunuş.
"İyi ki doğdun Alin," dedi fısıltıyla. Sesi ruhumun en derin köşelerine kadar işledi. "İyi ki o zor günleri atlatıp bizimle kaldın. Yaşın uzun, ömrün huzurlu olsun. Biz her zaman senin arkandayız."
Sözleri kalbimin ortasında devasa bir huzur patlaması yarattı. Gözlerimden süzülen tek bir damla mutluluk yaşını bu kez silmedim.
Uzanıp kollarımla Ege’nin beline sarıldım, başımı onun güven veren göğsüne yasladım.
"İyi ki varsınız," dedim, sesim bir yemin kadar net çıkarak. "İyi ki benim abilerimsiniz."
Ege sırtımı sıvazladı, koruyucu kollarıyla beni sarmaladı.
Zihnimdeki karanlık koridorlar tamamen kapanmıştı; çünkü artık biliyordum, arkasında iki dev gibi abisi olan bir kız çocuğu için hiçbir karanlık sonsuza kadar süremezdi.
“Hadi,” dedi sırtıma nazikçe iki defa vurarak. “Yarın yeni bir gün olacak. İstersen o uzak kaldığın kafede çalışmaya devam edebilirsin.”
“Gerçekten mi?” diye yineledim, sesimdeki heyecanı bastırmaya çalışmayarak.
Göğsümdeki o ağır kayanın kalkması bir yana, hayatımın iplerini yeniden elime alma fikri ruhuma taze bir kan gibi pompalanmıştı. Olan olaylardan dolayı ara vermek zorunda kalmıştım; Ezgi’yi orada tek başı bir sürü kargaşanın, kahve kokulu koşturmacanın ortasında bırakmıştım. İşe dönmek, sabahları alarm kurmak, önlüğümü bağlayıp espresso makinesinin buharı arasında kaybolmak...
Bunlar benim için sadece bir iş değildi artık; normalleşmenin, hayata tutunmanın en somut kanıtıydı. Bir an önce işe başlayıp Ezgi’ye yardım etmem, onun o neşeli ama bir o kadar da sitemkar söylenmelerini dinlemem lazımdı.
"Evet," dedi Ege, yüzündeki o samimi, koruyucu tebessümü derinleştirerek. "Hem belki kafanı da dağıtırsın. Ama bir şartla; yorulmak yok, kendini hırpalamak yok. En ufak bir ağrıda ya da halsizlikte bana haber verilecek."
"Tamam doktor bey, emir anlaşıldı!" dedim gülerek.
Gecenin serin rüzgârı balkonda saçlarımı hafifçe savururken bardağımdaki son yudumu içtim. İçimdeki o heyecan dalgası, günlerdir uykusuzluktan bitap düşmüş bedenime garip bir enerji vermişti. Ege’ye veda edip odama geçtiğimde, yatağa girmemle gözlerimin kapanması bir oldu. Ama bu kez rüyamda ne o karanlık koridorlar vardı, ne de o tekinsiz gölgeler. Sadece kahve çekirdeklerinin kokusu, güneşin ahşap masalara vuran sıcaklığı ve manolya kolyemin ışığı vardı.
Ertesi sabah gözlerimi açtığımda, odama sızan güneş ışığı her zamankinden daha parlak geldi gözüme. Günlerdir üzerime çöken o ağır, kurşunî havanın yerini pırıl pırıl bir Ege sabahı almıştı. Yataktan âdeta fırlayarak çıktım. Dolabın kapağını açıp uzun zamandır giymediğim rahat bir kot pantolon ile beyaz, pamuklu bir tişört çıkardım. Boynumdaki gümüş manolyayı düzeltip tişörtün üzerinden sarkmasını sağladım. Aynaya baktığımda karşımdaki kızın gözlerinde uzun zamandır görmediğim o canlı ışığı fark ettim. Yanaklarıma hafif bir renk gelmişti.
Mutfaktan yükselen taze demlenmiş çay ve kızarmış ekmek kokusu evi sarmıştı bile. İçeri girdiğimde Ali Aras masada oturmuş, gazetesini inceliyordu. Ege ise çoktan giyinmiş, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar kıvırmış bir hâlde masaya zeytin tabağını koyuyordu.
"Ooo, bakıyorum da birileri erkenci," dedi Ali Aras, başını gazetesinden kaldırarak. Bakışları üzerimdeki kıyafetlere kaydığında dudaklarının kenarında gururlu bir gülümseme belirdi. "Kafeye dönüş hazırlıkları başlasın diyorsun yani?"
"Başlasın tabii abi," dedim yanına gidip yanağına kocaman bir öpücük kondurarak. "Ezgi beni mahvedecek zaten, beni tek başıma bıraktın, diye kaç gündür mesaj atıp duruyor."
"Hakkıdır," dedi Ege çay bardaklarını doldururken. "Kızcağız tek başına döndürdü dükkanı. Ama abinle konuştum, ilk gün seni ben bırakacağım kafeye. Hastaneye geçmeden önce yolumun üstü zaten."
"Gerek yoktu Ege, otobüsle giderdim..." desem de Ege tek kaşını kaldırıp o meşhur bakışını attı.
"İtiraz istemez Alin Hanım. İlk gün kontrolüm altındasınız."
Kahvaltıyı hızlı ama neşeyle yaptık. Ali Aras’ın muzip takılmaları, Yeliz teyzenin "Aman kızım kendini çok yorma, ağır şeyler kaldırma" tembihleri arasında evden çıktık. Mutfaktaki o kasvetli havadan eser kalmamıştı. Evin kapısını arkamızdan kapatırken, sanki arkamızda sadece bir kapıyı değil, bütün o karanlık geçmişi de kilitlediğimizi hissettim.
Ege’nin arabasına bindiğimizde radyo hafif bir melodi çalıyordu. Sokaklar, sabahın erken saatleri olmasına rağmen canlanmaya başlamıştı. Şehrin bu rutin koşturmacası bana o kadar güzel geldi ki... İnsanların işe yetişme çabası, fırınların önündeki kuyruklar, simitçilerin bağırışı... Her şey bana yaşadığımı, bu hayatın bir parçası olduğumu hatırlatıyordu.
Kafenin önüne geldiğimizde Ege arabayı sağa çekti. Ahşap tabelasında "Mola" yazan küçük, şirin kafemiz karşımda duruyordu. Sarmaşıkların sardığı dış cephesi, pencere önlerindeki renkli sardunyalarıyla âdeta bana kucak açmış gibiydi.
"Geldik," dedi Ege, emniyet kemerini çözerek bana doğru döndü. Elini uzatıp omzumu sıktı. "Güzel bir gün olsun senin için. Akşam çıkışta Ali Aras ya da ben alacağız seni, tamam mı?"
"Ege, çocuk değilim ben, kendim gelebilirim," desem de gözlerindeki o abice korumacı ifadeyi görünce pes ettim. "Tamam, haber veririm çıkarken."
"Aferin. Hadi bakalım, kolay gelsin."
Arabadan inip kafenin cam kapısına doğru yürüdüm. Kapının üzerindeki küçük pirinç çan, içeri girmemle birlikte neşeyle çınladı. Dükkanın içindeki o tanıdık koku bir anda genzimi doldurdu.
Tezgâhın arkasında, arkası kapıya dönük bir şekilde espresso makinesini temizleyen Ezgi, çan sesini duyunca başını hızla çevirdi. Beni gördüğü an elindeki bezi tezgâha fırlattı.
"Alin!"
Öyle bir bağırdı ki, kafenin arkasındaki küçük mutfaktan bir iki tabak şıngırtısı geldi. Ezgi tezgâhın etrafından dolaşıp üzerime doğru koştu ve boynuma atıldı. Beni öyle bir sıktı ki nefesim kesildi.
"Ezgi... Nefes... Alamıyorum..." diye nefes nefese güldüm.
“Kızım çok korktum! Sana bir şey olacak diye ödüm koptu!” Sırtımı sıvazlayıp beni kendine iyice çekti. “Şimdi nasılsın? İyi misin?”
“İyiyim,” dedi gülerek. “Çok iyiyim. Seni çok yalnız bıraktım.”
“Ya sen boşver beni. Çok zor günler atlattın. Birde beni mi düşünecektin?” Ayrılıp kolumu tuttu. “Seni biriyle tanıştıracağım. Sen yokken burası çok yoğundu. Patron yeni çalışan aldı. Adı Sarp.”
“Sarp mı?” diye mırıldandım, kaşlarımı hafifçe kaldırarak.
İsmin yabancılığı zihnimde kısa bir an yankılansa da Ezgi’nin gözlerindeki o heyecanlı, kıpır kıpır ışığı görünce dudaklarım kendiliğinden kıvrıldı. Günlerdir abilerimin koruyucu kanatları altında, dış dünyadan neredeyse tamamen izole bir hâlde yaşadıktan sonra, kafenin bu kendine has küçük ekosistemine dönmek ve sıradan bir iş arkadaşı haberini almak garip bir şekilde içimi rahatlatmıştı. Hayat gerçekten de ben yokken akıp gitmişti ve şimdi ben de o akışa yeniden kapılıyordun.
“Evet, Sarp!” dedi Ezgi, sesini bir tık düşürerek tezgâha doğru bir bakış attı. Sonra beni kolumdan çekip tezgâhın arkasına, dinlenme alanına doğru yönlendirdi. “Valla Alin, patron seni arayıp izinli olduğunu öğrenince dükkanda yalnız kaldığımı anladı. Ertesi gün ilan verdi, şansımıza bu çocuk başvurdu. İnanılmaz çalışkan, efendi bir şey. Kahve makinelerinden de anlıyor, köpük sanatında bile benden iyi diyebilirim ama bunu ona sakın söyleme!”
“Aramızda kalır, merak etme,” dedim gülerek. Önlüğümü belime dolarken Ezgi’nin bu telaşlı, tatlı hallerini ne kadar özlediğimi bir kez daha fark ettim.
Tam o sırada kafenin arka tarafındaki depoya açılan ahşap kapı hafifçe gıcırdayarak açıldı. Elinde iki büyük süt kasasıyla içeri giren genci gördüğümde adımlarımı durdurdum.
Ezgi’nin bahsettiği Sarp, tam da tarif ettiği gibi genç, uzun boylu ve oldukça düzgün fizikli bir çocuktu. Üzerinde kafenin siyah önlüğü vardı, kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Düz, kestane sarısı kahve tonlarındaki saçları alnına hafifçe dökülmüştü. Ama en çok dikkat çeken şey, süt kasalarını tezgâhın altına yerleştirmek için başını kaldırdığında ortaya çıkan gözleriydi. Cam gibi, berrak ve inanılmaz canlı bir maviydi gözleri. Güneş ışığı kafenin camından içeri sızıp yüzüne vurduğunda o mavilik âdeta parlıyordu.
Bizi fark edince kasaları yere bırakıp hemen doğruldu. Üzerindeki önlüğü el pürüzsüzlüğüyle düzeltti ve yüzüne son derece samimi, sıcak bir tebessüm yerleştirdi.
“Hah! Geldi işte,” dedi Ezgi neşeyle araya girerek. “Sarp, bak bahsettiğim ortak partnerim, kafenin direği Alin. Alin, bu da Sarp.”
Sarp iki adımda yanımıza yaklaştı. Duruşu rahat ama son derece saygılıydı. Elini uzatırken o canlı mavi gözleri doğrudan gözlerimin içine değdi. “Memnun oldum Alin. Ezgi günlerdir senden bahsediyordu, sonunda tanışabildik. Geçmiş olsun bu arada, biraz rahatsızmışsın sanırım?”
Uzatılan eli sıktım. Dokunuşu güven verici ve nazikti. “Teşekkür ederim Sarp, memnun oldum. Evet, biraz dinlenmem gerekti ama artık tamamen iyiyim. Ezgi’yi tek başına bırakmak zorunda kaldığım için üzgündüm ama neyse ki sen imdadına yetişmişsin.”
Sarp hafifçe kıkırdadı, başını arkaya doğru sallayarak Ezgi’ye muzip bir bakış attı. “İmdat demek biraz az kalır, Ezgi beni ilk gün espresso makinesinin karşısında âdeta bir sınava tabi tuttu! Alin olsa bu sütü böyle köpürtmezdi, diye az fırça yemedim.”
“Yalan!” diye araya girdi Ezgi, sahte bir kızgınlıkla. “Sadece standartlarımızı korumaya çalışıyordum beyefendi!”
Üçümüz birden gülüşmeye başladık. İçimdeki o son yabancılık kırıntısı da o an uçup gitti. Sarp’ın enerjisi o kadar duru, o kadar zararsız ve doğaldı ki, günlerdir zihnimi meşgul eden o tekinsiz gölgelerin yanında âdeta taze bir nefes gibi gelmişti.
“Pekâlâ,” dedim önlüğümün düğümünü son kez sıkarak. “Madem kadro tamamlandı, ben hemen kahve öğütücünün başına geçiyorum. Sarp, sen kasadayım dersen ben siparişleri hazırlayabilirim.”
“Harika olur,” dedi Sarp, o derin mavi gözleriyle gülümseyerek. “Sen nasıl rahat edersen. Ben arkadaki eksikleri de kontrol ederim bir yandan.”
Gün, kafenin o tanıdık ve huzurlu ritmiyle akmaya başladı. Sabah saatlerinin o sakinliği yerini öğle hareketliliğine bırakırken, Sarp’la çalışmanın ne kadar kolay olduğunu fark ettim. Sanki aylardır birlikte çalışıyormuşuz gibi adımlarımız birbirine uyum sağlıyordu. Ben kahve çekirdeklerini çekip porselen kupa bardaklara kokulu espressoları doldururken, Sarp büyük bir pratiklikle siparişleri alıyor, müşterilerle tatlı dille sohbet ediyor ve tezgâhı her daim tertemiz tutuyordu.
Bir ara yan yana süt köpürtürken Sarp başını bana doğru eğdi. Düz kahve saçları yanağını sıyırarak alnına düştü. “Alin, bu kolyen gerçekten çok özelmiş. Manolya mı o?”
Elim refleksle göğsüme gitti. Parmaklarım gümüş yaprakların üzerindeki o minik sarı taşa dokundu. “Evet,” dedim gülümseyerek. “Manolya. Benim için anlamı çok büyük.”
Sarp’ın mavi gözlerinde derin, anlamlı bir ifade belirdi. “Belli oluyor. Çok zarif duruyor üstünde. Hikayesi olan takıları severim, insanı tamamlar gibi olurlar.”
“Öyle,” dedim içtenlikle. “Beni tamamlıyor gerçekten.”
Sarp gülümseyip önüne döndü. Kolyenin anlamı gerçekten benim için önemliydi. Hem annemi anlatıyordu hem de Ege almıştı.
Tam o sırada kafenin ahşap kapısındaki pirinç çan yeniden çınladı. Öğle sıcağı dışarıda iyice bastırmış, içeriye art arda birkaç müşteri birden doluşmuştu. Tezgâhın arkasındaki koşturmaca bir anda iki katına çıktı. Sarp kasadaki siparişleri seri bir şekilde alırken, ben de sipariş fişlerine yetişebilmek için makinenin başında âdeta bir orkestra şefi gibi hareket ediyordu. Espresso makinelerinin buharı yüzüme vuruyor, kahve kokusu etrafımı sarıyordu.
Her şey yolundaydı. En azından öyle hissettirmeye çalışıyordum.
Fakat dakikalar ilerledikçe, şakaklarımın arkasında hafif ama ısrarcı bir sızı belirmeye başladı. Sanırım günler süren o ev hapsinden, hastane kokularından ve ağır ilaçlardan sonra birdenbire böyle bir temponun içine dalmak bedenime ağır gelmişti. Göğsümdeki hafif sızlama, derin nefes aldıkça kendini hatırlatıyordu. Ege’nin sabahki tembihleri zihnimde yankılandı: “Yorulmak yok, kendini hırpalamak yok.” Ama kendimi iyi hissettiğimi kanıtlamak hırsıyla o sese kulaklarımı tıkadım. Ezgi’ye de Sarp’a da yük olmak istemiyordum.
"Alin, beş numaralı masanın iki karamelli kahvesi hazır mı?" diye seslendi Ezgi, tezgâhın diğer ucundan büyük bir pastayı dilimlerken.
"Hazır, çıkıyorum şimdi!" diye yanıtladım.Tepsiye iki ağır cam kupayı yerleştirdim. Kahvenin üzerindeki köpükler kusursuz görünüyordu. Tepsiyi iki elimle sıkıca kavrayıp tezgâhın arkasından dışarı, masaların arasına adım attım. Ancak tezgâhın koruyucu alanından çıkar çıkmaz, sanki kafenin içindeki oksijen bir anda çekilmiş gibi oldu.
Işıklar... Ahşap masaların üzerindeki sarı ışıklar birdenbire gözlerimi yakmaya başladı. Kulaklarımdaki uğultu, müşterilerin mırıltılarını ve fonda çalan hafif caz müziğini bastırdı.
Beş numaralı masaya doğru iki adım attım. Bacaklarımın altındaki zemin sanki bir gemi güvertesi gibi hafifçe sallandı. Geçecek, dedim kendi kendime. Sadece biraz tansiyonum düştü, derin nefes al Alin.
Gözlerimi bir iki saniye kapatıp açtım ama bu büyük bir hataydı. Gözlerimi açtığım an başım öyle şiddetli bir dönmeyle sarsıldı ki, dünya tam anlamıyla ters döndü. Tavanla zemin yer değiştirdi sanki. Görüş alanım karardı, etrafımdaki tüm renkler birbirine karıştı. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Bedenim dengesini kaybettiğinde kendimi tutmaya çalıştım, elindeki tepsiye tutunmak istedim ama olmadı.
Ağır cam kupaların tepside kaydığını, sıcak sıvının dengesizce yalpaladığını hissettim ama artık çok geç kalmıştım.
Kulakları tırmalayan devasa bir cam kırılma sesi kafenin içinde yankılandı.
Ve hemen ardından, kaynar derecedeki karamelli macchiatonun bir insanın üzerine saçılma sesi...
"Ne yaptığını sanıyorsun sen beyinsiz kız?"
Ortamdaki bütün sesler bir anda kesildi. Müzik sanki durdu, insanların sohbetleri bıçak gibi kesildi.
Gözlerimi açtığımda kendimi yere düşmekten son anda kurtarmış, bir masanın kenarına tutunur vaziyette buldum. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu, başımdaki o kör edici dönme hâlâ tam geçmiş değildi. Yerde kırık cam parçaları ve dökülmüş kahve gölü vardı. Ve tam karşımda... Üzerindeki pahalı, açık gri takım elbisesine tamamen karamelli kahve dökülmüş, kırk beş elli yaşlarında iri yarı bir adam duruyordu.
Adamın beyaz gömleği ve gri ceketi berbat durumdaydı. Yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmiş, gözleri adeta yuvalarından fırlayacakmış gibi bana bakıyordu.
"Ö-özür dilerim..." diye kekeledim, sesim o kadar kısık ve titrek çıkmıştı ki kendim bile duymakta zorlandım. Elim refleksle boynumdaki kolyeye gitti. "Çok özür dilerim, bir anda başım döndü... Ben hemen temizlerim, ceketinizin parasını da..."
"Sikerim senin baş dönmeni!" diye kükredi adam. Ses tonu kafenin camlarını titretecek kadar şiddetliydi. Üzerime doğru devasa bir adım attı. Hareketleri o kadar kaba ve tehditkârdı ki, zihnimdeki o karanlık günlerin gölgeleri bir anda hortladı. Polisler, silahlar, üzerime yürüyen o tekinsiz adamlar... Bedenim korkudan tamamen kilitlendi. "Gözün kör mü senin be kadın? Bu takım elbise kaç para biliyor musun sen? Çalıştığın bu kıytırık mekânın bir aylık cirosu bile ödemez bunu!"
"Beyefendi, lütfen sakin olun..." dedim geriye doğru bir adım atmaya çalışarak ama sırtım yakındaki ahşap kolona çarptı. Kaçacak yerim yoktu.
"Sakin falan olmuyorum!" dedi adam, elini havaya kaldırıp tehditkar bir şekilde bana doğru sallayarak. Yüzüme kadar eğilmişti, tükürükleri saçılıyordu. "Beceriksiz salak şey! Madem ayakta duramıyorsun, ne diye çalışıyorsun burada? Salak!"
Adamın elini havada gördüğüm an, zihnim bana oyun oynamaya başladı. Sanki o el bana vuracakmış gibi refleksle gözlerimi sımsıkı kapattım ve başımı korumak için kollarımı yukarı kaldırdım. Yüreğim ağzımda atıyordu.
Ancak beklediğim darbe ya da o yüksek sesli kükreme devam etmedi.
"Lütfen beyefendi, ses tonunuza dikkat edin ve bir adım geri çekilin."
Sessizliğin ortasında yükselen bu ses, son derece sakin, kendinden emin ama bir o kadar da buz gibi bir kararlılık taşıyordu.
Gözlerimi yavaşça açtım.
Sarp... Tam aramızda duruyordu.
O uzun boyuyla üzerime yürüyen adamın karşısına âdeta aşılmaz bir duvar gibi dikilmişti. Siyah önlüğünü çıkarmış, elinde beyaz bir havlu tutuyordu. Beden dili son derece profesyoneldi ama o canlı mavi gözleri... Sabah gördüğüm o neşeli, yumuşak mavi gözler gitmiş; yerini keskin, berrak bir çelik grisine bırakan buz gibi bir mavilik almıştı. Sarp, adamla benim arama gövdesini koymuş, adamın bana doğru sallanan elini bileğinden olmasa da havada kesecek bir mesafede durdurmuştu.
"Sen de kimsin be?" diye bağırdı adam, Sarp’ın aniden araya girmesiyle daha da sinirlenerek. "Çekil önümden! Bu beceriksiz kızdan bunun hesabını soracağım!"
"Ben bu kafenin çalışanıyım beyefendi," dedi Sarp. Sesi gram titremiyordu. Yüzündeki o soğukkanlı ifade adamın öfkesini adeta duvara çarptırıyordu. "Ve müşterilerimizin ya da çalışanlarımızın üzerine bu şekilde yürümenize, hakaret etmenize asla izin veremem. Bir kaza yaşandı. Arkadaşımızın sağlık durumu iyi değil, görmüyor musunuz? Rengi bembeyaz oldu."
"Bana ne ulan sağlığından?" diye bağırmaya devam etti adam, Sarp’ı göğsünden itmeye çalışarak. Ama Sarp yerinden bile kıpırdamadı. Duruşu o kadar sağlamdı ki, sanki bu tarz kriz durumlarına alışkın gibiydi. "Elbisemi mahvetti diyorum sana! Kaza deyip geçemezsiniz!"
"Geçmiyoruz zaten," dedi Sarp, adamın itişini sakince karşılayıp gözlerinin içine dimdik bakarak. "Zararınız neyse müessesemiz tarafından karşılanacaktır. Kuru temizleme ya da elbisenin bedeli... Patronumuzla görüşüp hallederiz. Ama bir kadına, bir çalışana bu şekilde bağırılamaz, salak ya da beyinsiz denemez. Lütfen sesinizi alçaltın ve tezgâhın oraya geçip bekleyin. Size buz ve temiz havlu getireyim."
Sarp’ın bu sarsılmaz, medeni ama asla taviz vermeyen duruşu karşısında adam bir an afalladı. Karşısında sinip ağlayacak birini beklerken, böyle kaya gibi sağlam bir gençle karşılaşmak bütün havasını söndürmüştü.
O sırada Ezgi hızlı adımlarla yanımıza ulaştı. Yüzü endişeden bembeyaz olmuştu. Adamın Sarp’la göz göze düello yaptığı o birkaç saniyelik boşluktan faydalanıp hemen benim yanıma geldi.
"Alin!" dedi Ezgi, sesindeki derin korkuyla. Kolumdan tutup beni hafifçe kendine doğru çekti. "İyi misin canım? Titriyorsun sen!"
"Ezgi... Çok özür dilerim," dedim, gözlerimden bir damla yaş süzülürken. "Ben... Gerçekten bir anda gözüm karardı. Tutamadım tepsiyi..."
"Saçmalama, ne özür dilemesi!" dedi Ezgi, kolumu sıkıca tutarak beni tezgâhın arkasına doğru yönlendirmeye çalışırken. "Kahve de batsın, ceket de batsın! Senin canın sağ olsun. Yüzün kireç gibi olmuş, yürü arka odaya geçiyoruz hemen."
"Ama dükkân..."
"Dükkânına başlatma Alin, yürü!" dedi Ezgi ilk kez bu kadar sert bir dille. Beni kolumdan tutup, yerdeki kırık camların etrafından dolandırarak dinlenme odasına doğru çekmeye başladı.
Ben arkaya doğru sürüklenirken son bir kez başımı çevirip Sarp’a baktım. Sarp, adamın önüne geçerek onu sakince kapıya doğru yönlendiriyor, bir yandan da yerdeki kırıkları temizlemek için arka mutfaktaki çırağa işaret veriyordu. Tam o an Sarp da başını çevirdi. Mavi gözleri doğrudan gözlerime değdi. O buz gibi ifade bir anda eridi, bana hallediyorum, sen iyi ol der gibi hafifçe başını salladı ve gülümsedi.
Ezgi beni arka odadaki deri koltuğa oturttu. "Dur, sakın kalkma!" diyerek hızla mutfağa koştu ve elinde bir bardak soğuk su ve şekerle geri döndü.
"İç şunu," dedi bardağı elime tutuştururken. Elleri hafifçe titriyordu. "Kızım senin yüzün niye bu kadar solgun? Sen tam iyileşmedin mi? Niye zorluyorsun kendini?"
Suyu yudumlarken bardağın soğukluğu ellerimdeki titremeyi biraz olsun dindirdi. "İyiyim aslında Ezgi... Sadece bir anda tansiyonum düştü sanırım. Çok utandım, adama rezil olduk, dükkandaki herkes bize baktı..."
"Bırak baksınlar!" dedi Ezgi, yanıma oturup omzumu sararak. "O haysiyetsiz adama bak sen! Nasıl bağırıyor sana! Valla Sarp araya girmeseydi ben o sıcak kahve demliğini adamın kafasına geçirirdim! Bak hâlâ sinirden elim ayağım titriyor."
Ezgi’nin bu korumacı, çirkinleşmeye hazır hali yüzümde küçük, yorgun bir tebessüm yarattı. "Sarp çok iyi idare etti ama..." dedim fısıltıyla. "Çok sakindi. Adamın karşısında hiç geri adım atmadı."
"Sorma," dedi Ezgi başını sallayarak. "Ben bile şaşırdım. Çocukta garip bir soğukkanlılık var. Ama helal olsun, seni korudu ya, gözümde değeri bin kat arttı. Sen nasılsın şimdi? Baş dönmen geçti mi?"
"Daha iyiyim," dedim sırtımı koltuğa yaslayarak. Ancak içimdeki o korku kırıntısı hâlâ tamamen silinmiş değildi. O adamın üzerime yürüyüşü bana o kadar tanıdık, o kadar tehditkâr gelmişti ki... Bedenim zayıf düşmüştü işte. Tam iyileştim, normal hayatıma döndüm, derken, küçücük bir krizde dağılıvermiştim.
Yaklaşık on dakika sonra dinlenme odasının kapısı hafifçe çalındı ve içeri Sarp girdi.
Üzerindeki lekelenmiş önlüğü çıkarmış, siyah tişörtüyle kalmıştı. Düz kahve saçları biraz dağılmıştı ama o canlı mavi gözlerinde yine o bildiğim samimi, rahat ifade vardı. Elinde küçük bir tabakta dilimlenmiş elma ve bir bardak taze sıkılmış portakal suyu tutuyordu.
"Gelebilir miyim?" diye sordu nazikçe.
"Gel Sarp, gel," dedi Ezgi ayaklanarak. "Ne oldu o ayıya? Gitti mi?"
Sarp tepsiyi önümdeki sehpaya bıraktı ve hafifçe kıkırdadı. "Gitti. Biraz zor oldu ama hallettim. Takım elbisesinin kartını aldım, kuru temizleme faturasını bize yollayacak. Patronla da konuştum telefonda, durum anlatılınca anlayışla karşıladı. Müşterilerden de özür diledim, ortalık temizlendi. Yani hiçbir sorun yok."
Gözlerim doldu. "Sarp... Çok teşekkür ederim. Benim yüzümden bir sürü kargaşa çıktı. Benim hatamdı, tepsideki dengeyi sağlayamadım..."
Sarp hemen yanımızdaki sandalyeyi çekip oturdu. Mavi gözlerini doğrudan gözlerime dikti, sesi inanılmaz yumuşak ve yatıştırıcıydı. "Alin, sakın bir daha benim hatamdı deme. Sen robota benzemiyorsun, insansın. Bir anlık rahatsızlık yaşadın. O adamın yaptığı terbiyesizlikti, senin hiçbir suçun yok. Portakal suyunu iç lütfen, kan şekerin düşmüş gibi görünüyordu."
"Gerçekten çok iyisin Sarp," dedim içtenlikle. "İlk gününden sana bunları yaşattığım için çok mahcubum."
"Saçmalama lütfen," dedi Sarp gülümseyerek. Saçlarını eliyle geriye doğru itti. "Biz burada bir ekibiz, değil mi Ezgi? Birimiz düşerse diğerimiz kaldırır. Hem... Abilerin boşuna dememiş sana gözümüz gibi bakacağız diye. Seni korumak görevimiz."
Sarp’ın bu muzip göndermesi ortamdaki bütün o kasvetli havayı dağıttı. Ezgi de ben de hafifçe güldük.
Ancak tam o sırada, kafenin ön tarafından kapının üzerindeki çanın şiddetli çınlaması duyuldu. Ardından gelen o çok tanıdık, otoriter ve ağır adım sesleri...
Ezgi ile Sarp birbirine baktı. Ben ise o adımları bin kilometre öteden bile tanırdım.
Ali Aras ve Ege gelmişti.
İçimde panik dalgası yeniden yükseldi. Allah'ım, haber mi gitti acaba? diye düşündüm. Eğer adamlardan biri polise ya da abilerime haber verdiyse, Ali Aras burayı yıkardı. Ege ise beni anında kolumdan tuttuğu gibi hastaneye yatırırdı.
"Ben bir bakayım," dedi Ezgi hızla odadan çıkarak.
Sarp ayağa kalktı. "Ben de gideyim, kasanın başında dursam iyi olur."
"Sarp, dur," dedim ayağa kalkmaya çalışarak. "Abimlere sakın bir şey söyleme, lütfen. Abim zaten yaralı, Ege de çok panik yapar. Sadece yorulduğumu söyleyin, olur mu?"
Sarp duraksadı. Mavi gözlerinde kısa bir tereddüt geçti ama sonra anlayışla başını salladı. "Merak etme. Sadece seni almaya geldiklerini söyleyeceğim. Sen dinlenmene bak."
Sarp odadan çıktı. Ben yalnız kaldığımda derin derin nefesler alıp yüzüme biraz renk gelsin diye yanaklarımı hafifçe tokatladım. Koltuktan kalkıp üzerimdeki kırışıklıkları düzelttim. Boynumdaki gümüş manolya kolyeye dokundum. Kolyenin ortasındaki o minik sarı taş, parmaklarımın arasında bir güç kaynağı gibi duruyordu. Güçlü ol Alin, dedim kendime. Abilerine iyi olduğunu göstermen lazım.
Odanın kapısı aralandığında içeri ilk giren Ege oldu.
Ege’nin üzerinde hâlâ hastane önlüğü ve boynunda stetoskopu vardı. Muhtemelen nöbeti biter bitmez, üzerini bile değiştiremeden buraya koşmuştu. Arkasından da siyah deri ceketiyle Ali Aras girdi. Abimin yüzü her zamanki gibi ciddiydi ama gözlerinde derin bir endişe okunuyordu.
"Alin?" dedi Ege, adımlarını hızlandırıp yanıma gelerek. Ellerini anında omuzlarıma koydu, yüzümü incelemeye başladı. Göz kapaklarıma, yanaklarıma baktı. "Neyin var senin, Alin? Ezgi telefonda sesini garip çıkarınca hemen geldik."
"Ezgi mi aradı sizi?" dedim şaşkınlıkla.
"Kızım aramasın mı?" dedi Ali Aras, çatık kaşlarıyla içeri girip koltuğun kenarına yaslanırken. Bakışları üzerimde gezindi. "Bize söz verdin, yorulmayacağım dedin. Yüzün bembeyaz lan senin! Ne oldu burada?"
"Hiçbir şey olmadı abi," dedim, sesimi olabildiğince neşeli ve güçlü tutmaya çalışarak. Ege’nin ellerini omzumdan hafifçe indirdim. "Gerçekten hiçbir şey olmadı. Sadece... Biraz uzun zamandır ayakta durmuyordum ya, bünyem alışık değilmiş. Biraz tansiyonum düştü, Ezgi de panik yapıp sizi aradı işte. Büyütülecek hiçbir şey yok."
Ege ikna olmamış bir ifadeyle tek kaşını kaldırdı. Uzanıp bileğimi tuttu, nabzımı kontrol etti. "Nabzın hızlı atıyor Alin. Ve ellerin buz gibi. Sen bana doğruyu söylüyor musun?"
"Doğruyu söylüyorum Ege!" dedim, sitemkâr bir tavır takınarak. "İyiyim ben. Sadece yoruldum. Eve gidip dinlenmek istiyorum."
Ali Aras gözlerini kıstı. O keskin bakışları odanın içinden çıkıp dışarıya, tezgâhın arkasındaki Sarp’a kaydı. Abimin o devriye polisi radarları yine çalışmaya başlamıştı. "O çocuk kim? Mavi gözlü olan? O ne yapıyor orada?"
"Abi ne alakası var Sarp’la?" dedim hemen araya girerek. "Çocuk sabahtan beri arı gibi çalışıyor, bana da çok yardımcı oldu. Lütfen adama yine sorgu memuru gibi bakma."
Ali Aras derin bir nefes verdi, elini yaralı göğsüne götürüp hafifçe ovdu. "Tamam, tamam... Bir şey demedim. Ama bu günlük bu kadar iş yeter. Düşün önüme, eve gidiyoruz."
Ege belimden tutup beni hafifçe kapıya doğru yönlendirdi. "Ali Aras haklı. Bugünlük bu kadar iş yeterli. Arabaya geçiyorsun hemen, ben de sana güzel bir serum takıyorum evde."
"Serum mu? Ege saçmalama!"
"Doktor emri Alin Hanım, itiraz kabul edilmez," dedi Ege, sarsılmaz bir tavırla.
Odanın dışına çıktığımızda Ezgi tezgâhın arkasında mahcup bir ifadeyle bekliyordu. Yanına gidip ona sarıldım. "Kusura bakma Ezgi, seni de korkuttum."
"Sen iyi ol da varsın ben korkayım canım," dedi Ezgi fısıltıyla. "Hadi git dinlen, yarın durumuna göre konuşuruz."
Sarp da kasanın yanından bize doğru yürüdü. Ali Aras ve Ege’nin o heybetli duruşlarının karşısında son derece rahat ve saygılıydı. Mavi gözleri bana döndü. "Geçmiş olsun Alin. Yarın kendini hazır hissetmezsen gelme, biz Ezgi’yle idare ederiz."
"Teşekkür ederim Sarp," dedim minnettarlıkla. "Bugün her şey için... Çok teşekkürler."
Ege Sarp’ın omzuna hafifçe vurdu. "Eyvallah koçum, Alin’le ilgilendiğin için sağ ol."
Ali Aras ise sadece başıyla hafif bir onay verdi ama gözlerindeki o inceleme ifadesi hâlâ oradaydı. "Hadi gidelim," dedi tok sesiyle.
Kafeden dışarı çıktığımızda öğle güneşinin o sıcak havası yüzüme vurdu. Arabaya bindiğimizde Ege direksiyona geçti, Ali Aras ise ön koltuğa oturdu. Ben arka koltukta tek başıma kaldım. Başımı arabanın camına yasladım.
Şehir dışarıda akıp giderken, parmaklarım yine boynumdaki gümüş manolyaya gitti. Kolyenin soğukluğu tenimde erirken içimdeki o kargaşa yavaş yavaş durulmaya başladı.
Bugün zor bir gündü. Belki düşmüştüm, belki bacaklarımın bağı çözülmüştü ama yanımda beni koruyan insanlar vardı. Tezgâhın arkasında sarsılmaz bir duvar gibi duran Sarp, beni kollarının arasına alan Ezgi ve şimdi arabada beni koruma altına alan iki dev gibi abim...
Ali Aras dikiz aynasından gözlerime baktı. "Nasılsın güzel kızım?"
Gülümsedim. Aynadaki bakışlarıyla buluştum.
"Çok iyiyim abi," dedim içtenlikle. "Gerçekten çok iyiyim."
Ege radyodaki kısık sesli müziğin sesini biraz daha açtı. Araba evimize doğru ilerlerken, zihnimdeki o karanlık gölgelerin tamamen eridiğini hissettim. Bedenim zayıf düşebilirdi ama ruhum artık o karanlık koridorlarda yalnız değildi. Arkamda duran bu dağ gibi adamlar ve hayatıma giren taze nefeslerle, önümdeki aydınlık yola yürümeye hazırdım.
Ege’nin evine girerken koluma abim girmişti. İyi olduğumu söylememe rağmen beni tutmuştu.
“Dikkatli ol, bir tanem,” dedi abim, beni kapıdan içeri sokarken.
“Abi iyiyim ben.” Ağır adımlarla koltuğa oturdum. “Sadece bir anda başım döndü ve geçti. Abartılacak bir şey yok.”
“Abartılacak bir şey yok mu?” dedi Ege, tekli koltuğa oturarak. “Alin, kafeye bir geliyoruz, yüzün bembeyaz.”
“Ege, lütfen… Biraz dinlenmek istiyorum. Yarına bir şeyim kalmayacak.”
“Yarın gitmiyorsun,” dedi Ege.
Kaşlarımı çattım. “Pardon?” Tamam, benim için endişelenmiş olabilirdi ama çalışıp çalışmayacağıma o değil, ben karar verirdim. “Sen mi karar vereceksin buna? İşimden bir süre ayrıydım, Ezgi’ye de yük oldum ve artık daha fazla yük olmak istemiyorum.”
Ege’nin gözlerindeki o otoriter doktor ifadesi tek bir milim bile gerilemedi. Aksine, çenesindeki kaslar kasıldı, bakışları daha da sertleşti. Çapraz koyduğu bacaklarını değiştirip öne doğru eğildi. Yıllardır hastane koridorlarında yüzlerce hastaya laf anlatmanın getirdiği o sarsılmaz, ikna edilmesi imkânsız tavrı tam anlamıyla üzerime dikilmişti.
"Evet Alin, ben karar vereceğim," dedi Ege, sesindeki o buz gibi netlikle. "Çünkü sen daha kendi bedeninin sinyallerini okuyamıyorsun. Ezgi’ye yük olmamak uğruna tezgâhın arkasında bayılacak duruma geliyorsun, sonra da bana gelip abartılacak bir şey yok, diyorsun. Sence ben bir doktor olarak, daha dün göğsündeki ağırlıktan nefes alamayan kardeşimin bugün orada harcanmasına göz yumar mıyım?"
"Ege ben orada harcanmıyorum!" diye sesimi yükselttim. Kalbimin ritmi yeniden hızlanmaya, şakaklarım patlayacakmış gibi atmaya başlamıştı. Odadaki havanın birdenbire ağırlaştığını hissettim. "Ben orada nefes alıyorum! Hayata dönmeye çalışıyorum anlıyor musun? Siz beni bu eve kapatıp üzerime titredikçe ben iyileşmiyorum, aksine bir cam fanusun içinde hapsolmuş gibi hissediyorum! Sarp da Ezgi de ordalardı, bana destek oldular. Ben çocuk değilim!"
"Sarp kim ulan?"
Salonda çınlayan bu ses, Ali Aras’ın tok ve tekinsiz sesiydi.Koltukta hafifçe doğruldu abim. Göğsündeki pansumanlı yaraya rağmen bedeninden yayılan o tekinsiz hali bir anda salonun tam ortasına çöktü. Az önceki muzip adam gitmiş, yerine teşkilatın, sokakların, tehlikenin içinden geçmiş o şüpheci ve korumacı adam gelmişti. Çatık kaşlarının altındaki siyah gözleri doğrudan gözlerimin içine kilitlendi.
"Sabahtan beri Sarp aşağı, Sarp yukarı..." dedi Ali Aras, sesindeki tehlikeli sükûnetle. Bakışlarını Ege’ye çevirdi, ardından tekrar bana döndü. "Kimin nesi bu çocuk Alin? Nereden çıktı? Kafe tıklım tıklım doluyken, ortalık kargaşayken senin dibinde bitip koruyucu melek kesilecek cüreti nereden buluyor?"
"Abi saçmalama lütfen!" dedim, şaşkınlıkla gözlerimi açarak. "Çocuk yeni işe girmiş bir garson! Patron, Ezgi yalnız kalmasın diye almış onu. Bugün başım döndüğünde insaniyet namına bana yardım etti, adamın üzerime yürümesini engelledi, hepsi bu! Altında nasıl bir komplo teorisi arıyorsun yine?"
"Ben komplo teorisi aramam Alin, ihtimalleri değerlendiririm," dedi Ali Aras, ayağa kalkıp sallantılı ama kararlı adımlarla yanıma yaklaşarak. Önümdeki sehpaya ellerini dayadı, yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözlerindeki o derin, koruyucu gölge üzerimi kapladı. "Bak güzelim benim... Biz o adamları içeri tıktık sanıyorsun, her şey bitti sanıyorsun. Ama dışarısı kurtlar sofrası. Sen haftalardır bu evdeydin, o çocuk tam da senin yokluğunda birdenbire bitiverdi o kafede. Mavi gözlü, kibar, düşünceli... Tam da senin o kırılgan anında güvenini kazanacak bir tip. Sence bu bana tesadüf gibi gelir mi?"
Sözleri zihnimde tıpkı bir şimşek gibi çaktı. İçimdeki o dingin, huzurlu alan bir anda sarsıldı. Ali Aras’ın bu aşırı şüpheciliği beni çileden çıkarıyordu ama bir yandan da... Zihnimin en alt katmanlarındaki o korku kırıntılarını besliyordu. Gerçekten tesadüf olamaz mıydı? Bir insan sadece iyi biri olduğu için yardım edemez miydi?
"Sen kafayı yemişsin abi," dedim, sesim titreyerek. "Gerçekten paranoyak olmuşsunuz ikiniz de! Herkesin altında bir düşman, her iyiliğin arkasında bir tuzak arayarak yaşayamam ben! Sarp sadece iyi bir çocuk. Bugün o adam üzerime yürürken siz yoktunuz orada! O vardı! Beni o korudu!"
"Alin!" Ege aniden ayağa kalktı. Sesi bu kez abice bir şefkatle değil, bir doktorun son derece ciddi uyarısıyla yankılandı. "Ali Aras’ın üslubu sert olabilir ama söylediklerinde haksız değil. Sen daha yeni büyük bir travma atlattın. Zihnin de bedenin de tehlikelere açık. Bak, nabzın yine fırladı, yanakların al al oldu. Biz senin özgürlüğünü kısıtlamıyoruz; seni, senin bile fark edemeyeceğin tehlikelerden korumaya çalışıyoruz."
Ege yanıma oturup elini dizime koydu. Teması sıcaktı ama bu sıcaklık bana az önceki gibi bir zırh gibi gelmiyordu artık; bir pranga gibi hissettirmeye başlamıştı.
"Yarın evdesin," dedi Ege, kestirip atan bir ses tonuyla. "Ali Aras’la ben kafedeki durumu inceleyeceğiz. O Sarp denilen çocuğun kimliğini, geçmişini bir araştıracağız. İşin aslı astarı ortaya çıkana kadar, senin kan değerlerin ve tansiyonun düzelene kadar o kafeye gitmiyorsun. Konu kapanmıştır."
"Konu kapanmadı!" diyerek aniden ayağa kalktım. Başım hafifçe yalpaladı ama Ege’nin beni tutmasına izin vermeyerek geriye çekildim. "Siz benim hayatımı yönetemezsiniz! Ben iyileşmek istiyorum diyorum size, siz beni daha çok hasta ediyorsunuz! Yarın o kafeye gideceğim, bitti! Ne haliniz varsa görün!"
Bu kadarı da fazlaydı. Ben nefes almaya çalıştıkça, onlar beni daha çok boğuyorlardı.
Ama bir yerde durmaları gerekiyordu.
Ne derlerse desinler, ne yaparlarsa yapsınlar ben o kafeye gidecek, çalışacaktım. Buna ne Ege ne de Abim karışabilirdi.
İyi okumalar dilerim. 🤍
Bölüm etkileşimi
