Bölümler 16Şu an: 11. Bölüm: Gölgenin Pençesinde
- 1 1. Bölüm: Geceye Tutunamayanlar2.409 kelime
- 2 2. Bölüm: Lekeli Manolyalar6.528 kelime
- 3 3. Bölüm: Gölgelerin Enkazı9.037 kelime
- 4 4. Bölüm: Üç Kurşun, Bir Çocukluk7.412 kelime
- 5 5. Bölüm: Yarım Kalan Sayılar4.084 kelime
- 6 6. Bölüm: Gül Sabunu ve Islak Toprak5.246 kelime
- 7 7. Bölüm: Kimsesiz Bir Yaş6.199 kelime
- 8 8. Bölüm: Gölge ve Işık4.647 kelime
- 9 9. Bölüm: Eşik5.974 kelime
- 10 10. Bölüm: Gölgeye Adım5.164 kelime
- 11 11. Bölüm: Gölgenin Pençesinde5.008 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 12. Bölüm: Tetik3.693 kelime
- 13 13. Bölüm: Fırtınanın Eşiğinde4.223 kelime
- 14 14. Bölüm: Çatlak5.160 kelime
- 15 15. Bölüm: Sığınak4.265 kelime
- 16 16. Bölüm: Ateş5.714 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
“Abi, hâlâ uyanmadı, normal mi?”
“Geri zekâlı! Cevat Bey kızı sağlam getirin, demedi mi?”
Başımda karaltı hissettim. Şakaklarım zonkluyor, midem bulanıyordu. Neredeydim ben? Ne olmuştu bana?
“Bayıltmadan arabaya nasıl alabileceğimizin başka yöntemi var mıydı o güzel kafanda?” dedi ilk konuşan.
Birinin diğerine vurma sesini işittim. “Çok konuşma! Yarım saat olacak neredeyse! Bu kızın şimdiye kadar uyanması gerekiyordu!”
Göz kapaklarımı zorlukla araladım. Hâlâ arabanın içindeydik. Arabanın içi tahmin ettiğimden daha büyüktü. Tepemde iki kişi dikiliyordu. İkisinin yüzünde maske vardı.
Gözlerim ikisinin gözlerinde gezindi. Bir kahve gözlüydü diğeri mavi…
Mavi gözlü olan diğerine bakıp, “Abi uyandı!” dedi.
“Görüyorum amına koyayım!” dedi diğeri. “Şşt! Alin misin nesin, bu kaç?” dedi parmaklarıyla iki işareti yaparak.
“Siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz benden?” dedim, korkuyla geri çekilerek.
Kahverengi gözlü adam küçümseyici bir tonda hafifçe güldü, ama maskesinin arkasından süzülen bakışları öfkeyle sertleşmişti. “Bana bak kızım, burası senin o süslü kafene ya da abilerinin şefkatli kollarına benzemez. Kime soru sorduğuna dikkat et,” dedi. Sesi, gıcırdayan eski bir kapı gibi pürüzlü ve paslıydı.
Arabanın arka koltuğunda geriye doğru sinmeye çalıştım ama deri döşemenin soğukluğu sırtımı kesti. Ellerim, kollarım titriyordu. Göğsümün ortasında dün geceden beri taşıdığım o ağır taş, şimdi devasa bir kayaya dönüşmüş, akciğerlerimi eziyordu. Nefes alamıyordum. Zihnimdeki o keskin çığlıklar birbirine karışıyordu: Ali Aras... Ege... Sarp...
Onları dinlememiştim. "Büyüdüm" demiştim. "Kendi başımın çaresine bakabilirim" diye bağırmıştım abimin yüzüne. Şimdiyse bilmediğim bir arabanın içinde, yüzleri maskeli iki adamın arasında çaresizce büzülmüş duruyordum. Haklıydılar. Hayatın gerçekleri yüzüme bir tokat gibi değil, ciğerlerimi yakan o kimyasal bezin kokusuyla çarpmıştı.
"Ne istiyorsunuz benden?" dedim tekrar. Bu kez sesim daha alçak, bir fısıltı kadar cılız çıkmıştı. Boğazım kurumuştu, kelimeler ağzımın içinde zımpara kâğıdı gibi sürtünerek dökülüyordu. "Babamın borcu mu? Yine mi o?"
Mavi gözlü olan genç adam, abisi dediği kahverengi gözlüye kararsızca baktı. "Abi, kız zaten korkudan bayılacak. Çok yüklenme, Cevat Bey kızın kılına zarar gelmeyecek dedi. Şok geçirtmeyelim adamlara teslim etmeden."
"Kes sesini Kadir!" diye gürledi kahverengi gözlü olanı. "İki dakika ciddiyetini koruyamıyorsun. Cevat Bey kızı diri ve sağlam istedi, pamuklara sarıp besleyin demedi!"
Cevat Bey...
Bu isim zihnimde hiçbir kapıyı açmıyordu. Babamın kumar masalarında, karanlık pavyon köşelerinde kaybettiği onlarca isimden biri miydi? Yoksa Ali Aras’ın geçmişte silah çekip hayatımızdan uzaklaştırmaya çalıştığı o pisliklerden biri mi? Şakaklarımdaki zonklama öyle dayanılmaz bir hâl almıştı ki gözlerimi kapatmak, bilincimi tekrar kaybetmek istedim. Ama uyursam, bir daha uyanamayacağımı biliyordum.
Elim gayriihtiyari boynuma gitti. Parmaklarım tir tir titreyerek tişörtümün yakasından içeri kaydı.
Yoktu.
Gözlerimi dehşetle açtım. Göğsümün üzerindeki o tanıdık ağırlık, o soğuk metal dokunuş gitmişti. Parmağımın ucu bomboş tenime çarptı.
"Kolyem..." diye fısıldadım, panik dalgası tüm vücudumu bir anda sardı. "Kolyem nerede?"
"Ne kolyesi? Ne diyorsun kızım sen?" dedi Kadir adındaki mavi gözlü olanı, kaşlarını çatarak.
"Manolya kolyem!" diye bağırdım, korkumu bir anlığına unutan o vahşi, yırtıcı hisle koltukta doğrulmaya çalışarak. "Sarı taşlı gümüş kolye! Nerede o? Arabaya bindirirken düşürdünüz mü? Ne yaptınız kolyeme!"
O kolye Ege’nin doğum günümde hediye ettiği kolyeydi. Taktığımdam beri kendimi istemsizce güvende hissettiğim tek kolyeydi. Sığınağım gibiydi. Ege taktığından beri bir kere bile çıkarmamıştım. Ama şimdi yoktu.
"Sakin ol be!" diye bağırdı Kahverengi gözlü adam, omzumdan sertçe bastırarak beni tekrar koltuğa fırlattı. Parmakları etime bir pençe gibi battı. "Saçma sapan bir takı için burada olay çıkarma! Sokakta düşmüştür, çantanla birlikte kaldırımda kalmıştır işte. Çok meraklıysan adamlara dua et de seni sağ bıraksınlar, gidip ararsın sokaklarda!"
Sokakta kalmıştı... Çantamın, telefonumun yanında, o soğuk kaldırımda.
Gözümden bir damla yaş süzüldü, yanağımdaki kire karışarak çeneme aktı. O an içimde bir şey koptu. Ali Aras’a, Ege’ye verdiğim o güçlü durma sözü, annemin mezarına gönderdiğim o dik duruş yemini, kolyemin yokluğuyla birlikte paramparça oldu. Ağlamayacaktım ama içimdeki yangın gözlerimden dökülen o tek damlayla dışarı sızmıştı.
Siyah lüks araba büyük bir hızla ilerliyordu. Camlar simsiyah filmlerle kaplı olduğu için dışarıda ne olup bittiğini göremiyordum. Sadece arabanın süspansiyonlarının esnemesinden, asfalttan çıkıp çakıllı bir yola girdiğimizi anladım. Şehrin gürültüsü, korna sesleri ve o tanıdık mahalle uğultusu çok geride kalmıştı. Şimdi dışarıda sadece rüzgârın uğultusu ve tekerleklerin altından fırlayan taşların arabaya çarpma sesleri vardı.
Beni nereye götürüyorlardı? Bir depoya mı? Bir çiftlik evine mi?
"Geldik abi," dedi şoför koltuğunda oturan, başından beri tek kelime etmemiş olan üçüncü adam.
Araba sert bir frenle durdu. Durmanın etkisiyle öne doğru savruldum ama Kadir kolumdan tutarak beni engelledi. İçerideki ışık yandı. Maskeli iki adam birbirine baktı. Kahverengi gözlü olanı cebinden siyah bir kumaş parçası çıkardı.
"Bunu takacağız," dedi kestirip atan bir sesle. "Cevat Bey’in mekânını görmeyeceksin."
"Yapmayın..." dedim geri çekilmeye çalışarak. "Lütfen, zaten hiçbir şey göremiyorum, ne olur gözlerimi kapatmayın..."
"Uzatma!"
Kumaş parçası başımın arkasından dolaştırılıp gözlerime sıkıca bağlandı. Zaten alacakaranlık olan dünyam tamamen zifiri bir karanlığa gömüldü. Dokunma duyum, işitme duyum katlanarak arttı. Arabanın kapısının açıldığını, içeriye hücum eden o rutubetli, deniz kokan buz gibi gece havasını hissettim. Bizi bir limana ya da deniz kenarındaki terk edilmiş bir depoya getirmişlerdi.
"İn aşağı!"
Kadir kolumdan sertçe çekti. Bacaklarım tutmuyordu. Ayaklarımı arabadan dışarı attığımda dengemi kaybettim ve dizlerimin üzerine ıslak, çakıllı zemine düştüm. Taşlar pantolonumun üzerinden dizlerimi sızlattı.
"Kaldır şunu Kadir, vakit yok!"
İri kollar beni koltuk altlarımdan kavrayarak sürüklercesine ayağa kaldırdı. Ayakkabılarımın tabanı çamurlu zeminde kayıyordu. İki yanımda bu iki dev adamla birlikte yürümeye başladık. Demir bir kapının gıcırtıyla açıldığını duydum. İçeriden gelen yankılı ayak sesleri, buranın yüksek tavanlı, geniş ve boş bir bina olduğunu haber veriyordu. Rutubet, pas ve toz kokusu burnumu yaktı.
"Getirdiniz mi?"
İçeriden gelen ses, o iki adamın sesinden çok farklıydı. Daha yaşlı, ama pürüzsüz, her bir kelimesini tartar gibi konuşan, soğukkanlı ve tehlikeli bir sesti bu. Sesteki o özgüven, karşısındakini ezmek için bağırmaya ihtiyacı olmadığını gösteriyordu.
"Getirdik Cevat Bey," dedi Kahverengi gözlü adam. Sesindeki o az önceki kabadayı edası gitmiş, yerini ezik, itaatkâr bir tona bırakmıştı. "Yolda biraz zorluk çıkardı ama temiz getirdik. Kılına zarar gelmedi."
“Güzel,” dedi sesinden Cevat Bey olduğunu anladığım adam. “Çıkarın kızın gözündekini.”
Kadir, arkamda durup gözlerimdeki kumaşı sertçe çözdü. Karanlık yerini aniden parlayan cılız, sarımsı bir ışığa bıraktı. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırarak karşımdaki silüeti netleştirmeye çalıştım.
Burası paslı saclarla kaplı, yüksek tavanlı terk edilmiş bir depoydu. Tepemizdeki tek bir çıplak ampul, mekânı zayıfça aydınlatıyor, köşelerdeki koyu gölgeleri daha da derinleştiriyordu. Tam karşımda, deri bir berjer koltuğa kurulmuş, pahalı bir takım elbise giymiş, ellili yaşlarının ortalarında bir adam oturuyordu. Saçları şakaklarından kırlaşmış, yüzündeki kırışıklıklar keskin bir acımasızlıkla derinleşmişti. Elindeki gümüş tabakadan çıkardığı sigarayı ağır ağır yakarken, dumanın ardından beni süzdü.
Gözlerindeki o soğuk, hesapçı bakış vücudumdaki tüm kanı dondurmaya yetti.
"Hoş geldin Alin," dedi Cevat Bey. Sesi, ortamdaki tek düzenli sesti; pürüzsüz, sakin ve ölümcül. "Nihayet tanışabildik."
Dizlerimin bağı çözülmüş gibi titriyordum ama dik durmaya çalıştım. "Ben... Ben sizi tanımıyorum," dedim, sesimin titremesini engelleyemeyerek. "Ne istiyorsunuz benden? Babamın borcu yüzünden mi buradayım?"
Cevat Bey sigarasından derin bir nefes çekti. Dumanı yavaşça tepemizdeki ampule doğru üfledi. "Tanımaman çok normal küçük kız. Baban seni bu karanlık dünyadan ne kadar uzak tutmaya çalıştıysa, o kadar da çamura battı. Ama bakıyorum ki meselenin nereden kaynaklandığını anlayacak kadar akıllısın."
"Babam nerede?" diye bağırdım, korkumu bastırmaya çalışan o çaresiz öfkeyle. "Onun yüzünden beni buraya getiremezsiniz! Benim hiçbir şeyden haberim yok!"
Cevat Bey hafifçe gülümsedi. Bu gülüş yüzüne hiçbir sıcaklık katmadığı gibi, ortamdaki gerilimi daha da tırmandırdı. Koltuğunda öne doğru eğilip ellerini dizlerinde birleştirdi.
"Baban nerede biliyor musun Alin? Baban kaçtı," dedi, T harfini bastırarak. "Bu ülkeden, alacaklılarından ve en çok da benden kaçtı. Ama kaçarken ne yaptı biliyor musun? Benimle çok büyük bir anlaşma yaptı."
Zihnimde parça parça görüntüler belirmeye başladı. Babamın son zamanlardaki o panik hâli, gece yarısı gelen gizli telefon aramaları, evdeki eşyaları alelacele toplamaya çalışması...
"Ona bir şans verdim," diye devam etti Cevat Bey. Sesi bir öğretmenin ders anlatması kadar sakindi ama sözleri bir bıçak gibi keskin. "Yurt dışına kaçabilmek, o sahte pasaportları alabilmek ve peşindeki diğer adamlardan sıyrılabilmek için benden tam iki milyon dolar nakit para aldı. Karşılığında bana bir hafta içinde geri ödeyeceğine dair yeminler etti. Ama o ne yaptı? Parayı aldığı gibi sırra kadem bastı."
İki milyon dolar...
Bu rakam kulaklarımda bir patlama gibi yankılandı. Şakaklarımdaki zonklama katlanarak arttı. Babam sadece kendi hayatını yakmamıştı; beni de o yangının tam ortasına, diri diri yanmam için fırlatıp atmıştı.
“Babam… Babam ödemez! Babam para âşığı biri! Siz ona baştan parayı vererek hata yapmışsınız!” dedim, korkudan titreyerek. “Kendisi çalışmazdı bile! Abim ve benden alırdı o parayı! Boşuna uğraşıyorsunuz! Lütfen, beni bırakın!”
Cevat Bey, fırlattığım o çaresiz itiraza karşılık kahkahalarla gülmeye başladı. O kahkaha, yüksek tavanlı hantal deponun beton duvarlarında yankılanarak üzerime kâbus gibi çöktü. Sigarasının izmaritini yere atıp pahalı kösele ayakkabısının burnuyla yavaşça ezdi. Bakışlarındaki eğlenen ama bir o kadar da vahşi ifadeyi bir an bile üzerimden çekmiyordu.
"Ah Alin, tatlı küçük kızım benim..." dedi, yerinden kalkıp ağır adımlarla bana doğru yaklaşırken. Ayakkabılarının çakıllı zemindeki gıcırtısı içimi kazıyordu. "Sen babanı çok yanlış tanımışsın. Ya da kendini kandırmayı seçmişsin. O pısırık adamın ne kadar ileri gidebileceğini tahmin bile edemezsin."
Tam önümde durdu. Aradaki mesafe neredeyse hiç kalmamıştı. Üzerindeki pahalı tütün ve odunsu parfüm kokusu, deponun o rutubetli pas kokusuna karışıp boğazımı tıkadı. Parmağının ucuyla çenemi yakaladı ve kafamı sertçe yukarı kaldırdı. Gözlerimizin hizalanmasını sağladı. Bakışları o kadar soğuk, o kadar duygusuzdu ki, parmaklarının tenimdeki teması buz gibi bir bıçak gibi etime saplandı.
"Baban para âşığı falan değildi," diye fısıldadı yüzüme doğru. "Baban sadece kendi canının sevdalısıydı. Peşindeki adamlardan kaçarken beni tek çaresi olarak gördü. O iki milyon doları bana ne karşılığında borçlandı sanıyorsun? Cebindeki üç kuruş harçlıkla mı?"
"Ne... Ne demek istiyorsunuz?" dedim, sesim titremekten öte artık yok olmaya yüz tutmuştu.
Çenemi bıraktı, elini cebine sokup gümüş bir tespih çıkardı. Kehribar tanelerini ağır ağır çekmeye başladı. O ritmik ses zihnimdeki her bir mantık kırıntısını dövüyordu.
"Baban o parayı alırken bana bir teminat verdi Alin," dedi. Yüzünde tüyler ürperten, karanlık bir gurur belirdi. "Seni verdi."
Dünya bir anlığına ekseni etrafında dönmeyi bıraktı. Göğsümdeki hava çekildi, akciğerlerim birbirine yapıştı. Nefes alamıyordum. Şakaklarımdaki zonklama öyle bir raddeye geldi ki zihnimde beyaz bir ışık patladı.
"N-ne?" diye inledim.
"Parayı ödeyeceğine yeminler etti ama ödeyemeyeceğini anlayınca dedi ki..." Cevat Bey eğilip kulağıma doğru fısıldadı. "Eğer bir hafta içinde parayı ödeyemezsem, kızımı alabilirsin Cevat. Neşe’nin kızına ne istersen yap. Benim peşimi bırak yeter ki."
Neşe... Annemin adı.
Annemin adını o kirli dudaklarından duyduğum an içimde bir şey patladı. Korkunun yerini saniyeler içinde yakıcı, gözü dönmüş bir öfke aldı. "Yalan söylüyorsunuz!" diye bağırdım tüm gücümle. Sesim yırtıldı, boğazım kanadı sanki. "Yalan! Babam ne kadar aşağılık bir herif olursa olsun... Yapmaz! Beni satmaz! Yalan söylüyorsunuz!"
"Bana bak kızım!"
Cevat Bey’in sakin maskesi bir anda paramparça oldu. Sağ elini hızla kaldırıp saçlarıma yapıştı. Saç diplerimdeki o korkunç acıyla çığlık bastım. Kafamı geriye doğru çekerek beni gözlerinin tam içine bakmaya zorladı. Yüzündeki kaslar öfkeyle seğiriyordu.
"Bana yalancı deme!" diye kükredi. Sesi deponun saç çatısını zangır zangır titretti. "Senin o gurur duyduğun aile hayatın bir yalandan ibaret! Baban sen doğduğun günden beri seni bir yük, gerektiğinde satılacak bir mal olarak gördü! Şimdi o süslü kafendeki sevimli kız rolünden çık ve gerçek dünyayla tanış!"
"Bırak beni!" diye çırpındım. Ellerimle onun bileğini yakalamaya, parmaklarını saçlarımdan sökmeye çalıştım ama gücüm yetmiyordu. "Bırak!"
“Kadir! Sinan! Alın şunu, alt kattaki odalardan birine kapatın! Dursun orada aklı başına gelsin! Dua etsin kadınlara dokunmama gibi sözlerim var.”
“Peki Cevat Bey,” dedi Sinan, kolumdan tutarak.
“Bırakın beni! Canım yanıyor!”
“Bakalım o abilerin senin kaçırıldığını öğrenince ne tepki verecek?” dedi Cevat, gür kahkaha atarak.
Sinan ve Kadir, kollarımı kıracakmış gibi asılarak beni deponun o kasvetli, geniş alanından geriye doğru sürüklemeye başladılar. Ayaklarımı beton zemine vurarak direnmeye çalıştım. "Bırakın! Dokunmayın bana!" diye çırpınıyordum ama gücüm iki devasa adamın kaslı kollarında eriyip gidiyordu.
Cevat Bey arkamızda kaldı. Sigarasından son bir derin nefes çekerken gözlerindeki o tiran edasıyla bizi izliyordu. Duman, tepe lambasının sönük sarı ışığında süzülürken deponun soğuk, nemli koridoruna doğru çekildim. Paslı, küf kokan pasajlardan geçtik. Her adımda zihnimde Cevat Bey’in fısıldadığı o isim çınlıyordu: Neşe… Annem. Babamın beni, annemin hatırasını, her şeyimizi bir masada harcadığı gerçeği bir zehir gibi kanıma karışıyordu.
Koridorun sonuna geldiğimizde Sinan, belindeki ağır anahtar demetini çekip çıkardı. Paslanmış demir bir kapının kilidine sokup iki kere çevirdi. Mekanizmanın gıcırtısı kulaklarımı tırmaladı. Kapıyı sertçe ittiğinde içeriden yüzüme vuran şey, yılların birikmiş rutubeti ve zifiri karanlık oldu.
"Gir içeri!" diyerek beni odanın ortasına doğru savurdu Kadir.
Dengemi sağlayamadım. Islak ve sert beton zemine kapaklandım. Avuç içlerim betonun üzerindeki ince kum tanelerine sürtündü, etimin sızladığını hissettim. Dizlerim kıyafetimin üzerinden bile yırtılacakmışçasına acıdı.
"Aklın başına gelene kadar buradasın küçük hanım," dedi Sinan. Yüzündeki o alaycı gülüş maskesinin arkasından bile seziliyordu. "Abilerin burayı bulana kadar —ki bulabileceklerini hiç sanmıyorum— bol bol dua et."
Ağır demir kapı yüzüme kapandı. Kilidin tıkırtısı arkasından yankılandı.
Zifiri bir karanlık çöktü üzerime. O kadar koyu bir karanlıktı ki, gözlerimi açık tutmakla kapatmak arasında en ufak bir fark yoktu. Göğsüm hızla kalkıp iniyor, ciğerlerim yanan kimyasal bezin ve oda rutubetinin kokusuyla tıkanıyordu.
Ellerimle dizlerimi göğsüme doğru çektim. Betonun soğukluğu birkaç saniye içinde kıyafetlerimi aşıp kemiklerime kadar işledi. Şakaklarımdaki o korkunç zonklama durmak bilmiyordu.
"Ali Aras..." diye fısıldadım karanlığa. Sesim küçücük kaldı, duvar çarptı, yüzüme geri döndü. "Ege..."
Neredeydiler? Şehrin hangi köşesinde beni arıyorlardı? Kaldırımda bıraktığım çantamı, telefonumu bulmuşlar mıydı? En önemlisi... Ege’nin doğum günümde boynuma taktığı, taktığım günden beri parmaklarımın arasında sığınak aradığım o manolya kolyemi bulabilmişler miydi?
Kolyem yoktu. Göğsümdeki o boşluk tenimi donduruyordu. Sığınağım yoktu.
O an gözümün önüne Ali Aras’ın bana baktığı o koruyucu, çatık kaşlı ama şefkat dolu bakışları geldi. Kendimi bildim bileli bana bir çocuk gibi bakmıştı. "Sana bir şey olmasına izin vermem Alin," derdi her kavgamızın sonunda. "Sen benim tek emanetimsin."
Ben ise hep isyan etmiştim. "Kendi başımın çaresine bakabilirim!" diye bağırmıştım yüzüne. "Büyüdüm ben! Bana sürekli karışamazsınız!"
Şimdi buradaydım. Bir karanlık odanın içinde, dizlerimin üzerinde titrerken haklı olduklarını anlıyordum. Hayatın gerçekleri benim hayal ettiğim gibi toz pembe kafe dekorları, kahve kokuları ya da bağımsızlık nidaları değildi. Hayatın gerçekleri, babamın borçları yüzünden beni bir mal gibi teminat vermesiydi. Hayatın gerçekleri, yüzü maskeli iki adamın beni çamurun içine fırlatmasıydı.
Gözyaşlarım yanağımdan süzülüp çeneme aktı, oradan da soğuk betona damladı.
Ne kadar süre öylece yattığımı, zamanın nasıl aktığını bilmiyordum. Dakikalar saatlere, saatler birer asra dönüşmüştü. Bacaklarım uyuşmuş, soğuktan hissizleşmişti. Arada bir deponun üst katından veya uzak koridorlardan boğuk ayak sesleri, gürleyen erkek sesleri geliyordu. Cevat Bey’in adamları devriye geziyordu.
Midem bulanıyor, gözlerim kararıyordu.
Gözlerim odada gezindi. Bir tane eski yatak ve küçücük pencere… Odada sadece bunlar vardı. Yatağa yatıp uyumak, her şeyin en başına dönmesini istiyordum.
Abim, Ege, Yeliz teyze ve Peri… Ne yapıyorlardı? Benim eve gelmediğimi fark edip aramaya başlamışlar mıydı? Abimin kaburgaları sızlıyordu. Acaba iyi miydi?
Bilmiyordum. Allah kahretsin ki hiçbir şeyi bilmiyordum.
—
Ali Aras ve Ege koktukta oturmuş, Alin’in gelmesini bekliyorlardı. Ali Aras’ın eli kaburgalarındaydı. Kardeşine söz vermişti. Ona karışmayacaktı. Ama şimdi içinde kötü bir his vardı.
“Ali Aras…” dedi Ege, koltukta dikleşirken. “Alin’e izin vererek hata mı yaptık? Ben gidip alsaydım. Şimdi otobüslerde sürünecek.”
“Sen benim kardeşimi ne sanıyorsun, canım? Alin çocuk değil. Sıkma kızı bu kadar. Gelir birazdan, merak etme.”
Ege’nin kalbinde garip sıkıntı vardı. İçi rahat değildi. Sanki kalbi sıkışıyordu.
Derin bir nefes alıp başını koltuğun yumuşak dokusuna yasladı. Bakışları tavandaki eski avizenin titrek, sarı ışığına dikilmişti ama zihni tamamen Alin’le meşguldü. "Sıkmıyorum Ali Aras," dedi, sesi göğsünün derinliklerinden gelen bir huzursuzlukla pürüzlenmişti. "Ama bu kız sokakların tekinsizliğini bilmiyor. Büyüdüm, deyip duruyor, kendi ayaklarımın üzerinde duracağım diyor ama dünya onun sandığı gibi o süslü kafesinden ibaret değil. İçimde leş gibi bir his var, anlıyor musun? Kalbim sıkışıyor sanki."
Ali Aras gözlerini kapatıp elini refleks olarak sızlayan kaburgasına bastırdı. Acı, bir bıçak ucu gibi kemiğine batıyordu ama renk vermemeye çalıştı. "Kendi kanatlarıyla uçmayı öğrenmesi lazım Ege," dedi sesine hakim olmaya çalışarak. "Üzerine titredikçe elimizden kaçıyor. Bize öfkeleniyor, onu bir hapse tıkmışız gibi bakıyor yüzümüze. Bırak gelsin, bir saate kalmaz kapıda olur. Telefonu çalmadığı sürece ortalığı ayağa kaldırıp kızı kendimizden iyice uzaklaştırmayalım."
"Ya telefonunu açamıyorsa?" dedi Ege, dikleşerek. Bakışları sehpanın üzerinde duran kendi telefonuna kaydı. Ekran simsiyah ve sessizdi.
Tam o sırada koridorun parke zemininden hafif, ürkek adımların sesi yükseldi. Üzerindeki bol gri hırkaya iyice sarınmış olan Peri, salonun kapısında belirdi. Yüzünde uykunun mahmurluğu vardı ama gözleri endişeyle irileşmişti. Doğrudan ağabeyi Ege’nin yanına yürüdü. Hiçbir şey söylemeden Ege’nin yanındaki boşluğa oturdu ve küçük bedenini ona doğru eğip başını ağabeyinin geniş göğsüne yasladı.
Ege, zihnini kemiren o karanlık düşüncelerden bir anlığına sıyrılıp kolunu kardeşinin omzuna doladı. Onu kendine çekip saçlarının arasına uzun, derin bir öpücük kondurdu. "Uyumadın mı sen hâlâ fıstık?" diye fısıldadı.
"Uyumaya çalıştım ama uyuyamadım," dedi Peri, sesindeki çocuksu pürüzle. Başını Ege’nin tişörtüne sürtüp kokusunu içine çekti. "İçimde garip bir sıkıntı var abi... Sanki odanın tavanı üzerime çökecek gibi oldu. Alin ablam hâlâ gelmedi mi?"
Ege’nin kolu Peri’nin omzunda sertleşti. Gözleri Ali Aras’a kaydı. "Gelecek abim, az kaldı," dedi, ama sesindeki o güvensiz ton Peri’nin gözünden kaçmayacak kadar aşikârdı.
Peri başını kaldırıp ağabeyinin gerilmiş çene çizgisine baktı, sonra bakışlarını Ali Aras’a çevirdi. Ali Aras’ın eli hâlâ kaburgasındaydı, yüzü hafifçe solmuştu. "Ali Aras abi, senin kaburgan mı acıyor yine?" dedi Peri, küçük elini Ali Aras’ın dizine koyarak. "Rengin de çok kötü."
"İyiyim ben Peri’m, takılma sen bana," dedi Ali Aras zoraki bir tebessümle. Yüzündeki o sert ifadeyi yumuşatmaya çalıştı ama gözlerindeki o çöken gölgeyi gizleyemiyordu.
Mutfaktan gelen cam ve bardak tıkırtıları aniden kesildi. Çok geçmeden, elinde bir tepsi taze demlenmiş ıhlamurla Yeliz salona girdi. Yüzündeki derin çizgiler, yılların yorgunluğunu ve bu evin çatısı altından eksik olmayan o uğursuz endişeyi aynen yansıtıyordu. Tepsiyi orta sehpanın üzerine bırakırken bakışları duvardaki ahşap guguklu saate kaydı. Yelkovan gece yarısına yaklaşmıştı.
"Hâlâ bir haber yok mu?" diye sordu Yeliz Teyze, ellerini önlüğünün kenarına silerken. Sesi titriyordu. "İçim hiç rahat değil Ali Aras. Alin bu saate kadar asla gecikmezdi. Kafeden çıkalı kaç saat oldu? Bir arasanız mı çocuklarım?"
"Aradım anne, aradım," dedi Ege. Peri’yi incitmemeye özen göstererek koltukta hafifçe kıpırdandı, cebinden telefonunu çıkardı. "Telefonu kapalı. Santral doğrudan sekretere atıyor. Şarjı bitmiştir belki dedim ama..."
"Nasıl kapalı?" Yeliz’in elindeki kurulama bezi avucunun içinde ezildi, parmak boğumları bembeyaz kesildi. "Alin’in şarjı bitse bile bir marketten, bir arkadaştan arar, gece kalacağım ya da gecikeceğim, derdi. Benim içime bir ateş düşüyor, duramıyorum yerimde. Ali Aras, kalk bir bak gözünü seveyim."
Ali Aras oturduğu yerde doğrulmaya çalıştı ama kaburgasındaki o keskin sancı yüzünden dişlerini sıktı, hafifçe inledi. "Yeliz teyze, yapma gözünü seveyim," dedi, sesinde bir savunma çaresizliği vardı. "Zaten akşam kızla kavga ettik. Beni kısıtlıyorsunuz, çocuk muamelesi yapıyorsunuz, diye bas bas bağırdı. Şimdi peşine düşersek ya da sokağa dökülürsek tamamen koparacak ipleri. Yine arkamdan geldiler, diyecek."
“Desin Ali Aras’ım! Kızın başına bir şey gelmesinden iyidir.” dedi Yeliz, çaresizce mırıldanarak. Onunda kalbine sancı giriyordu. Bu sancı, kötü haberin bir işareti miydi, yoksa sadece kalbe saplanan ufak bir durum muydu?
“Dur,” dedi Ali Aras. “Alin açmıyorsa, Ezgi’yi ararım.”
Ali Aras telefonunu cebinden çıkardı. Rehbere girip Ezgi’nin numarasını buldu ve arama tuşuna bastı. Telefonu kulağına götürürken salondaki herkes nefesini tutmuş, Ali Aras’ın dudaklarından çıkacak tek bir kelimeye odaklanmıştı. Odanın içindeki tek ses, telefonun karşı tarafta ısrarla çalarken çıkardığı o monoton dıt dıt sesiydi.
Birinci çalış... İkinci çalış... Üçüncü çalış...
"Açmıyor mu?" diye fısıldadı Ege, sabırsızlıkla yerinde kımıldayarak.
"Bekle, çalıyor hâlâ," dedi Ali Aras, kaşlarını daha da çatarak. Tam dördüncü çalışta arama kapandı. Ali Aras ekrana baktı. "Meşgule attı... Hayır, tekrar arıyorum."
İkinci kez bastı numaraya. Bu kez telefon iki saniye sonra açıldı. Karşı taraftan Ezgi’nin uykulu, biraz da şaşkın sesi geldi.
"Alo? Ali Aras Abi? Bir şey mi oldu bu saatte?"
Ali Aras oturduğu koltukta biraz daha dikleşti, kaburgasındaki acıyı tamamen yok sayarak sert bir tonda konuştu: "Ezgi, Alin yanında mı?"
"Alin mi? Hayır," dedi Ezgi, sesindeki uykulu hava anında dağılmıştı. “Biz Sarp’la erken çıkmıştık. O kafedeydi, kapatıp çıkacaktı. Gelmedi mi eve?”
“Hayır,” dedi Ali Aras. “Peki, kafe çok mu dağınıktı. Acaba o yüzden mi geç kaldı?”
“Dağınık değildi.” Ezgi de stres olmaya başlamıştı. “Şu zamana kadar toplayıp gelmesi gerekiyordu.”
"Ezgi, sen en son ne zaman konuştun Alin’le?" diye sordu Ali Aras. Sesindeki o sükûnet tamamen kaybolmuş, yerini boğuk bir panik dalgasına bırakmıştı.
"Abi, biz Sarp’la sekiz gibi çıktık kafeden. Alin ben kilitler çıkarım, biraz yalnız kalmak istiyorum, dedi. Bir daha da aramadım, eve geçmiştir diye düşündüm... Abi, ne oluyor? Alin nerede?"
Ali Aras cevap vermeden telefonu Ezgi’nin yüzüne kapattı. Oturduğu koltuktan bir anda fırladı. Kaburgasındaki o yırtıcı sancı göğsüne bir mızrak gibi saplandı; sendeleyip sehpanın kenarına tutundu. Yüzü kireç gibi beyazlamıştı.
"Ali Aras!" Ege anında ayağa kalkıp onun kolunu yakaladı. "Ne dedi Ezgi? Neredeymiş?"
"Kafeden sekizde çıkmış..." dedi Ali Aras, nefes nefese. Gözleri kontrolden çıkmış bir korkuyla salondakilerin üzerinde gezindi. "Sekizde! Saat şu an on ikiye geliyor Ege! Yürüyerek gelse yarım saatlik yol! Nerede bu kız?"
"Tamam, sakin ol," dedi Ege, ama kendi sesi de titriyordu. İçindeki o leş gibi his bir anda devasa bir yangına dönüşmüştü. Peri’nin omuzlarından kayan elleri kenetlenmişti. "Kafeye gidelim. Belki orada bir aksilik oldu, belki anahtarı unuttu, belki..."
"Ezgi kafeyi kilitleyip çıkacaktı dedi Ege! Yolda... Yolda bir şey oldu!" Yeliz göğsüne bastırdığı eliyle feryat etti. "Aman Allah’ım, yavrumun başına bir şey mi geldi? Dedim size, yalnız bırakmayın dedim o kızı!"
"Anne dur, Allah aşkına dur!" diye bağırdı Ege, ama sesindeki çaresizlik annesininkiyle yarışıyordu. Ceketini koltuğun üzerinden kaptığı gibi sırtına geçirdi. "Ali Aras, yürü. Kafenin yoluna bakacağız. Güzergâhı tarayarak gidelim."
"Ben de geliyorum," dedi Peri, gözlerinden yaşlar süzülürken.
"Sen evde kalıyorsun Peri! Annemin yanında kal!" Ege’nin sesi ilk kez kardeşine karşı bu kadar sert ve savunmasız çıkmıştı. Kapıya doğru koştu. Ali Aras, kaburgasındaki acıyı hiçe sayarak arkasından fırladı. İki genç adam, merdivenleri üçer beşer atlayarak sokağa çıktılar.
Gecenin buz gibi havası yüzlerine bir tokat gibi çarptı. Sokak lambalarının cılız sarı ışığı altında mahalle tamamen sessizliğe bürünmüştü. Ali Aras arabanın kapısını açıp direksiyona geçti. Ege yan koltuğa atladığında araba büyük bir motor gürültüsüyle ileri atıldı, tekerlekler ıslak asfaltta çığlık attı.
"Kafeye giden kestirme yoldan git," dedi Ege, ellerini kenetlemiş, camdan dışarıya, karanlık kaldırımlara bakıyordu. "Otobüs durağının olduğu caddeden geçmiş olmalı."
Ali Aras gaza bastı. Göğsündeki daralma öyle bir raddeye gelmişti ki direksiyonu tutan parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Sana bir şey olmasına izin vermem Alin, demişti. Sen benim tek emanetimsin. Zihninde bu cümleler yankılandıkça çıldıracak gibi oluyordu. Eğer kardeşinin kılına zarar geldiyse, bu şehri yakardı. Kendini asla affetmezdi.
Araba, Alin’in çalıştığı ve zaman geçirmeyi çok sevdiği o şirin kafenin bulunduğu ara sokağa hızla girdi. Sokak lambalarının altında kafe karanlıktı. Camlarında ışık yoktu, kapısı kilitli görünüyordu. Ali Aras frenlere bastı. Araba kafenin önünde durur durmaz Ege araçtan fırladı.
"Alin!" diye bağırdı Ege, kafenin kilitli cam kapısını yumruklayarak. "Alin, içeride misin?"
İçeriden ses yoktu. Sandalyeler masaların üzerine kaldırılmış, her yer karartıya gömülmüştü.
"Burada değil," dedi Ali Aras, sesinde yırtıcı bir çaresizlikle. Gözleri sokak boyunca uzanan karanlık kaldırımları taradı. "Aramızın bozulduğu o sokak... Durağa doğru yürüyecekti."
"Yürüyerek bakalım," dedi Ege.
İkisi de kafenin önünden durağa doğru koşturmaya başladı. Gece rüzgârı binaların arasından ıslık çalarak geçiyor, sokaktaki çöp poşetlerini sürüklüyordu. Ege’nin gözleri kaldırımlardaki en ufak bir karaltıya, en ufak bir nesneye odaklanmıştı. Kalbi göğüs kafesini dövüyordu. Lütfen Allah'ım, lütfen bir çalı dibinde oturmuş ağlıyor olsun. Bize kızdığı için bir yerde saklanıyor olsun...
Kafeden yaklaşık iki yüz metre uzaklıkta, sokak lambasının tam yanındaki boş arsa ve kaldırım birleşimine geldiklerinde Ege’nin adımları aniden kilitlendi.
"Ali Aras..." dedi Ege. Sesi bir fısıltıdan ibaretti.
"Ne oldu?" Ali Aras arkasını döndü.
Ege’nin bakışları kaldırımın kenarındaki çamurlu su birikintisinin hemen yanında, çöp konteynerinin gölgesinde kalan bir noktaya çakılmıştı. Ağır adımlarla oraya doğru ilerledi. Dizlerinin bağı çözülmüş gibiydi. Eğildi ve çamurun içindeki şeyi eline aldı.
Alin’in çantasıydı. Derisi yırtılmış, fermuarı açık kalmıştı. Yanında ise ekranı tamamen çamura batmış telefonu duruyordu.
"Hayır..." dedi Ege, buz gibi bir sesle. "Hayır, hayır, hayır!"
Ali Aras çıldırmış gibi Ege’nin yanına diz çöktü. Çantayı Ege’nin elinden kaptı. Çantanın içindekiler yere saçılmıştı: Birkaç makyaj malzemesi, kafe anahtarları, bir cüzdan... Ama çamurun içinde, sokak lambasının sarı ışığında parlayan başka bir şey daha vardı.
Ege’nin parmakları titreyerek o çamurlu metal parçasına uzandı.
Sarı taşlı, gümüş bir manolya kolye. Zinciri kopmuş, çamurun ortasına saplanıp kalmıştı.
Ege kolyeyi avucunun içine aldığında nefesi kesildi. Bu kolyeyi Alin’e kendisi almıştı. Alin bu kolyeyi boynundan asla çıkarmazdı. Bu benim sığınağım, derdi. Birisi kolyeyi boynundan çekip almadığı sürece, ya da orada feci bir arbede yaşanmadığı sürece bu kolye o zincirden kopup çamura düşmezdi.
"Sürüklemişler... Kaçırılmış…" dedi Ege. Avucundaki kolyeyi sıkarken parmaklarına batan metal eti kesti ama hissetmedi. Sesindeki o dehşet, gecenin karanlığını bıçak gibi yardı. "Ali Aras... Onu buradan sürükleyerek götürmüşler!"
Ali Aras çantaya ve yerdeki tekerlek izlerine baktı. Kaldırımın hemen kenarında, çamurda derin patinaj izleri vardı. Belli ki bir araba buraya yanaşmış, kapısı açılmış ve Alin zorla içeri tıkılmıştı.
"Şerefsizler..." Ali Aras ayağa kalktı. Yüzü bir canavarın yüzüne dönüşmüştü. Saçlarını geriye doğru çekerken acıdan ve öfkeden haykırdı: "Şerefsizler!"
Ege hızlı hızlı nefes alıp sakinleşmeye çalışıyordu ama kalbine daha çok ağrı giriyordu. En son ne zaman böyle hissetmişti. Galiba hiçbir zaman.
Ege sanki kalbinden bir parça sökülüyor gibi hissediyordu. Nefes almakta zorlanıyor, delirmesine neden oluyordu.
Ege çamurun içindeki kolyeyi öyle bir sıktı ki, gümüşün sivri uçları avucunun etine saplandı. Kendi kanı, kolyenin üzerindeki soğuk çamura karışırken bile hissettiği tek şey, göğsünün tam ortasında patlayan o devasa boşluktu. Alin yoktu. O kırılgan, kendini dev aynasında gören, ama aslında dünya üzerindeki en masum varlık olan kız, bu karanlık sokağın ortasından koparılıp alınmıştı.
"Kim?" dedi Ege, sesi boğuk, tanınmaz bir fısıltı hâlinde çenelerinin arasından sızarken. "Kim yaptı bunu Ali Aras?"
“Bilmiyorum! Hiçbir şey bilmiyorum ben!” diye kükredi Ali Aras. Kardeşinin çantasının hemen yanına çöktü. “Kardeşim kaçırılıyor, ben evde film izliyorum! Kim bilir nasıl korktu? Kim bilir nasıl çığlık attı? Ama ben kendi götümün üzerine oturup keyif yapıyorum! Hele bir kardeşime bir şey olmuş olsun… Hele bir kardeşimin kılına zarar gelmiş olsun… Onları gebertmezsem benim adım da Ali Aras değil.”
Ali Aras’ın kükreyişi boş sokakta yankılanıp karanlık binaların soğuk duvarlarına çarparak geri döndü. Sesi sadece bir öfke patlaması değil, ciğerlerinden kopup gelen kanlı bir feryattı. Ellerini çamurlu asfalta vurup doğrulmaya çalışırken, kaburgasındaki o yırtıcı sancı bir kez daha saplandı. Ama bu kez acıyı hissetmedi bile; içindeki o devasa yangın, bedenindeki bütün fiziki ağrıları tek bir saniyede kül etmişti.
Ege ise dizlerinin üzerinde, çamurun ortasında darmadağın bir halde oturuyordu. Avucundaki manolya kolyesini öyle bir sıkıyordu ki, parmaklarının arasından süzülen kendi kanı çamurlu suyla birleşip yere damlıyordu. Zihni durmuştu. Göğsünün sol tarafı sanki bir matkapla deliniyormuş gibi oyuluyordu. Alin’in o kolyeyi takarken yüzünde beliren o küçük, gururlu gülümseme geldi gözünün önüne. “Bu benim sığınağım,” demişti. “Ne zaman korksam elim buna gidiyor.”
Şimdi o sığınak çamurun içindeydi. Alin ise... Alin kim bilir hangi karanlığın ortasındaydı, ne kadar korkuyordu.
"Kalk Ege!" dedi Ali Aras, Ege’nin montunun yakasına yapışıp onu yukarı doğru çekerek. Sesi, kırık bir camın üzerindeki ayak sesleri kadar pürüzlü ve vahşiydi. "Oturup burada ağıt yakmayacağız! Kalk!"
Ege, gözlerinde kurumuş yaşların bıraktığı tuzlu izlerle ayağa kalktı. Bakışları bomboştu ama o boşluğun altında katilce bir öfke belirmeye başlıyordu. "Sakin olmamız lazım..." dedi Ege, kendi sesini bile tanıyamayarak. "Düşünmemiz lazım Ali Aras. Kafayı yersek, panik yaparsak onu bulamayız."
"Sakin mi olmamız lazım?" Ali Aras, Ege’nin göğsüne sert bir yumruk attı. "Sakinlik mi kaldı ulan? Alin’im gitti! Kardeşim yok! Sokak ortasından çekip almışlar! Ben nasıl sakin olayım?"
"Bana bağırıp durma!" diye bağırdı Ege de sonunda patlayarak. Avucundaki kolyeyi Ali Aras’ın gözünün önüne kadar kaldırdı. "Görmüyor musun şunları? Kanım akıyor lan benim! Canım yanıyor! Kalbim sökülüyor sanki yerinden! Ben de çıldırıyorum ama bağırmak Alin’i getirmeyecek!"
Ali Aras, Ege’nin kanlı eline ve o çamurlu kolyeye baktığında bir anlığına duraksadı. Göğsündeki o yırtıcı fırtına dinmedi ama zihnindeki o kör edici sis hafifçe dağıldı. Ege haklıydı. Çıldırmak şu an sadece vakit kaybettirirdi.
Ali Aras elini yüzüne sürdü, parmaklarına bulaşan çamuru ve teri umursamadan derin bir nefes aldı. "Tamam..." dedi, sesi hırıltılı bir kısıklığa bürünmüştü. "Tamam... Şimdi ne haldedir kim bilir? Yanında kimse yok. Karanlıktan nefret eder o... Yalnız kalmaktan nefret eder."
Ege, yan koltuğa atladıkları an kucağına koyduğu Alin’in çamurlu çantasına baktı. Parmakları kumaşın üzerinde gezindi. İçindeki makyaj malzemeleri, o çok sevdiği çilekli dudak koruyucusu, kafe anahtarları... Bütün hayatı bu küçük çantanın içine sığmıştı.
"Hata bizde," dedi Ege birden. Sesi öyle alçak ve kırıktı ki gürültülü motor sesinin arasında zar zor duyuldu. "Biz onu koruyamadık Ali Aras. Büyüdüm dedikçe tepesine bindik. Kendi başımın çaresine bakarım dedikçe onu bir çocuk gibi azarladık. Eğer bugün ona bu kadar yüklenmeseydik, o kafeden o öfkeyle çıkmayacaktı. Durağa yalnız yürümeyecekti. Beni arayacaktı... Ege beni al, diyecekti."
Ali Aras’ın gözlerinden bir damla yaş süzüldü, ama hemen elinin tersiyle sildi. "Ben ona söz vermiştim," dedi Ali Aras, sesi titreyerek. “Koruyacağıma dair söz vermiştim! Ama koruyamadım! Canım yanıyor, lan. Çok canım yanıyor, Ege.”
Benim de, diyemedi. Kalbim sanki ateşe düşmüş, yanıyor, diyemedi. Sadece, “Anlıyorum,” diyebildi.
“Çok korkuyordur şimdi… Ya ona zarar veriyorlarsa? Ya ona işkence çektiriyorlarsa?” dedi Ali Aras, çaresizce.
Ali Aras’ın kurduğu o son cümlenin dehşeti arabanın içine zehirli bir gaz gibi yayıldı. İşkence... Zarar... Korku... Bu kelimeler Ege’nin zihnindeki bütün savunma mekanizmalarını yerle bir etti. Direksiyonu tutan parmak boğumları bembeyaz kesilen Ali Aras, ayağını gaza daha da yüklendi. Araba, gecenin köründe liman yolunun çukurlu asfaltsız zemininde bir savrulup bir toparlanıyordu. İkisi de aynı uçurumun kenarındaydı ama konuşurlarsa o uçuruma yuvarlanacaklarını biliyorlardı.
Ege, avucunun içinde sıktığı manolya kolyenin sivri gümüş ucunu tenine biraz daha bastırdı. Kanı kurumaya yüz tutmuştu ama sızı kalbindeki o devasa yangının yanında bir hiçti. Sadece Alin’i düşünüyordu. Onun şu anki halini... O kırılgan, karanlıktan ölesiye korkan kızın, rutubet kokan bir betonun üzerinde yalnız başına titreyişini. Ağlamaktan gözleri şişmiş miydi? O küçük elleriyle kollarını göğsüne sarıp, kendi kendini mi teselli etmeye çalışıyordu? “Ali Aras gelecek... Ege beni bırakmaz...” diyerek içinden isimlerini fısıldıyor muydu?
Zihni Alin’in o çaresiz haliyle öylesine doluydu ki, göğsündeki o amansız darlık her geçen saniye biraz daha artıyordu.
“Ağlamıyordur...” dedi Ege aniden. Sesi öyle soğuk, öyle pürüzlü çıktı ki Ali Aras başını tek bir saniye yoldan ayırıp ona baktı. Ege gözlerini zifiri karanlık yola dikmişti. “Bizim tanıdığımız Alin ağlamaz... Ağlamamak için alt dudağını ısırıyordur şimdi. Hani annesine söz vermişti ya… Güçlü dıuracaktı ya…”
“Onun güçlü durması korkasıya kadar,” dedi Ali Aras. Gözlerinden damla damla yaş akıyordu. “Korktuğu zaman hemen benim göğsüme sığınır, sayı saymamı isterdi.”
Ege başını yere doğru eğdi. Alin’i düşündü. Kolyesinin koptuğunu fark etmiş miydi?
Etmiş olması muhtemeldi.
Etmişti belki de.
Ali Aras aniden arabayı sağa çekti. Ege kaşlarını çatarak Ali Aras’a baktı. “Ali Aras? Ne oldu lan?”
“Dayanamıyorum, Ege. Ya bir şey olduysa? Ezgi sekizde çıkmış… Alin’de en fazla dokuza kadar dursa, eve en geç on gibi gelmesi gerekiyordu! Şuan saat kaç? Neredeyse bir!”
Ali Aras ellerini direksiyona vurup alnını soğuk deri kaplamaya yasladı. Göğsünden kopan hırıltılı, hayvani soluklar arabanın camlarını buğulandırıyordu. Kaburgasındaki kemiklerin birbirine sürtünme hissi umurunda bile değildi. Zihninde tek bir görüntü vardı: Alin’in o beş saat boyunca kim bilir hangi it kopuk tarafından sıkıştırıldığı, hangi karanlık delikte korkudan tir tir titrediği.
Bölüm etkileşimi
