Geçmişin Gölgesinde kitap kapağı

13. bölüm / 16

13. Bölüm: Fırtınanın Eşiğinde

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: 13. Bölüm: Fırtınanın Eşiğinde

Alin Karavardar

Delirmek üzereydim. Beni bu hapishane denebilecek kadar karanlık bir odaya kapatmışlardı. En son iki gün geçtiğini söylemişlerdi. Onun üzerinden ne kadar geçmişti?

En son Ege’nin sesini duymuştum. O da delirmiş gibiydi. Şimdi evde ne yapıyordu? Yeliz teyze, Peri… Onlar nasıldı?

Abimi düşünemiyordum bile.

Zihnimin duvarları çatırdıyordu. Zaman, bu küf kokulu bodrum katında akmayı bırakmış, üzerime çöken zifiri bir katrana dönüşmüştü. Saatler mi geçmişti, yoksa ben günlerdir bu rutubetli betonun üzerinde kendi çürümemi mi izliyordum? Bilmiyordum. Bildiğim tek şey, içimdeki o son insani, mantıklı halkanın da büyük bir gürültüyle koptuğuydu.

Elimdeki silah... Parmaklarımın arasında buz gibi duran o metal parça...

Az önce Cevat’a ve adamlarına doğrulttuğum, güya beni buradan kurtaracak olan o silah... Titreyen ellerimin arasında birden dünyanın en ağır, en anlamsız yüküne dönüştü. Tetiğe basamamıştım. Ya da basmıştım da mermi mi karavana gitmişti, zihnimdeki o uğultudan hatırlayamıyordum. Tek hatırladığım, Cevat’ın o iğrenç, karanlık kahkahası ve Kadir’in üzerime çullanıp silahı elimden tereyağından kıl çeker gibi söküp alışıydı.

Beni tekrar içeri fırlatmışlardı. Bu kez kapıyı sadece kilitlemekle kalmamışlar, arkasından ağır metal bir cıvatayı sürgülemişlerdi.

"Sürtük!" diye bağırmıştı Sinan dışarıdan. Bacağındaki yaranın acısıyla kapıyı tekmeliyordu. "Cevat Bey dokunmayın demese seni bu kapının önünde parça parça ederdim! Dua et o veletler iki milyon doları getirsin! Yoksa seni parçalarını bile bulamayacakları bir çukura gömeceğim!"

Adım sesleri uzaklaşmıştı. Ve ben yine o öldürücü, amansız sessizlikle baş başa kalmıştım.

Ayağa kalktım. Bacaklarım titriyordu ama bu titreme korkudan değildi. İçimde devasa, kontrol edilemez bir fırtına kopuyordu. Göğsüm hızla inip kalkıyor, ciğerlerime dolan tiner ve küf kokusu boğazımı bir bıçak gibi kesiyordu. Gözlerimin önüne Ege’nin doğum günümde boynuma taktığı gümüş manolya kolye geldi. Sonra abimin o koruyucu, yeşil gözleri... Yeliz teyzenin sıcacık kucağı... Peri’nin cıvıl cıvıl sesi...

Ve hemen ardından... Babam.

Yusuf. Beni iki milyon dolara bir tetikçiye satan öz babam.

"Yeter!"

Boğazımdan yırtıcı, insanüstü bir çığlık koptu. Bu ses bana ait değildi; bu ses, yıllardır içimde bastırdığım, ezildiğim, dayak yediğim, susturulduğum bütün o karanlık çocukluğumun çığlığıydı.

Aklımı kaybediyordum. Kontrolü kaybediyordum. İçimdeki yangın bedenimi ele geçirmişti.

Gözüm hiçbir şeyi görmüyordu artık. Duvarlar üzerime geliyordu. Tavan alçalıyor, beton zemin ayaklarımın altından kayıyordu. Saçlarımı iki elimle kavrayıp hırsla çektim. Saç diplerimdeki acı, zihnimdeki o devasa felaketi uyuşturmaya yetmiyordu.

"Yeter!" diye kükredim, boşluğa doğru. "Yeter artık!"

Saldırdım. Odadaki her şeye, kaderime, bu duvara, bu betona, beni bu çukura atan her bir saniyeye saldırdım.

İlk olarak sağ tarafta duran, kapağı paslı metal dolaba koştum. Bütün gücümle, omuzumla dolaba çarptım. Paslı metal odanın içinde sağır edici bir gürültüyle yankılandı. Yetmedi. Dolabı iki elimle kavrayıp öne doğru çektim. Ağır metal dolabın betona sürrtünürken çıkardığı o tiz, kulak tırmalayıcı ses kanımı dondurdu ama durmadım. Bütün gücümle dolabı devirdim.

Dolap büyük bir gürültüyle yere kapaklandı. İçindeki kurumuş boya kutuları, paslı çiviler, fırçalar, eski tiner tenekeleri darmadağın olarak odaya saçıldı. Tenekelerden biri patladı, etrafa keskin, göz yakan bir boya kokusu yayıldı.

Durmadım. Delirmiştim.

Yerdeki boya kutularından birini kaptım. Duvara doğru fırlattım. Kutunun duvara çarpıp patlamasıyla gri betona koyu kırmızı, kanı andıran bir boya birikintisi saçıldı.

"Alın!" diye bağırdım duvara doğru, boya kutularını teker teker vururken. "Alın işte! Satın beni! İki milyon dolar değil mi? İki milyon dolarlık kan bu! Bakın!"

Sol taraftaki çürümeye yüz tutmuş tahta paletlere yöneldim. Ayağımdaki botla paletlerin ortasına sert tekmeler indirmeye başladım. Tahtalar kırılıyor, kıymıklar ellerime, yüzüme batıyordu ama hiçbir acı hissetmiyordum. Zihnim uyuşmuştu. Bir tahta parçasını kavrayıp duvara, kapıya, kendi oturduğum o iğrenç şilteye vurmaya başladım.

Şilteyi yırttım. Tırnaklarımı süngerin içine geçirip parçaladım. İçindeki kirli pamukları, sünger parçalarını havaya savurdum. Oda bir anda toz, pamuk, tiner kokusu ve kırmızı boya kaosuyla doldu.

Yere fırlatılan o plastik su şişesini ve bisküvit paketini gördüm.

"Yemeyeceğim!" diye haykırdım, bisküvi paketini ayaklarımın altında ezerken. "İçmeyeceğim lan! Sizin iğrenç sadakanızı istemiyorum!"

Duvarlara tırnaklarımı geçirdim. Sıvalar sökülüyor, tırnaklarımın arasına kan ve pislik doluyordu. Parmak uçlarımdan süzülen kanı umursamadım. Sırtımı duvara vurmaya başladım. "Ege!" diye bağırdı boğazım, yırtılırcasına. "Neredesin? Abi! Neredesiniz?"

Gözyaşlarım, yüzümdeki kırmızı boyaya ve toza karışarak çeneme akıyordu. Soluk soluğaydım. Göğsüm bir körük gibi inip kalkıyor, kalbim kaburgalarımı kırmak istercesine atıyordu.

Dışarıdan birden sert ayak sesleri geldi. Kapıdaki cıvata hışımla geriye çekildi. Kapı hafifçe aralandı.

"Ne oluyor lan orada?" Sinan’ın bağıran sesi duyuldu. Kadir ile birlikte kapının eşiğinde belirdiler. Ellerinde fenerler vardı. Fenerin ışığı odadaki yıkımın üzerine düştü.

“Abi, kız delirdi!”

Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Elini göğsüme götürdüm. “Gelin! Hepiniz gelin!”

Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi açılmıştı. Boğazımdan çıkan o hırıltılı kükreme bir insana ait olamayacak kadar yırtıcı, bir o kadar da çaresizdi. Elime geçen paslı tahta parçasını, avucuma batan devasa kıymıklara hiç aldırış etmeden daha da sıkı kavradım. Tırnaklarımdan süzülen sıcak kan, kirli ve kırmızı boyayla sıvanmış ellerimden aşağı süzülüp bileklerime ulaşıyordu ama hiçbir acı hissetmiyordum. Zihnimdeki acı, bedenimdeki her bir kası uyuşturacak kadar büyük bir felakete dönüşmüştü.

Sinan ve Kadir kapının eşiğinde dondurulmuş birer heykel gibi kalmışlardı. Ellerindeki sarı fener ışıkları; darmadağın olmuş boya kutularını, yere kapaklanmış paslı metal dolabı, patlamış sünger parçalarını ve o gri betona tırnaklarımla kazıdığım kanlı izleri aydınlatıyordu. Kadir’in gözlerinde saf bir dehşet vardı; sanki karşısında zincirlerini kırmış, kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış yırtıcı bir canavar görüyordu.

"Gelin hadi!" diye bağırdı boğazım yeniden. Sesim çatlıyor, genzime dolan tiner ve amonyak kokusu ciğerlerimi yakıyordu. "Gelin de görün! Bir canı iki milyon dolara satmak neymiş gelin kendi gözlerinizle görün! Hanginiz önce gelecek? Sinan? Kadir? Cevat nerede? O şerefsiz patronunuzu da çağırın!"

Elimdeki tahta parçasını hırsla Sinan’a doğru savurdum. Tahta havayı yararak Sinan’ın tam omzunun yanındaki ahşap kapı kasasına çarpıp ortadan ikiye yarıldı. Sinan refleksle geriye doğru çekildi, bacağındaki yaranın acısıyla inleyerek koridordaki duvara yaslandı. Kirli sakallarının altındaki yüzü sinirden ve şaşkınlıktan kireç gibi olmuştu. "Bu kız aklını tamamen yitirmiş..." diye mırıldandı Kadir, sesi titriyordu. "Abi bak, kendine zarar veriyor! Cevat Bey kıza tek bir iz bile gelmeyecek, dedi, şuna bak! Her yeri kan içinde!"

"Bana dokunamazsınız!" diye haykırdım. Ayaklarımı betona vurarak üzerlerine doğru iki büyük adım attım. Kanlı ellerimi yüzümün önünde pençe gibi açtım. "Dokunduğunuz an, o pis ellerinizi kendi dişlerimle sökerim! Beni duydunuz mu? Bedenimi satamayacaksınız! O iki milyon doları da, babam olacak o mahlukun borcunu da göğsünüzü yararak ödeteceğim size!"

Deli gibi gülmeye başladım. Çatallı, boğuk ve yankılanan bir kahkahaydı bu. Kendi sesim kendi kulağıma bile yabancı geliyordu. Ağlarken gülmek, zihnimin iplerini tamamen koparttığının resmiydi. Gözyaşlarım yüzümdeki toza, çamura ve kırmızı boyaya karışıp çeneme damlıyordu.

"Ne bakıyorsunuz?" diye gürledim kahkahamın ortasında. "Vurun beni! Öldürün! Cesedimi bile satamazsınız o zaman! Satın hadi! Cesedimi koyun Cevat'ın önüne!"

“Yeter be!” Sinan koşar adımlarla gelip kolumu tuttu. “Bana bak kızım! Sırf Cevat Bey’in emri var diye sana dokunmuyorum ama benim sabrımı zorlama! Kaşınma yoksa çok güzel kaşırım!”

Gözlerimi onun bakışlarına diktim. Kolumu sıkması umurumda bile değildi. Hafifçe gülümsedim ve bu Sinan’ı iyice delirtti.

“Kaşısana.” Yüzümü onun yüzüne iyice yaklaştırdım. “Hadi yapsana. Vursana bana. Al silahını, vur beni! İstediğin bu değil mi? Yap!”

“Abi…” dedi Kadir, Sinan’ın kolunu tutarak. “Yapma. Cevat Bey görürse seni gebertir.”

Sinan, Kadir’i duymuyordu bile. Tuttuğu kolumu iyice sıkarak canımı yakmaya çalıştı ama ben bunu hissetmiyordum bile. “Kadir,” dedi, bakışlarını benden ayırmadan.

“Söyle abi.”

“Sandalye, bant ve halat getir. Şunu bağlayalım yoksa başımıza bela olacak.”

Kadir başını eğip, “Tamamdır abi,” dedi.

Kadir koridorda yankılanan aceleci adımlarla uzaklaşırken Sinan kolumu sanki etimi kemiğimden ayırmak istercesine sıkmaya devam ediyordu. Gözlerinde sadece öfke değil, ilk kez bir parça şaşkınlık ve saf bir aşağılık duygusu vardı. Karşısında korkudan büzülen, ayaklarına kapanıp yalvaran bir kız beklerken; gözlerinin içine bakıp onunla alay eden, ölümü bile bir silah gibi ona karşı sallayan biri vardı. Ve bu durum Sinan’ı delirtiyordu.

"Gül," dedi Sinan, nefesini yüzüme doğru üfleyerek. "Gül bakalım küçük hanım. Bakalım o sandalyeye bağlandığında, hareket bile edemediğinde de böyle gülebilecek misin? Cevat Bey gelsin, o zamana kadar o çeneni kapalı tutmanın yolunu buluruz."

"İstediğin kadar bağla," dedim, kolumdaki baskıya inat yüzümdeki o soğuk, donuk gülümsemeyi bozmadan. "Bedenimi bağlayabilirsin Sinan. Ama zihnimi bağlayamazsın. İçimdeki nefreti durduramazsın. Ben bu sandalyede otursam bile o kapı açıldığında senin ecelin olacağım."

Sinan’ın çenesi seğirdi. Kolumu sertçe geriye doğru savurup beni patlamış şiltenin ve yere saçılmış tozların ortasına fırlattı. Sendeleyerek sırtımı duvara çarptım ama yere düşmedim. Ayakta kaldım. Ona eğilmeyecektim.

Çok geçmeden Kadir elinde ahşap, eski bir sandalye, kalın bir koli bandı ve çamaşır ipiyle içeri girdi. Sandalyeyi odanın ortasına, dökülen kırmızı boyaların tam merkezine pattadak bıraktı.

"Otur," dedi Sinan, çenesiyle sandalyeyi işaret ederek.

Hiç kıpırdamadım. Gözlerimi ikisinin arasında gezdirdim.

"Sana otur dedim!" diye kükredi Sinan ve üzerime yürüyüp beni omuzlarımdan kavradı. Beni hırsla sandalyeye doğru bastırdı. Bacaklarım tahta ayaklara çarptı, kalçadadan aşağısı sızladı ama yine de ses çıkarmadım. Beni sandalyeye oturttuğu an Kadir hemen öne atıldı.

Kadir, parmakları titreyerek kalın halatı bileklerime sarmaya başladı. Sandalyenin arkasından kollarımı dolandırıp ipi öyle bir sıktı ki, canımın acısıyla dişlerimi birbirine bastırdım. Sıcak kan, tırnaklarımdaki ve parmaklarımdaki yaralardan akıp halatın üzerine bulaşıyordu. Kadir kanı görünce irkildi, bakışlarını benden kaçırdı.

"Bileklerini sıkı bağla Kadir," dedi Sinan, tepemde dikilip beni izlerken. "Bacaklarını da bağla. Kıpırdayamasın."

Kadir ipin diğer ucuyla ayak bileklerimi sandalyenin ayaklarına sabitledi. Halat eti kesiyordu, damarlarımdaki kan akışı yavaşladıkça parmak uçlarım uyuşmaya, soğumaya başladı. Ama bedenimdeki bu fiziksel acı, içimdeki o devasa nefretin yanında hiçbir şeydi.

Sinan cebinden koli bandını çıkardı. Dişleriyle bandın ucunu kavrayıp sertçe çekti. Bandın açılırken çıkardığı o tiz ses odadaki leş kokulu havada yankılandı.

"Son sözlerin mi küçük hanım?" dedi Sinan, bandı iki eliyle gererek yüzüme yaklaştı. "Var mı o çene çalan dilinden son bir cümle?"

Gözlerinin tam içine baktım. Bakışlarımdaki ateş onu bir saniye olsun irkiltmeye yetti. "Ege buraya geldiğinde," dedim, her bir kelimenin üzerine basa basa, "Ve abim o kapıdan içeri girdiğinde... Beni bu sandalyeye bağladığın her saniye için seni canlı canlı yakacaklar. Bunu sakın unutma Sinan."

Sinan’ın yüzü karardı. Tek bir kelime bile etmeden koli bandını sertçe ağzımın üzerine yapıştırdı. Bandı başımın arkasından dolandırıp iki kat sardı. Nefesim burnuma sıkıştı. Genzimden gelen o amonyak ve tiner kokusu ciğerlerimi tıkadı ama başımı dik tuttum. Gözlerimi kapatmadım.

"Tamamdır," dedi Sinan, ellerini birbirine vurarak. "Şimdi baksın bakalım duvara. Kadir, dışarı çık. Kapıyı kilitle, cıvatayı da çek. Cevat Bey gelene kadar buradayız."

Kadir bana son bir kez acıyan ve korkan gözlerle baktı. Odadaki fenerleri alıp dışarı çıktılar. Demir kapı üzerime kapandı, kilidin iki kez dönme sesi yankılandı ve cıvata büyük bir gürültüyle yuvasına oturdu.

Zifiri karanlık... Ve zifiri bir sessizlik.

Şimdi odanın ortasında, kırık tahtaların, kırmızı boya birikintisinin ve parçalanmış süngerlerin arasında bir sandalyeye çakılmış durumdaydım. Ellerim arkamdan bağlı, ayaklarım sabitlenmiş, ağzım bantlanmıştı. Burnumdan kesik kesik, hızlı nefesler alıyordum.

Zihnimin odaları yeniden çatırdamaya başladı.

Allah kahretsin. O çenemi tutumadığım için, aklıma sahip çıkamadığım için buraya bağlanmıştım.

İçimden kendime sövüp ayağımı sertçe yere vurdum. Kendimi tutabilirdim. O aptal kafamı susturabilirdim. Ama yapmamıştım!

Sinan’ın sıktığı kolum ve halatın bağlandığı kısım çok acıyordu. Acıyla inleyerek başımı hafifçe öne doğru eğdim.

Abi, diye fısıldadım içimden. Ne olur beni kurtar. Canım çok yanıyor.

Ağzımdaki koli bandı dudaklarımı öyle sıkı kenetlemişti ki içimden attığım çığlıklar boğazımda boğulup burnumdan çıkan hırıltılı nefeslere dönüşüyordu. Şakaklarımdan süzülen soğuk ter, yüzümdeki kurumuş kırmızı boyayı yumuşatıp genzime doğru akıtıyordu. Kimyasal tat ve kan kokusu birbirine karışmıştı.

Gözlerimi tavandaki o küçük parmaklıklı pencereye çevirdim. Gri ışık yavaş yavaş çekiliyor, yerini uğursuz bir alacakaranlığa bırakıyordu. Saat kaçtı? Saat ikiyi geçmiş miydi? Yoksa Cevat’ın biçtiği o ölümcül süre şu an, tam da bu saniyede dolmak üzere miydi?

Kollarımı arkaya doğru var gücümle çekmeye çalıştım. Bedenim omuriliğimden aşağı ayrılacakmış gibi bir acıyla sarsıldı. İpin kestiği bileklerimden akan sıcak kan, parmak uçlarımdan sandalyenin ahşap bacaklarına süzülüyordu. Acı, bir zehir gibi vücuduma yayılırken bilincim tutunacak tek bir dal arıyordu.

Abim...

Zihnimin zifiri karanlığında Ali Aras’ın o dik duruşu, üzerimdeki koruyucu gölgesi belirdi. Bizi aynı evin içinde birer kurbana çeviren o cani adama, öz babamıza karşı beni göğsünde sakladığı geceler geldi aklıma. On bir yaşındaki bir çocuğun o küçük elleriyle bana nasıl siper olduğunu, kemer sesleri kesilene kadar kulağıma nasıl sayı saydırdığını hatırladım.

Bir, iki, üç, dört...

"İçinden sayı say Alin," derdi abim. "Sayılar bittiğinde gürültü de bitecek. Ben buradayım."

Şimdi sayı sayamıyordum bile. Zihnimdeki rakamlar darmadağın olmuştu. Ağzımdaki bant nefesimi tıkarken, Abi, diye inletti içimdeki ses tekrar. Canım çok yanıyor abi. Yalvarırım gel.

Ve sonra Ege...

Gözlerimin önünde beliren o kahverengi gözler, gümüş manolya kolyeyi boynuma takarkenki o titreyen parmakları... Telefonun diğer ucunda adımı feryat ederken kırılan sesi kulaklarımda çınladı: "Alin! Korkma sakın, geliyorum!"

Geleceklerdi. Gelmek zorundaydılar. Ama o parayı bulamamışlarsa? Yusuf denilen o aşağılık herif iki milyon doları alıp kaçmışken, Ege ve abim o parayı bulamamışsa ne olacaktı? Cevat beni o yurt dışındaki cehenneme sürüklemek için kapıyı açtığında ben bu sandalyede tek bir çırpınış bile gösteremeden pes mi edecektim?

"Hayır!"

Ağzımdaki banda rağmen ciğerlerimden boğuk bir kükreme yükseldi. Bacaklarımı çamaşır ipine karşı bütün gücümle gerdim. Sandalye beton zeminde gıcırdadı. Sağa doğru kendimi fırlattım. Sandalyenin tek ayağı havada kaldı, dengemi yitirdim ve yan devrildim.

Ahşap sandalyeyle birlikte sol omuzumun üzerine sertçe çakıldım. Şakaklarımdaki damarlar patlayacak gibi zonkladı, gözlerimin önüne simsiyah bir perde indi. Bir an nefesim tamamen kesildi. Göğsümdeki hava boşaldı, gözlerimden yaşlar süzüldü. Ama durmadım. Betona sürünen başımı hırsla sağa sola salladım.

Amacım bu sandalyeden kurtulmaktı.

Yerde yan devrilmiş hâlde yatarken kemiklerime batan o beton zemin bana acıdan çok, tuhaf bir hırs veriyordu. Omuzumun üzerine çakılmamın şiddetiyle sol kolum tamamen uyuşmuştu ama zihnimdeki o uğultulu karanlık yerini berrak bir nefrete bırakmıştı. Soluk soluğaydım. Ağzımdaki koli bandı her nefes alışımda burnuma yapışıyor, genzimi amonyak kokulu, küflü havayla dolduruyordu.

Başımı betona vura vura geriye doğru çektim. Sandalyenin arka ayaklarından biri, az önce devirdiğim paslı metal dolabın kenarına takılmıştı.

Kurtulmalıydım. Beni buraya bir kurbanlık koyun gibi bağlayıp gitmelerine izin veremezdim. Abim kapıdan içeri girdiğinde, Ege beni bulduğunda karşılarında pes etmiş, köşesinde ölümü bekleyen bir Alin görmeyeceklerdi. Ben Karavardar’dım. Beni yok etmek isteyen o adamın, öz babamın kanını taşıyordum belki ama damarlarımdaki o fırtınayı bana veren şey onun kötülüğü değil, hayatta kalma hırsımdı.

Gözlerimi kısıp odanın zifiri karanlığında, yüzümün birkaç santim ötesinde duran enkaz yığınına baktım.

Az önce kendi ellerimle parçaladığım tahta paletlerin kıymıkları, patlamış boya kutuları ve metal dolaptan saçılan paslı gereçler tam karşımda duruyordu. Kırmızı boya birikintisi betona yayılmış, kurumaya yüz tutmuştu. Yüzümün sol tarafı o yapış yapış boyaya batmıştı ama umursamadım. Bileklerimi zorlayarak dudaklarıma doğru uzandım ve koli bandını yavaş yavaş çekerek çıkarttım.

“Ne oluyor lan orada?”

Sinan’ın sesi kapının ardından duyuluyordu. Sinirli bir ses tonu vardı ve açıkçası bu benim umurumda değildi. Umurumda olan buradan bir an önce kurtulmamdı.

Ege ve Ali Aras beni kurtarırdı. Onlara güveniyordum.

Kapı aniden sertçe açıldı. Gelenler Sinan ve Kadir’di. Kadir yine arkada korkuyla saklanmış, Sinan’ın ne yapacağını bekliyordu. Sinan’ın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti.

Sinan içeri doğru adım atıp tam yanımda bitti. Bandı sertçe çekti. “Ne yapıyorsun lan sen?” diye bağırdı, beni sertçe kaldırarak. “Şu hâline bak. Yüzünün hâli ne?”

Gülümsedim. “Hepsinin sebebi sizsiniz.”

“Bana bak kızım,” dedi, saçlarımı sıkıca kavrayarak. Canımın acıyacağını sanıyordu ama ben hissetmiyordum bile. “Sana dokunmamak için kendimi zor tutuyorum. Sabrımı zorlama.”

Ben hâlâ gülümsemeye devam ediyordum. Saçımın çekilmesi umurumda bile değildi. “Yapsana. Saçımı çekiyorsun. Bu dokunmak olmuyor mu?”

Sinan’ın yüzündeki o çarpık, sinirli ifade bir an için dondu. Kulakları sağır edercesine gerilen çenesi, kelimenin tam anlamıyla zihnindeki sigortaları attırdı. Gözlerinde beliren o karanlık, ölümcül parıltı, kurbanının korkmasını bekleyen bir celladın, kurbanının yüzünde alaycı bir gülümseme görmesiyle duyduğu o çaresiz öfkeydi.

"Sen gerçekten kaşınıyorsun," diye tısladı Sinan, dişlerinin arasından.

“Evet,” dedim, sırıtarak. “Kaşınıyorum, gel de kaşı.”

Sinan derin bir nefes alarak ellerini saçımın arasından çekti. Sabır diler gibi tavana bakıp gözlerini kapattı. “Bu kız benim sınavım. Yemin ediyorum bilerek yapıyor.”

“Abi ne olur sakin ol.” Kadir, Sinan’ın kolunu tutup kendine doğru çekti. “Kendine gel. Cevat Bey’in dediklerini hatırla.”

“Cevat Bey’ine de sana da başlattırma şimdi, Kadir.”

Bileklerim bağlı olduğu için başımı ovuşturamıyordum. Dipleri hafif sızlıyordu. Hafifçe inleyerek kolumu oynatmaya çalıştım.

“Abi saatin dolmasına çok az kaldı ama hâlâ gelmediler.”

Sinan sırıttı. “Belki de kurtuldukları için mutlulardır. Bu beladan kurtulmak büyük bir nimet çünkü.”

“Beni serbest bırakıp kurtulabilirsiniz,” diyerek ortaya öneri sundum.

Sinan sanki aklına yeni gelmiş gibi şaşırdı. “Allah Allah, bu daha önce neden benim aklıma gelmedi?”

Malsın çünkü, diyemedim.

“Çok zeki olduğun için kafanda bir sürü şeyler dolaşıyordur,” dedim.

“Haklısın,” diyerek beni onayladı.

İlerden keyifli bir ıslık sesi yükseldi. Cevat Bey’in ıslığıydı bu. Her zaman keyifli bir şekilde ıdlık çalar, rahat rahat gezerdi.

Adım sesleri duyuldu. Buraya doğru geliyordu.

Sinan, Kadir ve benim üzerimde gezinen gözlerini koridorun karanlığına çevirdi. Cevat’ın ritmik, tüy ürpertici ıslığı rutubetli duvarlarda yankılanarak yaklaşıyordu. O ıslık, bir adamın ne kadar gaddar ve ne kadar kendinden emin olabileceğinin en net kanıtıydı. Her bir nota, üzerime dikilmiş bir ecel mühürü gibi yankılanıyordu.

Sinan hırsla tırnaklarını avucuna bastırdı, hemen üzerini çekiştirip toparlandı. Kadir ise sanki karşısına bir hayalet çıkacakmış gibi biraz daha geriye, kapı kasasının arkasına çekildi.

“Nasılmış bakalım bizim kız?”

Yıkılmış bir enkaz, kupkuru bir çöl…

Bakışlarımı hızla kapıdan içeri giren Cevat Bay’e çevirdim. Dudaklarında yakılmış sigara, elinde ise telefon duruyordu. Keyfi yerinde gibiydi.

“Niye bağladınız kızı? Yüzünün hâline bakın! Ben size böyle mi emrettim?” Bakışları Kadir’e ve Sinan’a döndü. “Kızda tek bir çizik bile olmayacak demedim mi?”

“Rahat durmadı, Cevat Bey,” diye sorusunu yanıtladı, Kadir.

Cevat Bey, dudaklarının arasındaki sigarayı son kez içine çekip yere fırlattı ve ayakkabısının ucu ile ezdi.

“Niye rahat durmadın, güzel kızım?” diye sordu Cevat Bey.

Cevap vermedim. Onun yerine bakışlarımı kendi üzerimde ve bileklerimde gezdirdim.

“Anlaşıldı.” Elindeki telefonda bir şey yapıp bana doğru uzattı. “Konuş bakalım, Alin nasılmış?” dedi, telefona doğru.

“Eğer ona dokunduysan seni öldürürüm piç kurusu.” Ege’nin sesiydi. “Parayı aldım, geliyorum. Sakın ona dokunmuş olma. Gelince ona bir şey olmuş olursa seni inlete inlete geberteceğim.”

Gözlerim doldu, boğazımda yumru oluştu. Seslenmek, ona iyi olduğumu söylemek istedim ama başaramadım.

Parayı almıştı. İki milyon doları ne zaman, hangi ara ve nasıl bulmuştu? Bu akıllarda bayağı bir soruya kapı açıyordu ama önemli olan bu değildi. Önemli olan buraya gelmesiydi.

“Hiç mi merak etmiyorsun?” dedi Cevat Bey, tiz bir kahkaha atarak. “Şu an sandalyeye bağlı ve yüzü kıpkırmızı.”

“Ne?” Ege donup kalmıştı sanki. “Kırmızı… Kıpkırmızı. Neyin kırmızı? Ne diyorsun lan sen? Kan mı yoksa? Eğer o kansa yaşamak için yalvar lan!”

“Ege!” En sonunda kendimde o gücü bulup bağırabilmiştim.

“Alin…” Az önceki sinirli ses tonundan eser kalmamıştı sanki. “Ne kırmızısı? Ne diyor o piç?”

“Korkma,” diye fısıldayabildim. “Kan değil, boya. İlk başta dokunmadılar ama sonra rahat durmadığım için bağladılar.”

“Kim o?” Abimin sesini işitmiştim. Ege’nin yanına yeni gelmiş olmalıydı. “Alin’in sesi miydi o?”

“Abi!” diye bağırdım, gözlerimden yaş akarak. “Abi! İyiyim ben, korkmayın.”

“Alin’im… Güzelim benim… İyi misin?”

Gözlerimden yaşlar süzüldü. Sesimin titremesinden, abimi üzmekten çok korkuyordum. “İyiyim abi… Sakın korkmayın. Çok iyiyim ben.”

“Korkmuyoruz, güzelim. Sakın ağlama. Ege abin ile geliyoruz. Sakın korkma,” dedi Ali Aras. Gülümsediğini hissediyordum.

Ege’nin arkadan söylenmesini duydum. “Baba! Çabuk parayı alıp gidelim! Ben daha fazla dayanamıyorum!”

Ne babası? Ege’nin babası mı verecekti parayı? Bir adam, tanımadığı kız için iki milyon dolar kadar yüklü parayı nasıl verebilirdi? Ya da verir miydi?

Belki her baba, benim babam gibi değildi…

“Dur oğlum, kızın iyi olduğundan emin olalım hemen gideriz.” Ege’nin babası olduğunu düşündüğüm adam konuşmuştu.

Cevat sırıtarak telefonu dudaklarına iyice yaklaştırdı. “Size acıdığım için özel olarak bir on dakika falan ekliyorum. Bakalım saatimiz kaçmış?” Telefonundan göz ucuyla baktı. “Saat ikiyi beş geçiyor. Eğer o para en geç ikiyi çeyrek geçe gelmezse ya kızım cesedini bulursunuz ya da şansızsanız onu bile bulamazsınız.”

Ege’nin ve Ali Aras’ın öfkeli nefes alış verişlerini hissediyordum. “Bana bak. Eğer Alin’e dokunursan seni gebertirim. Ne yaptığın umurumda bile değil. Yüzünde, kolunda veya herhangi bir yerinde bir çizik olursa… O zaman kaçacak bir delik ara, Cevat Kara,” dedi Ege.

Cevat’ın suratının bir anda bembeyaz olduğunu gördüm. “Sen… Sen benim soyadımı nereden biliyorsun?”

Ege kahkaha attı. “Sen beni ne sandın, Cevat? Benim bir sürü polis arkadaşlarım var. Ayrıca senin o pislik soyadını öğrenmek için polise ihtiyacım yok. Yani kısacası… Senin annenin doğduğu saate kadar öğrenirdim ama neyse… Bu da sana kıyağım olsun.”

Dudaklarım istemsizce yukarı kıvrıldı.

Aynı şekilde Kadir ve Sinan’ın suratı da bembeyaz olmuştu. En çokta Sinan’ın yüzündeki değişim içimdeki yağları eritmişti. Birkaç dakika öncesine kadar beni eziklemeye çalışan adam, şimdi bir adamın sözlerinde bembeyaz kesilmişti.

Bileklerim aniden sızlamaya başlamıştı. Gözlerimi bileklerime çevirdiğimde hafifçe kanamaya yakınlaştığını gördüm. “Şu ipi çözün canım yanıyor.”

Cevat telefonu kapatıp bakışlarını bana dikerek gülümsemeye başladı. Gerçekten bu adam psikopattı. Akli dengeleri iyi değildi. “Abin ve Ege gelsin, öyle açarım.”

"Ya gelmezlerse?" dedi Sinan, bir adım öne çıkıp sesini Cevat’a duyurmaya çalışarak. "Cevat Bey, bu herifler polis dediler, soyadınızı söylediler... Ya mekânı bastırırlarsa?"

Cevat, gözlerini ağır ağır Sinan’a çevirdi. Suratındaki o sahte, rahat gülümseme bir anda silindi; yerini buz gibi, yırtıcı bir ciddiyete bıraktı. Telefonunu cebine atıp adımlarını ağır ağır Sinan’a doğru attı. Her bir adımında odadaki rutubetli hava daha da ağırlaşıyor, Sinan’ın şakaklarından aşağı soğuk terler süzülüyordu.

"Sinan," dedi Cevat, sesi bir fısıltı kadar kısık ama kılıç kadar keskindi. "Sen benim kaç yıldır bu piyasada olduğumu sanıyorsun? Hangi polis benim kapıma öyle elini kolunu sallayarak gelebilmiş? Ege dediğin o züppe velet, sırf gözümüzü korkutmak için blöf yapıyor. Benim soyadımı bilmesi bana ne yapabilir? İki milyon doları getirmekten başka hiçbir çareleri yok."

Gözlerini tekrar bana çevirdi. Bakışlarında iğrenç bir doyumsuzluk, bir tüccarın malını incelerken takındığı o soğuk hesapçılık vardı.

"Ama haklı olduğun tek bir konu var," diye devam etti Cevat, bana doğru bir adım atarak. "Zaman daralıyor. Ve ben, parayı görmeden bu kızın bileklerini çözmem."

"Cevat Bey," dedim, sesimdeki her bir pürüzü öfkeyle bileyerek. "O para buraya gelecek. Ege de, abim de o kapıyı kırıp içeri girecekler. Ama geldiğinde..." Bakışlarımı Sinan’ın üzerindeki o korkak gözlere kilitledim. "İlk işim, beni bu sandalyeye bağlarken sıktığınız o halatları sizin boğazınıza dolamak olacak."

Sinan refleksle yutkundu, bir adım geriledi. Ama Cevat sadece alaycı bir tavırla başını geriye atıp güldü.

"Ruhun taze," dedi Cevat, tam önümde diz çökerek. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, nefesindeki o ucuz tütün ve bayat kahve kokusu mide bulantımı ikiye katladı. "Baban seni satarken gözü bile kırpmadı Alin. Yusuf Karavardar... Öz kızı için iki milyon dolarlık bir senet imzalayıp kaçan o adam var ya… İşte o adam senin canını tek bir kumar masasında harcadı. Şimdi elin adamları gelip seni kurtaracak öyle mi? Babanın yapmadığını bir velet mi yapacak?"

"Onlar babam değil," dedim, gözlerimin içine biriken yaşları nefretimle yakıp yok ederek. "Onlar benim ailem. Sizin gibilerin asla sahip olamayacağı, parayla satın alamayacağı tek şey."

Cevat’ın sırıtışı hafifçe dondu. Parmağının ucuyla çenemdeki kurumuş kırmızı boyaya dokundu. Parmak boğumları yüzüme değdiği an başımı hırsla geriye çektim, dişlerimi kenetledim.

"Dokunma bana!" diye bağırdım. "Dokunma!"

"Güzel," dedi Cevat, yavaşça ayağa kalkarak. "Bu nefretini sakla. Çünkü o para ikiyi çeyrek geçeye kadar buraya gelmezse, bu nefreti yurt dışındaki o karanlık odalarda hayatta kalmak için bol bol kullanacaksın."

Cevat cebinden bir sigara daha çıkardı. Çakmağın çakılma sesi zifiri karanlık koridorda bir el feneri gibi çaktı. Sigarasından derin bir nefes çekip dumanını tam yüzüme doğru üfledi. Gözlerim yandı, ciğerlerim tıkandı ama öksürmemek için kendimi sıktım. Onlara zayıflığımı göstermeyecektim.

"Kadir," dedi Cevat, dumanın arkasından.

"Buyur Cevat Bey?"

"Saat kaç?"

Kadir elindeki feneri titreyen sol bileğine doğru tuttu. "İkiyi sekiz geçiyor, Cevat Bey. Sadece yedi dakikaları kaldı."

Az kalmıştı. Çok az kalmıştı. Sadece yedi dakika.

Ama geleceklerdi, güveniyordum.

Cevat, koridorun rutubetli karanlığına doğru birkaç adım attı. Arkasını dönüp bana bakmadı bile. O adam için ben bir insan, canı yanan bir genç kız ya da bir hayat değildim; sadece üzerine iki milyon dolar etiket yapıştırılmış bir tutam etten ibarettim. Sigarasının kırmızı koru karanlıkta küçük, meşum bir göz gibi yanıp sönüyordu.

"Sinan," dedi Cevat, sesinde hiçbir insani kırıntı barındırmayan o buz gibi tonla. "Yukarı çık. Kapıdaki adamlara söyle, gözlerini dört açsınlar. Bir hareketlilik gördükleri an panik yapmayacaklar. Önce parayı göreceğiz. Parayı almadan tek bir kurşun sıkılmayacak."

"Tamamdır Cevat Bey," dedi Sinan. Bacağındaki yaranın acısıyla hafifçe topallayarak merdivenlere doğru adımladı. Taş basamaklara vuran botlarının sesi, üzerime kapanan bir tabut kapağının gıcırtısı gibiydi.

Kadir ise kapının yanında, bir gölge gibi büzülmüş duruyordu. Elindeki fenerin ışığı hafifçe titriyordu. "Cevat Bey..." dedi, sesi korkudan neredeyse hiç çıkmayarak. "Ya... Ya gerçekten polisler geldiyse? Ege denilen o çocuk soyadınızı biliyordu. Mekânı biliyorlarsa başımız belaya girer."

Cevat aniden arkasını döndü. Fenerin cılız ışığında gözleri avını köşeye sıkıştırmış bir sırtlan gibi parladı. Kadir’e doğru iki hızlı adım atıp adamın yakasından tuttu ve hırsla duvara yapıştırdı.

"Bana bak!" diye fısıldadı Cevat, dişlerinin arasından tıkırdayan tütün kokulu nefesini Kadir’in yüzüne üfleyerek. "Bir daha o ağzından polis lafı çıkarsa, o iki milyon doları almadan önce seni bu kızın yanına bağlar, üzerinize benzin döker yakarım! Anladın mı beni? O velet blöf yapıyor! Yusuf Karavardar gibi bir kumarbazın kızı için polise gidemezler! Polise giderlerse o senetler patlar, babasının bütün kirli çamaşırları ortaya dökülür! Anladın mı lan?"

Kadir korkuyla yutkundu, başını hızla aşağı yukarı salladı. "Anladım Cevat Bey... Anladım, bağışla."

Cevat adamı tiksintiyle itip bıraktı. Üzerini düzeltti. Tekrar bana döndü."Gördün mü Alin?" dedi, yüzünde yine o iğrenç, midemi bulandıran sırıtışıyla. "Seni kurtarmak için çırpınan o ailem dediğin adamlar bile aslında kendi paçalarını kurtarma derdinde. Baban seni satarak kendi borcunu sildi. O velet ile abin de polise gidemiyor çünkü giderlerse Yusuf’un pislikleri onların da üzerine sıçrayacak. Sen sadece bu denklemdeki zavallı bir piyonsun."

"Yanılıyorsun," dedim. Ağzımdaki koli bandı yeni söküldüğü için dudaklarım kanıyor, kelimelerim genzimden gelen kan tadıyla ağırlaşıyordu. Ama başımı milim eğmedim. "Sen insanları sadece parayla, korkuyla ölçebilecek kadar sığ bir pisliksin Cevat. Abim de Ege de o parayı buraya getirecek. Ama senin düşündüğün gibi paçalarını kurtarmak için değil... Beni senden almak için."

Cevat derin bir kahkaha attı. Bu kahkaha, bodrum katının küflü duvarlarında yankılanıp kulaklarımı tırmaladı. "Sevsinler senin o masal gibi inancını. Altı dakika Alin... Altı dakika sonra o masalın son sayfasını ben yazacağım."

Bu adam onların gerçekten gelemeyeceğini sanıyordu. Ama bilmiyordu ki… Bana dokundukları için hayatları kararacaktı.

“Çöz beni artık! Gelecekler şimdi…”

Daha lafım bitmeden dışarıdan hareketlilik koptu. Sanki biri yere fırlatılmış gibiydi.

Cevat kaşlarını çatarak kapıya doğru baktı. “Ne oluyor lan? Sinan! Kadir!”

Adım sesleri yaklaşıyordu. Adımlar ağır ama sertti. Gelen kimse ses çıkarmıyor, adımlarıyla cevap veriyordu sanki.

İçeri giren silüetle gözlerim yerinden çıkacak gibi açıldı. “Kadir veya Sinan değil, Ege Erden geldi.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…