4. bölüm / 6
Geçmişin Gölgesinde4. Bölüm: Üç Kurşun, Bir Çocukluk
Bölümler 6Şu an: 4. Bölüm: Üç Kurşun, Bir Çocukluk
- 1 1. Bölüm: Geceye Tutunamayanlar2.409 kelime
- 2 2. Bölüm: Lekeli Manolyalar6.528 kelime
- 3 3. Bölüm: Gölgelerin Enkazı9.037 kelime
- 4 4. Bölüm: Üç Kurşun, Bir Çocukluk7.412 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5. Bölüm: Yarım Kalan Sayılar4.084 kelime
- 6 6. Bölüm: Gül Sabunu ve Islak Toprak5.246 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gözlerimi tavandaki ahşap kirişlere çakılı tutarken zamanın nasıl aktığını hissetmiyordum. Yandaki yataktan annemin düzenli ama bir o kadar da yorgun nefes sesleri geliyordu. O sessizlik, yıllardır alıştığımız fırtına öncesi sessizliklerden değildi; bu defa fırtınanın ta kendisi arkamızda kalmıştı ve geriye sadece yıkıntıların soğuk rüzgârı sızıyordu.
Karnıma bastırdığım elim titriyordu. Midemdeki o dayanılmaz ekşime, boğazımı bir sarmaşık gibi sıkmaya devam ederken daha fazla yatakta duramadım. Sessizce yataktan kayıp doğruldum. Ayaklarım ahşap zemine değdiğinde buz gibi bir soğukluk bacaklarımdan yukarı tırmandı ama umursamadım. Ceketimin yakalarını biraz daha birleştirip odadan dışarı, o uzun ve loş koridora çıktım.
Adımlarım beni kendiliğinden salona doğru sürükledi. Koridorun sonuna vardığımda duraksadım.
Salon, içerideki tek bir fenerin cılız ışığıyla aydınlanıyordu. Deri koltukta Ali Aras yatıyordu; Ege’nin sardığı sargı bezi göğsünü sıkıca kavramış, şakağındaki kusursuz dikişler loş ışıkta siyah birer çizgi gibi parıldıyordu. İlaçların etkisiyle derin bir uykudaydı ama çatık kaşları, rüyasında bile o evle dövüştüğünü fısıldıyordu bana.
Gözlerim koltuğun hemen yanındaki ahşap sandalyeye kaydı.
Ege oradaydı. Sırtını duvara yaslamış, bir dizini kendine doğru çekmişti. Dirseğini dizine dayamış, parmaklarının arasında sönmek üzere olan bir sigarayı tutuyordu. Duman, salonun yüksek tavanına doğru kıvrılarak yükselirken gözleri doğrudan Ali’nin üzerindeydi. Bir nöbetçi gibi, bir koruyucu gibi... Hiç kımıldamadan duruyordu. Gömleğinin yırtık yakası hâlâ öylece duruyor, esmer tenindeki sıyrıklar gecenin karanlığıyla bütünleşiyordu.
Gece boyunca nefret ettiğim, ukalalığıyla sinirlerimi tepeme sıçratan o adam, şimdi abimin başucunda ölümüne bir nöbet tutuyordu.
Eşikte durup onu izlediğimi hissetmiş gibi başını yavaşça bana doğru çevirdi. Yüzündeki o sert, kaskatı ifade beni gördüğünde gevşemedi ama gözlerindeki o tehlikeli karanlık yerini yorgun bir durgunluğa bıraktı. Sigarasından son bir derin nefes çekip izmariti sehpadaki porselen altlığa bastırarak söndürdü.
"Neden uyumuyorsun?" diye fısıldadı. Sesi gürültüsüz, gecenin ayazı kadar net ama pürüzsüzdü.
"Uyunmuyor," dedim, sesimin kısıklığına engel olamayarak. Bir adım öne çıktım ama aramızdaki o mesafeyi korumaya özen gösterdim. "Midem... Çok kötü. Durmuyor."
Ege gözlerini üzerimden ayırmadan oturduğu sandalyede hafifçe dikleşti. Bakışları yüzümdeki o solgunlukta, dudağımdaki patlakta ve karnıma bastırdığım elimde gezindi.
"Stresten," dedi düz bir sesle. "Bünyen yıllardır biriktirdiği o zehri şimdi dışarı atmaya çalışıyor. Vücudun tehlikenin geçtiğini anladığı an çöker Alin Karavardar. Ağrıların da bulantın da bu yüzden."
"Tehlike geçti mi gerçekten?" diye sordum. Sesimdeki o çocuksu çaresizlik ilk kez maskemin arkasından tamamen dışarı sızmıştı. Onu engelleyemedim. "O adam... Babam olacak o adam bizi rahat bırakacak mı sanıyorsun? Şehir dışındaki bu taş ev mi koruyacak bizi?"
Ege oturduğu sandalyeden ağır ağır ayağa kalktı. Uzun boyu ve heybetli gölgesi salonun duvarına yansıdı. Bize doğru attığı her adımda aramızdaki o görünmez gerilim yeniden alevlenir gibi oldu ama bu kez içinde öfke yoktu. Tam karşımda, arada iki adımlık bir mesafe kalacak şekilde durdu. Elleri cebinde tavrından eser yoktu; elleri yanlarında, bakışları doğrudan gözlerimin içine çakılıydı.
"O adam bir daha sizin yanınıza bile yaklaşamayacak," dedi. Sesi o kadar alçak ama öyle bir güçle doluydu ki, kelimeleri salondaki havayı büktü sanki. "Buna izin vermeyeceğim. Ali’ye söz verdim, sana da söylüyorum. O ev bitti. O karanlık bitti."
"Sen kimsin ki?" diye fısıldadım, gözlerim dolarken başımı hafifçe kaldırıp yüzüne baktım. "Bizim için neden bu kadar ileri gidiyorsun Ege? Doktormuşsun, halin vaktin yerinde... Neden bizim pisliğimize batıyorsun? Neden?"
Ege’nin çene kasları kasıldı. Kahverengi gözlerinde derin, eskimiş ve tarif edilmez bir gölge belirdi. O an anladım ki, onun da arkasında bıraktığı, kimseye anlatmadığı kendi cehennemleri vardı. Bana doğru tek bir adım daha attı. Tütün ve sandal ağacı kokusu yine etrafımı sardı ama bu kez zihnimi uyuşturmak yerine beni garip bir şekilde bu dünyaya demirledi.
"Çünkü ben o cehennemi çok iyi bilirim Alin," dedi, sesi fısıltıdan hallice bir fırtına gibi döküldü aramızdaki mesafeye. "Ve birilerinin o cehennemde yanmasını izleyecek kadar kansız değilim. Özellikle de o ateşe karşı tek başına direnen iki çocuğu..."
Lokal anestezinin, yorgunluğun ve gecenin getirdiği o ağır yük omuzlarıma çöktü. Gözlerimden bir damla yaş süzülüp patlak dudağımın üzerine düştü, tuzu yaramı yaktı. Ege uzandı, elini kaldırdı. Parmak boğumları kızarmış, sert elini yanağıma doğru uzattı ama bana dokunmadan hemen önce duraksadı. İzin istemi gibi gözlerime baktı.
Gözlerimi kapatmadım. Kaçmadım da.
Sıcak parmak uçları yanağımdaki o yaş süzüntüsünü hafifçe sildi. Dokunuşu bir doktorun mesafeli ellerinden çok uzaktı; yakıcı, korumacı ve tehlikeli derecede gerçekti.
"Şimdi git ve dinlen," dedi alçak bir sesle, elini yanağımdan çekerken. "Sabah yeni bir gün başlayacak. Ve ant olsun ki, o gün hiçbirinizin canı yanmayacak."
Arkamı dönüp koridora doğru yürürken, adımlarımın altında ezilen ahşap parkelerin sesi ruhumdaki o çatlaklara dökülüyordu. Odaya girip yatağa tekrar uzandığımda, gözlerimi kapattım. Midemdeki o dayanılmaz bulantı yavaş yavaş geri çekiliyor, şakaklarımdaki ağrı yerini uyuşuk bir sessizliğe bırakıyordu.
Dışarıda rüzgâr taş evin pencerelerini zorluyordu ama içeride, o loş salonda abimin başında bekleyen bir adam vardı. Ve ben ilk kez, o devasa karanlık gölgenin altında büyümeyi bekleyen yarım kalmış bir çocuk gibi değil; arkasındaki surları patlatılmış ama yeni bir güne uyanmaya hazırlanan Alin Karavardar gibi gözlerimi karanlığa teslim ettim.
Sabah babamın bağırışlarıyla değil, kapının ritmik ve sessiz çalınmasıyla uyandım. Gözlerimi beyaz tavana diktim. Midemdeki bulantı düne göre iyiydi ama hâlâ oradaydı.
Yataktan yüzümü ekşiterek kalktım. Elimi karnıma koyup sessiz koridorda ilerlemeye başladım. Ev sessizdi. Herkes uyuyor olmalıydı. Abim ilaçların etkisiyle, annem yılların yorgunluğu ile…
Kapı çalmaya devam ediyordu. Ahşap zeminin soğukluğu çoraplarımın arasından sızıp bedenimi ürpertse de durmadım. Parmak uçlarımda, sanki en ufak bir gürültüde o eski kâbusun uyanmasından korkar gibi kapıya doğru süzüldüm. Tıklatmalar ısrarcı ama şaşırtıcı derecede nazik ve temkinliydi; bir alacaklının ya da babamın o kapıları kırmaya yeminli öfkeli darbelerinden çok uzaktı.
Gözetleme deliğinden bakmadan önce derin bir nefes aldım, elimi ahşap kapının soğuk koluna koydum. Yavaşça araladığımda, sabahın gri ve nemli ışığı içeri doldu.
Eşikteki iki kadını gördüğümde nefesim boğazımda düğümlendi.Karşımda, asil duruşu ve kestan rengi saçlarındaki ilk gümüş tellerle son derece şık, ama gözlerinde derin bir endişe taşıyan yetişkin bir kadın ile onun hemen yanında, Ege’nin gözlerinin birebir aynısına sahip genç bir kız duruyordu. Kadının yüzündeki o anne şefkati ve endişesi, arkasında saklamaya çalıştığı o güçlü duruşla birleşmişti. Yanındaki kız ise meraklı ve kırılgan bakışlarını doğrudan yüzümdeki morluğa ve patlak dudağıma sabitlemişti.
“Merhaba Alin,” dedi yaşlı kadın. “Ben Yeliz. Ege’nin annesiyim.” Sesindeki o şefkatli tını içimi ısıtmaya yetmişti.
Yanındaki genç kız heyecandan yerinde duramıyor gibiydi. “Demekki o Alin sensin,” dedi, neşeyle şakıyarak. “Abin Ali Aras ve annenle tanışıyoruz ama seninle tanışmak bir türlü nasip olmadı.”
Dudaklarımda mahcup gülümseme oluştu. “Merhaba,” dedim, fısıltıyla. “Şey… Dün evde sıkıntı oldu da, Ege de bizi evine getirdi. Bir anda evinize çökmüş gibi olduk, kusura bakmayın.”
Yeliz Hanım gülümseyerek yüzüme bakmaya devam etti. “Ne kusuru, saçmalama. Bizim evimiz, sizin eviniz.”
Genç kız, içeriye adım attı. Kahve, dalgalı saçları güneş ışığında koyu sarı gibi görünüyordu. Elini uzattı. “Bu arada ben Peri.”
Bir süre uzattığı eline baktım. Kendi elimi uzatarak onun elini sıktım. “Memnun oldum.”
“Ali Aras abim ile Neşe teyze nerede?”
“Abim, Ege’nin odasında, annemde misafir odasında.” Kapıyı kapatıp salona geçtim. “Ege evde yok her halde. Şimdiye kadar gelirdi.”
Peri’nin o kıpır kıpır, enerjik tavrı salondaki kasvetli havayı bir anlığına dağıtır gibi olsa da karnımın tam ortasındaki o amansız düğüm yeniden sıklaşmaya başladı. Yeliz Hanım elimdeki soğukluğu fark etmiş gibi gözlerini üzerime dikti, adımları yumuşak bir telaşla bana doğru yöneldi. Ama ben ne yanıt verebildim ne de bir adım atabildim.
Boğazıma kadar tırmanan acı, ekşi bir safra tadı zihnimi bir anda bulandırdı. Yüzümün kireç gibi beyazladığını, dudaklarımın titrediğini hissedebiliyordum. Elimi refleksle yeniden karnıma bastırıp hafifçe öne doğru büküldüm.
"Alin? Kızım, iyi misin?" Yeliz Hanım’ın endişeli sesi kulaklarımda uğuldamaya başladı.
"Ben... İyiyim," diyebildim güçlükle. Ama değildim. Vücudum, dün geceden beri sırtımda taşıdığım o devasa enkazın altında ezildiğini haykırıyordu sanki. Başım dönüyor, salonun ahşap duvarları üzerime üzerime geliyordu. Peri tutmak için elini uzattı ama ben sadece geriye doğru bir adım atıp derin bir nefes almaya çalıştım.
Tam o sırada koridorun sonundaki ahşap kapı hafif bir gıcırtıyla aralandı. Bütün bakışlar o tarafa kaydı. Ali Aras, bir elini göğsünün altındaki sıkıca sarılmış bandajlara bastırarak, yüzünü acıyla buruştura buruştura kapı eşiğinde belirdi. Üzerindeki bol tişörtün altından belli olan sargıları, hamle attığı her adımda canının ne kadar yandığını bağırıyordu. Şakağındaki siyah dikişler, sabahın bu gri ışığında daha belirgindi. Ama gözleri... O uykusuz, acı dolu gözleri salondakileri taradı ve en son benim üzerimde durdu.
"Ali..." Yeliz Hanım bir an tereddüt etse de ona doğru bir adım attı. "Evladım, kalkmasaydın keşke. Ege seni sıkı sıkıya tembihledi, yatman lazımdı."
Ali Aras, Yeliz Hanım’a minnettar ama bir o kadar da bitkin bir baş işareti verdi. Peri ise abime bakarken tuttuğu nefesini yavaşça dışarı bıraktı. Abim hiçbir şey söylemeden, attığı her adımda canından can kopuyormuş gibi ağır ağır salona yürüdü. Yanıma geldiğinde durdu. O heybetli, korumacı abim dünün izlerini taşıyordu ama gözlerindeki o sarsılmaz duruş hâlâ oradaydı.
Yavaşça yanıma, koltuğun kenarına çöktü. Otururken dudaklarının arasından kaçan kısık bir iniltiyi bastırmaya çalışsa da başaramadı. Yüzündeki acı ifadesini gizlemek istercesine çenesini sıktı ve kolunu uzatıp beni yanına, göğsüne doğru çekti.
"Gel buraya," dedi fısıltıdan hallice bir sesle. Sesi pürüzlüydü, yorgundu ama dünyadaki en güvenli limandı benim için.
Başımı, dikkatlice acımayan tarafına, omzuna yasladım. Elini saçlarımın arasına geçirip hafifçe okşadı. Karnımdaki o bulantı, abimin kokusunu duyduğum, onun hâlâ nefes aldığını hissettiğim an bir nebze olsun dindi.
"Çok mu kötü miden?" diye fısıldadı kulağıma doğru. Bakışları, salonda duran Yeliz Hanım ve Peri’ye kilitlenmişti ama bütün dikkati bendeydi.
"Biraz..." dedim, gözlerimi kapatarak. "Gitmeyecek sanıyorum abim. O adam... İçimdeki o korku gitmeyecekmiş gibi."
Ali Aras saçlarımdaki elini sıkılaştırdı, kemikli parmaklarının sıcaklığı kafatasıma kazındı sanki. "Gidecek," dedi net bir sesle. "Geçti Alin. Bitti. Bak, buradayız. Yanımızdalar."
Gözlerimi açtığımda Peri’nin ve Yeliz Hanım’ın bize nasıl bir merhametle, nasıl bir iç sızısıyla baktığını gördüm. Salondaki o ağır sessizliği bozan tek şey, kapının dışından gelen taze toprak kokusu ve mutfaktan yükselmeye başlayan taze çay kokusuydu. Ege henüz ortalıkta yoktu ama arkasında bıraktığı bu sığınak, yaralarımızı sarmaya yetecek bir gücün ilk harcı gibi etrafımızı sarmıştı.
“Ege nerede?” diye sordu Ali Aras.
“Abim dışarıda işi olduğunu söyledi. Bizi de bu yüzden gönderdi.” Peri’nin meraklı gözleri üzerimde gezindi. “Alin… Yüzüne ne oldu? Kim yaptı?”
Peri’nin pat diye sorduğu o soru, salondaki kırılgan havayı bir anda bıçak gibi kesti. Yeliz Hanım kızına uyarır gibi hafifçe dokundu ama Peri’nin saf merakla parlayan gözleri doğrudan benim patlak dudağımda ve yanağımdaki morlukta çakılı kalmıştı.
Gözlerimi kaçırmak istedim. Göğsümdeki o daralma yeniden nüksetti, dilim damağıma yapıştı. Kimseye anlatamadığım, yıllardır utançla ve korkuyla üzerini örttüğüm o acı gerçeği daha birkaç dakika önce tanıştığım birine söylemek öyle zordu ki...
Ali Aras’ın omzumdaki eli sıkılaştı. Yarasının sızısına rağmen dikleşti, korumacı bir reflekse beni kolunun altına biraz daha çekti.
"Babamız," dedi Ali Aras. Sesi öyle soğuk, öyle kurşun gibi ağırdı ki salondaki herkesin nefesi kesildi. "Daha doğrusu baba demeye utandığımız o yaratık yaptı."
Peri’nin neşeli yüzü bir anda donakaldı. İri gözleri şaşkınlıkla açılırken, dudakları aralandı ama tek bir kelime bile çıkaramadı. Sorduğu sorunun ağırlığı altında ezilmiş gibi büzüldü, gözlerindeki o neşeli ışık yerini derin bir mahcubiyete ve üzüntüye bıraktı.
Yeliz Hanım ise hiç şaşırmadı. Zaten Ege’den her şeyi öğrendiği gözlerindeki o derin, hüzünlü bakıştan belliydi. Hızla öne atılıp kızının yanına geçti. Elini Peri’nin omzuna koyarken gözleri Ali Aras ile benim aramda mekik dokudu.
"Peri, tatlım..." dedi Yeliz Hanım, kızının dikkatini dağıtmaya ve ortamdaki o ağır havayı dağıtmaya çalışarak. "Mutfak malzemelerini tezgâha koyalım hadi." Sonra bana doğru bir adım attı, bakışları bir annenin karşılıksız şefkatiyle doluydu. "Alin kızım, babanız olacak o adam bir daha size elini bile uzatamayacak. Ege kolay kolay bir şeyin arkasını bırakmaz. O dışarıda sizin için gerekli önlemleri alıp işleri hallederken, biz de burada birbirimize tutunacağız."
Peri bocalayarak başını salladı. Bana bakarken gözleri dolmuştu. "Ben... Çok özür dilerim Alin," diye fısıldadı, sesi titreyerek. "Böyle olduğunu bilmiyordum."
"Önemli değil," dedim, sesimin çıkması için boğazımı temizleyerek. "Alıştık zaten..."
"Alışmayacaksınız," dedi Yeliz Hanım kararlı bir sesle. Yanımıza yaklaşıp Ali Aras’ın ve benim omuzlarıma şefkatle dokundu. "Hiçbiriniz o dayağa da, o korkuya da alışmayacaksınız. O devir kapandı."
Mutfaktan yükselmeye başlayan taze çay kokusu ve dışarıda rüzgârın sürüklediği yaprak sesleri salona dolarken, gözlerim kapıya kaydı. Ege dışarıdaydı; belki bir telefon görüşmesi yapıyor, belki de bizi o adamdan tamamen koparacak adımları atıyordu. Ama arkasında bıraktığı bu aile, onun o sarsılmaz koruma kalkanının sadece bir uzantısıydı.
Ali Aras’ın kucağında büzülmüş otururken, karnımdaki o ağrı tamamen yok olmamıştı belki ama ilk kez o ağrıyla tek başıma savaşmak zorunda kalmadığımı hissettim.
Elimi karnıma koyarak Ali Aras’ın omzuna yaslandım. Şuan için tek güvenli yer burasıydı.
“Ben bir anneme bakayım.” Kalkarken ağzıma yine o his geldi ama umursamadım. Ayağa kalktığım an salon hafifçe ekseninden kaydı. Görüş alanımın kenarları kararır gibi olsa da Ali Aras’ın beni durdurmasına fırsat vermeden kendimi topladım. Yüzümdeki o sızlayan morluk ve dudağımdaki çatlak, attığım her adımda zonklayarak varlığını hatırlatıyordu.
Ahşap koridora çıktığımda zemin yine o tanıdık, dondurucu soğukluğuyla ayak tabanlarımı yaktı. Salondan gelen taze çay ve fırın kokusu arkamda kalırken, koridorun sonundaki misafir odasının kapısına doğru ağır ağır ilerledim. Elimi ahşap kapının soğuk yüzeyine dayayıp bir süre bekledim. Kalbim göğüs kafesime sığmıyordu; içimde, annemi o yatakta cansız ya da hâlâ kâbuslar içinde kıvranırken bulma korkusu vardı.
Kapıyı gürültü çıkarmamaya özen göstererek yavaşça araladım.
Odanın panjurlarından sızan ince, cılız ışık çizgileri annemin üzerine vuruyordu. Neşe Karavardar, yıllardır o adamın gölgesinde unuttuğu o sessiz, savunmasız haliyle yatakta büzülmüş yatıyordu. Yüzündeki çizgiler, kırk yıllık bir ömrün değil, kırk yıllık bir sürgünün izleri gibi derinleşmişti. Yanağındaki o hafif morluk, şakağına dökülen griye çalan saçlarının arasında kaybolmuştu. Soluk alıp verişleri hırıltılıydı ama rahattı. Yıllar sonra ilk kez, bir sonraki darbenin nereden geleceğini beklemeden uyuyordu.
Yatağın kenarına, ahşap parkenin üzerine diz çöktüm. Yorgun elimi uzatıp yorganın üzerinden onun titreyen elini kavradım. Güvenli parmakları soğuktu.
"Kurtulduk anne," diye fısıldadım, sesim odadaki sessizlikte neredeyse hiç duyulmadı. "Bak, bitti. Bu kez gerçekten bitti."
Gözlerim doldu ama ağlamamak için alt dudağımı ısırdım. Gözyaşlarımın tuzu, patlak yaramı yaksa da umursamadım. Annemin alnına düşen o gri saç tutamını hafifçe geriye ittim. Yıllarca bize siper olmaya çalışmış, kendi bedenini o adamın öfkesine kalkan etmişti. Şimdi ise bir çocuk kadar kırılgan, bir yaprak kadar hafifti.
Tam o sırada boğazıma yükselen o amansız ekşime beni yeniden yakaladı. Safra tadı dilimin üzerine oturduğunda hemen elimi ağzıma kapatıp hızla doğrulmak zorunda kaldım. Annem uyanmasın diye nefesimi tutup odadan dışarı fırladım. Koridorun diğer ucundaki banyoya kendimi zor attım ve kapıyı arkamdan kapatıp lavaboya kapandım.
Bütün vücudum sarsılarak öğürdüm. Midemde hiçbir şey yoktu; sadece stresin, yıllardır biriken o zehirli korkunun dışarı vurumu olan acı bir sıvı boşalıyordu. Yüzümden soğuk terler dökülüyor, dizlerim titriyordu. Lavabonun kenarlarına tutunarak ayağa kalkmaya çalıştım.
Musluğu açıp buz gibi suyu yüzüme çarptım. Aynadaki yansımama baktığımda gördüğüm kadın Karavardar soyadının yükü altında ezilmiş, ama hâlâ ayakta durmaya çalışan Alin’di. Dudağım şişmişti, sol yanağımdaki morluk morla sarı arasında iğrenç bir renge bürünmüştü. Aynadaki o kırık dökük yansımaya nefretle baktım.
Banyonun kapısı hafifçe çalındı.
"Alin?"
Gelen Ege değildi. Sesin sahibi Peri’ydi.
"Alin, iyi misin? Annem bir bardak ılık su ve mide ilacı gönderdi. Kapıyı açabilir misin?"
Derin bir nefes alıp yüzümdeki su damlalarını kıyafetimin koluyla sildim. Kapıyı hafifçe araladım. Peri elinde bir bardak su ve küçük bir ilaç kutusuyla eşikte duruyordu. Gözlerinde az önce salonda gördüğüm o şuursuz merak yoktu artık; yerini derin bir suçluluk ve şefkat almıştı.
"Şey..." dedi Peri, ilacı bana uzatırken. "Ege abim gelene kadar bunu içmeni söyledi annem. Prospektüsüne baktım, mide bulantısına ve strese bağlı kramplara çok iyi geliyormuş."
İlacı ve suyu elinden aldım. "Teşekkür ederim," dedim, sesim pürüzlüydü.
Peri gitmedi. Banyodan çıkıp koridora adım atmamı bekledi, sonra yanımda yürümeye başladı. Mutfaktan yükselen sesler ve cızırdayan tavanın kokusu koridora yayılmıştı. Yeliz Hanım çoktan mutfağa hâkim olmuş, eve bir ev havası katmaya başlamıştı bile.
"Az önce... Salondaki patavatsızlığım için gerçekten çok özür dilerim," dedi Peri, başını önüne eğerek. "Ben sadece... Abim Ege sizi buraya getirdiğinde olayların bu kadar karanlık olduğunu tahmin etmemiştim. Abim Ali Aras'ın yüzündeki ifadeyi görünce ne diyeceğimi bilemedim."
"Sorun değil Peri," dedim, ilacı ağzıma atıp sudan büyük bir yudum alarak. "Sen bilemezsin. Bizim hayatımız... Dışarıdan bakılınca anlaşılacak bir şey değil."
Salona geçtiğimizde Ali Aras’ın tek başına koltukta oturduğunu gördüm. Sargılarına rağmen dik durmaya çalışıyor, bakışlarını camdan dışarıya, bahçedeki sisli çam ağaçlarına dikiyordu. Yeliz Hanım elinde bir tepsiyle mutfaktan çıktı. Tepside buharı tüten çorba kaseleri, taze pişmiş ekmekler ve reçeller vardı.
"Hah, geldiniz mi kızlar?" dedi Yeliz Hanım, tepsiyi ahşap masaya bırakırken. "Ali Aras, evladım, zorlama kendini. Yat biraz daha."
"İyiyim ben Yeliz teyze," dedi abim, sesi hâlâ pürüzlüydü ama bakışlarındaki o koruyucu ifade beni görünce yumuşadı. "Alin, gel otur yanıma."
Yanına yürüdüm, ahşap koltuğun kenarına, onun sargısız tarafına yavaşça sindim. Abim kolunu omzuma attı, beni kendine çekti. Başımı onun sıcak, tanıdık göğsüne yasladım. Yerin soğukluğu, midemdeki o amansız ekşime ve yüzümdeki sızı abimin kokusuyla hafifler gibi oldu.
Tam o sırada dışarıdan bir araba kapısının kapanma sesi geldi. Çakıl taşlarının üzerinde ezilen lastik sesleri taş evin önünde durdu.
Salondaki herkes bir anlığına sessizleşti. Ali Aras refleksle kasıldı, göğsündeki dikişler çekildiği için hafifçe inledi ama beni arkasına alacak şekilde pozisyonunu değiştirmedi. Yeliz Hanım sakin bir tavırla tül perdeyi hafifçe aralayıp dışarı baktı.
"Ege geldi," dedi Yeliz Hanım rahat bir nefes vererek. "Yanında biri daha var."
Ahşap dış kapının ağır ağır açıldığını duyduk. Koridordan gelen sert bot sesleri salona doğru yaklaştı. İlk adım atan Ege’ydi. Üzerindeki siyah kaban hafifçe ıslanmıştı, saçları nemden alnına yapışmıştı. Yüzündeki o sarsılmaz, kaskatı ifade duruyordu ama gözlerinde bir şeylerin hallolmuş olmasının getirdiği karanlık bir tatmin vardı.
Arkasından uzun boylu, takım elbiseli, elinde deri bir çanta tutan orta yaşlarda bir adam salona girdi.
Ege kabanını çıkarıp tek bir hamleyle sandalyenin arkalığına attı. Bakışları önce salondakileri turladı; abimin dikişlerine, benim solgun yüzüme ve en son masadaki kahvaltılıklara kaydı.
"Günaydın," dedi düz bir sesle. Sesi sabahın soğuk havasını içeri taşımıştı.
"Ege?" dedi Ali Aras, kaşlarını çatarak. "Neredeydin sen? Kim bu adam?"
Ege, yanındaki takım elbiseli adama hafifçe başıyla işaret etti. Adam çantasını açıp içinden kalın bir dosya çıkardı ve ahşap masanın üzerine bıraktı.
"Bu Avukat Hakan Bey," dedi Ege, adımlarını masaya doğru atarken. Tütün ve soğuk hava kokusu salonu kapladı. "Gece boyu boş durmadık Ali. Babanın... O adamın üzerine açılmış olan bütün borç dosyalarını, usulsüzlüklerini, geçmişteki darp raporlarını ve şirket üzerindeki yolsuzluklarını tek bir dosyada toplattım."
Salonda derin bir sessizlik oldu. Annemin odasından gelen hafif kıpırtı dışında kimseden ses çıkmadı.
"Ne demek bu?" diye sordum, abimin kolunun altından başımı kaldırarak.Ege doğrudan gözlerimin içine baktı. O kahverengi gözlerdeki karanlık fırtına beni delip geçti. "Bu şu demek Alin: Babanız şu an emniyette gözaltında. Hakkında açılan uzaklaştırma kararı çıkarıldı. Ayrıca Ali Aras’a ve sana yapılan bu son saldırı için kasten adam öldürmeye teşebbüsten yargılanacak. Avukat Hakan Bey bu sürecin başından sonuna kadar takipçisi olacak."
Ali Aras donakaldı. Göğsündeki acıyı unutup öne doğru hamle yaptı. "Ege... Sen ne yaptın?"
"Yapılması gerekeni yaptım," dedi Ege, sesindeki o sarsılmaz otoriteyle. "Size o evin bittiğini söylemiştim. O adam bir daha ne senin, ne Alin’in, ne de Neşe teyzenin hayatına dokunabilecek. Karavardar soyadı üzerinizdeki bir leke değil artık. O lekeyi sahibinin üzerine geri kazıdık."
Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Bu kez canım yandığı için değil, yıllardır omuzlarımda taşıdığım o devasa kayanın tek bir gecede, tek bir adamın iradesiyle parçalanıp ufalandığını hissettiğim için. Dudağımdaki patlak yara yine gözyaşımın tuzuyla yandı ama umursamadım.
Yeliz Hanım oğluna yaklaşıp elini Ege’nin yanağına koydu. "Aferin oğlum," dedi gururla. "Aferin."
Peri masanın üzerindeki dosyaya bakarken sessizce gülümsedi. Avukat Hakan Bey masaya birkaç evrak daha çıkartıp Ali Aras’a doğru uzattı. "Ali Bey, sizin ve kız kardeşinizin imzalaması gereken koruma ve şikâyet dilekçeleri var. Polisle de görüştüm, ifadeniz için buraya bir ekip gelecek. Sizi hastaneye ya da karakola götürüp yormak istemediler."
Ali Aras gözlerini Ege’den ayırmadı. İki adamın bakışları salondaki o görünmez mesafede çarpıştı. Abim, o gururlu, kimseye eyvallahı olmayan Ali Aras, başını hafifçe eğdi. "Sana borçlandım Ege," dedi sesi titreyerek. "Bunu hayatım boyunca ödeyemem."
Ege’nin çene kası seğirdi. Tek bir adım atıp abimin tam karşısında durdu. "Bana hiçbir şey borçlu değilsin Ali," dedi alçak bir sesle. "Sen o kız kardeşini ve anneni o cehennemden sağ çıkardın. Borçlu olan birileri varsa, o da zamanında o cehennemi durduramayan bizleriz."
Gözleri abimden kayıp bana döndü. Ege bana doğru eğildi. Aramızdaki mesafe kısaldığında tütün, sandal ağacı ve dışarının soğuk rüzgâr kokusu yeniden etrafımı sardı. Elini kaldırdı, parmak boğumlarıyla yanağımdaki süzülen yaşı sildi.
"Şimdi," dedi Ege, sesi fısıltıdan hallice bir emir gibi döküldü. "O çayı iç, ilacını al ve iyileşmeye başla Alin Karavardar. Çünkü bundan sonra korkacak tek bir günün bile olmayacak."
Masadaki çayın buharı yükselirken, dışarıdaki rüzgâr taş evin surlarına vurmaya devam ediyordu. Ama içeride, o loş salonda, kırık dökük hayatlarımızın üzerine taze bir güneş doğuyordu. Ve ben, karnımdaki ağrının yavaşça silindiğini hissederken, ilk kez yarınları beklemekten korkmadığımı fark ettim.
—
Küçük, masum, yaklaşık yedi yaşında ve hiçbir şeyden haberi olmayan bir kız çocuğuydu Alin. Ona benzeyen bez bebekleriyle oynar, zihninin minik kıvrımlarında yaratığı o sessiz dünyada kendini evdeki o cehennemden soyutlamaya çalışırdı. Bebeğinin adı Pamuk’tu. Dudağı yoktu Pamuk’un; Alin onu çizerken bile bilerek dudaksız bırakmıştı. Çünkü bu evde konuşmamak, varlığını hissettirmemek en büyük meziyetti. Eğer bir sesin olursa, o ses Yusuf Karavardar’ın kulağına tırmanır, tırmandıkça da içindeki o karanlık öfkeyi bileyip evi yakıp yıkmasına sebep olurdu.
“Allah belanı versin, Neşe!” diye kükredi Yusuf. “Yine beceremedin! Alt tarafı ayağıma masaj yapacaksın!”
Alin, oturduğu yatağın üzerinde hafifçe dikleşti ama oyununu oynamaya devam etti. Göğsünün ortasına koca, simsiyah bir taş oturmuş gibi nefesi kesilse de parmakları durmadı. Pamuk’un elbisesinin sökük dantelini düzeltmeye çalışıyordu. Sanki elleri hareket etmeyi bırakırsa varlığı ortaya çıkacak, o korkunç fırtına kendi odasını da yutacaktı. Görünmezliğin sırrı, bir şeyle meşgul görünmekte gizliydi onun için.
Salondan cam kırılma sesi yükseldi. Sehpanın üzerindeki o kristal kül tablasıydı muhtemelen; Neşe’nin her sabah dantel örtünün tam ortasına hizalayarak koyduğu, Yusuf’un ise sigara izmaritlerini ezdiği ağır kül tablası.
"Yusuf, yapma... Vurma niyetim yoktu, yorgunum sadece, gün boyu—"
"Kes ulan sesini! Yorgunmuş! Bütün gün evde oturuyorsun, neyin yorgunluğu bu?"
Gürleyen bir sesin ardından et sarsıntısını andıran o tok darbe ve Neşe’nin cılız iniltisi duvarları aşıp küçük odanın içine doldu. Alin gözlerini yumdu, soluğunu tuttu. Zihninde kendi uydurduğu o koruyucu oyunu başlattı: Sayı saymak. Bir, iki, üç... Bazen elliye kadar saydığında dururdu bu gürültüler, bazen yüze ulaştığında bile o vurma sesleri kesilmezdi. Küçük kalbi her bir sayıda daha hızlı çarpıyor, kaburgalarını zorluyordu.
O sırada ahşap kapı hafifçe gıcırdadı. Koridorun loş karanlığından içeri bir gölge süzüldü. Ali Aras...
Henüz on bir yaşındaydı ama gözlerindeki o kırgın karanlık, yaşından çok daha büyük bir adamın çaresizliğiyle yüklüydü. Adımlarını çıplak ayaklarıyla zemin gıcırdamasın diye bir kedi gibi temkinli atarak kardeşinin yanına geldi. Yatağın kenarına yavaşça oturdu. Elinde tekerleği kırık, plastik sarı bir araba vardı.
"Alin," diye fısıldadı Ali Aras. Sesi pürüzlüydü, kendi korkusunu kardeşinden gizlemek için ciğerlerini zorlayarak derin derin nefes alıyordu. "Pamuk uyudu mu abim?"
"Uyumadı," dedi Alin fısıltıyla. Bebeğin kel başını abisine doğru çevirdi. "Babamın bağırışından korktu. Kulağını kapatıyorum ama duyuyor yine de."
Ali Aras uzandı, titreyen soğuk parmaklarıyla Alin’in minik kulaklarını kapattı. Elleri buz gibiydi ama o dokunuş, küçük kızın içindeki fırtınayı bastırmaya yetti. Ali Aras’ın o çelimsiz elleri, dışarıdaki devasa cehennemle kardeşi arasına çekilmiş tek duvardı.
"Duyma," dedi Ali Aras, gözlerini kardeşinin gözlerine dikerek. "Bak bana Alin. Sadece bana bak. Sayı sayalım mı seninle?"
"Sayalım," diye fısıldadı Alin, başını sallayarak.
"On sekiz, on dokuz, yirmi..." dedi Ali Aras. Sesi dışarıdaki kırılma ve sövgü seslerini bastırmak ister gibi biraz daha yükseldi.
Tam o anda koridorda ağır, yalpalayan adımlar belirdi. Yusuf Karavardar’ın tütün ve ucuz alkol kokan heykelsi gölgesi odanın kapısına dayandı. Kapı kolu gıcırtıyla aşağı indiğinde Ali Aras saniyesinde Alin’in önüne atıldı. On bir yaşındaki zayıf bedenini kardeşine kalkan yaptı, kollarını iki yana açarak onu arkasındaki karanlığa gizledi.
Kapı ardına kadar açıldı. Yusuf’un devasa gölgesi odanın halısına bir kâbus gibi çöktü. Yüzü gölgede kalıyordu ama gözlerindeki o kanlı, öfke dolu kızıllık net bir şekilde seçiliyordu. Elinde yarısı boşalmış bir rakı şişesi vardı.
"Ne fısıldaşıyorsunuz ulan burada?" diye gürledi Yusuf. Sesi odanın tavanındaki eski boyaları dökecek kadar ağırdı. "Piçler! Anneniz gibi siz de mi arkamdan kuyu kazıyorsunuz?"
Ali Aras bir milim bile geri adım atmadı. Bacaklarının titrediğini arkasındaki Alin hissedebiliyordu; küçük kız abisinin kazağının eteklerine sıkıca tutunmuştu. "Alin uyuyor baba," dedi Ali Aras, sesinin titremesini engellemek için çenesini sıkarak. "Sessiz ol, hasta o."
"Bana bak velet!" Yusuf bir adım içeri attı. O an ağır alkol kokusu odanın bütün havasını zehirledi. "Bana nasıl konuşacağını öğreteceğim sana! Geçen gün o cüzdandan yürüttüğün parayı sanıyor musun anlamadım?"
"Ekmek aldım o parayla!" diye bağırdı Ali Aras bir anda. Bu, bir çocuğun çaresizlik çığlığıydı. "Eve ekmek almamıştın, annem açtı!"
"Sana mı kaldı ulan bu evin rızkı?"
Yusuf’un belindeki ağır deri kemeri çıkarma sesi odada yankılandı. O madeni tokanın şıngırtısı, yedi yaşındaki Alin’in ruhuna ömür boyu silinmeyecek bir kâbus olarak kazındı.
O ses her yükseldiğinde, Ali Aras’ın bedeninden bir parça kopuyor gibiydi. Fakat çocuk gık bile çıkarmadı. Kardeşini arkasında tutmak için, o ağır kemer darbeleri sırtına, kollarına, yüzüne inerken tek bir adım bile gerilemedi. Sadece dişlerini sıktı, gözlerini yumup arkasındaki Alin’e doğru fısıldadı:
"Gözlerini kapat Alin... Sakın bakma. Sayı say..."
Alin gözlerini kapattı. Kollarını bez bebeği Pamuk’a doladı. Yirmi bir, yirmi iki, yirmi üç...
Neşe salondan sürünerek koridora çıktı, Yusuf’un bacaklarına sarıldı. "Bırak çocukları Yusuf! Kurban olayım bırak! Beni döv, bana vur!" diye yalvarışları, Ali Aras’ın kesik kesik çıkan nefesleri, Yusuf’un küfürleri... Bütün o cehennem korosu küçük odanın duvarlarında yankılandı.
O gece Alin sadece yedi yaşındaydı. Ve o gece anladı ki, Karavardar evinde çocuk olmak demek büyümek ya da oynamak demek değildi. Çocuk olmak demek; bir kemer tokasının şıngırtısında yok olmayı öğrenmek, abinin kanayan sırtına saklanıp zihnindeki sayıları saymak demekti.
Nihayet Yusuf yorulup onları o karanlıkta kendi hallerine bıraktığında, oda zifiri bir sessizliğe gömüldü. Neşe koridorda sızıp kalmış, Yusuf ise salondaki koltukta hırlayarak uykuya dalmıştı.
Ali Aras yanına, yere çöktü. Yüzü kan içindeydi, tişörtü yırtılmıştı. Yavaşça Alin’e döndü. O küçük, titreyen ellerini uzatıp kardeşinin yanağındaki gözyaşını sildi. Yanağındaki patlak kanıyordu ama gülümsemeye çalıştı.
"Acımadı ki," dedi fısıltıyla. "Bak, seni korudum Alin. Dokunamadı sana."
Alin abisinin elini tuttu. Kanlı parmaklarını kendi minik parmaklarının arasına sıkıştırdı. "Abi..." dedi, içini çeke çeke. "Ne zaman büyüyeceğiz biz? Büyüyünce gidecek mi bu adam?"
Ali Aras başını kardeşinin dizlerine koydu. Sırtının acısıyla hafifçe inledi ama kıpırdamadı. O gece, yedi yaşındaki Alin ve on bir yaşındaki Ali Aras, o ahşap zeminde birbirine sarılarak sabahı beklediler. Bir gün o evden, o kemer sesinden ve Yusuf Karavardar’ın devasa gölgesinden kurtulacakları günün hayaliyle; karanlığın içinde sayılara sığınarak...
—
Yerimden sıçrayarak uyanmıştım. Her zamanki gibi kâbus görmüştüm. Yıllardır bu rutin değişmezdi. Uyu, korkarak uyan ve tekrar uyu…
Gözlerim etrafta gezindi. Peri tekli koltukta oturmuş, telefonuna bakıyordu. Ege ortalıkta gözükmüyordu. Yeliz Hanım mutfakta olmalıydı. Çünkü mutfaktan sesler geliyordu.
Saçlarımda bir el hissettim. Abimin eliydi. “Güzelim…” dedi, şefkatli sesi. “Yine mi kâbus gördün?”
“Evet,” dedim, sesim titreyerek. “Sayı sayıyorduk. Ama şimdi iyiyim.”
Abimin parmakları saçlarımın arasında gezinirken, yıllardır omuzlarımda taşıdığım o ağır yükün izleri hâlâ şakaklarımda zonkluyordu. Nefesim, gördüğüm kâbusun etkisiyle göğsümde sıkışıp kalmıştı ama onun yanımda olduğunu, o tütün ve kan kokulu kâbusların artık geride kaldığını kendime hatırlatmaya çalıştım. Peri, koltuktan başını kaldırıp bana sıcacık bir tebessüm gönderdi. Mutfaktan yükselen çay ve taze kırılmış ceviz kokusu, bu taş evin güvenli surlarına sığınmış olduğumuzun somut bir kanıtı gibi havaya yayılıyordu.
"Tamam," dedi Ali Aras, sesini olabildiğince yumuşatmaya çalışarak. Yüzündeki ve göğsündeki dikişler dikleştiğinde canını yakıyor olmalıydı ki çenesindeki kas hafifçe seğirdi. "Geçti abim. Biz buradayız. Bak, kimse yok."
Mutfaktan Yeliz Hanım çıktı. Elinde havluyla kuruladığı porselen fincanları masaya bırakırken gözlerinde derin bir anne şefkati vardı. "Hadi bakalım," dedi, sesi o kadar yumuşaktı ki içimdeki o kıvrım kıvrım bükülen korku yavaşça gevşemeye başladı. "Bütün gece kâbuslar, gürültüler, hastane kokuları... Hepimizin biraz temiz havaya ihtiyacı var. Neşe de uyandı, içeri geçip yüzünü yıkadı. Bahçeye çıkalım, o çam kokulu havayı ciğerlerimize çekelim. Nefes aldığımızı hissedelim artık."
Annem, misafir odasının kapısından belirdiğinde adımları hâlâ tereddütlüydü. Yıllardır Yusuf Karavardar'ın gölgesinde sinmekten bükülmüş omuzları, şimdi bu yabancı ama sıcak evin koridorunda hafifçe dikleşmeye çalışıyordu. Göz göze geldik. Yanağındaki morluk griye dönüyordu ama gözlerinde ilk kez o donuk kütle yerine titrek bir hayat ışığı vardı.
"Hadi anne," dedim, oturduğum yerden hafifçe doğrularak. Midemdeki o amansız ekşime ilacın etkisiyle yatışmıştı. "Çıkalım."
Ege, taş evin ağır ahşap kapısını dışarıdan açtığında içeriye dağların o buz gibi, çam reçinesi kokan temiz havası doldu. Kapının önünde durmuş, bahçeyi süzüyordu. Üzerindeki koyu renkli kabanı, geniş omuzlarını daha da heybetli gösteriyordu. Bizi gördüğünde bakışları kısa bir an üzerimde durdu. Gözlerindeki o tehlikeli, karanlık mesafe yerini sessiz bir koruyuculuğa bırakmıştı.
"Bahçe emniyetli," dedi Ege, alçak ve pürüzsüz sesiyle. "Toprak kurumuş, hava açıyor. Biraz yürümek hepinize iyi gelir."
Hep birlikte taş evin geniş, etrafı yüksek bodur çam ağaçlarıyla çevrili bahçesine çıktık. Nemli toprağın ve ezilmiş çam iğnelerinin kokusu genzimi yaktı. Gökyüzü gri bulutların arasından sıyrılan cılız bir güneş ışığıyla aydınlanıyordu. Peri, annemin koluna girmiş, ona bahçedeki ortancaları göstererek bir şeyler anlatıyordu. Yeliz Hanım biraz arkalarından yürüyor, Ali Aras ise göğsünü tutarak, her an tetikte bir nöbetçi gibi arkamızdan geliyordu.
Ege ile yan yana yürüyorduk. Adımları ağır, kendinden emindi. Tütün ve sandal ağacı kokusu, dağ havasıyla birleşip etrafımı sardığında kendimi garip bir şekilde güvende hissediyordum. Yıllar sonra ilk kez göğsüm daralmadan derin bir nefes aldım.
"İyi misin?" diye sordu Ege, gözlerini ileride yürüyen annemden ayırmadan.
"İyiyim," dedim. Sesi içimdeki o son kuşkuyu da silip süpürüyordu. "İlk kez... Gerçekten iyi gibiyim. Bitti, değil mi? Gerçekten gelemez artık?"
"Gelemez," dedi Ege, kendinden emin bir tavırla. "Hakan her şeyi halletti. O adam şu an dört duvar arasında. Bir daha adınızı bile ağzına alamaz."
Tam o sırada, bahçenin alt tarafındaki ahşap çitlerin oradan gelen kurumuş dal kırılma sesiyle zaman birden durdu.
Çam ağaçlarının loş gölgesinden dışarı adım atan siluet, zihnimdeki bütün kâbusların toplamından daha kanlı, daha canlıydı. Yusuf Karavardar... Üstü başı çamur içindeydi, tıraşı uzamış, gözleri kanlanmıştı. Yüzündeki o tanıdık, tütün ve nefretle beslenen delilik, sabahın bu gri ışığında bir iblis gibi parıldıyordu.
Ve elinde, kabzası simsiyah bir tabanca vardı.
"Yusuf!" Annemin boğazından dökülen o çığlık, dağın sessizliğini bir bıçak gibi kesti.
Her şey bir saniye içinde gerçekleşti. Zaman uzadı, ağırlaştı. Yusuf'un o nefret dolu gözleri doğrudan bana ve anneme kilitlendi. Namluyu bize doğru kaldırdığı an, Ege hiçbir tereddüt yaşamadan, tek bir salise bile düşünmeden devasa gövdesini benim önüme siper etti. Beni tamamen arkasında gizledi, görüş alanımı kapatan tek şey onun geniş sırtı ve üzerindeki siyah kabanı oldu.
"Alin, arkamda kal!" diye gürledi Ege. Sesi bir dağın yankısı gibi gür ve amansızdı.
"Lanet piçler!" diye bağırdı Yusuf, sesi alkolden ve öfkeden kısılmıştı. "Beni polise satacağınızı mı sandınız? Benden kaçabileceğinizi mi sandınız ulan?"
Ege, elini beline atmadan, tek bir adım bile gerilemeden Yusuf'un karşısında dikildi. Omuzları çelikten bir duvar gibiydi. "Silahı indir Yusuf," dedi Ege. Sesi öyle soğuk, öyle öldürücü bir sakinlikteydi ki, ölümün kendisi gelse ancak böyle konuşurdu. "Buradan canlı çıkamazsın. O silahı indir."
"Seni geberteceğim doktor!" diye kükredi Yusuf. "O çocukları da, Neşe'yi de beni rezil ettiğiniz bu dünyayı da yakacağım!"
"Ali! Annene sahip çık!" diye bağırdı Ege, arkasına bakmadan. Ali Aras sargılarına rağmen ileriye, anneme doğru atılmaya çalıştı ama vücudu buna izin vermedi, olduğu yere çökerek bağırdı.
Babamın gözü tamamen dönmüştü. Silahın emniyetinin çekilme sesi bahçede yankılandı. Ege üzerime doğru biraz daha siper oldu, beni kolunun altına alıp göğsüne bastırdı. Babam namluyu Ege'ye çevirdi ama tam o sırada, yıllardır o adamın gölgesinde yaşayan, bir yaprak gibi titreyen Neşe Karavardar bir adım öne attı kendini.
"Yusuf yapma!" diye bağırdı annem. O cılız, kırgın ses bu kez çocuklarını korumak için gürledi. "Çocuklarıma dokunma! Beni vur, beni öldür ama onlara dokunma!"
"Kapa çeneni kadın!"
Yusuf'un parmağı tetikte kasıldı. Ve o korkunç ses patladı.
İlk kurşun sesinin yankısı dağlara çarptı. Annemin göğsünün sol tarafında, bembeyaz gömleğinin üzerinde bir kan çiçeği açtı. Annem hafifçe sendeleyip geriye doğru bir adım attı, gözleri şaşkınlıkla açıldı.
"Anne!" diye çığlık attım, Ege'nin kollarının arasından sıyrılmaya çalışarak. Ama Ege beni sımsıkı tutuyordu, bırakmıyordu.
İkinci patlama sesi dünyamı başıma yıktı. Annem göğsünü tutarak dizlerinin üzerine çöktü. Ağzından sızan kan çenesinden aşağı süzülürken gözleri bana döndü. O gözlerde korku yoktu; sadece bize veda eden, yarım kalmış bir annenin sonsuz hüznü vardı.
Üçüncü ve son el ateş sesinde annem yüzüstü nemli toprağa, ezilmiş çam iğnelerinin üzerine serildi. Göğsünden sızan sıcak kan, toprağı kırmızıya boyarken bahçeyi ölümcül bir sessizlik kapladı.
"Anne!" Ali Aras'ın feryadı, taş evin duvarlarını, dağları, gökyüzünü yardı geçti. Abim toprağın üzerinde sürünerek anneme doğru ulaşmaya çalışıyor, dikişlerinin patlamasını umursamadan feryat ediyordu.
Ege, Yusuf'un silahı yeniden doldurmasına ya da bize doğrultmasına fırsat vermeden bir kaplan gibi ileri atıldı. Yusuf'un üzerine bindiği an iki adam toprağa yuvarlandı. Silah bir yere fırladı. Ege'nin yumrukları Yusuf'un yüzüne inerken çıkan o tok sesler bahçeyi kapladı ama ben hiçbir şey duymuyordum artık.
Dizlerimin bağı çözüldü. Ege'nin beni tutan elleri artık yoktu. Bacaklarım beni taşımıyordu.
Sürünerek, dizlerimi o nemli toprağa ve çamurlaşan kana çarpa çarpa anneme doğru ilerledim. Yüzüstü yatan bedenini Ali Aras ile birlikte devirmeye çalıştık. Annemin yüzü solmuştu. Göğsündeki üç koca delikten sızan kan durmak bilmiyordu. Yıllarca o adamın dayağına, kemerine, küfürlerine göğüs germiş o kırılgan beden, şimdi üç kurşun deliğiyle toprağın üzerinde hareketsiz yatıyordu.
"Anne... Anne bak bana," dedim, ellerim onun sıcak kanına bulanırken. Sesi çıkmayan, konuşmayı unutan o küçük Alin geri gelmişti sanki. "Anne gitme... Bak bitti dediler, kurtulduk dediler! Anne aç gözlerini!"
Ali Aras başını annemin kanlı göğsüne koymuş, bir çocuk gibi böğürerek ağlıyordu. "Annem... Annem beni bırakma... Koruyamadım seni anne, koruyamadım!"
Yeliz Hanım ve Peri arkamızda çığlık çığlığa ağlıyor, Ege ise yerde hareketsiz kalan Yusuf'un üstünden kalkıp nefes nefese yanımıza koşuyordu. Ege dizlerinin üzerine çöktü, parmaklarını annemin boynuna koydu. O güçlü, her şeyi halleden, her şeye gücü yeten doktor Ege'nin elleri ilk kez titriyordu. Parmaklarını annemin nabzından çektiğinde, gözlerindeki o karanlık fırtına yerini devasa bir çaresizliğe bıraktı. Başını yavaşça iki yana salladı.
"Yok..." dedi Ege, sesi boğuk ve kısıktı. "Nabız yok Alin..."
Annemin kanı parmaklarımın arasından süzülürken gökyüzüne baktım. Sisli bulutlar dağılmıyor, dağlar üzerimize yıkılıyordu. Yedi yaşımda, Pamuk adındaki o dudağı olmayan bez bebeğimi kucağımda tutarken zihnimden saydığım o sayılar yeniden zihnime döküldü.
Bir, iki, üç...
Geçmemişti. O kâbus hiç bitmemişti. Yusuf Karavardar bizim çocukluğumuzu çalmıştı; şimdi ise yaşama sebebimizi, annemizi, üç kurşunla o nemli toprağa gömmüştü. Ve ben, annemin kanlı ellerini tutarken, o cehennemin ortasında bir kez daha yok olduğumu hissettim.
“Ege, annemi kurtar! Yalvarıyorum! Sen doktor değil misin?” Gözlerimi Ege’ye çevirdim. Çaresizce baktım. “Lütfen kurtar annemi!”
Ali Aras başını annemin omzuna yaslamıştı. “Anne, lütfen… Bizi bırakma. Ben sensiz yapamam!”
Ege’nin çene kasları bir yay gibi gerildi. Yüzündeki o donuk çaresizlik sıyrıldı, yerini vahşi bir irade ve gözü karalık aldı. Kimse kıpırdayamazken, zaman o nemli çam toprağının üzerinde durmuş gibiydi ki Ege tek bir kelime bile etmeden öne atıldı.
"Peri! Abim, koş arabanın kapısını aç!" diye gürledi Ege. Sesi bir yıldırım gibi patladı bahçede. "Hemen!"
Peri gözyaşları içinde çığlık atarak garaja doğru koşmaya başladı. Adımları çamurlu toprağa batıp çıkıyor, titreyen elleriyle cebinden çıkardığı anahtarla arabanın kilitlerini açmak için çabalıyordu.
Ege, annemin kanlar içindeki bedenini tek bir hamlede, kucağına aldı. Annemin başı geriye doğru düştü; o grileşen saçları Ege’nin ıslak kabanına süzüldü. Bembeyaz hırkasından sızan koyu, sıcak kan Ege’nin göğsüne, ellerine, kollarındaki yaralara bulaşıyordu ama Ege hiçbir şeyi umursamıyordu. Yusuf Karavardar’ın yerde hareketsiz yatan, yüzü gözü kan içindeki bedeninin üzerinden devasa adımlarla atlayıp arabaya doğru koşmaya başladı.
"Kalkın! Arabaya!" diye bağırdı Ege, arkasına bakmadan. "Ali, al Alin’i!"
Dizlerimin bağı çözülmüştü. Topraktan kalkamıyordum. Ellerim annemin kanıyla kaplıydı; parmaklarımın arasına yapışan o sıcaklık zihnimi tamamen felç etmişti. "Anne... Anne gitme..." diye fısıldıyordum. Görüşüm tamamen kararıyordu. Bir el kolumu yakalayıp beni yukarı çekti. Ali Aras’tı. Kendi dikişlerinin patlamasını, göğsünden süzülen kanı umursamadan beni sarsarak ayağa kaldırdı.
"Sürünme Alin, kalk! Annemize gidiyoruz, kalk!" diye bağırdı abim. Sesinde hem ölümcül bir korku hem de son bir ümidin çaresizliği vardı.
Birlikte sürüklenircesine arabaya koştuk. Yeliz Hanım ağlayarak yanımızda koşuyordu. Ege, annemi arka koltuğa yavaşça, âdeta bir camı kırmaktan korkar gibi yatırdı. Annemin başı koltuğun kenarına düştüğünde göğsündeki üç delikten hâlâ kan sızıyordu.
"Alin, arka koltuğa geç! Başını dizine al, tampon yap!" diye talimat verdi Ege. Sesi bir komutanın hırsıyla doluydu ama gözlerinde ilk kez o insani korkuyu gördüm. "Ali, sen öne otur! Yeliz sultan, Peri ile evde kalın, polise ve ambulansa haber verin!"
Arka koltuğa nasıl bindiğimi hatırlamıyorum. Annemin başını kucağıma çektim. O sıcak kan dizlerimi, kot pantolonumu, tişörtü sırılsıklam etti. Elimi, Yeliz Hanım'ın bahçeden koşup getirdiği temiz havluyla birlikte annemin göğsündeki o can yakıcı deliklere bastırdım.
"Dayan anne... Dayan ne olur," diye çığlık attım. Parmaklarımın arasından fışkıran kan durmak bilmiyordu. "Ege sür! Ne olur hızlı sür!"
Ege gaza bastı. Taş evin çakıllı yolu arabanın tekerlekleri altında savruldu. Siyah araba, dağ yolunun keskin virajlarını fırtına gibi aşarken motorun böğürtüsü dağlarda yankılanıyordu. Ege bir eliyle direksiyonu kırıyor, diğer eliyle dikiz aynasından arkaya bakıyordu.
"Nabzını kontrol et Alin!" diye bağırdı Ege. "Boynuna iki parmağını koy! Şah damarını hisset!"
Titreyen, kanlı parmaklarımı annemin buz gibi olan boynuna bastırdım. Hiçbir şey yoktu. Sıfır. Ne bir atış, ne bir titreme... Zihnimdeki o ince çizgi koptu.
"Yok!" diye bağırdım, aklımı yitirmek üzereydim. Saçlarımı yoldum, annemin yüzüne dokundum. "Atmıyor! Ege atlamıyor kalbi! Durdu! Annem öldü mü? Ege bir şey yap!"
"Çekil!" diye bağırdı Ege. Bir elini direksiyondan ayırıp arka koltuğa doğru uzattı. Yolun tam ortasında, uçurum kenarındaki bir virajda arabayı aniden frenledi. Lastiklerin çığlığı yeri göğü inletti. Ege emniyet kemerini söküp arka koltuğa doğru döndü. Koltuğun üzerine diz çöküp gövdesini annemin üzerine eğdi.
"Alin, ellerini göğsüne koy, bastırmaya devam et! Ali, direksiyona geç, arabayı çalıştır!"
Ege, annemin göğsünün ortasına iki elini kenetleyip yerleştirdi. Ve kalp masajına başladı.
Bir, iki, üç, dört...
Ege’nin güçlü gövdesi her bastırışında araba sallanıyordu. Yüzünden terler dökülüyor, tütün ve ter kokusu annemin kan kokusuna karışıyordu. "Geri dön Neşe teyze!" diye haykırdı Ege. "Bırakma kendini! Çocukların için geri dön!"
Beş, altı, yedi...
"Ege yapma, canı acıyor!" diye feryat ettim. Annemin kırılgan kaburgalarının altından gelen o esneme seslerini duydukça çıldıracak gibi oluyordum. Ege’nin kollarını tutmaya çalıştım, onu ittirmeye çalıştım. "Bırak onu! Canını yakıyorsun! Lütfen bırak!"
"Alin dur!" diye kükredi Ali Aras önden. Abim gözyaşları içinde arka koltuğa uzanıp ellerimi tuttu. "Bırak yapsın! Bırak kurtarsın annemi!"
"Dayan!" diye bağırdı Ege, nefes nefese. Annemin moraran dudaklarına eğilip ağzından hava üfledi. Sonra tekrar göğsüne yüklendi. Bütün kasları kasılmıştı, şakağındaki damarlar fırlamıştı. O sarsılmaz, mesafeli doktor gitmiş, yerine ölümü engellemek için eceille dövüşen bir dev gelmişti.
"Geri dön..." dedi Ege, sesi kırıldı. "Geri dön Neşe teyze... Alin için... Ali için..."
Sekiz, dokuz, on...
Annemin bedeninden sarsıcı, derin bir iç çekiş sesi yükseldi. Göğsü birden havaya kalktı ve ağzından kanlı bir nefes döküldü.
"Geliyor!" diye bağırdı Ege. Sesi zaferle ve çaresizlikle karışık bir yırtılmayla çıktı. "Nabız geldi! Ali, bas gaza! Hastaneye beş dakika var, bas!"
Ali Aras gaza yüklendi. Araba yeniden dağ yolunda savrulurken ben annemin elini sımsıkı tuttum. Yüzüne süzülen kanı kendi kazağımın ucuyla silmeye çalıştım. "Annem... Buradasın, buradasın..." diye fısıldadım. Ama annemin gözleri aralıktı ve o gözlerdeki hayat ışığı, her geçen saniye biraz daha sönüyordu. Bir şamdanın son alevi gibi titriyordu.
Hastanenin acil servisinin önüne vardığımızda günün ilk ışıkları gri binaların üzerine vuruyordu. Araba daha tam durmadan Ege kapıyı açıp dışarı fırladı.
"Sedye! Acil sedye getirin!" Ege’nin sesi acilin camlarını titretti. "Ateşli silah yaralanması! Üç el! Göğüs bölgesi! Çabuk!"
Güvenlik görevlileri ve hemşireler ellerinde sedyeyle dışarı koştular. Ege, annemi arabadan çıkarıp sedyenin üzerine yatırdı. Sağlık görevlileri annemin etrafını sararken, Ege bir yandan sedyeyi itiyor, bir yandan da durumunu bağırarak anlatıyordu.
"Tansiyon alınamıyor, nabız iplik gibi! Kırmızı alana hazırlayın, ameliyathaneyi açın! Genel cerrahiye haber verin!"
Ben ve Ali Aras sedyenin peşinden koşuyorduk. Kanlı ellerimle annemin sedyedeki eline tutunmaya çalışıyordum. "Anne! Bırakma beni! Söz verdin, bitti dedin!"
Otomatik kapılar büyük bir gürültüyle açıldı. Hastanenin o tanıdık, nefret ettiğim ilaç, dezenfektan ve soğuk beyaz ışık kokusu yüzüme çarptı. Koridordaki doktorlar ve hemşireler Ege’yi görünce şaşkınlıkla irkildiler. Ege’nin üstü başı kan içindeydi, kabanı yırtılmıştı, elleri kıpkırmızıydı.
"Ege Hocam! Ne oldu size?" diye bağırdı genç bir doktor.
"Soru sormayı bırak, ameliyathaneyi hazırlatın!" diye haykırdı Ege. "Ben giriyorum!"
"Hocam siz bu halinizle—"
"Giriyorum, dedim!" Ege’nin o sarsılmaz otoritesi koridoru inletti.
Annemi ameliyathanenin çift kanatlı yeşil kapısından içeri doğru sürüklediler. Ben de arkalarından girmeye çalıştım ama iki güvenlik görevlisi ve bir hemşire önüme set çekti.
"Giremezsiniz! Hanımefendi durun!"
"Bırakın beni!" diye bağırdım, delirmiş gibi görevlileri itmeye çalıştım. "Annem orada! Bırakın!"
"Alin!" Ali Aras arkamdan sarıldı bana. Kanlı kollarını göğsüme doladı, beni geriye doğru çekmeye çalıştı. Kendi dikişleri patlamış, tişörtünden kan sızıyordu ama beni tutmak için bütün gücünü kullanıyordu. "Alin yapma! Ege orada, kurtaracak! Bırak girsinler!"
"Hayır! Bırakmayacağım!" Ellerimle yeşil kapının camlarını dövmeye başladım. Kapının arkasındaki Ege, maskesini takmadan önce son kez bana döndü. Gözlerindeki o amansız sözü tekrar verdi. Başını hafifçe salladı. Güven bana der gibiydi. Sonra kapılar kapandı.
Ve ben o kapının önünde dizlerimin üzerine çöktüm.
"Anne!"
Feryadım ameliyathane koridorunun buz gibi fayanslarında yankılandı. Ellerimi yüzüme kapattım. Yüzüme annemin sıcak kanı bulaştı. O koku... Yıllardır kaçtığımız, Yusuf Karavardar’ın üzerimize bulaştırdığı o ölüm kokusu şimdi tamamen üzerimdeydi.
Ali Aras yanıma çöktü. O da gücünü kaybetti, başını duvara yasladı. İki kardeş, bir hastane koridorunun dondurucu zemininde, annemizin kanına bulanmış kıyafetlerimizle birbirimize sarıldık.
Zaman durdu. Dakikalar saatlere dönüşmedi; her saniye bir asır gibi üzerimizden geçti.
Ameliyathane kapısının üzerindeki kırmızı ışık yanıyordu. O ışık, annemin titreyen hayatının, o incecik nefesinin simgesiydi.
"Sayalım abi..." dedim fısıltıyla. Sesim hırıltılıydı, boğazım kanıyordu sanki. "Sayalım... Yedi yaşındaki gibi."
Ali Aras başını bana çevirdi. Gözlerinden akan yaşlar yanağındaki kurumuş kan izlerini temizliyordu. Titreyen sesini toparlamaya çalıştı. "Bir..." dedi.
"İki..." dedim ben.
"Üç..."
"Dört..."
Her sayıda annemin kalbinin bir kez daha atması için dua ediyorduk. Yüz, iki yüz, üç yüz... Sayılar anlamını yitirene, zihnimdeki bütün kelimeler tükenene kadar saydık. Koridordan geçen hasta yakınları, hemşireler bize acıyan, dehşete düşmüş gözlerle bakıyordu. Kan içindeydik. İki enkaz, bir kapının önünde nöbet tutuyordu.
Aradan kaç saat geçti bilmiyorum. Koridorun sonundan adımları koşar adım yaklaşan Yeliz Hanım ve Peri belirdi. Peri bizi o halde görünce elini ağzına kapattı, hıçkırıklara boğuldu. Yeliz Hanım gelip Ali Aras’ın ve benim başımı göğsüne bastırdı.
"Kuzularım... Canlarım..." dedi ağlayarak. "Ege içeride. O bırakmaz. O annenizi size geri getirecek, güvenin ona."
Cevap veremedim. Sadece kapıdaki o kırmızı ışığa kilitlenmiştim.
Saatler sonra ameliyathane kapısının üzerindeki kırmızı ışık aniden söndü.
Göğsümdeki bütün hava çekildi. Kalbim duracak gibi oldu. Ali Aras ile aynı anda ayağa fırladık. Bacaklarım titriyordu, duvara tutunarak ayakta kalabildim.
Yeşil kapı yavaşça aralandı.
İlk çıkan Ege oldu.
Üzerindeki yeşil ameliyat önlüğü kan içindeydi. Steril eldivenlerini çıkarmış, elinde tutuyordu. Saçları ıslaktı, yüzü kireç gibi beyazlamıştı. Ameliyathanenin soğuk ışığı yüzündeki her bir yorgunluk çizgisini, gözlerindeki o devasa çöküşü açıkça ortaya koyuyordu.
Bize doğru ağır adımlarla yürüdü. Her bir adımı, zihnimde patlayan bir bombaydı. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Ne bir tebessüm, ne de bir rahatlama... Kaskatı, aşılmaz bir duvar gibiydi.
Tam karşımızda durdu. Bakışları önce Ali Aras’a, sonra Yeliz Hanım’a ve en son bana kaydı.
"Ege..." dedim. Sesim bir fısıltıdan bile küçüktü. "Annem..."
Ege gözlerini kapattı. Derin, yıkıcı bir nefes verdi. O güçlü, sarsılmaz Ege’nin omuzları ilk kez çöktü. Başını yavaşça öne eğdi.
"Kurşunlardan biri..." dedi Ege, sesi boğuk, pürüzlü ve paramparçaydı. "Kurşunlardan biri ana damara çok yakındı Alin. İç kanamayı durdurmak için elimden gelen her şeyi yaptım. Bütün ekibi seferber ettim..."
Sözcükler boğazına tıkandı. O sarsılmaz doktor, gözlerini benden kaçırdı.
"Ege söyle!" diye bağırdı Ali Aras. Abim Ege’nin kanlı önlüğünü yakaladı, onu sarsmaya çalıştı. "Söyle ulan! Annem nerede?"
Ege başını tekrar kaldırdı. Gözlerinde derin, kapkaranlık bir yas fırtınası vardı.
"Çok kan kaybetti Ali..." dedi Ege, fısıltıyla. "Kalbi ameliyatta iki kez durdu. Döndürdüm... Ama üçüncüsünde... Bünyesi daha fazlasını kaldıramadı."
Dünya bir anlığına tamamen sessizleşti.
Hastanenin uğultusu, Yeliz Hanım’ın arkada patlayan çığlığı, Peri’nin hıçkırıkları, koridordaki ayak sesleri... Hepsi bir anda silindi. Sadece Ege’nin o son cümlesi zihnimin içinde bir çığ gibi büyüdü, büyüdü ve bütün varlığımı ezip geçti.
Bünyesi daha fazlasını kaldıramadı...
"Hayır..." dedim. Gülümsedim. Evet, gülümsedim çünkü bu bir kâbustu. Birazdan uyanacaktım. Yedi yaşımdaki o odada, abimin sırtının arkasında uyanacaktım. "Yalan söylüyorsun. Sen doktorsun, kurtardım dedin! Bitti dedin Ege! Hani gelemezdi o adam? Hani koruyacaktın bizi?"
Ege bana bir adım attı. Elleri uzandı. "Alin..."
"Dokunma bana!" diye çığlık attım. Bütün gücümle göğsüne vurdum. "Dokunma! Yalan söyledin! Annemi kurtaramadın! Bitti dedin!"
Yumruklarım Ege’nin kanlı göğsüne inip kalkıyordu. Ege hiç kaçmadı. Tek bir adım bile gerilemedi. Yumruklarımı kabullendi, bir kaya gibi durdu karşımda. Göğsüne indirdiğim her darbede gözlerinden bir damla yaş süzüldü ama gıkını bile çıkarmadı.
"Hani geçecekti?" diye bağırdım, sesim kısıla kısıla, boğazımdan kan gelene kadar. "Hani o adam bize dokunamazdı? Annemi aldı Ege! Annemi öldürdü!"
Dizlerimin bağı tamamen koptu. Yere doğru düşerken Ege beni havada yakaladı. Kollarını belime doladı, beni göğsüne bastırdı. O tütün ve kan kokan kucağında çırpınmaya, onu yumruklamaya devam ettim. Ama Ege beni bırakmadı. Sımsıkı sarıldı.
"Özür dilerim..." diye fısıldadı Ege kulağıma. Sesi ilk kez kırıldı, ilk kez ağladığını duydum. "Çok özür dilerim Alin... Yetişemedim. Kurtaramadım..."
Ali Aras ameliyathane kapısına doğru atıldı. "Anne!" diye kükredi. Güvenlik görevlileri abimi tutmaya çalıştı ama Ali Aras bir çılgın gibi onları savurdu. Kapıyı tekmeleyerek içeri girdi. Koridorda abimin feryadı patladı. "Anne beni bırakma! Ben seni koruyamadım anne!"
Abimin o feryadı, taş duvarları bile ağlatacak kadar uzandı gökyüzüne.
Ege’nin kollarının arasında büzüldüm. Yüzümü onun kanlı önlüğüne gömdüm. Artık ağlayamıyordum bile. İçimdeki o son ışık, annemin son nefesiyle birlikte sönüp gitmişti.
Yedi yaşındaki Alin, elindeki dudağı olmayan Pamuk bebekle birlikte o karanlık ameliyathane kapısının önünde ruhunu teslim etmişti. Yusuf Karavardar bizi öldürememişti belki ama yaşama sebebimizi, çocukluğumuzu ve sığınacağımız tek limanı üç kurşunla o nemli toprağa gömmüştü.
Ege beni kucağında sıkıca tutarken, başımı onun omzuna koydum. Gözlerimi tavandaki soğuk, beyaz ışıklara diktim.
Bir, iki, üç...
Zihnimdeki sayılar hiç bitmeyecekti. Ama artık kurtulmak için değil, ölen annemin ardından yas tutmak için sayıyordum. Ve o gün, o hastane koridorunda, Karavardar ailesinin son nefesi de annemle birlikte toprağa karıştı.
İyi okumalar dilerim. Yorum yapmayı, beğenmeyi unutmayın!!!
