Geçmişin Gölgesinde kitap kapağı

8. bölüm / 16

8. Bölüm: Gölge ve Işık

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 16Şu an: 8. Bölüm: Gölge ve Işık

Zihnimin karanlık koridorlarında yankılanan tek şey, o patlama sesiydi.

Bir silahın tetiği çekilmişti sanki. Metalin metale çarpan o soğuk, dondurucu sesi... Deponun paslı kapıları üzerime kapanmış, abimin göğsündeki o dikişler patlamıştı. Konfetilerin parıltılı kağıtları, tavandan üzerime süzülürken gözümün önünde birer kurşun çekirdeğine dönüşmüştü. Düşüyordum. Derin, dipsiz, sonu olmayan bir karanlığa doğru çekiliyordum.

"Alin!"

Ses, çok uzaklardan, âdeta bir suyun altından geliyormuş gibi boğuk fısıldadı kulağıma.

Beni yakalayan o güçlü kolları hissettim. Bedenim yere çarpmadan hemen önce, o tanıdık, tütün ve yağmur kokan sarılma beni karanlığın tam ortasında yakaladı. Ali Aras beni kucağına aldığında zihnimdeki şalterler tamamen atmış, gerçeklikle kâbus arasındaki o ince çizgi darmadağın olmuştu.

Ne kadar o karanlıkta kaldığımı bilmiyordum. Ama bilincim yavaş yavaş su yüzüne çıkmaya başladığında, ilk hissettiğim şey yüzüme hafifçe vurulan ılık ıslaklık ve alnıma bastırılan sıcacık dudaklar oldu.

"Alin’im... Orman gözlüm, aç gözlerini. Bak buradayım. Hiçbir şey yok güzel kızım, buradayım..."

Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaymış gibi yavaşça aralandı. Görüşüm bulanıktı. Sarı, loş bir ışık odayı dolduruyordu. İlk gördüğüm şey, abimin yüzündeki o dehşet dolu, yalvaran bakışlar oldu. Yanağımı okşayan eli titriyordu. Salondaki üçlü koltukta yatıyordum, başım abimin dizlerindeydi.

"Abi..." diye mırıldandım. Sesim bir fısıltıdan farksız, pürüzlü ve kısıktı.

"Buradayım bir tanem, buradayım kurban olduğum..." Ali Aras öne eğilip alnımı uzunca öptü. Sesi titriyordu, göz pınarlarında biriken yaşlar kirli sakallarının arasına süzüldü. "Sakin ol, geçti. Sadece biz varız. Kimse yok."

Etrafıma bakındım. Yeliz teyze koltuğun kenarına çökmüş, elindeki kolonyalı mendille şakaklarımı ovuyordu. Gözleri yaşlıydı. Peri, salondaki yemek masasının kenarına büzüşmüş, suçlulukla ve korkuyla bana bakıyordu. Ege ise pencerenin önünde durmuş, elini ensesine atmış, yüzündeki o her zamanki alaycı ifadeden eser kalmamış bir halde yere bakıyordu. Elleri kenetlenmişti.

"Ben..." Yutkunmaya çalıştım ama boğazım kurumuştu. "O ses..."

"Benim eşekliğim!" diye gürledi Ege ansızın. Sesi pişmanlıktan ve öfkeden kısılmıştı. Bize doğru birkaç adım attı, yüzü bembeyazdı. "Benim aptal kafam! Aklımı sikeyim ben! Süpriz yapacağız diye... Kızın ne yaşadığını unutup... Alin, yemin ederim düşünemedim. Çok özür dilerim."

Ali Aras başını Ege’ye doğru çevirdi. Bakışlarında öyle bir öfke şimşeği çaktı ki, o an salondaki hava bir anda buz kesti. "Ege, kapa çeneni," dedi abim, dişlerinin arasından tıslayarak. "Seni bu evden fırlatıp atmadan önce tek bir kelime bile etme."

"Abi yapma..." dedim güçsüzce, elimi kaldırıp abimin tişörtünün yakasını tutarak. Dikişlerinin olduğu yere gözüm kaydı. Pansumanı taze tutulmuştu ama hafifçe kızarmıştı yine. "Onun bir suçu yok... Ben... ben bir an kendimi o… Orada sandım."

Yeliz teyze kolonyalı mendili alnıma bastırıp derin bir nefes verdi. "Kuzum benim... Korkuttun bizi. Ömrümüzden ömür gitti Alin. Nasıl birden yığıldın öyle..."

"İyiyim ben," diyerek doğrulmaya çalıştım. Ali Aras hemen arkama geçip sırtımı destekledi, kolunu belime dolayarak beni göğsüne yasladı. Beni bir an bile bırakmaya niyeti yoktu. Bir saniye bile...

Gözlerim salondaki masaya kaydı.Masanın üzerinde, ortasında yirmi altı yazan küçük, vanilyalı ve çilekli bir pasta duruyordu. Etrafında birkaç mum hafifçe tütsülenmiş, söndürülmüştü. Masanın üzeri renkli konfetilerle doluydu. Demek benim için hazırlanmışlardı... Ben uyurken, dünün o kanlı kâbusunu bir anlığına da olsa üzerimden atmam için bu küçük sürprizi hazırlamışlardı.

Ağlamamak için alt dudağımı ısırdım ama gözümden bir damla yaş süzülüp Ali Aras’ın koluna damladı.

"Ağlama orman gözlüm," dedi Ali Aras, çenesini başımın üzerine koyarak. "Geçti. Bak, masada pastan var. Annemin yaptığı gibi vanilyalı... Yeliz teyzen yaptı senin için."

Yeliz teyze burnunu çekerek gülümsedi. "Sen uyurken hazırladık kızım. Dedik ki, Neşe’siz ilk doğum günü belki ama... Alin yalnız olmadığını bilsin. Sadece gürültü yapmayaydık iyiydi." Yeliz teyze Ege’ye ters bir bakış fırlattı.

Ege mahcup bir şekilde yanımıza yaklaştı. Koltuğun önünde diz çöktü. O her zaman dik duran, kimseden lafını esirgemeyen adam, şimdi karşımda bir çocuk gibi mahcuptu.

"Alin," dedi Ege, doğrudan gözlerimin içine bakarak. "Gerçekten... Dün geceden beri zihninin ne kadar darmadağın olduğunu unutup böyle bir ayıplık yaptım. Seni korkutmak isteyeceğim son şey bile değil. Affet beni."

Onun gözlerindeki o samimi pişmanlığı görünce içimdeki o son korku kırıntısı da eridi. Hafifçe gülümsedim. "Tamam... Şaşırdım sadece. İyiyim ben, Ege. Gerçekten."

Ege derin bir rahatlama nefesi verip ayağa kalktı, Ali Aras’ın hâlâ ona dik dik bakan gözlerinden kaçınarak masaya doğru ilerledi. "Mumu yeniden yakayım mı? Dilek dilemedin daha."

Peri hemen fırladı. "Ben yakarım!" Çakmağı alıp pastanın üzerindeki iki mumu yeniden ateşledi. Alevlerin sarı, sıcak ışığı loş salonda tatlı bir pırıltı yarattı.

Ali Aras beni yavaşça ayağa kaldırdı. Bacaklarım hâlâ hafifçe titriyordu ama abimin gücü bana yetiyordu. Masanın kenarına kadar birlikte yürüdük. Masanın üzerindeki o küçük mum ışığına baktım. Sarı ışıklar... Tıpkı annemin rüyamdaki o sarı çiçekli elbisesi gibi, tıpkı mezarına diktiğim manolyalar gibi.

"Dilek tut Alin’im," dedi Ali Aras kulağıma doğru fısıldayarak. Sağ eli belimde, beni dünyaya bağlayan tek çapa gibi duruyordu. "Ne istersen dile. Allah şahidim olsun, o dileği gerçekleştirmek için canımı veririm."

Gözlerimi kapattım.

Aklıma ne araba, ne o sarı çiçekli ev, ne de eski hayatımız geldi. Zihnimden geçen tek bir cümle vardı: Allah'ım, abimi benden alma. Bizi birbirimizden ayırma. O eller bir daha kana bulanmasın, bu kâbus artık bitsin.

Üfledim. Mumların dumanı havaya karışırken içimdeki o devasa taş biraz daha hafifledi.

Yeliz teyze ve Peri alkışlamaya başladı. Yeliz teyze öne atılıp bana sımsıkı sarıldı. "İyi ki doğdun Neşe’min güzel kızı. İyi ki varsın. Yaşın uzun, ömrün huzurlu olsun."

"İyi ki doğdun Alin abla," dedi Peri de araya girip boynuma sarılarak.

Herkes sırayla tebrik etti. Ege tabağa kestiği pastadan bir dilim koyup bana uzattı. Birkaç çatal aldım. Vanilyanın o tanıdık kokusu ve tadı, bir an için beni çocukluğuma, annemin o küçük mutfağına götürdü. Annem orada değildi belki ama onun sevgisi, bıraktığı o derin iz bu salondaki her bir insanın yüzünde yaşıyordu.

Gece yarısına doğru evdeki gerginlik yerini derin bir dinginliğe bıraktı. Yeliz teyze ve Peri odalarına çekilmişti. Ege ise salondaki tekli koltukta, elindeki çay bardağıyla camdan dışarıyı izliyordu. Dışarıda ıslak asfaltın kokusu ve gecenin o sessiz dinginliği vardı.

Ben üçlü koltukta oturuyordum. Ali Aras yanıma uzanmış, başını dizlerime koymuştu. Gözleri kapalıydı ama uyumadığını, aldığı derin ve ritmik nefeslerden anlıyordum. Göğsündeki ağrı her kımıldadığında yüzünü buruşturmasına neden oluyordu ama dizlerimden kalkmayı reddediyordu.

Parmaklarımı abimin koyu renkli, hafif nemli saçlarının arasına geçirdim. Yavaşça, tıpkı annemin bize yaptığı gibi saçlarını okşamaya başladım.

"Acıyor mu?" diye sordum fısıltıyla.

Ali Aras gözlerini açmadan hafifçe gülümsedi. "Sadece nefes aldığımda," dedi. "Ama senin elin saçlarımdayken hiçbir acı canımı yakamaz Alin’im."

“Her şey için teşekkür ederim,” dedim Ege’ye bakarak. Gözlerim dudağına takıldı. Dudağı patlamıştı. Dün akşam yoktu. Sabahta yoktu. Ne zaman olmuştu? “Ege? Dudağına ne oldu?”

Ege, kaşlarını çatarak parmaklarını dudağına götürdü. “Hiç dikkat etmedim. Bir yere vurmuş olmalıyım.”

“Bir insan mal olunca böyle oluyor,” dediğini duydum abimin.

Ege bıkkın bakışlarla abime baktı. “Çok komiksin. Gülmekten karnıma ağrılar girdi.”

Abim gülümseyerek Ege’ye doğru öpücük attı. “Her zaman, bebeğim.” Başını dizlerimden kaldırıp dikleşti. “Harbi, lan. Dün yoktu, sabah zaten olamaz. Hangi ara yaptın?”

“Nereden bilebilirim? Her günümüz normal geçmiyor, yaralarımın farkında değilim, canım.”

Koltuktan kaltım ve Ege’ye döndüm. “Yaran için ne sürmem gerekiyor? Ve malzemelerin nerede?”

“Gerek yok, ben hallederim.”

“Ege,” dedim uyarır gibi. “Sana ben mi yapayım, yoksa sen mi yaparsın diye sormadım. Nerede dedim.”

Ege derin nefes aldı. “Mutfakta. Hemen buzdolabı tarafındaki ikinci çekmecede ilk yardım çantası var. Onun içinde gerekli malzemeler var.”

“Tamam, sen bekle burada.” Hızlı adımlarla mutfağa girdim.

Çekmeceyi çekip ilk yardım çantasını çıkardım. İçinden batan bir iki sargı bezi, antiseptik solüsyon ve küçük bir krem aldım. Mutfaktaki musluğu açıp ellerimi yıkarken aynadaki yansımama ilişti gözüm. Gözaltlarım hâlâ mor, cildim solgundu ama içimdeki o kör kuyunun dibine ilk kez küçük bir ışık sızıyordu. Dün gecenin o vahşeti, abimin dikişlerinin patlama korkusu, kapalı kaldığım o rutubetli depo... Hepsi geride kalmak için direniyordu sanki ama buradaydım. Ayaktaydım.

Elime aldığım pamuk ve antiseptik şişesiyle salona geri döndüm.

Ege, bıraktığım gibi tekli koltukta oturuyordu. Başını koltuğun arkalığına yaslamış, gözlerini tavana dikmişti. Ali Aras ise koltuğa iyice kurulmuş, gözlerini yarı kapalı tutarak ikimizi izliyordu. Bakışlarındaki o koruyucu, keskin gölge hâlâ oradaydı ama Ege’ye karşı duyduğu o anlık öfke patlaması yerini yorgun bir kabullenişe bırakmıştı.

"Düzgün otur," dedim Ege’nin karşısına dikilerek. Sesimdeki kararlılık kendi kulağıma bile yabancı geldi. "Başını eğ biraz."

Ege gözlerini tavandan çekip bana baktı. Yüzünde o bildik, hafif alaycı ama arkasında büyük bir mahcubiyet barındıran gülümseme belirdi. "Korkulu rüyam oldun Alin. Abin bir yandan, sen bir yandan..." Yine de söylenileni yaptı; gövdesini öne doğru kaydırıp başını hafifçe bana doğru eğdi.

Yanındaki pufa oturdum. Pamuğun kapağını açıp üzerine biraz antiseptik döktüm. Keskin, alkol kokulu sıvı odaya yayıldı.

"Biraz canın yanabilir," diye uyardım, elime aldığım pamukla dudağının kenarına doğru yaklaşırken.

"Alıştık," dedi Ege fısıltıyla. Sesindeki o alaycı ton bir anda sönümlenmiş, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı.

Pamuğu dudağının patlayan kısmına yavaşça bastırdım. Ege hafifçe irkildi, çenesi kasıldı ama sesini çıkarmadı. Belli etmemeye çalışsa da nefesini tuttuğunu hissettim. Dudağının üzerindeki deri hafifçe yarılmış, etrafı morarmaya yüz tutmuştu. Kuru kan izleri duruyordu.

Pamukla yarayı temizlemek için biraz daha yaklaştım. O kadar yakındık ki, Ege’nin aldığı her nefes yüzüme, şakaklarıma sıcak bir rüzgâr gibi çarpıyordu. Tütün, soğuk hava ve kendine has hafif odunsu bir koku yayılıyordu teninden. Gözlerimi yaradan ayırmadan temizlemeye devam ettim. Pamuktaki kızıllık arttıkça yaralı doku ortaya çıkıyordu.

Tam o anda, loş salonun sarı ışığı Ege’nin elmacık kemiklerinin üzerine vurdu.

Şimdiye kadar hiç dikkat etmemiştim. Hatta belki de onu hiç bu kadar yakından, bu kadar duru bir ışıkta incelememiştim. Ege her zaman o uzaktan duran, alaycı cümlelerin arkasına saklanan, tehlike anında gözünü kırpmadan öne atılan adamdı benim için. Ama şu an, tam burnumun ucunda dururken, burnunun üzerindeki o hafif kemere doğru yayılan ve elmacık kemiklerinin üzerinde kümelenen belirsiz çilleri fark ettim. Yazdan kalma, güneşin bıraktığı minik, altın sarısı çiller... Onu bir an için o sert, umursamaz adam görüntüsünden çıkarıp bambaşka, masum bir havaya sokmuştu.

Elim refleks olarak yavaşladı. Pamuk, yaralı dudağının hemen kenarında, milimlerle ölçülecek bir mesafede duraksadı.

Gözlerim çillerinden kayıp doğrudan onun gözlerine indi. Ege de bana bakıyordu. Kahve gözlerinde, gece ışığının yansımasıyla oluşan altın sarısı hareler belirmişti. Ne bir alay, ne bir espri vardı bakışlarında. Sadece derin, tarifi imkansız bir duruluk... Birkaç saniye boyunca ikimiz de konuşmadık. Salondaki saatin tık tık sesleri dışında her şey susmuştu sanki.

Ege’nin gözleri yüzümde gezindi. Şakaklarıma, burnumun ucuna ve ardından gözlerime baktı. O an içimden geçip giden ritmi kontrol edemedim; kalbimin göğüs kafesime vuruşları hızlandı. Parmaklarım, farkında olmadan onun çenesini sabitlemek için yanağının kenarına değmişti. Teninin sıcaklığı, parmak uçlarımdan tüm bedenime yayılan elektrik gibi bir his bıraktı.

Ege’nin bakışları dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerime yükseldi. Nefesi dudaklarımın hizasına dökülürken aramızdaki mesafe âdeta kendiliğinden eriyordu. O an etrafımızdaki karanlık, deponun kâbusu, geçmişin ağırlığı silindi; yalnızca onun yüzündeki çiller ve gözlerindeki o hapseden sıcaklık kaldı. Ege, yüzüme doğru hafifçe eğildi, çenesini tutan elime doğru başını milim milim yaklaştırdı. Dünyanın tüm gürültüsü kesilmiş, sadece ikimizin arasındaki o görünmez çekim kalmıştı.

Gözlerimi kapatacak gibi olduğum o an, salondaki ağır sessizlik aniden bölündü.

"Rahatsız ediyorum ama pansuman bitti sanırım," dedi Ali Aras.

Sesi ne öfkeliydi ne de bağırıyordu ama arkasındaki o buz gibi, uyarıcı ve tok ton salondaki havayı bir anda kesti.İkimiz de aniden irkilerek geriye çekildik. Ege başını hızla yana kaydırıp öksürdü, ben ise elimdeki pamuğu ne yapacağımı bilemeyerek kutunun içine düşürdüm. Yanaklarımın alev alev yandığını hissedebiliyordum.

Ali Aras koltukta dikleşmiş, kollarını göğsünde bağlamıştı. Orman yeşili gözlerini ikimizin arasında gezdirdi. Bakışlarında kaba bir öfke yoktu ama abice bir dikkat, sınır çizen tek bir kelimeye ihtiyaç duymayan bir ağırlık vardı.

"Bitmek üzereydi abi," dedim, sesimin titrememesine gayret ederek. Antiseptik kremin kapağını açıp hızlıca Ege’nin eline tutuşturdum. "Bunu da yatmadan önce sür. Sabaha kadar toparlar."

Ege kremi alırken parmakları parmaklarıma teğet geçti ama bu kez gözlerini benden kaçırıp halıya dikti. "Sağ ol," dedi pürüzlü bir sesle.

"Ağrın olursa beni çağır abi," diyerek hızlı adımlarla salondan çıktım. Kalbim hâlâ göğsümü delercesine atıyordu ve Ege’nin yüzündeki o sarı çiller, gecenin karanlığında zihnime kazınmıştı bile.

Salondan kaçarcasına çıkıp banyonun kapısını arkamdan kapattığımda, sırtımı soğuk ahşaba yaslayıp derin bir nefes aldım. Göğsüm hızla kalkıp iniyordu. Yanaklarım sıcaklıkla yanıyor, şakaklarımda atan nabız zihnimdeki o uğultulu sessizliği parçalıyordu.

Ege’nin elmacık kemiklerindeki o altın sarısı çiller... Dudağının kenarındaki yara izi... Ve gözlerinde, o an beliren tarifi imkansız yakınlık... Bakışlarının dudaklarıma kaydığı o milisaniyelik anda dünyadaki her şey durmuştu sanki. Eğer abim araya girmeseydi ne olacağını düşünmek bile içimde garip, tedirgin ama aynı zamanda ürperti veren bir kıpırtıya sebep oluyordu.

Başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım. Sakin ol Alin, dedim kendi kendime. Sakin ol. Zihnin hâlâ dünün felaketiyle darmadağın.

Yavaş adımlarla lavaboya yanaştım. Aynadaki yansımam bana benden çok uzak birini çağrıştırıyordu. Yanaklarım hafifçe kızarmış, gözlerimdeki o donuk, korku dolu gölge yerini garip bir canlanmaya bırakmıştı. Musluğu açtım. Avuçlarıma doldurduğum soğuk suyu defalarca yüzüme çarptım. Buz gibi su cildimi yaktı ama kafamdaki o sıcak karmakarışıklığı dağıtmaya yetmedi.

Emin adımlarla duş kabinine doğru ilerledim. Üzerimdeki kıyafetleri tek tek çıkarırken, günlerdir üzerime sinek gibi yapışan o ağır kokudan kurtulmak istiyordum. Tütün, hastane koridorlarının antiseptik kokusu ve dünün patlayan konfetilerinin bıraktığı barutumsuluk... Hepsini bedenimden söküp atmak gerekiyordu.

Sıcak suyu açtım. Duş başlığından süzülen buhar, banyonun küçük aynasını ve fayanslarını hızla kapladı. Suyun altına adımımı attığım an, iliklerime kadar işleyen bir sıcaklık omuzlarımdan aşağı kaydı. Gözlerimi kapatıp başımı geriye attım.

Su, şakaklarımdan süzülüp sırtımdan aşağı akarken gözümün önüne yine aynı görüntüler geliyordu. Önce o silahın patlama sesi, abimin göğsündeki dikişlerden sızan al kan, tavanın üzerime çöker gibi gelişi... Ardından bir anda dünkü o küçük vanilyalı pasta, Ege’nin mahcup gözleri ve az önce yüzüme kadar sokulan o tütün kokulu sıcak nefes.

Bedenimi lifleyip şampuanın vanilya kokulu köpüklerini saçlarıma yayarken kendimi ilk defa bu kadar çaresiz ama bir o kadar da hayatta hissettiğimi fark ettim. Dün gece öleceğimi sanmıştım. Zihnimdeki o karanlık koridorda abimin öldüğünü, her şeyin bittiğini kabullenmiştim. Ama şimdi... Şimdi banyonun buharı arasında, sıcak suyun altında atıyordu kalbim. Çarparak, kaburgalarımı zorlayarak...

Duştan çıktığımda bedenimi büyük bir havluya sardım. Saçlarımdaki suyu sıktıktan sonra Yeliz teyzenin benim için odaya bıraktığı temiz kıyafetleri giydim: Bacaklarımı sarmalayan gri bir eşofman altı ve Ege’nin dünkü sürprizden önce dolaptan çıkarıp bana uzattığı geniş, siyah hırka. Hırkayı üzerime geçirip fermuarını çekerken, kumaşa sinmiş olan o hafif odunsu kokuyu hissettim. İster istemez derin bir nefes çektim içime.

Saçlarımı nemli bir şekilde sırtıma bırakıp banyonun kapısını yavaşça araladım. Koridor karanlık ve sessizdi.Salona doğru attığım her adımda kalbimin ritmi yeniden değişiyordu. Onlarla karşılaşmak, az önceki o tuhaf andan sonra hiçbir şey olmamış gibi Ali Aras’ın ya da Ege’nin yüzüne bakmak zor olacaktı.

Salona adım attığımda beklediğim o gergin hava yoktu.

Ege, tekli koltukta uyuyakalmıştı. Başını geriye doğru düşürmüş, bir kolunu göğsünün üzerinde kenetlemişti. Yüzündeki o sert ifade tamamen silinmiş, yerini derin bir yorgunluğun getirdiği masumiyete bırakmıştı. Loş ışıkta elmacık kemiklerindeki o minik çiller hâlâ seçiliyordu. Dudağındaki krem hafifçe parıldıyordu.

Ali Aras ise üçlü koltukta dikleşmiş, elindeki soğuk çay bardağıyla boşluğa bakıyordu. Yüzündeki o her zamanki koruyucu, keskin çizgiler biraz gevşemişti ama gözlerindeki o uyanık gölge yerli yerindeydi. Beni gördüğünde bakışları yumuşadı. Çay bardağını sehpanın üzerine bırakıp koltukta bana yer açtı.

"Mis gibi kokmuşsun bir tanem," dedi abim, sesi fısıltıdan hallice pürüzlüydü.

Yanına yaklaşım, sessizce koltuğa ilişiğim. Başımı abimin sağlam olan omzuna yasladım. Ali Aras kolunu omzuma atıp beni kendine doğru çekti. Bedeninin sıcaklığı ve o tanıdık, tütünle karışık güven kokusu içimdeki son düğümleri de çözdü.

"Seni korkuttuk, değil mi?" diye sordu abim. Parmağının ucuyla nemli saçlarımın ucuyla oynuyordu. "Dün gece... O konfetiler patlayınca birden gitti zihnin. Ne olduğunu anlayamadım Alin. Seni öyle hareketsiz, kucağımda nefessiz görünce..." Sesi kırıldı. Cümlesini tamamlayamadı.

"Geçti abi," dedim, elimi abimin göğsüne, pansumanlı alanın biraz uzağına koyarak. "Gerçekten geçti. Sadece bir an için kendimi yeniden o felaketin ortasında sandım. Ses... Tıpkı o silah sesi gibiydi.

"Ali Aras derin bir nefes aldı. Göğsünün kalkıp inişini elimle hissettim. "Ben varken kimse sana dokunamaz. O şerefsizlerin hepsi hesabını verecek. Ege polis tarafını hallediyor zaten. Birkaç güne o pisliğin tamamen üstü çizilecek."

Gözlerim istemsizce tekli koltukta uyuyan Ege’ye kaydı.

"O çok üzüldü," dedim fısıltıyla. "Gerçekten fark edememiş. Sürpriz yapmak istemiş sadece."

Ali Aras başını hafifçe yana çevirip Ege’ye baktı. Bakışlarında az önceki o buz gibi tavırdan eser yoktu; sadece yılların getirdiği o derin, sarsılmaz dostluğun izleri vardı. "Biliyorum," dedi abim pürüzlü bir sesle. "Eşektir ama kötülüğü yoktur. Dün gece sen bayıldığında benden çok o panikledi. Seni ayıltmak için az kalsın evi birbirine katıyordu."

Abimin bu sözleri içimde garip bir sıcaklık yaydı. "Dudağını ne zaman patlatmış?"

Ali Aras hafifçe gülümsedi, dikişlerini zorlamamamaya çalışarak göğsünü tuttu. "Dün gece seni koltuğa yatırdıktan sonra mutfağa gitti. Tezgahın kenarına sertçe çarpmış kafasını. O kadar dalgındı ki, fark etmedi bile. Bütün gece salonun ortasında volta attı, benim yüzümden kız kriz geçirdi diye kendine sövdü durdu."

Zihnimde canlanan görüntü Ege’nin o alaycı, umursamaz zırhının arkasındaki insanı bir kez daha sergiledi önüne. Demek bütün gece vicdan azabından kendi kendini yemişti...

"Siz..." dedim, abimin gözlerinin içine bakmaya çalışarak. "Siz ikiniz dünden beri hiç uyumadınız, değil mi?"

"Uyunur mu Alin’im?" dedi Ali Aras, alnıma sıcacık bir öpücük kondurarak. "Sen böyle korkuyla uykunda sıçrarken, gözlerin kapalıyken bile ağlarken ben nasıl uyuyayım? Ama bak, şimdi iyisin. Yüzüne renk geldi. Kokun yerine geldi."

"İyiyim," dedim içtenlikle. "Sen yanımdasın. Artık gerçekten iyiyim."Sessizlik yeniden salona çöktü ama bu kez gergin ya da korku dolu bir sessizlik değildi bu. Gece yarısının getirdiği o duru, sarmalayıcı huzurdu. Dışarıda hafif bir yağmur başlamıştı; pencere camlarına vuran tık tık sesleri, odadaki ritmik nefes alışverişlere karışıyordu.

Ali Aras’ın göz kapakları ağırlaşmaya başlamıştı. Ağrı kesicilerin ve günlerin yorgunluğunun etkisiyle başı hafifçe geriye düştü. Saçlarını yavaşça okşamaya başladım. Tıpkı annemin bize yaptığı gibi... Parmaklarım koyu renk saçlarının arasında gezinirken abimin nefesleri derinleşti, göğsü düzenli bir ritimle inip kalkmaya başladı. Uyuyordu.

Onu uyandırmamak için milim kımıldamadan durdum.

Gözlerim yeniden Ege’ye takıldı. Tekli koltukta, hafifçe büzülmüş bir halde yatıyordu. Üzerinde hiçbir şey yoktu, banyonun açık penceresinden sızan serinlik salona yayılmaya başlamıştı. Titrediğini görünce içim cız etti.

Abimin başını yavaşça koltuğun yastığına bıraktım. Dikişlerini zorlamadan üzerini kenardaki ince battaniyeyle örttüm. Ardından sessiz adımlarla Ege’nin durduğu tekli koltuğa doğru ilerledim.

Yanına kadar gittim. Dizlerimin üzerine çöküp yüzüne baktım.

Uykusunda bile kaşları hafifçe çatıktı. Yüzündeki o çiller, gece lambasının cılız ışığında minik takımyıldızları gibi parıyordu. Dudağındaki o küçük yaraya baktım. Az önce pansuman yaparken aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi, nefesinin sıcaklığını yeniden hissettim tenimde. Bakışlarının dudaklarıma kayışı... Bir an için yine nefesim kesildi.

Sehpanın üzerinde duran diğer battaniyeyi aldım. Yavaşça, onu uyandırmamaya özen göstererek üzerini örttüm. Battaniyeyi çenesine kadar çekerken elim hafifçe omzuna değdi.

Ege aniden irkildi.

Gözleri hızla aralandı. Refleks olarak bileğimi yakaladı; kavrayışı güçlü ve sıcaktı. Ama karşısında beni görünce bakışlarındaki o sert, savunma odaklı ifade bir anda eridi. Kahve gözleri, uykunun mahmurluğuyla buğuluydu.

"Alin?" dedi fısıltıyla. Sesi pürüzlü ve kalındı.

"Benim..." dedim fısıldayarak, bileğimi onun elinden çekmeyerek. "Üşüdüğünü gördüm. Battaniye getirdim."

Ege gözlerini birkaç kez kırpıştırdı. Bileğimi tutan eli gevşedi ama tamamen bırakmadı. Başını hafifçe kaldırıp salonda uyuyan Ali Aras’a baktı, sonra tekrar bana döndü. Bakışları yüzümde, nemli saçlarımda ve üzerimdeki onun siyah hırkasında gezindi.

"Sağ ol," dedi. Sesindeki o derin ton içimi titretti. "Duş almışsın."

"Evet," dedim başımı hafifçe sallayarak. "İyi geldi."

Ege’nin bakışları bileğimi tutan elinden kayıp yüzüme yükseldi. Az önce abimin böldüğü o andan sonra ikimiz de ilk defa bu kadar yakındık. Yüzündeki mahcubiyet ve o tuhaf çekim hâlâ oradaydı.

"Alin," dedi, pufun kenarına doğru hafifçe kayarak. "Dün gece için... Gerçekten özür dilerim. Seni o hâle soktuğum için kendimi affedemiyorum."

"Söyleme öyle," dedim. Parmaklarım elinin üzerine doğru kaydı. "Senin bir suçun yoktu. Ben sadece... Geçmişin gölgesinden kaçamadım bir anlığına. Ama geçti. Bak, buradayım. İyiyim."

Ege elini elimden çekmedi. Aksine, başparmağıyla elimi hafifçe okşadı. Teninin sıcaklığı içimdeki o son soğukluğu da yakıp yıktı. "Seni bir daha öyle korkmuş görmek istemiyorum," dedi gözlerimin içine bakarak. "Yemin ederim, bir daha senin kılına bile zarar gelmesine izin vermem. Ne o şerefsizlerden, ne de kendi aptallığımdan."

"Biliyorum," dedim fısıltıyla. "Biliyorum Ege."

İkimiz de konuşmadık. Salondaki yağmur sesi ve loş ışık aramızda aşılmaz bir duvar değil, bizi dış dünyadan koruyan bir kalkan gibiydi. Ege’nin gözleri yine yüzümün her detayını ezberlemek ister gibi gezindi. Yanaklarımdaki renge, ıslak saçlarıma ve en son dudaklarıma baktı. Bu kez abim uyanık değildi, aramızda duracak kimse yoktu. Ama Ege, sınırlarını bilen bir dikkatle yavaşça geriye çekildi. Elimi hafifçe sıkıp bıraktı.

"Git uyu artık," dedi gülümsemeye çalışarak. Yüzündeki o sarı çiller yine belirginleşti. "Gözlerinin altı hâlâ yorgun. Abin de uyudu zaten."

"Sen de uyu," dedim ayağa kalkarak. "Bütün gece ayaktaydın."

"Uyurum," dedi battaniyeyi çenesine kadar çekerek. "Şimdi daha rahat uyurum."

Ona son bir kez gülümseyip üçlü koltuğa, abimin yanına döndüm. Koltuğun boş kalan tarafına uzandım. Başımı yastığa koyduğumda, pencereye vuran yağmur damlalarını dinledim.

Zihnimdeki o karanlık koridorlar artık kapkaranlık değildi. Koridorun sonunda sarı çiçekler açıyordu sanki. Abimin ritmik nefesleri, Ege’nin salondaki varlığı ve içimdeki o ilk defa filizlenen garip hisle gözlerimi kapattım.

Bu kez kâbuslar yoktu. Bu kez sadece huzur vardı.

Sabahın ilk ışıkları panjurların arasından süzülüp salona döküldüğünde, göz kapaklarım hafifçe kıpırdadı.

Rüya görmemiştim. Günler sonra ilk kez karanlık deponun rutubeti, patlayan silah sesleri ya da üzerime çöken beton tavan kabuslarıma sızmamıştı. Sadece yağmurun tıkırtısı ve başımın hemen yanında, abimin düzenli nefes alışverişleri eşlik etmişti uykuma. Bir süre gözlerimi açmadan öylece yattım. Yüzüme vuran ılık güneş ışığı cildimi ısıtırken, burnuma Ege’nin dün gece üzerime örttüğü hırkasına sinmiş olan o hafif odunsu koku geldi.

Yavaşça gözlerimi araladım.

Ali Aras hâlâ yanımda uyuyordu. Bir kolunu korumacı bir refleksle üzerime atmış, elimi kendi geniş avucunun içinde hapsetmişti. Uykusunda bile bırakmamıştı beni. Yüzündeki o her zamanki sert, gergin ifade durulmuş, yerini yorgun ama huzurlu bir dinginliğe bırakmıştı. Şakaklarındaki birkaç tel beyaz saç, sabahın erken ışığında parıldıyordu.

Derin bir nefes alarak gözlerimi tekli koltuğa çevirdim.

Ege orada yoktu. Üzerine örttüğüm battaniye düzgünce katlanmış, koltuğun kenarına bırakılmıştı. Sehpanın üzerinde duran boş çay bardağı ve dün gece kullandığımız ilk yardım kutusu da kaldırılmıştı.

Bileğimi abimin gevşeyen parmakları arasından yavaşça sıyırdım. Dikişlerini zorlamamaya gayret ederek üçlü koltuktan doğrulup ayağa kalktım. Evin içi çıt çıkarmayacak kadar sessizdi. Çıplak ayaklarımın ahşap parkedeki pürüzsüz dokunuşuyla koridora doğru yürüdüm.

Aralık duran mutfak kapısından dışarıya hafif bir tıkırtı ve taze demlenmiş çay kokusu yayılıyordu.

Yavaş adımlarla mutfağın eşiğine gelip durdum. Ege, sırtı bana dönük bir şekilde tezgahın önünde duruyordu. Üzerine siyah, bol bir tişört geçirmişti. Bir eliyle tezgahtaki bardaklara çay dolduruyor, diğer eliyle de dudağındaki yaraya dokunup hafifçe cıslıyordu. Sarı ışık mutfak penceresinden süzülüp geniş omuzlarına ve ensesindeki kısa kesilmiş koyu renk saçlarına vuruyordu.

"Çok canın yanıyorsa kurcalama," dedim fısıltıdan hallice bir sesle.

Ege irkilerek arkasına döndü. Elindeki çaydanlık hafifçe sarsılsa da hemen toparladı. Bakışları doğrudan benim üzerime, ıslaklığı henüz tamamen kurumamış saçlarıma ve üzerimdeki kendi siyah hırkasına kaydı. Yüzündeki o şaşkın ifade, bir saniye içinde yerini mahcup bir tebessüme bıraktı. Loş ışıkta elmacık kemiklerinin üzerindeki o altın sarısı çiller yine belirginleşmişti.

"Günaydın," dedi sesi sabahın mahmurluğuyla pürüzlü çıkarken. Dudağının kenarındaki yara hafifçe kabuk bağlamıştı. "Uyandırdım mı?"

"Hayır," dedim içeri adım atarak. "Zaten uyanmıştım."

Tezgâha yaklaşıp Ege’nin elindeki çaydanlığı yavaşça aldım. Parmaklarımız birbirine değdiğinde dün gece banyodan çıktıktan sonra salondaki o yakınlaşma, nefesinin sıcaklığı ve bakışlarının dudaklarıma kayışı zihnimde şimşek gibi çaktı. Yanaklarımın ansızın ısındığını hissettim ama bozuntuya vermeden bardağı doldurmaya devam ettim.

Ege tezgâhın kenarına yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. Beni izliyordu. Bakışlarında kaba bir merak değil, beni incitmekten korkan hassas bir dikkat vardı.

"Nasıl hissediyorsun?" diye sordu. Sesindeki alaycı tondan eser yoktu. "Kâbus falan gördün mü?"

"Hiç görmedim," dedim çay bardaklarını tepsiye dizerken. "Günler sonra ilk defa deliksiz uyudum. Sanırım... İyileşiyorum."

"İyileşiyorsun," diye tekrarladı Ege, fısıltıyla. Yüzündeki o çilli tebessüm derinleşti. "Bunu duymak güzel. Dün gece seni o halde görünce ben..." Sözünü tamamlayamadı, bakışlarını yere indirdi.

"Ege," dedim, tepsinin kenarını tutmayı bırakıp ona doğru bir adım atarak. "Sürekli kendini suçlamayı kes artık. Sen bir hata yapmadın. Sadece... Ben gürültüye hazırlıksızdım. O an zihnimdeki kilitler açıldı sanki. Ama geçti. Gerçekten geçti."

Ege başını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Kahverengi irislerindeki o sarı hareler sabah güneşinde ışıldıyordu. Uzanıp elimi tutacak gibi bir hamle yaptı ama kapıdan gelen ayak sesleriyle duraksayıp geri çekildi.

"Siz ikiniz sabahın köründe ne fısıldaşıyorsunuz orada?"

Ali Aras, bir eliyle göğsündeki dikişlerini tutarak mutfak kapısında belirdi. Saçları darmadağınıktı, gözleri uykusuzluktan hafifçe kanlanmıştı ama üzerindeki o korumacı hâli bir milim bile eksilmemişti. Bakışları hızlıca benimle Ege arasında mekik dokudu.

"Çay demliyorduk Ali," dedi Ege hemen, o eski alaycı maskesini yüzüne takarak. "Sana da koyalım dedik ama maşallah radar gibisin, kokuyu alır almaz dikildin başımıza."

"Çay kokusuna değil, senin cırtlak sesine uyandım ben," dedi Ali Aras, söylenerek masanın kenarındaki sandalyeye oturdu. Yüzünü buruşturarak derin bir nefes aldı. "Alin’im, bir bardak da bana ver."

Yanına gidip çayını uzattım. Masanın üzerine eğilip alnından öptüm. "Ağrın var mı?"

"Yok bir tanem, iyiyim ben," dedi Ali Aras elini sırtıma koyarak. Ama gözleri Ege’nin dudağındaki yaradaydı. "Senin usta pansumancı işini iyi yapmış galiba. Yarandaki şişlik inmiş lan Ege."

Ege çayından bir yudum alırken gözlerini kaçırdı. "Alin’in eli hafifmiş, senin gibi kalas değil en azından."

"Lafa bak," diye mırıldandı abim ama sesinde öfke yoktu. Dün gecenin o gergin, ölümcül havası tamamen dağılmış; yerini bu küçük mutfaktaki sıcacık aile ortamına bırakmıştı.

Günün ilerleyen saatlerinde Yeliz teyze ve Peri de uyandı. Mutfak bir anda neşeyle, taze pişmiş poylu ekmek kokusuyla ve kahkaha sesleriyle doldu. Pazar kahvaltısı gibiydi ama pazar değildi. Geçmişin üzerimize bıraktığı o ağır, kapkara bulutlar yavaş yavaş dağılıyor, hayat kendi ritmini yeniden bulmaya çalışıyordu.

Kahvaltıdan sonra Ali Aras salondaki koltukta dinlenmeye çekildi. Yeliz teyze ve Peri mutfağı toplarken, Ege salondaki sehpanın üzerine serdiği dosyalarla ilgileniyordu. Telefonu neredeyse hiç susmuyordu. Polis departmanından, adliyeden ve avukatlardan gelen aramalara kısa, sert ve net cevaplar veriyordu.

Koridorun köşesinden onu izledim bir süre. Telefonu kapatıp derin bir nefes alarak şakaklarını ovdu. Dün gece yanımda diz çöken, suçlulukla kıvranan adam gitmiş; yerine işini halleden, soğukkanlı ve tehlikeli Ege gelmişti.

"Olay ne durumdaymış?" diye sordum, salona doğru yürüyerek.

Ege başını kaldırıp dosyaları kapattı. "O şerefsizlerin hepsi gözaltında. İçeriden çıkmaları imkânsız. Abinin ifadesini ve hastane raporlarını dosyaya ekledik. Bitti Alin. O kâbus tamamen bitti."

Kâbusun bittiğini duymak içimde garip bir boşluk yarattı. Günlerdir korkuyla, panikle, hayatta kalma arzusuyla atan kalbim birdenbire ritmini yavaşlattı. "Gerçekten bitti mi?"

"Bitti," dedi Ege, ayağa kalkıp bana doğru yaklaşarak. Aramızdaki mesafeyi kapattı. Yüzündeki o sert ifade bir anda eridi. "Artık korkacak, kaçacak hiçbir şey yok. Sen, abin, hepiniz güvendesiniz."

"Sayende," dedim gözlerinin içine bakarak."Bizim sayemizde," diye düzeltti Ege, sesini alçaltarak. "Ama en çok senin sayende. Sen o kadar güçlü durmasaydın, biz çoktan darmadağın olmuştuk."

Sessizlik aramızda süzüldü. Bu kez utangaç ya da kaçamak bir sessizlik değildi bu; birbirimizin varlığını, yaşanan her şeyi kabullenen derin bir paylaşımdı. Ege elini yavaşça kaldırdı. İki parmağının ucuyla yanağıma dökülen nemli bir saç telini geriye, kulağımın arkasına itti. Parmaklarının sıcaklığı tenimde tatlı bir ürperti bıraktı.

"Sana bir şey vermek istiyorum," dedi birden.

"Ne?"

Ceketinin iç cebine uzandı. Oradan küçük, kadife kaplı, siyah bir kutu çıkardı. Kutuyu açmadan avucuma bıraktı. Kutu küçüktü ama ağırlığı hissediliyordu.

"Bu ne Ege?"

"Dün gece... Doğum günün için," dedi mahcup bir sesle. "Konfetiler patlamadan önce bunu verecektim sana. Ama ortalık karışınca cebimde kaldı. Aç bakalım."

Kutunun kadife kapağını yavaşça kaldırdım.

İçinde, incecik gümüş bir zincirin ucuna sallanan küçük bir kolye ucu vardı. Pırlanta ya da gösterişli bir taş değildi bu. Küçük, gümüşten işlenmiş bir manolya çiçeğiydi. Çiçeğin tam ortasında ise küçücük, altın sarısı bir taş parıldıyordu.

Gözlerim doldu. "Annemin..." diye mırıldandım. "Annemin mezarına diktiğim manolyalar..."

"Biliyorum," dedi Ege, sesi fısıltıya dönüşürken. "Peri söyledi. Anneni, manolyaları ne kadar sevdiğini... Dedim ki, Alin nerede olursa olsun annesinin kokusunu, sevgisini yanında taşısın. Ortasındaki sarı taş da... Şey, dilek tutarken aklına gelen o sarı çiçekler için."

Gözümden kayan tek bir damla yaş yanağımdan aşağı süzüldü. Ama bu kez üzüntüden değildi. Hayatımda ilk defa biri, kalbimin en gizli, en kırılgan köşesini bu kadar net görmüş ve oraya dokunmuştu.

"Ege..." dedim, sesim titreyerek. "Bu... Bu hayatımda aldığım en güzel şey."

"Ağlama hemen," dedi Ege gülümseyerek, başparmağıyla yanağımdaki yaşı nazikçe silerek. "Gül diye aldım ben onu."

"Ağlamıyorum ki," dedim burnumu çekerek. Kutudaki kolyeyi çıkardım. "Takar mısın?"

Ege kolyeyi avucumdan aldı. Arkama geçip zincirin iki ucunu tuttu. Saçlarımı öne doğru topladım. Ege’nin göğsü sırtıma hafifçe değdi; kokusu, sıcaklığı tamamen beni sarmaladı. İnce gümüş zincir boynuma dokunduğunda tenim buz kesti ama kilit kapanıp Ege’nin elleri omuzlarıma yerleştiğinde içim sıcacık oldu.

Manolya ucu, tam köprücük kemiklerimin birleştiği çukura oturdu.

Ege aynadan bana baktı. Omuzlarımdaki ellerini çekmedi. "Çok yakıştı," dedi fısıltıyla. "Sanki hep oraya aitmiş gibi."

Aynadaki yansımamıza baktım.

Siyah hırkasının içinde duran ben ve hemen arkamda, omuzlarımı korurcasına tutan Ege... Yüzündeki o altın çiller, gözlerindeki derinlik ve dudağındaki küçük yara iziyle bana bakıyordu. Dün gecenin kâbusu, geçmişin acıları hâlâ bir yerlerde duruyordu belki ama artık biliyordum.

Zihnimdeki o karanlık koridorun sonunda sadece geçmişin hayaletleri yoktu. Orada; abimin sarsılmaz sevgisi, annemin manolyaları ve Ege’nin gözlerindeki o altın sarısı ışık vardı.

Ve ben, ilk defa o koridorda yürümekten korkmuyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

28okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…