6. Bölüm: Gül Sabunu ve Islak Toprak

Vaveyla Yazarı: Alina Yılmaz

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 6. Bölüm: Gül Sabunu ve Islak Toprak

Yemyeşil bir ormanın ortasındaydım. Rüya mıydı? Gerçek miydi? Kuşlar cıvıl cıvıl ötüyor, ağaçlardan birkaç yeşil yaprak dökülüyordu.

Güneş ışıkları ağaçların sık yaprakları arasından süzülüyor, nemli toprağın üzerine altın rengi zikzaklar çiziyordu. Burnuma dolan koku; çam pürçeklerinin, ıslak çimenlerin ve taze toprağın o büyüleyici harmanıydı. Ne bir hastane koridorunun dondurucu antiseptik kokusu vardı burada, ne de üzerimize sinen o ağır, metalik kan kokusu…

Çıplak ayaklarımın altındaki yumuşak yosunları hissederek birkaç adım attım. Garip bir şekilde göğsümdeki o devasa kayanın ağırlığı yoktu. Nefes alabiliyordum. Akciğerlerime dolan her bir soluk, boğazımı yırtmak yerine içimdeki o yangını serinletiyordu.

Rüya mıydı bu? Yoksa sakinleştirici iğnenin zihnime oynadığı tatlı bir oyun mu?

"Alin..."

Ses, rüzgârın yaprakları fışırdatması gibi hafif ama bir o kadar da netti. Bir an duraksadım. Göğsümün tam ortasında unutmaya çalıştığım o tanıdık sızı yeniden kıpırdandı. Arkamı döndüm.

Ağaçların arasından süzülen o parlak ışığın tam ortasında duruyordu.

Üzerinde en sevdiği, kenarları hafif yıpranmış o sarı çiçekli elbisesi vardı. Saçları ne babamın acımasızca çekmesinden kırılmıştı ne de yüzünde o yıllardır alışkın olduğumuz, her an bir darbe gelecekmiş gibi büzüşen korku dolu ifade kalmıştı. Yanakları al aldı. Gözlerinin içi, küçüklüğümde bana gizlice sarf ettiği o masallardaki gibi ışıl ışıl parıldıyordu.

"Annem..."

Sesim dudaklarımdan fırladığında, bu kelimenin artık bir acı değil, bir mucize olduğunu hissettim. Koşmak istedim ama ayaklarım toprağa kök salmış gibiydi. Adım atamıyordum. Sadece bakabiliyordum.

Annem yavaşça bana doğru bir adım attı. Yüzündeki o huzurlu gülümseme genişledi. Ellerini iki yanına açtı. "Gel kızım," dedi, sesi ormandaki tüm kuşların şarkısını susturacak kadar güzeldi. "Bak, bitti. Kimse vurmayacak artık bize. Çığlıklar bitti, kapı çarpmaları bitti..."

"Anne, bizi bırakma!" diye haykırdım. Bu kez gözlerimden yaşlar akmıyordu; sanki burası gözyaşının var olamayacağı kadar arınmış bir yerdi. "Ali Aras çok kötü... Ben çok kötüyüm. Bizi o soğuk koridorda tek başımıza bıraktın. Abim dikişlerini patlattı anne, gözleri dondurucu bir nefretle bakıyor artık. Sayı saymayı bıraktık biz! Sen yoksan biz nasıl yaşayacağız?"Annem başını yavaşça iki yana salladı. Adımları süzülür gibiydi. Tam önümde durdu. Titreyen ellerimi uzatıp ona dokunmak istedim ama parmaklarım sarı çiçekli elbisesinin kumaşını sıyırıp geçti. Bir hayalet gibiydi; varlığı kadar yokluğu da yakıcıydı.

"Ben sizi bırakmadım ki güzel kızım," dedi annem, elini kalbimin üzerine koyarak. Sıcaklığını hissettim. O buz tutmuş göğsümün tam ortasında, minik bir kıvılcım çaktı. "Ben buradayım. Babanın uzanamayacağı, o kanlı ellerin bizi kirletemeyeceği bir yerdeyim. Ama siz... Sen ve abin, kendinizi o hastane koridorunda gömdünüz."

"Biz kurtulamadık ki..." dedim fısıltıyla. "Ege elinden geleni yaptı ama yetmedi. Seni masada bıraktık anne."

Annemin gözlerinde hafif bir hüzün gölgesi belirdi ama nefret yoktu. Hiç olmadı ki zaten. "Ege elinden gelen her şeyi yaptı Alin. O sizin kardeşiniz, Ali Aras’ın en yakın dostu. Benim vaktim gelmişti kızım. O kemer darbeleri, o korku dolu yıllar benim bedenimi zaten çoktan bitirmişti. O kurşunlar sadece bir sondu. Ege'ye de yüklenmeyin, kendinize de... O size bir kapı açtı. Ama siz o kapıdan içeri girmek yerine nefretin ateşinde kalmayı seçiyorsunuz."

"Abim intikam almak istiyor," dedim, sesim titreyerek. "Babamı öldürecek anne. Kendini yakacak."

Annem yüzüme doğru eğildi. Ağaçların arasından geçen rüzgâr, onun o tanıdık gül ve sabun kokusunu tamamen üzerime devirdi. "Abine söyle..." dedi, sesi yavaşça uzaklaşır gibi boğuklaşırken. "Saymayı bırakmasın. Dokuzdan sonra on bir gelmez belki ama yaşam gelir. O ellerini kana bularsa, ben o toprağın altında ters dönerim Alin. Ege'nin de elini tutsun, birbirlerini kaybetmesinler. Benim için yaşayın. İntikam için değil..."

"Gitme!" diye bağırdım. Ormandaki o parlak sarı ışık aniden çekilmeye, ağaçların yeşili kararmaya başladı. "Ne olur gitme! Biraz daha kal! Kokunu unutmak istemiyorum!"

"Ben hep buradayım güzel kızım..." Annemin silüeti sislerin arasında eriyordu. "Ama uyanman lazım. Abinin sana ihtiyacı var. Zihnindeki o loş odanın kapısını aç Alin. Pamuk bebeği yerden kaldır..."

"Anne!"

Gözlerim şiddetle açıldı.

Zihnimdeki o rüya ormanı bir anda yok olmuş, yerini hastane odasının tavandaki beyaz floresan ışığına bırakmıştı. Burnuma dolan o taze toprak ve çam kokusu uçup gitmiş, yeniden o iğrenç antiseptik ve kurumuş kan kokusu genzimi yakmaya başlamıştı.

Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Kirpiklerimin ıslaklığından anladım; uykumda da ağlamıştım. Kolumdaki serum borusu çıkarılmış, yerine küçük bir bant yapıştırılmıştı. İlacın etkisi geçmişti ama vücudumda ağır, peltemsi bir yorgunluk vardı.

"Alin?"

Ses sol tarafımdan geldi. Başımı ağır ağır o tarafa çevirdim.

Ali Aras, yatağın hemen yanındaki sandalyede oturuyordu. Üzerindeki hasta önlüğünü çıkarmış, koyu renk, bol bir tişört giymişti. Sargıları hâlâ göğsünden belli oluyordu ama duruşu kaskatıydı. Gözlerindeki o dondurucu ve kendinde olmayan boşluk, acının onu nasıl tanınmaz bir adama dönüştürdüğünü gösteriyordu. Dışarıda alacakaranlık, gökyüzünü mor ve siyahın en soğuk tonlarına boyuyordu.

"Abi..." dedim, sesim pürüzlü ve kısıktı.

Ali Aras hemen öne doğru eğildi. Buz gibi parmaklarıyla elime dokundu. "Buradayım abim. Ağrın var mı? Doktoru çağırayım mı?"

"İstemiyorum," dedim yavaşça. Yatakta doğrulmaya çalıştım. Ali Aras sırtıma bir yastık koyarak bana yardımcı oldu. Her hareketinde dikişlerinin gerildiğini görüyordum ama acıyı hiçe sayan gözlerinde sadece yakıcı bir hırçınlık vardı.

"Annemi gördüm abi," dedim gözlerinin içine bakarak.

Ali Aras’ın elleri elimde donakaldı. Bakışlarındaki o katı kabuk bir anlığına çatladı. "Rüyanda mı?"

"Bir ormandaydı..." Sesimdeki titremeye engel olamıyordum. "Yemyeşil bir yerdi. Üzerinde sarı çiçekli elbisesi vardı. Yüzü gülüyordu abi... Hiç acı çekmiyordu. Babamın izleri yoktu yüzünde."

Ali Aras yutkunmaya çalıştı. Çene kemikleri dışarı fırlayacakmış gibi kasıldı. Başını öne eğdi, derin bir nefes verdi ama o nefeste bile devasa bir yıkım vardı. "Keşke ben de görebilseydim," diye fısıldadı. "Ben gözlerimi her kapattığımda sadece o paslanmaz çelik masadaki halini görüyorum Alin."

"Sana bir şey söyledi..." dedim.

Ali Aras başını kaldırdı. Gözlerinde aniden tekinsiz bir merak belirdi. "Ne söyledi?"

"İntikam alma dedi. Ellerini kana bulama dedi. Eğer o adamı öldürürsen ben o toprağın altında ters dönerim dedi. Saymayı bırakmasın Ali Aras, dedi abi... Bir de Ege’yi suçlamayın, birbirinizin elini tutun dedi."

Odanın içine dondurucu bir sessizlik çöktü. Annemi kaybetmenin verdiği o büyük şok, Ali Aras'ın zihnini bulandırmış, çocukluğundan beri kardeşi gibi gördüğü Ege'ye karşı bile içini anlamsız bir öfkeyle doldurmuştu. Gözlerindeki kırılganlık, yerini saniyeler içinde o mantıksız nefrete bıraktı. Elimi tutan parmakları sıkılaştı.

"Annem çok merhametliydi Alin," dedi Ali Aras, sesi tüylerimi ürpertecek kadar alçak ve gergindi. "O, kendisini yıllarca o bodruma kilitleyen adama bile beddua etmezdi. Ama ben annem değilim. O şerefsiz annemi toprağa soktu. Ben onu toprağa bile layık görmeyeceğim."

"Abi yapma!" diye yalvardım. Elini iki elimle kavradım. "Annemi dinle ne olur! Bir de seni kaybedemem! Bak Ege de mahvoldu, o senin en yakın arkadaşın, kardeşin... Ameliyathanede elinden geleni yaptı, biliyorsun!"

"O masadan annemi canlı çıkaramadı Alin!" diye gürledi Ali Aras. Acı gözlerini öyle bir bürümüştü ki akılcı düşünemiyordu. "Ege benim kardeşimdi, evet! Ama başaramadı işte! Şimdi bana gelip teselli vermesin, ben mantıklı düşünemiyorum artık! Canım yanıyor anlayabiliyor musun? Canım öyle bir yanıyor ki Ege’nin yüzüne her baktığımda o ameliyathaneyi hatırlıyorum!"

Ali Aras ayağa kalktı. Odanın içinde bir kaplan gibi huzursuzca turlamaya başladı. Tam o sırada odanın kapısı yavaşça tıklandı ve içeri Ege girdi.

Ege’nin üzerinde hâlâ ameliyattan kalan o yorgun ifade ve aynı siyah tişört vardı. Gözlerinin altı morarmış, en yakın arkadaşının annesini kaybetmenin ve Ali Aras’ın ona bürünen bu haksız öfkesinin vicdan azabıyla bitap düşmüştü. Elinde iki karton bardak çay tutuyordu.

"Alin... Uyandın mı?" dedi Ege, kısılan sesiyle.

Ege bardağı komodinin üzerine bırakıp bana doğru bir adım atmak istedi. Ali Aras anında öne atılıp Ege’yi göğsünden geriye doğru itti. Sargılı göğsüne rağmen öyle bir hırsla itmişti ki Ege bir adım geriledi.

"Dokunma Alin’e!" diye bağırdı Ali Aras. Sesi hastane koridorlarında yankılandı.Ege hiç karşılık vermedi. Ali Aras’a nefretle veya öfkeyle bakmıyordu; gözlerinde sadece derin bir kardeş acısı ve hoşgörü vardı. Ali Aras’ın geçirdiği bu şokun, bu mantıksız öfkenin acıdan kaynaklandığını çok iyi biliyordu. Yıllardır beraber büyüdüğü adamın bu halini görmek onu mahvediyordu.

"Ali Aras, yapma kardeşim..." dedi Ege, sesi kırık fısıltı gibiydi. "Bana kız, bana bağır, vur istersen... Canın nasıl soğuyacaksa öyle yap. Ama Alin’in yanında kendinde değil gibi davranma. Birbirimize kenetlenmemiz lazım."

"Kardeşim deme bana!" dedi Ali Aras, öfkeyle soluyarak Ege’nin yakasına yapıştı. "Benim annem öldü Ege! Sen doktorluğunun arkasına saklanıyorsun ama benim annem toprak olacak! Sana güvenmiştim ben!"

"O benim de annem sayılır Ali Aras!" Ege’nin gözlerinden ilk kez yaşlar süzüldü ama Ali Aras’ın ellerini yakasından itmedi. "Ben o ameliyathanede nefesim kesilene kadar savaştım! Kalbi durduğunda kendi kalbimi vermek istedim ulan! Bana hırsını çıkar ama benim canımın nasıl yandığını görmezden gelme!"

İkisi de soluk soluğa birbirine bakıyordu. Ali Aras’ın elleri yavaşça Ege’nin yakasından gevşedi. Yaşadığı acı ve şok o kadar büyüktü ki, zihni bu gerçekliği kaldıramıyor, tutunacak tek şey olarak öfkeyi seçiyordu. Ege ise arkadaşının bu kontrolsüz savruluşunu gözyaşlarıyla izliyordu.

"Sabah oldu Ali Aras..." dedi Ege, sesini toparlamaya çalışarak. "Adli tıp işlemleri bitti. Neşe teyzeyi... Teslim alma vakti geldi. Cenaze aracı aşağıda."

'Ali Aras bir an sendeledi. Gözlerindeki o kontrolsüz öfke ateşi bir anlığına söndü, yerini derin bir çaresizliğe bıraktı. Ege hemen uzanıp Ali Aras’ı kolundan tutarak dengede kalmasını sağladı. Ali Aras bu kez Ege’yi itmedi; sadece başını öne eğip yüzünü ellerinin arasına aldı. Acı, arkadaşına duyduğu haksız öfkeyi bile bastırmıştı.

"Giyin Alin," dedi Ali Aras, pürüzlü ve devrik bir sesle. Komodinin üzerindeki annemin çiçekli hırkasını bana uzattı. Yüzü kaskatıydı ama elleri titriyordu.

Hırkayı omuzlarıma örttüm. Yataktan kalktığımda bacaklarım titriyordu. Ege hemen yanıma gelip düşmemem için koluma girdi. Ona baktım; gözlerindeki o mahcup ama koruyucu ifadeye sarıldım. Ali Aras önde, biz arkada hastanenin alt katına, morga indik.

Yeliz Hanım ve Peri koridordaki bankta ağlıyorlardı. Çift kanatlı yeşil kapı açıldı ve görevliler annemin üzerindeki yeşil örtüyle sedyeyi çıkardılar.

Ali Aras sedyenin yanına diz çöktü. Başını annemin soğuk göğsüne koydu. Ağlamadı, böğürmedi; acının verdiği o uyuşuklukla sadece annesinin soğuk yüzünü öptü. "Hakkını helal et anne," diye fısıldadı.

Ben de yanına çöktüm. Annemin buz gibi elini tuttum. "Sayılar bitti anne... Biz sekizde kaldık. Dokuz hiç gelmedi..." dedim.

Ege arkamızda durmuş, ellerini yumruk yapmış sessizce ağlıyordu. En yakın arkadaşının ailesi dağılırken, o masada kaybettiği her saniye için kendini yiyordu.

Görevliler örtüyü kapattığında bahçeye çıktık. Cenaze aracı siyah kapılarını kapatıp bahçeden ayrılırken Ali Aras durup aracın arkasından baktı. Şokun ve acının getirdiği o kontrolsüz ifade yüzüne yeniden oturdu. Yavaşça Ege’ye döndü.

"O adamı polislerden önce bulacağım Ege," dedi Ali Aras, sesi buz gibiydi. "Bana yardım edecek misin, yoksa önüme mi dikileceksin?"

Ege, acıdan gözü kararmış en yakın arkadaşına baktı. Adımlarını atıp tam Ali Aras’ın karşısında durdu. Elini Ali Aras’ın omzuna koydu, bu kez Ali Aras o eli silkelemedi.

"Seni o karanlığa yalnız göndermeyeceğim," dedi Ege, kararlı ve hüzünlü bir sesle. "Ama katil olmana da izin vermeyeceğim Ali Aras. Annene verdiğim sözü tutamadım belki... Ama seni ve Alin'i koruyacağım. Birlikte gideceğiz mezarlığa."

Annemin çiçekli şalını göğsüme daha sıkı bastırdım. Zihnimdeki o loş odada, küçük Alin arkasını dönmüş, karanlığa doğru yürüyordu. Rüyamdaki o yemyeşil orman çok uzaklarda kalmıştı artık.

Cenaze saati geldiğinde bütün tanıdıklar toplanmıştı. Sağ tarafımda abim, sol tarafımda Peri vardı. Yeliz teyze arkadaşını kaybermekle âdeta yıkılmıştı.

Hepimizin başında siyah eşarp vardı. Kıyafetlerimizin sol tarafına da annemin fotoğrafı iğnelenmişti. İğneyi takarlarken canım yanmıştı, gözümü kapatmıştım. Benim bu kadar canım yansıysa, annemin canı o üç kurşuna nasıl dayanmıştı?

Cevabım koskoca bir hiçlikti.

Annemi, Ege defnedecekti. Normalde abim defnetmek istiyordu ama dayanamayıp anneme sarılmaya kalkınca onu kenara çekmişlerdi.

Ege, küreği toprağa her vuruşunda benim canımdan can gidiyordu. Birini kaybetmek böyle bir şey miydi? Kalbin cayır cayır yanar, sanki söküp atılır mıydı?

Gözlerim mezar taşına takıldı.

Neşe KARAVARDAR
D.T: 17.09.1976
Ö.T: 25.06.2026

Gözümden bir damla yaş süzülüp kuru toprağa aktı. Ölüm yakışmamıştı anneme. O yaşamalıydı, gülmeliydi, evinde yemek yapmalıydı.

Ege’nin omuzlarının çöktüğünü gördüm. Birkaç kere toprağı attıktan sonra çıkmıştı. Elinin tersiyle gözyaşını sildi. Annesine doğru ilerleyip sıkıca sarıldı. Omuzları sarsıla sarsıla ağladı. Onun da canı yanıyordu, biliyordum.

Annem gitmişti. İnanmak istemiyordum ama gitmişti. Her şeyin kâbus olduğuna inanmak istiyordum. Eğer bu bir kâbus ise, hemen uyanmalıydım. Bunu yapmalıydım.

Sol tarafımdaki Peri’nin koluma dokunduğunu hissettim. Beni sakinleştirmeye çalışıyor gibiydi. Ama yapamıyordu. Ne yaparsa yapsın kalbimdeki yangın geçmiyordu.

Kafamı hafifçe yere doğru eğdim. Belki görmezsen geçerdi. Geçmedi. Daha çok yandı.

Titreyen ellerimle abimin kolunu kavradım. Bacaklarım titriyordu ve düşmemek için tutunacak bir dal arıyordum.

Abim ona dokunduğumu hissedince başını bana doğru çevirdi. “Abim? İyi misin?”

“Hani bu cehennemden kurtulacaktık?” diye mırıldandım, sessizce. “Hani annemi de alıp buralardan gidecektik?”

Abimin gözlerinden bir damla yaş süzüldü ve o yaş, anneme nehir oldu. “Yapamadım… Hayatımda ilk defa annemi kurtarmaya çalıştım ama onu bile beceremedim!”

Peri benim kolumu tutmayı bırakıp abimin yanına gitti. “Abi… Lütfen, yapma.”

“Ben sikik bir adamım! Annesini kurtarmaya çalışan ama hiçbir sik beceremeyen aciz bir adamım!”

Bakışlarım istemsizce Ege’ye dönmüştü. Ne olduğunu anlamak için başını annesinin omuzundan kaldırmış, abime bakıyordu.

“Abi,” dedi Peri, sesi titreyerek. “Yapma bunu kendine. Hakaret edip durma kendine.”

“Yalan mı, Peri?” dedi, gözlerini ona çevirerek. “Yalan mı, abiciğim? Benim annemi o lanet yerden çekip çıkarmam gerekmiyor muydu? Kardeşimi de alıp buradan gitmem gerekmiyor muydu?”

“Denedin!” diye bağırdı. “En azından denedin. Sırf annene zarar gelmesin diye tüm darbeleri göğüsleyen sen değil misin?”

Abimin göğsünü sıkan o kaskatı dikişler sanki hissettiği bu büyük vicdan azabının yanında bir hiç gibi kalıyordu. Peri’nin sözleri mezarlıktaki o ağır, ölüm kokan sessizlikte yankılandı ama abimin içindeki yangını söndürmeye yetmedi.

"Denedim..." dedi Ali Aras, sesi öyle kısıktı ki bir fısıltıdan farksızdı. "Ama başaramadım, Peri. Sonuç değişmedi. Annem şu an o kara toprağın altında!"

“Hayır,” diye fısıldadım. “Hayır, annem bize şaka yapıyor! Uyanacak! Bizi her zamanki gibi koruyup kollayacak.”

Göğsüm körük gibi inip kalkıyordu ama ciğerlerime nefes dolmuyordu. Benim annem beni bırakmamıştı. Bırakamazdı. Beynim öldü diyor, kalbim ise şuan kâbustasın, uyanacaksın ve annen karşıda olacak.

Peki, hangisi doğruydu?

Peri, kolumu tutup beni kendi göğsüne çekti ve sıkıca sarıldı. “Biliyorum, için yanıyor ama yapacak bir şey yok.”

“Anne,” dıye mırıldandım. “Kalk annem. Öldü, diyorlar. Artık gelmeyecek, diyorlar. Kalk hadi, onlara yanıldıklarını göster.”

Abimin yanıma geldiğini, kolumu tutup okşadığını hissettim. “Alin’im,” dedi. Aynı annem gibi seslenmişti. O da kalbim kırıldığı zaman yanıma gelir, Alin’im, der ve saçlarımın her bir teline öpücük kondururdu. “Eve gidelim. O şerefsiz gelmez artık eve. Birlikte yatalım yatağa. Sen küçükken de olduğu gibi göğsüme yat, bende sana hikâye anlatayım.”

Eve gidip abimin göğsüne yatmak, onun huzur veren sesinden hikâyeler dinlemek annemi geri getirir miydi? Hayır.

Tam o sıralarda köşeden bir silüet gördüm. Ezgi’ydi. Doğru ya. Annemin öldüğünden haberi yoktu. Öğrenir öğrenmez buraya gelmiş olmalıydı.

Kızıl saçları dağılmış, lülükleri birbirine dolanmıştı. Ela gözleri kıpkırmızı olmuştu. Beni görünce adımları hızlandı. “Alin!”

Onu öyle görünce içimi yine duygusallık kaplamıştı. Gözyaşlarım kesintisiz bir şekilde atmaya devam etti. “Ezgi…”

Kollarını boynuma dolayıp başını boyun girintime gömdü. “Ah, Alin’im… Neden söylemedin bana? Ben annenin vefat ettiğini komşulardan mı öğrenecektim?” Durdu. Sessiz kaldığımı görünce başını kaldırıp bana baktı. “Tabii sende haklısın. Kolay değil… Başın sağ olsun.”

Cevap veremedim. Sadece başımı sallamakla yetindim. Çünkü biliyordum ki ağzımı açarsam hiç susmayana kadar ağlamaya devam edecektim.

Ezgi kollarını boynuma dolayarak sıkıca sarıldı.

Ezgi’nin sarılışında, beni bir nebze de olsa bu gerçekliğin yakıcı sıcaklığından çekip çıkaracak bir sığınak aradım. Ama kokusu, üzerime bürünen o ölüm kokusunu bastırmaya yetmedi. Başımı omuzuna bastırdığımda, tırnaklarımı kıyafetinin kumaşına geçirdim. İçimden kopan fırtına dudaklarımın arasında sıkışıp kalmıştı; ağlarsam, bağırırsam annemin o toprağın altında olduğunu tamamen kabul edecekmişim gibi geliyordu.

Ezgi benden yavaşça ayrıldığında gözlerindeki o mahvolmuş, çaresiz ifadeyle yüzümü inceledi. "Çok soğuksun Alin..." dedi titreyen sesiyle. "Sanki... Sanki canlı değilsin."

Haklıydı. Annemin kalbi durduğunda, benim de içimdeki bir şeyler tamamen buz tutmuş, durmuştu.

"Eve gidelim," dedi Ali Aras. Sesi mezarlığın o kimsesiz, ağır rüzgârına karıştı. Yanıma yaklaştı. Göğsündeki sargıların altından sızan kan tişörtünde küçük, karanlık bir leke oluşturmuştu ama duruşunu bozmamak için dişlerini sıkıyordu. Sağ kolumdan tuttu. Parmakları buz gibiydi ama o temasta, annemden bize kalan son bağın kırılgan sıcaklığı vardı.

Ezgi de hemen sol tarafıma geçti. O da koluma girdi. İki yanımda birer sütun gibi duruyorlardı ama ben ayaklarımı sürüyerek yürüyebiliyordum ancak. Mezar taşının üzerindeki o simsiyahtan sıyrılıp arkama bakmamak için kendimle devasa bir savaş veriyordum. Eğer arkamı dönersem, annemi orada, o buz gibi, nemli toprağın kucağında tek başına bıraktığımı kendi gözlerimle tescillemiş olacaktım.

Ege birkaç adım ötemizde durmuş, elleri ceplerinde, çökmüş omuzlarıyla bize bakıyordu. Yüzündeki vicdan azabı o kadar belirgindi ki, bakışları yerdeki çakıl taşlarına çakılı kalmıştı. Ali Aras onun yanından geçerken duraksamadı, ama adımlarını da hızlandırmadı. Aralarında artık bağrışmalı bir öfke yoktu; sadece aynı acının yıktığı iki insanın ağır, sessiz kabullenişi vardı. Ege başını hafifçe kaldırdı, gözlerimiz kesişti. Yanındayım der gibi baktı, ama tek bir kelime bile etmedi. Biliyordu; şu an söylenecek her kelime, yaramıza batan birer kıymıktan farksız olacaktı.

Mezarlığın demir kapısından çıkıp Ali Aras’ın arabasına doğru ilerledik. Her adımda bacaklarım biraz daha ağırlaşıyor, göğsümdeki o devasa kaya ciğerlerimi daha çok eziyordu. Ezgi arka kapıyı açtı, benimle birlikte arka koltuğa oturdu. Ali Aras ise sürücü koltuğuna geçerken hareketleri bir otomat gibiydi. Aynadan bana baktı. Gözlerindeki o katı, dondurucu ifadenin arkasında çocukluğumuzun hırpalanmış Ali Aras’ı ağlıyordu, biliyordum.

Araba çalıştı. Yol boyunca kimseden tek bir ses çıkmadı. Ne radyonun cızırtısı vardı ne de bir soluk sesi... Sadece motorun uğultusu ve dışarıda akan, annemsiz kalmış yabancı bir şehir. Pencereden dışarı bakarken, caddelerdeki insanların gündelik telaşlarını izledim. Biri karşıdan karşıya geçiyor, biri telefonla konuşup gülüyordu. Biri poşetlerini taşıyordu. Annem öldü, diye haykırmak istedim camı açıp. Dünya nasıl hâlâ dönmeye devam edebiliyor? Siz nasıl hiçbir şey olmamış gibi yürüyebiliyorsunuz?

Kısa ama bana asırlar gibi gelen bir yolculuğun ardından mahallemize girdik. O sokak... Yıllarca babamın adım seslerini duyduğumuzda yüreğimizin ağzımıza geldiği, pencerelerinden çığlıklarımızın dışarı taşmaması için annemin perdeleri sıkıca kapattığı o sokak.

Araba evin önünde durduğunda Ali Aras kontağı kapattı ama hemen inmedi. Elleri direksiyona kenetlenmişti. Çene kemikleri kasılmaktan dışarı fırlayacak gibiydi.

"Geldik," dedi fısıltıyla.

Ezgi kapıyı açıp indi, bana elini uzattı. Arabadan indiğimde dizlerim büküldü. Ali Aras anında yanımda bitti, belimden kavrayıp beni dengede tuttu. Bahçe kapısından içeri adım attığımızda, her bir kaldırım taşında annemin ayak izlerini görür gibi oldum. Kurutmak için astığı çamaşırların kokusu hâlâ bahçedeki rüzgârda dolanıyor gibiydi. Ama ev... Ev kapkaranlıktı. İçeride kimse yoktu. Artık bizi o kapıda karşılayacak, babam gürültü yapmasın diye sessizce elimizden tutup içeri çekecek, "Geldiniz mi yavrularım?" diyecek bir annemiz yoktu.

Ali Aras anahtarı kilide soktu. Metalin sesi sokakta yankılandı. Kapı ağır ağır açıldığında burnuma dolan şey; yıllardır alıştığımız o korku kokusu değil, koyu ve ürpertici bir sessizlikti.İçeri girdik. Ezgi arkamızdan kapıyı kapattı. Sürgüyü çekti. O sürgü çekilme sesi bile artık anlamsızdı; çünkü bizi korumaya çalıştığımız en büyük varlığımızı zaten kaybetmiştik.

"Alin’i odaya götürelim," dedi Ezgi, Ali Aras’a bakarak.

"Hayır," dedim, sesim neredeyse çıkmayacak bir pürüzle. "Annemin odasına..."

Ali Aras’ın gözleri bir anlığına karardı, başını iki yana salladı. "Yapma Alin. Orası..."

"Lütfen abi..." diye fısıldadım. Gözlerimden akan yaşlar çeneme doğru süzüldü. "Lütfen."

Ali Aras derin bir nefes verdi, göğsünü tutarak başını kabullenişle eğdi. Kolumdan tutup beni koridorun sonundaki o odaya, annemle babamın yıllarca bir cehennemi paylaştığı ama annemin kendi küçük dünyasını yaratmaya çalıştığı o odaya götürdü.

Kapıyı açtığımızda odada annemin kokusu vardı. Gül sabunu ve hafif nem kokusu... Yatak özenle düzeltilmişti. Komodinin üzerinde annemin gözlüğü ve yarım bıraktığı o küçük dantel duruyordu.

Dizlerimin bağı tamamen çözüldü. Kendimi yatağın kenarına bıraktım. Ellerimi annemin yastığına gömdüm. Yüzümü yastığa bastırıp derin bir nefes çektim. O koku... Buradaydı işte! Annem gitmemişti, buradaydı!

"Anne..." diye inledim, yastığa sarılarak. "Çok soğuk burası anne... Neredesin?"

Ali Aras yanıma diz çöktü. Sargılarını, kendi canının acısını unutup kollarını etrafıma doladı. Başını benim başıma yasladı. O güçlü, sarsılmaz abim, ilk defa omuzları sarsıla sarsıla, çocuk gibi ağlamaya başladı. Gözyaşları saçlarımın arasına akıyordu.

"Özür dilerim Alin..." diye hıçkırdı Ali Aras. Sesi yırtılıyordu. "Özür dilerim abim... Sizi koruyamadım. Seni de koruyamadım, annemi de... O şerefsiz vururken engel olamadım. Beceremedim..."

"Yapma abi..." dedim, dönüp onun kanlı tişörtüne sarılarak. "Sen elinden geleni yaptın. Bizi hep sen korudun."

Ezgi kapının eşiğinde durmuş, eliyle ağzını kapatarak sessizce ağlıyordu. Bize yaklaşmaya cesaret edemiyor gibiydi; çünkü bu acı, dışarıdan kimsenin dokunamayacağı kadar mahrem ve parçalayıcı bir aile yıkımıydı. Ama yine de gitmedi. Birkaç adım atıp yatağın kenarına oturdu. Elini sırtıma koydu, yavaşça okşamaya başladı.

"Alin... Ali Aras..." dedi Ezgi, sesini toparlamaya çalışarak. "Üstünüzü değiştirin. Üzeriniz morg kokuyor, hastane kokuyor... Neşe teyze sizi böyle görse çok üzülürdü."

Ali Aras başını kaldırdı. Yüzü gözyaşlarıyla ıslanmıştı ama gözlerindeki o dondurucu nefret ateşi yeniden alevlenmeye başlıyordu. "O adamı bulmadan bana uyku da yok, huzur da," dedi, sesi alçak ama tehditkâr bir fısıltı gibiydi.

"Abi, annem ne dedi rüyamda?" diye haykırdım aniden, Ali Aras’ın ellerini tutarak. "Ellerini kana bulama dedi! O ellerini kana bularsa ben o toprağın altında ters dönerim dedi! Duymadın mı beni? Saymayı bırakma dedi!"

Ali Aras gözlerimin içine baktı. Çenesi titredi. "Ben o sayıyı dokuzda bitirdim Alin!" dedi öfkeyle. "On gelmedi! Gelemedi! O şerefsiz annemizi elimizden aldıktan sonra ben nasıl normal bir adam gibi yaşayayım? Nasıl nefes alayım?"

"Benim için!" diye bağırdı sesim, odayı çınlatarak. "Benim için yaşayacaksın! Bir de seni o parmaklıkların arkasına gönderemem! Ben bu evde tek başıma ne yaparım Ali Aras? Söyle bana, sen de gidersen ben kimin göğsünde yatacağım?"

Odanın içine ağır bir sessizlik çöktü. Ezgi de gözyaşları içinde Ali Aras’ın kolunu tuttu. "Alin haklı," dedi Ezgi. "Neşe teyzenin hatırasına saygı duy Ali Aras. İntikam seni geri getirmeyecek, anneni de getirmeyecek. Sadece Alin’i tamamen yalnız bırakacaksın."

Ali Aras gözlerini kapattı. Yumruk yaptığı ellerini sıkmaktan eklem yerleri bembeyaz olmuştu. Göğsündeki leke biraz daha büyüdü ama umurunda değildi. Derin, yıkık bir nefes verdi. O sert kabuğu bir kez daha çatladı ve geriye sadece kardeşine sarılmak isteyen o çaresiz abi kaldı.

"Tamam..." dedi fısıltıyla. "Tamam abim... Buradayım. Gitmiyorum."

Beni yavaşça geriye doğru yatırdı. Yatağın üzerine, annemin kokusunun sinmiş olduğu o örtünün üzerine uzandım. Ali Aras da yanıma uzandı. Yaralı göğsüne dikkat ederek kolunu başımın altına koydu. Başımı onun sağlam omzuna yasladım. Tıpkı çocukluğumuzda, babamızın alt kattaki bağrışmalarından kaçıp yatağın altına saklandığımız o gecelerdeki gibi...

"Sayı sayalım mı abi?" diye mırıldandım, gözlerim kapanırken. "Annem say derdi ya..."

Ali Aras saçımdan öptü. Dudakları titriyordu.

"Bir..." dedi Ali Aras, pürüzlü sesiyle.

"İki..." diye fısıldadım.

"Üç..." dedi Ezgi, yatağın kenarından elimizi tutarak.

"Dört..."

"Beş..."

"Altı..."

"Yedi..."

"Sekiz..."

Sessizlik oldu. Ali Aras durdu. Dokuz kelimesi boğazına tıkandı. Dokuz, annemizin öldüğü o lanet gündü.

"Dokuz..." dedi Ezgi, Ali Aras’ın yerine sessizce tamamlayarak.

Ali Aras gözyaşları arasında derin bir nefes aldı. İçindeki o intikam ateşini, annemin hatırası ve benim çaresizliğimle söndürmeye çalışır gibi yutkundu. Ve ilk defa, haftalardır ilk defa o kelimeyi söyledi:

"On..."

Gözlerimden son bir damla yaş süzülüp annemin yastığına aktı. Gece pencerenin dışından odamıza dolarken, içimdeki cehennem sönmemişti belki ama en azından abimin elleri hâlâ benim elimdeydi. Ve ben, annemin sarı çiçekli elbisesiyle o ormanda bana gülümsediği anı zihnime kazıyarak, karanlığın beni teslim almasına izin verdim.

Haftalar haftaları, günler günleri ve saatler saatleri kovaladı.

Zaman, annemin ölümünden sonra düz bir çizgi halinde akmayı bıraktı. Benim için zaman; sabahın o soğuk gri ışığından gecenin zifiri karanlığına uzanan, ama asla sonu gelmeyen kaskatı bir bekleyişten ibaretti. Takvimdeki yapraklar devriliyordu, sokaktaki çocuklar bağırarak koşmaya devam ediyordu, güneş doğuyor ve batıyordu ama Karavardar ailesinin yaşadığı bu ev, o meşum gecenin saatinde, dokuzu ona bağlayan o uğursuz saniyede çakılı kalmıştı.

Evin içinde dolaşan üç gölgeydik. Ali Aras, ben ve aralıklarla kapımızı çalan, kendi vicdan azabının yükü altında ezilen Ege.

Babam olacak o cani hâlâ kayıptı. Polisin arama emri çıkardığını biliyorduk ama adam sanki yer yarılmış da içine girmişti. Şehrin en karanlık tenhalıklarında, karanlık adamların ve tekinsiz arka sokakların arasında izini kaybettirmişti. Ya da belki bir yerlerde, en çok korktuğumuz şeyi yapmak için -bizim kalan son nefesimizi de kesmek için- pusuda bekliyordu.

Ali Aras ile aynı çatı altında, birbirimizin yaralarına basarak yaşıyorduk. O gün annemin yatağında verdiğimiz söz, ikimizin arasında görünmez bir pranga gibiydi. Abim beni bırakıp gitmemişti; fiziken buradaydı, omuzları hâlâ kocamandı, nefes alıyordu ama ruhen o mezarlığın soğuk toprağının altından hiç çıkamamıştı.

Göğsündeki dikişler kapandı, yarası kabuk bağlayıp pembe renkte çirkin bir çizgiye dönüştü. Ama içindeki yara, her geçen gün daha da irin topluyordu. Gözlerindeki o dondurucu ve uzak ifade hiç silinmedi. Babamın izini bulmak için her gece gizlice dışarı çıktığını biliyordum. Odasından gelen o kısık sesli, tehditkâr telefon konuşmalarını duyuyordum. Sokaklardaki sabıkalılara, torbacılara, babamın eski karanlık çevresine para akıtıyordu. Bir iz... Sadece tek bir iz bulmak için çıldırıyordu.

Bana söz vermişti; ellerini kana bulamayacaktı. Ama Ali Aras’ın gözlerindeki o ölümcül parıltı bana şunu söylüyordu: O adamı bulursa, silahı çeken kendisi olmasa bile, babamı kendi elleriyle cehennemin dibine itmekten tek bir saniye tereddüt etmeyecekti.

Bir salı akşamıydı. Dışarıda sağanak bir yağmur bastırmıştı. Yağmur damlaları, annemle babamın -artık sadece annemin hatırasının kaldığı- odanın penceresine sertçe vuruyordu.

Salondaki eski kanepede oturmuş, dizlerime sardığım ekose battaniyenin altında titriyordum. Ev sıcak olmasına rağmen, kemiklerimin derinliklerine işleyen o iç soğukluğu bir türlü geçmek bilmiyordu. Mutfaktan bir tıkırtı geldi. Ezgi, çay demlemek için mutfaktaydı. Zaten olay gününden beri kendi evinden çok bizim evde kalıyordu. Beni yalnız bırakmaktan, bir anlık boşluğumda zihnimdeki o loş odanın kapısını temelli kapatmamdan korkuyordu.

Ege de salondaydı. Pencerenin kenarında durmuş, dışarıdaki karanlık sokağı izliyordu. Üzerinde koyu gri bir tişört vardı. Ameliyathanedeki o yorgun doktor önlüğünü çıkardığından beri, göz altlarındaki morluklar hiç hafiflememişti. Bir doktor olarak onlarca insanı kurtarmıştı belki ama hayatının en önemli ameliyatını kaybetmiş olmanın yükü, belini bükmüştü.

"Gitmeyecek misin Ege?" diye mırıldandım. Sesim günlerdir kullanılmamaktan öyle paslanmıştı ki kendime bile yabancı geliyordu.

Ege yavaşça arkasını döndü. Yüzünde buruk, mahcup bir gülümseme belirdi. Yanıma yaklaştı, kanepenin ucuna, aramızda güvenli bir mesafe bırakarak oturdu. "Seni ve Ali Aras’ı bu halde bırakıp nereye gideyim Alin?" dedi, sesi o kadar yumuşaktı ki sanki camdan yapılmışım da bağırırsa kırılacakmışım gibi davranıyordu. "Hastaneden izin aldım. Bir süre klinik görevlerine bakmayacağım."

"Kendi hayatını mahvediyorsun," dedim, gözlerimi halının üzerindeki karmaşık desenlere dikerek. "Abim sana her baktığında annemi hatırlıyor. Sana haksızlık ediyor, biliyorum... Ama seni burada görmek ikimize de iyi gelmiyor Ege."

Ege derin bir nefes verdi. Elleriyle yüzünü sıvazladı. "Ali Aras bana sövse de, yüzüme tükürse de, hatta beni bir kez daha o duvara yapıştırsa da buradan gitmeyeceğim," dedi kararlılıkla. "Ben Neşe teyzeye söz verdim. Siz çocukken, o adam evde terör estirdiğinde, Neşe teyze beni mutfağa çeker, elimize birer dilim salçalı ekmek verir bunlara sahip çık Ege, Ali Aras çok tez canlıdır, Alin çok narin... Bunları bir tek sen dengelersin, derdi. Ben o sözü tutamadım Alin. Ameliyathanede tutamadım..."

Sesi kırıldı. Cümlenin sonu boğazında düğümlendi."Sen elinden geleni yaptın," dedim, ilk defa sesime katı bir kabuk giydirerek. "Annem rüyamda öyle söyledi. Seni suçlamıyordu. Kendini cezalandırmayı bırak."

Tam o sırada dış kapının kilidi gürültüyle döndü.

İçerideki hava bir anda buz kesti. Saniyeler içinde üzerimize çöken o refleksle, Ege de ben de ayağa fırladık. Babamızın ayak seslerini duyduğumuzda çocukluğumuzdan beri hücrelerimize kazınan o hayatta kalma güdüsü, hâlâ vücudumuza adrenalin pompalıyordu.

Kapı açıldı ve içeri Ali Aras girdi.

Sırılsıklamdı. Siyah deri ceketinden yerdeki parkelere sular damlıyordu. Saçları yüzüne yapışmıştı. Ama daha ürpertici olan şey, gözlerindeki o delice parıltıydı. Yüzünde haftalardır ilk defa bir duygu kırıntısı vardı; ama bu duygu huzur değil, vahşi bir tatmin duygusuydu.

Sallanarak koridorda ilerledi. Salona adım attığında Ege’yi gördü ama bu kez ona öfkeyle bağırmadı. Hatta onu fark etmedi bile. Bakışları doğrudan beni buldu.

"Abi?" dedim, geri geri bir adım atarak. "Neredeydin sen? Bu halin ne?"

Ezgi mutfaktan elinde çay tepsisiyle çıktı. Ali Aras’ı o halde görünce tepsiyi masaya bırakıp yanımıza koştu. "Ali Aras! Nereye gittin bu yağmurda? Üstün başın kan içinde!"

O an fark ettim. Ali Aras’ın ceketinin kollarında ve sağ elinin boğumlarında, yağmur suyuyla karışıp pembeleşmiş kan izleri vardı. O kan kendi kanı değildi; göğsündeki dikişler patlamamıştı.

Ali Aras yanıma geldi. Islak, buz gibi elleriyle yüzümü kavradı. Nefesi alkol ve keskin bir tütün kokuyordu.

"Buldum," dedi fısıltıyla. Sesi öyle bir heyecanla titriyordu ki tüylerim diken diken oldu. "Alin... İzini buldum."

Gözlerim dehşetle açıldı. "Neyi buldun? Abi ne diyorsun sen?"

"O piçi..." dedi Ali Aras, dişlerinin arasından kenetlenerek. "Büyükbabanın eski ortaklarından birinin deposunda saklanıyormuş. Kaçmak için sahte pasaport bekliyormuş."

"Ali Aras, dur!" Ege öne atılıp Ali Aras’ın omzunu tuttu. "Sakin ol! Polisi aradın mı? Nerede olduğunu polise söyledin mi?"

Ali Aras, Ege’nin elini omzundan öyle bir şiddetle savurdu ki Ege geriledi. Ali Aras arkasını bile dönmeden Ege’ye gürledi: "Polis mi? Polis ne yapacak Ege? Onu alacak, sıcak bir nezarethaneye koyacak, mahkemeye çıkaracak, avukatı akli dengesi yerinde değil ya da tahrik vardı diyecek, cezaevinde üç öğün yemeğini yiyecek! Annem... Annem toprağın altında solucanlara yem olurken, o adam demir parmaklıkların arkasında nefes almaya devam mı edecek?"

"Abi hayır!" diye haykırdım, göğsüne vurarak. "Bana söz verdin! Anneme söz verdin! On dedin abi! Dokuzda kalmadık, on dedin! Saymayı bırakmayacağız dedin!"

Ali Aras’ın bakışları bana döndüğünde, o gözlerdeki karanlık beni ezdi. "Ben o sözü verdiğimde o adamın nerede olduğunu bilmiyordum Alin!" dedi, sesi salonun duvarlarında yankılanarak. "Ama bugün... Bugün o depodaki adamını konuşturdum. Parmaklarını tek tek kırarken annemin çığlıklarını duydum! O adam bu gece şehirden kaçıyor. Birkaç saate sınır dışına kaçacak bir tıra binecek!"

"Ali Aras, dinle beni!" Ezgi ağlayarak Ali Aras’ın koluna yapıştı. "Yapma! Kendini yakacaksın! Alin’i yalnız bırakacaksın!"

"Ben zaten yanmışım Ezgi!" diye bağırdı Ali Aras. Göğsünü yumrukladı. "Benim içim yanıyor! Her gece gözlerimi kapattığımda annemin kanlı elbisesini görüyorum! Ben nefes alamıyorum! Onu kendi ellerimle boğmadan bana bu dünyada nefes yok!"

Ceketinin iç cebine uzandı. Yavaşça, simsiyah, soğuk bir metal parçası çıkardı.

Bir tabanca.

O silahı gördüğüm an, dizlerimin bağı tamamen çözüldü. Yere çöktüm. Parkenin üzerindeki ıslaklığa aldırmadan abimin bacaklarına sarıldım. "Lütfen..." diye hıçkırdım, sesim parçalanarak. "Yapma abi... Beni bırakma. Eğer o silahı sıkarsan, babam seni bizden temelli alacak. Annemi öldürdü, seni hapse attıracak, beni de bu evde diri diri gömecek! Anlamıyor musun? Yine o kazanacak!"

Ali Aras duraksadı. Yerde, bacaklarına sarılmış, gözyaşları içinde yalvaran kardeşine baktı. Elindeki silah sallandı. Bakışlarında büyük bir savaş dönüyordu. Bir tarafta yılların birikimi olan o deccal öfke, diğer tarafta annesinden kalan tek emanet: Ben.

Ege yavaşça yaklaştı. Bu kez sert bir hareket yapmadı. Bize doğru diz çöktü. Ali Aras’ın silah tutan eline uzandı. Ali Aras elini çekmedi ama silahı da bırakmadı.

"Ali Aras," dedi Ege, sesi inanılmaz bir dinginlikle doluydu. "Bana bak kardeşim."

Ali Aras başını Ege’ye çevirdi.

"Eğer o depoya gidersen ve o tetiği çekersen..." dedi Ege, gözlerinin içine bakarak. "Annene verdiğin sözü çiğnemiş olacaksın. Ama daha da kötüsü, Alin’i yıkacaksın. Alin şu an sadece sana tutunuyor. Ben o ameliyathanede başarısız oldum, evet. Annene borcum var. Eğer birinin elleri kana bulanacaksa, eğer birinin hayatı mahvolacaksa... O sen olmayacaksın."

Ege, Ali Aras’ın elindeki silahı yavaşça çekip aldı. Ali Aras direnmedi. Silah Ege’nin eline geçtiğinde, Ege ayağa kalktı. Silahın şarjörünü maharetli bir hareketle çıkardı, mermiyi yataktan tahliye etti ve parçaları masanın üzerine bıraktı.

"Polisi arayacağız," dedi Ege, cebinden telefonunu çıkararak. "Konumunu söyleyeceksin. Bizzat emniyet müdürünü arayacağım. Tırın önünü kesecekler. O adam kaçamayacak."

"Kaçarsa..." dedi Ali Aras, sesi bir canavarın hırıltısı gibiydi. "Eğer polis onu yakalayamazsa Ege... Yemin ederim seni de affetmem, kendimi de..."

"Kaçamayacak," dedi Ege kararlılıkla. Numarayı tuşladı ve telefonu kulağına götürdü. "Bunu Neşe teyze için doğru şekilde yapacağız."

Yaptığımız doğru muydu? O adamı yakalatmak, hapishanede ona ziyafet çektirmek doğru muydu? Hapise girince o ziyafet çekecekti. Ben onun ziyefet çekmesini değil, acı çekmesini, annemin yaşadıklarının aynısını yaşamasını istiyordum.

Ege’ye doğru adımladım. Adımlarım titrek ama kararlıydı. Kulağına götürdüğü telefonu çekip aradığı numaranın yüzüne kapattım. Bunu yapmamalıydı.

Ege buz kesmiş gözlerle yüzüme baktı. Elindeki telefona, sonra kapanan ekrana ve en son bana... Bakışlarındaki o koruyucu, rasyonel adam bir anlığına yok oldu; yerini derin bir dehşete ve kavrayışa bıraktı. Salondaki o ağır, antiseptik ve kurumuş kan kokusu sinmiş hava sanki saniyeler içinde çekildi, yerini saf, işlenmemiş bir zehre bıraktı.

"Alin..." dedi Ege, sesi fısıltıdan bile alçaktı. "Ne yapıyorsun?"

"Arama," dedim. Sesim artık titremiyordu. Gözlerimdeki o haftalardır süren uyuşuk, ıslak perde kalkmıştı. İçimdeki o kilitli loş odanın kapısı açılmıştı ama dışarı çıkan şey rüyamdaki o sarı çiçekli elbiseli annem değildi. O odadan çıkan, annemin cesedinin soğukluğu ve abimin boğazında düğümlenen o dokuz sayısıydı. "Arama Ege. Polisi arama."

“Alin saçmalama, ver şu telefonu!” Elini uzatıp telefonu almaya çalıştı ama izin vermedim.

Telefonu arkama saklayıp geri adım attım. Bakışlarımdaki o kırılgan, ürkek kız çocuğu tamamen silinmişti. Göğsümün ortasında annemin öldüğü saniyeden beri büzüşüp kalan o minik kor, aniden devasa bir yangına dönüşmüştü. Yıllarca babamın attığı her dayakta, annemin moraran her yerinde, o karanlık bodrum katında sıranın bize geleceği günü beklerken biriktirdiğimiz nefret; damarlarımdaki kanı kaynatıyordu.

“Veremem,” diye fısıldadım. “Abimi de yakamam, seni de… Yangına körükle gidiyorsunuz.”

“Güzelim,” dedi Ali Aras. “Ver telefonu abim. Ege abin arasın polisi, o şerefsiz hapise girsin.”

“Bırak Ali,” dedi Ege, abimin kolunu tutarak. “Bırak vermesin. Ama bende Ege Erden’sem…” Bana doğru adımlayıp yüzünü yüzüme eğdi. “O babanız olacak piçi hapise attıracağım. Sana yemin olsun ki bunu yapacağım.”