5. Bölüm: Yarım Kalan Sayılar

Vaveyla Yazarı: Alina Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 5. Bölüm: Yarım Kalan Sayılar

25 Haziran saat: 13.42

Annemin öldüğü, benim nefes almamın son bulduğu tarih. Annem gitmişti. Sanki ruhumda annemle birlikte gitmişti.

Annem yerde çaresizce yatarken ben hiçbir şey yapamamıştım. Annemi kurtaramamıştım.

Küçük Alin, bana hastane köşesinden çaresizce bakıyordu. Ama bakışlarında sadece hüzün değil, bir tutam nefrette vardı.

Kurtaramadın, diyordu küçük Alin. Annemi de öldürdün. Sırada kim var?

“Hayır,” diye fısıldadım. Ellerimi Ege’nin göğsüne koyup itmeye çalıştım ama başaramadım. “Annem bizi bırakmaz. Söz verdi. Sizi o evden kurtaracağım, dedi.”

Ege beni daha sıkı sarmaya çalıştı. “Alin…”

“Bırak beni! Dokunma bana!” Delirmiş gibiydim. En sonunda Ege’yi kendimden uzaklaştırmayı başarabilmiştim. “Yalan söylüyorsun. Annem şimdi oradan çıkacak. Sapasağlam çıkacak benim annem. Çok güçlüdür o. Bunca yıldır dayandı, buna mı dayanamayacak?”

Ege’nin kolları çaresizce iki yanına düştü. “Çok çabaladım. Çok konuştum. Çocuklarını bırakma, onlar sensiz yapamaz, dedim ama yapamadım, Alin. Kurtaramadım.”

Ellerimle kulaklarımı kapattım. Sanki kapatırsam kendimi dünyadan soyutlayabilecekmiş gibi…

“Sus,” dedim, gücüm gittikçe tükeniyordu. “Sus, sus, sus! Abimi getirin bana! Şimdi abimle birlikte sayı sayacağız, annem geri gelecek.”

“Alin…” Ses Peri’ye aitti. Bana dokunmak istiyordu ama korkuyordu. “Oturmak ister misin? Ben sana su getireyim, iç-“

“İstemiyorum!” diye bağırdım. “Ben hiçbir şey istemiyorum! Sadece annemi istiyorum! Eğer annem ölseydi benim ciğerim yanardı. Ama nerede? Hissetmiyorum!”

Yeliz Hanım oturduğu yerden kalktı. Hali perişandı. En yakın arkadaşı gibiydi annem. Yeliz Hanım, gözlerindeki o devasa anne şefkati ve sarsılmışlıkla bana doğru birkaç adım attı. Titreyen ellerini yüzüme doğru uzattı ama bedenimdeki o amansız savunma mekanizması yüzünden duraksadı. "Alin... Güzel kızım," dedi, sesi hıçkırıklarının arasında ufalanırken. "Yansın ciğerin... Ağla, bağır, yık burayı ama ne olur susma. İçine atma o ateşi, yakar seni."

"Yanmıyor!" diye haykırdım, göğsümü yumruklayarak. "Yanmıyor diyorum size! Ben niye hissetmiyorum? Annem gittiyse ben niye hâlâ nefes alıyorum?"

O an ameliyathanenin kapısı bir kez daha savrularak açıldı. Ali Aras, iki güvenlik görevlisinin arasından sıyrılıp dışarı fırladı. Üstü başı, elleri, yüzü tamamen annemin kanına bulanmıştı. Dikişleri patlamış, göğsündeki bandajlardan taze kanlar süzülüyordu ama umurunda bile değildi. Gözleri yuvalarından fırlayacak gibi büyümüş, bakışlarındaki o koruyucu, heybetli abi yıkılmış, geriye sadece annesini kaybetmiş kimsessiz bir çocuk kalmıştı.

Bana baktı. Kanlı ellerini iki yanına açtı. "Alin..." dedi Ali Aras. Sesi bir uçurumun dibinden geliyormuş gibi boğuk ve yırtıcıydı. "Gitti..."

O tek bir kelime, zihnimdeki o son barajı da yıktı geçti. Gitti, dedi abim. Koruyanım, sığınağım, arkasına saklanıp sayı saydığım adam gitti dedi.

Gözlerimin önündeki o beyaz hastane koridoru ekseninden kaydı. Dizlerimin bağı tamamen çözüldü, bedenim dondurucu fayanslara doğru düşerken bu kez kimseden kaçmadım. Ali Aras da benimle birlikte yere çöktü. İki enkaz, annemizin kanının kurumaya yüz tuttuğu o buz gibi zeminde birbirimize sarıldık.

Abim başını boynuma gömdü. Hayatımda ilk kez Ali Aras’ın böyle böğürerek, ciğerleri sökülürcesine ağladığını duydum. O heybetli omuzları sarsılıyor, kanlı parmakları sırtımdaki kazağı yırtmak istercesine kenetleniyordu.

"Koruyamadım Alin..." diye inledi Ali Aras, yüzünü kazağıma gömerek. "Seni korudum ama annemi koruyamadım... Kemer darbelerine göğüs gerdim ama o üç kurşuna engel olamadım abim... Bizi bıraktı gitti..."

"Abi..." dedim, sesim boğazımdaki kan tadına karışırken. Ellerimi abimin kanlı sırtına doladım. Parmaklarım onun patlayan dikişlerine, sızan sıcak kanına değiyordu ama ikimiz de acıyı hissetmiyorduk. Bizim canımız zaten birkaç metre ötede, o yeşil kapının arkasındaki paslanmaz çelik masada çekilip alınmıştı. "Sayı sayalım abi... Ne olur sayı sayalım. Yüz de, bin de... Annem duyar belki, geri döner."

"Sayamayız artık Alin," dedi Ali Aras, hıçkırıklarının arasında. "Sayılar bitti... Bizim çocukluğumuz o bahçede, o nemli toprağın üzerinde öldü."

Ege hemen tepemizde duruyordu. Gölgesi üzerimize düşüyordu ama o gölge artık bizi korumuyordu; o gölge, ikimizin de üzerine çöken devasa bir yas kalkanıydı. Ege yavaşça yanımıza, dizlerinin üzerine çöktü. Ameliyattan çıkan o kanlı ellerini uzatıp ikimizin birden sırtına koydu. Ne bir tıp dersi, ne bir doktor mesafesi vardı tavırlarında. O da bizimle birlikte o cehennemin dibindeydi.

"Sizi bırakmayacağım," dedi Ege. Sesi alçaktı ama içindeki o azap tınısı koridordaki havayı donduracak kadar ağırdı. "Annenize söz verdim. Son nefesini vermeden önce gözlerinin içine baktım... Sizi bana emanet etti. Yemin ederim ki o adam cehennemin dibine de girse, bu dünyayı ona dar edeceğim. Ama siz yaşamaya devam edeceksiniz. Annemiz için... Neşe teyze için ayakta kalacaksınız."

Gözlerimi yavaşça kaldırdım. Ege’nin yanağından süzülen tek damla yaş, çenesinden dökülüp göğsündeki kanlı önlüğün üzerine damladı. O her şeyi halleden, her şeye gücü yeten adamın gözlerindeki o yenilgi, benim içimdeki son umut kırıntısını da yakıp kül etti.

Gözlerimi kapattım.

Zihnimdeki o loş odaya döndüm. Yedi yaşımdaki Alin, kucağındaki dudağı olmayan Pamuk bebekle karşımda duruyordu. Yüzündeki nefret gitmiş, yerini derin bir kabullenişe bırakmıştı. Bebeğin kolunu tuttu, bana doğru uzattı.

Zaman benim için durmuştu. Dışarıda güneş doğacak, mevsimler değişecek, insanlar gülüp konuşmaya devam edecekti. Ama ben, üzerimdeki o kurumuş kan kokusuyla, abimin kanayan sırtına sarılarak ve Ege’nin bitmek bilmeyen vicdan azabının gölgesinde, her gün o hastane koridorunda yeniden ölecektim.

Biz kurtulmamıştık. Biz sadece, fırtınanın en enkaza dönüştürdüğü tarafta, hayatta kalmaya mahkûm bırakılmıştık.

Zihnimdeki o loş odaya uzanan kapı, göz kapaklarımın arkasında devasa bir gürültüyle kapandı. Küçük Alin’in elindeki Pamuk bebeğin soluk rengi, zihnimin karanlığında son bir kez parıldayıp yok oldu. İçimdeki o derin şok dalgası, yerini aniden yakıcı, yırtıcı ve kemikleri un ufak eden dondurucu bir boşluğa bıraktı.

Göğsümün tam ortasında bir şey kopmuştu. Bir ip, bir damar ya da beni hayata bağlayan son bir bağ… Ne olduğunu bilmiyordum ama o koptuğu an, akciğerlerimin içindeki hava bir anda çekildi. Nefes alamadım. Oysa az önce haykırdığım o uyuşukluk, bir saniye içinde yerini binlerce iğnenin aynı anda kalbime batmasına bıraktı.

"Alin!"

Ali Aras’ın boğuk sesi sanki bir suyun altından geliyordu. Göğsüm hızla naikçe inip kalkmaya başladı ama içeri tek bir oksijen molekülü bile girmiyordu. Boğazım hırladı. Parmaklarımı fayansların buz gibi yüzeyine geçirdim, tırnaklarım sert zeminde gıcırdadı. Bakışlarım kararmaya, etraftaki o yoğun beyazlık yerini zifiri bir karanlığa bırakmaya başladı.

"Ege! Bir şey oluyor! Nefes alamıyor!"

Yeliz Hanım’ın çığlığı koridorda yankılandı. Bedenim Ali Aras’ın kollarının arasında titremeye başladı. Bir nöbet gibiydi ama sara nöbeti değildi bu; bedenimin, annesiz bir dünyaya uyum sağlamayı reddetme şekliydi. Akciğerlerim büzüşüyor, göğüs kafesim bir cenderenin altında eziliyordu.

"Alin, bana bak!" Ege’nin elleri omuzlarımı kavradı. Yüzü bana o kadar yakındı ki, yanağından süzülen ve çenesinde kuruyan gözyaşı damlasını görebiliyordum. "Gözlerime bak Alin! Nefes ver... Ver nefesini!"

Veremiyordum. İçimdeki o ateş dışarı çıkmıyordu. Annemin son nefesini verdiği yerde, benim nefes almaya hakkım yokmuş gibi geliyordu. Başım geriye doğru düştü. Ali Aras bizi saran kollarını daha da sıktı, kanlı yüzünü yüzüme yaklaştırdı.

"Bırakma bizi Alin... Ne olur bırakma!" diye yalvardı abim. O her zaman arkasına saklandığım dev dağ, şu an kollarımın arasında bir çocuk gibi titriyordu. "Annem gitti, sen de gidersen ben ne yaparım? Kime abilik ederim ben? Sayıları kime sayarım?"

Bu sözler kalbime bir bıçak gibi saplandı. Zihnimdeki o karanlık perdenin arkasından bir çığlık koptu. O güne kadar içime attığım, babamın kemer darbelerinden kaçarken yuttuğum, annemin çaresiz bakışlarını gördüğümde boğazıma tıkadığım tüm ağlayışlar, o an tek bir haykırışta birleşti.

"Anne!"

Yırtıcı, can cana değen, hastane koridorunu inleten ve duvarlarda yankılanan devasa bir çığlık koptu boğazımdan. Sesim kendime bile ait değilmiş gibi yabancı, bir o kadar da acı doluydu. Dizlerimin üzerinde doğrulmaya çalıştım ama başaramadım; hıçkırıklarım nefesimi kesti.

Ağlamaya başladım. Öyle bir ağlamaktı ki bu, göğsümün patlayacağını sandım. Gözyaşlarım, yanaklarımdan süzülüp Ali Aras’ın göğsündeki taze kanlara karıştı. İki kardeş, annemizin kanının üstünde, birbirimizin gözyaşlarıyla yıkanıyorduk. Yere kapandım. Alnımı fayanslara vurdum.

"Annem..." diye inledim, sesim pürüzlü ve paramparçaydı. "Hani kurtaracaktın bizi? Hani o evden çıkacaktık? Niye bıraktın elimizi? Ben daha sana doyamadım ki... Ben hiç seninle serbestçe gezemedim ki anne..."

"Alin, tamam... Tamam abim, buradayım," Ali Aras beni tekrar kucaklayıp göğsüne bastırdı. Ameliyat dikişlerinin patlaması umurunda bile değildi. Kendi kanı kazağıma sızıyor, benim gözyaşlarım onun yaralarına değiyordu. İkimiz de acıdan kavruluyorduk ama bedensel acı, ruhumuzdaki o devasa deliğin yanında bir hiçti.

Ege, gözlerinde engel olamadığı yaşlarla önümüzde diz çökmüş duruyordu. Parmakları nabzıma dokunmak için uzandı ama sonra duraksadı. Bir doktor olarak çaresizliğini kabullenmek, ona en büyük işkenceydi.

"Hiperventilasyon geçiriyor," dedi Ege, sesi titreyerek. "Stres ve travmaya bağlı solunum yetmezliği. Bir şeyler yapmamız lazım, bilinci kapanacak."

"Dokunmayın bana!" diye inledim, başımı Ali Aras’ın boynuna saklayarak. "Dokunma bana Ege... Sen doktorsun, onu kurtarabilirdin! Niye yaşatmadın onu? Niye kalbini yeniden çalıştırmadın?"

Ege’nin yüzündeki o yıkılmışlık ifadesi daha da derinleşti. Bir kelime bile edemedi. Sadece ellerini geri çekti, başını öne eğdi. Ağır omuzları hıçkırıklarla sarsılmaya başladı. Bir tıp adamının, sevdiği kadının gözleri önünde annesini kaybetmesine şahit oluşu ve o annenin son nefesini onun ellerinde verişi... Ege için bu vicdan azabı bir ömür sürecek bir hapishaneden farksızdı.

"Yapma Alin..." dedi Peri, biraz öteden sesini duyurmaya çalışarak. Ağlamaktan gözleri şişmiş, Yeliz Hanım’ın koluna tutunmuştu. "Ege abim elinden gelen her şeyi yaptı... Saatte kaç kere durdu Neşe teyzenin kalbi biliyor musun? Ege abim pes etmedi, saatlerce uğraştı..."

"Ama öldü!" diye haykırdım, Ali Aras’ın kollarından kurtulmaya çalışarak. "Öldü işte! Sonuç değişti mi? Yok artık! Benim annem bir daha bana güzel kızım diyemeyecek! Saçlarımı tarayamayacak!"

Gözlerimin önü hızla kararmaya başladı. Koridordaki sesler boğuklaştı. Yeliz Hanım’ın "Alin!" diyen çığlığı, Ali Aras’ın "Abim, kurban olayım gözlerini kapama!" diyen yakarışı tek bir uğultuya dönüştü.

Bedenimdeki son güç de çekildi. Ali Aras’ın kanlı kollarının arasına tamamen yığıldım. Başım onun omzuna düştü. Gözkapaklarım ağırlaştı, dikey bir düşüşün ortasındaydım sanki. Karanlık beni içine çekerken, zihnimde sadece tek bir görüntü vardı:

Annem, bahçedeki o nemli toprağın üzerinde oturmuş, bana gülümsüyordu. Üzerinde en sevdiği çiçekli elbisesi vardı. Yüzünde ne babamın attığı tokatların izi, ne de o korku dolu bakışlar kalmıştı.

“Gel kızım,” diyordu annem fısıltıyla. “Sayılar bitti. Artık güvendesin.”

Gözlerimi açtığımda tepemde dönen bir tavan vantilatörü ve burnuma dolan keskin bir antiseptik kokusu vardı.

Hastane odasındaydım.

Pencereden içeri süzülen hafif sarımtırak ışık, havanın kararmak üzere olduğunu gösteriyordu. Zamanın ne kadar geçtiğini bilmiyordum. Birkaç saat mi, yoksa günlerce süren bir kâbus mu? Kolumdaki seruma baktım. Şeffaf borudan damla damla akan sıvı, beni bu nefret ettiğim hayata bağlamaya çalışıyordu.

Sertçe nefes aldım. Göğsüm hâlâ bir kayanın altında eziliyormuş gibi ağır ve ağrılıydı. Yavaşça başımı çevirdim.

Odanın köşesindeki ikili koltukta Ali Aras oturuyordu. Üzerine temiz bir hasta önlüğü giydirilmişti ama sargıları göğsünden dışarı taşmıştı. Dikişleri yeniden atılmış olmalıydı. Başını duvara yaslamış, gözleri açık bir şekilde tavanın tek bir noktasına bakıyordu. Bakışları tamamen boş, ruhtan arınmıştı. Ağlamıyordu artık; ağlayacak tek bir damla yaşı kalmamış gibi kurumuştu.

Pencerenin kenarında ise Ege duruyordu. Sırtı bana dönüktü. Üzerindeki o kanlı doktor önlüğünü çıkarmış, siyah bir tişört giymişti. Ellerini ceplerine sokmuş, dışarıdaki karanlığa bakıyordu. Omuzları çökmüş, heybetinden eser kalmamıştı.

"Abi..."

Kuru, çatlak sesim odada yankılandığında ikisi de aynı anda irkildi.

Ali Aras hemen oturduğu yerden fırladı. Dikişlerinin acısıyla yüzünü buruşturdu ama umurunda bile olmadı. Hızla yatağımın yanına geldi, dizlerinin üzerine çöktü. Buz gibi elleriyle ellerimi kavradı.

"Alin... Uyandın mı abim? Nasılsın? Bir yerin acıyor mu?"

Gözlerinin içine baktım. O heybetli, koruyucu Ali Aras gitmiş, yerine ruhu çekilmiş bir kabuk kalmıştı. Elleri titriyordu.

"Annem..." dedim, sesim fısıltıdan ibaretti. "Annem nerede abi?"

Soruyu sorduğum an Ali Aras’ın dudakları titredi. Cevap veremedi. Başını yatağın kenarına gömdü, parmaklarımı kenetlendiği elleriyle sıktı. O suskunluk, cevabın kendisiydi zaten. Annem soğuk bir odada, bir etiketle yalnız başına yatıyordu.

Ege yavaş adımlarla yatağın diğer tarafına yaklaştı. Yüzü sapsarıydı. Göz altındaki morluklar derinleşmiş, bir günde on yıl yaşlanmış gibi duruyordu.

"Alin," dedi Ege, sesi inanılmaz derecede kısıktı. "Bayıldın. Vücudun aşırı strese dayanamadı. Serum verdik... Bir az olsun toparlanman lazım."

Gözlerimi Ege’ye çevirdim. İçimdeki nefret ateşi sönmüştü; yerini sadece derin bir hissizlik ve çaresizlik almıştı. "Kurtaramadın," dedim, düz ve duygusuz bir sesle. "Bana söz vermiştin Ege. Onları o cehennemden çıkaracağım, demiştin. Çıkardın mı?"

Ege bir adım geri çekildi, sanki ona fiziki bir darbe vurmuşum gibi sarsıldı. Yutkunmaya çalıştı ama boğazındaki yumru buna izin vermedi.

"Çıkarmam gerekiyordu..." dedi Ege, sesi kırıldı. "Sizi o evden daha önce almalıydım. Babanız denilen o aşağılık adama daha önce engel olmalıydım. Neşe teyzeyi o kurşunların önüne attım ben... Benim yüzümden oldu. Benim gecikmem yüzünden..."

"Kes sesini!" diye bağırdı Ali Aras aniden. Başını yatak kenarından kaldırıp Ege’ye döndü. Gözlerindeki o boşluk yerini birden saf bir öfkeye bıraktı. "Kes sesini Ege! Senin vicdan azabını dinleyecek halimiz yok bizim! Sen doktorsun değil mi? Ben yaparım, ben kurtarırım, dedin! Ne oldu lan? Annem öldü! Şimdi burada geçip ajitasyon yapma bize!"

"Ali Aras, haklısın..." dedi Ege, kabullenmişlikle. "Ne derseniz haklısınız. İsterseniz vurun, sövün, öldürün beni. Ama ben bu acıyı ömrümün sonuna kadar taşıyacağım. Neşe teyzenin son nefesini verirken elimi tutuşunu, bana sizleri emanet edişini her gece rüyamda göreceğim."

"Biz senin emanetin değiliz!" diye haykırdım, yataktan doğrulmaya çalışarak. Kolumdaki serum iğnesi derimi yırttı, taze kan borudan geri tepmeye başladı ama acıyı hissetmedim. "Biz kimseden emanet falan değiliz! Bizim annemiz öldü! Duydun mu bizi? Biz babasının dayaklarıyla, annesinin kanıyla büyümüş iki enkazız sadece! Bizi kurtaramazsın Ege! Biz çoktan öldük!"

Yatakta doğrulduğumda dönen başım yüzünden sendeledim. Ali Aras hemen beni tuttu, göğsüne bastırdı.

"Sakin ol Alin... Kurban olayım sakin ol," dedi Ali Aras, sesindeki o çaresizlikle beni yatıştırmaya çalışarak. "İğne çıkacak, kanıyorsun..."

"Kanasın abi!" diye ağlamaya başladım yine. "Kanasın ki içimdeki bu ateş çıksın! Canım acımıyor abi... Hiçbir yerim acımıyor! İçim ölüyor benim!"

O sırada odanın kapısı yavaşça açıldı. İçeri Yeliz Hanım ve Peri girdi. Yeliz Hanım’ın elinde bir poşet, gözlerinde ise tarif edilemez bir acı vardı. Peri’nin gözleri ağlamaktan kan çanağına dönmüştü. İçeri girdiklerinde odadaki o ağır hava daha da basık bir hal aldı.

Yeliz Hanım yavaşça yatağın yanına yaklaştı. Elindeki poşeti komodinin üzerine bıraktı. Poşetin içinden çıkan şey, annemin hastaneye getirilirken üzerinde olan, üzerindeki kan izleri kurumuş olan o çiçekli şalıydı.

"Bunu..." dedi Yeliz Hanım, sesi titreyerek. "Aşağıdan verdiler. Eşyalarını topluyorlardı... Belki... belki kokusunu almak istersiniz diye getirdim."

Annemin şalını gördüğüm an odadaki herkes dışlandı. Dünya silindi. Sadece o hırka ve üzerindeki soluk çiçek desenleri kaldı.

Titreyen ellerimi uzattım. Şal komodinin üzerinden aldım. Göğsüme bastırdım. Burnumu kumaşa gömdüm.

Şal hâlâ annem kokuyordu. Gül kokusu, hafif rutubet ve o tanıdık, güven veren anne kokusu... Ama bu kokunun arasına sinmiş olan o metalik kan kokusu, gerçekliği bir kez daha yüzüme çarptı.

"Anne..." diye fısıldadım hırkaya sarılarak. "Çok soğuk burası anne... Niye bıraktın bizi?"

Ali Aras da başını hırkanın üzerine koydu. İki kardeş, annemizin geride bıraktığı son kokuya sarılarak, hastane odasının ortasında sessizce eridik. Yeliz Hanım kapının kenarına çekilip sessizce ağlamaya başladı. Peri başını duvar yaslamış, hıçkırıklarını boğmaya çalışıyordu. Ege ise odanın en karanlık köşesinde, gölgesi duvara vurmuş bir şekilde bizden uzağa bakıyordu. Vicdanı, onu bizden ayırıyordu.

"Şimdi ne olacak abi?" diye sordum, başımı annemin hırkasından kaldırmadan. "Biz şimdi ne yapacağız?"

Ali Aras başını kaldırdı. Bakışlarındaki o yumuşaklık tamamen kaybolmuştu. Gözlerinde soğuk, dondurucu ve kapkaranlık bir intikam ateşi belirdi. O an anladım ki, abim de o hastane koridorunda ölmüştü. Karşımda duran adam, sadece annesinin öcünü almak isteyen bir gölgeydi.

"Önce annemizi toprağa vereceğiz Alin," dedi Ali Aras, sesi buz gibi bir kararlılıkla doluydu. "Onu hak ettiği gibi, o adamın gölgesinin bile düşmeyeceği güzel bir yere defnedeceğiz. Sonra..."

Duraksadı. Bakışları pencereden dışarıya, karanlığa kaydı.

"Sonra ne abi?"

"Sonra o adamı bulacağım," dedi Ali Aras, dişlerinin arasından fısıldayarak. "Bizi o eve hapseden, annemi vurup kaçan o şerefsizi yerin dibine de girse bulacağım. Annemin kanını o topraktan silemem ama onun kanıyla o toprağı doyurabilirim."

"Ali Aras yapma..." dedi Ege, köşesinden sesini yükselterek. "Polis her yerde onu arıyor. Yakalanacak. Kendini yakma, Alin’i yalnız bırakma."

Ali Aras hızla ayağa kalktı. Göğsündeki dikişlerin gerilmesine aldırış etmeden Ege’nin üzerine yürüdü. Yakasından yapıştı, onu duvara sıkıştırdı. "Bana akıl verme doktor!" diye kükredi Ali Aras. "Polis neredeydi annem vurulurken? Sen neredeydin? Ben neredeydim? Kimse koruyamadı onu! Ben kendi adaletimi kendim sağlayacağım! Eğer o adamı ben öldürmezsem, bu nefes bana haram olsun!"

"Abi yapma!" diye bağırdım yataktan. "Seni de kaybedemem! Anladın mı? Bir de seni kaybetmeye dayanamam!"

Ali Aras, Ege’nin yakasını bıraktı. Bana döndü. Yanıma gelip alnımdan öptü. Dudakları dondurucu derecede soğuktu."Seni bırakmayacağım Alin," dedi yavaşça. "Ama annemin hakkını da o şerefsizde bırakmayacağım. Bizim çocukluğumuzu çalan adamın nefes almasına izin vermeyeceğim."

Gözlerimi kapattım. Zihnimdeki o loş odada, küçük Alin tekrar belirdi. Elindeki Pamuk bebeği yere bıraktı. Bebeğin üzerindeki kan lekeleri çoğalmıştı.

Kalbim sıkışıyordu. Annem bu dünyadan göçeli saatler geçmişti. Gözlerimdeki yaşlar bir saniye bile kurumamıştı. Annemin o soluk, çiçekli hırkasından burnuma dolan son koku, ciğerlerimde bir yangın gibi genişledi. O koku... Gül kurusu, sabun ve üzerine sinmiş dondurucu metalik kan kokusu. Bir an için nefesimin tıkandığını, oda duvarlarının üzerimize doğru büküldüğünü hissettim. Ali Aras yanımda bir taş gibi kaskatı kesilmişti; alnından öperken dudaklarının bıraktığı soğukluk hâlâ derimdeydi.

"Abi..." dedim, sesim kendi kulağıma sanki metrelerce derinlikteki bir kuyudan geliyormuş gibi cılız ulaştı. "Gitme. Ne olur beni bu odada, bu karanlıkta yalnız bırakma."

Ali Aras arkasını dönmedi. Omuzları hırsla, sargılarını yırtacak bir şiddetle kalkıp iniyordu. Pencereden dışarıya, karanlığın hastane bahçesini yuttuğu o siyahlığa bakıyordu. Gözlerinde yaşamaya dair tek bir kırıntı kalmamıştı; bir zamanlar beni sırtında taşıyan, babamın kemer şaklamalarında göğsünü bana siper eden o çocuk artık yoktu. Yerine, ruhunu ameliyathane kapısında bırakmış bir intikam gölgesi geçmişti.

"Seni yalnız bırakmıyorum Alin," dedi, sesi o kadar ruhsuzdu ki içim titredi. "Ben sadece bu dünyada annemin katiliyle aynı gökyüzünün altında nefes almayı reddediyorum. O herif dışarıda bir yerlerde serbestçe yürüyecek, biz de burada oturup annemin hırkasını koklayarak ağlayacak mıyız? Söyle bana, bunu mu istiyorsun?"

"Ölmeyeceksin!" diye haykırdım. İçimdeki son güç kırıntısını da toplayarak yataktan aşağı kaydım. Kolumdaki serum iğnesi etimi yırttı; şeffaf hortumun içi saniyeler içinde koyu bir kırmızıyla doldu. Kan yere, fayansların üzerine damlamaya başladı ama umurumda bile değildi. Ayaklarım buz gibi zemine bastığında dizlerimin bağı çözüldü, düşecek gibi oldum.

Ege bir ok gibi öne atıldı. "Alin, dur!"

"Dokunma bana!" diye bağırdım Ege’ye dönerek. Gözlerimdeki nefret onu olduğu yere çiviledi. Ellerini havada tuttu, bir adım geri çekildi. O devasa adam, o her şeyi çözeceğini sanan gururlu doktor, şimdi bir çocuk gibi biçare duruyordu karşımda. Yüzündeki o mahcubiyet, annemin kanına bulanmış önlük kadar ağırdı.

Bocalayarak Ali Aras’ın arkasına geçtim. İki elimle hasta önlüğünün sırtına sarıldım. Tırnaklarımı kumaşa geçirdim. "Abi, bak bana... Bize bak. Biz bir birbirimize söz vermedik mi? Annem gitti... O gittiyse biz kaldık. Sen de gidersen ben bu dünyada ne yaparım? Söyle bana, ben kime tutunurum?"

Ali Aras yavaşça bana döndü. Gözlerindeki kan çanakları, bakışlarındaki o korkunç katılık ilk defa bir nebze olsun kırıldı. Ellerini kaldırıp yanaklarımı kavradı. Parmaklarının arasındaki kurumuş kan izleri cildime süründü.

"Güzel kızım..." dedi, annemin kelimelerini kullanarak. Sesinde devasa bir yıkım vardı. "Bizim yaşayacak bir hayatımız kalmadı ki Alin. Biz o bahçe kapısından içeri girip üç el ateş sesi duyduğumuzda bittik. Ben senin abinim... Seni korumak benim görevimdi. Annemi korumak benim görevimdi. Yapamadım. Şerefsiz adam annemizi bizden aldı. Eğer onu kendi ellerimle boğmazsam, annemin yüzüne nasıl bakarım ben yarın bir gün o toprağın altına girdiğimde?"

"Bana gideceğim, deme..." diye fısıldadım, hıçkırıklarım boğazımı tıkıyordu. "Yalvarırım yapma. Annem seni böyle görseydi mahvolurdu."

"Annem yok artık Alin!" diye gürledi Ali Aras aniden. Odanın camları zangırdadı. Yeliz Hanım köşede bir çığlık bastırdı, Peri elleriyle yüzünü kapattı. Ali Aras beni omuzlarımdan tutup sarsarak haykırdı: "Yok anlayabiliyor musun? Yok! Bir daha kapıyı açmayacak! Bir daha tarhana çorbası pişirmeyecek! Bir daha Ali Aras, Alin’i kollayın, demeyecek! O öldü! Ve onu öldüren adam şu an kaçıyor!"

Göğsümdeki o dondurucu boşluk yeniden genişledi. Nefesim yine kesilir gibi oldu ama bu kez pürüzlü, yırtıcı bir çığlıkla dışarı fırladı. Dizlerimin bağı tamamen koptu. Yere kapandım.

Hastane odasının o soğuk, antiseptik kokulu tabanına yüzümü koydum. Annemin hırkası hâlâ kucağımdaydı. Onu bağrıma basıp yeri yumruklamaya başladım.

"Hayır, hayır, hayır!" diye haykırıyordum. "Kabul etmiyorum! Bu bir rüya! Uyanacağım birazdan... Annem mutfağımızda olacak, çay demleyecek! Babam bağırmayacak bu sefer... Kimse vurmayacak bize! Uyanayım ne olur, uyanayım artık!"

Yeliz Hanım koşarak yanıma çöktü. Yaşlı kollarıyla beni sarmalamaya çalıştı. "Kuzum... Kınalı kuzum yapma," diye ağlıyordu Yeliz Hanım. "Paralama kendini, ne olur paralama. İçim sökülüyor Alin... Neşe’nin emanetisiniz siz bana, yapmayın n’olur."

"Bırak beni Yeliz teyze!" diye bağırdım, kendimi onun kollarından kurtarmaya çalışarak. "Ona Neşe deme! O sizin gibi nefes almıyor artık! O soğuk bir masada yatıyor! Neden kimse anlamıyor? Annem yok benim! Annem yok!"

Zihnimin içindeki o loş odaya geri fırlatıldım bir anlığına. Yedi yaşımdaki Alin zihnimin köşesinde durmuş, o kolu kopuk Pamuk bebekle bana bakıyordu. Bakışlarındaki hüzün gitmişti; yerini kaskatı, buz gibi bir yabancılaşmaya bırakmıştı.

“Biz kaybettik,” diyordu küçük Alin’in fısıltısı zihnimin kıvrımlarında. “Sayılar bizi kurtarmadı. Dokuza kadar saydın, ona kadar saydın... Annem gelmedi. Güvenlik bitti Alin. Şimdi karanlık başlıyor.”

"Sus..." diye fısıldadım kendi kendime. Kafamı yere bastırdım. "Sus artık, konuşma benimle..."

"Alin, kaldırmam lazım seni. Kolun kanıyor," Ege’nin sesi tepemde bitti. Yavaşça yanıma diz çöktü. Ellerini uzatmaya korkuyordu ama bir doktor olarak, kolumdan süzülen kanı görmezden gelemiyordu. "Lütfen... İzin ver şuna müdahale edeyim. Sonra ne istersen yap, kimi suçlarsan suçla. Ama kendine zarar vermene izin veremem."

Başımı zeminden kaldırıp gözlerinin tam içine baktım. O gözlerdeki profesyonel doktor kalkanı tamamen çökmüştü. Annemin son nefesini kendi elleri arasında kaybetmiş, bize verdiği sözün altında ezilmiş paramparça bir adamdı.

"Sana nefret bile duyamıyorum Ege," dedim. Sesimdeki o amansız soğukluk onu benden daha çok yaktı. "Nefret etmek için bile bir duygu kırıntısı lazım. Ben bomboşum. İçimde hiçbir şey kalmadı. Sen bize bir umut verdin. Sizi kurtaracağım, dedin. Keşke gelmeseydin hayatımıza. Keşke bizi o evde, o dayakların arasında bıraksaydın da annem yanımızda ölseydi... En azından elini tutarak ölürdü."

Ege’nin çenesi titredi. Tek bir kelime bile edemedi. Gözlerinden süzülen yaş, tam önümdeki fayansın üzerine düştü. O bir damla yaş, ikimizin arasına çekilen aşılmaz bir duvarın ilk harcı oldu.

"Ben..." dedi Ege, boğuk bir sesle. "Ben Neşe teyzeyi masada bırakmadım Alin. Kalbi üç kez durdu. Her defasında geri getirdim. Son kez durduğunda... Gözlerini açtı. Bana baktı. Dudakları kıpırdadı. Çocuklarım dedi. Onları o adama yâr etme. Ben o yemini tutacağım. Ali Aras’ın katil olmasına izin vermeyeceğim, senin de bu kahroluşta erimene izin vermeyeceğim."

"Geç kaldın," dedi Ali Aras pencerenin önünden. Sesi bir bıçak kadar keskindi. "Yeminlerini de al git buradan Ege. Bize polis lazım değil, bize acıma duygusu lazım değil. Bizim annemiz öldü. Bu saatten sonra kuralları biz koyarız."

Ali Aras yanıma geldi. Eğildi, kanlı koluma bakmadan beni kucakladı. O dikişlerinin patlamış olmasına, kendi canının yanmasına hiç aldırış etmeden beni yerden kaldırdı, yatağa bıraktı. Ardından komodinin üzerindeki pamuğu alıp kolumdaki kanı bastırdı.

"Ağlama Alin," dedi Ali Aras, gözlerimin içine bakarak. "Ağlama abim. Bundan sonra gözyaşı yok. Bizim yerimize o ağlayacak. O herif bu dünyada bastığı her toprak parçasında bizden kaçacak ama kaçamayacak."

"Abi, polise bırakalım..." Peri araya girmeye çalıştı, sesi korku doluydu. "Lütfen, kendinizi tehlikeye atmayın. O adam tehlikeli, silahlı..."

"O adam benim babamdı Peri!" diye kükredi Ali Aras. Yüzündeki kaslar seğiriyordu. "O adam yıllarca annemi döverken, bizi bodruma kapatırken polis nereseydi? O kapıya kaç kere gittik biz? Kaç kere uzaklaştırma kararı alındı da o kağıt parçaları annemi koruyabildi? Hiç! Şimdi kimse bana adaletten bahsetmesin! Bu adalet bu hastanenin kapısından içeri girmedi!"

Sessizlik çöktü odaya. Ağır, zifiri, kan kokulu bir sessizlik.

Yeliz teyze gözyaşlarını tülbentiyle silerek öne çıktı. Ali Aras’ın omzuna dokundu yavaşça. "Oğlum... Ali Aras’ım. Anneniz yarın defnedilecek. Adli tıptan sabah teslim alacağız. Bu gece... Bu gece durun. Kız kardeşinin sana ihtiyacı var. Bak Alin ne halde. Yarın annene son görevimizi yapalım. Sonrasını... Sonrasını konuşuruz."

Defnedilecek kelimesi kulağımda bir bomba gibi patladı.

Toprak.

Annemi toprağın altına koyacaklardı. O karanlık, nemli, soğuk toprağın altına. Annem karanlıktan korkardı. Evde elektrikler kesildiğinde bile Ali Aras’la ikimizi yanına çağırır, mum yakıp bize masal anlatırdı ki korkmayalım. Şimdi onu tek başına, o kapkaranlık yerin dibine mi bırakacaktık?

"Olmaz..." diye fısıldadım. Gözlerim kontrolden çıkmış gibi açıldı. "Olmaz! Annem toprağa giremez! O soğuktan nefret eder! Karanlıktan korkar o!"

Yatakta doğrulmaya çalıştım ama Ali Aras beni omuzlarımdan tuttu. "Alin, dur... Kurban olayım dur."

"Abi yapma!" diye haykırdım, abimin göğsünü yumruklayarak. "Bırakma annemi oraya! Vermeyelim toprağa! Evimize götürelim, yatağına yatıralım! Ben ona bakarım abi, söz veriyorum hiç üzmem onu! Tek bir sözünü iki etmem! Ne olur toprağa koymayın annemi!"

Hıçkırıklarım boğazımı yırtıyordu. İçimdeki acı artık insan katlanabilirliğinin çok ötesindeydi. Çıldırıyordum. Bedenim aklımın kontrolünden çıkmıştı. Yeliz Hanım sarıldı bana, Peri ayakucuma oturup bacaklarıma sarıldı. İki kadın beni zapt etmeye çalışırken, ben annemi o buz gibi kara toprağa vermemek için çırpınıyordum.

"Anne!" diye bağırdım son gücümle. "Beni de al! Tek başıma bırakma beni burada! Ben yapamam anne... Ben Ali Aras’la tek başıma yapamam!"

O an kapı tekrar açıldı. İçeriye iki hemşire ve nöbetçi doktor girdi. Ege’nin gözlerindeki o korku derinleşti. Hemşirelerin elindeki sakinleştirici enjektörü gördüğümde geri çekilmeye çalıştım.

"Hayır! Vurmayın o iğneyi!" diye bağırdım. "Uyumak istemiyorum! Uyursam annem tamamen gidecek! Uyanmak istemiyorum!"

"Yapmak zorundayız Ege Bey," dedi nöbetçi doktor Ege’ye dönerek. "Hasta ağır travmatik şokta. Kalbi bu ritmi daha fazla kaldıramaz."

Ege başını çaresizce yere eğdi. "Yapın..." dedi fısıltıyla. O tek bir kelime, onun bana attığı son kazık gibi hissettirdi.

Hemşire kolumu tuttu. Soğuk alkollü pamuk derime değdi. Ardından o sivri metalin etime girdiğini hissettim. İlaç damarlarıma yayıldıkça, içimdeki o devasa yangın yavaş yavaş uyuşmaya, alevler sönmeye başladı.Gözlerim ağırlaştı. Bedenim Ali Aras’ın kollarına gevşeyerek düştü.

"Abi..." dedim, sesim artık bir fısıltı bile değildi.

"Buradayım güzel kızım," dedi Ali Aras. Yanağıma bir gözyaşı damladı. Onun gözyaşıydı. "Buradayım. Uyu sen. Yarın... Yarın anneme gideceğiz."

"Bırakma beni..."

"Bırakmam."

Karanlık beni yavaşça içine çekerken, zihnimdeki o loş odanın ışıkları tamamen söndü. Yedi yaşımdaki Alin, Pamuk bebeği arkasında bırakıp karanlığın içinde kayboldu. Sayılar bitti. Sözler bitti. Geride sadece ertesi gün bizi bekleyen o soğuk mezar ve içimizde hiç sönmeyecek olan o dondurucu intikam ateşi kaldı.