2. bölüm / 6
Geçmişin Gölgesinde2. Bölüm: Lekeli Manolyalar
Bölümler 6Şu an: 2. Bölüm: Lekeli Manolyalar
- 1 1. Bölüm: Geceye Tutunamayanlar2.409 kelime
- 2 2. Bölüm: Lekeli Manolyalar6.528 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 3. Bölüm: Gölgelerin Enkazı9.037 kelime
- 4 4. Bölüm: Üç Kurşun, Bir Çocukluk7.412 kelime
- 5 5. Bölüm: Yarım Kalan Sayılar4.084 kelime
- 6 6. Bölüm: Gül Sabunu ve Islak Toprak5.246 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Uyuz adam. Kendini beğenmiş, egoist adam. Böyle üzerime gelip beni konuşturmak için zorlaması hiç hoşuma gitmemişti.
Ege, mutfaktan çıkarken yüzümü ekşiterek ona baktım. “Kendini bilmiş, ukala.”
Sözlerim mutfağın sessizliğinde kaybolurken titreyen ellerimi önlüğümün kenarına sildim. Kalbimin ritmi hâlâ normale dönmemişti; o cüretkâr bakışları, geri adım atmayan o sarsılmaz tavrı sinirlerimi altüst etmişti. Hayatımda ilk defa biri, arkasına saklandığım o yalan duvarını bu kadar kolay delip geçmiş ve içimdeki o çocuksu çaresizliği tek bakışıyla soyup çıkarmıştı.
Öfkeli adımlarla tezgâha yaklaşıp kalan bardakları tepsiden bağımsız bir şekilde elime aldım. "Beni neyin ilgilendirdiğini öğrenecekmişiz..." diye mırıldandım kendi kendime, sesimdeki öfkeyi bastıramayarak. "Sanki yıllardır bu evde yaşayan oymuş gibi. Kendini ne sanıyor ki?"
Salondan abimle Ege’nin gülüşme sesleri geliyordu. Ege’nin sesi o kadar rahat, o kadar doğaldı ki az önce mutfakta üzerime o ağır gölgeyi düşüren adamın o olduğuna inanmak zordu. Bu ikiyüzlü sakinliği canımı daha da sıktı. Derin bir nefes alıp üstümü başımı düzelttim. Yüzüme, o her zamanki maskelerimden birini takarak salona doğru yürüdüm.
Salona adım attığımda Ege koltukta oturmuş, çayından bir yudum alıyordu. Geldiğimi fark ettiği an bakışları tabağındaki bisküvilere kaydı ama çenesindeki o sertleşmeyi kaçırmadım. Abim ise her şeyden habersiz, neşeyle bana baktı.
"Gelsene güzelim, otur şöyle," dedi yanındaki boş yeri göstererek.
"Yok abi," dedim gözlerimi Ege’den ısrarla kaçırarak. "Benim odada biraz işim var, sonra gelirim."
Arkamı dönüp koridora doğru ilerlerken Ege’nin bakışlarının sırtımda bir kurşun gibi ağırlaştığını hissedebiliyordum. Odanın kapısını kapatıp sırtımı ahşap yüzeye yasladığımda gözlerimi kapattım.
Gözlerim kapalı, sırtım kapıya yaslı öylece kaldım bir süre. Göğsüm hızla kalkıp iniyor, kalbim sanki göğüs kafesimi yarıp dışarı çıkmak istiyormuş gibi çarpıyordu.
Oysa sadece birkaç adım ötemdeki salonda abimin ve annemin gülüşmelerine karışan o yabancı ses vardı. Ege... Zihnimi, düzenimi, saklamaya çalıştığım o berbat hayat gerçeğini tek bir bakışıyla darmadağın eden adam.
Yavaşça yatağımın kenarına süzüldüm. Ellerim elbisemin kumaşını hırsla sıkarken gözlerim duvarki küçük aynaya takıldı. Aynadaki yansımamda, elbisemin askısının hemen altında kalan o koyu morluğa baktım.
Yıllardır bu evde üzerimize çöken vahşetin, babam denen o adamın bize bıraktığı silinmez damgalardan sadece biriydi. Biz abimle bu damgaları saklamak, komşulardan utandığımız için susmak üzerine bir hayat kurmuştuk.
Elimi o morluğun üzerine götürdüm. Hafifçe bastırınca istemsizce inledim. Olayın üzerinden bir süre geçmişti ama nedensizce sızlıyordu.
Derin bir nefes aldım. Kalbim sanki yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Elimi göğsüme koyup bir süre kalbimin ritmini dinledim.
Sıcak hava tül perdeleri hafifçe kıpırdatırken, odanın içindeki fırtına dinmek bilmiyordu. Parmaklarımın ucundaki o acı, fiziki bir sızıdan öte zihnime batıyordu. Yıllardır sustuğum, yok saydığım, üzerine kat kat uzun kollu kıyafetler örttüğüm ne varsa; tek bir bakışla, hiç tanımadığım bir adamın önünde serilip dökülmüştü.
Aynadaki aksime nefretle baktım. Ama bu öfke kendimeydi, çaresizliğimeydi. En çok da o cüretkâr adama veremediğim cevaplaraydı.
"Sen kimsin ki?" diye fısıldadım odanın sessizliğine doğru. "Kimsin de hayatıma bu kadar kolay müdahale edebileceğini sanıyorsun?"
Tam o sırada koridorda bir adım sesi duyuldu. Sert, kararlı ve ritmik adımlar... Abimin o yumuşak, terliklerini sürüyerek yürüyen adımları değildi bu. Ege’ydi. Salondan çıkmış, odama doğru yaklaşıyordu.
Olduğum yerde kaskatı kesildim. Göğsümdeki elim durdu, nefesimi tuttum. Kapının tam önünde adımları kesildi. Saniyeler bir asır gibi uzadı. Ahşap kapının arkasında onun varlığını, o tanıdık sandal ve tütün kokusunu hisseder gibi oldum.
"Açmayacağımı biliyorsun," diye mırıldandım fısıltıyla, duymasını umarak.
Kapı kolu hafifçe aşağı indi ama açılmadı. Kilitlemiştim. Dışarıdan derin, boğuk bir nefes sesi geldi.
"Alin," dedi Ege. Sesi kapının ahşap dokusunu aşıp doğrudan içime işledi. Ne abimin yanındaki o neşeli ton vardı sesinde, ne de mutfaktaki o tehlikeli fısıltı. Bu kez şaşırtıcı derecede durgun, neredeyse karanlık bir ciddiyetle konuşuyordu. "Korkmanı istemiyorum. Benden de, bu evdeki o vahşetten de..."
Sözleri karşısında kaşlarım çatıldı. Tırnaklarımı avucumun içine batırdım. "Korkmuyorum ben senden!" dedim sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. "Sadece git buradan. Git ve bir daha bizim hayatımıza karışma."
“Pekâlâ…” diye fısıldadı. Kapıdan ses geldi. Alnını kapıya yaslamıştı. “Gidiyorum. Ama bir daha o morluklardan göreyim, o zaman senin yanından bir saniye bile ayrılıyor muyum?”
“Senin korumana ihtiyacım yok.” Sesim titriyordu.
Burnundan güldüğünü duydum. “Öyle olsun.”
Kapının önündeki adımları yavaşça uzaklaştı. Bastığı her ahşap parkenin gıcırtısı, zihnimde yankılanan gıcık bir ritim gibiydi. Salona döndüğünü, abime veda ettiğini ve dış kapının kapanma sesini duyana kadar nefes bile almadım.
Evdeki o ağır sessizlik geri geldiğinde yatağın üzerine hırsla kuruldum. Kendini beğenmiş ukala! Ne sanıyordu kendini? Gelip iki günde hayatımıza dahil olacak, bana patronluk taslayacak bir prens falan mıydı?
"Beni neyin ilgilendirdiğini öğrenirmişiz..." diye mırıldandım hırsla, yastığı hınçla yumruklarken. "Görürsün sen neyin ilgilendirdiğini. Kendini bilmiş herif."
Beni en çok çıldırtan şey, o üstü kapalı tehditlerinin arkasındaki sarsılmaz özgüveniydi. Sanki abimin en yakın arkadaşı olması ona bana takılma, kafasına göre hayatıma müdahale etme hakkı veriyordu. Hayatıma bu kadar pervasızca, bu kadar fütursuzca dalmaya ne hakkı vardı ki?
Öğleden sonra odamdan çıkmak zorunda kaldım. Annem mutfakta akşam yemeği için bir şeyler hazırlıyordu. Yüzündeki o nadir beliren hafif tebessüm hâlâ kaybolmamıştı. Ege’nin gelişi ona da, abime de bir nefes aldırmıştı belli ki. Ama benim boğazıma bir yumru gibi oturmuştu.
"Alin," dedi annem, tezgâhtaki sebzeleri doğrarken bana dönüp. "Ege ne kadar efendi, ne kadar düşünceli bir çocuk olmuş, değil mi? Ali Aras’a da çok iyi geliyor. Nasıl da neşelendi abin."
Gözlerimi devirmemek için zor tuttum kendimi. "Evet anne, çok efendi..." dedim, efendi kelimesinin üzerine basa basa ve alabildiğine iğneleyici bir tonla. "Biraz fazla burnunu her şeye sokuyor gibi ama neyse."
Annem şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Aa, o nasıl söz kızım? Çocuk seninle iki kelime konuşmak istedi mutfakta, yardım etmeye çalıştı. Ne yaptı ki sana?”
"Bir şey yapmadı anne," diyerek kestirip attım. Bıçaklanan, zedelenen benim sinirlerimdi ama bunu anneme anlatamazdım. "Sadece... Sadece gözüm tutmadı. Çok bilmiş, ukala bir tipi var."
"Aman Alin, sen de herkese bir kulp bulursun zaten," diye söylendi annem kendi kendine.
—
Pazartesi günü kafedeki mesaim her zamankinden daha yoğundu. İzmir’in kavurucu sıcağı altında buzlu kahveler yetiştirmeye, müşterilerin kaprislerini çekmeye çalışırken tepsi taşımaktan kollarıma kramplar giriyordu. Ama en azından çalışırken zihnim duruyordu.
Akşamüstü saat beş gibi kafenin kapısındaki çıngırak şıngırdadı. Yüzümdeki ezberlenmiş müşteri tebessümüyle başımı kasadan kaldırdım. "Hoş geldiniz..."
Cümlem boğazımda tıkandı. İçeri giren kişi, üzerindeki siyah tişörtü, hafifçe dağılmış kahve saçları ve o sinir bozucu duruşuyla Ege’den başkası değildi.
Göz göze geldiğimiz an dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Sanki burada olmasının beni ne kadar çıldırtacağını çok iyi biliyormuş gibi, ağır adımlarla boş masalardan birine değil, doğrudan kasaya, tam karşıma yürüdü.
Tezgâha iki elini dayayıp üzerime doğru hafifçe eğildi. Tütün ve sandal ağacı kokusu bir anda kasadaki kahve kokusunu bastırdı.
"Bir soğuk filtre kahve alabilir miyim?" dedi. Sesi o kadar rahat, o kadar gıcıktı ki... "Mümkünse fazla bekletmeyin, çalışan hanımefendi."
Tırnaklarımı avucuma bastırdım. Yüzümdeki tebessüm bir anda buz gibi bir öfkeye dönüştü. "Sizin burada ne işiniz var?" diye fısıldadım, müşterilerin duymayacağı bir tonda.
Ege kaşlarını hafifçe kaldırdı, gözlerinde o oyuncu, gıcık ışık yandı. "Müşteriyim Alin. Kahve içmeye geldim. Yoksa müşteri mi seçiyorsunuz bu mekânda?"
"Abim mi söyledi burayı?" dedim öfkeyle. "O mu gönderdi seni?"
"Ali’nin bir şey söylediği yok," dedi rahatça arkasına yaslanırken. "Kendi ayaklarımla geldim. İzmir küçük yer, bulmak zor olmadı."
"Bakın Ege Bey," dedim dişlerimin arasından. "Burası benim iş yerim. Lütfen gidin. Benimle uğraşmayı kes artık."
Ege’nin gözlerindeki o eğlenen ifade daha da derinleşti. Kasaya biraz daha yaklaştı, aramızda sadece birkaç santim kaldı.
"Ben seninle uğraşmıyorum Alin," dedi alçak, pürüzsüz bir sesle. "Müşteriyim diyorum. Sen de işini yapıp kahvemi vereceksin. Yoksa patronunla konuşmak zorunda kalacağım, çalışanınız müşteriye çok kaba davranıyor diye."
Gözlerim alev alev yanıyordu. "Sen... Sen gerçekten çekilmez birisin. Gıcık şey."
"Şimdi şu kahvemi getir de masada rahatça içeyim," dedi gülümsüyormuş gibi yaparak.
Hiç oralı olmadan arkasını döndü ve pencere kenarındaki en güzel masalardan birine kuruldu. Bacak bacak üstüne atıp telefonunu çıkardı.
Tezgâhın arkasında hırsımdan köpürerek kahvesini hazırlarken bardağı buzla doldururken az kalsın kırıyordum. Ukala. Kendini beğenmiş. Saygısız! Hayatıma davetsiz bir misafir gibi dalmış, yetmezmiş gibi bir de iş yerimde tepeme dikilip benimle dalga geçiyordu.
Bardağı masasına sertçe bıraktığımda kahve hafifçe dışarı sıçradı. "Afiyet olsun," dedikten sonra arkamı dönüp gidecektim ki, "Bekle bakalım," dedi rahat bir sesle.
Durup öfkeyle ona döndüm. "Ne var?"
"Köpüğü biraz az olmuş sanki, ne dersin?" diyerek sırttı.
"Tadını beğenmediyseniz içmeyebilirsiniz Ege Bey," dedim dişlerimi sıkarak.
"Cık, öyle şey olur mu? Sen yaptın diye içeceğiz artık," dedi göz kırparak. "Akşam kaçta çıkıyorsun?"
"Seni ilgilendirmez," dedim hırsla.
"Abin Alin’in mesaisi kaçta bitiyor, bir bakıver, dedi de," diyerek uydurduğu çok belli olan bir yalan söyledi. Dudaklarındaki o oyuncu tebessüm bir an bile eksilmiyordu.
"Yalan söyleme! Abim öyle şey demez. Lütfen git artık, işimi yapmam lazım."
"Ben buradayım Alin," dedi çay kaşığıyla kahvesini karıştırırken. "Kahvemi bitirip dosyamı inceleyeceğim. Sen işine bak."
Ona nefretle son bir bakış fırlatıp hızla tezgâhın arkasına kaçtım.
Tüm akşam boyunca pencere kenarındaki o masada oturdu. Kahvesini içti, telefonuyla ilgilendi, arada bir kafasını kaldırıp sırf beni sinir etmek için gözlerimin içine bakarak gülümsedi. Ne zaman başımı kaldırsam, o keskin kahverengi gözlerin üzerimde olduğunu ve benimle eğlendiğini gördüm.
Ona gıcık oluyordum. Ondan nefret ediyordum. Hayatımın ortasına bodoslama dalışından, benimle çocuk gibi uğraşmasından nefret ediyordum. Ukala adamın tekiydi işte!
“Salak şey,” diye fısıldadım, tezgâha kollarımı yaslayarak. “Ben senin o egonu yerle bir etmesini iyi bilirim.”
“Alin? Kimle konuşuyorsun sen?”
Yanımdan gelen ses ile irkildim. Baktığımda aynı kafede çalıştığım arkadaşım Ezgi olduğunu fark ettim.
Kıvırcık, kızıl saçlarını omuzlarına doğru serbest bırakmış, eliyle kıvırcık tutamlarıyla oynuyordu. Üzerinde kafenin tişörtü vardı. Ela gözleri olayı anlamak ister gibi ışıl ışıldı.
Elimi kalbime koydum. “Ezgi, sen miydin? Ödümü kopardın!”
Ezgi, dudaklarının kenarına yerleşen o hain, meraklı tebessümle tezgâha iyice yaklaştı. Dirseklerini mermere dayayıp çenesini ellerinin arasına aldı. Ela gözleri, pencere kenarında oturan Ege ile benim aramızda mekik dokuyordu.
"Yalnız demin o salak şey derken gözlerinden alev çıkıyordu," dedi kıkırdayarak. "Kimin egosunu yerle bir ediyorsun bakayım sen? Şu sabahtan beri bütün kafenin gözünü ayıramadığı, sandal kokulu müşterinin mi?"
"Sesini kıs Ezgi!" diye fısıldadım panikle, gözlerimi Ege’nin olduğu masaya kaydırarak. Neyse ki telefonuna bakıyordu ama yine de duyacak diye ödüm kopmuştu. "Ayrıca ne karizmatiği Allah aşkına? Ukalanın, kendini beğenmişin teki."
Ezgi imalı bir şekilde kaşlarını yukarı kaldırdı, sırıtışı daha da genişledi. "Hadi canım! Adam iki saattir tek bir bardağı bitiremedi, gözü sadece sende. Sen de tezgâhın arkasında hırsından bardakları kırıyordun az kalsın. Kim bu adam Alin? Hiç bahsetmedin."
"Abimin arkadaşı," dedim gözlerimi devirerek. "Yıllar sonra çıkageldi, şimdi de aklınca gelip burada bana patronluk taslıyor. Takıntılı, ukala herif. Lütfen onun hakkında konuşmayalım, sinirlerim tepeme çıkıyor."
"Abinin arkadaşı demek..." dedi Ezgi, sesini uzatarak. "Valla tatlım, adam resmen senin damarına basmaktan keyif alıyor. Bayağı takmış sana kafayı. Sen de az değilsin ama, sinirden köpürüyorsun."
"Öfkemden köpürüyorum Ezgi, ne yapayım?" Sesim gereğinden yüksek çıkınca hızlıca boğazımı temizledim. "Aklınca üzerimde otorite kurmaya çalışıyor, gıcık oluyorum! Neyse, ben arka taraftan buz alıp geleceğim."
Hızla arkamı dönüp mutfağa doğru kaçtım. Mutfaktaki buz makinesine uzanırken derin bir nefes aldım. Beni böyle çileden çıkarmasına izin vermemeliydim ama adamın attığı her adım, söylediği her kelime sinir uçlarımla oynamak için özel olarak seçilmiş gibiydi.
"Kendini bilmez ukala," diye fısıldadım kendi kendime. "Bana ne yapacağımı söyleyebileceğini sanıyor."
Yaklaşık yarım saat sonra mesai bitimim gelmişti. Önlüğümü çıkarıp arka odada çantamı omzuma astım. Saçlarımı düzeltip ön tarafa geçtiğimde Ezgi kasayı kapatıyordu. Ege ise hâlâ aynı masadaydı. Ben çıkış kapısına doğru adımlarken, masadaki sandalyesini hafifçe geriye çekip ayağa kalktı. Masaya kahvenin parasını bırakmıştı.
"İyi akşamlar Ezgi," dedim kapıya yönelerek. Ege’ye bakmamak için büyük bir çaba sarf ediyordum.
"İyi akşamlar Alinciğim," dedi Ezgi, gözleriyle Ege’yi işaret edip muzipçe gülümsedi. "Sakin ol biraz!"
Kafenin çıngırağı çalıp kendimi İzmir’in akşamüstü sıcağına attığımda, hemen arkamdaki kapı bir kez daha çaldı. Adımlarımı hızlandırdım. Taş kaldırımda yürürken yanımda beliren gölgeyle gözlerimi kapatıp derin bir sabır çektim.
"Çok hızlı yürüyorsun, çalışan hanımefendi," dedi Ege, elleri ceplerinde, rahat adımlarla yanımda yürümeye başlayarak. Sesi o kadar sakindi ki, sanki az önce kafede beni çıldırtan o adam değilmiş gibiydi.
"Arkamdan gelmeyi keser misin Ege?" dedim durup yüzüne bakarak. "Yalnız yürümek istiyorum."
Ege de durdu. Kahverengi gözlerinde yine o hafif, sinir bozucu tebessüm belirdi. "Ali’ye söz verdim, kardeşini sağ salim eve getireceğim diye. Arkadaşımın emanetine sahip çıkmayayım mı?"
"Ben kimsenin emaneti değilim!" diye çıkıştım, göğsüm öfkeyle kalkıp inerken. "Ayrıca abimin sana böyle bir şey söylemediğini ikimiz de çok iyi biliyoruz. Yalan söylemeyi bırak."
Ege bana doğru küçük bir adım attı. Üzerime düşen gölgesi ve o tütün kokusu yine etrafımı sardı. Eğilip hafifçe fısıldadı: "Yalan söylediğimi kim söyledi? Belki de seni yalnız bırakmamak için Ali’yi ben ikna etmişimdir, olamaz mı? Abin yokken buralar bana emanet."
Yüzündeki o sarsılmaz özgüven, bana çocukmuşum gibi davranması ve dudaklarındaki o üstünlük taslayan ifade karşısında dişlerimi sıktım. Bu adam gerçekten, hayatımda gördüğüm en çekilmez, en egoist adamdı. Ve ne yazık ki, üzerimde kurmaya çalıştığı bu abilik, koruyuculuk taslayan baskıdan kurtulmak düşündüğümden çok daha zor olacaktı.
“Ne diyorsun sen be?” diye cırladım. “Ağzından çıkanı kulağın duysun.” Parmağımın hedefi evimdi. “Eve de geldim. Sen kendi evine git. Hadi!”
Ege, işaret ettiğim yere bakıp gıcık bir rahatlıkla omuz silkti. Yüzündeki o umursamaz ifade bir an olsun bozulmuyordu. Elleri cebinde, o rahat tavrını koruyarak birkaç adım geriledi, gözlerini üzerimden çekmeden dudaklarını büzdü.
"Şuraya bak, ufaklık hemen alev aldı," dedi, sanki karşısında sekiz yaşında çocuk varmış gibi alaycı bir tonla. "İyi, geldin işte kapının önüne kadar. Benim de görevim bitti zaten."
"Ufaklık değilim ben!" dedim öfkeyle topuklarımı yere vurarak. "Bana bak Ege, abimin arkadaşı olman umurumda bile değil. Bir daha iş yerime gelip beni milletin önünde rezil etmeye kalkarsan, o çok güvendiğin abime her şeyi anlatırım!"
Ege hafifçe kıkırdadı. Bu adamın en sinir bozucu yanı da buydu işte; ona ne kadar bağırırsam bağırayım, bunu sadece bir çocuk çırpınışı gibi görüyor ve keyifle izliyordu.
"Anlat bakalım," dedi, geri geri adımlamaya devam ederken. "Ali’ye ne diyeceksin? Abi, arkadaşın kafeme gelip soğuk kahve içti ve beni eve kadar yürüttü, mü diyeceksin? Vay canına Alin, cidden büyük bir suçlama."
"Git artık!" diye bağırdım, sesimin mahallede yankılanmasını umursamadan.
"Gidiyorum, gidiyorum," dedi ellerini teslim olur gibi havaya kaldırarak. Ama o gözlerindeki muzip ışık hiç sönmüyordu. "Yarın kafede görüşürüz çalışan hanımefendi. Kahveme biraz daha az buz koyarsan sevinirim."
"Gelmeyeceksin!" diye arkasından cırladım ama o çoktan arkasını dönmüş, ıslık çalarak sokağın köşesine doğru yürümeye başlamıştı bile.
Gidişini nefretle izlerken hırsımdan kendi kendimi yiyecektim. Ağzından çıkan her kelime, attığı her adım sırf beni çileden çıkarmak için özel olarak tasarlanmış gibiydi. Egoist, kendini beğenmiş, ukalanın teki!
Kapıyı hırsla açıp içeri girdim ve arkamdan gürültüyle kapattım. Evin koridoruna adım attığımda hiddetle nefes alıp veriyordum.
Abim salondan kafasını uzattı. "Alin? O ne biçim kapı kapatmak kızım, ne oldu sana?"
"Hiçbir şey olmadı abi!" dedim sinirle çantamı vestiyere fırlatırken. "Sadece etrafta dolaşan lüzumsuz insanlardan gına geldi!"
Abim ne olduğunu anlamayarak kaşlarını kaldırdı ama ona Ege’nin adını bile anmak istemiyordum. Hızlı adımlarla odama geçip kapıyı kilitledim. Aynanın karşısına geçip kızarmış yüzüme baktım.
"Ben senin o ukala tavırlarını burnundan getirmesini bilirim Ege Bey," diye fısıldadım aynadaki aksime. "Bakalım yarın o kafeye adım atabilecek misin?”
Yatağıma oturduğumda öfkeden dolayı fazla hızlı nefes alıp verdiğimi fark ettim.
Öfkemi yatıştırmak için parmaklarımı şakaklarıma bastırıp gözlerimi kapattım. Ege`nin o kendini beğenmiş yüzü, alaycı sesi hâlâ zihnimin içinde yankılanıyordu. Beni çileden çıkarmak için elinden geleni yapıyordu ama ona bu kozu vermeyecektim.
Tam derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalışıyordum ki, koridordan gelen sert ve dengesiz ayak sesleriyle kaskatı kesildim. Kalbim anında göğsümün içinde sıkışmaya başladı.
Dış kapı gürültüyle çaptı. Eve çöken o ağır, mide bulandırıcı alkol ve ucuz tütün kokusu odamın kapısının altından sızmaya başlamıştı bile. Babam gelmişti. Yine içmişti.
"Neşe!" diye bağırdı, sesi alkolün etkisiyle boğuk ve tehditkârdı. Salona doğru yalpalanarak yürüdüğünü duyabiliyordum. "Çay koy çabuk! Başım çatlıyor!"
Odamın içinde nefesimi tuttum. Annemin aceleci adımlarla mutfağa koştuğunu, çaydanlığın metalik sesini duydum. Salondaki abim Ali Aras’ın ise gerginlikten kilitlenen sessizliğini hissedebiliyordum. Babamın bu hallerine alışkındık ama alışmak, korkuyu azaltmıyordu.
Birkaç dakika sonra annemin titrek sesi duyuldu. "Getirdim Yusuf... Sıcak sıcak iç, iyi gelir."
Kısa bir sessizlik oldu. Ardından bardağın sehpa üzerine sertçe vurulma sesi ve babamın kükremesi geldi.
"Bu ne lan!" diye bağırdı babam, sesi tüm evi titretti. "Bulaşık suyu mu ulan bu? Kaç kere söyleyeceğim sana çayı demli koy diye! Zıkkım mı içiriyorsun sen bana?”
"Yusuf valla taze demledim, biraz bekleseydin rengini alırdı..." Annemin savunmaya çalışan sesi yarım kaldı.
Sert bir tokat sesi koridorda yankılandı. Ardından annemin acı dolu çığlığı ve yere düşüşü...
"Sana laf yetiştir demedim ulan sana!" diye bağırdı babam.
Yatağımdan fırladım. Kapının kilidini hızla açıp koridora fırladığımda, abimin de salona doğru koştuğunu gördüm. Salonda annem yerde, yanağını tutmuş ağlıyordu. Babam ise gözleri kan çanağına dönmüş halde, kemerine davranarak annemin tepesinde dikiliyordu.
"Yeter artık!" diye bağırdı Ali Aras, babamın önüne geçerek. "Dokunma anneme!"
"Çekil lan önümden ukala!" Babam abimi sertçe kenara itip anneme doğru bir adım daha attı.
Bütün vücudum öfke ve çaresizlikle titriyordu. Ege’nin az önce bana sorduğu, o saklamaya çalıştığım morlukların sebebi, gözlerimin önünde bir kez daha canlanıyordu. Hayatımızın bu iğrenç gerçeği, bir kâbus gibi üzerimize çökmüştü.
Gözlerimin önünde kurulan o dehşet sahnesi karşısında donakaldım. Bacaklarım dermanını yitirmiş gibi titreşirken, birkaç şuursuz adımla salona doğru ilerledim.
Babamın gözü dönmüş öfkesi, annemin yerdeki çaresiz hıçkırıkları ve abimin siper olan gövdesi... Göğsüm hızla kalkıp inerken nefesim boğazımda tıkandı, kulaklarım dehşet bir çınlamayla doldu.
Odama saklandığım, o morlukları kapatmaya çalıştığım her anın yükü bir anda omuzlarıma yeniden bindirilmiş gibi hissediyordum. Çok korkuyordum; bu evde büyüyen ama korkusuna hiçbir zaman alışamayan o küçük kız çocuğuydum yine.
"Yapma... Baba niyetin ne, yapma!" diye fısıldayabildim sadece. Sesim o kadar cılız, o kadar titrek çıkmıştı ki, kendi kulağıma bile yabancı geldi. Yüzümün kireç gibi bembeyaz kesildiğini, adımlarımı kontrol edemediğimi hissediyordum.
Babamın o kan çanağı gözleri bir anlığına bana kaydı, kalkan eli havadayken savurduğu küfürler evde yankılandı. Ama o sırada abim, babamın hareketini fırsat bilip hamle yaptı. Beni kapının eşiğinde, titrerken gördüğü an gözlerindeki o çaresiz ama koruyucu ışık parladı. Babamın savrulmasını fırsat bilip hızla aradan sıyrıldı ve saniyeler içinde yanımda belirdi.
Beni tek bir hamlede arkasına çekip, kollarıyla sıkıca sardı.
Göğsüne sığındığım an, abimin titreyen ellerinin sırtıma kapandığını hissettim. Bizi korumak için çırpınan bedeninin sıcaklığı, içimdeki o buz gibi korkuyu bir nebze olsun kırdı. Başımı göğsüne gömdüm; parmaklarım çaresizce abimin tişörtünün kumaşına kenetlendi. Sıkıca tutunuyordum ona, sanki bıraksam ikimiz de bu karanlığın içinde kaybolup gidecektik.
"Bakma Alin, bakma abim," diye mırıldandı Ali Aras kulağıma doğru. Sesi ne kadar güçlü durmaya çalışsa da içindeki o derin kırgınlık ve öfke titreyen nefesinden belli oluyordu. Beni kendine daha da sıkı çekti, bir zırh gibi önüme siper oldu. "Geçecek, tamam mı? Bakma sen."
Babamın bağırışları, sehpadan devrilen bardakların gürültüsü salonda yankılanmaya devam ederken, ben abimin kollarının arasında gözlerimi yumup sadece o anın bitmesini diledim.
"Baba, ne olur yapma!" diye çığlık attım abimin göğsüne gömülü yüzümü hafifçe kaldırarak. Sıkışan boğazımdan yükselen bu yakarış, evdeki o dehşet patırtısının arasında çaresizce eriyip gitti.
Ama duyuramadım. Yusuf Bey bizi duymuyordu. Belki de duymak istemiyordu. Alkolün gözlerini kör ettiği, zihnini dumanladığı o karanlık katmandaydı yine; ne annemin acı dolu hıçkırıklarını duyabiliyordu ne de benim yırtınan sesimi.
Gözü dönmüş bir hırsla anneme doğru hamle yaptı. Annem yerdeki kırık çay bardağı parçalarından korunmak için kollarını yüzüne siper etmiş, köşeye sıkışmış bir av gibi büzülmüştü. Babamın savurduğu ilk tekme annemin böğrüne geldiğinde annemden nefes kesici bir feryat yükseldi.
"Ulan dur dedim sana, dur!" diye kükredi Ali Aras. Beni arkasına iter gibi yapıp babamın üzerine doğru atıldı, kolunu tutmaya çalıştı. "Dokunma kadına, yetmedi mi çektirdiğin?”
"Çekil lan!" Babam, alkolün verdiği o kontrolsüz, ayı gücüyle savurdu kolunu. Ağır, sert elinin tersi abimin şakak kısmına tam şiddetiyle çarptı. Ali Aras dengesini kaybedip televizyon ünitesine doğru sertçe savruldu. Ahşap sehpa gürültüyle çatırdarken abimin ağzından boğuk bir inleme kaçtı.
"Abi!"
Gözlerim yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Dehşet içinde abime doğru bir adım atacakken, babamın öfkesinin yeni hedefi annem olmaya devam ediyordu. Kemerini belinden tamamen söküp çıkardığını gördüm; deri kemerin havadaki ıslığı ve ardından annemin etine batan o korkunç ses salonda yankılandı. Annem acıdan kıvranıyor, duvara doğru büzülüyordu. Her darbede evdeki hıçkırıklar, feryatlar birbirine karışıyordu.
Ben titreyen dizlerimin üzerinde çökmüş, ellerimle kulaklarımı kapatmakla anneme koşmak arasında sıkışıp kalmışken, Ali Aras sarsılarak ayağa kalktı. Şakağından süzülen ince kırmızı kan hattını umursamadan, gözlerinde saf bir nefretle tekrar babamın üzerine çullandı.
"Aşağılık adamsın sen!" diye bağırdı abim, babamın kemer tutan elini iki eliyle kavrayarak. "Yeter artık, gebertirim lan seni! Bırak annemi!"
Babam ve abim salonda bir o yana bir bu yana savrularak itişmeye başladı. Sehpadaki çay tabakları, devrilen sandalyeler, kırılan cam sesleri koridoru dolduruyordu.
İki adamın nefes nefese, kin dolu boğuşması salonun ortasında bir ölüm kalım savaşına dönmüştü. Annem yerde doğrulamıyor, sadece, "Yapmayın... Ali Aras yapma oğlum, Yusuf dur..." diye inliyordu.
Korkudan nefesim tamamen kesilmişti. Tırnaklarımı halının ilmiklerine geçirmiş, bu hiç bitmeyen kâbusun ortasında, gözlerimin önünde ailemizin parçalanışını izliyordum. Ellerim titriyor, zihnimdeki o sarsılmaz yalnızlık hissi beni diri diri yutuyordu.
“Abi…” diye fısıldadım yine, sesim boğazımdaki o devasa kayaya çarpıp parçalanırken.
Boğuşma her saniye daha da kanlı bir hal alıyordu. Babamın gözü dönmüş gaddarlığı ile abimin yıllardır biriken o devasa öfkesi salonun ortasında birbirini yakıp kavuruyordu.
Ali Aras’ın şakaklarından süzülen kan yanağına yayılmış, babamın öfkeli solukları salonun havasını zehirliyordu. Abim, babamı duvara doğru itmeye çalışıyor, ama babam alkolün getirdiği o kör hırsla abimin boğazına sarılmak için çabalıyordu. Yerde büzülmüş yatan annemin acı içindeki inlemeleri kulaklarımı tırmalarken daha fazla öylece izleyemezdim.
İzleyemezdim işte. Abimin o cani adamın elinde katledilmesine ya da abimin katil olmasına seyirci kalamazdım.
"Yeter artık, yeter!" diye haykırarak yerdeki cam kırıklarını umursamadan ileri atıldım.
Tüm gücümle iki devasa gövdenin arasına girmeye, abimi babamın o kilitlenmiş kollarından çekip almaya çalıştım. Titreyen ellerim abimin kanlı tişörtüne yapıştı. "Abi dur! Yapma, ne olur dur!"
"Alin çekil! Çekil aradan!" diye bağırdı Ali Aras, sesindeki o çaresiz hırıltıyla. Beni korumak için hamle yapmaya çalıştı ama geç kalmıştı.
Babam, kendisini engellemeye çalışan elimi ve bedenimi fark ettiğinde gözlerindeki o cani ışık tek bir hedefe kilitlendi: bana. "Ulan orospu fırlaması, sen de mi başıma belasın?" diye kükredi. Beni savurmak için körlemesine, tam bir hırsla havaya kaldırdığı ağır, nasırlı elinin tersini bükerek geriye doğru savurdu.
Zaman o an yavaşladı sanki. Abimin, "Alin!" diye atan feryadını duydum ama kaçamadım.
Babamın elinin sert, eklem kemikli kısmı tam dudağımın üzerine, çeneme doğru korkunç bir şiddetle patladı.
Kafamın içinde âdeta bir bomba patladı. Şiddetli darbeyle başım sağa doğru savruldu, dengemi tamamen kaybedip halının üzerindeki devrilen sandalyeye çarparak yere kapaklandım.
Ağzımın içinde buz gibi bir metal tadı yayıldı bir anda; sıcak ve tutkal gibi yoğun bir sıvı çeneme doğru süzülmeye başladı. Alt dudağımın patladığını, dişlerime çarpan o et parçasının zonklayan sızısını saniyeler sonra hissettim. Görüşüm birkaç saniyeliğine karardı, kulaklarımda sadece tiz bir çınlama kaldı.
"Alin!"
Bu ses abimden çıkmıştı ama insan sesine benzemiyordu. Göğsünden kopan o kükreme, salonun duvarlarında yankılandı. Benim yere yığılışımı, dudağımdan süzülen kanı gördüğü o an, Ali Aras’ın içindeki son insan kırıntısı da koptu sanki.
Gözlerimi araladığımda gördüğüm şey dehşet vericiydi. Abim artık babamı engellemeye çalışmıyordu; onu yok etmek istiyordu. Babamın üzerine bir yırtıcı gibi atıldı. Babamı sertçe duvara çarptı, boğazından yakaladığı gibi yere savurdu.
"Seni geberteceğim lan!" diye bağırdı Ali Aras. Sesi titriyor, gözlerinden sanki kan damlıyordu. Babamın üzerine çıkıp ilk yumruğunu babamın çenesine indirdi. "Ona... Dokunmayacaktın!" Bir yumruk daha. "Anneme... Dokunmayacaktın!"
Kırılan kemik sesleri, babamın ağzından kaçan hırıltılı inlemelere karıştı. Babam bile abimin bu gözü dönmüş halleri karşısında neye uğradığını şaşırmış, alkolün uyuşturduğu zihniyle kendini korumaya çalışıyordu ama Ali Aras durmuyordu. Yılların birikmiş nefreti, yedirdiği dayaklar, gizlenen morluklar, çekilen nutuklar... Hepsi abimin yumruklarında birer infaza dönüşmüştü.
"Abi... Yapma..." dedim. Dudağımı kıpırdatmak inanılmaz bir acı verdi, kan çenimden boynuma doğru akıyordu. Elimi dudağıma götürdüm, parmaklarım sıpsıcak kanla kaplandı. "Ali Aras... Katil olacaksın, dur!"
Annem yerinde sürünerek abimin bacağına sarıldı. "Oğlum kurban olayım dur! Katil olacaksın Ali Aras, yapma! Bırak şu babanı, bırak!"
Abim kalkmadı. Havada duran yumruğu titriyordu. Babamın yüzü kan içindeydi, nefes almakta zorlanıyor, hırıldıyordu. Abim göğsü hızla kalkıp inerek babama baktı, ardından başını yavaşça bana doğru çevirdi. Dudağımı tutan, titreyen, kanlar içindeki halimi gördüğünde yumruğunu indirdi. Gözlerindeki o saf nefret bir anda yerini derin, mahvedici bir vicdan azabına bıraktı.
Ellerine baktı abim. Kendi kanıyla babamın kanının birbirine karıştığı o yumruklarına...
Yavaşça babamın üzerinden kalktı. Babam yerde iki büklüm kalmış, acıyla inliyordu. Abim bana doğru birkaç adım attı, dizlerinin üzerine çöktü. Titreyen ellerini yüzüme uzatmak istedi ama ellerindeki kanı görünce geri çekti. Sanırım bana dokunmaya, beni kirletmeye korkuyordu.
"Alin..." dedi sesi kırılarak. Bakışları dudağımdaki o patlak morluğa ve süzülen kana takılı kaldı. "Çok... Çok acıyor mu abim? Ben koruyamadım seni... Yine koruyamadım..."
"İyiyim..." diye fısıldadım, gözümden akan tek bir damla yaş dudağımdaki taze yaraya değip sızlattı. "İyiyim abi, tamam... Bitti."
Ama bitmemişti. Bu evdeki kâbus hiçbir zaman bitmiyordu. Sadece sahne değişiyor, morluklar elbiselerin altından yüzümüzün ortasına, herkesin görebileceği yerlere sıçralıyordu. Yarın kafeye nasıl gidecektim? Ezgi’ye ne diyecektim? Ya Ege... O ukala, her şeyi gören, tek bir bakışıyla içimi okuyan adam bu halimi görürse ne yapacaktı?
Zihnimdeki bu sorular, dudağımdaki zonklamadan çok daha fazla canımı yakmaya başlamıştı bile.
—
Abim elindeki merhemi nazik hareketlerle dudağımdaki patlağa sürdü. Her dokunduğunda canından can gidiyormuş gibi bakıyordu.
Babam küfür ederek evden gitmişti. Babam gittikten sonra annem salondaki koltuğa oturmuş, sessizce ağlamıştı.
Benim annemin adı Neşe’ydi. Neşe Karavardar. Evlenirken çok mutlu olan, sonrasında cehennemi yaşayan. İlk zamanlar babam ile iyi anlaştığını dile getirirdi. Her şey ne olduysa abim doğduktan sonra olmuş.
Babam, annemi elde edesiye kadar iyi davranmış. Her zaman eve geç gelmeye, her gün içmeye başlamış. Annem, babamın her istediğini yapmasına rağmen bir bahane bulup onu dövermiş.
Keşke diyorum. Keşke benim canımdan alsalar, anneme verseler.
Annem evlendiğinde daha on dokuz yaşındaymış. Abimi doğurduğunda ise yirmi… Şuan elli yaşındaydı ama daha yaşlı görünüyordu.
Abim pamuğun üzerindeki merhemi hafifçe dudağıma dokundurduğunda gözlerimi yumup dişlerimi sıktım. Canım yanıyordu ama dudağımdaki acı, göğsümün ortasına oturup nefesimi kesen o ağır taştan daha hafif kalıyordu.
"Geçti abim," diye fısıldadı Ali Aras. Sesi öyle kısıktı, öyle kırgındı ki, babamın savurduğu tüm o yumruklardan daha çok canımı yaktı. "Bitti, tamam... Merhem sürdüm, iyileşecek."
Gözlerimi açtığımda abimin şakağındaki kurumuş kan izine baktım. Kendi acısını unutmuş, titreyen elleriyle benim yüzümü iyileştirmeye çalışıyordu. Yıllardır ikimizin de yaptığı tek şey buydu zaten: Birbirimizin yaralarını sarıp, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi o maskeleri yüzümüze takmak.
Annem koltukta büzülmüş, sessiz sessiz ağlamaya devam ediyordu. Elleri dizlerinin üzerinde birleşmiş, gözleri boşlukta bir noktaya kilitlenmişti.
Neşe Karavardar... İsmiyle tezat bir ömrün içine sıkışıp kalmış, gençliğini, yaşama sevincini bu evin karanlık odalarında yitirmiş bir kadın.
On dokuz yaşında girdiği bu evden, elli yaşında ruhu çekilmiş bir enkaz olarak çıkamıyordu bir türlü.
Keşke diyordum içimden, abimle benim çektiğimiz bu çile, annemin sırtındaki o devasa yükü biraz olsun hafifletebilseydi. Ama olmuyordu. Babam denen o adam, her defasında bizi aynı cehennemin ortasına fırlatıp gitmeyi başarıyordu.
Abim merhemin kapağını kapatıp komodinin üzerine bıraktı. Ardından derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Yüzündeki ifade bir anda değişmiş, o çaresiz abi gitmiş, yerine bambaşka, karanlık bir adam gelmişti.
"Abi?" dedim, sesim dudağımdaki şişlik yüzünden hırıltılı çıkarak. "Nereye gidiyorsun?"
"Bir yere gittiğim yok," dedi arkasını dönerek. Koridora doğru yürüdü. "Sen yat, dinlen biraz. Annemin yanına geçeceğim ben."
Oysa biliyordum; salona geçip koltuğun ucuna oturacak, sabaha kadar kapının eşiğini izleyecekti. Babamın geri gelme ihtimaline karşı bir nöbetçi gibi, elinde gizlediği o tüm öfkesiyle bekleyecekti.
Yatağa uzandığımda başımı yastığa koymak bile sızıya sebep oldu. Tavanı izlerken zihnimdeki gürültü bir an olsun dinmiyordu. Dudağımdaki bu morluk ve patlak, uzun kollu kıyafetlerin altına saklanabilecek türden değildi artık. Yarın o kafeye nasıl gidecektim? Ezgi’nin meraklı, sorularla dolu bakışlarına ne cevap verecektim? Merdivenden düştüm yalanı bu sefer tutar mıydı?
Tabii ki de tutmayacaktı. Bir bahane bulacaktım. Top çarptı, diyecektim. Evdeyken telefon dudağıma çarptı, diyecektim.
Yine her zamanki gibi bir bahane uyduracaktım.
Yatakta yatarak iyice boğulduğumu hissedince ayağa kalktım. Koridorda ilerlerken annemin acı dolu çığlıkları, babamın kükremesi zihnimde yankılanıyordu.
Adımlarımı benden bağımsızmış gibi atan bacaklarımla salona doğru yürüdüm. İçerideki hava hâlâ alkol, tütün ve taze kan kokuyordu. Abim, dediğim gibi koltuğun en ucuna tünemiş, gözlerini tek bir noktaya kilitlemişti. Yumrukları sıktığı için beyazlamış parmak boğumları, şakağındaki o kuruyup kalmış kırmızı lekeyle korkunç bir tezat oluşturuyordu. Beni fark ettiğinde başını kaldırmadı bile; sadece duruşu daha da sertleşti.
Gözlerim, salonun diğer köşesindeki kanepede büzülmüş yatan anneme kaydı.
O kadar küçülmüştü ki... Elli yaşında, koskoca iki evlat büyütmüş bir kadın değil de, karanlıktan korktuğu için köşeye sığınmış bir kız çocuğu gibi duruyordu. Sırtı bana dönüktü, omuzları hıçkırıklarının ritmiyle hafifçe sarsılıyordu. Yavaş ve sessiz adımlarla yanına yaklaştım. Yerdeki kırık cam parçalarından birine basmamaya özen göstererek kanepenin kenarına diz çöktüm.
"Anne..." diye fısıldadım. Sesimdeki patlak dudağın getirdiği o boğukluk, omuzlarının bir anlığına kilitlenmesine sebep oldu.
Beni duyduğu an hıçkırıklarını bastırmaya çalıştı. Bizim yanımızda ağlamaktan, bize acısını göstermekten her zaman utanırdı. Çünkü bu evde zayıf olmak, babamın en sevdiği av malzemesiydi.
Gövdemi yavaşça kanepenin üzerine doğru eğdim ve kollarımı o minyon, savunmasız bedenine doladım. Başımı, annemin yıpranmış, zeytinyağlı sabun kokan saçlarının arasına gömdüm. Dudağımdaki sızı tülbentine değdiğinde gözlerimden sıcak bir damla yaş süzüldü ama umurumda değildi.
Annem kollarımın arasındaki varlığımı hissettiği an başını yavaşça bana çevirdi. Yaşlı, yorgun gözleri yüzümde gezindi. Bakışları tam da o kanlı, şişmiş dudağıma takıldığında göğsünden ciğerlerimi söken bir iç çekiş koptu.
"Alin’im..." dedi, titreyen elleriyle yüzümü kavrayarak. Parmakları dudağımın kenarına teğet geçti, dokunmaya kıyamadı. "Benim güzel kızım... Ne hale getirdi seni... Benim yüzümden..."
"Şşş, deme öyle," dedikten sonra başımı göğsüne iyice yasladım, sanki onu kendi bedenimle dış dünyadan koruyabilirmişim gibi sıkıca sarıldım. "Senin hiçbir suçun yok anne. Hiçbirimiz için suçun yok."
Annem elimi tuttu, parmaklarımı kenetledi. Bir süre öylece kaldık. Salondaki o ağır, öldürücü sessizliği sadece ikimizin düzensiz nefesleri bölüyordu. Annemin kalbi, tıpkı benimki gibi bir kuşun kanat çırpışı gibi hızlı ve ürkek atıyordu. Yıllardır bu adamın gölgesinde yaşamaktan ruhu o kadar aşınmıştı ki, ne zaman sarılsam avuçlarımın arasından kayıp gidecekmiş gibi geliyordu.
"Keşke..." diye fısıldadı annem, gözyaşları saçlarımın arasına akarken. "Keşke sizi bu evden alıp uzaklara götürebilseydim Alin. Çok çabaladım kızım, valla çok çabaladım..."
"Biliyorum," dedim, burnumu omzuna silerek. "Biliyorum annem."
Sözler boğazıma düğümleniyordu. Ne ben onu teselli edebiliyordum tam anlamıyla, ne de o beni. Biz sadece birbirimizin acısını paylaşıyor, o enkazın altında üst üste yığılıyorduk. Birkaç dakika boyunca annemin kokusunu içime çektim, onun nefes alışverişinin düzene girmesini bekledim. Zamanla omuzlarındaki o sert gerginlik biraz olsun salıverildi, göz kapakları yaşadığı fiziksel ve ruhsal acının ağırlığına dayanamayarak kapandı.
Annem koynumda sızıp kaldığında, üzerinden örttüğüm battaniyenin kenarlarını hafifçe düzelttim. Yüzüne düşen birkaç teli nazikçe arkaya iterken, yanağındaki o hafif kızarıklığa bakıp dişlerimi sıktım.
Nefret, bir zehir gibi damarlarıma yayılıyordu. Babama olan nefretim, çaresizliğimize olan öfkem ve... Yarın sabah yüzleşmek zorunda kalacağım o hayat.
Yavaşça ayağa kalktım. Abim hâlâ yerinden kımıldamamıştı. Ona doğru bir adım atıp omzuna dokundum.
"Abi, odaya geç sen de... Ben annemin yanındayım."
Ali Aras başını yavaşça kaldırdı. Gözlerindeki o kanlı, katil ışığı hâlâ sönmemişti. Bana baktı, dudağımdaki morluğa baktı ve hiçbir şey söylemeden sadece başını iki yana salladı. Kıpırdamayacaktı. Bu gece bu evin nöbetçisi o, kurbanı annem, kaçak olanı ise bendim.
Sessizce koridora geçip odama döndüm. Aynanın karşısına geçip bir kez daha baktım yüzüme. Dudağım tamamen morarmış, alt kısmı hafifçe patlamıştı. Bu öyle top çarptı ya da telefon düştü denecek bir şey değildi; basbayağı bir şiddetin, bir nefretin iziydi.
İçimden bir ses bana yarın işe gitmememi söylüyordu. Evde kal, saklan, kapıyı kilitle.
Ama bir diğer ses... Pencere kenarında oturan, tütün ve sandal ağacı kokan, her şeyi bilen o kahverengi gözleri hatırlatıyordu. Ege...
Eğer yarın o kafeye gitmezsem, abimi arayacaktı. Belki de kapıma dayanacaktı. Ve o adama, benim hayatımın bu iğrenç gerçeğini tamamen kucağına koyma fırsatını vermeyecektim.
Yatağa girip yorganı çeneme kadar çektim. Yarın o kafeye gidecektim. O maskeyi yüzüme yeniden yapıştıracak, o yalanları sırayla dizecektim. Ama içimdeki o korkunç his bana söylüyordu: Ege Bey, bu sefer uydurduğum hiçbir yalana inanmayacaktı.
Sabahın ilk ışıkları odanın küçük penceresinden içeri süzüldüğünde gözlerimi hiç uyumamış olmanın verdiği o ağır, sızılı hisle açtım. Tavan adeta üzerime çöküyordu. Dudağımdaki zonklama, gece boyunca bir saniye bile durmamıştı. Yavaşça yataktan doğrulup el ayalarımı şakaklarıma bastırdım. Zihnimdeki o uğultu, babamın kükremeleri ve abimin hırıltıları hâlâ taptazeydi.
Yataktan kalkıp aynanın karşısına geçtiğimde gördüğüm manzara, içimdeki o son umut kırıntısını da silip süpürdü. Dudağımın alt kısmı iyice şişmiş, morluk çeneme doğru yayılmıştı. Patlayan yer hafifçe kabuk bağlamıştı ama en ufak bir mimikte yeniden kanayacak gibi duruyordu.
"Harika..." diye fısıldadım, kendi sesim bile yabancı geldi kulağıma.
Banyoya geçip buz gibi suyla yüzümü yıkadım. Sıkıca kapattığım gözlerimin arkasında hep aynı çaresizlik vardı. Üzerime boğazımı kapatan hafif bol bir tişört geçirdim ama yüzümdeki bu lekeyi kapatacak hiçbir kumaş yoktu.
Kapatıcı sürmeyi denedim; fakat patlak yaranın üzerine değen kimyasal öyle bir yaktı ki, gözlerimden istemsizce yaşlar süzüldü. Ağzımın kenarını peçeteyle silip makyaj malzemelerini hırsla tezgâha bıraktım. Olmuyordu. Bu iz, saklanamayacak kadar aleni bir vahşetin imzasıydı.
Salondan geçerken annemin koltukta hâlâ büzülmüş uyuduğunu gördüm. Üzerindeki battaniyeyi düzeltip mutfağa geçtim, kapıyı ardımdan hafifçe kapattım. Abim ise koridorun sonundaki sandalyede, sırtını duvara yaslamış halde uyukluyordu. Gözlerinin altı kömür gibi kararmıştı. Onları uyandırmadan, âdeta bir hayalet gibi sessizce evden çıktım.
İzmir sokakları cıvıl cıvıldı. Herkes gülüşüyor, hayatın o kaygısız ritmine ayak uyduruyordu. Güneş, üzerindeki her şeyi ısıtırken benim içimdeki buzları eritmeye yetmiyordu. Yüzümü gizlemek için başımı önüme eğmiş, adımlarımı olabildiğince hızlandırmıştım. Yanımdan geçen mutlu insanların sesi, kahkahaları zihnimdeki o ağır uğultuya çarpıp kırılıyordu. Bu şehirde herkes yaşıyordu; bense sadece bir kâbusun kalıntılarını taşımaya çalışıyordum.
Kafeye giden ara sokağa saptığımda, köşedeki küçük çiçekçinin tezgahına gözüm kaydı. Tam ortada, kovaların içinde taptaze, bembeyaz manolyalar duruyordu.
İstemsizce adımlarım yavaşladı. Beyaz manolya... En sevdiğim çiçek. Masumiyeti, zarafeti ve her şeye rağmen dimdik ayakta kalmayı simgelerdi benim için. O lekesiz, bembeyaz yapraklarına baktım bir süre.
Ne kadar da duru, ne kadar da dokunulmamışlardı. Sonra elim parmak uçlarımla dudağımdaki o kabuk bağlamış morluğa gitti. O manolyanın beyazlığı ile benim yüzümdeki bu leke arasındaki uçurum içimi sızlattı. Ben de bir zamanlar o manolya kadar lekesiz, temiz bir hayata inanmak isterdim. Ama babam denen o adam, üzerimize bastığı her yerde bir daha temizlenmeyecek lekeler bırakmıştı.
Derin bir nefes alıp gözlerimi o yapraklardan çektim. Çiçekçinin meraklı bakışlarını üzerimde hissetmeden adımlarımı tekrar hızlandırdım. Masumiyet çok geride kalmıştı; şimdi sadece günü kurtarma, o saklanamayacak gerçeği bir yalanla örtme sırasıydı.
Kafenin önüne geldiğimde Ezgi’nin kepenkleri çoktan kaldırmış, kapının önünü süpürdüğünü gördüm. Beni fark ettiği an elindeki süpürgeyi duvara yaslayıp neşeyle el salladı. "Günaydın Alin’ciğ—"
Sözü yarıda kesildi. Yüzüme, daha doğrusu başımı kaldırıp ona baktığım an açığa çıkan dudağıma kilitlendi. Yüzündeki o neşeli tebessüm bir anda silindi, yerini dehşet dolu bir şaşkınlığa bıraktı.
"Alin!" diye bağırdı, süpürgeyi tamamen unutup hızlı adımlarla yanıma koşarken. "Yüzüne ne oldu senin? O dudağının hali ne?"
Gözlerimi hızla ondan kaçırdım. Saçlarımı biraz daha öne doğru çekmeye çalışarak yanından sıyrılmak istedim. "Bir şey yok Ezgi, abartma lütfen..."
"Ne demek abartma!" Ezgi kolumdan tutup beni durdurdu. Ela gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Sesinde saf bir endişe ve panik vardı. "Alin patlamış bu dudak! Şişliğe bak, morarmış resmen! Dün akşam sapasağlam gittin buradan, ne oldu gece?"
Zihnimde hazırladığım o yalan dizilimleri bir bir sıraya girdi ama Ezgi’nin gözlerindeki o ısrarcı bakış karşısında hepsi boğazımda tıkandı. Yine de dik durmaya çalıştım. "Gece... gece uykulu uykulu su içmeye kalkmıştım. Odanın kapısını fark edemedim, sertçe çarptım. Şişti sadece."
Ezgi kaşlarını çattı. Dudaklarını birbirine bastırıp yüzüme daha da yakından baktı. "Kapı mı? Alin sen benimle dalga mı geçiyorsun? Kapı çarpmasıyla dudak böyle patlar mı, morluk çenene inmiş!"
"Ezgi lütfen," dedim, sesimdeki titremeyi gizleyemeyerek. Gözlerim dolmak üzereydi. "Lütfen üstüme gelme. Zaten canım acıyor. İşe başlayalım artık."
Ezgi, gözlerimdeki o çaresiz yalvarışı gördüğünde söyleyeceği diğer sözleri yuttu. Biliyordu, ne kadar zorlarsa zorlasın anlatmayacaktım. Ama yüzündeki o hüzünlü ve şüphe dolu ifade geçmemişti. Derin bir nefes verip omuzlarımı sıktı. "Tamam..." dedi sakin bir tonla. "İçeri geçelim. Ben sana hemen buz getireyim, biraz insin o şişlik."
İçeri geçtik. Önlüklerimizi giyerken Ezgi sürekli göz ucuyla beni süzüyordu. Arkadaki buz makinesinden çıkardığı buzu bir beze sarıp bana uzattı. Bez dudağıma değdiği an soğuğun getirdiği o keskin sızıyla irkildim.
"Yavaş bastır," dedi Ezgi kısık sesle.
“İyiyim ben," diye mırıldandım, buzu bezin üstünden biraz daha sıkı bastırarak. Ama kimi kandırıyordum ki? Buzun soğuğu sadece dudağımdaki yangıyı uyuşturuyordu, içimde zonklayan o devasa çaresizliği değil.
Saatler ilerledikçe kafenin kapısı hiç durmadan açılıp kapandı. İzmir’in o neşeli, cıvıl cıvıl insanları içeri girip çıkıyor, kahve kokusu taze pişmiş kruvasan kokusuna karışıyordu. Ezgi masalar arasında mekik dokurken ben de kendimi işe verip zihnimi susturmaya çalıştım.
Tezgâhın arkasında bir o yana bir bu yana koşturmak, kahve çekirdeklerini öğütmek, siparişleri hazırlamak iyi gelmişti. Dudağımdaki acıyı ve evdeki o ağır havayı zihnimin arka odalarına itebildiğim tek anlar bunlardı.
Ancak saat tam beş sularında, kafenin kapısındaki o tanıdık çıngırak şıngırdadı.
İçgüdüsel olarak başımı kasadan kaldırdım ve tam o anda nefesim boğazımda düğümlendi.
Gelen Ege’ydi.
Üzerinde yine siyah, keten bir gömlek vardı, kolları dirseklerine kadar katlanmıştı. Kahve saçları hafifçe dağılmış, o her zamanki sarsılmaz, kendinden emin tavrıyla içeri adım atmıştı. İçeri girer girmez gözleri doğrudan tezgâhın arkasındaki beni buldu.
Göz göze geldiğimiz an, dudağımdaki morluğa ve patlağa kilitlendi. Yüzündeki o alaycı, gıcık ifade bir anlığına duraksar gibi oldu; kahverengi gözlerinden çakmak gibi bir şüphe geçti. Ama sadece bir saniye... Sanki aramızdaki o gerilimi ve benim gardımı aldığımı fark etmiş gibi, o ifadeyi hemen sildi ve yerini o sinir bozucu, ukala tebessümüne bıraktı.
Ağır ve kendinden emin adımlarla doğrudan kasaya, tam karşıma yürüdü. Tezgâha iki elini dayayıp üzerime doğru hafifçe eğildi. Tütün ve sandal ağacı kokusu yine bütün alanımı kapladı.
"Selam, çalışan hanımefendi," dedi, sesi inanılmaz derecede rahat ve gıcıktı. Bakışları saniyelik bir hızla alt dudağımdaki kabuk bağlamış yaraya kayıp tekrar gözlerime tırmandı. "Bakıyorum da yüzüne yine bir kaza süsü vermişsin. Dikkatsizsin diyorum, kızıyorsun."
Dişlerimi öyle bir sıktım ki çenem çatırdadı. Yüzümdeki o sert ifadeyi bozmadan doğrudan gözlerinin içine baktım. "Siparişinizi alayım Ege Bey. Müşterileri bekletmeyelim."
Dudaklarının kenarı daha da kıvrıldı. Benim bu dik ve geri adım atmayan tavrım onu geri püskürtmek yerine sanki daha da eğlendiriyordu.
"Dün akşamki tavsiyemi dinlememişsin," dedi fısıltıyla, kasaya biraz daha yaklaşarak. "Buz yetmemiş gibi duruyor. Ama neyse... Ben yine aynı şeyden alayım. Bir soğuk filtre kahve. Ama bak bu sefer uyarıyorum; buzunu az koy, köpüğünü de düzgün yap. Dün az kalsın patronuna şikâyet edecektim seni."
"Gidip şikâyet edebilirsiniz," dedim, kollarımı göğsümde birleştirip ona ters ters bakarak. "Hatta bu kafeye bir daha gelmeyerek beni patronuma şikâyet etmekten kurtarabilirsiniz."
Ege hafifçe kıkırdadı. Bu adamın en çıldırtıcı yanı buydu işte; ona ne kadar öfkelenirsem öfkeleneyim, bunu bir oyun gibi görüyor ve o sarsılmaz özgüveninden bir milim bile ödün vermiyordu.
"Hiç şansın yok Alin," dedi göz kırparak. "Kahveniz çok güzel, mekânınız nezih... Çalışanınız biraz aksi ama idare ediyoruz artık. Mümkünse kahvem çabuk gelsin, pencere kenarındaki masamdayım."
Hiç cevabımı beklemeden arkasını döndü ve tam da dün oturduğu pencere kenarındaki masaya doğru yürüdü. Sandalyesini çekip oturdu, bacak bacak üstüne atıp telefonunu çıkardı.
Tezgâhın arkasında hırsımdan köpürerek ona bakakaldım. Kendini beğenmiş, geri zekâlı adam! Gece evde yaşanan o vahşetin, yüzümdeki bu lekenin farkındaydı; bunu gözlerindeki o tek saniyelik şüphede görmüştüm. Ama üzerime gelip beni köşeye sıkıştırmak yerine, o gıcık tavrıyla zihnimi dağıtmaya çalışıyordu sanki. Ya da sadece benimle dalga geçmekten zevk alıyordu!
Bardağa buzları hırsla doldurup filtre kahveyi üzerine boşalttım. Bardağı tepsiye koyup Ege’nin masasına doğru adımlarken Ezgi’nin tezgâhın arkasından bana muzipçe sırıttığını gördüm.
Masaya ulaştığımda kahveyi Ege’nin önüne sertçe bıraktım. Kahve bardağın kenarından hafifçe masaya sıçradı.
"Afiyet olsun," dedikten sonra tam arkamı dönüp gidecektim ki, Ege parmağının ucuyla masadaki kahve damlasını gösterdi.
"Servis biraz kaba sanki?" dedi, gözlerinde o muzip ışıkla bana bakarak. "Ayrıca bakıyorum da dudakların iyice şişmiş. Kapı çarptı yalanı mı, yoksa yeni bir bahanen var mı?"
Sözleri karşısında kaşlarımı çattım, gözlerimi hırsla onun gözlerine diktim. "Bahanem falan yok Ege Bey. Kahvenizi için ve işime engel olmayın."
Ege masaya doğru biraz eğildi, yüzündeki o alaycı ifade bir anlığına silindi, yerini derin ve kışkırtıcı bir bakışa bıraktı. "Anlatmak istersen buradayım biliyorsun. O ukala dediğin adama birkaç yalan daha dizebilirsin."
"Sana hiçbir şey anlatmayacağım," dedim gururla çenemi kaldırarak. "Şimdi kahvenizi için."
Arkamı dönüp hızlı adımlarla kasaya doğru yürüdüm. Ege’nin arkamdan hafifçe kıkırdadığını duydum. Tezgâhın arkasına geçtiğimde kalbim öfkeden hızla çarpıyordu. Ama garip bir şekilde, bu öfke içimdeki o korkuyu ve acıyı uyuşturmuştu. O ukala adam, her kelimesiyle damarıma basarak beni ağlamaktan ya da saklanmaktan alıkoyuyor, beni sarsıp kendime getiriyordu.
Ve ben, ne kadar gıcık olursam olayım, onun bu küstah özgüvenini yerle bir etmek için her şeyi yapmaya hazırdım.
İyi okumalar dilerimmm. Beğendiniz mi? Nasıl olmuşş? Yorum yaparak destek olabilir, fikrinizi belirtebilirsiniz! 🤍🤍
