Bölümler 16Şu an: 16. Bölüm: Ateş
- 1 1. Bölüm: Geceye Tutunamayanlar2.409 kelime
- 2 2. Bölüm: Lekeli Manolyalar6.528 kelime
- 3 3. Bölüm: Gölgelerin Enkazı9.037 kelime
- 4 4. Bölüm: Üç Kurşun, Bir Çocukluk7.412 kelime
- 5 5. Bölüm: Yarım Kalan Sayılar4.084 kelime
- 6 6. Bölüm: Gül Sabunu ve Islak Toprak5.246 kelime
- 7 7. Bölüm: Kimsesiz Bir Yaş6.199 kelime
- 8 8. Bölüm: Gölge ve Işık4.647 kelime
- 9 9. Bölüm: Eşik5.974 kelime
- 10 10. Bölüm: Gölgeye Adım5.164 kelime
- 11 11. Bölüm: Gölgenin Pençesinde5.008 kelime
- 12 12. Bölüm: Tetik3.693 kelime
- 13 13. Bölüm: Fırtınanın Eşiğinde4.223 kelime
- 14 14. Bölüm: Çatlak5.160 kelime
- 15 15. Bölüm: Sığınak4.265 kelime
- 16 16. Bölüm: Ateş5.714 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapının eşiğinde donup kalmış, istemsizce Ege’ye bakıyordum. Ege’nin de benden fark yok gibiydi. O da kaçıp üzerini kapatmak yerine bana bakıyordu. İkimizde büyülenmiş gibiydik.
Tek eli sadece havlusunun üzerindeydi. Düşmesin diye tutuyordu. “Alin…” diye fısıldadı.
Rüya âlemine dalmış gibiydik. Bakışlarımız birbirinden kopamıyordu. Ne o kaçabiliyordu ne de ben bakışlarımı ayırabiliyordum.
Aşk görüyorum hocam.
Saçmalık! Böyle bir şey tabiiki de yoktu. Olamazdı da.
Zaman, banyonun açık kapısından sızan o keskin, odunsu buharın içinde tamamen asılı kalmıştı. Ne bileklerimde hafifçe sızlayan dikişlerin varlığı kalmıştı ne de koridorun sonundaki o soğuk, yaslı sessizlik... Odadaki tek gerçeklik, Ege’nin o heykeltıraş elinden çıkmış gibi duran, ıslak ve heybetli bedeninden süzülen su damlaları ile gözlerimin tam ortasına oturan o sarsıcı bakışlarıydı.
Gözlerimi ondan çekemiyordum. Hayatım boyunca bir erkeğe, hele ki Ege’ye hiç böyle bakmamıştım. Ama şu an... Göğsünün o ritmik inip kalkışında, esmer cildinin üzerinden süzülüp kalçasındaki o gevşek havlunun sınırına ulaşan damlalarda insani bir şey vardı. Yıkılmaz sandığım o adamın, çaresizlik ve şaşkınlıkla tamamen savunmasız kaldığı o ilk andı bu.
"Alin..."
Adım, dudaklarından pürüzlü bir fısıltı olarak döküldü. Sesi odadaki o nemli havayı yara yara kulaklarıma ulaştı. Sol elinin parmakları, belindeki koyu renk havlunun düğümüne iyice kenetlendi. Bir an bile kımıldasa, tek bir adım atsa aramızdaki o gerilimin patlayacağını biliyor gibiydi.
"Ege..." diyebildim sadece. Sesim boğazımdan o kadar cılız çıktı ki, kendi kulağıma bile bir yabancının nefesi gibi geldi. Yanaklarımın cayır cayır yandığını, kanımın kulaklarımda çınlayarak hücum ettiğini hissediyordum. Ama ayaklarım yere çakılmıştı. Âdeta kendi irademi kaybetmiştim.
Koyu gözleri yüzümün her noktasında gezindi. Önce kızaran yanaklarıma, sonra tir tir titreyen dudaklarıma ve en sonunda göğsümün üzerinde sallanan o gümüş manolyaya kaydı bakışları. Gözlerindeki o ilk şaşkınlık dalgası çekildiğinde, yerini çok daha tehlikeli, çok daha derin bir karanlığa bıraktı. O karanlıkta kendinden tiksinen, beni böyle bir ana şahit ettiği için kendi ruhunu kırbaçlayan devasa bir mahcubiyet vardı.
"Sen..." dedi, sesi biraz daha derinden, kısık ve pürüzlü gelerek. "Senin... burada ne işin var?"
"Ben..." diye kekeledim. Gözlerimi sert karın kaslarından söküp almayı başardığımda hızla arkama dönmek istedim ama bacaklarım komutuma uymadı. Yüzümdeki o yangın bütün vücuduma yayılıyordu. "Ben sadece... Sadece seninle konuşmak istemiştim."
Ege derin bir nefes aldı. Geniş göğsü öyle bir kabardı ki, o an belindeki havlunun kayıp düşeceğinden ölesiye korkarak bakışlarımı tavana diktim. Saçlarından süzülen bir su damlası parkeye tıp diye düştü. O küçük ses, odadaki tek gürültüydü.
"Görüyorsun," dedi Ege, sesindeki o sertliği toplamaya çalışarak. Ama başaramadı. Sesi titriyordu. "Şu an... Şu an konuşacak durumda değiliz Alin. Çık dışarı."
"Çıkamıyorum," dedim aniden. Kelimeler dudaklarımdan benden bağımsız bir şekilde döküldü. Bakışlarımı yeniden ona çevirdiğimde, onun da bana bakmaya devam ettiğini gördüm. Hiç kımıldamamıştı. O da kaçamıyordu. Bu anın abesliği, aramızdaki o kaskatı mesafeyi bir anda öyle bir delip geçmişti ki, ikimiz de ne yapacağımızı bilemez halde birbirimize çakılı kalmıştık.
"Alin, zorlaştırma," dedi Ege. Çene kemikleri kasıldı. Gözlerini bir anlığına kapatıp başını geriye eğdi. "Lütfen... Git odana. Üzerimi giyineyim."
O an, zihnimdeki o utanç dalgası yerini bambaşka bir farkındalığa bıraktı. O kaçıyordu. Benden değil, benim gözlerimde gördüğü o sorulardan kaçıyordu. Bodrum katında beni bulduğunda elleri titreyen adam, şimdi karşımda yarı çıplak dururken bile benden kaçmanın yollarını arıyordu.
"Kaçıyorsun," dedim, sesimdeki titremeyi dizginlemeye çalışarak. "Yüzüme bakamıyorsun Ege. Aşağıda Sarp’a patladın, Ezgi’yi gönderdin, eve gelip kendini bu odaya kilitledin... Ve şimdi benden kaçıyorsun."
Ege gözlerini açtı. Koyu irislerinde şimşekler çaktı. Havluyu tutan parmaklarının boğumları bembeyaz kesildi. "Alin, üzerimde tek bir kıyafet bile yok!" diye gürledi aniden. Ama bu gürleme, eski hiddetinden uzaktı; sadece çaresiz bir savunma mekanizmasıydı. "Bana bakarak bunları mı tartışacaksın gerçekten? Çık diyorum sana!"
"Çıkmayacağım!" dedim hırçınlıkla. Bir adım öne attım. Yanaklarımdaki yangın umrumda bile değildi artık. "Seni o odada kendi kendini yiyip bitirirken bırakmayacağım! Günlerdir yüzüme bakmıyorsun! Bana her baktığında sanki bir cesede bakıyormuş gibi irkiliyorsun! Ben ölmedim Ege! Bak, buradayım! Ama sen... Sen o bodrum katında takılı kaldın!"
Ege’nin nefesi tıkandı. Bakışları bileklerimdeki beyaz sargılara kaydı. O sargıları gördüğü an, gözlerindeki o sert kalkan darmadağın oldu. Omuzları çöktü. Banyodan yeni çıktığı için teninden yayılan o sıcak, odunsu koku odayı tamamen kaplamıştı. Bakışlarındaki o acı o kadar gergindi ki, aramızdaki o çıplaklık bile bir anda anlamını yitirdi.
"Lütfen..." diye fısıldadı bu kez. Sesi kısıldı, bir çocuk gibi çaresizce döküldü dudaklarından. "Lütfen çık Alin. Sana yalvarıyorum. Beni böyle... Senin karşında bu halde bırakma."
O bu halde derken sadece üzerindeki havluyu kastetmiyordu, biliyordum. İçindeki o darmadağın adamı, o vicdan azabından kıvranan ruhunu kastediyordu. Karşımda bir heykel gibi kusursuz duran o beden, aslında içten içe yıkılmış bir enkazdı.
"Tamam," dedim, sesimi yumuşatarak. Bir adım geri çekildim. "Gidiyorum. Ama kapının önünde bekleyeceğim. Üzerini giyin ve o kapıyı aç. Bu gece o konuşma yapılacak Ege. Benden daha fazla kaçamayacaksın."
Ege cevap vermedi. Sadece gözlerini kapatıp derin, sarsıcı bir nefes çekti ciğerlerine.
Arkamı dönüp odadan çıktım. Kapıyı arkamdan yavaşça kapattığımda, sırtımı koridorun soğuk duvarına dayadım.
Kalbim sanki maraton koşmuşum gibi güm güm çarpıyordu. Ellerimi alev alev yanan yüzüme bastırdım. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. O kaslar, o geniş omuzlar, ıslak saçlarından süzülen su damlaları... Zihnimden o görüntüyü silmek imkânsızdı. Yanağıma hücum eden kanın sıcaklığı bütün bedenimi sarmıştı.
Kafama vurdum. “Neden kapıyı çalmıyorsun ki? Neden yani?”
Ellerim titriyordu. Sakinleşmek adına derin bir nefes aldım. Ama o bile işe yaramıyordu.
Ege’nin odasının kapısı yavaşça aralandı. Üzerini giyinmişti. Klasik gri eşofman ve beyaz tişört kombini yapmıştı. Bicepsleri tişörtünden taşıyor, karın kasları belli oluyordu.
Ne diyordum ben? Aptal Alin.
“Giyindim. Rahatladın mı?” Kollarını göğsünde kavuşturmuş, bana bakıyordu. “Şimdi söyle ne diyeceksen.”
“Ne diyorsun be?” Ona doğru adım attım. “Odanda konuşalım. Abim ve kardeşin duymasın.”
Kafasını sallayıp geri çekildi. İçeriye adım atınca bir dumura uğradım. Oda Ege kokuyordu. Sert, odunsu ve sandal…
“Ee, söyle bakalım. Yine ne diyeceksin?”
“Sana tek bir şey soracağım ve tek bir cevap alacağım.”
“Gönder gelsin.” Gülümseyerek yatağına oturdu. “Dinliyorum.”
Bende yatağının köşesine oturdum. “Sarp’tan ne istiyorsun?”
Sarp’ın adını duyunca gülen çehresi soldu, çenesi kasıldı. Gözlerini kapatıp sabır diler gibi nefes aldı. “Bana o piçten bahsetme.”
“O çocuk sana ne yaptı da ona bu kadar kuruldun?” diye sormak zorunda kaldım. Çünkü merak ediyordum. Onun neden bu kadar sinirlendiğini ve neden Sarp’ın adını duyduğunda delirecek gibi olduğunu bilmek istiyordum.
“Ne yapayım, Alin? Alkışlayayım mı?” Hâlâ nemli olan saçlarını karıştırdı. “Orada bir beş dakika daha dursaydı belki de sen kaçırılmayacaktın.” Bakışları bileklerime kaydı. “Bileklerin bu halde olmayacaktı.”
Sinirlenmesi gereksizdi. Sarp’ın erken çıkmasıyla benim kaçırılmamın ne gibi bir ilişkisi vardı? “Sarp nereden bilebilirdi ki? Ayrıca tanımadığın bir insanı bu kadar kolay suçlayamazsın.”
“Sende daha tanımadığın bir insanı bu kadar savunamazsın!” diye bağırdı en sonunda. “Daha birkaç gün önce tanıdığın adamı bana savunuyorsun!”
“Savunmuyorum. Sadece haksız yere onu suçlayamayacağını söylüyorum.”
Delirmiş gibi güldü. “İşte tüm sorun bu! Geçmişsin karşıma Sarp’ı neden suçluyorsun diyorsun! Ne var bu Sarp’ta ben anlamıyorum!”
Kaşlarımı çattım. Ne diyordu bu? Benim anlatmaya çalıştığım bu değildi. Beni tamamen yanlış anlamıştı.
“Ege…”
“Hayır,” diye kesti lafımı. “Kusura bakma ama bu sefer beni dinleyeceksin. Bana bir daha o Sarp’ı savunma! O Sarp’ı savunup beni delirtme!”
“Ege!” Onu durdurmak için bağırmam gerekiyordu. “Anlamadan, dinlemeden bana ahkâm kesme! Ben sadece neden böyle yaptığını anlamak için yanına gelmiştim ama belli ki seninle konuşulmazmış. Teşekkür ederim beni hayal kırıklığına uğrattığın için.”
Ayağa kalkıp ağır adımlarla ilerledim.
Gözlerimden süzülmek için can atan o sıcak yaşları geri itmek adına başımı dik tutmaya çalıştım. Kapının kulbuna uzanan parmaklarım tir tir titriyordu. Arkamda, az önce üzerimdeki nemli kokusuyla başımı döndüren, bakışlarıyla kalbimi göğüs kafesimden sökecekmiş gibi çarptıran adamın buz gibi bir duvara dönüşünü izlemek içimi acıtıyordu. Hayal kırıklığı, göğsüme yerleşen en ağır taştı o an. Onu anlamak, vicdan azabının altındaki o kırılmış adamı gün ışığına çıkarmak isterken; yine o aşılmaz öfke duvarına toslamıştım.
Kapının kulbunu aşağı indirdiğim an, Ege’nin arkamdan hışımla kalktığını, parkeyi gıcırtatan sert adımlarını duydum.
"Alin, bekle!"
Sesindeki o sert, emredici ton birdenbire kırılmış, yerini panik dolu bir yalvarışa bırakmıştı. Ama durmadım. Kapıyı açıp koridora adım atacaktım ki, Ege’nin iri ve sıcak eli bileğimin hemen üstünden -o yaralı, hassas noktanın tam iki parmak yukarısından- bensizliğe tahammülü yokmuş gibi sertçe kavradı. Beni incitmekten ölesiye korkarak, ama gitmeme de izin vermeyerek bedenimi kendine doğru çevirdi.
Sırtım, Ege’nin kapıyı arkamdan hızla kapatmasıyla birlikte ahşap kanada çarptı.
"Bırak beni," dedim, sesimdeki kırgınlığı nefret gibi hissettirmeye çalışarak. "Konuşacak bir şey kalmadı. Sen kafanda her şeyi kurmuşsun zaten. Benim ne hissettiğimin, ne düşündüğümün senin için bir önemi yok."
Ege tam karşımdaydı. Aramızda bir nefeslik bile mesafe kalmamıştı. Göğsü hızla inip kalkıyor, koyu irisleri yüzümün her milimetresinde çaresizce geziniyordu. Bileğimi tutan parmaklarındaki sıcaklık bütün bedenime yayılırken, gözlerindeki o hiddet dalgası tamamen çekilmiş; yerini devasa bir pişmanlığa bırakmıştı.
"Lütfen..." dedi, sesi boğazında tıkandı. "Gitme. Öyle söyleme Alin. Hayal kırıklığına uğrattın deme bana. Zaten kendimden nefret ediyorum, bir de sen vurma."
"Sen vuruyorsun Ege!" diye fısıldayarak bağırdım, gözlerimdeki yaş nihayet yanağıma süzülürken. "Beni dinlemiyorsun bile! Ben o bodrum katında günlerce kalırken, bileklerimdeki kan, tiner kokusuna karışırken beni oradan senin çıkaracağını biliyordum! Sana güvendim ben! Ama sen buraya gelmiş, sırf kendi vicdanını rahatlatmak için önüne geleni suçluyorsun. Sarp’ı, Ezgi’yi, herkesi... Hatta kendimi sana savunmak zorunda bırakıyorsun beni!"
Ege, yanağımdan süzülen o tek damla yaşı gördüğü an sanki vurulmuş gibi sendeledi. Bileğimi tutan eli yavaşça kaydı, ama bırakmadı; parmakları parmaklarımın arasına kenetlendi. Bir elini de başımın hemen arkasındaki kapıya dayadı. Beni kendi gölgesinin, kendi bedeninin koruyucu zırhı altına almıştı.
“Özür dilerim…” diye fısıldadı. “Kalbini kırdıysam özür dilerim ama beni de anla. Senin kaçırılmana engel olabilirdim.”
“Ne yapabilirdin, Ege?” Bileğimi bırakması için geri çektim. “Adamların önüne mi geçecektin? Önceden tahmin edip dükkâna gitmemi mi engelleyecektin? Söyle bana.”
Cevap vermedi. Sadece gözlerime baktı ve derin bir iç çekti. Bakışlarının dudağıma kaydığını gördüm ama anında kendini toparladı.
Ege’nin dudaklarıma takılı kalan o hırs dolu, aç bakışları bir saniyeden daha kısa sürdü ama zihnimde yarattığı etki koca bir deprem gibiydi. İçindeki canavarı dizginlemek ister gibi şakaklarındaki damarlar kasıldı, çenesi kenetlendi. Bir adım gerileyeceğini, aramızdaki o tehlikeli yakınlığa bir sınır çekeceğini sandım.
Ama yapmadı. Yapamadı.
Alnını yavaşça alnıma dayadı. Gözlerini sımsıkı kapattığında, kirpiklerinin titrediğini gördüm. Sıcak, pürüzlü nefesi doğrudan dudaklarımın üzerine vuruyor, ciğerlerimi onun kokusuyla yakıyordu. Banyodan taze çıkmış o sert sandal ağacı kokusu, teninin kendi kor ateşiyle birleşmiş, odayı adeta zehirli bir sarhoşlukla doldurmuştu.
"Engellerdim..." dedi Ege. Sesi o kadar alçak, o kadar gırtlağında boğuk bir tonda çıkmıştı ki, bu bir konuşmadan çok yaralı bir adamın iniltisine benziyordu. "Seni o dükkâna adım attırmazdım Alin. O itlerin sana dokunmasına, o bileklerini sarmak zorunda kaldığım o lanet bandajlara izin vermezdim. Gerekirse seni bu odaya kilitlerdim, gerekirse hayatından tamamen çıkardım ama seni o karanlığın içine düşürmezdim."
Gözlerim kapıya dayalı duran güçlü koluna, ardından alnımın üzerinde sarsılan alnına kaydı. İri göğsü, benim daralan nefeslerime tezat bir hızla kalkıp iniyordu.
"Sen kahraman değilsin Ege," diye fısıldadım. Sesim titriyordu ama bu kez kaçmıyordum. "Her şeyi tahmin edemezsin. Herkesi koruyamazsın. Ben çocuk değilim, sen de benim sahibim değilsin."
Ege gözlerini hızla açtı. O koyu, katran karası irislerdeki fırtına bir anda biçim değiştirdi. Alnını alnımdan çekti ama gitmedi. Yüzü yüzümden yalnızca birkaç santim uzaktaydı.
"Sahibin değilim, öyle mi?" dedi, sesi tehlikeli bir fısıltıya dönüşürken. Bakışları yüzümün her detayında, titreyen dudaklarımda, ardından gözlerimde gezindi. "Peki neden o zaman, Alin? Neden seni o adamın elinde gördüğümden beri kendi zihnimin içinde cehennemi yaşıyorum? Neden Sarp senin adını her söylediğinde o adamın boğazına sarılmak istiyorum?"
Soluğum kesildi. Kalbim, kemiklerimi kıracakmış gibi küt küt vuruyordu.
"Ege..."
"Söyle!" diye emretti, ama sesi bu kez hiddetli değil, çaresizdi. Kapıdaki eli yavaşça kaydı, başımın hemen yanındaki ahşaba kenetlendi. İri bedeni üzerime biraz daha çöktü. "Söyle, bileyim. Eğer sen benim için sadece arkadaşımın kardeşiysen, sadece bize emanet edilen o küçük kızsan... Ben neden günlerdir senin kokunla uyuyup, senin acınla uyanıyorum?"
Aramızdaki bütün kelimeler tükendi. Zaman, banyonun açık kapısından sızan o buharın içinde tekrar dondu. İkimiz de ne söylediğimizin, nereye bastığımızın farkında değildik. Ege Erden, haftalardır üzerine giydiği o kaskatı zırhı, o aşılmaz gururu tek bir hamlede söküp atmış; en yalın, en çaresiz haliyle karşıma dikilmişti.
Ve ben... haftalardır kalbimin en derin köşesinde sakladığım, adını koymaktan ölesiye korktuğum o hissin altında eziliyordum.
"Sana bakamıyorum Alin," dedi Ege. Eli enseme doğru kaydı. Parmak uçları, saçlarımın dip kısmındaki o hassas noktaya dokunduğunda vücudumdan yukarı doğru sıcak bir elektrik akımı yayıldı. "Sana her baktığımda, o bileklerindeki beyaz sargıları her gördüğümde kendimden nefret ediyorum. Ve en kötüsü ne biliyor musun? Beni kurtaran senmişsin gibi... Ben o bodrum katından seni değil, sen beni çıkarmışsın gibi hissediyorum."
"Ben sadece seni bekledim," dedim, gözlerimdeki ıslaklığı umursamadan. Bakışlarımı o koyu irislerden ayırmadım. "O karanlık odada, ellerim bağlıyken, tiner kokusu genzimi yakarken ben Sarp’ın gelmesini beklemedim Ege. Başka kimsenin yüzü gelmedi aklıma. Sadece o kapıyı senin kıracağını biliyordum. Sadece senin ellerinin beni oradan alacağını biliyordum. Ve geldin."
Ege’nin gözlerinde bir anlık bir duraksama oldu. Yüzündeki o sert, öfkeli çizgiler birer birer yumuşadı. Ensemdeki elinin baskısı arttı, beni kendine biraz daha çekti. Şimdi göğsümüz birbirine yapışmıştı. Beyaz tişörtünün altından yayılan o kor ateş, kazağımın kumaşını delip tenime işliyordu.
"Geldim..." diye mırıldandı, sesi pürüzlü bir kadife gibiydi. "Ama geç geldim."
"Geldin," diye ısrar ettim. Elimi kaldırıp göğsünün tam ortasına bastırdım. Kalbinin deli gibi çırpınışını avucumun içinde hissettiğimde nefesim tamamen kesildi. "Buradasın. Ben de buradayım."
Ege gözlerini kapattı. Göğsümdeki elimi kendi iri eliyle kavradı. Parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi, ama bırakmadı."Beni mahvediyorsun," dedi. Sesi o kadar içten, o kadar kırılgandı ki içim cız etti. "Aklımı başımdan alıyorsun Alin Karavardar. Ben hayatım boyunca hiçbir şeyden korkmadım. Ama dünden beri... Seni kaybetme düşüncesi beni çıldırtıyor."
O an aramızda konuşulacak başka hiçbir şey kalmamıştı. Sarp, Ezgi, yaralarım, koridordaki soğuk sessizlik... Her şey bu odanın kapısının dışında kalmıştı. Ege başını yavaşça aşağı eğdi. Yanağı yanağıma sürtündü. Sıcak dudakları kulağımın hemen altına, çene çizgime hafifçe temas ettiğinde dudaklarımdan istemsizce titrek bir nefes döküldü.
Beni öpmüyordu, ama dokunuşu öpmekten çok daha yakıcıydı. Teninin sıcaklığı, dudaklarının o tüy kadar hafif teması beni olduğum yere çivilemişti.
Bir anda durdu. Gözlerini açıp şaşkın bir şekilde bana baktı. Elini ensemden çekip benden birkaç adım geriye gitti. “Ben…” diye fısıldadı. “Özür dilerim. Yapmamam gerekiyordu.”
“Tamam Ege, sıkıntı yok ben-“
“Allah beni kahretsin!” diye bağırdı. “Allah benim belamı versin! Dayanamadın mı oğlum?”
“Ege…” Ona doğru bir adım attım.
“Dur,” dedi, elini aramıza siper gibi kaldırarak. “Yaklaşma. Lütfen Alin. Git. Git yoksa ben daha fazla dayanamayacağım.”
“Ege dur bir konuşalım-“
“Alin git dedim! Lütfen git! Yoksa dayanamayacağım!” Yatağına oturup başını ellerinin arasına aldı.
Ben ise ona çaresizce bakıyordum. Git demişti ama ayaklarım sanki yere çakılmış gibiydi. Gidemiyordum. Bacaklarım çimentoya batmış gibi kaskatı kesilmişti, iradem parmaklarımın arasından süzülüp giden kum taneleri gibi yok olup gitmişti.
Gözlerimin önünde omurganın o dik duruşu kırılmış, o her zaman yıkılmaz, mağrur ve heybetli görünen dev adam yatağın kenarına çökmüş, başını iri ellerinin arasına gömmüştü.
Şakaklarındaki kasların ne kadar kasıldığını, parmaklarının nemli siyah saçlarını öfkeyle ve çaresizce nasıl kavradığını görüyordum. O geniş omuzları, ciğerlerine sığmayan fırtınalı nefeslerle hızla inip kalkıyordu. Banyonun kapısından sızan o odunsu, nemli buhar hâlâ odayı kaplıyordu ama artık havayı ağırlaştıran tek şey o buhar değildi; ikimizin arasında patlamaya hazır bir bomba gibi duran, adını koymaktan kaçındığımız o yakıcı çekimdi.
"Ege..." dedim. Sesim bir fısıltıdan ibaretti. Boğazımdaki o kuruluk, kalbimin göğüs kafesimi döven o vahşi ritmi beni boğuyordu.
Çenesinin kasıldığını gördüm. “Alin git,” dedi sadece.
Gözlerimin dolduğunu hissettim. Boğazıma yumru oturdu ve yutkunamadım. Hıçkırarak ağlamak istiyordum ama kendimi tutmam gerekiyordu. “Tamam,” dedim. Sesim kısılmıştı. “Gidiyorum. Bir daha senle konuşmaya çalışmayacağım.”
Arkamı dönüp kapının kulbuna tekrar uzandığımda, gözlerimden süzülmeyi bekleyen o sıcak yaşlar nihayet yanaklarıma döküldü. Attığım her adım, sanki göğsümün ortasına oturmuş tonlarca ağırlıktaki bir kayayı biraz daha bastırıyordu.
Bir daha onunla konuşmayacağımı söylerken canımın ne kadar yandığını biliyordum; ama en çok canımı yakan, onun gözlerindeki o kendini mahkûm eden, beni kendinden korumaya çalışan çaresiz karanlıktı.
Kapıyı yavaşça araladım. Koridorun o buz gibi, yaslı havası yüzüme çarptığında banyonun buharından ve Ege’nin genzimi yakan sandal ağacı kokusundan sıyrıldığımı hissettim. Ama bedenim o odadan çıksa da ruhum hâlâ yatağın kenarına çökmüş, başını ellerinin arasına almış o adamın yanında çakılı kalmıştı.
Arkama bakmadan kendi odama doğru yürüdüm. Her adımımda bileklerimdeki sargılar hafifçe sızlıyor, kalbimin ritmi bir türlü düzene girmiyordu. Odama girip kapıyı arkamdan kapattığımda sırtımı ahşaba yasladım ve kayarak yere oturdum. Dizlerimi göğsüme doğru çekip başımı kollarıma gömdüm. Ağlamamak için kendimi tutmayacaktım artık. Sessizce, içim sökülürcesine ağladım.
O dudakların çene çizgime temas ettiği o kısacık saniye... Parmaklarının ensemdeki saç dip kurumda bıraktığı o yakıcı elektrik... Ve hemen ardından gelen o devasa pişmanlık. Bana git derken gözlerinde gördüğüm şey öfke değildi, biliyordum. O, beni korumaya çalışırken kendi tutkusunun, kendi vicdan azabının altında eziliyordu. Ama ben onun korumasına muhtaç küçük bir kız çocuğu değildim ki. Ben sadece onu, o karanlığın içinden çekip çıkarmak istiyordum.
Ne kadar süre o soğuk parkenin üzerinde kaldığımı bilmiyordum. Koridordan gelen çıt çıkarmayan sessizlik, evin üzerine çöken o ağır hava zihnimi iyice yormuştu. Bileklerimdeki dikişlerin sızısı artık kendini hissettirmeye başladığında zorlukla ayağa kalktım.
Banyoya gidip yüzüme soğuk su çarptım. Aynadaki yansımama baktığımda kıpkırmızı olmuş gözler ve fener gibi yanan yanaklar gördüm. "Toparla kendini Alin," diye fısıldadım kendi kendime. "Toparla."
Saat gecenin üçünü geçiyordu. Yatağa girdiğimde üstüme örttüğüm yorgan bile beni ısıtmaya yetmedi. Zihnimde dönüp duran tek şey Ege’nin o boğuk sesiydi:
Seni kaybetme düşüncesi beni çıldırtıyor.
Uyuyamadım. Dakikalar saatleri kovaladı. Tavanı izlerken pencereden sızan alacakaranlığın yavaş yavaş odanın içini aydınlatmaya başladığını fark ettim.
—
Aradan üç gün geçmişti. Geçen üç boyunca neredeyse hiç odamdan çıkmamış, kimseyle konuşmamıştım. Herkes odama gelip bir şey getiriyor, iç çekerek geri gidiyordu.
Ege odama gelmemişti bile. O günden sonra benimle konuşmamıştı bile. İstediğim buydu değil mi? Ege’nin benimle konuşmaması… Ama neden canım yanıyordu? Neden kalbimi parçalıyorlar gibi ruhum sızlıyordu?
Geçen bu üç gün, takvimdeki sıradan yetmiş iki saat gibi akıp gitmemişti; sanki zaman göğsümün ortasında durmuş, çürümeye yüz tutmuştu. Odamın dört duvarı, zihnimdeki fırtınaları hapseden dar bir hücreye dönüşmüştü. Gün ışığı pencere tülünün ardından odaya sızdıkça, ben daha çok kazağımın kollarına sığınıyor, bileklerimdeki pansumanları kazağımın manşetleriyle örtmeye çalışıyordum.
Ruhsuz gibiydim. Tüm gün gördüğüm görüntü tavandı. Hiçbir şey yemiyor, içmiyor ve kimseyle konuşmuyordum.
Ali Aras sürekli elinde tepsiyle gelip bir şeyler yedirmeye çalışıyordu ama beni ikna edemeyeceğini anlayınca suratını asıp geri gidiyordu.
Canım hiçbir şey istemiyordu.
Yatağın içinde doğruldum. Bacaklarım günlerdir hiçbir şey yemediğim için pelte gibiydi, bileğimdeki yaram sızlıyordu ama umrumda değildi. Boğazımdaki o kuruluk artık katlanılmaz bir hal almıştı. Günlerdir bu odada bir ceset gibi yatmaktan, Ege’nin o yakıcı sandal ağacı kokusunun zihnimi kemirmesinden çıldırmak üzereydim.
Ayağa kalktığımda başım hafifçe döndü. Birkaç saniye yatağın kenarına tutunup kendime gelmeyi bekledim. Üzerimdeki bol, siyah kazağın kollarını ellerimin üzerine kadar çektim. Kapının kulbuna uzandığımda kalbim yine o aptal ritmiyle çarpmaya başladı. Sırf odadan çıkmak, mutfağa gidip bir bardak su almak bile gözümde devasa bir savaşa dönüşmüştü.
Sessizce kapıyı açtım. Koridor karanlıktı. Evin üzerine çöken o ağır, kasvetli sessizlik tıpkı üç gün önceki gibi genzimi yaktı. Merdivenlerin ahşap basamaklarına gıcırtı çıkarmamaya çalışarak bastım. Bütün ev uyuyordu -ya da ben öyle sanıyordum-.
Koridorda ağır adımlarla ilerledim. Başım hâlâ döndüğü için duvara tutunuyordum. Bir ara durdum ve gözlerimi sıkıca yumdum.
“Alin?”
Gözümü hızlıca açıp karşımdaki kişiye baktım. Peri’ydi. Saçı başı dağılmış, pijamaları karışmıştı. “Alin, iyi misin?”
Dudaklarıma yalandan gülümseme kondurdum. “İyiyim güzelim. Sadece başım döndü.”
“Yardım etmemi ister misin?” diye sordu yanıma yaklaşarak.
Peri’nin koca, endişeli gözleri yüzümde gezindi. O masum, çocuksu bakışlarında bir an için kendimi buldum. Bu evde yaşanan fırtınalardan, o karanlık bodrum katından, Ege’yle aramızdaki o yakıcı, zehirli çekimden haberizdi. O sadece ablasının hastalandığını, bileklerinde beyaz sargılarla gezindiğini ve günlerdir odasından çıkmadığını biliyordu.
"Yok be güzelim," dedim, sesimin titremesini bastırmak için derin bir nefes alarak. Elimi uzatıp dağılmış, yumuşacık saçlarını okşadım. "Ben sadece... Bir bardak su almak için aşağı iniyordum. Sen neden ayaktasın bu saatte?"
"Susadım," dedi fısıltıyla, parmak uçlarında yükselip koluma tutunarak. "Bir de... Seni çok özledim Alin. Abimler hiç gülmüyor artık. Ev çok soğuk oldu."
İçimin burkulduğunu, gözlerimin dolduğunu hissettim. “Kafaları çok dolu sadece,” dedim sesim titreyerek.
Kaşlarını çatarak suratımı inceledi. “Alin, sen iyi misin? Konuşmak için abimin odasına girdin… Çıktığından beri bir garipsin.”
“İyiyim tabii, çok iyiyim.”
Değilsin, Alin. Hiç iyi değilsin.
Hiçbir kimsenin haberi yoktu. Kimse bilmiyordu benim ne yaşadığımı. Dışarıya karşı gülmeye çalışan birinin içinin nasıl olduğunu kimse bilemezdi.
Haberin yok, ben ölüyorum Ege.
Peri’nin o saf, sorgulayan bakışları karanlık koridorda yüzüme mıhlanmışken boğazıma oturan o devasa yumruyu yutmaya çalıştım. “Sadece susadım Peri,” dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak. “Hadi sen git yat, ben suyumu içip geliyorum.”
Peri bir an kararsızca duraksadı. Küçük eli kolumdaki kazağın manşetini sıktı, ardından o derin çocuksu sezgisiyle bir şeyleri zorlamaması gerektiğini anlamış gibi başını salladı. Arkasını dönüp odasına doğru süzülürken, koridorun o soğuk ve kimsesiz karanlığında yine tek başıma kaldım.
Gözlerimi kapatıp titrek bir nefes aldım. İleriye doğru adım atmak istedim ama bacağım tutmuyordu. Sırtımı duvara dayayıp yavaşça yere doğru çöktüm. Ne olduğunu anlayamadım.
Başımın dönmesi her saniye artıyordu. Direnmeye çalıştım. Bu sefer izin vermeyecektim. Güçlü duracaktım. Ben Neşe’nin kızı, Ali Aras’ın kardeşi Alin Karavardar’dım. Onlar için güçlü durmak zorundaydım. Bunu onlar için yapmak zorundaydım.
Ama bedenim bana ihanet ediyordu. Gözpınarlarıma yaşlar hücum etti.
Gözlerimin önündeki karanlık gitgide koyulaşırken, görüş alanım buzlu bir camın arkasında kalmışçasına buğulanıyordu. Kulaklarımda uğuldayan o yüksek frekanslı ses, koridorun soğukluğunu ve kendi düzensiz nefeslerimi bile bastırmaya başladı. Duvarın pürüzlü yüzeyine sımsıkı tutunmaya çalışan parmaklarım gevşedi; tırnaklarım ahşap kaplama üzerinde hafif bir iz bırakıp kaydı. Kalbim güm güm vuruyordu ama vücudumda o kanı pompalayacak tek bir damla derman kalmamıştı.
"Diren Alin..." diye fısıldadım kendi kendime. Dudaklarımdan sadece boğuk bir hava çıktı. "Diren..."
Yanımda bir karaltı hissettim. Gözümün ucuyla baktığımda Yeliz teyze ve Serhat amca olduğunu gördüm.
“Yeliz teyze…” diye fısıldadım. Dilim damağım kurumuştu zar zor konuşuyordum.
“Kuzum… Sen ne yapıyorsun burada? Gecenin bu saatinde uyku mu tutmadı? Günlerdir bir şey yemiyorsun, karının acıkmıştır kesin.”
Serhat amca gülerek karısının kolunu tuttu. “Yeliz… Kızı soru yağmuruna tuttun yine. Biraz yorulmuş sanırım.”
“Ben…” dedim, ayağa kalkmaya çalışarak. “Ben susadım da… Mutfağa gidecektim, başım döndü.”
Yeliz teyze hemen yanıma eğildi. “İyi misin yavrum benim?”
Yeliz teyze ile Serhat amcanın endişeli yüzleri, görüş alanımda bir parlayıp bir sönüyordu. Yeliz teyzenin sıcacık elleri kolumu kavramıştı ama tenimden içeri o sıcaklık bile işlemiyordu. Göğsüm hızla inip kalkıyor, ciğerlerime çektiğim hava gırtlağımı keskin bir cam kırığı gibi kesiyordu.
"Tamam kızım, zorlama kendini," dedi Serhat amca, sesindeki o babacan telaş her kelimede biraz daha büyüyerek. "Yeliz, tut kızın diğer kolundan. Odaya çıkaralım, bir iki lokma bir şey getirelim mutfaktan."
"Mutfağa gerek yok..." diye fısıldayabildim sadece. Dudaklarım birbirine yapışmış gibiydi, kelimeler ağzımın içinde büyüyüp boğazımı tıkıyordu. "Ben... Ben sadece bir bardak su..."
Yeliz teyze saçımı öpüp kokladı. “Tamam güzel kızım, getireceğim suyu. Seni ilk koltuğa yatıralım ben birkaç lokma bir şeyler hazırlayayım.”
“Gerçekten aç değilim. Lütfen zorlamayın. Sadece abimi getirin.”
Yeliz teyzenin gözlerinin dolduğunu gördüm. “Ama kızım açlıktan bayılacaksın diye korkuyorum. Neden kendine bunu çektiriyorsun?”
Bende bilmiyorum, Yeliz teyze. İnan, bilsem bende ne olduğunu…
“Yeliz’im… Zorlama kızı. Ben şimdi onu odasına götürürüm, bir güzel dinlenir. Sabah kalktığında canı isterse yer zaten.”
“Ben… Ben sadece odama gitmek istiyorum.” Bacağım titriyordu ama inat etmiştim. Buradan kalkıp odama gidecektim. Kimseye muhtaç olmadığımı gösterecektim.
Serhat amca koluma girmeye çalıştı ama nazik bir şekilde durdurdum. “Gerek yok Serhat amca, ben gidebilirim.”
“Ali Aras’ı veya Ege’yi çağırayım mı?” dedi Serhat amca.
Ege’nin adını duyunca bile gözlerim doluyordu. Ve ben bunun neden olduğunu bilmiyordum. “Ali Aras’ı çağırın, Ege’yi istemiyorum.”
“Tamam yavrum, tamam güzel kızım,” dedi Yeliz teyze. “Çağırıyorum Ali Aras’ı.” Serhat amcaya döndü. “Serhat, Alin’i koltuğa oturttur.”
Yeliz teyze gidince Serhat amca koluma girip beni koltuğa oturttu. Görüş alanımın kenarlarından sızan o simsiyah mürekkep dalgası gözpınarlarımı istila etmeye yeltendi. Koridorun tavanı ansızın kendi etrafında devasa bir hızla dönmeye başladı. Bacaklarımdaki bağlar kopacak gibi gerildi.
Başımı koltuğun baş kısmına yaslayıp gözlerimi kapattım. Böyleyken başımın dönmesi geçiyordu. Birkaç saniye böyle bekledim.
Bir elim başımda, diğer elim karnımdaydı. Hafiften midem de bulanıyordu ama umurumda bile değildi.
Serhat amca hemen yanımda endişeyle kıvranıyor, bir eliyle omuzumu desteklerken diğer eliyle koltuktaki yastıkları düzeltmeye çalışıyordu. "Biraz daha dayan güzel kızım, Ali Aras şimdi gelir," diye mırıldanıyordu sesi uzağımdan geliyormuş gibi. Ama kulaklarımdaki o uğultu gittikçe yükseliyordu.
Tam o sırada koridorda telaşlı adımları duydum. Bu adımların sahibini tanıyordum. Ali Aras’tı.
“Güzelim!” Koltuğa oturup saçlarımı geriye doğru itti. “Abim ne oldu sana?”
“Su…” diyebildim sadece. “Sadece su içmeye kalkmıştım. Sonra birden başım döndü ama şu an iyiyim. Abartılacak bir şey yok.”
Ali Aras hafif tebessüm edip sıkıca sarıldı. “Eh be güzelim,” dedi, başımın tepesine öpücük kondurarak. “Neden böyle yapıyorsun? Eğer kalp krizi geçirmemi istiyorsan söyle.”
“Saçmalama abi,” dedim. “Saçma sapan konuşma.”
“Sen de kendine düzgün bak o zaman.”
Ali Aras, kokusuyla ve o tanıdık, güven veren sıcaklığıyla beni sarıp sarmaladığında gözlerimden bir damla yaş daha firar edip onun tişörtünün kumaşına süzüldü. Beni korumak isteyen, her an üzerime titreyen abimin kollarındaydım ama içimdeki o koca boşluk dolmuyordu. Göğsümün sol tarafında, adını koyamadığım o kor ateş durmaksızın yanmaya, canımı yakmaya devam ediyordu.
"Tamam abim, geçti..." dedi Ali Aras, sesindeki o yumuşak ton içimi daha da ezdi. Beni incitmekten korkar gibi sırtımı sıvazlıyordu. "Bir daha sakın tek başına ayağa kalkmaya çalışma. İhtiyacın olan ne varsa bana söyleyeceksin, anlaştık mı? Su mu istiyorsun, ben getiririm. Yemek mi, ben taşırım. Ama kendini böyle helak etmeyeceksin."
"Anlaştık..." diye mırıldandım, sesim öyle pürüzlüydü ki kendim bile tanımakta zorlandım.Serhat amca kenarda durmuş, derin bir nefes vererek rahatlamaya çalışıyordu.
Yeliz teyze ise elinde koca bir bardak suyla merdivenlerden aceleyle çıkıp yanımıza ulaştı. "Al güzel kızım," dedi, bardağı titreyen ellerime uzatarak. "Yavaş yavaş iç, birden dikme kafana."
Bardağı kavrayan parmaklarımın dermanı yoktu. Ali Aras elimi alttan destekledi, bardağı dudaklarıma yaklaştırmama yardım etti. O soğuk su boğazımdan aşağı süzülürken genzimdeki o yangın bir nebze olsun hafifler gibi oldu ama kalbimdeki ateşe faydası yoktu. Bardağı bitiremeden başımı geriye çektim.
"Teşekkür ederim," dedim fısıltıyla.
"Ben seni odana götüreyim," dedi Ali Aras, bir kolunu dizlerimin altından, diğerini sırtımdan geçirerek beni kucağına almaya hazırlanırken.
"Abi..." dedim duraksayarak. "Gerek yok, yürüyebilirim."
"Hiç itiraz istemiyorum Alin. Şu haline bak, ayakta duracak dermanın yok."
Beni zahmetsizce kucağına aldığında başımı onun omzuna yasladım. Gözlerimi kapattım. Koridorda attığı her adımda bedenim hafifçe sallanıyordu. Yeliz teyze ve Serhat amca arkamızdan fısıltıyla konuşarak bizi takip ediyordu. Ama tam o anda, merdiven başından gelen o tanıdık, ağır ve düzensiz ayak seslerini duydum.
Zaman bir anlığına yine durdu.Gözlerimi açmadım. Açamadım. Ama onun orada olduğunu, koridorun o karanlık köşesinde dikildiğini vücudumdaki her bir hücreyle hissettim. Tenimdeki bütün tüyler diken diken oldu. O tanıdık, yakıcı sandal ağacı kokusu koridorun soğuk havasına karışıp genzime ulaştığında göğsüm sıkıştı.
Ege gelmişti.
"Ne oldu ona?"
Ege'nin sesi koridorda yankılandığında, sesindeki o ham, kontrolsüz panik adeta havayı kesti. O hırıltılı, dipte boğulan tonda devasa bir vicdan azabı ve dizginlenemeyen bir korku vardı. Sesi titriyordu. Dünden beri benimle konuşmayan, yüzüme bakmayan adam, şu an çaresizliğin kıyısında kıvranıyor gibiydi.
Ali Aras adımlarını yavaşlattı ama durmadı. "Tansiyonu düşmüş," dedi, sesinde kardeşini korumaya çalışan o koruyucu sertlikle. "Üç gündür hiçbir şey yemiyor Ege. Ne bekliyordun ki?"
Ege kaşlarını çatıp bir abime bir de bana baktı. “Tamam. Sen Alin’i yatağına götür, ben tansiyon aletini getiriyorum. Gerekirse serumda takarım, kendine gelir.”
Ali Aras başıyla onaylayıp beni odama doğru taşımaya devam ederken, gidişini görmesem de Ege’nin hışımla koridorun sonundaki odasına doğru seğirten sert adımlarını duydum. Ahşap zemin onun ağırlığıyla gıcırdarken, arkasında bıraktığı o yoğun sandal ağacı kokusu koridorun Soğuk havasında asılı kalmıştı.
Ali Aras beni yavaşça yatağın üzerine bıraktı. Sırtım yumuşak şiltelerle buluştuğunda, bakışlarımı tavana diktim. Yeliz teyze hemen yanıma yanaşıp üzerimdeki yorganı göğsüme kadar örttü, şefkatli elleriyle alnıma düşen nemli saç tutamlarını geriye iterken dudaklarından kesik bir iç çekiş döküldü.
"Ah benim güzel kuzum," diye mırıldandı Yeliz teyze, sesi anne şefkatiyle dolup taşarak. "Kendini böyle heder etmeye değer mi hiç? Ne olur bir iki kaşık çorba içseydin..."
"Yeliz teyze, gerçekten canım istemiyor," diye mırıldandım. Sesim o kadar cılız çıkmıştı ki, odadaki sessizlikte neredeyse kaybolup gitti.
Tam o sırada kapı sertçe açıldı. Ege, elinde siyah tansiyon aleti kutusu ve sağlık çantasıyla içeri girdi. Üzerine geçirdiği siyah tişörtün kollarını dirseklerine kadar kıvırmıştı; kollarındaki damarlar kasılmaktan belirginleşmiş, geniş göğsü düzensiz nefeslerle inip kalkıyordu. Bakışları doğrudan bana kaydı. O koyu, katran karası irislerde öyle devasa bir suçluluk, öyle derin bir yangın vardı ki, bir an için nefesim yine boğazıma tıkandı.
Göz göze geldiğimiz o saliselik dilimde bakışlarını kaçırmadı. Ama o bakışlarda ne geçen günkü o aşılmaz hiddet kalmıştı ne de beni kendinden uzaklaştıran o soğuk duvar. Karşımda, beni bu halde görmenin verdiği vicdan azabıyla kavrulan, içi sökülen bir adam duruyordu.
"Siz aşağı inin anne," dedi Ege, sesi pürüzlü ve kısıktı. "Baba, Ali Aras... Siz gidin, ben hallederim. Tansiyonuna bakıp gerekiyorsa damar yolu açacağım. Ben ilgilenirim."
Ali Aras kararsızca bir bana, bir de Ege’ye baktı. Aramızdaki o gerilimi, havada elektriklenip duran o görünmez fırtınayı hissetmiş gibiydi ama kardeşinin sağlığı her şeyin önünde geldiği için üstelemedi. "Tamam," dedi başını sallayarak. "Bir şey olursa hemen seslen Ege."
"Tamam," dedi Ege, gözlerini bir an bile yüzümden ayırmadan.
Yeliz teyze ve Serhat amca, Ali Aras’ın arkasından odadan çıkıp kapıyı kapattıklarında, odadaki hava bir anda ağırlaştı. Üç gündür aramızda örülen o aşılmaz sessizlik duvarı, şimdi kapının kapanma sesiyle birlikte üzerimize çökmüştü.
Ege yavaş adımlarla yatağın kenarına yaklaştı. Her adımında içimdeki o kör düğüm biraz daha sıkılaştı, kalbim göğüs kafesimi dövmeye başladı. Yatağın sağ tarafına, tam yanıma oturdu. Şilte onun ağırlığıyla hafifçe çökerken, teninden yayılan o taze banyo ve sandal ağacı kokusu yine bütün duyularımı esir aldı.
Elindeki tansiyon aletini komodinin üzerine bıraktı. Parmakları hafifçe titriyordu. Hayatımda Ege Erden’in ellerinin titrediğine ilk kez şahit oluyordum.
"Uzat kolunu," dedi fısıltıyla. Sesi öyle alçaktı ki, sanki kendi kendine konuşuyordu.Hiçbir şey söylemeden sol kolumu kazağımın manşetini yukarı doğru sıyırarak ona uzattım. Bileğimdeki beyaz sargılar ortaya çıktığı an Ege’nin gözlerinde çakan o acı dolu şimşeği gördüm. Çene kemikleri kilitlendi, gözlerini bir saniyeliğine kapatıp derin bir nefes çekti ciğerlerine.
İri, sıcak elleriyle bileğimin hemen üstünden tuttu. Parmaklarının tenime temasıyla birlikte vücuduma yayılan o yakıcı elektrik akımı, üç gün önceki o anı -dudaklarının çene çizgime dokunduğu o felaket saniyesini- zihnime bir yıldırım gibi düşürdü. Gözlerimi kaçırdım. Bakışlarımı duvardaki gölgelere diktim.
"Çok düşük," dedi Ege, tansiyon aletinin manşetini koluma sararken. Sesi mesafeli görünmeye çalışıyordu ama içindeki o fırtına her kelimede dışarı sızıyordu. “Sekize kadar düşmüş Alin. Kendini öldürmeye mi çalışıyorsun sen?"
"Sana ne?" dedim, sesimdeki kırgınlığı maskelemeye çalışarak. Bakışlarımı hâlâ ona çevirmemiştim. "Seni ilgilendirmez."
Ege manşeti pompalayan elini aniden durdurdu. Bakışlarının ağırlığını üzerimde hissettiğimde ister istemez ona dönmek zorunda kaldım. Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki o kırılmışlık ve öfke harmanı doğrudan ruhuma işledi.
"Sana ne mi?" dedi, sesi bu kez boğuk bir gürlemeye dönüştü. "İyi misin kızım sen? Günlerdir bu odada bir ceset gibi yatıyorsun! Yemiyorsun, içmiyorsun... Beni cezalandırmak için kendini mahvediyorsun!"
“Seni ilgilendirmez,” dedim tekrardan.
“Bana bak, Alin. Benim tepemin tasını attırma. Zaten sinirlerim bozuk, sende uğraşma.”
“Ay çok korktum.” Yalandan suratımı ekşittim.
Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı. “Uzat şu kolunu, serum takacağım.”
“İstemez.”
Ege gözlerini açtığında, o katran karası irislerinde biriken karanlık odadaki havayı kaskatı kesecek kadar yoğundu. Sabrının son kırıntılarını da tüketmiş gibiydi ama o öfkenin altından sızan şey nefret değil, katıksız bir çaresizlikti. Komodinin üzerindeki sağlık çantasından serum şişesini ve damar yolu iğnesini çıkarırken parmaklarının arasındaki metali öyle bir sıkıyordu ki, plastik ambalaj hışırtıyla ezildi.
"İstemezmiş..." diye mırıldandı Ege, sesi gırtlağından yükselen boğuk bir hırlama gibiydi. "Sana isteyip istemediğini sormadım Alin. O serum bu kola takılacak."
"Takmayacaksın!" dedim, kazağımın kolunu hırsla aşağı çekip sağlam kolumu göğsümde kavuşturarak. "Benim üzerimde emretme hakkını sana kim veriyor? Git kimin tansiyonunu ölçüyorsan ölç, kime bağırıyorsan bağır. Benden uzak dur!"
Ege elindeki serum iğnesini masaya tam anlamıyla çarptı. Çıkan tıkırtı odadaki o ağır sessizlikte patladı. Yatağın kenarında üzerime öyle bir eğildi ki, göğsünden yayılan o kor ateş ve genzimi yakan sandal ağacı kokusu bir anda bütün savunma mekanizmalarımı felç etti. Yüzlerimiz arasında sadece birkaç parmaklık mesafe vardı. Gözlerindeki fırtına, kirpiklerinin gölgesi, çenesinde kasılan o sert damar... Her şey bana ait olamayacak kadar yakın, beni yok edecek kadar tehlikeliydi.
“Takacağım dedim ve bitti.”
"Takmayacaksın dedim!" Sesim odanın içinde hırçın bir fısıltı gibi yankılandı. Bedenimi geriye çekmek, aramızdaki o tehlikeli mesafeyi yeniden inşa etmek istedim ama sırtım çoktan yatak başlığına dayanmıştı. Gidecek tek bir milim yerim bile yoktu.
Ege’nin gözlerinde çakan o karanlık, banyonun buharından bile daha sıcaktı. Hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki o kaskatı, tavizsiz ifadeyle elini uzattı ve kazağımın manşetini tuttu. Parmakları bileğimin biraz yukarısına değdiği an, ruhumun en ücra köşesine kadar uzanan bir elektrik dalgası yayıldı. İtiraz etmek için dudaklarımı araladım ama o, derin ve emredici bir sesle lafımı kesti.
"Sessiz ol," dedi. Sesi alçaktı ama emri tartışmaya kapalıydı. "Zaten sesin bile çıkmıyor Alin. Bana zorluk çıkartma."
“Çıkaracağım.” İnadım tutmuştu. Benimde inadım tutarsa dönmem çok zordu. Ve bu inadımı eritebilecek kimse yoktu.
“Alin…” dedi sakinleşmek ister gibi.
“Ne var?”
“Aç şu kolunu!”
“Hayır.”
“Aç dedim.” Bileğimden sıkıca tutup beni yatağın başlığına yasladı. Sağ elini duvara yaslayıp yüzüme doğru eğildi. “Alin… Zoru kullandırma bana.”
“Ne yaparsın?” dedim. Bende yüzüne doğru yaklaştım.
“Ne mi yaparım?”
Sesi, gecenin karanlığına karışan katran karası bir fısıltıdan ibaretti ama o fısıltı, tenimde bir yangının kıvılcımı gibi gezindi. Gözleri dudaklarıma indi; o yırtıcı, o zapt edilemez arzu bir saliseliğine öyle net belirdi ki göğsümdeki nefes buz tuttu. Şakaklarındaki damarlar kasılıyor, sırtını duvara yasladığı elinin boğumları bembeyaz kesiliyordu.
Kendisiyle, içindeki o devasa, karanlık canavarla nasıl bir savaş verdiğini görmek; hemen dibimdeki bu adamın benden çok kendi tutkusundan korktuğunu hissetmek içimdeki hırçınlığı bir anda bıçak gibi kesti.
"Zorlama beni Karavardar," dedi. Nefesi dudaklarımı yakıp geçerken sesi pürüzlü, adeta gırtlağından sökülerek çıkıyordu. "Beni kendi sınırlarımla sınama. Yemin ederim, ikimizi de yakarım."
"Yak o zaman," diye fısıldadım. İnadım, içimdeki o kavurucu acıdan beslenip daha da büyüyordu. Yüzüne biraz daha yaklaştım. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe artık bir uçurum değil, içine düşmeyi göze aldığım bir yangındı.
Ege bir an duraksayıp tekrar dudağıma baktı. Dudaklarında hafif bir tebessüm oluştu. “Deli kız,” dedi, gülerek. “Deli kızsın sen.”
“Evet,” dedim. “Damarıma basılınca çok pis delirebiliyorum. Öyle bir özelliğim var.”
Burnundan güldü ve, “Özelliğini yesinler,” dedi.
"Gülme," dedim, sesimdeki o hırçın tonu korumaya çalışarak. Ama dudaklarımın kenarındaki o hafif kıvrılmaya engel olamamıştım. Gözlerimi onun koyu irislerine diktim. "İnsanları çıldırtıp sonra da karşında deli varmış gibi bakmak tam sana göre zaten, Ege."
Ege’nin gülüşü daha da derinleşti, fakat bu tebessümün ardında hâlâ sızlayan bir acı, göğsünü sıkan devasa bir hassasiyet duruyordu.
“Şimdi odamdan gider misin? Dinlenmek istiyorum.” Çok yorulmuştum. Ege ile laf dalaşına girmeye mecalim yoktu.
Üç gündür odamdan çıkmıyordum ve Ege de aynı şekilde kendisini odaya kapatmıştı. İkimizde ne olduğunu bilmiyorduk. O konuşmadan sonra birbirimizin yüzünü görmek istemiyorduk. Onu bilemezdim ama en azından ben öyle tahmin ediyordum.
Çünkü ikimizde biliyorduk ki o gün ben orada daha fazla kalsaydım birbirimizin kalbini kırabilirdik.
Bir süre ne o konuştu ne de ben… Sessizliğimiz konuştu sanki. Göz teması bile kurmuyorduk. Eğer bakarsak ben onun toprağında kaybolurdum, o benim ormanımda yok olurdu.
Kafamın içinde bir ritim dolandı. Küçüklüğümden beri hep yaptığım şeydi. Ne zaman kafam karışsa, boğulacak gibi olursam kafamın içinde bir şarkı döndürürdüm.
“Değmesin ellerimiz,
Buluşmasın bu gözler.
Yine erir gideriz,
Unutulur yeminler.”
Her zaman işe yarardı ama bu sefer ki kafa karışıklığım ağır basıyordu. Beynimin içindeki düşünceleri, sesleri durdurmaya yetmiyordu.
Ege inatla bana bakmıyordu. Ben de bakmak istiyordum ama ikimiz de biliyorduk, bakarsak bir daha o yoldan dönemezdik.
Bölüm etkileşimi
