1. bölüm / 6
Geçmişin Gölgesinde1. Bölüm: Geceye Tutunamayanlar
Bölümler 6Şu an: 1. Bölüm: Geceye Tutunamayanlar
- 1 1. Bölüm: Geceye Tutunamayanlar2.409 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 2. Bölüm: Lekeli Manolyalar6.528 kelime
- 3 3. Bölüm: Gölgelerin Enkazı9.037 kelime
- 4 4. Bölüm: Üç Kurşun, Bir Çocukluk7.412 kelime
- 5 5. Bölüm: Yarım Kalan Sayılar4.084 kelime
- 6 6. Bölüm: Gül Sabunu ve Islak Toprak5.246 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dükkanı kapatmış, eve dönüyordum. İzmir’deki küçük kafelerden birinde çalışıyordum.
Babam eve ekmek parası getirmediği için bu görevi ben ve abim üstlenmiştik. Gece gündüz çalışıyor, kiraya katkıda bulunuyorduk.
İzmir sokaklarında dolaşırken aklım abimde ve annemdeydi. Onları evde tek bırakmaya korkuyordum ama yapmak zorundaydım.
Babam neredeyse her gece eve sarhoş gelir, eline ne geçerse anneme fırlatırdı. Annem kendini savunmak için eliyle yüzünü kapatırdı.
Yine bir odunun yere çarpma sesi, ardından annemin o çaresiz, hırıltılı nefesi zihnimde yankılandı. İzmir’in o neşeli, deniz kokan dar sokakları bile içimdeki bu karanlığı dağıtmaya yetmiyordu. Kafedeki tepside kalan son fincanı yıkarken de, eve giden bu taş kaldırımda yürürken de aklımı kemiren tek bir şey vardı: Bugün eve ne zaman varacak?
Babam için ev, sığınacak bir yuva değil; gündüz dışarıda biriktirdiği nefreti kusacağı bir alandı. Çoğu gece anahtarı kilide uyduramaz, kapıyı tekmeyle açardı.
O kapının sesi, bizim için bir felaketin habercisiydi. İçeri adımını attığı an, odanın havası bir anda ağırlaşır, nefes almak bile zorlaşırdı. Alkolün kokusu daha kapıdayken genzimizi yakardı.
Nedensizdi şiddeti. Yemeğin tuzu az olsa dayağın sebebi olurdu, çay geç gelse bir bardak duvarda patlardı. Elinde ne varsa—bir kumanda, ağır bir kül tablası ya da masadaki bir cam sürahi—düşünmeden annemin üzerine fırlatırdı.
Annemse hiçbir zaman karşılık vermez, bağırmazdı bile. Sadece o zayıf kollarını yüzüne siper eder, bedenini bir yumak haline getirip darbenin durmasını beklerdi. Kolları, morlukların hiç eksilmediği birer kalkan gibiydi. O morlukları komşulardan, akrabalardan saklamak için en sıcak yaz günlerinde bile uzun kollu hırkalar giyerdi.
Ben ise köşede beklerdim. En çokta anneme yardım edememek benim canımı yakardı.
Abim onun yüzünden beni odaya çeker, kulağımı kapatıp masallar anlatırdı.
Çok şey borçluydum abime. Kendi çocukluğunu yaşayamamıştı ama benim için elinden ne geliyorsa yapmıştı.
Yanaklarım ıslandığında anlamıştım ağladığımı. Elimin tersiyle gözyaşlarımı silip eve doğru ilerlemeye devam ettim.
Haziran ayında olduğumuz için hava çok sıcak ve nemliydi. Kahve, dalgalı saçlarımı at kuyruğu toplamıştım ama ona rağmen terliyordum.
Boynuma yapışan birkaç saç telini geriye doğru ittim. Ensemdeki ter, rüzgar estikçe buz gibi hissediliyordu ama içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Haziranın o boğucu sıcağında bile evimize yaklaşmak beni ürpertiyordu.
Mahallenin sokağına girdiğimde adımlarım gayriihtiyari yavaşladı. Bizim evin penceresine baktım; ışık yanıyordu. Işığın yanması bir yandan içimi rahatlatıyor, bir yandan da ecel terleri dökme sebebim oluyordu. Çünkü o ışık, içeride yine bir fırtınanın kopup kopmadığının belirsizliğiydi.
Abim... O olmasaydı ben bu cehennemin ortasında nasıl büyür, nasıl hayatta kalırdım bilemiyordum. Benden sadece dört yaş büyüktü oysaki. Ama ona rağmen benim babam gibiydi.
Küçücük bir çocukken, salondan gelen kırılma sesleri ve babamın kükremeleri arasında beni odama sokuşu geldi aklıma. Ağlamayayım, o vahşeti duymayayım diye titreyen elleriyle kulaklarımı kapatır, bana Külkedisi’ni, Pamuk Prenses’i anlatırdı.
Kendisi de daha bir çocuktu oysaki. Babamın anneme indirdiği her darbede abimin gözleri dolar ama benim karşımda dimdik durmaya çalışırdı. O, benim tek sığınağımdı; bu evde beni hayatta tutan tek şey abimin o masallarıydı.
Binanın kapısına geldiğimde derin bir nefes aldım. Merdivenleri çıkarken her basamak ağırlaştı. Çantamdan anahtarı çıkarıp kilide sokarken ellerimin titremesine engel olamadım. Anahtarın çıkardığı hafif metalik ses bile içimde bir şeylerin kopmasına yetti.
Kapıyı yavaşça, ses çıkarmamaya çalışarak araladım. Koridorun sönük ışığı yüzüme vurdu. Evde garip, ürkütücü bir sessizlik vardı. Mutfaktan hafif bir tıkırtı geldi. İçeri adımımı atar atmaz genzimi o tanıdık, nefret ettiğim ağır rakı ve ucuz tütün kokusu kapladı.
Yine gelmişti.
Gözlerimi kapatıp kendimi bekleyen şeye hazırlamaya çalıştım. Salona doğru bir adım attığımda, annemin kısılan sesiyle abimin öfkeli fısıltısını duydum. Fırtına kopmak üzereydi ve ben yine o çok iyi bildiğim çaresizliğin tam ortasındaydım.
Ayağımdaki ayakkabıları fısıltı kadar sessizce çıkarıp koridorun karanlığına adım attım. Her basışımda gıcırdayan o ahşap parkelere basmamaya çalışarak salona doğru süzüldüm. İçerideki hava, yazın sıcağı yetmezmiş gibi nefes almayı tamamen imkânsız kılacak kadar basıktı.
Aralık duran kapıdan içeri süzülen sarı ışık koridora ince bir hat çiziyordu. Kapının kenarına sinip içeriye baktım. Babam, masanın başında, önündeki yarım rakı bardağını avucunun içinde sıkarak oturuyordu. Yüzü öfkeden mosmor kesilmiş, damarları fırlamıştı. Bakışları, odanın diğer ucunda duran anneme kilitlenmişti.
Ayağımın parkeden çıkardığı sesi duyunca babam arkasını döndü. “Geldin mi?” diye sordu. “Para getirebildin mi?”
“Getirdim.” dedim titreyen sesimle. İlerleyip sehpanın üzerine cebimdeki tüm parayı ona uzattım.
Sehpadaki paraya baktı. Yüzünü kırıştırıp tekrardan bana baktı. “Bu ne?”
“Kazandığım para,” dedim geriye doğru adım atarak.
Babam elindeki rakı bardağını masaya sertçe vurup ayağa kalktı. “Bu ne lan?” diye kükredi. “Bu bir şişe rakıya bile yetmez!”
Korkudan başımı yere eğdim. “Maaşım bu kadar. Daha fazlasını veremezler.”
Abim Ali Aras, babamın ayağa kalktığını görünce o da ayaklandı. “Alin, güzelim sen odana git. Ben hallederim.”
Babamın alkol ve öfke kokan nefesini hemen dibimde hissettim. “Ne işe yararsın sen? Gezmekten, tozmaktan, eve erkek atmaktan başka ne anlarsın sen?”
“Baba!” diye kükredi abim. Babamı yakasından tutup geriye doğru fırlattı. “Kardeşim hakkında doğru konuş! Hele ki namusu hakkında asla onu ezmene izin vermem. Sakın.”
Babam sendeleyerek koltuğa düştü. “Yalan mı lan?”
Yalandı. Ben onun yüzünden okuyamamıştım bile. Liseyi zar zor okuyup mezun olmuştum. Üniversite sınavına girmeme izin vermemişti.
“Yusuf…” dedi annem uyarır gibi. “Sen yat uyu. Başın ağrır şimdi.”
Yine yapıyordu. Bize zarar gelmemesi için babamı odaya gönderiyordu. Ama her seferinde hiçbir işe yaramıyordu.
Ben ise abimin arkasından titreyerek babama bakıyordum. Elimle abimin tişörtünün eteğini sıkıyordum. “Abi.” Sesim bile titriyordu.
“Sakin ol güzelim. Babam birazdan sızar. Onu ben odasına gönderirim.”
Abimin tuttuğum elini daha çok sıktım. En azından burası güvenliydi. Tek sığınağımdı. Güvenli limanımdı. Abimdi.
Babam koltuğa oturup rakısını içmeye devam etti. Kıpkırmızı olmuş gözleriyle bana iğrenir gibi baktı.
Annemden, benden ve abimden hep iğrenirdi. Ona göre biz hep kötüydük.
Abim bir süre babama iğrenir gibi baktıktan sonra sıkıca elimi tuttu. “Bir şey yok güzelim. İyisin.”
Önden ilerleyip beni odama yönlendirdi.
Arkamızdan babamın mırıldandığı küfürler, rakı bardağının sehpadaki buzu eritirken çıkardığı o hafif şıkırtıya karışıyordu. Odaya adım attığımızda abim kapıyı yavaşça kapattı ama kilitlemedi; çünkü kilit sesinin babamı daha da çıldırtacağını ikimiz de çok iyi biliyorduk. Onun yerine sırtını kapıya yaslayıp derin bir nefes verdi.
Odanın karanlığında sadece sokak lambasının turuncu ışığı yüzüne vuruyordu. Omuzlarındaki o ağır yükü ilk kez bu kadar net görüyordum. Benden sadece dört yaş büyüktü ama saçlarının şakaklarına düşen kısımlarında sanki beyazlar belirmeye başlamıştı.
Gidip yatağın kenarına oturdum. Dizlerimi göğsüme doğru çekip kollarımı etrafına doladım. Ellerim hâlâ zangır zangır titriyordu. Babamın az önce söylediği o iğrenç kelimeler, zihnimin içinde bir kurşun gibi yankılanmaya devam ediyordu. Namusuma, emeğime, dökülen terime uzanan o zehirli dili canımı hepsinden çok yakmıştı.
Abim sessizce yanıma yaklaştı. Yatağın kenarına, tam yanıma çöktü. Nasırlı, kocaman elleriyle titreyen ellerimi kavradı. "Bak bana Alin," dedi alçak ama sarsılmaz bir sesle. "Sana bak diyorum güzelim."
Gözlerimi kaldırıp ona baktım. Yanaklarımdan süzülen yaşlar bu kez öfkendendi.
"Onun ağzından çıkan tek bir laf bile senin değerini eksiltmez," dedi gözlerimin içine bakarak. "Sen bu evin direğisin. Sen benim kardeşimsin. O adamın aklı da ruhu da o içtiği meretle çürümüş. Duymayacaksın onu. Ben hayatta olduğum sürece sana o kelimeleri bir daha ettirmeyeceğim."
"Abi..." dedim yutkunarak. Sesi boğazımda düğümlendi. "Annem... Onu aşağıda yine yalnız bıraktık. Ya sızmazsa? Ya yine kalkıp..."
"Sızacak," dedi abim kararlılıkla. "Zaten ayakta duracak hali yoktu. Ben birazdan salona geri inip koltukta yatacağım. Mutfakla salonun arasında duracağım. Anneme de sana da yaklaşamayacak bu gece."
Sözlerinin ortasında duraksadı, bir an pencereden dışarı, İzmir’in o nemli gecesine baktı. Sonra cebinden katlanmış birkaç kâğıt para çıkarıp kucağıma koydu. Kafeden kazandığı kendi yevmiyesiydi.
"Bu ne?" diye sordum.
"Kenara koy," dedi fısıltıyla. "Biriksin. Birkaç aya kalmaz, o adam ne derse desin, buradan gideceğiz Alin. Annemi de alacağız, bu cehennemi arkamızda bırakacağız. Ben seni o üniversiteye de göndereceğim. Söz veriyorum sana."
O an, babamın yıktığı her şeyi abimin bu tek sözü yeniden inşa etti. Eğilip alnımdan öptü. "Şimdi yat ve gözlerini kapat. Ben kapının dışındayım. Masal yok belki bu gece ama ben varım."
Geriye doğru çekilip kapıya doğru yürürken, arkasından bakakaldım. Dışarıda babamın sızmak üzere olan hırıltılı sesi duyuldu, ardından kapı hafifçe aralandı. Abim koridordaki nöbetine geçerken, ben karanlıkta o birikmiş paraya ve abimin sözlerine tutunarak gözlerimi kapattım. Fırtına dışarıdaydı ama bu odada, onun varlığıyla kurduğum o küçük kalede güvendeydim.
—
Aradan ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum. Pencereden giren ışık ile gözümü kırpıştırdım. Sabah olmuştu. Bugün hafta sonuydu.
Babam olan o adam hafta sonu dışarıda içerdi bizde evde rahat bir nefes alır, eğlenirdik.
Ayaklarımı aşağıya doğru uzattığımda aşağıdan annem ve abimin sesini duydum.
Gülüyorlardı.
Çok güzel geliyordu kulağa. Onlara gülmek çok yakışıyordu. Abim gülünce yeşil gözleri kısılıyor, gözlerinin kenarları kırışıyordu. Abimin en sevdiğim hali buydu.
Benim de dudaklarımda ister istemez kıvrılma oldu. Ses çıkartmamaya çalışarak koridora çıktım.
Salona girdiğimde annem ve abim vardı. Ama abimin yanında biri daha vardı. Bu kişiyi daha önce görmemiştim.
Sırtı bana dönüktü. Kahve, dalgalı saçları hafif ıslaktı. Üzerine krem renginde gömlek giymişti.
“Keşke Peri de gelseydi. Alin ile tanışırdı.” dedi abim.
“Evde ders çalışıyor. Ne yapıyorsa yaz ayında?” dedi adam.
Abim beni görünce gülümsedi. “Alin! Gel güzelim, seni kim ile tanıştıracağım?”
Adam arkasını dönüp bana baktı. Gözleri üzerimdeki uçuş uçuş, mavi elbiseyi süzdü. Gözleri güldü ama dudakları düz bir çizgi halini aldı.
Ağır adımlarla abimin yanına gittim. Elimle saçlarımı düzelttim. Abim elini omzuma koyup kendine çekti.
“Bu en yakın arkadaşım, Ege. Ortaokulda tanışmıştık,” dedi abim karşımdaki Ege denilen adamı göstererek. Elini yanağıma uzanıp sıktı. “Bu da benim yaşama sebebim, canım kardeşim, Alin.”
Hafifçe gülümseyerek Ege’ye baktım. Düz bana bakıyordu. Hiçbir şey söylemiyordu.
Kahverengi gözleri benim yeşil gözlerime kilitlenmişti.
“Ege?” dedi Ali Aras. “İyi misin? Kaldın öyle.”
Ege, sanki elektrik çarpmış gibi sarsıldı. “Ha? İyiyim.” Elini uzattı ama gözlerini bir saniye bile gözlerimden ayırmadı. “Memnun oldum, Alin.”
Elimi çaktırmadan elbisemin kumaşına sürdüm. Elim gereksiz yere terlemişti. Elimi uzattım ve onun elini sıktım. “Bende memnun oldum… Ege.”
Ege’nin gözleri bir an sağ omzuma kaydı. Onun gözlerini takip ederek baktığımda siyaha yakın morluk olduğunu fark ettim.
Panikle elbisemin ince askısını omzuma doğru çekmeye çalıştım ama çok geçti. Ege'nin gözlerindeki o az önceki meraklı, yumuşak ifade bir anda yerini derin bir karanlığa bıraktı. Çenesi kasıldı, bakışları omzumdaki o kavisli morlukta asılı kaldı. Bir an nefes almayı unuttuğumu hissettim. O morluğun hikâyesini, bu evin arkasındaki o kirli gerçeği ilk görüşte anlamış gibi bakıyordu.
O morluk annemi korumaya çalışırken olmuştu. Babam elindeki sopayla anneme vururken en son dayanamamış, annemin önüne geçmiştim. Sopanın sert tarafı oraya denk gelmişti.
Elimi onun elinden hızla çekip arkama sakladım. "Ben... Ben çaylara bakayım," diye mırıldandım geriye doğru bir adım atarak.
"Gerek yok güzelim, annem koydu çayları, şimdi getirir," dedi abim, Ege'nin bakışlarındaki değişimi fark etmeden. Ama Ege, abimin sesini bile duymuyor gibiydi. Bakışları yüzüme yükseldiğinde gözlerinde acıyla karışık sert bir öfke belirdi.
"Hava çok sıcak olmuş bugün," dedi Ege, sesini toparlamaya çalışarak ama boğazı Düğümlenmiş gibi boğuk çıkmıştı. Bakışlarını benden güçlükle ayırıp abime döndü. "Ali, biraz balkona çıkalım mı? Bir sigara içeyim."
"Çıkalım kardeşim," dedi abim ayaklanarak.
Annem arkalarından bakıp gülümsedi. “Ali Aras’ımın yüzü sadece senin ve Ege’nin yanında gülüyor.”
“Evet,” dedim sesim kısık çıkınca boğazımı temizledim. “Evet. Çok mutlu.”
Annem gülümseyerek arkalarından baktı.
“Ben bir çaya bakayım. Olduysa koyarım.” dedim. Üstümü düzelttim.
Annem nadir gülümsemelerinden birini fırlattı. “Tamam kızım.”
Adımlarımı hızlı tutarak mutfağa girdim. Kalbim gerektiğinden yavaş atıyordu. Sanki bir el içeriden kalbimi sıkıyor gibi sıkışıyordu.
Elimi tezgâha yaslayıp gözlerimi kapattım. Derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım ama hiçbir işe yaramamıştı.
Mutfak tezgahının soğuk mermerine bastırdığım avuç içlerim titriyordu. Göğsüm hızla kalkıp inerken, sadece o sıcacık çay buharının yüzüme vurmasını, zihnimi basan o ağır basınca bir engel olmasını bekledim.
Ama ne yaparsam yapayım, Ege'nin o omzumdaki izi fark ettiği andaki kilitlenmiş bakışları gözümün önünden gitmiyordu.
Yıllardır saklamaya çalıştığım, komşulardan utandığım, yokmuş gibi davrandığım o vahşet izi; sanki bu sabah bütün çıplaklığıyla orta yere dökülmüştü.
Arkamda hafif bir ayak sesi duyduğumda annem geldi sanarak derin bir nefes aldım. "Anne, çay demlenmiş, bardakları çıkarıyorum..." derken tezgahtaki bardaklara uzandım.
"Benim," dedi bir ses.
Olduğum yerde kaskatı kesildim. Ses, annemin o yumuşak sesi değil; Ege’nin o boğuk, derinden gelen sesiydi. Hızla arkamı döndüm.
Mutfak kapısının eşiğinde durmuş, uzun boyuyla kapı kasasını neredeyse tamamen kaplamıştı. Balkondan yeni girmişti; üzerindeki o ferah sandal kokusuna hafif bir tütün kokusu karışmıştı.
Gözlerimi ondan kaçırıp tezgâhtaki çaydanlığa çevirdim. "Şey... Ben Ali Aras geldi sandım. Çayları koyuyordum."
Ege içeri doğru bir adım attı. Adımları öyle sessizdi ki, mutfağın küçük alanında bir anda dibimde bittiğini hissettim. Araya mesafe koymak için hafifçe geriledim ama sırtım tezgâhın kenarına çarptı.
"Alin," dedi, ismim dudaklarından fısıltı gibi ama son derece net çıktı. "İyi misin?"
Gözlerimi ısrarla tepsiden ayırmadan, "İyiyim," dedim. Sesimin titrememesine özen gösteriyordum ama başarılı olduğum söylenemezdi. "İyiyim, bir şeyim yok. Sadece birden sıcaktan başım döndü galiba."
“O morluk ne?” dedi aniden. “Kim vurdu sana?”
Gözlerim yerinden çıkacak gibi açıldı. “Bir… Bir şey değil. Kapıya çarptım. Benim tenim hassastır. Ufak vursam bi-”
“Bana masal anlatma, Alin.” diyerek lafımı kesti. “Abini kandırabilirsin, anneni kandırabilirsin ama beni asla kandıramazsın.”
Gözlerimi inatla ona diktim. O benim neyimdi ki beni böyle sorguya çekiyordu? “Sana ne?”
Dudaklarımdan dökülen o iki kelime, mutfağın dar sıcağında buz gibi bir yankı bıraktı. O benim hiçbir şeyimdi; sadece abimin geçmişten gelen bir arkadaşı, bu sabah evimize girmiş bir yabancıydı. Beni böyle sorgulamaya, yaralarımı yüzüme vurmaya ne hakkı vardı?
“Sana ne, öyle mi?” dedi kaşlarını kaldırarak.
Çenemi yukarı diktim. “Evet, seni ne ilgilendirir?”
Tam bana doğru adım atacakken mutfağın kapısı açıldı ve içeri abim girdi. “Ege, burada mıydın? Gelmedin içeri, merak ettim.”
“Alin’in çay koymasına yardım ediyordum.” dedi gözlerini benden ayırmadan.
Bakışları hâlâ üzerimdeydi; keskin, ağır ve kurduğu tek bir cümlenin arkasındaki o sırrı tek kelime etmeden yüzüme çarpan cinsten. Benim bir kapı koluna ihale etmeye çalıştığım o morluğun asıl sahibini, bu evdeki fırtınayı çoktan çözmüş gibi bakıyordu.
Abim, aramızdaki bu elektriklenmiş sessizliği hissetmemiş gibi neşeyle mutfağın ortasına adımladı. "İyi yapmışsın kardeşim, bizim kız beceremez şimdi tepsiyi taşımayı," diyerek hafifçe takıldı bana. Gelip elimdeki çaydanlığa uzandı, şakaklarımdan öptü. "Ellerine sağlık güzelim."
Ege gözlerini benden güçlükle koparıp abime döndü. Yüzündeki o sert, karanlık ifade sanki hiç var olmamış gibi bir anda yok oldu ama kasılan çenesi hâlâ gerginliğini ele veriyordu. "Hadi taşıyalım o zaman, soğutmayalım çayları," dedi sesi hafifçe kısılarak.
Abim çaydanlığı alıp önden salona doğru ilerlerken, Ege masanın üzerindeki tepsiyi kavradı. Tam yanından geçip çıkacakken tam kapı eşiğinde durdu. Abimin salondan gelen sesi arkamızda bir fon müziği gibi akarken, Ege bana doğru eğildi.
Gözleri doğrudan gözlerime çivilendi. Tütün ve sandal ağacı kokusu bir kez daha genzime doldu.
"Şimdilik sana ne olsun, Alin," diye fısıldadı. Sesi fırtına öncesi bir sessizlik kadar tehlikeli ve vaat doluydu. "Ama bir daha o omzundaki gibi bir iz görürsem... Beni neyin ilgilendirdiğini hep birlikte öğreniriz."
Başka tek bir kelime etmeden, arkasında darmadağın bir kalp ve zihnimde cevapsız yüzlerce soru bırakarak mutfaktan çıktı. Ben ise sırtımı tezgahın soğuk mermerine bastırıp elimi kalbimin üzerine koydum.
Bu evde fırtına hep dışarıdan, o adamın adımlarıyla gelirdi. Ama ilk kez bugün, içeriye sessizce giren bir yabancı, içimde bambaşka bir kasırganın ilk tohumlarını ekmişti.
İyi okumalar dilerim. Yorum yaparak destek olmayı unutmayınnn🤎🤎🤎
