Geçmişin Gölgesinde kitap kapağı

14. bölüm / 15

14. Bölüm: Çatlak

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 15Şu an: 14. Bölüm: Çatlak

Ege, kapının eşiğinden yavaş adımlarla yanıma doğru yaklaşmaya başladı. Gözlerini benden ayırmıyordu. Sanki adımlarını bilerek yavaş atıyordu.

Cevat’ın ilk defa titrediğini gördüm. “Yaklaşma! Önce para, sonra kız! Yaklaşırsan kızı öldürürüm.”

Ege’nin bakışları yavaş yavaş Cevat’a doğru döndü. “Hele bir dokun… Hele ona bir daha dokun… Seni gebertirim.”

“Ege…” diye fısıldadım. “Ali Aras… Ali Aras nerede?”

“Babamla birlikte aşağıdaki adamları hallediyorlar.”

Cevat, dudaklarının arasındaki sigaradan içine çekerek yere fırlattı. “Ne kadar duygusal bir aile tablosu. Duygulandım.”

Ege’nin umurunda bile değildi. Ağır adımlarla yanıma gelip elini ipe doğru uzattı ama Cevat ani hareketle Ege’yi geriye doğru çekti.

“Ege!” Sandalyeden kurtulmaya çalışıyordum. “Bırak! Ege’yi bırak! Dokunma ona!”

Cevat, yere düşen Ege’yi yakasından kavrayıp kendine yaklaştırdı. “Para nerede?”

Ege cevap vermeyip sadece sırıttı. “Önce kız, sonra para.”

Ege’nin dudaklarının kenarındaki o alaycı, meydan okuyan Cevat’ın çenesini seğirtti. Soluk soluğaydım. Sandalyenin üzerinde delicesine çırpınıyor, bileklerimi kesen halatın etimi yüzmesine, kanın avuçlarıma dolmasına aldırmadan öne atılmaya çalışıyordum. Bedenimdeki bütün sinir uçları patlamaya hazır birer dinamit fitili gibi zonkluyordu. Ege buradaydı. Yanımdaydı. Ama Cevat onun yakasını öyle bir hırsla kavramıştı ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti.

"Bana bak velet!" diye kükredi Cevat, Ege’yi duvara doğru sertçe iterek. Sesi ilk kez o kendinden emin, rahat tınısını kaybetmiş; yırtıcı bir panikle çatallanmıştı. "Benimle oyun oynama! Sabrımın sonundayım! Para nerede dedim sana? İki milyon dolar nerede?"

Ege sırtı rutubetli beton duvara çarptığında bile gözünü bir milim sarsmadı. Yüzünde, göğsündeki o devasa fırtınayı maskeleyen buz gibi bir tebessüm vardı. Yavaşça başını kaldırdı. Kahverengi gözleri önce Cevat’ın üzerindeki kirli cekete, ardından adamın yakasını tutan parmaklarına kaydı. Büyüleyici, tehlikeli bir sakinlik yayıldı yüzüne.

"Sana ne dedim ben telefonda, Cevat?" dedi Ege, sesi bir fısıltı kadar pürüzsüz ama bir kurşun kadar ağırdı. "Alin’e dokunursan kaçacak delik ara demedim mi?"

Aniden, göz açıp kapayıncaya kadar geçen o salisede Ege’nin sol eli şimşek gibi ileri atıldı. Cevat’ın bileğini bir pense gibi kavrayıp ters yöne doğru büktü. Koridorda, kemiklerin birbirine sürtünürken çıkardığı o iğrenç gıcırtı yankılandı.

Cevat, acıyla yırtıcı bir feryat kopararak geriye doğru yalpaladı. "Ah! Şerefsiz piç!"

Ege durmadı. Saatlerdir içinde biriken o koruyucu dürtü, beni bu karanlık bodrumda kanlar içinde, sandalyeye bağlı gördüğü an patlayan bir volkana dönüşmüştü. Cevat daha dengesini toparlayamadan Ege sağ yumruğunu adamın çenesine indirdi. Çatlama sesi odanın duvarlarında yankılandı. Cevat, dökülen kırmızı boyaların, parçalanmış süngerlerin ortasına gürültüyle kapaklandı. Ağzından süzülen kan, betondaki boya birikintisine karıştı.

"Ege!" diye bağırdım. Sesim kısıktı, genzim tiner ve kan tadıyla yanıyordu ama içimdeki o devasa rahatlama göğsümü patlatacak gibiydi. "Ege, arkana bak!"

Kapının eşiğinde tir tir titreyen Kadir, cebinden çıkardığı paslı bir sustalı bıçağı açmış, titreyen elleriyle Ege’nin sırtına doğru hamle yapmaya hazırlanıyordu.

Ege arkasını dönmedi bile. Sanki arkasında birinin olduğunu zihniyle hissetmiş gibi, sağ ayağını geriye doğru hırsla savurdu. Botunun tabanı tam Kadir’in midesine oturdu. Kadir nefesi kesilerek geriye doğru uçtu, kapı kasasına çarpıp yere serildi. Elindeki bıçak betona düşerek tiz bir sesle yuvarlandı.

"Alin..." Ege hızla bana doğru döndü. Yüzündeki o yırtıcı, katil ifadesi bir anda un ufak oldu. Yeryüzünün en narin, en kırılgan mücevherine bakıyormuş gibi gözleri titreyerek üzerimde gezindi. Yüzümdeki kırmızı boyaları, kurumuş kan izlerini, bileklerimdeki halatları gördükçe göğsünün hızla inip kalktığını, gözlerinin kenarlarının kızardığını gördüm.

Dizlerinin üzerine çöktü önümde. Ellerini titreyerek yüzüme doğru uzattı ama dokunmaya korkar gibi parmakları havada asılı kaldı. "Alin... Alin, ne yaptılar sana? Ne hale getirdiler seni?"

"İyiyim," dedim, gözyaşlarım yüzümdeki kurumuş boyaları yumuşatarak çeneme doğru süzülürken. "İyiyim Ege... Boya bu, kan değil. Çoğu boya... Sadece çöz beni, ne olur çöz."

Ege hemen cebinden kelebek bıçağını çıkardı. Çıkan tıkırtı sesiyle birlikte bıçağın keskin ucu parıldadı. Parmakları kanlı bileklerime temas ettiğinde canımın acımasından korkarak inanılmaz bir hassasiyetle hareket ediyordu. "Özür dilerim," diye fısıldadı, ipi tek bir hamlede keserken. "Çok geç kaldım. Çok özür dilerim Alin..."

"Geç kalmadın," dedim. Halat bileklerimden boşanıp yere düştüğü an uyuşan, buz gibi olan ellerimi boğazıma doğru çektim. Bedenimdeki kan dolaşımı aniden hızlanınca damarlarımda iğne batıyormuş gibi dehşet bir sızı peydah oldu ama aldırış etmedim. Hızla öne atılıp kollarımı Ege’nin boynuna doladım.

Beni öyle bir sarıp sarmaladı ki, kaburgalarım birbirine kenetlendi. Kokusu... O tanıdık, güven veren, sandal ve rüzgar kokan nefesi sinerken ciğerlerime, bu zifiri karanlık bodrum katı bir anda yok oldu. Başımı boyun girintisine gömdüm. İçimdeki bütün o sert duruş, Sinan’a ve Cevat’a karşı diktiğim o aşılmaz kaleler bir anda kâğıttan bir kule gibi yıkıldı. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladım.

"Geçti," diye fısıldadı Ege, dudaklarını saçlarımın arasına bastırarak. Saç diplerimdeki o acıyı, onun sıcaklığı uyuşturdu. "Geçti Alin. Buradayım. Seni bir daha asla kimsenin almasına izin vermeyeceğim. Geçti Karavardar..."

"Ege..." dedim hıçkırıklarımın arasından. "Abim..."

"Burada," dedi Ege, beni hafifçe geriye çekip yüzümü ellerinin arasına alarak. Başparmağıyla yanağımdaki çamurlu boyayı sildi. "Aşağıdaki adamları babamla temizliyorlar. Yukarı çıkmamız lazım. Buradan hemen çıkmamız lazım."

“Ege…” diye fısıldadım.

“Söyle Alin.”

“Baban… Baban parayı gerçekten verdi mi?”

Gülümsedi. “Evet. Seni ararken geldi, parayı ben vereceğim, dedi. Ali Aras, kabul etmedi ama olmaz Ali Aras, sen benim oğlumsun, Alin de benim kızım, dedi.”

Gözlerim tekrardan doldu. Kendi öz babam beni para uğruna satmıştı ama Ege’nin babası gelip beni kurtarmıştı. Beni kızı olarak görmüştü.

“Alin!”

Ali Aras’ın yorgun, korkak sesi koridorda yankılandı. Ege’den ayrılıp kapıya doğru baktım. Kalbim tekliyordu.

Ali Aras kapıda belirip beni gördüğünde gözleri bütün vücudumda gezindi. Elini göğsüne götürdü. Gözyaşları yanaklarından süzülüp üzerindeki gömleğe damladı. Saçı başı dağılmıştı; üzerindeki gömlek kırışmış ve çamurla kaplanmıştı.

“Alin,” diye fısıldadı. Sesi titriyordu. “Güzelim…”

Genzimde yumru oluştuğunu hissettim. Ona doğru adım atmak istedim ama bacaklarım tutmuyordu. Abim bunu anlamış olacaktı ki ağır adımlarla yanıma geldi.

“Abi…” Elimi ona doğru uzattım. “Bak, anneme söz verdiğim gibi… Hiç ağlamadım.”

“Yalancı.” Kollarını belime dolayıp beni kendine çekti. “Gözlerin ağlamaktan kızarmış.”

Kollarımı boluna doladım. “Ama ben abimin yanında ağlamayacağım da kimin yanında ağlayacağım?”

Dudaklarını alnıma uzunca bastırdı. “Sana söz veriyorum. Bundan sonra sadece mutluluktan ağlayacaksın.”

“Çocuklar,” dedi yabancı, heybetli bir ses. “Yeliz ve Peri bekliyor. Ezgi ve Sarp’ta gelmiş.”

Gözlerimi sesin geldiğini yöne çevirdiğimde Ege’nin yaşlanmış hali ile karşılaştım. Ege’ye fazlasıyla benziyordu. Kırlaşmış, dalgalı saçları alnına dökülmüştü. Gözleri Ege’ninki gibi kahveydi.

Ege, Sarp’ın adını duyunca çenesi kasıldı ama ağzını açmadı. “Adam kuyruk gibi, nereye gidersek gidelim hep peşimizde,” diye huysuzca homurdandı.

Ali Aras kaşlarını çatarak Ege’ye baktı. “Bir şey mi dedin, Ege?”

Ege omzunu silkip yüzüne o umursamaz ifadelerinden birini yerleştirdi. "Yok bir şey," dedi hemen konuyu geçiştirerek. "Yukarı çıkalım diyorum artık, uzatmayalım. Annem evde panik yapmıştır zaten, daha fazla bekletmeyelim."

"İyi," dedi abim Ali Aras, şüpheyle Ege'ye bakmaya devam etse de üzerinde durmadı. Kolunu belime daha sıkı sarıp beni yavaşça ayağa kaldırdı. "Hadi güzelim, gidelim buradan."

Bacaklarım titriyordu ama abim bir tarafımdan, Ege de diğer tarafımdan tutunca zemin yeniden sağlamlaştı. Ege’nin babası önümüzden yürüyüp koridordaki yolu açarken, Ege elimi tutmayı bir an olsun bırakmadı. O küf kokulu bodrum katından, rutubetli duvarların arasından tırmandığımız her basamakta içimdeki o karanlık çocukluğun çığlıkları birer birer sustu.

Merdivenlerin sonuna geldiğimizde, açık kapıdan süzülen gece rüzgarı yüzüme çarptı. Ciğerlerime doldurduğum o taze hava, günlerdir boğazımı tıkayan tiner kokusunu tek bir hamlede silip süpürdü. Dışarısı ana baba günü gibiydi. Kırmızı ve mavi polis çakar ışıkları gecenin karanlığını bıçak gibi kesiyor, ambulansların sirenleri hafifçe yankılanıyordu.

Aşağıda bizi bağlamaya çalışan Sinan’ı ve Kadir’i polislerin kelepçeleyip ekip otosuna bindirdiğini gördüm. Sinan bacağındaki yara yüzünden topallıyordu. Bakışlarımız bir an için çakıştı. Yüzündeki o az önceki kibirli, ezmeye çalışan ifadeden eser kalmamıştı; gözlerinde saf bir mağlubiyet vardı. Ona acımadım. Karavardar soyadının bana kattığı o dik duruşla yüzüne baktım ve arkamı döndüm.

"Alin!"

Siyah araçtan inip koşarak bize doğru gelen Ezgi’nin sesini duyunca gözlerim doldu. Ezgi, arkasından gelen Sarp ile birlikte yanımızda bitti. Ezgi daha tek kelime etmeden boynuma atıldı.

"Aptal! Çok korktuk!" diye bağırdı Ezgi, bir yandan ağlayıp bir yandan sırtıma vururken. "İyi misin? Bir şey yaptılar mı sana?"

"İyiyim..." dedim, sesim pürüzlü çıksa da gülümseyerek. "İyiyim Ezgi, bak buradayım."

Sarp biraz geride durup derin bir nefes verdi. Yüzündeki o rahatlama ifadesi gözlerinden okunuyordu. "Geçmiş olsun Alin," dedi samimi bir sesle. "Gerçekten büyük atlatıldı."

Ege, Sarp’ın bana yaklaşmasını fırsat bilip hemen araya girdi, elini belime koyarak beni biraz kendine doğru çekti. Sarp bu duruma hafifçe bıyık altından gülse de bir şey söylemedi.

Ege’nin babası, polis amiriyle kısa bir görüşme yaptıktan sonra yanımıza geldi. "Ambulanstaki görevliler bileklerine pansuman yapsın, hemen eve geçiyoruz çocuklar. Yeliz meraktan fenalaşacak yoksa."

Sağlık görevlileri ambulansın arkasında bileklerimdeki halat izlerini temizleyip dezenfekte ederken Ege hemen yanımda durdu. Parmakları, elindeki o küçük kelebek bıçağını çevirip duruyordu ama gözleri bir saniye olsun yüzümden ayrılmıyordu.

"Çok canın acıyor mu?" diye fısıldadı.

"Hayır," dedim. "Sen yanımdayken acımıyor."

Pansuman bittikten sonra arabalara geçtik. Abim Ali Aras ön koltuğa oturdu, ben ve Ege ise arka koltuktaydık. Ege’nin babası arabayı sürerken dikiz aynasından bize bakıp gülümsemeden edemiyordu. Arabanın penceresinden dışarıyı izlerken, içimdeki o devasa yükün kuş gibi hafiflediğini hissettim. Yusuf Karavardar -öz babam- bizi iki milyon dolar uğruna bir tetikçiye satmıştı ama o parayı alamadan polisler tarafından yakalanmıştı. Kendi kazdığı kuyuya kendi düşmüştü.

Araba yarım saat sonra Ege’lerin evinin önünde durdu. Evin bütün ışıkları yanıyordu ve bahçe kapısından dışarıya Yeliz teyzenin yaptığı o mis gibi çorbanın kokusu yayılıyordu.

Kapıdan içeri adımımızı attığımız an, Yeliz teyze koridorda belirdi. Yaşlı gözleri beni bulduğu an elindeki bezi düşürüp hıçkırıklarla öne atıldı.

"Kurban olduğum! Alin’im!"

Yeliz teyze beni öyle bir kucakladı ki, bir annenin şefkatini, sıcaklığını kemiklerime kadar hissettim. "Çok şükür Allah’ıma... Çok şükür yavrumu bize bağışladı!"

Peri de koşarak gelip bacaklarıma sarıldı. "Alin! Çok korktum!"

"Geçti Peri, bak buradayım," dedim, eğilip Peri’nin yanaklarından öperek.

Yeliz teyze yüzümdeki boya izlerine, bileklerimdeki bandajlara bakıp gözyaşlarını sildi, sonra hemen oğluna ve kocasına döndü. "Serhat... Ege... Siz iyi misiniz?"

"İyiyiz anne," dedi Ege, annesinin omuzlarından öperek. "Sana söz verdiğim gibi Alin’i getirdim."

Ezgi hemen koluma girdi. "Haydi bakalım, doğru banyoya. O boyalardan da küf kokusundan da tamamen arınacaksın, sonra masaya!"

Banyoda sıcak suyun altına girdiğimde, bedenimden süzülen her bir damla suyla birlikte o bodrum katının izleri de akıp gitti. Ezgi’nin getirdiği temiz kıyafetleri giyip aynaya baktım. Yüzümde çizikler vardı belki ama gözlerimde artık korku değil, ait olduğum yeri bulmanın verdiği o huzur vardı.

Aşağı indiğimde muazzam bir masa kurulmuştu. Masanın etrafında toplandık. Abim Ali Aras yanımda, Ege ise hemen karşımdaydı. Yeliz teyze tabağıma sürekli bir şeyler koyuyor, Serhat amca abimle geleceğimiz hakkında konuşuyordu. Sarp ve Ezgi’nin atışmaları, Peri’nin neşeli kahkahaları odadaki o kasveti tamamen dağıtmıştı.

“Yeliz teyze, koyma daha fazla. Aç değilim, bir şey yemeyeceğim,” dedim önümdeki tabağı ileri ittirerek.

Yeliz teyze elindeki kepçeyi tencerenin kenarına vurup kaşlarını çatarken yüzüne o tatlı ama itiraz kabul etmeyen annelik ifadesini yerleştirdi. "Neyi yemiyorsun Alin? Günlerdir o rutubetli deliğin içinde ne yedin ne içtin Allah bilir! Kemiklerin sayılacak neredeyse kızım. Ağzına bir lokma koymadan bu masadan kalkmak yok, zorlama beni."

"Yeliz Sultan haklı," dedi Ege hemen karşımdan bana göz kırparak. Tabağıma uzanıp bir kepçe sıcak çorbayı kendi elleriyle doldurdu. "Aç değilim diye bir lüksün yok Karavardar. Sen şimdi o tabağı bitireceksin, yoksa annem seni bu sandalyeye bağlar, Cevat’ın yarım bıraktığı işi şefkatle tamamlar."

"Ege!" diye çıkıştı Yeliz teyze, oğlunun koluna hafifçe vurarak. "Ağzından hayırlı bir şey çıksın çocuk! Şu uğursuz adamların adını anıp durma bu masada."

Ege sırıtarak annesinin omuzuna öpücük kondurdu. "Tamam annem, kızma. Sadece kızın saydığın Alin’i beslemeye çalışıyorum."

Gülümsedim. “Çok teşekkür ederim ama inanın hiç aç değilim. Odaya gidip dinlenmek istiyorum.”

Yeliz teyze elindeki kepçeyi masaya bırakıp derin bir iç çekti. Bakışlarındaki o annelik şefkati bir anda yerini çaresiz bir bükülüşe bıraktı. "Peki kurban olduğum... Madem canın istemiyor, zorlamayayım seni. Ama odana biraz meyveyle ıhlamur göndereceğim, söz mü? En azından onu içeceksin."

"Söz Yeliz teyze," dedim güçsüzce tebessüm ederek.

Masadakilerin endişeli bakışları üzerimde toplanırken sandalyemi yavaşça geriye çektim. Bacaklarım hâlâ tam olarak beni taşımakta zorlanıyordu ama dik durmaya gayret ettim. Ali Aras hemen hareketlenip ayağa kalktı, kolunu belime dolayarak beni destekledi. Ege de yerinden fırlayacak gibi oldu ama abimin yanımda olduğunu görünce oturduğu yerde kaldı; sadece gözleriyle beni takip ediyordu. O kahverengi gözlerdeki fırtına dinmemişti, beni o karanlık odadan çıkarmış olabilirdi ama zihnimdeki karanlıktan hâlâ çıkaramadığını biliyordu.

"Yürüyebilecek misin güzelim?" diye fısıldadı abim kulağıma doğru.

"Yürürüm abi," dedim. "Sadece biraz yalnız kalmaya, dinlenmeye ihtiyacım var."

Abim Ali Aras koluma girerek beni üst kata, benim için hazırlanan misafir odasına çıkardı. Odaya girdiğimizde buram buram lavanta ve taze çarşaf kokusu karşıladı bizi. Bodrumdaki tiner, rutubet ve çürümüşlük kokusundan sonra bu koku ciğerlerimi sızlattı. Abim beni yatağın kenarına yavaşça oturttu. Ayakkabılarımı çıkarıp dizlerimin üzerine ince, yumuşak bir battaniye örttü.

Kendisi de yatağın hemen yanına, halının üzerine diz çöktü. Ellerimi kendi büyük, sıcak avuçlarının arasına aldı. Yüzü bana o kadar yakındı ki, gözlerindeki kanlanmış damarları, şakaklarındaki seğirmeyi görebiliyordum. Günlerdir uyumamıştı, günlerdir diri diri gömüldüğüm o çukurdan beni çıkarmak için ecel teri dökmüştü.

"Alin’im..." dedi, sesi hırıltılı ve kırgındı. "Biliyorum, miden bulanıyor. Biliyorum, o şerefsizlerin olduğu yerdeki hiç bir şeyi, o anları unutamıyorsun. Ama bana bak..." Ellerimi sıkıca bastırdı. "Birkaç lokma bir şey yemen lazım. Yalvarırım yapma bunu kendine. Bedenin düştü düşecek. Gücün kalmadı."

Başımı iki yana salladım, gözlerimi kaçırarak. "Abi gerçekten istemiyorum. Boğazımdan geçmiyor. Yutkunurken bile genzim yanıyor. Tiner tadı gelip duruyor ağzıma."

Ali Aras gözlerini yumdu, derin bir nefes alıp verdi. O hırs, öfke ve çaresizlik yüz hatlarını yeniden gerdi. Yavaşça ayağa kalkıp odanın içindeki küçük komodinin üzerine Yeliz teyzenin az önce tepsiyle bıraktığı tabağa uzandı. Küçük bir dilim elma ve bir parça peynir aldı. Yeniden yanıma geldi, önümde diz çöktü.

"Benim için," dedi, gözlerimin içine yalvarır gibi bakarak. "Lütfen Alin. Yemin ederim ben de tek bir lokma yemedim. Sen o bodrumdayken boğazımdan geçen her su damlası bana zehir oldu. Şimdi sen yemezsen ben de yemeyeceğim. Beni böyle cezalandırma."

"Abi yapma böyle..." dedim, gözlerimden yaşlar süzülmeye başlarken. "Seni cezalandırmıyorum. Sadece... İçim almıyor."

"Tek bir dilim," dedi, elindeki elmayı dudaklarıma doğru yaklaştırarak. Sesi titriyordu. "Lütfen güzelim. Abin için. Bir tek dilim ye, sonra vallaha de billaha de zorlamayacağım. Uyu, dinlen. Ama bunu ye ki ayakta kalabileceğini bileyim. Seni bir daha o halde güçsüz, baygın görmeye dayanamam. Yüreğim kaldırmaz Alin."

Onun bu çaresizliği, o koca adamın karşımda bir çocuk gibi duruşu içimdeki son direnci de kırdı. Ağlamamı bastırmaya çalışarak uzattığı elma diliminden küçük bir ısırık aldım. Ağzımdaki o meyve tadı bile ilk anda tiner kokusuyla karışır gibi oldu ama abimin gözlerindeki o rahatlama dalgasını görünce zorla da olsa yuttum.

"Aferin benim güzel kızıma," dedi Ali Aras, rahat bir nefes vererek. Elindeki tabağı kenara bırakıp alnımı uzunca, sarsılarak öpücük kondurdu. "Aferin sana."

"Sözünü tuttun," dedim hıçkırıklarımın arasından. "Bak bir lokma yedim. Şimdi git sen de bir şeyler ye. Yüzün bembeyaz abi, günlerdir ne halde olduğunu görmüyorum sanma."

"Ben iyiyim," dedi, başımı göğsüne çekip beni sıkıca sararak. "Sen yanımdasın ya, ben bomba gibiyim artık. Hiçbir şey yıkamaz bizi."

Aşağıdan Ege’nin ve Serhat amcanın sesleri geliyordu. Abim üzerimi iyice örttü, ışığı kapatıp komodinin üzerindeki küçük gece lambasını açık bıraktı. "Ben aşağıdayım. Kapıda olacağım. Bir şey olursa sadece fısılda, buradayım tamam mı?"

"Tamam," dedim.

Abim odadan çıkıp kapıyı hafifçe aralık bırakarak kapatınca karanlıkla ve kendi zihnimle baş başa kaldım. Yatak o kadar yumuşaktı ki, bedenim sanki boşlukta süzülüyordu. Ama gözlerimi kapattığım an, Cevat’ın o iğrenç kahkahası, Sinan’ın tehditleri ve bileklerimi kesen halatın sızısı tekrar zihnime üşüşüyordu. Tavanı izlemeye başladım. Kalbim ritimsizce atıyordu.

Elim istemsizce boynuma gitti. Ege’nin verdiği o kolye yoktu. Kolye yokken kendimi çok savunmasız hissediyordum.

Yolda düşürmüştüm. Sinan ve Kadir, beni çekiştirirken takılıp kopmuş olmalıydı. O zaman birkaç kez aklıma gelmişti ama elimden bir şey gelmemişti.

Kendimi hâlâ iğrenç hissediyordum. Banyoda o kadar keselenmiştim ama Sinan’ın ve Cevat’ın o iğrenç dokunuşları tenimden gitmiş değildi. Midemin ağzıma geldiğini hissettim. Sağ elimi, sol kolumdan aşağıda doğru gezdirdim. Yüzümü buruşturup geri çektim.

Tekrar tıkanmak, keselenmek ve cildimi kanatasıya kadar temizlenmek istiyordum.

Gözlerimi tavana dikmiş dururken soluklarım sığlaşmaya, göğsümün ortasındaki o ağırlık bir dağ gibi üzerime çökmeye başladı. Tırnaklarımı avuç içlerime batırdım. Hani o berbat kokudan arınmış, derimden akan sularla kirliliğimi banyoda bırakmışım gibi hissetmiştim? Yalandı. Kendi kendime söylediğim koca bir yalandı. Sinan’ın bileğimi kavrayan o soğuk, nasırlı parmaklarının bıraktığı iz hâlâ derimin altındaydı. Cevat’ın çenemi sıkan, nefesini yüzüme üfleyen o iğrenç varlığı odanın köşe başlarında, karanlık gölgelerin arasında pusuya yatmış beni izliyordu sanki.

Ve kolyem... Boynumun o alışılmış ağırlığı yoktu. Ege’nin parmak ucuyla manolya yaprağını okşayıp Bu sende kalacak Karavardar, dediği, ruhumun tek sığınağı olan o gümüş zincir yoktu. Kopmuştu. O aşağılık adamlar beni yerlerde sürüklerken, pis elleriyle yakama yapışıp savururken sökülüp gitmişti. Kolyem gittiğinde, sanki koruyucu kalkanım da kırılmıştı.

"Gitmedi..." diye fısıldadım kendi kendime. Sesim odanın sessizliğinde yabancı bir çığlık gibi çınladı. "Hâlâ buradalar."

Kolumdaki görünmez dokunuşları söküp atmak istercesine tırnaklarımı sol koluma geçirdim. Yukarıdan aşağıya doğru hırsla, öfkeyle bastırarak çektim. Tırnaklarımın altında etimin ezildiğini, derimin kızardığını hissediyordum ama durmadım. Bir kez daha, bir kez daha çektim. Tiner kokusu... Burnuma yeniden o keskin, geniz yakan tiner ve çürümüş rutubet kokusu geliyordu. Banyo yapmak yetmemişti. O su yeterince sıcak değildi. O sabun yeterince güçlü değildi.

Hızla yataktan doğrulup yataktan fırladım. Bacaklarımın titremesi durmamıştı ama umurumda bile değildi. Adımlarımı banyoya doğru atarken başım dönüyor, duvarlar üzerime doğru yıkılacak gibi oluyordu. Banyoya girip kapıyı arkamdan kilitledim. Kilidin sesi o an bana tek güvenlik hissi veren şeydi.

Aynanın karşısına geçtim. Lambanın çiğ ışığı altında yüzüme baktım. Yanaklarımda hâlâ şerit şerit kırmızı boyaların hafif izleri kalmıştı, gözlerimin altı mosmordu. Derim kıpkırmızı olana kadar sürtmüştüm ama bana hâlâ kirli geliyordu.

Musluğu sonuna kadar açtım. Kaynar su buharlaşarak fışkırmaya başladığında ellerimi altına soktum. Canım yandı, derim haşlandı ama ellerimi geri çekmedim. Banyodaki sert lifi elime alıp üzerindeki sabunu hırsla köpürttüm. Sol kolumu açıp lifi derime bastırdım. Kazır gibi, sanki Sinan’ın parmak izlerini derimle birlikte söküp atacakmışım gibi acımasızca sürttüm.

"Çık... Çıkın artık!" diye fısıldıyordum hıçkırıklarımın arasında. Lifi o kadar sert bastırıyordum ki, kolumdaki ince damarlar çatlamaya, derim kan toplamaya başladı. Canımın acısı gırtlağıma bir düğüm gibi oturdu ama duramıyordum. Tenim soyulmalıydı. O adamların dokunduğu her yer yok olmalıydı.

Ağlamam artık kontrolümden çıkmıştı. Göğsüm şiddetle sarsılıyor, sıcak suyun buharı banyoyu doldururken ben o küçük duşakabinin içinde kenara çökmüş, lifi kollarıma, bacaklarıma, boynuma hırsla vurmaya devam ediyordum. Kolyemin durduğu o boşluğa, boyun girintime bastırdım lifi. Etim kanadı, sızladı ama içimdeki o iğrenç kirlilik hissi bir türlü silinip gitmiyordu.

"Alin?"

Banyonun kapısına vurulan sert tıkırtıyla irkildim. Lifi elimden düşürdüm.

"Alin! Orada mısın güzelim?"

Abimin sesiydi. Sesi endişeden çatlamıştı. Kapının kulpu hızla aşağı yukarı sallandı ama kilitli olduğu için açılmadı.

"Alin, cevap ver bana! Ne yapıyorsun içeride? Su sesi geliyor, Alin!"

Cevap veremedim. Dudaklarım titriyor, ciğerlerime hava girmiyordu. Kapının arkasındaki telaş bir anda büyüdü. İki hızlı adım sesi duyuldu. Ve ardından o tanıdık, gür ama bu kez panikten çıldırmış ses yükseldi.

"Alin! Aç şu kapıyı!" Ege’ydi bu. Ege kapıya omzuyla yüklendi. "Alin, ses ver! İyiyim de, bir şey de!"

"E-Ege... Gelmeyin," diye fısıldayabildim sadece. Ama sesim banyonun fayans duvarları arasında kayboldu, kapının arkasına ulaşmadı.

"Çekil Ali Aras, kırıyorum kapıyı!"

"Ege dur, bekle!" dedi Ali Aras.

Ahşap kapı büyük bir gürültüyle sarsıldı. Ege’nin var gücüyle yüklendiği kilit mekanizması çatırdadı. İkinci vuruşta kilit tamamen patladı ve kapı duvara çarparak ardına kadar açıldı. İçeriye dolan soğuk hava, banyonun yoğun buharını bir anda dağıttı.

Ege ve abim kapının eşiğinde durduğunda gözlerindeki o saf dehşeti gördüm. Banyodaki kaynar su hâlâ küvete akıyor, odayı buğulandırıyordu. Ben ise fayansların üzerinde dizlerimi göğsüme çekmiş oturuyordum. Kollarımdaki, boynumdaki kıpkırmızı, yer yer kanamış ve soyulmuş derimi gördüklerinde ikisi de donakaldı.

"Siktir..." diye fısıldadı Ege. Yüzündeki bütün renk çekildi, sanki onu vurmuşlar gibi bir adım geriledi ama hemen toparlanıp dizlerinin üzerine çöktü. "Alin... Ne yaptın sen kendine?"

Abim Ali Aras âdeta bir feryat kopararak yanıma atıldı. "Alin! Valla… Valla hissetmiştim... Güzelim ne yaptın sen? Canın mı acıyor, ne yaptın kollarına?"

Abim musluğa uzanıp kaynar suyu kapattı. Elleri titreyerek kanayan koluma doğru uzattı ama dokunmaya cesaret edemedi. O devasa adam karşımda diz çökmüş, gözlerinden sicim gibi yaşlar akarken ellerini başının arasına alıp inledi. "Yapma... Yalvarırım yapma. Ben koruyamadım seni, o şerefsizler sana dokundu diye mi yapıyorsun bunu? Benim yüzümden... Hepsi benim yüzümden!"

"Abi..." dedim, sesim hırıltılı bir fısıltıdan ibaretti. "Temizlenmiyor. Çıkmıyor abi... Dokundular. Sinan tuttu kolumu, Cevat dokundu... Tiner kokusu gitmiyor."

Ege gözlerini bir an bile benden ayırmıyordu. Göğsü bir körük gibi inip kalkıyordu. Gözlerindeki o tehlikeli, katil ifadesi bu kez kendine, çaresizliğine dönmüştü. Yavaşça bana doğru yaklaştı. Abimi hafifçe geriye itip tam karşıma oturdu. Bakışları soyulmuş, kanayan derimde gezindi.

"Alin," dedi, sesi o kadar kısıktı ki neredeyse duyulmuyordu. "Bana bak Karavardar. Gözlerime bak."

Gözlerimi ona çevirdim. O kahverengi harelere baktığım an içimdeki o kasırga bir milim durulur gibi oldu.

“Neden yapıyorsun bunu kendine? O şerefsizler sana dokundu diye kendi canını yakmaya değer mi?” dedi, gözlerimin tam içine bakarak. “Yapma… Kendine, abine ve bana yapma bunu.”

“İğrenç hissediyorum kendimi, Ege. Midem… Midemi bulandırıyor.” Elimi ağzıma götürüp seslice öğürdüm.

Abim elini sırtıma koyup yavaşça sıvazladı. “Tamam güzelim, geçti. Gel odana geçelim.”

Abimin sırtımdaki eli beni bu dünyada tutan tek çapaydı sanki. Bedenim sarsıla sarsıla öğürürken, ciğerlerime dolan havanın bile o bodrumdaki tiner ve rutubet kokusundan temizlenmediğini hissediyordum. Fayansların soğukluğu bacaklarıma işliyor, kanayan, soyulmuş kollarıma banyonun buharı değdikçe etim cayır cayır yanıyordu. Ama canımın acısı, ruhumdaki o iğrenç kirlenmişlik hissinin yanında hiçbir şeydi.

"Abi..." diye fısıldadım, sesim genzimde biriken kan ve gözyaşı tadıyla boğuklaşmıştı. "Kolumda... Onların parmak izleri var hâlâ. Söküp atamıyorum."

“Geçti güzelim.” Saçlarımı okşadı ve kafama öpücük kondurdu. “Söz veriyorum bir daha olmayacak. Bundan sonra dibimden ayrılmayacaksın. İstediğin kadar kız, istediğin kadar beni boğuyorsunuz de… Sana bir şey olmasındansa seni yanımdan bir saniye bile ayırmam daha iyi.”

Haklıydı. İşe başlamadan önce beni almak istemişti ama ben izin vermemiştim. Eğer abimi dinleseydim belki bunlar başıma gelmeyecekti. Sırf benim inadım ve dikbaşlılığım yüzünden bunlar başıma gelmişti.

Kafamı yere doğru eğdim. “Bilemedim abi… Keşke seni dinleseydim.”

“Tamam… Olmuş artık olacak olan.” Kollarını belime dolayıp beni ayağa kaldırdı. “Birlikte yatalım mı, bir tanem?”

Gülümseyerek kafamı salladım. “Olur.”

Elimi göğsüme götürdüm. Boştu. Bomboştu. Ve bu sanki benim nefes almamı engelliyordu. Ege bunu fark etmiş olmalı ki kaşlarını çatarak göğsüme götürdüğüm elimi izledi.

“Alin?” Bakışları hâlâ göğsümdeydi. “İyi misin?”

“Kolyem yok, Ege,” diye mırıldandım. “Sinan ve Kadir beni kaçırırken kopmuş, oraya gidince fark ettim. O olmadan yapamıyorum.”

Ege ne olduğunu anlayınca rahat bir nefes aldı ve elini eşofmanının cebine götürdü. Çıkardığı şeyle ağzım açık kaldı. Bu benim kolyemdi. Parlıyordu. O gün çamura düşmüş olmalı diye hatırlıyordum ama tertemizdi.

“Ege…”

Kolyeyi bana uzattı. “Ali Aras ile seni aramaya çıktığımızda dükkânın önüne geldik,“ diye başladı lafa. “Sonra çantan vardı orada. Her şeyin içindeydi. Zorla sürüklendiğini düşündük. Baktığımda bir şeyin parladığını fark ettim.” O gün aklına gelmiş olmalıydı ki gözlerini kapatıp yüzünü ekşitti. “Kolyenmiş… Zinciri kopmuştu ama yaptırdım.”

Gözlerimden bir damla yaş süzülerek kolyeyi elinden aldım. İşte şimdi nefes aldığımı hissettim.

Kolyeyi parmaklarımın arasında sıkıca sıktım. Soğuk gümüş, avcumun içindeki o yanık ve soyulmuş deriye temas ettiğinde ruhumun en derininde bir yerlerin sarsıldığını hissettim. Günlerdir beni bir zindan gibi kuşatan o karanlık, zincirin kırık halkasının tamir edilmiş haliyle yüzleştiğim an ilk kez ince bir çatlak verdi. Boynuma doğru uzatıp kolyeyi yeniden takmak istedim ama parmaklarım titriyordu; kanamış bileklerimin sızısı izin vermiyordu.

Ege, kararsızca bir adım öne attı. Bakışlarında bana dokunmaktan, canımı daha fazla yakmaktan korkan o kırılgan tereddüt vardı. "Ver," dedi kısık bir sesle. "Ben takayım."

Elindeki gümüş zinciri alırken parmak uçlarımız birbirine değdi. Bedenimden hafif bir ürperti geçti ama bu seferki korkudan ya da iğrenmeden değil, beni bu hayata bağlayan o tanıdık güven duygusundandı. Ege arkama geçti, saçlarımı dikkatle, canımı acıtmamaya özen göstererek sol omzuma doğru topladı. Kolyenin klipsini takarken nefesi enseme dokundu. Zincirin soğukluğu ve kolyenin o tanıdık ağırlığı yeniden göğsümün ortasına konduğunda, sanki göğüs kafesimin altındaki o devasa boşluk kapandı. Soluk alabiliyordum artık. Hakiki, taze bir soluk.

"Teşekkür ederim," diye fısıldadım başımı hafifçe ona çevirerek.

Ege cevap vermedi. Sadece çenesi kasıldı, gözlerini bir saniye kapatıp derin bir nefes aldı. Sanki o kolyeyi boynuma taktığında, beni o bodrum katında bıraktığı için duyduğu vicdan azabının bir kısmını o banyo zeminine gömmüş gibiydi.

Abim Ali Aras, Ege’nin bu sessiz hamlesini izledikten sonra yeniden belimdeki kolunu sıkılaştırdı. "Hadi," dedi, sesi hâlâ pürüzlü ve ağlamaktan bitkindi. "Yatağa geçelim artık. Banyonun buharı da dağıldı, üşüteceksin."

Abim beni arkamdan destekleyerek odaya götürdü.

Kendimi yatağın üzerine bıraktığımda artık eskisi kadar huzurla yatmıyordum. Güçlü durmaya çalışıyordum ama yapamıyordum. Başım yastığa gömülüyken gözlerim abime kaydı. Gülümseyerek bana bakıyordu.

“Ezgi’yi veya Peri’yi çağırayım mı? Bize içini dökmek istemezsen… Onlara anlatabilirsin.”

Kafamı iki yana salladım. “Sizden başka kimseyi istemiyorum. Ege ve senin dışında kimse gelmesin buraya.”

Ege gülümseyip yatağın diğer ucuna oturdu. “Tamam. Biz hiçbir yere gitmiyoruz ama sende iyi olmaya çalışacaksın. Biliyorum, kolay değil ama en azından iyi olmaya çalış.”

“Söz,” dedim, gülümseyerek. “Söz veriyorum iyi olmaya çalışacağım.”

Sözümün hemen ardından odadaki hava, az da olsa yumuşamış gibiydi. Abim başımın üzerine küçük, sarsıcı bir öpücük kondurduktan sonra yatağın kenarına çöktü. Ege ise ayakucumda, sırtını duvara yaslamış bir halde oturuyordu. Gözleri hâlâ yüzümdeki çiziklerde, boynumdaki o gümüş yaprakta ve yorganın altından dışarı sızan sargılı bileklerimdeydi. Bakışlarında, beni bir daha asla tehlikeye atmama yemini etmiş bir adamın o ağır, aşılmaz kararlılığı duruyordu.

"Uyu artık," diye fısıldadı abim, elimi kendi avucunun içine alarak. "Sabaha kadar buradayım. Gözümü bile kırpmayacağım."

"Siz de uyuyun..." dedim bitkin bir sesle. "Çok yoruldunuz."

"Bizim yorgunluğumuz bir şey değil Karavardar," dedi Ege, sesi odadaki sessizliği yaran kısık bir fısıltı gibiydi. "Sen yeter ki toparlan."

Gözlerim yavaş yavaş ağırlaşırken, tam zihnim o gri, dingin uyku dünyasına kaymak üzereydi ki koridordan gelen hafif ayak sesleriyle irkildim. Kapı tamamen kapalı değildi; aralıktan koridorun loş ışığı süzülüyordu. Ayak sesleri odamızın önünde durdu, ardından kapı hafifçe itilerek açıldı.

Sarp, eşikte durup elindeki bardağı komodine doğru uzatmak ister gibi bir adım içeri attı. Yüzünde derin bir endişe, gözlerinde ise bana karşı duyduğu o katıksız suçluluk hissi vardı. "Alin..." dedi alçak bir sesle. "Bölmek istemedim ama Yeliz teyze ıhlamur gönderdi. Biraz olsun boğazını yumuşatır belki diye..."

Sarp’ın sesini duyduğum an, ayakucumda oturan Ege’nin bütün bedeni bir yay gibi gerildi. O kadar hızlı ayağa kalktı ki, ahşap karyola hafifçe gıcırdadı.

Ege’nin kahverengi gözleri Sarp’a kilitlendiğinde, yüzündeki o yorgun ifade bir anda yerini yırtıcı bir nefrete bıraktı. Çenesi o kadar şiddetle kasıldı ki, şakaklarındaki damarların seğirdiğini buradan bile görebiliyordum. Yumruklarını sıktı, parmak boğumları bembeyaz kesildi. Sarp’a doğru tek bir adım attı, ardından gözlerini benden kaçırarak, gırtlağından yükselen boğuk bir hırlamayla kapıya yöneldi. Sarp’ın omzuna bilerek, sertçe çarparak odadan dışarı fırladı. Aşağı inen o ağır, öfkeli adımlarının sesi evin koridorlarında yankılandı.

Odadaki huzurlu hava bir anda buz kesti. Sarp, çarpan omzunu düzeltip mahcup bir ifadeyle başını öne eğdi.

Abim Ali Aras, Ege’nin bu ani ve aşırı reaksiyonu karşısında kaşlarını çatmış, arkasından bakakalmıştı. Şaşkınlıkla Ege’nin çıktığı kapıya, sonra da Sarp’a baktı.

"Ne oluyor lan buna?" dedi Ali Aras, sesindeki hayretle karışık öfkeyle. "Ne derdi var yine bu çocuğun?”

Bende arkasından bakakalmıştım. Ağzım açık kalmıştı. Gerçekten ne oluyordu buna? Gereksiz yerde kızıp gitmişti. Sarp alt tarafı ıhlamur getirmişti.

Sarp elindeki ıhlamuru sehpaya bırakıp bana baktı. “Ben fark etmeden bir şey mi yaptım? Acaba ondan mı kızdı?”

Ali Aras, Sarp’a dönüp gülümsedi ama hâlâ şaşkındı. “Yok, oğlum, senle ne alakası var? Bir şey olmuştur, kafasına bir şey takılmıştır. Sende patlamıştır belki. Sen takma onu. Ben onunla konuşup ne olduğunu sorarım.”

Sarp isteksizce başını salladı. "Yine de ne bileyim... Belki dükkânda Alin’i yalnız bıraktığım içindir. Ben o gün erken çıkmasaydım, o itler Alin’i bu kadar kolay kaçıramazdı Ali Aras. Ege de bunu bildiği için bana bileniyor, haklı adam."

"Saçmalama Sarp," dedi abim, oturduğu yerden doğrulup Sarp’ın omzunu dostça sıkarak. "O adamlar zaten kapıda pusuya yatmış. Sen olsan seni de vururlardı ya da seni de bağlarlardı. Kendini yük etme şu meseleyi. Ege’nin de sinirleri altüst oldu günlerdir, ne yaptığını kendisi de bilmiyor."

"İyiyim ben Sarp," diye araya girdim, yorganı biraz daha çeneme doğru çekerek. "Gerçekten senin hiçbir kabahatin yok. Lütfen öyle düşünme. Ege sadece... Çok yoruldu. Hepimiz yorulduk."

Konuştukça midem bulanıyordu. Susmamız lazımdı. Susmak, hiç konuşmamak istiyordum.

“Ben bu konuyu artık konuşmak istemiyorum,” diyerek tekrardan yatağa yattım. “Abi… Herkese söyle, kimse bu konuyu açmasın. Lütfen.”

Abim gülümseyerek alnıma öpücük kondurdu. “Tamam güzelim. Sen yat bakalım şimdi.”

Abimin göğsüne iyice gömülüp küçücük kaldım. Bazen hiç büyümemek, bu göğüste sığınmak istiyordum.

Abim elini başıma koyarak beni göğsüne iyice bastırdı. “Güzelim benim,” diye mırıldandığını duydum. “O kadar çok korktum ki, Alin… Ege ile konuşurken sesini duyunca rahatladım.”

Gülümseyerek başımı onun göğsüne daha çok gömdüm. “Geçti abi. Ben iyiyim.”

Aslında iyi değildim. Sanki bir yerden yine çıkacaklar gibi hissediyordum ama bunu kimseye çaktırmamaya çalışıyordum. Gözlerimi kapatamıyordum. Sanki kapatırsam yine geleceklermiş gibi hissediyordum.

Elimi istemsizce abimin tişörtüne götürüp sıkı bir şekilde sıktım. Böyle güvende hissediyordum.

Ali Aras’ın parmak uçları saçımda dolanmaya devam ediyordu. Bir ara nefesini saçlarımda hissettim. Gözlerim kapanıyordu ama uyumak istemiyordum. Uyursam onlar gelirdi. Ve ben onların gelmesini istemiyordum.

“Hadi uyu güzelim,” dedi Ali Aras, başımın tepesine öpücük kondurarak. “Dinlen ve yarın şu Ege’nin ağzına sıçalım.”

Kıkırtı kaçtı dudaklarımdan. “Ona da yüklenme abi.”

Başını uzaklaştırıp kaşlarını çatarak bana baktı. “Sen Ege’yi mi savundun yoksa ben mi yanlış duydum?”

“Savunmak değil, sadece o da çok korktu. Beni kurtarmak için aranmadık delik bırakmadığına eminim.”

“Öyle,” dedi, iç çekerek. “Ben artık pes edip bırakacaktım. Ama o geldi Alin’i bulmadan pes etmek yok, dedi. Kalbim ağrıdı o rahatlattı, fenalaştım o toparladı. O da senin abin, bunu hiçbir zaman unutma.”

Gülümsedim. “Unutmam. Unutturmaz zaten.”

Abimin göğsündeki o düzenli, ritmik kalp atışları, kulağımın dibinde bir ninni gibi tınlıyordu ama zihnimin içindeki o ürpertici uğultuyu susturmaya yetmiyordu. Bedenim yatağın yumuşaklığında gömülüydü; abimin sıcaklığı, üzerimdeki battaniyenin ağırlığı beni dış dünyadaki her türlü tehlikeden korumak ister gibi sarmalıyordu. Fakat ruhum hâlâ o küf kokulu bodrum katında, tiner fıçıları ile parçalanmış süngerlerin arasında bir köşeye sıkışmış, nefessizce çırpınıyordu.

Gözlerimi kapattığım an beliren o iğrenç siluetler -Cevat’ın kahkahası, Sinan’ın nasırlı parmaklarının bileğimdeki soğuk baskısı- bilincimin hemen sınırında pusuya yatmış bekliyordu.

"Abi..." diye fısıldadım, sesim öyle cılız çıkmıştı ki, abim başını biraz daha bana doğru eğmek zorunda kaldı.

"Söyle bir tanem," dedi, sesi uykusuzluktan ve ağlamaktan kısık, pürüzlüydü. Parmakları zifiri karanlıkta şefkatle saçlarımın arasında geziniyordu.

"Işığı... Gece lambasını kapatma olur mu?"

Abimin nefesi bir an için kesildi. Göğsünün hafifçe sarsıldığını hissettim. Birkaç saniyelik o ağır sessizlikte, içindeki o koruyucu adamın nasıl bir acıyla kıvrandığını tahmin edebiliyordum. Beni her zaman karanlıktan, canavarlardan koruyabileceğine inanan Ali Aras Karavardar, şimdi kardeşinin karanlıktan korkacak hale gelişini çaresizce izliyordu.

"Hiç kapatır mıyım güzelim?" dedi, dudaklarını saçlarımın arasına bastırarak. "Tüm ışıklar açık kalacak. Ben de tam buradayım. Gözümü bile kırpmayacağım, söz veriyorum."

Gözlerimi açıp komodinin üzerindeki küçük gece lambasının duvara vuran sarı, cılız ışığına baktım. Göğsümün üzerinde duran kolyemin soğuk metalliğine parmaklarımı doladım. Ege’nin getirdiği, zincirini tamir ettirdiği o küçük gümüş yaprak, bir çapa gibi beni bu anın gerçekliğine bağlıyordu. Ama Ege... Ege az önce Sarp’a öyle bir nefretle, öyle çıldırmış bir öfkeyle bakmıştı ki, o an gözlerinde gördüğüm şey sadece Sarp’a duyulan bir tepki değildi. İçinde biriken, patlamaya hazır devasa bir fırtınanın kıvılcımıydı.

"Abi..." dedim tekrar, gözlerim kapı aralığından koridora süzülen loş ışığa kayarken. "Ege’ye bakacak mısın? Aşağıya gitti... Bir şey yapmasın."

Ali Aras derin bir nefes verdi. Kararsızdı. Yanımdan bir saniye bile ayrılmak istemiyordu; ama Ege’nin de normal olmadığını, o kapıdan fırlayıp çıkarken gözlerindeki o gözü dönmüşlüğü o da fark etmişti.

"Seni yalnız bırakmam Alin," dedi kararlı bir sesle. "Ege koca adam. Ne yapacak, sakinleşip gelir."

"Yalnız değilim ki," dedim, odayı işaret eder gibi başımı hafifçe kaldırarak. "Bak, kapı açık. Hem Yeliz teyzeler aşağıda. Lütfen abi... Ege beni o bodrumdan çıkarırken yüzünü gördüm. İçinde bir şey kırılmış gibiydi. Yanına git. Onun da sana ihtiyacı var."

“Güzelim… Ege hep böyle. Tanıdıklarının yanına bir anda yabancıların girmesinden hoşlanmaz. Şimdi seni yeni buldu ya… Sadece sinirleri bozuk. Sabaha bir şeyi kalmaz.”

“O zaman yanıma gelsin. Sen konuşmazsan ben konuşurum.” Başımı göğsünden kaldırdım. “Onu öyle dertli bırakamam. Eğer derdi benimleyse bunun acısını Sarp’tan değil, benden çıkaracak.”

“Haklısın güzelim, çok haklısın.”

Artık uyku iyice bastırmıştı. Direnmeye gücüm kalmamıştı. Abime iyice sokulup kendimi uykunun kollarına bıraktım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

9okunma 1beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…