28. bölüm / 34
Bize Kalan Kırık Düşler28. Bölüm
Bölümler 34Şu an: 28. Bölüm
- 1 1.Bölüm2.437 kelime
- 2 2.Bölüm2.775 kelime
- 3 3.Bölüm2.943 kelime
- 4 4.Bölüm2.980 kelime
- 5 5. Bölüm2.441 kelime
- 6 6. Bölüm2.469 kelime
- 7 7. Bölüm2.340 kelime
- 8 8. Bölüm2.461 kelime
- 9 9. Bölüm2.474 kelime
- 10 10. Bölüm1.992 kelime
- 11 11. Bölüm3.095 kelime
- 12 12. Bölüm2.334 kelime
- 13 13. Bölüm2.765 kelime
- 14 14. Bölüm2.521 kelime
- 15 15. Bölüm (özel)2.214 kelime
- 16 16. Bölüm2.114 kelime
- 17 17. Bölüm2.093 kelime
- 18 18. Bölüm5.726 kelime
- 19 19. Bölüm2.703 kelime
- 20 20. Bölüm3.665 kelime
- 21 21. Bölüm2.745 kelime
- 22 22. Bölüm3.010 kelime
- 23 23. Bölüm3.113 kelime
- 24 24. Bölüm3.248 kelime
- 25 25. Bölüm2.416 kelime
- 26 26. Bölüm3.655 kelime
- 27 27. Bölüm3.248 kelime
- 28 28. Bölüm5.511 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 29. Bölüm2.447 kelime
- 30 30. Bölüm2.237 kelime
- 31 31. Bölüm2.454 kelime
- 32 32. Bölüm2.260 kelime
- 33 Mektuplar1.038 kelime
- 34 !Okumadan Olmaz!252 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İmkansızlık dediğimiz zaman aklımıza gelen ilk şey ümitsizlik olur doğal olarak ama unuttuğumuz bir şey vardır o zamanlarda. O da kaderdir. Bir şey alnımızda nasıl yazılmışsa o şekilde yaşanır. Onun önüne geçmemizin olanağı yoktur.
İmkân, her zaman sahip olabileceğimiz bir şeydir. O imkânı bir şekilde oluşturmak da bizim fıtratımızdandır. Sonuçta her şey bize gökten inmiyordu. Bir sonuca varmak için önce çaba vermemiz gerekiyordu.
Ve ben çaba vermiştim.
Ve ben sonuç da almıştım.
Benim için de Ömer Cihan Alkanlar ile bir araya gelmek imkansız gibi görünüyordu ama şimdi onunla aynı iş yerinde çalışıyordum. Onunla evlilik planları kuruyordum. O benim hayatıma giriş yapmıştı ve bir daha çıkmayı istemiyordu.
"Yani Ece Hanım, bütün olayların aynı anda üzerime geldiğini hissediyorum. Ya da duvarların beni baskıladığını düşünüyorum çünkü başka bir çıkış yolu bulamıyorum."
"O his, boğazına düğümlenen şey var ya… Çok tanıdık. Sanki her şey aynı anda üstüne çullanıyor, nefes alacak yer kalmıyor gibi. Çaresizlik sarmalıyor dört bir yanını, biliyorum. İnsan bazen çıkış kapısını arasa da bulamaz; bulamadıkça da duvarlar üstüne üstüne gelir. Ama duvarların her biri, zamanla çatlak verir. O an gelene kadar sadece nefes almanı istiyorum. Büyük resmi düşünmek zorunda değilsin şu an. Sadece bir adım. Bir nefes. Bir minik ışık huzmesi. Başka bir şeye ihtiyacınız yok şu anda."
Şu an yanımda olan hanımefendi şirketin personellerinden biriydi. Kendisinin belli korkuları vardı ve bunlar onu çok kötü etkiliyordu.
"Ya bulamazsam?" dedi kaygıyla. Artı olarak kaygı bozukluğu vardı kendisinde.
"Ben her zaman buradayım." Masanın üzerinde ellerimi kenetledim. "Sakın kendinizi yalnız hissetmeyin çünkü bunları yaşayan binlerce insan var." Ve çoğu derdini kimseye anlatamıyor.
O odadan çıkarken derin bir nefes alıp odanın içine uzun uzun bakışlar attım. Odanın herhangi bir bölümü bile insanın içini açıyordu. Açık renkli koltuklarımız duvar ile uyum içindeydi. Odanın içindeki canlı çiçekler odaya renk katıyordu. Kenarda duran dolabın üzerinde yeni açmaya başlamış kiraz ağacı vardı. Masanın üzerindeki yazı ise en güzel olandı bana göre.
Prof.Dr. Ece Bağcı
Bir yazı sadece başarıyı simgeliyordu.
Doğruldum ve seansın bitmesine rağmen bilgisayar ekranına boş boş bakıyordum. Zihnim hâlâ Ömer’in söylediklerinde takılı kalmıştı. Parmaklarım masanın üzerine tıklarken, kapının açıldığını duydum.
Başımı kaldırdığımda Ömer içeri girdi. Kravatını biraz gevşetmişti, yüzündeki yorgun ifadeye rağmen gözlerinde tanıdık bir ışık vardı.
“Rahatsız etmiyorum, değil mi?” diye sordu, kapıyı kapatırken. "Müsait miydiniz Ece Hanım?"
Hafifçe gülümsedim. “Eğer ediyorsan bile şimdiden girdin, yapacak bir şey yok.” dedim şakayla karışık ciddi bir tonda. "Her zaman müsaitim Ömer Bey size." Ömer içeri girdi. Kapıyı arkasından kapatırken ben de sandalyeden kalktım. O bana doğru adımlarını atarken soğukkanlılıkla bekledim yanıma gelmesini. Hemen önümde durunca beni baştan ayağa süzdü.
Üzerimde açık mavi, askılı bir bluz ve İspanyol paça siyah bir pantolon vardı. Düzleştirmiş olduğum saçlarımı açık bırakmıştım. Giymiş olduğum topuklular beni birkaç santim uzun gösteriyordu.
"Bir sorun yok, değil mi?" Bakışları tekrar gözlerime çıktı.
"Hayır." Kaşlarını kaldırıp indirdi bunu derken. Bir de göz devirdi. “Teşekkür etmek istedim,” dedi. “Seans için.”
Omuz silktim bunun üzerine. “Bunun için buradayım.”
Ama Ömer bakmaya devam etti. Sadece basit bir teşekkürle geçiştirmeyecek gibiydi. Bu bakış… tehlikeliydi. Tanıdıktı. İçimde bir şeyleri harekete geçiren türdendi.
Derin bir nefes aldım. Ayağa kalktığımda Ömer’in kaşları hafifçe kalktı ama geri çekilmedi. Aramızdaki mesafe kapanırken, kendi kalp atışlarımı duyabiliyordum. Bunun nedenini bilmiyordum ama sorgulamak istemiyordum.
“Ömer Bey,” dedim kısık bir sesle.
"Ece Hanım." Bu kez çok değerli bir şeyi vurgular gibi söylemişti. "Ece." Resmiyeti bırakıp normale döndü. "Ece'm.Müstakbel nişanlım." dedikleri karnımdaki kelebeklerin uçmasını sağlayan türdendi. "Herşeyim."
"Kısa kes Ömer Cihan Alkanlar."Gözlerimi onun gözlerinden ayırmadan ellerimi Ömer'in yakasına götürdüm. Parmağım kravatına hafifçe dokundu. Sonra duraksadım. Bir saniye. Belki iki ama asla üç değil.
Ve sonra düşündüğümden daha hızlı, daha kesin bir hareketle ileri atıldım.
Dudaklarım Ömer’inkilere değdiğinde, zaman sanki birkaç saniyeliğine durdu. Önce bir anlık şok, sonra Ömer’in nefesinin hızlanışı… ve sonunda, onun da karşılık verişi.
Ömer’in elleri, tereddüt etmeden belime yerleşti. Anı yaşamak için gözlerimi kapattım. Bu öpücük planlı değildi, düşünülerek atılmış bir adım da değildi. Ama olması gereken bir şeymiş gibi hissettirdi.
Ofis sessizdi. Binanın dışından gelen hafif bir rüzgâr sesi dışında her şey durmuştu.
Ömer, öpücüğü derinleştirirken, bir şeyi fark ettim.
Bu, sadece bir öpücük değildi.
Bu, artık geri dönüşü olmayan bir başlangıçtı.
Ömer'in belimdeki eli arkaya doğru kayarak bluzumdan içeri girdi. Elinin sıcaklığı soğuk tenimle buluşunca bir kıvılcım oluştu. Ömer dudaklarımızın bağlantısını bitirip alnını alnıma yasladı.
"Gözlerinde bir bahar var, bende sönmez bir yangın.
Öyle bir bağ ki bu, ne zaman ne de akıl salın." Soluk alış verişlerimi düzene sokmaya çalıştım bir süre. "Heyecanlıyım Ece. Çok heyecanlıyım."
"Bende öyleyim Ömer. Ama her şey istediğimiz gibi gidiyor. Annem, sen git ben yaparım her şeyi, zaten sen yapamazsın, dedi bana. Birazdan kızımızı alıp eve geçeceğim. Sen de bizimkilerle geleceksin." Kendimce durumu özetledim.
"Tamam o zaman." Kimsenin duymasını istemiyormuş gibi sessiz konuşuyordu. Bunu yapmasına gerek yoktu çünkü zaten kimse bizi duyamazdı. Çünkü şirkette aşırı insan kalmamıştı. Üç saate kapına köle olmaya geliyoruz."
"Memnuniyetle." Geri çekilip askılığa doğru adımladım. Askılıktan ceketimi alıp üzerime geçirdim. Masanın üzerindeki bilgisayarın ekranını kapattım. Son olarak da masanın üzerinden çantamı alınca hazırdım.
"Yasak olmalı." Ömer'in homurdanması üzerine gözlerim ona değdi.
"Ne yasak olmalı canım?" diye sordum. Yasak olması gereken şey neydi?
"Bu kadar güzel olmak." Bakmaya doyamıyormuş gibi tekrar süzdü bakışlarıyla beni. "Eğer güzel olmak suç olsaydı müebbet yiyecek kadınsın."
Kalbimin ince sızı, bu fani senden razı diye şarkı söylemeye başlamıştım içimden.
"Yalan söyleme bence Ömer Cihan Alkanlar." Ömer'in ismi tam zengin ismi gibi duruyordu. İnsanın ağzına tam oturuyordu ve söylemesi de güzeldi. Bir şarkının en güzel melodisi gibiydi. "Çünkü cehennem ateşine odun atarlar yalan karşılığında."
Öyle bir şey olmasını istemem.
"Yalan söylemek yoktur bizde güzelim. Seni seviyorum derken de yalan söylemiyorum, sen güzelsin derken de yalan söylemiyorum." Bunun üzerine kıkırdadım. Yanına gidip kollarımı boynuna doladım.
"Demek beni güzel buluyorsunuz Ömer Bey?" Cilve yaparak demiştim bunu.
"Senin cilveni yerim ben." Ellerini tam belime koymuştu ki dışarıdan gelen sesle durduk aniden. Bu sesi nerde olsa tanırdık.
On yıl görmesem bağırmandan tanırım seni mi deseydim? "Ömer'im Cihan'ım Alkanlar'ım." Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdığım sırada Ömer sinir küpüne dönmüştü. "Nerdesin gönlümün efendisi?"
"Erkan'ın ebesini sikecem." Ömer, kendisini çağıran kişiye en içten dileklerini sundu.
"Aaa," dedim onu kınayarak. "Ne kadar ayıp Ömer. İnsan hiç gönlünün efendisi olduğu birisine küfür eder mi?" Dalga geçtiğimi anlasa bile bana sinirini yöneltmezdi.
"Oy Ece oy." Bunu bana değil de Erkan'a demiş olarak yorumladık.
"Ne oy'u ya? Sen İstanbul çocuğusun. Kendine gel." Kendimi Firdevs Hanım gibi hissetmem normal miydi?
Sen Bihter Ziyagil'sin, kendine gel.
"Ötekileştirme Karadenizlileri. Karadeniz de vardır bir kere." Benim kollarım onun boynuna, onun elleri benim belimde bir şekilde konuştuğumuz şey buydu.
"Her neyse Ömer." Ellerimi çektim. Sadece ellerimi değil kendimi de çektim geri. "Sen sevgilini bekletme, ben de kızımızı bekletmeyim." Onu arkamda bırakıp yürümeye başladım. Odadan ayrıldığımda içimden dua ediyordum.
Allah'ım, lütfen Ömer dudağını silmeyi unutmasın. Yoksa dudağında ki ruj onu rezil edecek gibi duruyor.
*
Gece'yi okuldan alıp eve varmıştım. Kapının önüne geldiğimizde çantamdan anahtarımı çıkardım. Kapıyı açarken Gece kendisini tutmaya çalışıyordu çünkü evin önüne geldiğimiz saniye tuvalet ihtiyacı kabarmıştı.
Anasına bak, kızını al...
"Anne," dedi ben anahtarı kilidine sokarken. "Hadi." Kapı açıldığı gibi hemen içeri koşup ilk katta bulunan tuvalete koştu. Bende onun bu haline içten bir kahkaha atıp içeri geçtim. Mutfaktan mis gibi kokular geliyordu.
Mutfağa girdiğimde üzerinde Single Chef yazan önlüklü kadını gördüm. Tek takılmış olduğum yer önlüklü. "Anne?" Hayret içinde çıkan sesimle bana döndü.
"Annem, hoşgeldin." Elindeki bıçakla bana dönünce korkup bir iki adım geriledim. Annem şu anda katil gibi görünüyordu. Elindeki bıçağın sivri ucunu bana doğrultmuştu. "Ne oldu Ece?" Geriye gittiğimi gördüğü için bu tepkiyi vermişti.
"Bir şey yok anneciğim." Her an onu iş yapmaya zorlandığım için beni öldürebilirdi. Bu yüzden onun suyuna gitmeliydim. Yine de titreyen sesime engel olamamıştım. "Sen ne yaptın?"
"Ece, sen iyi misin kızım?"
"İyiyim anne."
"O zaman sesin niye titriyor?" Çenesi ile beni işaret etti. "Niye geriye gittin?" Tek kası sorgularcasına yukarı kalkmıştı.
"Açık değil mi anne neyi, neden yaptığım?"Anlamaz gözlerle bakan anneme bıçağı işaret ettim. "Anladın mı, Narin Sultan?"
"Hee, sen onu diyorsun." Ne kadar da hızlı anlamıştı. Elindeki bıçağı tezgaha bırakıp kollarını açtı bana. "Gel bakalım buraya." Çantamın omzumdan düşmesine izin verdim. Çantam yeri boylarken annemin güvenli kolları arasına girdim. "Oy benim bal kızım." Yanağıma dudaklarını değdirdi.
"Beni seviyorsun anne, dimi?" Kendimi her koşulda sevdirmek zorundaydım anneme. Gece, benden bu özelliği direkt olarak kopyalamıştı. O da her türlü olayda kendisini benim kollarıma atar, kendisini sevdirirdi.
"Gece senin yavrunsa, sende benim yavrumsun Ece'm. Senin onun mutluluğunu istediğin gibi, ben de senin mutlu olmanı istiyorum annem. İnsan sevmediği birinin mutlu olmasını ister mi?" Benim sorduğum soruya evet ya da hayır diye de cevap verebilirdi.
"İstemez mi?" Ben bu konuda yorum yapmazdım. Düşmanımın bile üzgün olması işime gelmezdi.
Zaten bir düşmanım yoktu.
"Ben istemem en azından." Onunla gülüşürken mutfağa atılan adım sesleri duyduk.
"Anneciğim, anneanneciğim, merhabalar." İkimiz de aynı anda mutfak kapısına döndük. Gece, kollarını pelikan kuşu gibi açmıştı. "Bana sarılmak yok mu?" Sol kolumu açtığımda koşarak yanımıza geldi. Hem anneme hem de bana aynı anda sarıldı.
"Oy benim yavrumun yavrusu." Annem torunu gelince beni unutmuştu. "Oy bizim yavru pandamız." Eğilip Gece'nin saçlarına dudaklarını bastırdı. "Çok seviyorum ben seni."
"Bende seni çok seviyorum anneanne." Sonra benim duymamı istemez gibi sessizce fısıldadı. "Eğer muzlu pasta yaparsan daha çok severim." Bunu yapması imkansız bir şeydi. Çünkü evde muz yoktu.
"Evde muz yok Gece'ciğim." Benden gelen cevap karşısında dudaklarını büzdü. Onun üzgün gözleri, kalp kırıklıklarını ifade ettiği için onu üzmek istemeyerek aklıma gelen şeyi söyledim. "Ama Gurur'u ya da Ömer'i arayıp isteyebiliriz." Bu kez büzülen dudakları yukarı kaldırdı.
"O zaman babam alsın gelirken." Bizden ayrılıp çantamı getirdi bana. "Al anneciğim." Onun bu heyecanına gülümseyerek baktım. Gece'den çantamı alıp içinden telefonumu çıkardım.
Şifremi girdikten sonra mesajlar kısmına giriş yaptım. Mesaj atacağım kişinin üzerine gelince önce onun profil resmine tıkladım. Sanırım bugün değiştirmişti.
Akşamın turuncu-mor ışıkları lunaparkı süslerken, Ömer, ben ve Gece bir fotoğraf karesinde donmuş gibi. Arkalarında dönme dolabın ışıkları yanıp sönerek gökyüzüne karışıyor.
Ömer, kızını kollarına almış, yanağını hafifçe saçlarına yaslamıştı. Üzerinde lacivert bir gömlek, gözlerinde huzur vardı. Ben ise yanlarında duruyordum, bir elimi kızımın sırtına koymuş, diğer elimi Ömer’in koluna dolamıştım. Hafif dalgalı saçlarım lunaparkın ışıklarında parlıyordu. Gözlerimde sevgi dolu bir parıltı vardı.
Gece, ellerini babasının omzuna koymuştu. Üzerinde küçük bir salopet elbise, saçlarında minik tokalar… Gözleri kocaman açılmış. Arkadaki ışıklı tabelalar, renk renk yansıyan kalabalık, balon satan bir adam… Her şey tam bir aile masalı gibi.
Bizim aile masalımız...
Siz
Kızımız babasından muzlu pasta istiyormuş
Bir de havuç topları istiyormuş
Haberin olsun çünkü senden istedi
Yaşama Sebebim
Kızımızın istediği şey muzlu pasta olsun yeter ki ömrüm, alıp geleceğim
Bir de sadece meraktan
Havuç toplarını sen mi istiyorsun, yoksa kızımız mı?
Benim istediğimi bilmesine gerek var mıydı?
Siz
🤨
Sen az önce beni mi sorguladın Ömer???
Yaşama Sebebim
Haşa ömrüm, ne haddime seni sorgulamak
Ona göre fazla alacaktım sadece
Siz
Kızımın keyfi isterse herkese verir
Umarım ki alt mesajımı anlardı ve ona göre cevap verirdi.
Yaşama Sebebim
Kızın mı
Siz
Evet
Yaşama Sebebim
Ben trip mi yedim az önce
İyi de güzelim ben masumum
Siz
Alma sakın Ömer
Ben Gece'ye açıklama yaparım.
Yaşama Sebebim
Siz benden bir şey isteyeceksiniz ve ben almayacağım öyle mi
Yapmazsam şerefsizim
Eğer yapmazsam söyleyin yetkililere beni idam etsinler
Mesajlara sırıtarak bakıyordum. Bir saniyeliğine gözümü ekrandan ayırdım. O sırada bana gözlerini kısarak bakan annem ve kızımın bakışlarına denk geldim. "Neye bakıyorsun sen?"
"Önemli birşey değil anne." Telefonu kendime çekip göğsüme bastırdım. Orada benim çok önemli bir şeyim vardı. "Biz Gece ile hazırlasak..." Utanıyor olsam bile hazırlanmak zorundaydık. Vaktimiz çok yoktu sonuç olarak. "Sorun olur mu?"
Eğilip yere baktı birkaç saniyeliğine. "Bak Ece." Aldığım komutla annemin baktığı yere baktım. "Görüyor musun?" Bakmam gereken şeyi bilsem daha doğru bir cevap verecektim.
"Neyi anne?"
"Terliğimi." Üzerinde tavşan deseni olan terlikleri işaret ediyordu. "Birazdan ayağımda olmayacak."
Korkarak sordum sorumu. "Nerede olacak?"
"Gerizekalı birinin kafasında." Sonra azarlarcasına kovdu bizi. "Defol git, insanın asabını bozma burada."
Hızla yavrumun elinden tutup mutfaktan kaçarcasına çıkış yaptım. Merdivenlerden yukarı çıkmaya başladık. "Mutlu musun anne?"
Ona gözlerimi çevirdiğimde güzel gözleri ile karşı karşıya geldim. "Sen mutlu musun?" Onun sorusunu ona pasladım.
"Fazlasıyla." Elimi bırakıp iki yana açıp gösterdi bana. "Bu kadar mutluyum tam." Bu kez bende onun gibi kollarımı iki yana açtım.
"Ben de bu kadar mutlu olurum o zaman." Merdivenleri bitirdiğimizde Gece'nin sırtına elimi vurdum. "Sen şimdi dün ayarladığımız kıyafetlerini alıp gel. Ben de Gurur'u arayım." Kafasını sallayınca ikimiz yönlerimizi ayırdık.
Gurur'un numarasına tıklayıp aradım. Gurur'un açmasını beklerken odama girmiş, dolaptan kıyafetimi çıkarıyordum. Bir yandan da şarkı mırıldanıyordum. "Bu oyun giyinmece. Oynarız gündüz gece. Dönüşürüz herşeye, dansçı, psikolog, geline."
"Alo?"
"Alo?" Klasik selamlaşmalarımızdan birine başlamış bulunuyorduk.
"Merhaba."
"Sana da."
"Naber?" Diye sordu bu kez.
"İyi," diye cevap verdikten sonra ona sordum kısaca. "Naber?"
"İyi." Diye cevap verdi o da ama iyi olmadığını anlıyordum. "Niye aradın?"
"Ben mi?" Amacım onun neşesini yerine getirmekti.
"Ben aramadığıma göre?" Artık anlatabilirdim.
"Gelecek misin?" Kısaca söylemem yeterdi onun için. Şatafatlı cümlelere gerek duymazdık onunla konuşurken.
"Gelirsem ne vereceksin?"
"Sınırsız yemek." Bulduğu her fırsatta ağzına birşeyler tıkan bir adamdı Gurur. Doğal olarak yemek dediğimiz zaman uçarak gelirdi.
"Kabul." Ve kapattı. O sırada odanın kapısı destursuz açıldı. Gelene bakmaya gerek yoktu.
"Aldım." Elinde pembe elbisesi ve beyaz külotlu çorabı vardı. Diğer elinde ise beyaz spor ayakkabısı vardı. Yanıma gelince elindekileri uzattı. Elinden aldim onları. "Verdim." Ben seni yendim.
Gece'yi kucağıma alıp omzuma attım. "Ben de aldım. Ve şimdi seni foşur foşur yıkayacağım." İkimiz de kahkaha atarak banyoya ilerledik. Temizlenme zamanıydı.
*
Saçımın son kısmını da maşa yardımıyla saçımı yapınca fişini söktüm. Banyodan sonra önce Gece'yi hazırlamıştım. Onun saçlarını yapmış ve kenarda oturmasını beklemiştim. Gerçi bunu yapmış sayılmazdı. Saçlarımı yaparken Gece benim etrafımda dönüp durmuştu.
İşte, Dünya benim etrafımda dönüyordu. Hiç değilse benim Dünyam etrafımda dönüyordu.
Aynanın karşısında son dokunuşları yaparken, arkamda sessizce beni izleyen minik bir çift göz fark ettim. Gülümsedim ve döndüm. Gece, çok güzel olmuştu.
Eğilip kızımın küçük ellerini avuçlarımın içine aldım. "Peki, minik hanımefendi, nasıl olmuşum?" diye sordum, gözlerimde hem heyecan hem de hafif bir çekingenlik vardı.
Gece, bir kez daha baştan aşağı süzdü beni. Küçük dudaklarını büzüp düşündü, sonra gözleri parlayarak kocaman bir gülümseme kondurdu. "Annecim, sen… sen bir prenses gibisin!" dedi hayranlıkla. Minik elleriyle elbisenin eteğine dokundu, parmaklarını hafifçe gezdirerek kumaşın yumuşaklığını hissetti parmak uçlarında.
Gür bir kahkaha attim. Gece’nin yanaklarını okşadım elimin tersiyle. "Prenses mi?" diye tekrarladım onun tatlı hitabını.
Gece hızla başını salladı. "Evet! Ama sadece bir prenses değil… En güzel prenses! Babam seni görünce bayılacak!"
Gerçekten bayılır mıydı?
Gece'nin bu tatlı yorumu karşısında gözlerimi kısarak gülümsedim. "Bakalım, göreceğiz…" diye fısıldadım usulca. Ama içten içe, kızımın sözleri gece için ihtiyacım olan tüm güveni vermişti. "İnelim mi, gelirler birazdan."
Elbisenin eteklerini tutarak reverans yaptı. "Önden prensesler!" Elimde Gece'nin minik elini kavradım.
"O zaman birlikte inmeliyiz. Buradaki tek prenses sensin çünkü."
Birlikte, yüzümüzdeki geniş tebessümler eşliğinde odadan çıktık Gece ile. Koridordan geçip merdivenlere ulaştık. Ayağımdaki topuklular sayesinde(!) merdivenlerden yavaşça indik. "Ece," Adım seslerinden bizim geldiğimizi anlayan annem bana seslendi mutfaktan.
"Efendim?" Bu ona yetmemiş gibi tekrar seslendi.
"Ece."
"Efendim?" Tekrar seslendi.
"Ece." Tekrar cevap vermeme kalmadan söylenmeye başladı. "Sen gel, burada köpek gibi çalış ama hanımefendi cevap vermeye tenezzül bile etmesin." Sonra mutfak kapısında göründü. "Yarım saattir sana sesleniyorum. Ned-" Söylenmesini kesen şey beni süzen gözleriydi. "Ece, sen..." Dili tutulmuş gibi bakıyordu.
"Nasıl olmuşum anne?" Bir annesi olduğum bir de annem olan bu soruya en iyi cevabı verir gibi gelmişti bana.
"Peri kızı gibisin." Beni baştan aşağı bir kez daha süzdü. "Kanatsız bir meleğe benziyorsun annem." Dolu gözleri ile bakıyordu bana artık. Avucunu göz pınarlarına bastırdı. "Kocaman oldun da evleniyorsun şimdi."
Annemin cümlelerini duyanlar 'koşun burada aş var' demişiz gibi gelmişlerdi. Bu kişiler Gurur, Zeynep, Sıla ve babamdan oluşuyordu. Babam ve Gurur siyah bir gömlek giyip üstten birkaç düğmeyi açık bırakmıştı. Pantolonları ise siyah kottu. Sıla, geniş göğüs dekolteli, kırmızı mini bir elbise giymişti. Askısız elbise ile bakanın bir daha bakacağı bir güzellik meydana getirmişti. Zeynep ise mürdüm bir elbise tercih etmişti. Dizlerinin bir parmak üstünde bitiyordu ve uzun kolluydu. Bu elbiseyi aldığı zamanı bildiğim için sırtındaki geniş dekolteyi anlayabiliyordum.
İlk şoktan çıkan kişi uzun uzun ıslık çaldı. "Afetül devranımız, hoşgeldiniz." Bunu diyen kişi kendi derdine derman olamayan Gurur'du.
"Vazgeçtim." dedi babam birden bire. Kaşları çatılmış, gözleri hafif kısılmıştı. Şu an avını gören bir avcı gibi baktığını biliyor muydu?
"Neyden dede?" Gece, bizim soru makinemiz olduğu için hemen atılmıştı.
"Anneni babam olacak adama vermekten vazgeçtim Gece." Adam demek yerine başka birşey demek istediğini ses tonu bile belli ediyordu ama Gece'nin yanında diyemezdi. Hem vermezlerse Ömer Cihan Alkanlar tarafından kaçırılabilirdim. "Senin baban, benim babası olduğumu hak etmiyor."
Genlerimi babamdan aldığımı belli ediyordum.
Niye etmesin ki benim babam?" Gece'yi tanıyorsam -ki tanıyordum- şimdi söylememesi gereken birşeyi çıtlatacaktı. "Babam annemi öpüyor mesela, hak ediyor yani. Hak etmese öpmez zaten dede."
Bunun üzerine odadaki gözler bana döndü tekrar. Annem ve babam hariç herkes gülecekmiş gibi bakıyordu. "Niye herkes bana döndü ya?" Hepsinin üzerinde gözlerimi gezdirdim. En son babamda durdu bakışlarım. "Babacığım," dedim. Birkaç adım atıp babamın önünde durdum. Onun gözleri yaşarmıştı. Ellerini tuttum hafifçe. "İstesen de istemesen de kabul etmen gereken bir şey var. Benim Ömer'den bir adet çocuğum var. Onu öpmem birşeyleri değiştirmeyecek." Sonra dudaklarıma bir tebessüm kondu. "Ben onu çok seviyorum."
"Biliyorum onu sevdiğini, bunu belli ediyorsun zaten ama benim açımdan düşün birde Ece. Benim şu hayatta bir tane kızım var ve bu adam tarafından parçalara ayrıldı. Şimdi aynı adam tarafından aynı şeyleri bir daha yaşar mı endişesi sardı bütün bedenimi. Aynı şeyleri sende Gece için hissedeceksin ilerde. Acaba üzülür mü diye için içini yiyecek. Şimdi birşey demeyeceğim ama." Ve vurucu darbeyi çaktı. Annemden ilham almış olmalıydı. "Baba olunca anlarsın."
Babam bir bakıma haklıydı. Ömer tarafından parçalara ayrılmış olabilirdim ama şimdi o parçaları en kaliteli tutkalla yapıştıracaktım. Sevgiyle...
"Bu imkansız sanki baba." Abimin sesini duyunca gözlerim açıldı kocaman. "O bir dişi." Abim Gurur'un yanında omzunda Güneş ile bana bakıyordu. "Ne bakıyorsun kızım? Gelme sebebim sen değilsin, Gece için geldim buraya." Babamın elini bırakıp abimin yanına koştum. Kollarımı ona dolayınca Güneş'i tek eliyle tutup bana sarıldı. "Biraz daha geç inseydiniz gelin değil damat olacaktın." Abimden ayrılıp koluna hafifçe vurdum.
O sırada kapı çaldı. Daha hazır değildik ki. Telaşlandığımı gören Sıla hemen yanıma geldi. "Telaşlanma zamanı değil Ece. Git de kapıyı aç. Gelenler her zaman gördüğün insanlar."
"Ama geliş amaçları başka. Ya beni istemezlerse." Sıla kaşlarını çattı.
"Senden iyisini bok bulurlar. Kim ister Cihan gibi huysuz herifi?" Bana bunları sessizce söylemişti. Bende aynı sessizlikte cevap verdim.
"Ben istedim ya."
"Kızım, adamın sana gelişi bile rahatlık içinde zaten." Başımı salladım haklı olduğunu belirtmek için. "İnsanları bekletme hadi." Derin bir nefes alıp kapıya doğru ilerledim.
...
Kapının ardında ne olduğunu bilmiyordum. Kalbim göğsümde hızlı hızlı çarpıyordu. Heyecandan ellerim titriyordu. Birazdan her şey değişecekti.
Ve kapı açıldı. Benim gözlerim direkt olarak onu buldu.
Oradaydı. Kendi ailesinin yanında, dimdik duruyordu. Ama bakışları… O bakışlar, sanki dünyadaki herkesin sesini susturmuştu. Gözlerinde beliren hayranlık, şaşkınlık ve belki de adını koyamadığım başka bir şey, beni olduğum yere mıhladı.
Ömer’in gözleri, üzerimde gezindi. Saçlarımdan elbisesinin ince detaylarına kadar her ayrıntıyı yavaşça süzüyor gibiydi. Bir an için göz göze geldik. O an, içeride kaç kişi olduğunu, kimin ne düşündüğünü, hatta zamanın akıp akmadığını bile unuttum.
Ömer’in dudaklarının kenarı belirsiz bir gülümsemeyle kıvrıldı. Yutkundu, elleri istemsizce cebine kaydı. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra vazgeçti.
Yanaklarım hafifçe ısındı bunu annemlerin gördüğünü bildiğim icin. Ayaklarımın yerden kesildiğini sandım bir anlığına. "Hoşgeldiniz." Dedim konuşmayı hatırlayıp.
"Hoşbulduk güzel kızım." Güzin teyze demişti bunu. Erkan, Sergen, Güzin teyze, Yaman amca ve Ömer birlikte gelmişti. Aralarında Güzide ablanın da olmasını isterdim ama o yoktu.
"Buyurun içeri geçin." Kapıyı biraz daha açtım içeri geçmelerini kolaylaştırmak için. Sırayla içeri girenlere sarıldık. Kız tarafının sarılması gereken beş kişi vardı. Güneş ve Gece'yi sayarsak biz de dokuz kişiydik. Doksan bir farklı sarılma gerçekleşecekti. Selamlaşma faslı uzun olsa da bitince içeri gittik hep beraber.
Herkes koltuklara oturunca sanki bilmiyormuş gibi, adet yerini bulsun diye sordum. "Kahvelerinizi nasıl alırsınız efendim?"
"Orta şekerli olsun kızım hepimizin." Güzin teyzeye gülümseyip ilerleyecekken Erkan seslendi.
"Bir dakika gelin hanım." Ona döndüğümde yüzündeki şeytani sırıtma ile başıma gelecek şeyi bekledim. "Ben kahvemi asla orta şekerli içmem. Bana yapacağın kahve az şekerli olacak. Köpüğü bol, tadı lezzetli olacak. Baktığın zaman gelecekten haber verir türden olacak."
Ben de birazdan sinir hastası olacağım.
"İyi de Erkan." Sitem etmek değildi niyetim ama öyle çıkmış gibiydi. "Sen kahveyi şeker olmadan sevmezsin ki."
"Eskiden sevmezdim," dedi kestirip atmak isteyerek. Ne kadar eskiden bahsediyordu?
"Dün içiyordun Erkan." Dün orta şekerli kahve içmişti. Yetmemiş gibi bir de üzerine yarım tepsi baklava yemişti.
"Üzerinden tam bir gün geçmiş Ece." Dedi hayret içinde. "Sizce de eski zaman değil mi?" Herkese sırayla bakmıştı tepkilerini ölçmek için.
"Erkan." Sergen duruma el atmıştı.
"He gülüm."
"Kes sesini." Kibar bir şekilde uyarmıştı.
"Peki." Trip atarak önüne döndü. Onun bu haline alışık olduğumuz için anlayışla bakmamıza rağmen onun bu halini garipseyenler olmuştu.
Ben arkamı dönüp ilerlemeye devam ederken az önce titreyen ellerim şimdi de terlemeye başlamıştı. Kendimi mutfağı atınca arkamdan Sıla ve Zeynep içeri girdi. Avuçlarımı tezgaha bastırdım. Gözlerim kapalı şekilde başımı yukarı kaldırdım.
"Sakin ol, gerizekalı." Sıla yanıma gelip elini omzuma koydu. Bu bana destek verdiğini simgeliyordu. Buna tepki vermeyip aynı şekilde durduğum için elini çekip kollarını bana sardı. "Sakin ol, ben yanındayım. Her zaman yanında olacağım. İçine derin derin nefes çek." Onun sarılmasına verdiğim tek tepki ellerimi tezgahtan çekip bedenimi ona yaklaştırmaktı.
Huzur arkadaşlarımdı.
"İyi misin?" Başımı salladım onaylamak için. "Zaten iyi olmak zorundasın. Her zaman gördüğün kişiler içerdeki insanlar. Güzin teyze seni foşur foşur yıkamıştı kızım." Bu rezil anıyı söylemese olmaz mıydı? Annemin hastanede kaldığı bir süre ben onlarda kalmıştım. Psikolojik olarak iyi olmadığım için Güzin teyze beni yıkamış hatta keselemişti. "Bundan dolayı kahve yapalım."
Ocağın başına geçip kahveleri hazırlamaya başladım. Zeynep ve Sıla o sırada fincanları ve suları hazırlıyordu. Herkes için kahveleri hazırlamıştım. Onları fincana koyunca en sona kalan içinde hiç köpük olmayacak fincana koydum.
"İçine tuz atmamız gerekmiyor muydu?"
"O zaman direkt içer zaten." Kahveye Ömer'in hiçbir koşulda içmeyeceği bir şey koymamız gerekiyordu. "Daha farklı birşey deneyeceğim." Dolaptan kavanozu çıkardım.
İkisi de bana garip gözlerle bakmaya başladı. Zeynep neyse de Sıla da mı anlamamıştı?
"Elindeki ne senin?"
Zeynep ile dalga geçiyordu gibi cevap verdim. "Kavanoz."
"Ne kavanozu?" Bu kez Sıla demişti bunu.
"Bal." Bal kavanozuna baktım. Daha doluydu. Çok da lezzetli bir baldı bu. Verdiğim her kuruşa değiyordu.
İki bal birbirine bakıyor demiş olan iç sesimle birlikte sessizce gülümsedik.
"Ne yapacaksın?"
"Ne yapabilirim sence Sıla?" Sesim ters çıkmıştı. "Kahveye koyacağım."
"Niye?" Zeynep bunu sorunca aklım o güne kaydı. Ömer ile garip bir gün daha yaşamıştık.
Okulla birlikte gittiğimiz kar tatili sömestr tatilinin ilk haftasındaydı. Ömer ile beraber dışarı çıkmış ama yolumuzu kaybetmiştik. "Ömer," dedim nazlı nazlı. "Hem yoruldum hem de üşüdüm. Olduğumuz yerde dönüyoruz. Telefonlar da çekmiyor zaten ve şarjımız da az kaldı. Bak n'olur, durup biraz soluklanalım. Acıktım ben ya."
Onun da yorgun olduğu belli oluyordu. "Ben de yoruldum, dinlenelim." Birkaç adım ilerideki ağacın yanına ilerledik. Ömer yere oturup montunun önünü açıp beni de davet etti. Ömer'in yanına geçtim. İkimiz de aynı montta ısınırken, "Üşümeni engelledik diyelim ama açlık için birşey yapamayacağız." Onun ilacı da bende bulunuyordu.
Çantamı açıp içinden kutuyu çıkardım. Ömer'in yüz ifadesini göremiyordum ama bu odaklanmam gereken şey değildi şuanda. Kutuyu açıp içinden ballı ekmekleri çıkardım. İlk önce Ömer'e uzattım ona dönerek. Ekmeğe uzaylı görmüş gibi bakıyordu. "Ne bu?"
"Ballı ekmek Ömer." Titreyen ellerim ve sesim, ellerimdeki uyuşma hissi hipoterminin yaklaştığını gösteriliyordu. "Yemez misin?"
"İyi misin sen?" Soruma cevap vermedi.
"Ben iyiyim." Tekrar ekmeği gösterdim. "Yemez misin?" Art arda dört kere öksürdüm. Ömer'in kaygılı gözlerini gördüğüm için tebessüm etmeye çalıştım. "Cevap ver artık köpek. Yemez misin?"
"Baldan nefret ederim ben Ece. Ben baldan tiksiniyorum. Hayatta katlandığım tek bal sensin." Gülümseyerek ekmekten bir ısırık aldım. Kutudaki cevizli keki uzattım.
"Cevizli kek ye o zaman. Aç kalma." Buna birşey demeden elimden keki alıp kemirmeye başladı. Elimdeki ekmek bitince vücuduma gelen üşüme hissi daha fazla arttı. Gözlerim kapanırken Ömer'in uğultulu sesini duymuştum.
"Ece kapama gözünü." Bende bunu isterdim ama elimde olan bir şey değildi ki. Ellerimde Ömer'in sıcak avuç içini hissediyordum. Sonra yüzüme bir sıcaklık geldi. Ya da o da soğuktu ama ben aşırı üşüdüğüm için onu sıcak algıladım.
Ömer ağlıyor muydu? Ağlamasını istemiyorum ben onun.
Ömer'in sesini dinleyerek uyumaya hazırken ortama başka bir ses geldi. "Ömer," diye bağırdı biri. "Ece," dedi aynı ses. Bizi bulmuştu. Yanımıza geldiğini yaklaşan sesinden anlamıştım ama artık bağlantım kopmak üzereydi. Bedenim ağaçtan düşmeye hazırlanan bir yaprak gibi sallanıyordu.
"Sergen," Ömer'in çaresiz çıkan sesi benim yüzündendi. "Birşey yapmamız gerekiyor."
"Sakin ol gerizekalı varlık." Son duyduğum ses Sergen'e ait olmuştu.
"İçimde ukde kalmış birşey için." İçimde ukde kalan şey Ömer'in bal yememesi değildi aslında. Daha sonra bana bunun sebebini de anlatmıştı.
"Neden yemiyorum biliyor musun Ece?" diye sormuştu. "Neredeyse benim bir çocuğa bal yedirmem yüzünden ölecekti. O yüzden nefret ediyorum. Ağzıma tekrar balı ya da içinde bal olan bir şeyi sürmem."
İçeride Gece'nin karşısında bunu diyemezdi. Üzülmüş numarası yapar ve istediğim şeyi hallederdim.
Kahvenin üzerine üç kaşık bal ekledim. Sonra da onu bir tepsiye koyup aldım. Bir tepsiyi Sıla yüklenmişken Zeynep eline Güneş ve Gece için hazırladığımız ballı sütleri almıştı. Sıla içeri gidip servisi yaparken derin derin nefes çektim içime.
"Gidelim mi?" Zeynep beni bekledi kapının önünde. Başını omzuna yatırmış bir şekilde bana bakıyordu. Kendimi rahatlatmak için aklıma gelen en saçma soruyu sordum.
"Kanka sence ben peri kızı mıyım, masal prensesi mi? Sence hangisiyim?" Gayet tatlı bir cevap verdi.
"Bence sen malsın." Göz devirip kapıyı işaret etti başıyla. "Gidelim." İçinden bana sövdüğünü belli etmese olmuyor muydu? Ben de ona küfür edebilirdim içimden buna karşılık ama şimdi etmeyecektim.
İçeri girdik birlikte. O çocuklara sütleri verirken ben Ömer Cihan Alkanlar'ın bakış açısına girdim. Beni o kadar dikkatli inceliyordu ki, sanki her bir hücrem onun beynine kazınmalıydı. Onun önüne gelince durdum. Tepsideki suyu ve bardağı sehpaya bırakıp kenara geçtim. Gözümü salonda gezdirince yeni fark ettiğim detay ile gözlerim açıldı. Ağzımda hafif bir aralık oluştu.
Gece, bacak bacak üstüne atmış, omuzlarını dikmiş, gayet cool bir şekilde babasına bakıyordu. Sorgu amiri gibi durduğundan haberi var mıydı?
Yavaş adımlarla üçlü koltukta oturan kızımın yanına doğru adımladım. "Gel anneciğim." Kolu koltuğun kolçağına yaslıydı. Yavaşça Gece'nin yanına oturdum.
"Evet delikanlı," diye lafa girdi babam. "Söyle bakalım. Niyetin ciddi mi?"
"Niyetim ciddi olmasa burada bulunmazdım efendim." İyi bir savunma yaptı.
"Her koşulda onu mutlu edebilir misin?" Cevap beklemeden bir soru daha sordu.
"Elimden gelenin çok daha fazlasını yapmaya en başından beri hazırım ben efendim." Bakışları bana döndü. "Onu hiçbir koşulda üzmemeye dikkat edeceğim. Bunu deme sebebim kadınların daha kırılgan olduğunu bilmem. Sonuçta benim de bir annem var, bir de ablam vardı." Sona gelince sesi biraz kısılmıştı. "Onlardan aldığım bilgiler sayesinde bu kanıya vardım sanırım. Her neyse önemli olan kısım bu değil. Ben onu, kızınızı, Ece'yi, Ece'mi, geçmişimi, şimdimi, geleceğimi hiçbir koşulda üzmeyeceğim." Minik bir tebessüm oluştu dudaklarımda.
"Gördüğün üzere kızımın bir çocuğu var, ona bakabilecek misin? Ona layık bir baba, kızıma layık bir koca olabilecek misin?" Baba, ne istiyorsun?
"Deneyeceğim efendim onlara layık olmayı." Bunları söylerken tekrar babama döndü. "Onlara bakmayacağımdan kuşkunuz olmasın. Zaten benim onlara bakmama gerek yok. Ece, kendi işini yapabilen, güçlü bir kadın." Beni babama bile ezdirmeyen bir adamı sevmiştim.
"Öyle tabi ki." Gece, role kendini kaptırdığı için kaşlarını çatarak bakıyordu etrafa ama elindeki ballı süt onu tiye almalarını sağlayabilirdi. Gerçi buna Gece izin vermezdi. "Hayattaki en başarılı insan benim annem. Uğur Böceği'nden bile güçlü." Gece'nin bu deyişi karşısında herkes hem şaşkına uğradı hem de güldü.
Gece beni Uğur Böceği'nden bile üst kategoriye koymuştu.
"Gece haklı, benim kızım işinde olan, başarılı, genç bir anne. Ve sen onların sorumluluklarından bir şeyler eksilteceksin. Ben Narin ile evlendikten sonra onunla her şeyimi birleştirdim. Sen de bunu yapacaksın." Ömer başını salladı.
"Merak etmeyin efendim." Babama baktığımda yüzündeki ifade genel sorulara başladığını gösteriyordu.
"İşin var mı?"
"Var efendim. Kendimize ait bir şirketimiz var." Şu an şey dese ne kadar garip olurdu. Ben yeraltı mayalarından yalnızca biriyim.
"Ne üzerine?"
"İnşaat üzerine," diye cevap verdi.
"Vergi ödüyor musun?" Bu nasıl bir soruydu be?
"Düzenli olarak ödüyoruz." Bu onun için artı bir puandı. En azından babam ne kadar ödediğini sormamıştı.
"Evin var mı? Evlenince nerede kalmayı düşünüyorsunuz?"
"Evim tabii ki var ama Ece nerede kalmak isterse orada kalırım ben. Dese ki bana: Ömer kümeste yaşayalım. Bir saniye düşünmeden tamam derim ama muhtemelen kümeste yaşamak istemez." Doğru söylüyordu, aklı olan her insan gibi ben de kümeste yaşamak istemezdim.
"Araban var mı?" Geldiği arabaları görmediğini var sayıyor olursak bu soru mantıklı olabilirdi.
"Var efendim."
"Alkol, sigara kullanıyor musun?" Alkol kullanmayan bir insan olsa -ki buna ben de dahilim, neyse ki sadece bir kez kullanmıştım- biz bugün bu halde olmazdık. Gece hiç var olmamış olurdu.
"Kullanıyor olsam bile irademi zorlamam efendim." Babam şu an Ömer'in üzerine atlayıp 11 Mart 2018 tarihinde de zorlamasaydın ya diyebilirdi.
"Ömer," dedi babam derin bir nefes alarak. "Kızımı seviyor musun?"
*
"Ömer," dedi Necmi amca üzerine bastırarak. İçine çektiği derin nefes beni olacaklara hazırlamaya yarayan bir etkendi. Bakışlarını benden çekmiyordu. "Kızımı seviyor musun?"
Soru basitti. Ama odadaki havayı bir anda ağırlaştırmaya yetmişti. Herkes nefesini tutmuş gibiydi. Gözlerin bana çevrildiğini hissettim.
Başımı hafifçe kaldırdım Necmi amcanın gözlerine baktım.. Ardından, refleks gibi, gözlerim hızla Ece’ye kaydı. Orada, gözlerinin içine baktım uzun uzun.
Kaybetmekten korkar gibi...
Bakmaya doyamaz gibi...
Sevmeye ömür yetmez gibi...
Sevmek mi demişti? Sevmek, ona yetmezdi. Onu her şeyden çok seviyordum. Adını duyduğumda içimi kaplayan sıcaklığı, gözlerini her yakaladığımda kaybolduğum o büyüyü, bir saniye bile yanından ayrıldığımda hissettiğim özlemi düşündüm. Bu sorunun cevabı, benim için dünyadaki en kesin şeydi.
Nefesini verirken başını dikleştirdim ve tek kelimeyle cevap verdim.
"Her şeyden çok."
Sesim netti. Titremedi. Ne bir tereddüt ne de bir çekingenlik vardı. Odanın içindeki sessizlik, bu iki kelimenin ağırlığıyla doldu.
Benim bakışlarım hâlâ Necmi amcaya dönüktü ama odadaki herkesin bakışlarını üzerimde hissediyordum. Sanki Necmi amcadan onay bekliyordum onu sevmek için. Belki de sadece bildiğim bir gerçeği, herkesin bilmesi gereken bir gerçeği söylüyordum. Ve bu gerçek, değişmezdi. Değişmeyecekti. Hiç kimse değiştiremeyecekti.
"O zaman iç kahveni." Sıla, arkadaşını desteklemek için hemen lafa atladı. Bunu diyorsa kesin içine farklı birşey atmıştı Ece ama onun elinden zehir olsa içilirdi. Ondan gelecek zehir bile çok güzel olurdu.
Aldığım komutla beraber robot gibi elim kahve fincanına gitti. Fincanı tutup dudaklarıma yaklaştırdım. Bu sırada sevdiğim kadına bakıyordum. Kahveden bir yudum alınca ağzıma kahveden fazla tatlı şeylerin tadı geldi. Hem şeker tadı alıyordum hem de bal. Yıllar önce bıraktığım o tat ağzımda dağıldı. Bu farklı hissettirdi. Ece'ye bakarak kahvenin hepsini bitirdim.
"Elinden zehir olsa," dedim biten fincanı bırakırken. "Öleceğimi bilsem başkasına bir damla bırakmam." Ece bunu duyunca başını eğip gülümsedi. Sanki onun gülüşünü başkası görse bir daha gülemeyecekti.
Ece gülüşünü saklamamalıydı. Melekleri kıskandıracak bir gülüşü vardı.
"Bir kızımıza da soralım Necmi." Narin annemin işlerimi baltalamak gibi bir hevesi mi vardı? Ece'nin bana olan sevgisinden şüphem yoktu ama ona daha hızlı kavuşmak istiyordum. "Ece," dedikten sonra kızına döndü. "Seninde gönlün var mı bu delikanlıda kızım?"
Ece ilk olarak Gece'ye baktı. Gece annesine sıcak bir gülümseme gönderdi. Bunun üzerine Ece hemen cevap verdi.
"Her şeyden çok."
Benimle aynı cevabı vermişti.
Ece'den aldığım cevapla ayağa kalkıp sehpanın yanından geçtim. Odadaki herkes attığım adımları inceliyordu. Kimseyi umursamadan Gece'nin önüne gelene kadar durdum. Kızımın önüne geldiğimi zaman dizlerimi kırarak eğildim. Gece'nin yumuşacık, minik ellerini büyük ellerim ile kavradım.
"Gece," dedim benden beklenmeyecek kadar yumuşak bir sesle. "Babacığım," dedikten sonra saçının bir tutamını kulağının arkasına sıkıştırdım. "Güzel kızım benim," dedim bu kez ve dudaklarımı onun ellerinin üzerine bastırdım. "Anneni üzmeyeceğime, onu hayal kırıklığına uğratmayacağıma dair sana ant içiyorum. Bana eğer inanıyorsan, anneni senden istiyorum. Allah'ın emri peygamberin kavliyle anneni senden, kendime istiyorum. Bana inanıyor musun bebeğim?"
Sana söz güzel kızım, babam gibi bir baba olmayacağım.
Gece olanları algılayınca annesine döndü. Birbirinden onay alarak iş yapmaya çalışmaları çok hoşuma gidiyordu. Gece bir süre sonra bana döndü.
"Annemi çok mu seviyorsun baba?" Başını omzuna yatırınca saçları aşağı döküldü.
"Seni ve anneni çok seviyorum bebeğim." Dudaklarını birbirine bastırıp gülümsedi. Sonra başını salladı.
"O zaman ben de sana istediğini veriyorum ama o hâlâ benim." Onun dediği şeye herkes gülerken ben de Ece de gülmemiştik. Gece ince ruhlu ve temiz kalpli bir kız çocuğuydu.
"Teşekkür ederim kızım." Ayağa kalkıp Gece'nin saçlarının arasına değdirdim dudaklarımı. "Çok teşekkür ederim."
Sonra az önce kalkmış olduğum yere gidip oturdum. Babama baktığımda beklediği şeyi yapmaya hazırlandı.
"Evet Necmi'ciğim, sebebi ziyaretimiz malum." Oturduğu yerde sırtını dikleştirdi. İşte, mafya babası da olsanız kız istemeye gidince ezilip büzülmek zorundaydınız. "Allah'ın emri peygamber efendimizin kavliyle kızınız Ece'yi kızım yapmak için oğlumuz Ömer Cihan'a istiyoruz. Sen kızını bizim oğlana veriyor musun?"
Bu kez tüm gözler Necmi amcadaydı. "Yamam'cığım, gençler birbirini görmüş, beğenmiş, sevmiş ve bir yola girme kararı almışlar. Biz de köstek değil destek olmak düşüyor. Ece de istediği için Allah'ın emri peygamberin kavliyle kızımı oğluna veriyorum. Elimizi öpsünler de resmiyet hakkında konuşalım."
Daha sonra el öpme faslı gerçekleşti. Sonra da yüzükleri taktık. Ece ile mutlu bir ömre atılan ilk adımı atmıştık.
Abla, bak dedim içimden. Ece ile evleniyoruz. Kızma bana abla ama onu aşırı çok seviyorum. Bana kızmanı istemediğim yer burası değil abla. Ben Ece'yi seni sevdiğimden bile fazla seviyorum. Abla bana kızma, senin için ölürüm ama Ece için yaşamayı göze alıyorum...
***
Ne bölümdü ama gençler...
İtiraf edin lütfen, bölümde gözünüz Buse'yi aradı mı? O ihanete kadar iyi bir insandı sonuçta ve kimse onu özlemenize yorum yapamaz...
Her neyse boşverin. Çok tatlı bir bölümdü bence. Uzun zaman beklettim ama pek vaktim yoktu yazmaya özür dilerim.
Tek bir sorum var size.
BKKD'den sonra yazmayı düşündüğüm bir yaz kurgusu olacak. Onun kısaltmasını yazacağım ve tahmin etmenizi isteyeceğim sizden. Hadi bal küplerim tahmin edin...
DTA
Evet kısaltmamız bu. Tahminlerinizi bekliyorum. Yeni bölüme kadar kendinize iyi bakın. Sizi seviyorum...
Oy atmayı ve yorum yazmayı unutmayın lütfen ;)
Görünüşürüz canımlar…
Bölüm etkileşimi
