3. bölüm / 6
Geçmişin Gölgesinde3. Bölüm: Gölgelerin Enkazı
Bölümler 6Şu an: 3. Bölüm: Gölgelerin Enkazı
- 1 1. Bölüm: Geceye Tutunamayanlar2.409 kelime
- 2 2. Bölüm: Lekeli Manolyalar6.528 kelime
- 3 3. Bölüm: Gölgelerin Enkazı9.037 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 4. Bölüm: Üç Kurşun, Bir Çocukluk7.412 kelime
- 5 5. Bölüm: Yarım Kalan Sayılar4.084 kelime
- 6 6. Bölüm: Gül Sabunu ve Islak Toprak5.246 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Biz geçmişin gölgesinde yaşayan iki çocuktuk: Ali Aras ve ben.
Alin Karavardar mutlu olmak istedi, Alin ise sadece huzur istedi. Yaşamak, nefes almak, huzurlu bir aile tablosu… Fazlası değil.
Ali Aras ise okuyup meslek sahibi olmak. Ama o imkân bile elinden alınmıştı.
Küçük bir çocukken evimizin salonu bana kocaman bir tiyatro sahnesi gibi gelirdi; ama oyun hiç değişmezdi, sonu hep aynı felaketle biterdi. Işıklar sönmez, perdeler kapanmazdı.
Sadece babamın bağırışları duvarlarda yankılanır, ardından o korkunç sessizlik çökerdi. Ben koltuğun arkasına büzülüp ellerimle kulaklarımı tıkardım. Sanırdım ki duymayınca geçecek, gözlerimi kapatınca o devasa gölgeler kaybolacak. Geçmedi. O gölgeler büyüdü, büyüdü ve bütün hayatımızı yuttu.
Ali Aras ile biz, çocukluğumuzu o salondaki kırık cam parçalarının arasında bıraktık. Yaşıtlarımız sokakta ip atlayıp saklambaç oynarken, biz babamızın ayak seslerinden ruh halini analiz etmeyi öğrendik. Anahtarın kapı deliğinde dönme sesinden anlardık o gecenin canımızı mı yakacağını, yoksa sadece uykumuzu mu çalacağını.
Abimin hayalleri vardı. Sıralarda oturup geleceğini inşa etmek, bir meslek sahibi olup bizi bu cehennemden çekip çıkarmak isterdi. "Seni kurtaracağım Alin," derdi geceleri fısıltıyla. "Bir gün bu evden gideceğiz, sana bembeyaz odası olan bir ev alacağım." Ama o imkânı, onun hayallerini, tırnaklarıyla kazımak istediği o geleceği henüz emekleme aşamasındayken söküp aldılar elinden. Bir ailenin direği olması gereken adam, abimin gençliğini kendi öfkesine kurban etti. Abim okuyamadı; çünkü babamın açtığı yaraları sarmaktan, annemi ve beni korumak için nöbet tutmaktan kendi hayatına sıra gelemedi.
Bense sadece nefes almak istiyordum. Çok bir şey değil; sabahları feryatlarla uyanmadığımız, akşamları kapı çaldığında yüreğimizin ağzımıza gelmediği, masada sadece çay kaşıklarının tıkırtısının duyulduğu huzurlu bir aile. Ama Alin Karavardar olmak, bu evde neşe ve mutluluk aramaktı; Alin olmak ise sadece hayatta kalmaya çalışmaktı.
Geçmiş, arkamızda bıraktığımız bir zaman dilimi olmadı hiçbir zaman. Üzerimize düşen, ne yöne koşarsak koşalım bizi takip eden simsiyah bir gölgeye dönüştü. Ve biz Ali Aras’la, o devasa gölgenin altında büyüyemeyen, hep yarım kalan iki çocuk olarak kaldık.
Gözlerimi pencere kenarındaki o masaya kilitledim. Ege, elindeki bardağı hafifçe sallayarak dışarıyı izliyordu ama arada bir bakışlarının kasaya, tam olarak bana kaydığını görebiliyordum. O sarsılmaz duruşunun ardındaki keskinlik, içimde bir yerleri hırsla dikleştiriyordu. Beni ezmesine, beni acınacak bir kurban gibi görmesine izin vermeyecektim.
Zira bu hayatta yeterince kurban olmuştuk. Ben, abim, annem... Yıllarca babamın karanlığında kendi bedenlerimizi siper etmiş, ruhlarımızı o evin rutubetli duvarları arasında unutmuştuk. Ama Ege Bey gibi dışarıdan gelen, hayatın o konforlu ve gürültüsüz tarafında yaşayan bir adamın gelip bana üstünlük taslamasına, gizemli bir koruyucu melek rolüne bürünmesine asla müsaade edemezdim.
Önlüğümün cebindeki bezi çıkarıp tezgâhı hırsla silmeye başladım. Ezgi yanımdan geçerken koluma hafifçe dokundu. "Alin, tezgâhın mermerini oymak üzere olduğuna farkında mısın canım?" diye fısıldadı muzip bir sesle. "Adam sadece kahve içiyor, sakin ol."
"Kahve içmiyor Ezgi," dedim dişlerimin arasından, bakışlarımı tezgâhtan kaldırmadan. "Ruhumu emiyor. Sinir uçlarımla oynuyor."
"Valla ne yalan söyleyeyim," dedi Ezgi, göz ucuyla Ege’ye bakıp dudak bükerek. "O bakışlar benim üzerimde olsa sinirden mi erirdim yoksa başka bir şeyden mi emin değilim. Adamın maşallahı var. Ama senin bu defansın... Sanki aranıza sur örmüşsün de o surları patlatmaya çalışıyor gibi."
"Bırak patlatsın," diye mırıldandım, bez pürüzsüz mermerde iz bırakırken. "O surların arkasında ne olduğunu görse kendisi kaçar zaten."
Ezgi cevabımın ağırlığı karşısında bir an sessiz kaldı. Yüzümdeki morluğun ve patlak dudağımın ardında saklanan o devasa enkazı hissetmişti kuşkusuz. Ama soru sormadı. Bu kafedeki tek sığınağım onun bu anlayışlı susuşlarıydı.
Saatler ağır ağır ilerledi. Hava kararmaya, İzmir’in turuncu akşamüstü ışığı yerini derin bir laciverte bırakmaya başladığında kafedeki kalabalık da seyrelmişti. Ege hâlâ oradaydı. Bir bardağı saatlerce sürdürmüş, telefonundaki dosyalara bakmış ama bir an olsun kafeden ayrılmamıştı.
Kapanış saati geldiğinde Ezgi kasayı kapatırken ben arka tarafa geçip üzerimi değiştirdim. Çantamı omzuma asıp aynaya son kez baktığımda, dudağımdaki kabuğun sertleştiğini, yüzümün solgunluğunu gördüm. Derin bir nefes aldım. Maskemi düzelttim, oymuş gibi yaptığım özgüvenimi kuşandım ve öne çıktım.
Ege, ben kapıya yöneldiğim an ayağa kalkmıştı bile. Masaya bıraktığı parayı görmezden gelerek kapıyı açtım ve kendimi dışarı attım. Rüzgâr yüzüme çarptığında dudağım hafifçe sızladı.
Çıngırak bir kez daha çaldı ve Ege’nin ritmik adımları yine arkamda belirdi.
"Çalışan hanımefendi," dedi o her zamanki sinir bozucu, kendinden emin tonuyla. "Mesai bitti ama acelen ne böyle? Arkandan atlı mı kovalıyor?"
Yürümeye devam ettim. "Arkamdan birinin kovaladığı yok Ege. Sadece seninle aynı havayı solumak istemiyorum."
Gülüşü sokağın sessizliğinde yankılandı. İki büyük adımla yanıma geçti, hızımı yakaladı. Elleri ceplerindeydi, duruşu rahat, bakışları üzerimdeydi. "Bu kadar öfke kalbe zarar Alin. Hem ben fena bir yol arkadaşı sayılmam. Abin tembihledi diyorum, inanmıyorsun."
Durup birden ona döndüm. Kaldırımın ortasında, sokak lambasının sarı ışığı ikimizin üzerine düşerken gözlerimin içine bakmasını sağladım. "Bana bak Ege Bey," dedim, parmağımı göğsüne doğru uzatarak. "Abim sana hiçbir şey tembihlemedi. Sen sırf benimle dalga geçmek, benim acizliklerimi izleyip kendi egonu tatmin etmek için buradasın. Ben çocuk değilim. O yüzümdeki yaraya bakıp arkamdan acıyan gözlerle sırıtan adam figürlerinden de nefret ederim."
Ege’nin yüzündeki o oyuncu tebessüm bir anda dondu. Yüzü, gecenin karanlığı kadar sert ve ciddileşti. İleri uzattığım parmağımı nazikçe, ama kaçmama izin vermeyen bir kararlılıkla kavradı ve indirdi. Aramızdaki mesafeyi tek bir adımla kapattı.
Tütün ve sandal ağacı kokusu zihnimi uyuştururken, kahverengi gözlerinin derinindeki o dalgasız, karanlık denizi ilk kez bu kadar net gördüm.
"Acımak mı?" dedi, sesi fısıltıdan hallice ama bir kaya kadar ağırdı. "Sana acıdığımı mı sanıyorsun küçük kız?"
"Acımıyorsan ne yapıyorsun?" diye cırladım, elini çekmeye çalışarak. Ama bırakmadı. "Ne işin var benim peşimde? Ne istiyorsun benden?"
Gözleri dudağımdaki o patlağa kaydı. Bu defa ne bir şüphe ne de alay vardı bakışlarında. Sadece yakıcı, karanlık ve tehlikeli bir öfke vardı.
"Ben sana acımıyorum Alin," dedi, çenesi kilitlenerek. "Ben sadece birilerinin seni ezmesine, senin de buna göz yumup o yalanların arkasına saklanmana katlanamıyorum. O yüzündeki yara... Bir kapı çarpması değil. Ali Aras’ın şakağındaki kan izi de bir kaza değil. Beni salak yerine koymayı kes."
Sözleri bir kırbaç gibi yüzüme çarptı. Nefesim boğazımda tıkandı. Tırnaklarımı avucuma bastırdım. Hayatım boyunca saklamaya çalıştığım o lağım, tek bir cümleyle sokağın ortasına saçılmıştı.
"Seni ilgilendirmez," dedim sesimin titremesine engel olamayarak. "Bizim hayatımız, bizim pisliğimiz seni hiç ilgilendirmez. Git kendi kusursuz hayatına dön."
Ege elini bıraktı ama geri çekilmedi. Yüzündeki o sert ifade bir anlığına kırıldı, yerini derin bir kabullenişe bıraktı.
"Kusursuz hayat mı?" dedi hafifçe burnundan gülerek. Sesinde ilk defa alay değil, eskimiş bir acının izi vardı. "İnsanların dışarıdan gördüğü şeylere ne kadar çabuk kanıyorsun Alin Karavardar. Benim hayatım kusursuz falan değil. Ama ben o cehennemden nasıl çıkılacağını biliyorum. Ve Ali’nin de senin de o cehennemde yanmanıza göz yummayacağım."
"Senden yardım isteyen olmadı!" diye bağırdım.
"İsteyemezsin ki zaten," dedi, yeniden o bildiğim, sinir bozucu ama bu kez içimi titreten güvenli tonuna dönerek. Yürümeye başladı, arkasını dönüp bana baktı. "Gururundan geberirsin de kimseden yardım istemezsin. O yüzden ben istemeni beklemeyeceğim. Şimdi yürü bakalım, eve kadar daha çok yolumuz var."
Arkasından bakakaldım. Yüreğimde fırtınalar kopuyordu. Ondan nefret etmek istiyordum, beni çileden çıkaran o egoist tavırlarını aşağılamak istiyordum... Ama gözlerinin derininde gördüğüm o karanlık, zihnimin köşesindeki bir gerçeği fısıldıyordu bana: Ege Bey, hayatıma sadece uğramak için gelmemişti. O, arkasına saklandığım o yalan duvarlarını yıkmaya ve beni o karanlık evden çekip çıkarmaya kararlıydı.
“Bana bak Ege. Abimin arkadaşı mısın, yoksa benim eceli düşmanım mı, bilemem ama gerçekten canımı sıkıyorsun.” dedim, arkadından yürümeye devam ederek.
"İkisinin de aynı kapıya çıktığını henüz anlamamış olman ne acı," dedi Ege, adımlarını yavaşlatıp yanıma geçerken. Sokağın lambaları ikimizin gölgesini önümüzde uzun, karanlık birer çizgi olarak uzatıyordu. "Ecelin olsam çoktan vazgeçerdim Alin. İnsan nefret ettiği şeyle vakit kaybetmez. Ama düşmanınsam..." Durdu, bana yan bir bakış attı. "Seni o kaçtığın aynalarla yüzleştirmeden bırakmam."
Cevap vermedim. Dudaklarımı birbirine bastırıp adımlarımı hızlandırdım. Biliyordum ki söylediği her kelimeye bir karşılık verirsem, kurduğu o ağın içine daha çok çekilecektim. İzmir'in serin sokak aralarında ilerlerken, topuklarımın betonda çıkardığı ses ile onun ağır adımları birbirine karışıyordu.
Evimizin bulunduğu sokağa girdiğimizde adımlarım kendiliğinden yavaşladı. Sokak lambasının cılız ışığı altında duran o iki katlı, sıvaları dökülmüş bina, her zamanki gibi üzerime bir kâbus gibi çöktü. İkinci katın penceresinden dışarıya sızan zayıf sarı ışık, babamın evde olmadığını müjdeliyordu belki de. Çünkü o evdeyken ışıklar hep kapalı olur, karanlığın içinde sadece onun sigarasının koru parıldardı.
Bahçe kapısının paslı demirini ittirdiğimde çıkan o tiz ses, sessizliği bir bıçak gibi kesti. Ege hemen arkamdaydı.
"Burası," dedim, merdivenlerin başında durup ona dönerek. Sesimi sertleştirmeye çalışsam da boğazımdaki yumru kelimelerimi pürüzlü kılıyordu. "Beni getirdin, vazifeni yaptın. Şimdi geldiğin o yüksek tepelere geri dönebilirsin Ege Bey."
Tam bir şey söyleyecekken, yukarıdaki ahşap kapı gıcırtıyla açıldı. Merdiven otomatiğinin sarı ışığı yandı ve abim Ali Aras sahanlıkta belirdi. Şakağındaki yara bandı, loş ışıkta beyaz bir leke gibi parlıyordu. Bakışları önce benim üzerimde dolandı, ardından hemen arkamda duran Ege’ye kaydı.
Abimin yüzündeki o yorgun, savunmacı ifade Ege’yi gördüğü an yerini tuhaf bir rahatlamaya bıraktı.
"Geldiniz mi?" dedi abim, sesi yorgun ama sakindi. Merdivenlerden ikişer ikişer inip Ege’nin karşısında durdu. "Yolda bir aksilik çıkmadı ya?"
"Aksiliğin kendisiyle yürüdüm Ali, başka aksilik çıkmaya fırsat kalmadı," dedi Ege, dudaklarında yine o sinir bozucu, hafif tebessüm belirirken.
Abime öfkeli bir bakış fırlattım. "Neden bu adama rapor veriyorsun Ali Aras? Ben çocuk muyum?"
Abim beni duymazdan geldi. Bakışları Ege’ye döndüğünde gözlerindeki o derin, yılların getirdiği çaresizlik bir anlığına dışarı sızdı. "İçeri gel Ege. Bir çay içelim. Zaten konuşmamız gereken şeyler var."
Ağzım şaşkınlıkla açıldı. "Ali! Saçmalama, ne çayı? Bu saatte eve yabancı birini mi alacağız?"
"Ege yabancı değil Alin," dedi abim, sesi bu kez tartışmaya kapalı bir tonda çıktı. Kenara çekilip eliyle yukarıyı işaret etti. "Geç Ege, üstünü başını süzme sokağın ortasında."
Ege bana dönüp tek kaşını kaldırdı. O bakışta öyle bir 'kazandım' edası vardı ki, yumruklarımı sıkmaktan tırnaklarımın avucumu deldiğini hissettim. Hiçbir şey söylemeden, merdivenleri hırsla tırmanmaya başladım.
Ahşap basamaklar gıcırdayarak ağırlığımızı taşırken, Ege’nin arkamdan gelen adımları bana bu cehennemin kapısının bu gece bambaşka bir şey için aralandığını fısıldıyordu. Eve ilk kez dışarıdan biri giriyordu. Ve o kişi, sırf bizim sakladığımız o enkazı kendi elleriyle kazımak için gelmiş gibi duruyordu.
Kapıdan içeri girdiğimizde, rutubet ve eski mobilya kokusu yüzümüze çarptı. Ege, koridorun ortasında durup etrafa bakındı. Bakışları duvarlardaki çatlaklarda, kapı arkasındaki kırık askılıkta gezinirken, ben sadece o lüks hayatından buraya bakıp bizi ne kadar acınası bulduğunu düşünüyordum.
"Geç salona," dedi abim.
Salona geçtiğimizde Ege, çocukluğumun o korkunç tiyatro sahnesinin tam ortasındaki eski koltuğa oturdu. Ben kapının eşiğinde, kollarımı göğsümde birleştirmiş bir halde duruyordum. İçerideki hava öyle ağırdı ki, her nefes boğazımı kesiyordu. Abim mutfağa doğru yönelirken Ege’nin gözleri yine beni buldu.
"Evi beğendin mi?" diye fısıldadım, sesimdeki zehiri gizleme gereği duymadan. "Tam senin o kusursuz dünyanın zıttı, değil mi?"
Ege koltuğa biraz daha kuruldu, gözlerini üzerimden bir an bile ayırmadan, "Ben evlere bakmam Alin," dedi alçak bir sesle. "İçinde yaşayanların ne kadar direndiğine bakarım. Ve bu evde... Sandığından çok daha fazla direniş var."
“Çok konuşma, otur oturduğun yerde.” dedim yüzümü ekşiterek. “Sırf abim üzülmesin diye susuyorum, haberin olsun.”
Ukala bir sırıtış sundu. “Peki, küçük kız.”
Gözlerimi devirip sırtımı kapının soğuk pervazına yasladım. Kollarım hâlâ göğsümde kenetliydi, çatık kaşlarımın altında ikisini de adeta kurşuna diziyordum. O “küçük kız” lafı sinir uçlarımda tehlikeli kıvılcımlar çaktırsa da abimin mutfaktan çıkan adım seslerini duyduğum için dişlerimi sıktım.
Abim elindeki tepsiyle salona girip porselen tepsiyi gıcırtılı ahşap sehpanın üzerine bıraktı. İki buharı tüten çay bardağı, masadaki o görünmez gerilimin ortasında tek sakin şeydi. Ali Aras, Ege’nin tam karşısındaki yıpranmış tekli koltuğa çöktü. Omuzları her zamanki gibi çökmüş, gözlerindeki o kırgın yorgunluk yine su yüzüne çıkmıştı.
"Sağ ol Ali," dedi Ege, bardağa uzanıp ince belli camı parmaklarının arasında kavrayarak. Tavırları o kadar rahat, o kadar bu eve ait değil gibiydi ki, varlığı bile salondaki rutubet kokusunu baskılıyordu.
Gözlerimi Ege’nin o bilmiş suratına çevirdim. O kadar rahat oturuyordu ki bu benim sinirimi iyice bozuyordu.
Ali Aras çayı bana doğru uzatıp kendini koltuğa fırlattı. “Ee?” dedi, gülerek. “Alin niye bu kadar sinirli?”
“Senin bu uyuz arkadaşın benim çalıştığım yere gelip sinirimi bozdu.” Ellerimi birbirine kenetledim. “Olan bu.”
Ege çayından yudum aldı ve o ukalaca bakışlarından bir tane daha sundu. “Uyuz? Ama ayıp oluyor, Alin.”
“Bana bak, benim tepemin tasını attırma!”
“Alin!” diye bağırdı abim. “Düzgün konuşur musun, Ege abinle? Adam sadece seninle tanışmak istiyor.”
Öfkeyle soludum. “Tanışmak istiyorsa insan gibi tanışsın.”
Ege bardağını masaya bırakırken dudaklarındaki o sinir bozucu gülümseme biraz daha yayıldı. "Ben oldukça insani bir şekilde yaklaştığımı düşünüyordum Ali," dedi, bakışlarını abimden çekip yine bana sabitleyerek. "Ama kardeşin her uzatılan eli bir tehdit, her samimi adımı bir saldırı olarak gördüğü için iletişim kurmak biraz çaba gerektiriyor."
"Saldırı falan görmüyorum!" dedim, sesim salonda yankılanırken çenemin kasıldığını hissettim. "Sadece patronum gibi davranmandan, peşimde gölge gibi dolanmandan nefret ediyorum."
"Alin, yeter," dedi abim, sesi bu kez kızgın değil ama oldukça bitkin çıkmıştı. "Ege kaç yıllık arkadaşım. Buraya seni huzursuz etmeye değil, biraz laflamaya, hâl hatır sormaya geldi. Çocuk gibi davranmayı kes lütfen."
Abimin yüzündeki o yorgun ifadeyi görmek içimde bir yerleri sızlattı. Yıllardır onun omzundaki yükü hafifletmeye çalışırken, şimdi sırf bu ukala adam yüzünden onu daha da germek istemiyordum. Ama şakaklarımda beliren o zonklama, şimdiden kafamın içinde davullar çalmaya başlamıştı. Sinirden ve günün yorgunluğundan başıma giren o keskin ağrı, gözlerimin arkasına kadar yayılıyordu.
"İyi," dedim, dişlerimin arasından konuşarak. "Siz çok sevgili arkadaşınızla dilediğiniz gibi laflayın o zaman. Benim bu samimiyete dayanacak hâlim kalmadı."
Arkamı dönüp koridora doğru bir adım attığımda Ege’nin sesi arkamdan yükseldi. Bu kez sesinde o alaycı ton yoktu, daha alçak ve sakindi. "Kaçmak da bir yöntem tabii."
Durup ona son bir öfkeli bakış fırlattım. "Kaçmıyorum Ege Bey, başım çatlıyor. Ve senin o yüksek egolu sesin bu ağrıya hiç iyi gelmiyor."
Başka tek bir kelime dahi etmelerine fırsat vermeden odama geçip ahşap kapıyı arkamdan kapattım. Kilidin tok sesi salondaki konuşmaları dışarıda bıraktığında, sırtımı kapıya yaslayıp derin bir nefes aldım. Odadaki o tanıdık, güvenli yalnızlık hissi şakaklarımdaki baskıyı az da olsa hafifletti.
Işığı açmadım. Karanlık, zonklayan başıma her zaman bir ilaç gibi gelirdi. Yatağın üzerine geçip oturdum, komidinin üzerindeki kulaklığımı kavradım. Telefonu elime alıp listemden rastgele bir şarkı açtım ve kulaklıkları kulağıma yerleştirdim.
Müziğin basları zihnimi doldurmaya başladığında gözlerimi kapattım. Dışarıda abimle Ege’nin çay kaşıkları tıkırdıyor, normal ve sakin bir akşamın sesleri salonda akıp gidiyordu belki de. Ben ise kulaklığımdan süzülen o melodinin ritmine sığınıp, şakaklarımdaki ağrının ve içimdeki o öfkeli fırtınanın yavaş yavaş dinmesini bekledim.
“Vazgeçtim gözlerinden,” diyordu Sezen Aksu. “Vazgeçtim sözlerinden. Bir ah de yeter. Sessizce, kimsesizce gönderdim dudaklarımı. Öpme, al yeter.”
Şakaklarımdaki ağrı gittikçe artıyor, beynimin içinde savaş açıyordu. Hiçbir kimse Ege kadar başımı ağrıtamamıştı.
Kulaklığın süngerleri kulaklarıma baskı yaptıkça seslet odamın karanlığında bir sarmaşık gibi dolanıyor, zihnimdeki o çatlaklardan içeri süzülüyordu.
Şakaklarımdaki ağrı gittikçe artıyor, beynimin içinde adeta sarsıcı bir savaş açıyordu. Bu hayatta hiçbir şey, hiçbir kimse Ege kadar başımı ağrıtamamıştı. O adamın rahatlığı, pervasızlığı ve her şeyin arkasındaki o keskin zekâsı sinir uçlarımı felç ediyordu.
Gözlerimi sıkıca kapatıp başımı duvara yasladım. Zihnimdeki karmaşayı müziğin ritmiyle bastırmaya çalışırken, odanın kapısının hafifçe gıcırdadığını hissettim. Kapının altından süzülen sarı ışık hüzmesi genleşti.
Gözlerimi açmadan kulaklığı tek hamlede boynuma indirdim. Adım seslerinin ritminden gelenin kim olduğunu çok iyi biliyordum.
Abim Ali Aras, sessiz adımlarla yatağın kenarına yaklaştı. Yıllardır ikimizin de sığınağı olan bu karanlık odada, onun varlığı bile başımın ağrısını hafifletmeye yetiyordu. Yatağın ucuna yavaşça çöktü. Ahşap karyola hafifçe gıcırdadı.
"Alin..." dedi alçak, pürüzsüz ve şefkat dolu bir sesle. "Gitti Ege."
Derin bir nefes verdim, gözlerimi hâlâ açmamıştım.
Abim uzanıp nasırlı, sıcak ellerini şakaklarıma koydu. Çocukluğumdan beri başım ne zaman sinirden ya da ağlamaktan çatlayacak gibi olsa yaptığı o tanıdık hareketi tekrarladı. Parmak uçlarıyla şakaklarıma dairesel hareketlerle masaj yapmaya başladı. Baskısı o kadar ayarlı, o kadar iyileştiriciydi ki zihnimdeki o zonklayan davul sesleri bir anlığına yavaşladı.
"Çok üstüne gitti, biliyorum," diye fısıldadı abim, başımı ovmaya devam ederken. "Ege biraz böyledir. Patavatsızdır, dik başlıdır... Ama kötü bir niyeti yok Alin. Yemin ederim yok."
"Sadece başımı ağrıtıyor Ali," diye mırıldandım, sesim yorgunluktan pürüzlü çıkmıştı. "Hayatımıza birden böyle dalması, sanki her şeyi çözebilecekmiş gibi davranması... Tahammül edemiyorum."
Abim parmaklarını şakaklarımdan çekip eğildi. Eğilip alnıma uzun, sıcak ve koruyucu bir öpücük kondurdu. Dudaklarının sıcaklığı alnımda kalırken, eli saçlarımın arasına kaydı ve yavaşça okşadı.
"Benim yüzümden," dedi abim, sesinde yine o tanıdık, belimi büken suçluluk hissiyle. "Seni koruyamadığımı düşündükçe dışarıdan birilerinin sana ulaşmasına engel olamıyorum. Ama söz veriyorum, seni huzursuz eden hiçbir şeyin bu eve, senin hayatına girmesine izin vermeyeceğim. Şimdi biraz uyu, tamam mı güzelim?"
Yatakta biraz daha küçülüp başımı abimin dizine doğru yaklaştırdım. "Meydanı ona bırakmayacağım ama," diye fısıldadım, gözlerim kapanırken. "Beni ezmesine asla izin vermeyeceğim."
Abim hafifçe kıkırdadı, eli saçlarımda ritmik bir şekilde dolaşmaya devam etti. "Biliyorum küçük kız. Senin o surlarını yıkmak Ege Bey için bile kolay olmayacak."
Odanın karanlığı, abimin şefkati ve şakaklarımdaki ağrının yavaşça geri çekilişiyle hafifledi. Ege gitmişti ama arkasında bıraktığı o garip fırtına hâlâ odanın havasında asılıydı. Yine de abimin dizinin dibinde, o tanıdık güven duygusunun kollarında gözlerimi kapatmak, bu dünyadaki tek gerçek huzuruydu Alin’in.
—
Sabahın ilk ışıkları panjurların arasından süzülüp yüzüme vurduğunda, gözlerimi kırpıştırarak açtım. Şakaklarımdaki o felaket zonklama yerini hafif, uyuşuk bir ağırlığa bırakmıştı. Abimin dizinde uyuyakaldığım o saatler boyunca zihnim en azından bir süreliğine kendini kapatmayı başarmıştı.
Tavandaki çatlaklara bakarak bir süre öylece yattım. Dün gece yaşananlar, Ege’nin o sarsılmaz ve sinir bozucu duruşu, abimin çaresiz ama korumacı bakışları... Hepsi zihnime birer birer geri hücum etti. Komidinin üzerindeki telefona uzandım. Ekranı uyandırdığımda Ezgi’den gelen mesajı gördüm:
Ezgi: Alin’im, patron dünkü halini görünce bugün gelmesin, dinlensin, dedi. Ben tezgâhı idare ederim, sen hiç kafana takma, tamam mı?
Telefonu göğsüme bastırıp derin bir nefes verdim. İzin almak normalde en son yapacağım şeydi; çalışmak, o düşüncelerden kaçmak için tek sığınağımdı. Ama bugün... Bugün o mermer tezgâhı silmeye, Ezgi’nin sorularını geçiştirmeye ve en önemlisi Ege Bey’in kahve bahanesiyle yine karşıma dikilip beni o keskin bakışlarıyla süzmesine hiç ama hiç tahammülüm yoktu. Bu izin, bana verilmiş bir lütuf değil, kendimi toparlamam için zorunlu bir molaydı.
Yataktan ağır adımlarla kalktım. Evin içindeki o ürkütücü sessizlik, babamın hâlâ evde olmadığını fısıldıyordu. Mutfaktan gelen hafif tıkırtılar ise Ali Aras’ın uyanık olduğunun habercisiydi.
Odamdan çıkıp koridordan mutfağa doğru ilerledim. Eşikte durup abimi izledim bir süre. Sırtı bana dönüktü; ocağın üzerindeki çaydanlığın altını yakmaya çalışıyordu. Omuzları her zamanki gibi yük altında ezilmişçesine biraz çöküktü ama sabahın bu sakin saatinde yüzünde fırtına öncesi bir sessizlik vardı.
"Günaydın," dedim alçak bir sesle.
Abim irkilerek arkasına döndü. Beni gördüğünde yüzündeki o gergin hatlar anında yumuşadı. "Günaydın güzelim. Nasıl oldu başın? Daha iyi misin?"
"Daha iyiyim," dedim mutfaktaki eski ahşap sandalyeyi çekip otururken. "Ezgi mesaj attı. Bugün izinliyim."
Abim rahatlamış bir nefes verdi, masadaki bardağa çay doldururken dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. "Çok iyi olmuş. Biraz dinlen, kafanı dinle. Dün gece seni çok yorduk."
"Sen yormadın Ali," dedim, sesimdeki vurguyu Ege’ye yönlendirerek. "Ama o arkadaşın bir daha bu eve gelirse, bu kadar sakin kalmayabilirim. Tembihle onu."
Abim çay bardağını önüme bırakıp karşıma oturdu. Gözlerimin içine uzun uzun baktı. O bakışlarda hem kardeşine duyduğu derin sevgi hem de dışarı vuramadığı bir çaresizlik saklıydı.
“Tembihlerim.” Saçlarımı okşayıp başımın tepesine derin bir öpücük kondurdu.
Koridorun başındaki odanın kapısı açılınca abimle ikimizin bakışı oraya dönmüştü.
Gözlerimiz kapı eşiğine çakıldığında, soluğum boğazımda düğümlendi. İçeride çay kaşığının bardağa çarpma sesi bile bıçak gibi kesildi. O kapının açılma sesi, bu evde hiçbir zaman hayra alamet olmamıştı. Her gıcırtı, yak yaklaşmakta olan fırtınanın; her adım, üzerimize çökecek olan o tanıdık kabusun habercisiydi.
Annem, zayıf ve solgun bedeniyle eşikte belirdi. Yüzündeki o yorgun çizgilere, gözlerinin altındaki mor halkalara bakmak içimden bir şeyleri söküp aldı yine. Ama bizi asıl donduran şey annemin varlığı değil, arkasında beliren o devasa, karanlık gölgeydi.
Babam.
Gözleri kan çanağına dönmüş, üstü başı içki ve bayat sigara kokan adam, yalpalamayarak koridorun ortasında durdu. O girdiği an, mutfağın az önce çay kokan havası bir anda ağırlaştı, rutubet ve tehlike kokmaya başladı. İkimizin de sırtı anda dikleşti; Ali Aras’la yıllardır reflex haline getirdiğimiz o görünmez savunma mekanizması saniyeler içinde devreye girdi. Abim anında sandalyeden fırlayıp önüme doğru bir adım attı, bedenini bana siper etti.
"N'oluyor burada?" dedi babam, pürüzlü ve hırıltılı sesiyle. Bakışları masadaki çay bardaklarında, sonra da abimin şakağındaki yara bandında gezindi. "Sabahtan beri ne fısıldaşıyorsunuz ulan siz?"
"Bir şey yok baba," dedi Ali Aras, sesini olabildiğince düz ve duygusuz tutmaya çalışarak. "Alin’in başı ağrıyordu, çay içiyorduk. Geç şöyle otur, ben sana da koyayım."
Babam ters bir hareketle elini havada salladı. "Bırak çayı falan!" Bakışları abimden kayıp doğrudan bana kilitlendi. O kanlı gözlerin hedefi olmak, omurcumdan aşağı buz gibi bir sıvının dökülmesine yetti. "Sen niye evdesin bu saatte? İşin yok mu senin? Aslak gibi oturmaya mı başladın başımıza?"
"İzinliyim bugün," dedim, sesimin titrememesine özen göstererek. Tırnaklarımı masadaki ahşap desene bastırıyordum. "Başım ağrıyordu, patron izin verdi."
"İzinmiş..." diye horuldadı, mutfağa doğru ağır adımlarla yürürken. Her adımı ahşap parkeleri gıcırdatıyor, kalbimin ritmini hızlandırıyordu. "Para getireceğiniz yerde yatın bakalım. Milletin içinde maskara ettiniz zaten beni. Dün akşam kapının önünde dikilen o züppe kimdi ha? Sokak lambasının altında kikir kikir konuşuyordunuz Ali’yle. Mahalleliye ne anlatıyorsunuz siz arkamdan?"
İçimdeki o öfke patlamaya hazır bir volkan gibi kaynamaya başladı. Ege’yi görmüştü. Dün gece o karanlığın içinden sigarasının koruyla bizi izlediğini tahmin etmeliydim."
“Arkadaşımdı baba," dedi Ali Aras, aradaki mesafeyi kapatıp babamın önünde bir duvar gibi durarak. "Seni ilgilendiren bir durum yok. Alin’e bağırmayı kes artık."
"Sen bana kafa mı tutuyorsun lan?" Babamın sesi bir anda mutfağın duvarlarında yankılandı. "Ulan itin doğurduğu, senin o şakaktaki yaranı ben açtım, aklını başından alırım senin! Arkadaşmış... Bana bak Ali Aras, o züppeyi bir daha bu sokakta görürsem, seni de onu da o kapının önüne gömerim!"
Abimin yumruklarını sıktığını, eklem yerlerinin bembeyaz kesildiğini gördüm. Şakakındaki damar atıyordu. Yıllardır içimizde biriken o cehennem, şu küçük mutfağın ortasında patlamak üzereydi.
Tam abim bir şey söyleyecekken, cebimdeki telefonun titremesiyle ikimizin de bakışı anlık olarak masaya kaydı. Ekran aydınlandı. Arayan ismi gördüğümde nefesim tamamen tıkandı:
Ege abi.
Abim ne olur ne olmaz diye kaydettirmişti. Yanında bulunsun. Bana ulaşamazsan onu ararsın, demişti.
Telefon masanın üzerinde ısrarla titrerken, babamın bakışları ekrana kaydı. Yüzündeki o tehlikeli, acımasız gülümseme yavaşça yayıldı.
"Bak sen..." dedi babam, masaya doğru bir adım atarak. "Züppe arıyor. Aç bakalım Alin Karavardar. Aç da duyalım, ne istiyormuş senin bu patron kılıklı arkadaşın..."
Babamın nasırlı parmakları masaya doğru uzandığında omurgamdan yukarı buz gibi bir ürperti yayıldı. Masada alev alev yanan o ekrana baktım: Ege abi. Zaman durmuştu sanki. Babamın gözlerindeki o leş, karanlık tebessüm, beni yıllardır hapsedildiğim o sinmiş köşeye ezerek geri itmek istiyordu.
"Dokunma telefona," dedi Ali Aras. Sesindeki ton o kadar soğuk, o kadar keskindi ki, babamın uzanan eli havada bir saniye duraksadı. Abim bir adım öne çıkarak babamla benim arama tam bir barikat gibi kuruldu. "İş güçle ilgilidir. Kız izinli dedik ya, uzatma."
"Sana mı soracağım lan dokunup dokunmayacağımı?" Babam abimi göğsünden itmeye çalıştı ama Ali Aras bir milim bile gerilemedi. Yıllardır sinerek büyüyen o çocuk gitmiş, yerine beni korumak için gözü dönmüş bir adam gelmişti. "Aç diyorum sana kızım! Aç sesi de hoparlöre ver, dinleyelim bakalım neymiş bu züppenin seninle derdi!"
Telefonu elime aldığımda parmaklarım zangır zangır titriyordu. Babamın tehditkâr adımları üzerime doğru gelirken, abim onun önüne geçip omzundan tutarak geriye itti. "Uzak dur ondan!" diye kükredi Ali Aras.
Mutfaktaki o küçük alan bir anda patlamaya hazır bir dinamit lokmanına dönüştü. Annem köşede ellerini yüzüne kapatmış sessizce ağlıyor, babam küfürler savurarak abimin üzerine yürüyordu. Telefon elimde ısrarla titremeye devam ediyordu ama bir an bile açmayı düşünmedim. Ege’nin bu curcunaya, bizim bu pisliğimize dâhil olmasına izin veremezdim. O her şeye burnunu sokan, kendini kurtarıcı sanan tavırlarıyla zaten sinirimi bozuyordu; bir de babamın karşısında o ukala sesini duymaya tahammülüm yoktu.
Ekrandaki kırmızıyı hırsla kaydırıp aramayı reddettim. Telefonu da masanın üzerine sertçe bıraktım.
"Açsana ulan!" diye bağırdı babam, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi.
"Açmıyorum!" diye bağırdım ben de, ilk kez sesim bu kadar gür çıktı. "Bizim hayatımız seni ilgilendirmediği gibi kimseyi de ilgilendirmez! Kapat çeneni artık!"
"Sen kime bağırıyorsun lan?!" Babam bana doğru hamle yaptığı an Ali Aras onu göğsünden yakalayıp hırsla arkadaki tezgâha doğru savurdu. Mutfaktaki tabaklar zangırdadı.
"Sana Alin’den uzak duracaksın dedim!" diye kükredi abim. Yüzündeki o yıllardır biriken öfke ilk kez dışarı taşmıştı. "Yeter lan, yeter! Yıllardır bu evde çektirdiğin yetti! Bir adım daha atarsan ant olsun seni bu mutfağa gömerim!"
Babam gördüğü bu sert tepki karşısında bocaladı. Abimin gözlerindeki o gözü karalığı ilk kez fark etmişti. Yıllarca dövdüğü, bastırdığı oğlunun artık kendisinden iri ve gözü dönmüş bir adama dönüştüğünü görmek adeta suratına çarpılan bir tokat oldu.
Abim arkasını bile dönmeden kolumu kavradı. "Yürü Alin," dedi.
"Nereye gidiyorsunuz lan?!" diye arkamızdan böğürdü babam ama bu kez arkamızdan gelemedi. Annem araya girmeye çalıştı, babamın koluna sarıldı. Abim beni arkasına alarak mutfaktan çıkardı, vestiyerden montumu kaptığı gibi beni dışarı, o serin sabah havasına fırlattı.
Ahşap merdivenleri nasıl indiğimizi, paslı demir kapıyı nasıl çarptığımızı hatırlamıyorum. Sokağa çıktığımızda ciğerlerime dolan o soğuk hava içimi yaktı. Kaldırımın kenarına kadar koşup durduk. İkimiz de nefes nefeseydik. Abimin şakağındaki yara bandı terden gevşemiş, elleri öfkeyle titriyordu.
"İyi misin?" diye fısıldadı abim, dönüp omuzlarımı tutarak. Gözlerinde derin bir pişmanlık ve yorgunluk vardı. "Dokundu mu sana? Bir şey yaptı mı?"
"İyiyim Ali," dedim, sesim titrerken gözyaşlarımı sildim. "İyiyim... Sen iyi misin?"
Abim derin bir nefes verip sırtını sokağın soğuk duvarına yasladı, başını arkaya attı. "Bitti Alin," dedi alçak bir sesle. "O eve bir daha dönmüyoruz. Bir yolunu bulacağım. Çalışırım, ne iş olursa yaparım... Ama seni de annemi de o cehennemde bırakmayacağım artık."
Sokağın başında durup esen rüzgârı dinledik. Ne gidecek tek bir yerimiz vardı ne de cebimizde bir kuruş fazla para. Ama o pisliğin ortasında Ege’nin ya da bir başkasının sahte kahramanlığına sığınmadan, kendi kavgamızı kendimiz vererek çıkmıştık o kapıdan. Ve ilk kez, arkamızda bıraktığımız o enkazın ağırlığı altında ezilmek yerine, abimle yan yana durup nefes alabildiğimizi hissettim.
Gözlerim İzmir’in ıssız sokaklarında gezindi. Issızdı. Aynı benim ruhum gibi.
“Abi…” diye fısıldadım.
“Efendim güzelim?”
“Annem evde kaldı. Babamla kalmasın. Korkar orada.” Dudaklarımdan istemsizce bir hıçkırık koptu.
Abim gözlerimin içine baktı; o an ikimizin de zihninden aynı korkunç ihtimaller geçti. Babamın hırsını annemden çıkarma ihtimali, bizim dışarıda olmamızın faturasını o çaresiz kadına kesmesi... Ali Aras tek bir kelime bile etmeden ellerimi tuttu. Parmakları buz gibiydi ama kavrayışı ölümüne sıkıydı.
"Burada kal," dedi, sesi titriyordu. "Sokağın başından ayrılma. Ben gidip alacağım annemi."
"Hayır!" diye sarıldım koluna. "Yalnız gitme. Yine bir şey yapar, yine canını yakar Ali, bırakmam seni!"
"Alin, dinle beni," dedi abim, yüzümü ellerinin arasına alıp gözlerimin tam içine bakarak. Yıllardır ilk kez gözlerinde çaresizliğin değil, tam anlamıyla bir adamın kararlılığının kıvılcımını gördüm. "O adamın karşısında bir daha eğilmeyeceğim. Ama sen orada olursan aklım sende kalır, rahat hareket edemem. Bana güven. Annemi o evden çıkarıp geleceğim. Yemin ederim."
Arkasını dönüp o paslı demir kapıya doğru koşmaya başladığında nefesim boğazımda düğümlendi. Yalnız kalmıştım sokağın ortasında. İzmir’in o sabah ayazı dökülen sıvaların, nemli duvarların arasından geçip doğrudan kemiklerime işliyordu.
Zaman durdu. Bir dakika, beş dakika, teneke bir kutunun yuvarlanma sesi kadar uzun sürdü o belirsizlik...
Sokağın başındaki o yıpranmış bina, bütün çocukluğumu, kırılan gururumuzu ve annemin dilsiz çığlıklarını içinde barındıran devasa bir canavar gibi dikiliyordu karşıda. Tam o anda, ikinci katın açık kalmış penceresinden babamın o nefret dolu böğürmesi yükseldi. Ardından ahşap bir sandalyenin kırılma sesi ve annemin o cılız, korkak çığlığı: “Ali yapma!"
O ses... O cam patlama sesiyle karışan feryat içimdeki bütün mantığı, gururu ve direnci bir anda yerle bir etti. Zihnim durdu, felç oldum sanki. Ağzımdan kontrolsüz bir hıçkırık koparken ellerim zangır zangır titreyerek cebimdeki telefona gitti. Ne yapacağımı, kime sığınacağımı bilemediğim o dehşet anında, dakikalar önce aramasını reddettiğim o isme giti parmaklarım. Bütün o nefretime, ukalalığından tiksinmeme rağmen, içimdeki o ölümcül çaresizlik beni o numaraya itti.
Arama tuşuna bastım. Telefonu kulağıma götürdüğümde kalbimin sesi sokaktaki sessizliği dövüyordu.
Daha ilk çalmada açıldı.
"Alin?" dedi Ege. Sesi öylesine pürüzsüz, öylesine hazırdı ki, sanki elinde telefonla bu aramayı bekliyordu.
"Ege..." dedim, dudaklarımdan adıyla birlikte koca bir hıçkırık döküldü. Sesim öyle çaresiz, öyle ezik çıkmıştı ki kendimden nefret ettim ama durduramadım. "Ege yardım et... Annem... Ali içeri girdi, babam bağırıyor. Kırıyor her şeyi, Ege lütfen..."
Hattın diğer ucunda tek bir saniyelik bir duraksama oldu. Ege’nin derin bir nefes aldığını, ardından bir araba motorunun gürlemeyle çalıştığını duydum. O her zamanki alaycı adam gitmiş, yerine buz gibi, tehlikeli bir kararlılık gelmişti.
"Sokağın başındasın, değil mi?" diye sordu. Sesi o kadar kendinden emindi ki, bir anlığına etrafımdaki o kâbus durur gibi oldu.
"E-evet..."
"Yan binanın duvarına geç, bekle. Sakın içeri girme Alin. İki dakikaya oradayım."
Telefon kapandı. Birkaç saniye sonra sokağın girişinde bir motor gürültüsü yankılandı ve Ege'nin siyah arabası virajı hırsla dönüp tam önümde durdu. Kapı hışımla açıldı. Ege araçtan indiğinde yüzündeki o sert, karanlık ifadeyi hayatım boyunca unutamayacağımı anladım. Bakışları tek bir saniyeliğine bana kaydı, ağladığımı görünce çenesi kilitlendi.
Bana hiçbir şey söylemeden, tek bir kelime bile etmeden binanın paslı demir kapısına doğru büyük, devasa adımlarla yürüdü.
O kapıyı öyle bir itti ki, demir gıcırtısı bütün sokakta yankılandı. Ege yukarı doğru merdivenleri üçer beşer tırmanırken arkasından bakakaldım. İçerideki o cehenneme, bir yabancı değil, adeta o evi başlarına yıkmaya yemin etmiş bir felaket gibi dalıyordu. Ve ben, o merdiven otomatiğinin sarı ışığında kaybolan sırtına bakarken, ilk kez bu kavgada yalnız olmadığımızı hissettim.
Bina kapısının ardında kaybolan sırtına bakarken dizlerimdeki derman bütünüyle çekildi. Yan binanın soğuk, sıvaları dökülmüş duvarına sırtımı verip yavaşça yere kaydım. Ellerimle kulaklarımı kapatmak istedim ama parmaklarım titremekten felç olmuş gibiydi. Sokak lambasının cılız ışığı tepemde yanıp sönerken, kendi nefesimin hırıltısı bile bana yabancı geliyordu.
İçimdeki o çaresiz, küçük kız çocuğu yeniden hortlamıştı. Yıllarca arkasına saklandığım o sert maske, gururum, dik duruşum... Hepsi o pencereden yükselen seslerle bir kâğıt helva gibi dağılmıştı. Kalbim güm güm vuruyordu; öyle ki göğsümün sıkışmasından nefretle nefes almaya çalışıyordum.
İkinci katın penceresinden gelen sesler bir an bile kesilmedi. Ege’nin yukarı çıkmasıyla içerideki kıyamet daha da büyüdü.
Önce sert bir darbe sesi yankılandı. Sanki ağırlığı olan devasa bir şey, ahşap bir mobilya ya da bir beden, doğrudan duvara savrulmuş gibi şiddetli bir gürültü... Ardından babamın o genizden gelen, içkiyle ağırlaşmış, nefret dolu kükremesi patladı: "Sen kimsin ulan?! Ne işin var benim evimde?!"
Hemen arkasından cam patlama sesi geldi. Belki bir bardak, belki de masadaki o eski sürahilerden biri duvarda unufak olmuştu. Parçaların ahşap parkeye dökülüş sesini bile o ölümcül sessizliğin içinde net bir şekilde duydum.
"Ege!" diye bağırdı abim yukarıda. Ali’nin sesi öyle yırtıcı, öyle çileden çıkmış geliyordu ki, nefesim tamamen kesildi. "Bırak lan beni! Karışma, bu benim hesabım!"
"Kes sesini Ali Aras!" Ege’nin sesi ilk kez bu kadar yabancı, bu kadar gür ve bu kadar karanlık döküldü sokağa. O kafede oturan, benimle alay eden, rahat adımlarla yürüyen adam gitmişti. Sesi adeta bir kabadayının, gözü kararmış bir adamın gürleyişi gibiydi. "Geç annenin önüne! Dokundurtmam ulan bu kadına bir daha!"
"Sizi de, ananızı da..." Babamın küfürleri, hırıltılı nefesleri yukarıdaki boğuşma seslerine karıştı. Birilerinin devrildiğini, ahşap basamakların gıcırdadığını, yerdeki eşyaların tekmelendiğini duyuyordum. Annemin o dilsiz, cılız ağlayışı aralardan sızıyor, her defasında kalbime bir bıçak gibi saplanıyordu.
Duvara biraz daha sindim. Çenemin titremesini durduramıyordum. Ya yukarıda birine bir şey olursa? Ya babam gözü dönüp eline bir bıçak alırsa? Ya Ege... Ya Ege abimi koruyamayacak duruma gelirse? Zihnimdeki kâbuslar birbirini kovalıyor, her sesle birlikte içimdeki o korku daha da büyüyordu. Yıllardır o evde kendi kanımızla ödediğimiz bedellerin, şimdi bir yabancının kanıyla ödenme ihtimali beni mahvediyordu.
"Bırak diyorum sana!" diye bağırdı yine babam, ama sesi bu kez öfkeyle değil, şaşkınlık ve acıyla pürüzlenmişti. Sert bir darbe sesi daha geldi. Ahşap kapının kasaya vurma gürültüsü sokağı titretti.
İçeride ne olduğunu göremiyordum ve bu belirsizlik beni diri diri gömüyordu olduğum yere. Dizlerimi göğsüme doğru çektim, tırnaklarımı kabanımın kumaşına geçirdim. Şakaklarımdaki zonklama tavan yapmıştı; gözlerimin önüne siyah benekler düşüyordu. Yıllarca kaçtığım, yok saymaya çalıştığım o korkunç ev, şimdi sokağın ortasında, bir kurtarıcının ve abimin gölgesinde tam tepeme yıkılıyordu. Ve ben, sadece o soğuk duvara yaslanmış, bir sonraki çığlığın kime ait olacağını bekleyen çaresiz bir çocuktan farksızdım.
Sokak kapısının gürültüyle açılmasıyla birlikte ciğerlerime hücum eden o soğuk havayı bile soluyamadım. Merdivenlerden inen ayak sesleri beton sokakta yankılanırken, sırtımı dayadığım duvardan güç alarak bacaklarımı doğrultmaya çalıştım. Ama dizlerim büküldü, titreyen ellerimle kaldırım kenarına tutunarak ayağa kalkabildim.
Önce Ege çıktı o kapıdan. Gömleğinin üst düğmeleri kopmuş, kolu yırtılmıştı. Esmer yüzü gecenin karanlığında öyle kaskatı, öyle korkunç görünüyordu ki bir an ondan bile ürktüm. Nefes nefeseydi; ama gözlerinde en ufak bir geri adım atmanın izi yoktu.
Hemen arkasından annem belirdi. Ege, kolunu annemin omzuna atmış, onu âdeta taşır gibi sokağa çıkarıyordu. Annem başını Ege’nin göğsüne gömmüş, hıçkırıklarla sarsılıyordu. Hayatımda ilk kez annemi o evden çıkarken görüyordum ama içimdeki o kör düğüm çözülmek yerine daha da sıkılaştı.
Çünkü onların arkasından abim çıkmıştı.
Ali Aras’ı gördüğüm o ilk saniye, boğazımdan vahşi bir çığlık koptu. Elimle ağzımı kapattım ama içimdeki o yırtılma sesini durduramadım. Dehşetle gözlerimi açmış, âdeta darmadağın olmuş bedenine bakıyordum. Bakışlarımdaki o katıksız korkuyu görünce adımlarını yavaşlattı.
"Ali..." dedi sesim, fısıltıdan ibaret bir hırıltı halinde döküldü dudaklarımdan. Yüzü... Yüzü darmadağındı.
Sağ gözünün altı şimdiden morarmış, şişlikten neredeyse kapanacak raddeye gelmişti. Dün gece Ege’nin bahsettiği o şakaktaki yara bandı sökülmüş, üzerindeki taze kan sokağın cılız sarı ışığında kapkara parıldıyordu. Dudağının kenarı patlamıştı; oradan süzülen ince kırmızı hat çenesine doğru kuruyup kalmıştı. Elbisesinin yakası çekilmekten uzamış, üzerindeki kazak yer yer yırtılmıştı. Sağ elinin eklem yerleri patlamış, kan içindeydi.
Ona doğru bir adım atmak istedim ama bacaklarım komutuma uymadı. Korkuyordum. Babamın onu getirdiği bu halden, gözlerindeki o bıkkın, öfkeli ama bir yandan da bütünüyle sönmüş bakıştan iliklerime kadar korkuyordum. Benim yüzümden olmuştu. Ben yukarı çıkmadığım için, ben o eve bir yabancıyı çağırdığım için abim yine o karanlığın siperi olmuş, kıyma makinesinden çıkmış gibi karşıma dikilmişti.
"Ali, yüzün..." diye inledim, ellerim havada asılı kaldı. Ona dokunmaya, o morluklara, patlayan dudağına sürtünmeye korkuyordum. "Ne yaptı sana... Ne yaptınız yukarıda?"
Abim bana doğru sendeleyerek bir adım attı. Yüzündeki o dehşet verici yaralara rağmen bana bakarken gözlerindeki o yumuşak, korumacı ifadeyi takınmaya çalıştı ama bu, morarmış yüzünü daha da korkunç bir enkaza çevirdi.
"Korkma..." dedi Ali Aras. Sesi soluk soluğaydı, boğazından hırıltıyla çıkıyordu. "Korkma güzelim. Geçti... Bitti."
"Nasıl geçti?!" diye bağırdım, gözyaşlarım morarmış dudağımın üzerindeki çatlağı yakarken. "Yüzünün haline bak! Öldürecekti seni! Benim yüzümden... Ben çağırdım Ege'yi, ben..."
"Alin, kes sesini!" Ege’nin sesi araya bir bıçak gibi girdi. Annem hâlâ onun kolunun altındaydı. Ege, derin derin nefes alırken gözlerini abimden çekip bana dikti. "Zaman kaybetmiyoruz. Arabaya binin. Hemen."
"Sana ne dedik ulan biz?" Ali Aras aniden Ege’ye doğru döndü. Yüzündeki o felaket morluğa ve kanlara rağmen göğsünü siper etti. "Ben hallederim demedim mi? Niye geldin yukarı? Niye karıştın?"
"Sen hallediyordun evet!" dedi Ege, âdeta kükreyerek. Yüzündeki damarlar fırlamıştı. "Geberip gidiyordun yukarıda Ali! Adamın elinde kırık şişe vardı! Kendi kanında boğulurken mi halledecektin?"
Ege’nin söylediği her kelime beynimde yankılandı. Kırık şişe... Babam eline kırık şişe almıştı. Abimi öldürecekti.
Dizlerimin bağı aniden çözüldü, kaldırımın kenarına çöktüm. Başımı ellerimin arasına aldım. İçimdeki o Alin Karavardar da, gururlu kız da, dik durmaya çalışan o kadın da sokaktaki tozun toprağın arasında yok olup gitmişti. Sadece abisinin kanlı yüzüne bakıp çaresizce ağlayan sekiz yaşındaki o küçük kız kalmıştı geriye.
"Alin..." Abim yanıma diz çöktü. Patlamış parmaklarıyla yüzüme uzandı ama kanlı elini bana sürmekten çekinip geri çekti. O hareketi kalbimi bin parçaya böldü. "Yapma güzelim... Bak ben buradayım. İyiyim. Bir şeyim yok."
"İyi değilsin!" diye feryat ettim, gözlerinin içine bakarak. Morarmış göz kapağının altındaki o kanlanmış bembeyaz küreye baktıkça nefesim kesiliyordu. "Bakar mısın kendine Ali? Ne hale geldin benim için... Bizim için..."
"Sizin için değil," dedi Ali Aras, kanlı dudaklarını zorlukla aralayarak. "Kendim için. O cehennemden çıkabilmek için. Bak, annem yanımızda. Bitti. O eve bir daha adım atmayacağız."
Ege arka kapıyı açmış, annemi bindirmişti bile. Yanımıza gelip abimin kolunun altına girdi ve onu hırsla ayağa kaldırdı. Ali Aras acıyla inledi, kaburgalarını tuttu. Babamın tekmeleri oralara da gelmişti kuşkusuz.
"Ağıt yakmayı bırakın da arabaya geçin," dedi Ege, sesi bu kez emredici ama içten içe sarsılmış gibiydi. "Polis gelecek birazdan, komşular toplanıyor. Burada kalamayız."
İkinci katın penceresine kaydı gözlerim. Camın ardında babamın karanlık, devasa gölgesi belirdi. Cama vuruyor, sesler çıkararak arkamızdan küfürler savuruyordu. Ama dışarı çıkamıyordu. Ege yukarıda ona ne yaptıysa, o canavar bile o kapının ardında hapsolmuştu.
Abim, Ege’nin desteğiyle ön koltuğa oturdu. Ben annemin yanına, arka koltuğa geçtim. Annem elime sarıldı; buz gibi parmakları parmaklarıma dolandı. İkimiz de konuşmuyorduk. Sadece hıçkırıklarımız birbirine karışıyordu.
Ege sürücü koltuğuna geçti. Arabayı hırsla çalıştırıp gaza bastığında, o sıvaları dökülmüş, çocukluğumuzu ve kanımızı emen iki katlı bina dikiz aynasında küçülmeye başladı. Sokak lambasının sarı ışığı arkamızda kaldı.
Ben o aynadan, abimin yan profiline bakıyordum. Morarmış yanağına, sızan kanlara... Bir de Ege'nin direksiyonu sıkan, eklem yerleri kızarmış ellerine. Hayatımızın en büyük enkazını arkamızda bırakmış, bilinmez bir gecenin içine doğru sürükleniyorduk. Ve ben ilk kez, o gölgenin bizi yutup yutmayacağını değil; bu yıkımdan sonra Ali Aras’ın ve benim geriye neyimizin kalacağını düşünüyordum.
Titreyen ellerimle annemin aklar düşmüş saçlarını okşadım. Yeşil gözlerinin feri sönmüş gibiydi.
Bizim gözlerimiz annemizden yadigârdı. Orman yeşili derdik onlara. Orman kadar canlı…
Şimdi ise kül olmuş orman…
Yol boyunca hepimiz sessiz kaldık. Ali Aras önde sinirlerini yatıştırmak için derin nefesler alıyor, Ege direksiyonu sıkıyordu.
Arabanın içine çöken o ağır, katran gibi sessizlik, sokaktaki bağırışlardan da pencereden gelen cam kırıklarının sesinden de daha çok canımı yakıyordu. Motorun o ritmik ama yırtıcı uğultusu dışında kimseden tık çıkmıyordu. Dikiz aynasındaki o sıvaları dökülmüş, gençliğimizi emen ev çoktan gözden kaybolmuş, yerini İzmir’in karanlık ve soğuk caddelerine bırakmıştı. Ama benim içimdeki o yıkım, araba hızlandıkça daha da büyüyordu.
Elim annemin buz gibi ellerine sarılıydı. Başını göğsüme yaslamıştı; her nefes alışında zayıf bedeni titriyor, sessiz gözyaşları tişörtümün kumaşına sızıyordu. Bense bakışlarımı ondan ayıramıyordum. Yeşil gözlerine baktım… Annemin, Ali Aras’a ve bana miras bıraktığı o orman yeşili gözlerine. Bir zamanlar yaprakların üzerindeki güneş ışığı gibi parıldayan o gözler, şimdi sönmüş, geriye sadece kapkara bir kül yığını kalmıştı. Bizim ormanımız yanmıştı. Yıllarca süren o yangın, en sonunda annemin gözlerindeki son canlılığı da yakıp kavurmuştu.
Göğsüme ansızın oturan o amansız baskıyla yutkunmaya çalıştım ama boğazım kurak bir toprak gibi çatlamıştı. Mide bulantısı, karnımın derinliklerinden sinsi bir yılan gibi kıvrılarak boğazıma doğru tırmanmaya başladı. Stres, korku ve gecenin kokusu birbirine karışmış, içimi ters düz ediyordu. Avuç içlerim terliyor, başım arabanın hızına ayak uyduramayıp dönüyordu. Her çukura girdiğimizde, midemdeki o yakıcı ekşime yukarı vuruyor, nefesimi kesiyordu.
Başımı geriye atıp şakaklarımı arabanın buz gibi camına yasladım. Soğuk, pürüzsüz cam yanağıma değdikçe bulantımı bir nebze bastırmaya çalışıyordum ama nafileydi. İçimdeki o tiksinti sadece yediklerimden değil; yaşadıklarımızdan, o evden, babamın leş kokusundan ve arkamızda bıraktığımız kanlı enkazdandı. Şakaklarımdaki ağrı yeniden filizleniyor, zonklayarak beynimin kıvrımlarına yayılıyordu. Yüzümü buruşturup gözlerimi kapattım ama karanlık bile bana rahat vermedi. Göz kapaklarımın arkasında hâlâ abimin o morarmış, kan içindeki yüzü belirip duruyordu.
Ön koltuğa kaydı bakışlarım. Ali Aras, sırtını koltuğa tam dayayamıyordu; muhtemelen kaburgalarındaki acı nefes almasını bile zorlaştırıyordu. Sağ eliyle göğsünü tutuyor, her kasis geçişimizde dişlerini birbirine kenetleyip derin, pürüzlü nefesler alıyordu. Yan profilinden süzülen kurumuş kan izi, sokak lambalarının arabanın içine sızan anlık ışıklarında kapkara bir leke gibi parıldayıp sönüyordu. Yüzündeki o sönük, tükenmiş ifadeyi her gördüğümde midem bir kez daha çalkalanıyor, safra tadı ağzıma doluyordu. Elimle ağzımı kapatıp öğürmemek için kendini zor tuttum.
Ege ise direksiyonu öyle bir hırsla sıkıyordu ki, parmak boğumlarının bembeyaz kesildiğini dikiz aynasından görebiliyordum. Eklem yerleri kızarmış, yaralanmıştı. Gözleri bir an olsun yoldan ayrılmıyor, çene kasları öyle bir kilitleniyordu ki yüzündeki o sert hatlar bir büst kadar kaskatı görünüyordu. Arabanın içindeki o gergince gerilmiş yay, her an kopacak gibiydi. Kimse konuşmuyordu çünkü tek bir kelime etsek, içimizdeki o safrayla karışık acı dışarı saçılacak, hepimizi boğacaktı.
Cadde ışıkları arabanın camından içeri sarı, turuncu çizgiler halinde akıp geçiyordu. Yol uzuyor, zaman genleşiyordu. Her metrede o evden biraz daha uzaklaşıyorduk ama midimdeki o dayanılmaz çalkantı, zihnimdeki o uğultu bir türlü dinmiyordu. Titreyen elimle kabanımın yakasını gevşettim, biraz olsun hava alabilmek için. Ama arabanın içindeki tütün, ter ve taze kan kokusu ciğerlerimi doldurdukça bulantım daha da katlanılmaz bir hal alıyordu.
Sırtımı koltuğa iyice gömüp gözlerimi yeniden kapattım. Annemin kucağımdaki başını okşarken, midemi bulandıranın sadece arabanın sallantısı olmadığını çok iyi biliyordum. Ben, öz babamın evlatlarını ve karısını kurban ettiği o karanlık geçmişin zehrini kusmak istiyordum. Ve bu yolculuk, o zehrin içimizden sökülüp atılmasının ilk, en sancılı adımıydı.
Arabanın aniden derin bir kasise girmesiyle birlikte, ön koltuktan genizden gelen yırtıcı bir inilti yükseldi. Ali Aras, refleksle sağ elini kaburgalarına bastırıp öne doğru büküldü. Ağzından sızan o kesik, acı dolu nefes, arabanın içindeki o ağır sessizliği bir bıçak gibi ikiye böldü. Başını koltuğun kafalığına sertçe çarpmamak için kendini sıktığında, şakaklarından süzülen soğuk ter damlalarının şakaktaki o açık yaraya sızdığını görüyordum.
"Yavaş git Ege..." dedi abim, sesi dişlerinin arasından ıslık gibi çıkıyordu. Her nefes alışında göğüs kafesi tıkanıyor, kaburgalarındaki o görünmeyen kırıklar ciğerini batırıyordu sanki. "Nefes alamıyorum, biraz yavaş vur kasislere..."
Ege’nin ayağı gaz pedalından hafifçe kaydı. Dikiz aynasından anlık olarak bana ve arkada büzülmüş yatan anneme kaydı gözleri. Yüzündeki o sert, granit ifade bir milim bile gevşememişti ama direksiyonu tutan ellerindeki o yırtıcı baskı hafifledi. Arabanın hızı kademeli olarak düştü, süspansiyonların gıcırtısı İzmir’in karanlık asfaltında daha ritmik bir hal aldı.
"Kımıldama Ali," dedi Ege, sesi alçak ama bir emrediş kadar kesindi. "Az kaldı. Şehir dışındaki eve geçiyoruz. Hastaneye gidemeyiz bu halde, polis tutanağı tutulur. Eve varınca bakacağım icabına."
"Ege, durdur arabayı..." diye fısıldadım arkadan. Sesim kendi kulaklarıma bile bir yabancının çığlığı gibi geliyordu. Tırnaklarımı kucağımda yatan annemin omzuna geçirmemek için kendimi zor tutuyordum. "Ölüyor görmüyor musun? Nefes alamıyor! Kenara çek şu lanet arabayı!"
Ege dikiz aynasından gözlerimin tam içine baktı. O kahverengi gözlerdeki karanlık, içimdeki o panik dalgasını tam ortasından kesti. "Panik yapma Alin," dedi düz bir tonla. "Abin ölmüyor. Sadece darbe aldı. Kenara çekersem o baban denen mahlukun peşimize düşmeyeceğinin garantisini veriyor musun bana? Sus ve otur oturduğun yerde."
Ona küfretmek, öndeki koltuğun kafalığını yumruklamak, o ukala suratsızlığına tırnaklarımı geçirmek istedim. Ama abim hafifçe geriye kayıp başını sağa doğru çevirdiğinde göz göze geldik. Morarmış göz kapağının altındaki o orman yeşili göz, bana hâlâ iyiyim, korkma, demeye çalışıyordu. Yüzündeki kanlar kurumuş, yanağı şimdiden patlıcan moruna dönmüştü.
"Alin... Dinle onu," dedi Ali Aras, pürüzlü bir fısıltıyla. "Geçti... Biz... Biz gerçekten çıktık o evden, değil mi? Annem uyanık mı?"
Bakışlarım kucağıma kaydı. Annem gözlerini kapatmıştı ama şakaklarından süzülen yaşlar tişörtümü ıslatmaya devam ediyordu. "Uyanık Ali," dedim, elimle annemin buz gibi saçlarını okşarken. "Ağlıyor sadece. Bizimle."
Araba sahil yolundan sapıp karanlık, ağaçlıklı bir viraja girdi. Şehrin sarı sokak lambaları yerini zifiri karanlığa bıraktıkça, arabanın farları önümüzdeki boş yolu yarıp geçiyordu. Midemdeki o amansız çalkantı, abimin her acı dolu nefesinde daha da yukarı tırmanıyordu. Safranın o acı tadı genzimi yakarken başımı tekrar camın soğuk yüzeyine yasladım.
Arabanın tekerlekleri asfaltı yuta yuta ilerlerken, arkamızda bıraktığımız o evden kaçmıyorduk sadece; çocukluğumuzun mezarını geride bırakıyorduk. Ve bu yolculuk, üzerimizdeki o kurumuş kan kokusu silinene kadar bitmeyecekti.
Arabanın motor uğultusu karanlığın içinde ritmik bir ninnileşmeye dönüştüğünde, arkada annemin düzenli ama ağırlaşan nefes sesleri duyulmaya başladı. Yaşadığı ağır şok ve yılların getirdiği o zihinsel yorgunluk, bedenini en sonunda teslim almıştı. Kucağımdaki başı ağırlaşmış, parmakları elime gevşekçe dolanmış halde derin bir uykunun kollarına kaymıştı.
Öne doğru baktığımda, Ali Aras’ın da başının sağa, cama doğru düştüğünü gördüm. Ağrısının hafiflediğinden değil, kaburgalarındaki o keskin batmaya ve kan kaybına bedeni daha fazla direnemediği için sızıp kalmıştı. Hırıltılı nefesleri her yükseldiğinde göğüs kafesi hafifçe havalanıyor, yüzündeki morluklar zifiri karanlıkta farların içeri sızan anlık ışıklarıyla her defasında yeniden şekilleniyordu.
İkisi de uyumuştu. Arabadaki o korkunç kaosta ayakta kalan, zihni hâlâ alev alev yanan sadece iki kişi kalmıştık.
Bakışlarımı dikiz aynasına çevirdim. Ege’nin gözleri ayna vasıtasıyla tam da benim üzerimdeydi. Yüzündeki o sert, kaskatı ifade karanlığın içinde bile bir kalkan gibi duruyordu ama direksiyonu tutan ellerinin gerginliği hiç azalmamıştı.
Sessizliği bozmak, öndekileri uyandırmaktan korkar gibi fısıltıyla konuşmak zorundaydım. Ama sesimdeki o kırgın ve sorgulayan tonu gizleyemedim.
"Nereye gidiyoruz Ege?" diye sordum, gözlerimi aynadan ayırmadan. "Şehir dışı dedin ama yol bitmiyor. Neresi burası?"
Ege vitesi yumuşak bir hareketle küçülttü. Araba karanlık virajı sessizce dönerken, bakışlarını yoldan ayırmadan alçak, pürüzsüz ve tartışmaya kapalı bir sesle cevap verdi:
"Benim eve gidiyoruz Alin."
Duyduğum şeyle kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Midemdeki o acı bulantı hafifçe depreşse de dikleştim. "Ne demek senin evin? Saçmalama. Bizi kendi evine mi götürüyorsun? Neden bir otele ya da başka bir yere gitmiyoruz?"
"Mantıklı düşünmeyi dene Alin Karavardar," dedi Ege, sesi gecenin ayazı kadar soğuk ve sakindi. "Annenin haline bak. Abinin yüzü gözü dağılmış, muhtemelen iki kaburgası çatlak. Bu halde bir otele girsek resepsiyondaki adam ilk iş polise haber verir. Babanın o mahallede ne kadar ileri gidebileceğini benden iyi biliyorsun. Bu gece güvenli, kimsenin bulamayacağı tek bir yer var, o da benim evim."
"Sana yük olmak istemiyoruz," diye mırıldandım, başımı hırsla cama çevirerek. Sesimdeki o savunmacı duvar yine yükselmişti. "Senden medet ummak, senin koruman altına girmek istemiyorum."
Ege dikiz aynasından bana kısa, derin ve yakıcı bir bakış attı. Dudaklarının kenarında alaycı değil, yorgun bir kıvrım belirdi.
"Medet ummuyorsun zaten," dedi, sesi içimi titreten bir kararlılıkla salındı arabanın içine. "Ben sadece Ali'ye verdiğim sözü tutuyorum. Ayrıca o gururunu biraz kenara bırakıp ön koltuktaki abine bakarsan, şu an senin yüksek ego savaşlarından daha önemli meselelerimiz olduğunu anlarsın. O evde ecza dolabı da var, dikiş seti de. Vardığımızda Ali'yle ilgileneceğim, sen de anneni yatıracaksın. İtiraz istemiyorum."
Cevap veremedim. Dudaklarımı birbirine bastırıp bakışlarımı abimin kanlı yüzüne kaydırdım. Haklıydı ve beni en çok çileden çıkaran şey de onun haklı olmasıydı.
Araba, ağaçların sıklaştığı patika bir yola saptı. Farların ışığı, iki kanatlı devasa bir demir kapıyı ve arkasında yükselen taş bir evi aydınlattı. Ege kumandaya basıp kapıyı açarken, hayatımızın bu yeni ve karanlık sayfasında, bizi nelerin beklediğinden habersizce o büyük bahçeye adım attık.
Demir kapı arkamızdan ağır bir gürültüyle kapanıp bahçenin zifiri karanlığını üzerimize kilitlediğinde, taş evin önündeki geniş avluda durduk. Ege kontağı kapattı. Motorun o yırtıcı uğultusu kesildiği an, arabanın içine çöken ölüm sessizliği üzerimdeki o amansız baskıyı daha da arttırdı.
Ege tek bir kelime bile etmeden sürücü kapısını açıp dışarı fırladı. Gece ayazı içeri dolarken, arka kapıyı açıp kucağımda uyuya kalan anneme doğru uzandı.
"Alin, sen geç içeri, kapı açık. Ben anneni taşıyacağım," dedi. Sesi, bir profesyonelin soğukkanlılığıyla doluydu ama yüzündeki o gergin hatlar bir milim bile gevşememişti.
Annemi incitmekten korkar gibi, büyük bir dikkatle kucağına aldı. Bedenini arabadan çıkarırken annem hafifçe mırıldandı ama gözlerini açamadı. Bacaklarım titreyerek arabadan indim. Taş evin heybetli ahşap kapısından içeri girdiğimizde, bizi geniş, loş ve ahşap kokan devasa bir salon karşıladı. Ege, annemi koridorun sonundaki odalardan birine götürüp geniş yatağa yavaşça yatırdı. Üzerini örterken bakışlarındaki o kısa ama derin insaniyet, içimdeki o öfkeli duvarı sarsacak gibi olduysa da hemen kendimi topladım.
"Sen burada kal, annenin yanında," dedi Ege, odadan çıkarken. "Ben Ali’yi getireceğim."
"Hayır," dedim peşinden fırlayarak. "Geleceğim."
Beni durdurmaya çalışmadı. Birlikte dışarı çıktığımızda Ali Aras hâlâ arabanın ön koltuğunda, başı yana düşmüş halde kıvranıyordu. Ege ön kapıyı açtı, abimin kolunun altına girip onu araçtan kaldırmaya çalıştı. Ancak Ali Aras bilincini kaybetmekle kaybetmemek arasındaki o ince çizgide, refleksle inleyerek Ege’yi geriye doğru itmeye çalıştı.
"Ali, benim... Sabit dur," diye gürledi Ege.
Abimi zorlukla ayağa kaldırdığında, Ali Aras’ın ağzından yırtıcı bir çığlık koptu. Kaburgalarını tutarak öne doğru büküldü, dizlerinin bağı çözüldü.
"Yavaş ol!" diye bağırdım Ege'ye doğru atılarak. Abimin diğer koluna girmeye çalıştım ama Ege beni tek eliyle hafifçe geriye itti.
"Uzak dur Alin, yük olma! Şu an dengesini kurmam lazım!"
"Nereye uzak duruyorum?" diye cırladım, gözyaşlarım tekrar yanaklarıma süzülürken. "Adamı çuval gibi çekip alıyorsun! Görmüyor musun canı yanıyor, ne biçim dokunuyorsun ona?"
Ege bana cevap vermedi. Abimi neredeyse tek başına taşıyarak salona, oradaki geniş deri koltuğa kadar getirdi ve yavaşça yatırdı. Ali Aras’ın sırtı koltukla buluştuğunda göğsü hızla kalkıp inmeye başladı, dudaklarının arasından sürekli pürüzlü, hırıltılı iniltiler dökülüyordu.
Ege hiç vakit kaybetmeden salonun yanındaki dolaptan devasa bir acil müdahale çantası çıkardı. Çantayı sehpanın üzerine sertçe bıraktığında çıkan mekanik ses salonda yankılandı. Fermuarı hışımla açtı; içinden çıkan stetoskop, gazlı bezler, dezenfektanlar, dikiş iğneleri ve neşter benzeri tıbbi aletler loş ışıkta parıldadı. O aletleri o kadar ser seri ve alışkın bir hareketle dizelemeye başladı ki bir an duraksadım.
Ege, Ali Aras’ın kanlı ve yırtık kazağını makasla tek hamlede yakasından aşağıya doğru kesti. Abimin çıplak göğsü ortaya çıktığında nefesim tamamen kesildi.
Sağ kaburgalarının üzeri mosmordu; derinin altı kan toplamış, patlıcan moru bir leke göğüs kafesine yayılmıştı. Yüzündeki morluklar ve şakağındaki o açık, kanayan yara yetmezmiş gibi, göğsündeki o manzara içimi tamamen altüst etti.
Ege, ellerine tıbbi eldivenleri geçirirken hızla öne eğildi. Parmaklarını abimin o mosmor olmuş kaburgalarının üzerinde gezdirmeye, bastırarak kontrol etmeye başladı.
Parmaklarının baskısıyla Ali Aras koltukta âdeta sıçradı, boğazından yırtıcı, felaket bir acı çığlığı koptu. "Ah! Ege... Dur!"
"Canını yakıyorsun!" diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Ege’nin omuzlarından tutup onu geriye çekmeye çalıştım ama bir kaya parçası kadar sabitti, milim kıpırdamadı. "Bırak onu! Bırak, felç edeceksin abimi! Ne anlarsın sen tıptan, ne yapıyorsun caniyi mi oynuyorsun burada?"
Ege aniden durdu. Bana doğru öyle bir döndü ki, gözlerindeki o kapkara, tehlikeli şimşekler beni olduğum yere çiviledi. Bileğimi kavrayıp beni hırsla kendinden bir adım uzaklaştırdı.
"İşime karışma Alin!" diye bağırdı. Sesi duvarlarda yankılandı, ilk kez kontrolünü bu kadar kaybettiğini görüyordum. "Bağırıp durmayı kes artık! Ben doktorum! Yıllardır acilde kaç tane kırık vaka, kaç tane iç kanama geçiren adam topladım biliyor musun sen?"
Duyduğum şeyle kalakaldım. Sesim boğazıma kaçtı. "Ne?"
"Evet, doktorum!" dedi Ege, nefes nefese, gözlerini gözlerimden ayırmadan. "O yüzden şimdi o çeneni kapat ve bana engel olmayı bırak! Abinin kaburgası batmış mı, akciğerini mi delmiş anlamaya çalışıyorum! Şu an senin o histerik krizlerinle uğraşacak tek bir saniyem bile yok!"
Beni arkasında bırakıp tekrar Ali Aras’a döndü. Stetoskopu kulaklarına taktı, metal ucunu abimin göğsüne bastırıp derin derin nefes almasını dinledi. "Solunum sesleri eşit... Çok şükür pnömotoraks yok," diye kendi kendine mırıldandı.
Ben ise durduğum yerde dona kalmış, bir Ege’nin eldivenli ellerine, bir de sehpadaki profesyonel medikal malzemelere bakıyordum. O ukala, her şeye burnunu sokan adam bir hekimdi... Abimin hayatını o cehennemden çekip alırken gösterdiği o buz gibi soğukkanlılığın, yaralara bakarken gözünü bile kırpmayışının sebebi buydu.
Ege, dezenfektanlı pamuğu hışımla abimin şakağındaki açık yaraya bastırdı. Ali Aras dişlerini kenetleyip inledi.
"Kırık yok, çatlak var," dedi Ege, sesi bu kez bir doktorun pürüzsüz netliğine bürünmüştü ama yine de bana bakmıyordu. "Şakağındaki yaraya dikiş atılması lazım. Kanamayı durdurmazsam enfeksiyon kapacak. Şimdi git, mutfaktan temiz bir kapta sıcak su getiri bana. Bir işe yarayacaksan yap, yapmayacaksan geç annenin yanına otur!"
Yüzüme vurulan bu sert gerçekle tırnaklarımı avuçlarıma batırdım. Ondan nefret etmek, beni azarladığı için ona bağırmak istiyordum ama Ali Aras’ın o çaresiz, Ege’nin parmaklarına muhtaç hali beni durdurdu. Başımı hırsla sallayıp arkamı döndüm ve sıcak suyu getirmek için mutfağa doğru koşarken içimdeki o gurur kalesi bir kez daha çatırdadı.
Mutfağa girdiğimde ellerimin titremesinden tezgahtaki metal kaseyi zor zapt ettim. Musluğu açıp sıcak suyun dolmasını beklerken gözlerimi kapatıp derin derin nefesler almaya çalıştım. Ama olmuyordu. İçimdeki o amansız mide bulantısı, bir an bile peşimi bırakmıyordu. Yaşadığımız dehşet, sokağın ortasında saçılan o pislik, abimin o kanlı yüzü ve şimdi de Ege’nin üzerime bir tokat gibi çarpan o gerçeği… Midem ters düz oluyordu. Ağzıma dolan o acı safrayı zorlukla yutkundum. Kendimi zapt etmeliydim, kusmamalıydım. Şimdi sırası değildi.
Kâseyi sıcak suyla doldurup bacaklarım titreye titreye salona döndüm.Ege, çoktan dikiş iğnesini ve ipliği hazırlamıştı. Eldivenli elleriyle pürüzsiz, son derece soğukkanlı hareketler yapıyordu. Kaseyi sehpanın üzerine bırakırken yüzüne bakmamaya gayret ettim. Ama içimdeki o zehirli gurur, canımı cayır cayır yakıyordu. Bir doktor… Yıllardır o evin içinde kendi sargılarımızı kendimiz sararken, şimdi dışarıdan bir adamın —üstelik o nefret ettiğim, ukala adamın— hekimliğine, merhametine kalmış olmak midemdeki o ekşimeyi daha da katlanılmaz kılıyordu.
"Yavaş ol," diye mırıldandım sadece. Sesim kısık, pürüzlü ve o az önceki kavgadan sonra bütünüyle bükülmüştü.
Ege beni duymadı bile ya da duymazdan geldi. Pamuğu sıcak suya batırıp abimin şakağındaki kurumuş kanları temizlemeye başladı. Ali Aras, acıyla gözlerini sıkıca kapattı, koltuğun kumaşını parmak boğumları bembeyaz kesilene kadar sıktı.
"Dayan Ali," dedi Ege. Sesi bir hekimin mesafeli ama güven veren tonundaydı. "Lokal anestezi yapıyorum şimdi. Dikiş atarken hissetmeyeceksin."
Anestezi iğnesini abimin şakağına enjekte ederken gözlerimi kaçırdım. Bakamıyordum. Abimin o morarmış yüzü, patlamış dudağı ve her nefeste kasılan göğüs kafesi gözlerimin önüne geldikçe midemdeki yılan bir kez daha kıvrıldı. Eli ağzında, salonun ortasında öylece dikiliyordum.
Ege iğneyi kenara bırakıp ipliği hırsla çekti. Dikiş atmaya başladığında salona sadece abimin pürüzlü nefes sesleri ve ipin deriden geçerken çıkardığı o hafif, korkunç ses hâkimdi. Ege’nin parmakları inanılmaz bir pratiklikle hareket ediyordu. Yarayı temizledi, kenarlarını birleştirdi ve birkaç dakika içinde şakağındaki o derin yarığı kusursuz bir çizgi halinde dikti.
Ardından stetoskopu tekrar eline alıp abimin göğsünü dinledi. "Akciğerlerin temiz, sesler düzgün geliyor. Pnömotoraks riskini atlattık ama iki kaburga çatlak. Göğsünü sıkıca saracağız. Birkaç hafta hareketlerine çok dikkat edeceksin."
Ali Aras başını hafifçe salladı. Anestezinin etkisiyle ve yaşadığı o ağır travmanın yorgunluğuyla göz kapağı ağırlaşıyordu. "Annem..." diye fısıldadı abim, dikişli şakaklarına rağmen hala bizi düşünerek. "Annem nasıl?"
"O uyuyor," dedim, sesimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak öne bir adım attım. "Çok yorgun Ali... O da uyuya kaldı."
Ege, eldivenlerini çıkarıp çöpe attı. Medikal malzemeleri çantaya toplarken hareketleri yine o bildiğim, mesafeli ve kontrolcü haline bürünmüştü. Sehpanın üzerindeki kanlı pamukları ve sargı bezlerini temizlerken bir an duraksadı. Yüzündeki o kaskatı ifade hafifçe kırılır gibi oldu.
Bakışlarını sehpadan kaldırıp doğrudan bana çevirdi. Gözlerindeki o karanlık ciddiyetin arkasında ilk kez sorgulayan, alaysız bir dikkat vardı.
"İyi misin?" diye sordu Ege. Sesi alçak, pürüzsüz ama garip bir şekilde zahmetsizce içime işleyen bir tondaydı.
Gözlerimi ondan kaçırmak istedim ama yapamadım. İçimdeki o mide bulantısı, boğazımı sıkan o yakıcı duygu beni felç etmişti. O sormasa belki de olduğum yere çökecektim ama onun karşısında bir kez daha zayıf görünmeye dayanamazdım. Tırnaklarımı avucuma bastırıp dikleştim.
"İyiyim," dedim. Sesim cılız ama katıydı.Ege çene kaslarını sıkıp başını hafifçe salladı. Bu yanıtın arkasındaki o kırık dökük direnci anlamış gibiydi ama üzerine gitmedi.
"Sana da ağrı kesici ve kas gevşetici yaptım," dedi abimin kolundaki bandajı düzeltip tekrar ayağa kalkarken. "Birazdan sızıp kalırsın. Bu gece bu koltukta yat. Sabah daha detaylı bakacağım."
Ali Aras gözlerini kapatırken Ege boyundaki gergin kasları rahatlatmak ister gibi başını sağa sola kırdı. "Sen de git yat Alin," dedi bu kez bakışlarını üzerimden çekerek. "Annenin yanındaki odada temiz çarşaflar var. Sabah konuşacağız."
Aramızdaki o birkaç adımlık mesafe, salonun loş ışığında devasa bir uçuruma dönüşmüştü. İçimdeki o zehirli gurur canımı yaksa da abimin başucunda duran bu adama bakıp yutkundum. Ona teşekkür etmek dudaklarımın arasında bir yük gibi duruyordu ama haklıydı; abimi kurtarmıştı, bizi o cehennemden çekip almıştı.
"Sağ ol," diyebildim sadece. Sesim sokağın ortasındaki o tozlu rüzgâr gibi pürüzlü çıktı. "Abim için... Sağ ol Ege."
Ege cevap vermedi. Sadece başını tek bir milim eğerek bu teşekkürü kabul ettiğini belirtti ve mutfağa doğru yürüdü.
Onun arkasından bakmayı kesip adımlarımı koridora, annemin yattığı odaya doğru yönelttim. Ahşap parkeler ayaklarımın altında gıcırdayarak ezildi. Odaya girdiğimde, annemin geniş yatakta ne kadar küçük, ne kadar savunmasız kaldığını gördüm. Yanına yaklaştım, üzerindeki battaniyeyi biraz daha yukarı çektim. Yüzündeki o çizgiler, uykusunda bile çatık duran kaşları... Ormanımız yanmıştı ama küllerinin arasından ilk kez bu gece canımız pahasına da olsa kaçabilmiştik.
Yatağın boş kalan tarafına yavaşça uzandım. Ceketimi bile çıkarmamıştım. Soğuk ve yabancı çarşafın kokusu burnuma dolarken, midemdeki o amansız çalkantı yeniden yukarı tırmandı. Elimle karnımı bastırdım. Şakaklarım zonkluyor, gözlerimin arkasında abimin o kanlı yüzü ve Ege’nin sesi yankılanıyordu.
Gözlerimi tavandaki ahşap kirişlere diktim. Geçmişin o simsiyah gölgesi bizi bu taş eve kadar takip etmişti belki, evet. Ama bu gece ilk kez, o devasa gölgenin altında ezilip kalmak yerine, kan revan içinde de olsa o kapıdan dışarı adım atabilmiştik. Ve ben, midemdeki o zehirli bulantıya, içimdeki o kırık dökük gurura rağmen, ilk kez yarının nasıl bir sabah getireceğini dehşetle değil, garip bir uyuşuklukla beklemeye başladım.
!BÖLÜM SONU!
İyi okumalarrr dilerim… Yorum yaparak destek olabilirsinizzz! 💙💙💙
