Bölümler 16Şu an: 10. Bölüm: Gölgeye Adım
- 1 1. Bölüm: Geceye Tutunamayanlar2.409 kelime
- 2 2. Bölüm: Lekeli Manolyalar6.528 kelime
- 3 3. Bölüm: Gölgelerin Enkazı9.037 kelime
- 4 4. Bölüm: Üç Kurşun, Bir Çocukluk7.412 kelime
- 5 5. Bölüm: Yarım Kalan Sayılar4.084 kelime
- 6 6. Bölüm: Gül Sabunu ve Islak Toprak5.246 kelime
- 7 7. Bölüm: Kimsesiz Bir Yaş6.199 kelime
- 8 8. Bölüm: Gölge ve Işık4.647 kelime
- 9 9. Bölüm: Eşik5.974 kelime
- 10 10. Bölüm: Gölgeye Adım5.164 kelime · Okuduğun bölüm
- 11 11. Bölüm: Gölgenin Pençesinde5.008 kelime
- 12 12. Bölüm: Tetik3.693 kelime
- 13 13. Bölüm: Fırtınanın Eşiğinde4.223 kelime
- 14 14. Bölüm: Çatlak5.160 kelime
- 15 15. Bölüm: Sığınak4.265 kelime
- 16 16. Bölüm: Ateş5.714 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Öfkelenmiştim. Hemde fazlasıyla.
Sadece beni kısıtlamaya çalışmamışlardı, daha tanımadıkları Sarp’ı da şüpheli konumuna almışlardı. Ama buna hakları yoktu. İzin vermeyecektim.
Ayaklarımı yere vura vura odaya çekilmiştim. Kendimi yatağa fırlatıp üzerimdeki kıyafetleri bile değiştirmeden gözlerimi kapattım.
Ama uyuyamıyordum.
İçeriden sesleri geliyordu.
“Biraz fazla mı üzerine gittim?” dedi abim. Sesi pişmanlıkla doluydu.
Ege’nin derin bir nefes aldığını duydum. “Bir abi olarak seni anlayabiliyorum. Kardeşini korumaya çalışıyordun ama bu ona fazla geliyor galiba.”
Ege’nin sesindeki o yorgun kabulleniş, kapının ahşap dokusundan süzülüp odamın sessizliğine döküldüğünde gözlerimi sımsıkı kapattım. Karanlıkta, göz kapaklarımın arkasında kırmızımsı hareler dans ediyordu. Göğsümün ortasında yine o tanıdık, ağır taş belirmeye başlamıştı; fakat bu kez korkudan ya da geçmişin kâbuslarından değil, anlaşılmamanın getirdiği o amansız sıkışmışlıktandı.
Sırtüstü yatağa uzandım. Boynumdaki gümüş manolya kolyenin zinciri tenimi hafifçe sızlatıyordu. Parmağımın ucuyla kolyenin ortasındaki o minik sarı taşa dokundum. Az önce mutfakta, salonda "Seni koruyoruz" diyen sesler, şimdi zihnimde yankılandıkça duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Beni seviyorlardı, bunu biliyordum. Canları pahasına korurlardı, bunu da yaşamıştım. Ama korumak ile hapsetmek arasındaki o ince çizgi, ikisinin de gözünde çoktan silinip gitmişti.
Sokaktan geçen tek tük arabaların far ışıkları tavanı boydan boya katetti. Dışarıda akan, durmayan, kendi ritminde seyreden koca bir hayat vardı. İçerideyse, sırf canım acımasın diye beni pamuklara sarıp bir cam fanusun içinde sergilemek isteyen iki adam...
Salondaki fısıltılar bir süre daha devam etti.
"Yarın nöbetim var Ali Aras," diyordu Ege, sesi bu kez daha alçak, bir hekimin profesyonel mesafe koymaya çalışan tonundaydı. "Ama kafeye uğrayacağım. O çocukla kendim konuşacağım."
"Gerek yok, ben hallederim," dedi abim. Sesi sertti, pansumanının sızladığını hissettiren o boğuk hırıltı sesine yansıyordu. "Kafeye gidip kim olduğuna bakmak iki dakikamı almaz. Kimmiş bu Sarp, neyin nesiymiş anlarız."
"Ali Aras, kızı iyice ürkütmeyelim. Görüyorsun, ne desek ters anlıyor."
"Ters anlasın Ege! Ölsün mü? O günleri ne çabuk unuttun? Bir anlık dikkatsizlik bize neye mal oluyordu az kalsın! Ben bir daha Alin'in saçının teline zarar gelmesine izin vermem. Gerekirse bu evden dışarı adım attırmam."
Duvarın arkasından gelen bu cümleler kalbime bir bıçak gibi saplandı. Bir daha dışarı adım attırmamak mı?
Yataktan sessizce doğruldum. Dizlerimi göğsüme doğru çekip kollarımı etrafına sardım. Yanaklarıma hücum eden sıcaklık, öfkenin ve çaresizliğin harmanlandığı o yakıcı histi. Bir abi ve bir doktor... Biri hayatı tehditlerden, diğeri hastalıklardan ibaret gören iki adam. Onların dünyasında insan ya kurbandı ya da hasta. Ortası yoktu. Ben ise sadece Alin olmak istiyordum; kahve döküp önlüğünü kirleten, arkadaşıyla dedikodu yapan, sabahları otobüse yetişmeye çalışan sıradan bir Alin...
Ama başımda iki koruma gibi biri varken bu imkânsız gibiydi. Onları anlamaya çalışıyordum ama beni boğmalarına gerek yoktu.
Abartıyorlardı. Ben artık korunması gereken küçük Alin değildim. Büyümüştüm ve artık kendi ayaklarımın üzerinde durabilirdim. Tabii Ali Aras buna izin verirse.
“Peri, sen yine benim üstümü mü giydin?” Bağıran Ege’ydi.
“Abi, seninkiler bol geliyor. Seninkileri daha çok seviyorum!” dedi Peri kendini savunmaya çalışarak.
“Çıkar şunu!”
“Hayır! Kolaysa çıkar!”
“Abim beni getirme oraya!” dedi Ege’nin sert sesi. “Güzelce laf dinle ve çıkar.”
İçeride patlak veren bu ani ve tanıdık ev hali kavgaları, salondaki o kasvetli ve ağır havayı bir nebze de olsa dağıtmıştı. Peri’nin Ege’yi çileden çıkaran o umursamaz, şımarık neşesi kapımın altından odama süzülürken dudaklarım hafifçe kıvrıldı ama içimdeki o kırgınlık öyle kolay geçecek türden değildi. Sırtımı soğuk duvara yaslayıp bacaklarımı kendime daha çok çektim.
Dışarıda hayat devam ediyordu. Ege tişörtünün peşindeydi, Peri abisini kızdırmanın tadını çıkarıyordu, Ali Aras ise muhtemelen göğsündeki sızıya rağmen zihninde Sarp’ın şeceresini çıkaracak senaryolar yazıyordu. Bense bu odada, kendi hayatımın seyircisi gibi hapsedilmiş duruyordum.
"Bak hâlâ pazarlık yapıyor!" dedi Ege, adımları koridorda yankılanırken. "Peri, o tişörtü en son giydiğinde koluna vişne suyu döktün kızım sen! Ver diyorum şunumu, yarın hastaneye gitmeden önce giyecektim!"
"Abi valla dökmedim bu sefer!" dedi Peri, koşarak salona doğru kaçarken. "Hem Ali Aras abim bir şey demiyor, sen niye bu kadar takıntılısın? Bak, yaralı adama sığınıyorum, vuramazsın da bana!"
"Bana bak Peri, beni karıştırma," diye gürledi abimin boğuk sesi salondan. "Kafam zaten kazan gibi. Git abinin tişörtünü çıkar, benim kazağı giy ne giyiyorsan. İkinizin cırtlak sesini çekecek hâlim yok dikişlerim sızlıyor zaten."
"Aman, iyi be! İki abim var, ikisi de huysuz ihtiyar gibi!" Peri’nin söylenerek odasına doğru koşan ayak sesleri koridorda kapımın önünden geçti.
Derin bir nefes aldım. Göğsümdeki gümüş manolya kolyenin gümüş yaprakları parmaklarımın arasında ısınmıştı. Yatakta hafifçe kayarak doğruldum. Komodinin üzerindeki saat gecenin birini gösteriyordu. Birkaç saat sonra güneş doğacaktı. Ve o güneş doğduğunda, bu evde yine aynı tiyatro oynanacaktı: Ege beni kontrol etmek için nabzımı ölçecek, Ali Aras, "Bugünlük evde kalıyorsun" diyecek, beni o cam fanusun içine yeniden oturtacaklardı.
İzin vermeyecektim. Vermemeliydim.
Ali Aras’ın daralmış sesini duydum. “Yok, ben daha fazla dayanamayacağım.”
Adım sesleri odaya doğru yaklaşıyordu.
Kapı iki kere nazikçe tıklatıldı. “Abim… Güzelim, müsait misin? Girebilir miyim içeri?”
Derin bir nefes alıp yatakta biraz daha doğruldum. Öfkem hâlâ taze ve sıcaktı ama abimin o pişmanlık ve ağrı dolu sesindeki kıyamazlığı duyunca sesimi çok fazla sertleştiremedim. Yine de gardımı tamamen indirmeye hiç niyetim yoktu.
"Gel," dedim, sesimin olabildiğince düz ve mesafeli çıkmasına gayret ederek.
Kapı yavaşça aralandı. İçeriye koridorun loş ışığı sızarken abim eşikte durdu. Eliyle kaburgalarını hafifçe tutuyordu; babamın o acımasız darbelerinin bıraktığı eziklerin hâlâ nasıl sızladığı her halinden belliydi. Annemi o canavarın elinden korumak için kendini öne attığında aldığı darbelerin izi, sadece bedeninde değil, sesinde de derin bir yorgunluk bırakmıştı. Karanlığa alışan gözlerim, yüzündeki o suçluluk duygusunu ve çöküntüyü hemen yakaladı. Adımlarını çekinerek atarak yatağın kenarına kadar geldi ve bir süre yüzüme baktı. Ben bakışlarımı komodinin üzerindeki lambadan ayırmadım.
"Hâlâ uyumadığını biliyordum," diye başladı lafa, sesi pürüzlü ve kısıktı. Yatağın ucuna, bacaklarımı kıvırdığım yerin hemen yanına yavaşça oturdu. Yatak onun ağırlığıyla hafifçe çökerken derin bir iç çekti. "Alin... Güzelim, yüzüme bakmayacak mısın?"
Gözlerimi yavaşça ona çevirdim ama ifademdeki o soğuk duvarı çekmedim. "Neden bakayım Ali Aras? Yarın evden çıkmama kararımı yüzüme karşı bir kez daha tekrar et diye mi?"
Abim kuruyan dudaklarını ıslattı, bakışlarını benden kaçırıp ellerine baktı. Parmağındaki alyansı hafifçe çevirdi, sonra tekrar bana döndü. "Ben öyle demek istemedim. Sadece... Sadece sinirlerim çok bozuktu. Kafam yerinde değil."
"Ama ağzından çıkanlar gayet netti," dedim, sesimdeki kırgınlığı bastırmaya çalışarak. "Beni eve kapatmaktan bahsettin. Bir daha dışarı adım attırmam dedin. Sen ne yapmaya çalışıyorsun abi? Beni koruyor musun, yoksa bir odaya hapsedip anahtarını da Ege’yle birlikte cebinize mi koyuyorsunuz?"
"Öyle şey olur mu hiç?" dedi sesi aniden yükselerek, fakat hemen ardından kaburgalarına saplanan bir ağrıyla yüzünü buruşturup elini göğsünün yanına bastırdı. Bir an için refleks olarak elimi ona doğru uzatacak gibi oldum ama kendimi tuttum. Kendimi geri çektim. O da bunu fark etti. Bakışlarındaki incinmişlik daha da belirginleşti. "Alin, yapma böyle... Bize yabancıymışız gibi bakma. Biz sen zarar görme diye çıldırıyoruz burada."
"Zarar görmeyeyim diye beni nefessiz bırakıyorsunuz!" diye karşılık verdim, içimde patlamaya hazır bekleyen o volkan nihayet dışarı sızıyordu. "Siz korumuyorsunuz Ali Aras, siz boğuyorsunuz! Benim bir hayatım var. Yaşadığım zorluklar oldu, evet. O kâbus dolu günleri geçirdik, evet! Ama ben iyileşmek istiyorum. Dışarı çıkmak, insanlarla tanışmak, çalışmak, kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum. Siz ise beni geçmişin o karanlık gününe çivileyip bırakmak istiyorsunuz!"
"O geçmiş gün dediğin şey yüzünden seni neredeyse kaybediyorduk!" dedi abim, sesi bu kez fısıltılı bir haykırışa dönüştü. Gözleri parladı, gözpınarlarında biriken o korku yıllar geçse de hiç eksilmemişti. "Sen o gün o hastane odasında, o kabloların arasında yatarken benim ciğerim söküldü Alin! Ben her gece gözlerimi kapattığımda senin o çaresiz sesini duyuyorum. Şimdi gelmiş bana Sarp diyorsun. Kim olduğunu bilmediğimiz, nereden çıktığı belirsiz bir herif! Nasıl sakin kalmamı bekliyorsun? Nasıl aman canım, ne olacak, deyip kenara çekilmemi istersin?"
"Sarp sadece bir insan!" dedim, sesimi yükseltmekten çekinmeyerek. "Sadece bir müşteri, belki bir arkadaş! Ama siz daha adını duyar duymaz adama potansiyel suçlu muamelesi yaptınız. Hakkımda karar alma yetkisini nereden buluyorsunuz? Ben çocuk değilim! Büyüdüm ben Ali Aras, anla artık şunu! Büyüdüm!"
"Sen benim kardeşimsin!" dedi hırsla, öne doğru eğilip elimi tutmaya çalıştı ama elimi çekip kucağımda topladım. Boşta kalan eli yatak örtüsüne düştü. "Yaşın kaç olursa olsun, ister elli yaşında ol, benim gözümde hâlâ o korumam gereken, gözümden sakındığım küçük kız kardeşimsin. Sen beni anlıyor musun? Eğer sana bir şey olursa ben bir daha ayağa kalkamam. Annemi korurken yediğim o dayak, kırılan kaburgalarım canımı yakmaz benim; senin canın yanarsa ben ölürüm!"
"İşte sorun da bu!" dedim, gözlerimden süzülmek üzere olan bir damla yaşı hırsla sildim. "Sen beni korumuyorsun ki, kendi korkularını benim üzerimden yatıştırmaya çalışıyorsun! Sen ve Ege... İkiniz bir olmuşsunuz, benim adıma kararlar alıp hayatımı yönetebileceğinizi sanıyorsunuz. Ege hastaneden çıkar çıkmaz tepemde biter, sen her yerin morluk içindeyken, nefes almakta bile zorlanırken kalkıp kafeye gelip adam basma planları yaparsın... Ben sizin kuklanız değilim!"
"Ege sadece senin iyiliğini düşünüyor," dedi abim, sesi biraz yatışır gibi oldu ama savunmacı tavrı sürüyordu. "O da en az benim kadar endişeleniyor. O gün seni o durumdan çekip çıkaran doktor o, seni yeniden hayata döndüren o. Onun da hakkı var senin üzerine titremeye."
"Onun hakkı falan yok!" diye kestirip attım. "Ege benim sadece doktorum ve senin arkadaşın! Benim üzerimde kontrol kurma hakkını ona kimse vermedi. Ama sen veriyorsun. İkiniz oturup arkamdan planlar yapıyorsunuz. Kafeye gideceğim, o çocukla kendim konuşacağım, ne demek ya? Siz mafya mısınız Ali Aras? Polis misiniz, gardiyan mısınız?"
Abim derin bir nefes verdi, elini yüzüne götürüp şakaklarını ovdu. Sakalları parmaklarının arasında hışırdadı. Bir süre ikimiz de sustuk. Odamızın içindeki o ağır sessizlik, duvarlardaki gölgelerle birlikte büyüdü. Salondan Peri’nin televizyonu açtığı hafif müzik sesi geliyordu ama o ses bile aramızdaki gerilimi azaltmaya yetmiyordu.
"Tamam..." dedi abim nihayet, sesi oldukça bitkin çıkmıştı. "Kabul ediyorum. Mutfaktaki konuşmalarımız fazla ileri gitti. Eve kapatırım, demem hataydı. Sinirle söylenmiş bir laftı, biliyorsun yapmam öyle bir şey."
"Amacın o ama!" dedim doğrudan gözlerinin içine bakarak. "Bunu eyleme dökmesen bile zihninde beni hapsettiğin o kafes var Ali Aras. Ben o kafeste yaşamak istemiyorum. Bugün Sarp olur, yarın başka biri olur... Siz her karşıma çıkan insana bir tehdit gözüyle bakarsanız ben nasıl yaşayacağım? Nasıl güvende hissedeceğim? Ben zaten kendi içimde her gün o korkuyla savaşıyorum. Bir de sizin baskınızla savaşmak zorunda mıyım?"
"Biz sana baskı yapmıyoruz Alin, biz seni koruyoruz," diye diretti tekrar, ama bu sefer sesi daha yumuşaktı. Kırılmıştı, bunu hissedebiliyordum. "Dışarıdaki dünya senin sandığın kadar masum değil. İnsanlar senin sandığın kadar iyi niyetli değil. Hele ki senin gibi iyi niyetli, temiz bir kızı görünce... Ben sadece gardını alman gerektiğini söylüyorum."
"Gardımı ben kendim alırım!" dedim dik bir sesle. Boynumdaki manolya kolyeyi tuttum. "Ben o karanlıktan tek başıma çıkmadım belki ama o acıyı tek başıma çektim. Hücrelerimde hâlâ o günün izleri var. Ben unutmuyorum ki! Ama unutmamak demek, yaşamaktan vazgeçmek demek değildir. Siz bana yaşamayı değil, sadece hayatta kalmayı öğretiyorsunuz. Ben hayatta kalmak istemiyorum, yaşamak istiyorum!"
Abim başını yavaşça öne eğdi. Yüzündeki kasların gerildiğini, çenesinin kenarındaki kemiklerin belirginleştiğini gördüm. Söylediğim her kelime bir ok gibi ona saplanıyordu, farkındaydım. Ama gerçeği duymaya ihtiyacı vardı. İkisinin de vardı.
"Ege yarın kafeye gelmeyecek," dedi birden, sesi pürüzsüz ve kararlı bir tonda çıktı. "Ben de gelmeyeceğim."
Şaşkınlıkla ona baktım. "Ne?"
"Gelmeyeceğiz," dedi tekrar, bakışlarını kaldırıp doğrudan gözlerimin içine dikti. "Madem bu kadar çok istiyorsun, madem kendi kanatlarınla uçabileceğine inanıyorsun... Tamam. Yarın o kafeye tek başına gideceksin. O çocukla da konuşacaksın, kahveni de yapacaksın. Biz müdahale etmeyeceğiz."
İnanmayan gözlerle yüzünü inceledim. "Gerçekten mi? Ege’yi nasıl durduracaksın peki? O ukala adam kesin yine bir bahane bulur, hastanın nabzını kontrol etmeye geldim, diye masama oturur."
Abim hafifçe gülümsedi ama bu gülüş gözlerine ulaşmadı. "Ege’yi ben hallederim. Ama bir şartım var Alin."
İşte gelmişti. "Ne şartı?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Bize karşı dürüst olacaksın," dedi, sesi son derece ciddi bir hâl aldı. "Eğer o çocukta, ya da etrafındaki herhangi bir şeyde en ufak bir tuhaflık hissettiğin an... En ufak bir şüpheye düştüğün an bize geleceksin. Bize rol yapmayacaksın. İyiyim ben, hallederim triplerine girmeyeceksin. Anlaştık mı?"
Gözlerimi süzdüm. "Ben zaten dürüstüm. Siz bana güvenmiyorsunuz."
"Konu sana güvenmemek değil," dedi abim, uzanıp bu kez çekinmeden elimi tuttu. Elinin sıcaklığı ve nasırlı dokusu avucumu kapladı. "Konu senin o kocamış yüreğin. Herkesi kendin gibi sanmandan korkuyoruz. Tamam, kabul... Fazla üzerine geldik. Ege de ben de sınırı aştık. Ama bizi de anla kızım. Bu dünyada senin kılına zarar gelse, benim nefesim kesilir. Bunu sana ceza olsun diye değil, sensiz bir hiç olduğum için yapıyorum."
Gözlerimden bir damla yaş yanağıma süzüldü. Bu adam benim abimdi. Canımdı. Ne kadar öfkelensem de, ne kadar beni boğduğunu hissetsem de beni ne kadar çok sevdiğini biliyordum. Tutunduğu tek şey bendim belki de.
"Biliyorum..." dedim fısıltıyla, elini hafifçe sıktım. "Biliyorum Ali Aras. Ama beni serbest bırakmazsanız, ben asla iyileşemem. Beni sürekli cam bir fanusun arkasında tutarak iyileştiremezsiniz. Bırakın biraz canım yansın, bırakın hata yapayım. Ama bırakın yaşayayım."
Abim derin bir nefes aldı. Elimi kaldırıp dudaklarına götürdü ve parmaklarımın üzerine uzun, sıcak bir buse kondurdu. "Peki," dedi, sesi titriyordu. "Peki güzelim. Dediğin gibi olsun. Yarın tamamen senin günün. Kimse karışmayacak."
"Ege de mi?" diye sordum, hâlâ tam emin olamayarak.
"Ege de," dedi abim gülümseyerek. "Onunla ben konuşacağım. Hastanede nöbeti var zaten, oradan çıkıp kafeye gelmesini ben engellerim. Sen yeter ki o yüzünü asma. Sen böyle çatık kaşla durunca evin bütün ışıkları sönüyor sanki."
Dudaklarımda küçük bir tebessüm belirdi. Yanağımdaki ıslaklığı omzumla sildim. "Aptal," dedim hafifçe gülerek. "Sanki çok umrunuzdaymış gibi..."
"Umrumuzda tabii," dedi abim, zorlanarak da olsa yerinden doğruldu. Kaburgalarındaki acıyla hafif bir ah sesi çıkardı, elini böğrüne bastırdı ama çabuk topladı. "Hadi şimdi uyu bakalım. Saat bir oldu. Yarın o çok önemli işine geç kalma."
"Geç kalmam," dedim yorganı üzerime çekerek. "Sen de git yat artık. Ağrı kesicini almayı unutma, babamın bıraktığı o morluklar kendi kendine geçmeyecek."
"Tamam komutanım," dedi takılarak. Kapıya doğru yürüdü, tam çıkacakken durup arkasına döndü. Koridorun ışığında silüeti kocamandı. "Alin?"
"Efendim?"
"Seni çok seviyorum güzelim. Bunu sakın unutma. Ne yapıyorsak, ne kadar çileden çıksak da... Sadece seni çok sevdiğimizden."
"Biliyorum," dedim, bu kez içimden gelen samimi bir sesle. "Ben de seni çok seviyorum abim. Hadi git yat."
Abim kapıyı hafifçe aralık bırakarak dışarı çıktı. Adımları salona doğru ilerlerken, Ege’nin alçak sesle bir şeyler sorduğunu, abimin de ona yanıt verdiğini duydum. Sesler giderek uzaklaştı, fısıltıya dönüştü ve nihayet evin içine derin bir sessizlik çöktü.
Sırtımı tekrar yastığa koydum. Göğsümdeki o ağır taş sanki biraz hafiflemişti. Tam olarak yok olmamıştı, Ege’nin yarın ne yapacağını ya da Sarp ile aramızda nasıl bir diyalog geçeceğini bilemiyordum ama en azından bir adım atmıştım. Kendi hayatımın direksiyonunu elimde tutmak için küçük ama önemli bir adım...
Gözlerimi kapattım. Kolyemin gümüş yaprakları göğsümün üzerinde yükselip alçalan nefesimle ritim tutarken, yarının getireceği fırtınaya hazır bir şekilde kendimi uykunun kollarına bıraktım.
Alarmın tiz sesi odanın içinde yankılandığında gözlerimi zorlukla açtım. Gece boyunca bir sağa bir sola dönüp durmaktan, uykunun o huzurlu kollarına ancak sabaha karşı teslim olabilmiştim. Tavanı katetmeye başlayan ilk güneş ışıkları, odayı loş ve sarımsı bir renge boyuyordu. Göğsümün üzerindeki gümüş manolya kolye gece boyunca tenimde ısınmıştı. Parmağımın ucuyla kolyenin ortasındaki minik sarı taşa dokunup derin bir nefes aldım.
İçeride henüz bir hareket yoktu. Mutfaktan gelen tıkırtılar Ali Aras’ın ya da Peri’nin uyanmış olabileceğini gösteriyordu. Yataktan hızla doğrulup ayaklarımı soğuk parkeye bastım. Dün gecenin o ağır, kasvetli havası geride kalmış gibiydi ama içimdeki o kıpır kıpır heyecan ve hafif gerginlik hâlâ yerli yerindeydi. Bugün benim günümdü. Kendi hayatımın direksiyonuna geçip o kafeye gidecek, kendi dünyamda var olacaktım.
Aynanın karşısına geçip yüzüme baktım. Yanaklarımdaki hafif kızarıklık, uykusuzluğun bıraktığı gölgeler... Yine de gözlerimde uzun zamandır ilk defa gördüğüm bir kararlılık ışığı vardı. Üzerimdeki kıyafetleri değiştirip rahat bir kot ve beyaz bir tişört giydim. Saçlarımı dağınık bir topuz yapıp odadan çıktım.
Mutfak kapısından içeri adım attığımda Ali Aras’ı tezgahın önünde buldum. Bir elinde kahve kupası vardı, diğer eliniyse hafifçe kaburgalarına bastırıyordu. Yüzündeki yorgunluk ve babamın bıraktığı o gözle görülmeyen ağrının izleri hâlâ tazeydi ama beni görünce dudaklarında hafif, zoraki bir tebessüm belirdi.
"Günaydın," dedi sesi biraz boğuk çıkarak. Kupasından bir yudum aldı.
"Günaydın," dedim, yanına yaklaşıp tezgahtaki zeytin tabağına uzanırken. "Kaburgaların nasıl? Ağrı kesici aldın mı?"
"Aldım, aldım," dedi başını sallayarak. Bakışlarında dün gecenin o suçluluk dolu kabullenişi hâlâ duruyordu. "Ege’yle konuştum bu arada. Hastanede kalacak, kafeye uğrayamayacak. Zaten nöbeti de uzamış."
Kalbim hafifçe ferahladı. "Tamam," dedim sessizce. "Ben çıkıyorum o zaman."
"Kendine dikkat et Alin," dedi Ali Aras, sesi tekrar o korumacı ve derin tona bürünerek. "İşine bak, kafanı yorma hiçbir şeye."
"Tamam abi, merak etme," dedim ve ona hafifçe sarıldım. Kaburgalarını acıtmamaya dikkat ederek geri çekildim.
Sokağa çıktığımda sabahın serin ve taze havası yüzüme çarptı. Günlerdir ilk defa göğsümün bu kadar rahat genişlediğini hissediyordum. Otobüs durağına doğru yürürken adımlarım hafifti. Kendi kararlarımı alabiliyor olmak, o koruma zırhının dışına küçük bir adım bile olsa atabilmek bana kaybettiğim özgürlük duygusunu hatırlatıyordu.
Kafenin önüne geldiğimde anahtarı cebimden çıkarıp kilide taktım. İçerideki ahşap ve taze çekilmiş kahve çekirdeği kokusu burnuma doldu. Işıkları açtım, sandalyeleri indirmek için hamle yaptım ama arkamdan gelen adımlarla duraksadım.
"Dur bakalım, ağır işleri bize bırak."
Arkamı döndüğümde Sarp’ın geniş gülümsemesiyle karşılaştım. Üzerinde siyah tişörtü, boynunda asılı duran kafe önlüğüyle içeri girmişti bile.
"Günaydın Sarp," dedim önlüğümü boynuma geçirirken. "Erkencisin bugün."
"Erkenciyim çünkü Ezgi Hanım yine süt stokları bitti, kahve çekirdekleri azaldı, diye mesaj atıp durdu," dedi gülerek. Masalardan birindeki sandalyeleri tek hamlede yere indirdi. "Kız sabahın köründe depoyu bastı galiba, sesi çok sinirli geliyordu."
Tam o sırada kafenin arka kapısı sertçe açıldı ve elinde büyük bir karton koliyle Ezgi göründü. Kızıl saçları dağınık bir atkuyruğu yapılmıştı, alnında biriken teri elinin tersiyle silip koliyi tezgaha bıraktı.
"Sonunda gelebildiniz!" dedi Ezgi, nefes nefese ama her zamanki enerjik tatlı sertliğiyle. "Alin, canım benim, hoş geldin. Sarp, bakma öyle yüzüme de şu arka depodaki diğer iki koliyi taşı bana. Belim koptu burada!"
"Emredersiniz patron," dedi Sarp takılarak. Kolunu büküp kaslarını gösterdi. "Biz burada hamallık yapalım, siz Alin'le kahve dedikodusu yapın zaten."
"Laf yetiştireceğine yürü Sarp!" diye kıkırdadı Ezgi. Sonra bana dönüp sarıldı. "Nasılsın Alin? Dün akşam biraz durgundun, iyi misin bugün?"
"İyiyim Ezgi, gerçekten iyiyim," dedim gülümseyerek. Oysa içimdeki o fırtınayı, evde yaşanan kavgaları buraya taşımak istemiyordum. Burası benim sığınağımdı. "Hadi başlayalım, açılışa az kaldı."
Sarp arka depodan diğer koliyle döndüğünde üçümüz tam bir uyum içinde çalışmaya koyulduk. Kafenin o sabah ritmi her zaman bana terapi gibi gelirdi. Ezgi taze kruvasanları ve kurabiyeleri fırına dizerken etrafa yayılan tereyağı ve vanilya kokusu içimi ısıtıyordu. Sarp espresso makinesinin basıncını ayarlıyor, ben ise tezgaha dökülen kahve çekirdeklerini temizleyip fincanları diziyordum.
"Alin, şu yeni çekirdekleri denememiz lazım," dedi Sarp, elindeki kahve kaşığıyla tezgahın arkasından bana yaklaşarak. "Brezilya ve Kolombiya karışımı. Kokusu muazzam."
Paketin kapağını açıp bana doğru uzattı. Yaklaşıp derin bir nefes çektim. "Harika kokuyor," dedim gözlerimi kapatıp. "Çikolata ve fındık notaları mı var?"
"İşte benim barista partnerim!" dedi Sarp neşeyle göz kırparak. "Anlıyorsun bu işten. Şuradan bir shot çekelim de Ezgi’ye tattıralım, onay verirse bugünün özel kahvesi yapalım."
"Ben duydum onu!" diye seslendi Ezgi mutfaktan, elindeki fırın tepsisiyle çıkarken. Tepsideki sıcak çikolatalı kurabiyelerin kokusu kahve kokusuna karıştı. "Bana rüşvet olarak birer kurabiye vermezseniz o özel kahveyi menüye koydurmam, bilesiniz!"
"Al işte, fırsatçı!" dedi Sarp gülerek. Öğütücünün düğmesine bastı ve makinenin o tanıdık gürültüsü kafeyi doldurdu.
Sarp’ın pratik hareketlerle espressoyu süzüşünü, bardağa döküşünü izledim. O kahveyi hazırlarken ben de sütü buhar çubuğunda köpürtmeye başladım. Sütten çıkan o ipeksi cızırtı ve bardağa dökerken yaptığım lale figürü Sarp’ın dikkatinden kaçmadı.
"Vay," dedi Sarp etkilenmiş bir edayla. "Latte art konusunda beni geçmeye başladın Alin. Kıskanmalı mıyım?"
"Geçtim bile," dedim özgüvenle gülümseyerek. "Kabul et, senin laleler daha çok yaprağı dökülmüş papatyaya benziyor."
Ezgi tezgaha yanaşıp hazırladığımız kahveden bir yudum aldı ve gözlerini kapattı. "Tamam, ikna oldum. Mükemmel olmuş. Bugünün spesiyali yapıyoruz bunu. Sarp, sen tahtaya yaz. Alin, sen de kasanın yanındaki menü kartlarını güncelle."
"Tamamdır," dedim.
Işıkların yumuşak parıltısı altında, arka planda çalan hafif akustik müzik ve fırından çıkan kurabiyelerin kokusuyla kafeyi açılışa hazır hale getirdik. Sarp elinde tebeşirle kapının yanındaki karatahtaya günün spesiyalını yazarken, Ezgi vitrini düzenliyor, bense tezgahın üzerindeki bardakları parlatıyordum.
Dışarıdaki dünyayı, evdeki o boğucu baskıyı, Ali Aras’ın endişelerini ve Ege’nin üzerimde kurmaya çalıştığı o görünmez otoriteyi kapının dışında bırakmış gibiydim. Burada, Sarp ve Ezgi'nin yanında sadece çalışan, kahve yapan, gülen ve kendi hayatını yaşayan sıradan bir Alin’dim. Ve bu duygu, göğsümdeki gümüş kolyeden bile daha çok güç veriyordu bana.
"Her şey hazır!" dedi Ezgi ellerini birbirine vurarak. "Sarp, kapıdaki tabelayı açık konumuna çevir bakalım. Bugün yoğun bir gün olacak, hissediyorum."
Sarp kapıya doğru yürüyüp tabelayı çevirirken bana dönüp gülümsedi. "Hazır mısın Alin?"
"Hazırım," dedim içimdeki o huzurlu kararlılıkla. "Çoktan hazırım."
Sarp kapıdaki bronz kaplama tabelayı ters çevirip açık yazısını dışarıya baktırdığı an, kapının üzerindeki o küçük pirinç çan neşeyle çınladı. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen sokağın taze hareketliliği içeri süzülmeye başlamıştı bile. İçimdeki huzur, kahve çekirdeklerinin o yoğun ve sığınak hissi veren kokusuyla birleştiğinde göğsümdeki o eski daralma yerini geniş, ferah bir nefese bıraktı.
Kafenin ilk müşterileri her zamanki gibi tam vaktinde kapıda belirdi. Mahallenin emektar terzisi Hüseyin amca, elinde gazetesiyle köşedeki ahşap masasına geçerken Sarp çoktan onun sade Türk kahvesi için cezveyi ocağa sürmüştü. Ezgi tezgahın arkasında tepsileri düzenlerken, ben de kasanın hemen yanındaki ahşap panoya bugünün spesiyal menüsünü yazıyordum.
"Günün Spesiyali: Alin & Sarp İmzalı Fındıklı Latte" yazarken dudaklarım hafifçe kıvrıldı. Renkli tebeşiri panonun kenarına koyup arkama döndüğümde, Sarp’ın tezgahın diğer ucundan bana bakıp göz kırptığını gördüm.
"Nasıl gidiyor partner?" diye sordu Sarp, elindeki kurulama bezini omzuna atarak. "Gözlerindeki o sabahki yorgunluk gitmiş bakıyorum da."
"Burada olmak iyi geliyor," dedim samimiyetle. "Kahve kokusu, fırından çıkan kurabiyeler... Ve evdeki o bitmek bilmeyen Alin’i nasıl koruruz seanslarının olmaması."
Ezgi tezgahın altından çıkardığı temiz fincanları raflara dizerken söze karıştı. "İyi yaptın Alin. Evde kalıp zihnini yoracağına burada kendi işinle ilgilenmen çok daha sağlıklı. Bugün yüzün gerçekten gülüyor."
"Çünkü uzun zamandır ilk kez kendimi özgür hissediyorum," dedim derin bir nefes alarak. Ali Aras dün gece odama gelip ne kadar pişman olduğunu söylemişti, beni serbest bırakacağına dair söz vermişti. Nitekim bugün ne o ne de Ege gelmişti; sözlerini tutmuşlar, beni kendi halime bırakmışlardı. Ege’nin hastanedeki yoğun nöbeti devam ediyordu, Ali Aras da evdeki işleriyle ilgileniyordu. Onların yokluğu ve kafedeki bu sıradan, sakin tempo benim için inanılmaz bir rahatlamaydı.
"Aman nazar değmesin," dedi Ezgi gülümseyerek. "Bugün güzelce çalışacağız, kafamızı boşaltacağız. Hadi bakalım, müşteri dalgası geliyor, gardınızı alın!"
Sabah saatleri su gibi aktı geçti. İş çıkışı saatine kadar süren o tatlı, tempolu yoğunluk zihnimi tamamen boşaltmama yardımcı olmuştu. Üniversite öğrencileri ellerinde laptoplarıyla masalara kuruluyor, yan sokaktaki bankanın çalışanları aceleyle filtre kahvelerini alıp gidiyor, teyzeler sohbet eşliğinde Ezgi’nin limonlu tartlarını tadıyordu.
Sarp’la birlikte tezgahın arkasında âdeta bir orkestra gibi uyum içindeydik. O kahveleri çekiyor, ben sütleri köpürtüp bardakları süslüyordum. Ezgi ise siparişleri yetiştirirken bir yandan da masalar arasında mekik dokuyordu. Sıradan ama bir o kadar da huzurlu bir çalışma günüydü.
Saat öğleden sonra üçe doğru geldiğinde kafe biraz tenhalaştı. Dışarıda hafif bir sonbahar rüzgarı esiyor, sararmış yaprakları camın önüne savuruyordu. Mutfaktan çıkan taze pişmiş vişneli kekin kokusu salona yayıldığında Sarp uzun bir iç çekip tezgâha yaslandı.
"Ben bittim arkadaşlar," dedi abartılı bir edayla sırtını esneterek. "Eğer bir bardak kahve içip iki dakika oturmazsam, şu kahve makinesinin içine düşüp bayılacağım."
Ezgi elindeki tepsiyle yanımıza gelip gülümsedi. "Hak ettin Sarp. Alin’le ikiniz harika iş çıkardınız bugün. Spesiyal kahve kapış kapış gitti valla."
"Teşekkürler patron," dedim kıkırdayarak. "O zaman mola vakti!"
Üçümüz kafenin arka tarafındaki, dışarıya bakan o küçük ahşap masaya geçtik. Sarp bize mükemmel köpüklü üç tane americano hazırlamıştı, Ezgi de tabağa vişneli kek dilimlerini yerleştirip ortaya koydu. Masaya oturduğumda bacaklarımdaki o tatlı yorgunluğu hissettim. Bedenim yorulmuştu ama zihnim aylardır ilk kez bu kadar hafifti. Ne Ege gelip tepemde dikilmiş, ne de Ali Aras beni kontrol etmek için kapıda belirmişti. Gerçekten de bana o alanı tanımışlardı.
"Günün nasıldı Alin?" diye sordu Ezgi, kekinden bir çatal alırken. Gözlerinde samimi bir merak vardı. "Yorulmadın değil mi?"
"Aksine, enerjim yerine geldi," dedim kahve kupasını iki elimle kavrayarak. Tenime yayılan sıcaklık içimi ısıttı. "Evde kalsaydım duvarlar üzerime gelecekti. Ali Aras’la dün gece uzun uzun konuştuk. Artık beni boğduklarını, büyüdüğümü kabul etmek zorunda olduğunu söyledim. Sanırım... Sanırım bu kez beni gerçekten duydu. Baksana, bugün Ege de o da hiç uğramadı. Gerçekten sözlerinde durdular."
Sarp kahvesinden bir yudum alıp sırtını sandalyeye yasladı. "Ağabeyini ve Ege’yi anlıyorum aslında Alin. Seni korumak istemeleri çok doğal, yaşadığınız şeyler kolay değilmiş. Ama senin de kendi hayatını yaşamana izin vermeleri gerekiyordu. Bugün hiç gelmeyerek ilk adımı attılar bence."
"Haklısın," dedim fısıltıyla, gözlerimi kupamın içindeki koyu sıvıya dikerek. "Beni sürekli o kâbusun yaşandığı gündeki gibi görmelerinden yorulmuştum. Onların gözünde hâlâ hastane odasındaki o çaresiz kızdım. Ama bugün kendi ayaklarımın üzerinde durabileceğimi, buradaki tempoya ayak uydurabileceğimi hissettim."
Ezgi uzanıp masanın üzerindeki elimi sıktı. "Biz zaten sana inanıyorduk Alin. Bak, bugün burada tıkır tıkır çalıştın. Yüzlerce insanla muhatap oldun, harika kahveler yaptın. Sen gayet güçlü bir kadınsın. Sadece bunu onlara zamanla kabullettirmen gerekecek."
“Evet,” dedi Sarp, ellerini ovuşturarak. “Şimdi Alin, sen eve gidiyorsun bizde Ezgi ile kafeyi kapatıyoruz.”
“Neden?” dedim kaşlarımı çatarak. “Bence siz gidin. Yeter benim evde oturduğum.”
“Bir tanem, sen evde oturmadın ki… Sen anneni kaybettin. Çok zor günler geçirdin. Bu senin hakkın.”
Ezgi’nin dudaklarından dökülen o iki kelime, kafenin içinde aniden yer çekimi katlanmış gibi bir ağırlık yarattı. Zihnimdeki o şen şakrak melodi bıçak gibi kesildi. Salonda çalan hafif akustik gitarın tınısı, makineden süzülen son buharın tıslaması bile bir an için dondu sanki.
Annem...
O ismi duymak, iyileşmeye yüz tutmuş ama altı hâlâ sızlayan derin bir yaraya kabuk üstünden sertçe dokunmak gibiydi. Boğazıma dizilen o devasa yumru, nefes borumu tıkadı. Gözpınarlarıma hırsla hücum eden sıcak yaşları hissettiğim an çenemi sıktım. Bakışlarımı masadaki kahve kupasına çiviledim. Göğsümün ortasında yükselen o yakıcı dalgayı geri itmek için derin, titrek bir nefes aldım.
Ağlamayacaktım.
Ona söz vermiştim. Yoğun bakımın kapısında, elini son kez elimde tuttuğum o soğuk ve çaresiz gecede, kokusunu son kez içime çekerken kendime ve ona bir söz vermiştim. Güçlü olacaktım. Hayatta kalmayacaktım sadece; yaşayacaktım. Ve onun dik duran kızı olmaya devam edecektim. Eğer şimdi burada, bir kafe masasında, bana acıyan gözlerin önünde gözyaşı dökersem, Ali Aras’ın beni hapse mahkûm etmek isteyen o korkularına hak vermiş olurdum. Ege’nin hasta muamelesine boyun eğmiş olurdum.
Yutkundum. Boğazımdaki o cam kırıkları canımı acıta acıta aşağı kaydı.
"Ben acınacak bir durumda değilim Ezgi," dedim. Sesimin titrememesine özen göstererek başımı kaldırdım. İfademdeki o soğuk ama kararlı duruşu yeniden inşa etmiştim. "Annemi kaybettim, evet. Bu benim hayatımın en büyük yangınıydı. Ama ben o yangından çıktım. Evde oturup duvarlara bakarak ya da birilerinin bana sen acılısın, otur demesine izin vererek yaşamayacağım. Ben çalışmak istiyorum. Yaşamak istiyorum."
Ezgi söylediği şeyin ağırlığıyla aniden mahcup oldu. Yüzündeki o neşeli ifade silinip yerini derin bir pişmanlığa bıraktı. Uzanıp masadaki elimi daha sıkı tuttu. "Alin... Çok özür dilerim. Ben gerçekten öyle demek istemedim. Sadece çok yoruldun, dinlen istedim..."
"Biliyorum," dedim, sesimi biraz daha yumuşatarak. Olumsuz bir hava yaratıp ortamı germek istemiyordum. "İyi niyetle söylediğini biliyorum. Ama ben durursam düşerim Ezgi. Evdeki cam fanus yetmiyormuş gibi bir de burada kendime acıma fanusu öremem. O yüzden kapanışı birlikte yapıyoruz. Nokta."
Sarp aradaki o gergin elektriği hissetmiş gibi hemen söze girdi. İki elini teslim olurcasına havaya kaldırdı, dudaklarında o alışıldık muzip tebessüm belirdi. "Tamamdır patron iki! Mesaj alındı, emir demiri keser. Sen nasıl istersen öyle olsun. Ama en azından şu çöp poşetlerini sürükleme işini bana bırak, yoksa Ali Aras beni espresso çubuğuyla kovalar."
Onun bu hâline hafifçe gülümsedim. İçimdeki o ağır bulut yavaş yavaş dağılıyordu. "Anlaştık. Çöpler senin, tezgahı silmek ve kasayı kapatmak benim."
Sonsuz bir minnetle doluydum. Evet, evdekiler beni boğuyordu ama dışarıdaki dünya da tamamen acımasız değildi. Kendi seçtiğim bu küçük aile, o sert kabuğumun altında yatan Alin’i yavaş yavaş dışarı çıkarıyordu.
Sandalyelerimizi geriye itip ayağa kalktık. Günün son ışıkları kafenin büyük camlarından içeri süzülürken, akşamın o tatlı alacakaranlığı sokağa çökmeye başlamıştı. Müzik çaları kapattım. İçeriyi kaplayan o tatlı sessizlikte sadece fırının soğuma sesleri ve Sarp’ın arka tarafta taşıdığı sandalyelerin takırtısı duyuluyordu.
Tezgahın arkasına geçip kasa raporunu aldım. Günün hasılatını sayarken parmaklarımın arasındaki kağıt paraların hışırtısı bana tuhaf bir tatmin duygusu veriyordu. Kendi alın terimle kazandığım, kendi emeğimin karşılığı olan bir hayattı bu. Birinin koruması, birinin merhameti altında değil; kendi ellerimle kurduğum bir hayat.
Ezgi mutfaktan çıkıp elindeki son bezi tezgâha bıraktı. "Ben çıkıyorum canım. Yarın sabah fırından taze kruvasanlar gelmeden önce burada olmam lazım. Sen kilitlersin değil mi?"
"Merak etme, bende," dedim gülümsüyerek. "İyi dinlen Ezgi."
"Sende canım. Sarp, mavi gözlü dev! Çıkıyor musun?"
"Geliyorum Ezgi, bekle!" Sarp elindeki son çöp poşetini kapının yanına bırakıp üstünü başını düzeltti. Önlüğünü çıkarıp as askıya asarken bana döndü. "Alin, seni durağa kadar bırakayım mı? Hava karardı iyice."
"Gerek yok Sarp, gerçekten," dedim çantama uzanırken. "Otobüs durağı şurası zaten. Hem söz verdim Ali Aras’a, ekstra aksiyon yaratmaya gerek yok. İki adım yol."
"Peki bakalım. Bir şey olursa hemen ara ama, tamam mı?"
"Tamam, haberleşiriz."
Ezgi ve Sarp çıktıktan sonra kafede tek başıma kaldım. Işıkların büyük kısmını söndürdüm. Sadece kasanın üzerindeki ve vitrindeki küçük, sarı ambiyans lambaları açık kaldı. Gölgeler ahşap masaların üzerine uzanırken boynumdaki manolya kolyeye dokundum. Kolyenin ortasındaki o sarı taş, loş ışıkta hafifçe parıldadı.
Derin bir nefes aldım. Bugün başarmıştım. Ne Ege’nin gölgesi düşmüştü üzerime, ne Ali Aras’ın kısıtlamaları. Kendi ayaklarımın üzerinde, sıradan bir gün geçirmeyi başarmıştım.
Çantamı omzuma asıp dışarı çıktım. Kapıyı kilitledim, anahtarı iki kez çevirip bronz tabelasını kapalı konumuna getirdim. Pirinç çan son bir kez hafifçe çınladı.
Sokağın serin havası yüzüme çarptığında montumun yakalarını kaldırdım. Rüzgar, caddede dökülmüş sarı yaprakları önüme katarak sürüklüyordu. Gökyüzü mor ve lacivertin büyüleyici bir karışımına bürünmüştü. Durak çok uzak değildi, yol boyunca dükkanların ışıkları kaldırıma sarı huzmeler düşürüyordu.
Adımlarımı atarken içimde tuhaf, tarif edilemez bir hafiflik vardı. Ali Aras’a kızgındım ama onu anlıyordum da. Ağabeyim o gün, babamın o gözü dönmüş şiddetine karşı kendisini ve bizi korumaya çalışırken ruhunda da bedeninde de derin yaralar almıştı. Onun korumacılığı, sevgisizliğinden değil, aşırı sevgisinden ve kaybetme korkusundandı. Ama bugün bana güvenmeyi seçmişti. Ege’yi durdurmuştu. Bana bu alanı açmıştı.
Derin bir nefes alarak yüzümü havaya kaldırdım. “Seni mutlu etmek için elimden ne geliyorsa yapacağım, anne. Mezarında huzurla uyuyacaksın.”
Tam o sırada yanımda siyah, camları simsiyah film ile kaplanmış bir Limuzin’e benzer araba durdu. Kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başladı. Kendimi sakinleştirmeye çalıştım. Adımlarımı hızlandırdım.
Arabanın kapısı açıldı ve içinden birkaç iri yarı adam çıktı.
Göz ucuyla baktığım için rahatça görebilmiştim ama bana doğru yürüyorlardı. Kötü düşünmemeye çalıştım.
Adımlarımı daha da hızlandırdım. Bacaklarım titriyordu ama koşarsam onları kışkırtmaktan, avını kovalayan birer yırtıcıya dönüştürmekten korkuyordum. Sakin ol Alin, diye fısıldadım kendi kendime. Sadece lüks bir araba, belki adres soracaklar. Saçmalama, korkacak bir şey yok.
Fakat zihnimdeki o rasyonel ses, arkamda tempolu bir şekilde kaldırıma vurarak yaklaşan ağır postal sesleriyle tamamen bastırıldı. Sokağın o az önceki huzurlu, morumsu alacakaranlığı bir anda üzerime çöken bir kâbus tablosuna dönüştü. Sokak lambalarının sarı ışıkları, kaçış çizgimi aydınlatmak yerine sanki beni bu tuzağın ortasında tek başıma sergiliyordu.
"Alin Hanım," dedi arkamdan gelen derin, pürüzsüz ama soğuk bir ses.
Olduğum yerde çakılı kaldım. Adımı nereden biliyorlardı?
Kaçmak için hamle yapmaya çalıştığım an, iki iri yarı gölge sağımı ve solumu kapladı. Siyah takım elbiseli, kulaklarında telsiz kablosu sarkan adamlardı bunlar. Biri hızlıca önüme geçip kaçış yolumu tıkadı, diğeri ise kaçmamı engellemek için bileğimi kavramak üzere uzandı.
"Dokunma bana!" diye bağırdım. Sesim sokağın sessizliğinde çınladı. Gerisin geriye bir adım attım, çantamı göğsüme kalkan yapıp dik durmaya çalıştım. "Kimsiniz siz? Ne istiyorsunuz benden?"
Cevap vermediler. Kolumu tutan adam cebinden bez çıkartıp dudağımı ve burnumu kapatacak şekilde bastırdı.
Çantamı çekip sokağın ortasına fırlattı diğeri.
İçinde telefonum, cüzdanım… Her şeyim içindeydi.
“Zavallı kız…” diye mırıldandı en büyük olanı. “Baban yüzünden geldiğin hâle bak.”
Babam ne yapmıştı? Yine ne halt yemişti ve benim kafamda patlamıştı? Çok merak ediyordum.
Bezden yayılan keskin koku nefesimi kesiyor, gözkapaklarımın ağırlaşmasını sağlıyordu. Direnmeye çalıştım. Kafamı sağa sola salladım kalan son gücümle.
Bezi bastıran adam, “Rahat dur!” diye bağırdı.
Dizleriminde derman kalmadığını hissettim. Vücudumda şartel atmıştı sanki. Son hissettiğim beni kucaklayıp arabaya bindirdikleriydi.
Bölüm etkileşimi
