26. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Su ✨

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 34Şu an: 26. Bölüm

Hayattaki en büyük şansımı Ömer Cihan Alkanlar ile kullanmıştım.

İyi bir erkek arkadaş, iyi bir iş adamı, iyi bir sırdaş, iyi bir dost, iyi bir baba ve daha nicesi olmuştu. Hem beni hem kızımızı mutlu etmek için herşeyini ortaya koyması gözlerimi yaşartıyordu.

Kahvaltımızı yaptıktan sonra Gece nasıl yaptıysa babasını ikna etmişti ve dışarıda yaklaşık 20 tane adamla beraber saklambaç oynuyordu. İşin daha da ilginç kısmı Ömer'in korumaları sanki bu anı beklemiş gibi en iyi yerlere saklanıyordu. Kendime yapmış olduğum kahve ile onları izlemekle yetinen kişi bendim.

"Baba," Ömer'in içinin gideceğini kavramıştı. Gece, her baba dediğinde Ömer Cihan Alkanlar'ın gözlerinin içi parlıyordu. "Ama bu haksızlık."

Ömer, bir hamlede Gece'yi kucağına aldı. "Ne konuda, babam?" Ciddi bir şekilde sormuştu bunu. Önemli bir konuyu tartışıyor gibilerdi. Ömer'in önemli bir toplantısı falan yok muydu?

Ve ne konuda ve kim haksızlık yapmıştı?

"Neden iki kere ben saydım?" Çünkü babanın biricik korumalarının oyun saati gelmişti. "Bu haksızlık. Başkası saysın bu kez."

Ömer hemen onay verdi bu duruma. "Tamam babacığım, başkası saysın. Sen tekerleme ile kimin sayacağını seç."

"Ama tekerleme yetmez ki." İsyanı karşısında herkes gür bir kahkaha attı. Bir bakıma haklıydı çünkü hangi birine tekerleme yetişecekti?

"Hepiniz yan yana geçin, Gece de bir sayı söylesin. Sayının geldiği kişi gözlerini yumar." Dudaklarımdan dökülenler sayesinde herkes bana döndü.

"Anne," diye mutlulukla çığlık attı Gece.

"Güzelim," diye iç geçirdi Ömer.

"Yenge," Saygı ile konuşan sevgili korumalarımız beni görünce toparlandılar.

Hepsine gülümseyip Gece'ye döndüm tekrar. "Sen bana yaklaş biraz bebeğim." Ömer, onu yere bırakınca dediğimi yaptı. Diğerleri de çoktan hizaya geçmişti. "Şimdi de sayını söyle." Düşünmesini bekledik hep beraber.

"11." Diğerlerine döndüğümde saymaya başlayacaktım ki sağ baştan saymaya başladılar.

"Bir," diye bağırdı ilk sıradaki kişi.

"İki," Onun yanında Arif vardı. Sırayla onbire kadar sayıldı. Şaşkınlıkla onları izlerken onbirinci kişi yani Ömer Cihan Alkanlar bir adım öne çıktı.

"Onbir, son." Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Yerine geçebilirsin, Alkanlar." Sanki askerlik görevini yerine getiriyormuş gibi başını sallayıp yerine geçti. Gözlerim tekrar kızımı buldu. "Son kez oynuyorsunuz, sonra da çıkıyoruz."

Arkamı dönüp ilerleyecekken Gece hemen bana seslendi. "Anne, sende bizimle oynasana." Ona döndüğümde başını omzuna yatırmış, bana baktığını gördüm.

"Oynamak isterdim bebeğim ama atmam gereken bir kaç mail var, onları yapmam gerekiyor." Eğer etrafta bir tehlike sezmiş olsaydım zaten onu yalnız bırakmazdım.

"Peki o zaman." Mutfağa gidip soğumuş kahvemi lavaboya döktüm. Bardağı makineye atıp salona doğru yürüdüm.

Salona giriş yapıp en yakında duran görkemli koltuğa attım kendimi. Hızla telefonumdan maillerimi kontrol ettim. Atmam gereken maillere hızla göz gezdirdim ve attım.

Sonra oradan çıkıp otel işletme oyununa giriş yaptım. Normalde giriş yapmayacaktım ama aldığım mesaj beni buna itmişti.

Gurur:
Bu kez ben geçtim.

Sadece bir mesaj beni aktifleştirmişti. Biraz orada takıldım. Odaların hepsine girip paraları alırken çalışanlara acıyan gözlerle baktım. Benim online otelime misafir gelsin diye bütün gün çalışmak zorundaydılar. Gurur'u geçtiğimi düşününce çıkmadan, mesaj atmak için fotoğraf çektim.

Ben:
Hiç sanmıyorum

Mesaj attıktan sonra son halini gösteren fotoğrafı da attım. Ayağa kalkıp çantamı da omzuma taktım. Ayaklarımı sürüyerek ilerledim. Gece'ye ve Ömer'e haber vermek için verandaya çıktım. Ömer ve Gece birlikte zaferlerini kutluyordu.

"Biz kazandık baba." Olduğu yerde zıplıyordu. Ömer de onun heyecanına ortak olarak ıslık çalmakla meşguldü. Saklambaç oynarken ne kazanmışlardı?

"Evet babacığım, biz kazandık." Sonra beni fark etti. "Her anlamda biz kazandık."

Bu kez kaybetmemek üzere kazanmış gibi konuşmuştu.

"Ne yaptığınız ya da ne kazandığınız iş yerimizi pek etkilemiyor sanırım. Bunun için hep beraber çıkalım."

Onların sevimli hâlinin bütün gün sürme ihtimali bile bana huzur veriyordu. Verandaya çıkan kapıyı kapatıp diğerlerinin yanına adımladım. Gece ile kaybettiği zamanı telafi etmek isteyen Ömer Cihan Alkanlar, kızını kucağına almıştı. Yanlarına vardığımda ellerimiz birleşti.

Yürürken ben birbirine kenetli ellerimize bakıyordum. Nereye baktığımı anlayan Ömer sessizce, insanın içini hoş eden bir sesle konuştu. "Bu eller bir daha hiç kopmayacak!"

"Kopmasın da Ömer." Sanki yapabilecekmiş gibi daha sıkı tutmaya çalıştım elini.

Arabanın önüne gelince arka kapıyı açtım. Ömer, kucağındaki Gece'yi arka koltuğa yerleştirdi. İçimde bir sıkıntı oluştu birden bire. Neden böyle olduğunu anlamamış olsam bile rahat etmiyordu içim. Arka kapıyı kapatıp yüzüme odaklandı Ömer.

Uzun sayılabilecek bir süre boyunca gözlerime baktı. "Bir sorun mu var, güzelim?"

"Bilmiyorum," diyerek gerçeği söyledim. "İçimde bir sıkıntı var Ömer. Bir şey olacak gibi hissediyorum. Bir olay olacak ve biz bağlandığımız yerden kopacağız ya da birisi bunu yapmak için uğraşacak gibi sanki." Hararetle konuştuğum için araya girdi.

"Hey, sakin ol biraz." Kolaysa gel de sen ol. "Hiçbir şey olmayacak. Gece'ye birşey olmayacak çünkü buna izin vermeyiz. Sana birşey olmayacak çünkü buna izin vermem. Bana birşey olmayacak çünkü sizi bırakmaya niyetim yok." Ellerini kollarımın yanına koydu. "Sakin ol, tamam mı güzelim?" Başımı salladım ama bunda yaşamış olduğum çelişki yüzünden derin bir nefes aldı. "Sen arkaya geç o zaman, Gece'nin yanına. Zaten bak bir sürü adamım benimle gelecek."

Yine ikna olmasam bile arkaya Gece'nin yanına oturdum, kapıyı açıp. Kesin bir şey olacak diye düşünmekten hiçbir şeye doğru düzgün odaklanamıyordum.

Açtı şom ağzını, kesin bir şey olacak diye iç sesim devreye girdi hemen. Muhtemelen şu an ellerini dizlerine vuruyordu. Ama haklıydı.

Önümüzde ve yanımızda bulunan iki araba ile beraber ilerliyorduk. Bir an Ömer torpido gözünden çıkardığı kulaklığı ve telefonunu arkaya uzattı. "Al babacığım." Benim babam olmadığına göre galiba Gece'ye uzatmıştı. "Annen ile iş konuşacağız biraz, sıkılma." Gece, heyecan içinde aldı ve bana uzattı. Bluetooth ile kulaklığı telefona bağladım. Gece, onu kulağına takınca hemen video izlemeye koyuldu.

"Gece." Ömer'in amacı onun duyup duymadığını anlamaktı. Gece'nin Ömer'i duymadığını anlayınca dikiz aynasından bana baktı. "Durum kötü."

"Nesi kötü Ömer?" Dediği şeyi anlamış olsam bile belki o değildir diye ümit ediyorum. "Kulaklığın mükemmel ötesi. Dışarıdan gelen sesleri duymuyor."

"Ece," dedi kendini kandırma der gibi. Doğrusu kimi kandırmaya çalışıyordum ki? Olan olmuştu işte. "Yapma."

"Ne yapma Ömer?" Dedim kaşlarımı çatarak. "Bir şey olacak dedim ama ne olacağını bilmediğim gibi, bu kadar erken olmasını da ne bekliyordum ne de istiyordum." Felaket tellalı misali yeni sorumu yönelttim. "Ne oluyor?"

"Takip ediliyoruz." Bunu her gün yaşıyormuş gibi söylese de bizim boyumuzu aşardı.

"Kim tarafından?" Şüphelendiğim bir kişi vardı.

"Bilal tarafından." Adam sülük misali yapışmıştı bize.

"Peki," dedim çelişki içinde. Sorsam mı sormasam mı düşüncesini kazanan sor diyen yanımdı. "Ne yapacağız?"

Bulunduğumuz yerde fazla araç yoktu. Hatta bizim ve Ömer'in dediğine göre Bilal'in araçları dışında kimsenin arabası yoktu.

Ömer bana cevap veremeden önce kulakları sağır edecek bir kaç el silah sesi geldi narin, hassas ve orantılı kulaklarıma. Bir tanesi cama isabet ettiğinde hem Gece'yi korumak istiyor hem de ona bir şey çaktırmayı istemiyordum. "Camlar kırılmaz camdan yapıldı."

Şu an Gece'nin yerinde olmak istediğimi söylesem nankör biri sayılır mıydım?

Bir el silah sesi daha duyunca iyice panik oldum. "Ömer," diyen sesim sert çıkıyordu artık. Sesimde korkunun emareleri hüküm sürüyordu. "Ne yapacağız, dedim." Arabayı anı bir fren ile durdurdu.

"Yapılacak en mantıklı şeyi." Yani neyi? Mantıklı olan tek şey hız sınırlarını aşıp kaçmak değil mi? "Derdini öğreneceğiz." Gece'nin kulağından kulaklığın tekini çıkardım. Saniyesinde bana baktı.

"Biz babanla bir arkadaşı gördük bebeğim. Onun yanına gideceğiz ama hemen geleceğiz. Sen sakın kulaklığı çıkarma ve dışarı bakma, tamam mı?"

Canına minnet olmalı ki başını sallayıp elimden kulaklığı alıp taktı. O sırada Ömer'in bana attığı bakışları pek umursamadan kapıya elimi koydum. "Şimdi mi?"

"Sen nereye?" Ona şaka mı yapıyorsun demek ister gibi baktım.

"Ben oraya." O cümlesini bitirince bunu söylemiş olmam onun peşinden bir an bile ayrılmayacak olduğumu anlatıyordu.

İkimizde kapıyı açıp arabadan indik. Bizim indiğimizi gören korumaların hepsi aşağı indi. Arka kapıyı kapatırken Kemal'e başımla işaret verdim. Başını bir kez aşağı indirip kaldırdı, onay vermek amacıyla. Bizim yanımıza geldi ve arabanın kapısını açıp içeri geçti.

Gece'yi koruması gerekiyordu ve bunu şak diye anlamıştı.

Bizim ve korumaların hepsinin indiğinde karşımızdaki arabanın arka kapısını açtı koyu gri takım elbiseli bir adam. Sonra dışarı bir adam çıktı.

Sarı saçları güneşin altında parlıyordu. Ela gözleri ile insanı ezmek ister gibi bakıyordu. İri yarı bir adamdı. Buse, Gurur'da bulamayıp bunda neyi bulmuştu?

"Uzun zamandır görüşemiyoruz, Alkanlar. Kalbim kırılıyor artık." Bize biraz yaklaşınca Ömer kolumdan tutup beni arkasına çekti.

"Birazdan sadece kırılan şey kalbin olmayacak Arslan." Ömer, öyle bir nefretle konuşuyordu ki sözler bir kurşun ise bin kere ölmüş olması gerekirdi.

Bu kez oklar yön değiştirmişti. Ne bize ne de onlara dönüktü. Birazdan nereye gideceği belli olacaktı.

"Aaa ne kadar ayıp ama." Kınayan yüz ifadesini birazdan neler olacaktı? "Sana hiç yakışıyor mu Cihan?" Adam, çocukla konuşur gibi konuşuyordu.

"Ne istiyorsun göt herif?" Dişlerinin arasından sinirle konuştu Ömer. Kaba üslubunu hiç umursamayan Bilal sakince cevap verdi.

"Çok basit be Cihan'ım." Nereden onun Cihan'ı oluyordu? "Sen benim canımdan parçamı aldın. Kısasa kısas istiyorum. Senin canın olanın, senin canından olanın canını almak istiyorum."

Canım diye bahsettiği kişi karısı değil, metresi idi.

Onun canını alan kişi Cihan değildi ki. "Bir cana karşı iki can mı istiyorsun?" Bunu soran bendim. Bana istediğini yapabilirdi ama ipin ucu kızıma dokunmayacaktı.

"Estağfurullah yengecim. Olur mu öyle şey? Kısasa kısas, dedim." Elindeki silahı yukarı kaldırdığı gibi korumaların hepsi Bilal'e doğru silah çektiler. "Sevdiğim kadının ve doğmamış çocuğumun intikamını istiyorum."

Dona kaldım.

Ömer de dona kaldı.

Buse, bu kadar ileri gidecek ne yapmış, ne yaşamıştı? Bu neyin nefretiydi?

"Bir intikam istiyorsan benden al Bilal." Ortama yeni bir ses girince sesin kaynağına döndük. "Boşuna suçlu arama."

Kısacık kestiği siyah saçları omzunun bir parmak üstündeydi. Kırmızı bir ruj sürmüş ve kirpiklerini maskara ile desteklemişti. Bir şerit gibi çektiği eyeliner ve göz kapağına sürmüş olduğu yeşil far gözleri ile aynı renkti. İspanyol paça siyah pantolon ve bej, uzun kollu bir crop vardı üzerinde. Elinde tuttuğu silahı daha önce kavradığı gibi çevrelemişti parmakları.

Kadının silah tutuşundaki tek fark silahın yönüydü.

Gelen kişi Bilal'in eşi, Gece'nin öğretmeni Mine hanımdan başkası değildi.

"Senin ne işin var burada?" Sesinde hafif bir merak vardı.

Mine Arslan'ın yüzünde acı bir tebessüm belirdi. "Niye soruyorsun ki Bilal? Sevdiğin kadının hamile olduğunu öğrenmemden mi korktun yoksa? Ya da Ilgın'a bir kez bile dememiş olduğun 'çocuğum' deyişini duymamdan mı korkuyorsun?" Ses tonu gittikçe artıyordu. Aklıma gelen şey ile gözlerimi karnına diktim. Son gördüğümden biraz daha şiş duruyordu.

"Mine, ben..." Devam etmesine izin vermedi Mine Arslan. O yüzleşmesini yaşarken biz sinema izler gibi bakıyorduk.

"Adımı ağzına alma sakın." Öyle bir bağırdı ki Bilal bir adım geriye gitti. "Ne benim ne Ilgın'ın ne de İlgin'in adını ağzına alma sen." Demek ki doğacak bebeğinin adına İlgin koyacaktı. "Çünkü sen bizi hak etmiyorsun. Karını, kızını ve doğacak çocuğunu değil de metresini ve onun karnındakinin adını al ağzına."

Bilal'in gözleri şaşkınlıkla açıldı. "Sen hamile misin?" Gözlerini eşinin karnına indirdi. "Ben baba mı oluyorum?"

Güler gibi bir ses çıkardı. "Sen zaten babaydın ama Ilgın'ın kıymetini hiç bilmedin. Hâlâ Ilgın'ın değil metresinden olma çocuğunun peşindesin. Benim değil ölen sevgilinin peşindesin. Biraz yorul artık Bilal çünkü ben senin yüzünden çok yoruldum."

"Beni yanlış anladın Mine. Ben sadece ölen bir kadının intikamını almak istedim." Hayatımda hiç bu kadar mantıksız bir bahane duymadım. Madem ölen bir kadının intikamını almak istiyorsun, neden başka bir kadını öldürmeyi istiyorsun?

"O zaman adres yanlış be Bilal." Hâlâ bize dönük olan silahı işaret etti. "Silahı bana çevir çünkü sevdiğin kadını ben öldürdüm." Sevdiğin kadın derken sesinin titremesine engel olamamıştı.

Bunu neden söylemişti ki?

"Ne?" Şaşkınlıkla dudaklarından dökülen sorudan sonra bir sessizlik oldu. Bir süre sonra Bilal gülmeye başladı ama ondan başka kimse gülmüyordu. "Ne saçmalıyorsun sen Mine?" Buna inanamıyor gibi duruyordu. "Başkasının suçunu neden üstleniyorsun sen?"

Hey, biz katil değiliz dedi benim iç sesim.

"Bilal," dedi yoruldum der gibi. "Başkasının suçu olsa üstlenmeye gururum müsaade etmez zaten. Başkasının hatasını olmayan sikime bile takmam zaten. Sen neyin tribindesin?" Bu kadın sesinin tınısını kullanmak konusunda bir numaraydı.

"Lan sen karıncayı bile incitemezsin." Bilal, hormonları bozuk bir kadına bağırmak ile çok yanlış yapıyordu. Bu kadın hem hamileydi hem de aldatılmıştı. "Bir kadını ve onun taşıdığı çocuğu nasıl öldüreceksin?" Sonra boş eliyle Mine'yi gösterdi. "Bir de bana silah çekmişsin, sanki tetiği çekebilecekmiş gibi."

"Sizin değeriniz bir karıncanın ki kadar değerli değil demek ki." Sonra sinirden koyulaşan gözlerini hafif kıstı. "Bir daha beni sakın eziklemeye kalkma!" Tehdit eder gibi dedi bunu. "Şayet yaparsan önce dilini sonra da seni sikerim." Bilal buna cevap vermedi.

Mine Arslan'ın parmakları tetiğin üzerinde sakince duruyordu. Ne ellerinde bir titreme vardı, ne de gözlerinde tereddüt. Bakışlarını, karşısındaki Bilal'in gözlerine saplamış, hiç kıpırdamadan ona bakıyordu. Sanki bakışlarıyla onu delip geçiyor, düşüncelerinin en derinlerine ulaşabiliyordu. İçinde ne bir öfke patlaması vardı ne de aceleci bir telaş; etrafındaki her şey yavaşlamış, sessizlik ağır bir örtü gibi üzerlerine çökmüştü.

Silahın soğuk, metal ağırlığı parmaklarında sabit duruyordu. Etrafında olan kişileri umursamıyordu. Dikkati yalnızca namlunun ucunda ve eşinin bakışlarında sabitlenmişti. Gözleri, ifadesiz ve keskin; yüz hatları ise en küçük bir duygu kırıntısını bile barındırmıyordu. Sanki o anda, geçmişi, vicdanı ve olasılıkları çoktan arkasında bırakmış gibiydi.

Silahın namlusu adamın tam kalbine doğrultulmuştu. Sanki onun kalbinden, onun kalbinde olanı sökmek ister gibi bakıyordu. Ne bir söz söylüyor, ne de gözleriyle bir açıklama arıyordu. Onun için konuşmaya gerek yoktu; kelimeler zayıftı, gereksizdi. Bu sessizlikte asıl tehdit, kelimeler değil, sabit bakışı ve tetiğin üzerine yerleşmiş kararlı parmaklarıydı.

Bilal, Mine Arslan'ın gözlerinde bir şey arıyormuş gibi bakıyordu; anlamaya çalışıyor, belki de çözüm yolu bulmaya çalışıyordu. Fakat Mine'nin bakışları donuktu. Ne geçmiş anıların ağırlığı, ne aralarındaki bağ, ne de pişmanlık ona ulaşamıyordu artık. Parmak eklemleri, silahın kabzasını sıkmaktan beyazlaşmıştı; ama bu, bir öfkenin değil, mutlak bir kontrolün göstergesiydi.

Zaman durmuş gibiydi. Mine Arslan susuyordu, çünkü bazı tehditler söylenmezdi. Onlar yalnızca hissedilirdi.

"Grinin elli tonu değil, grinin Mine tonu." Bilal'in son duyduğu şey bu oldu.

Ne gözlerini kırpıştırdı ne de nefesi değişti. Sanki basit bir refleksmiş gibi, parmağı tetiği milimetrik bir hareketle çekti. Hiç düşünmeden... Hiç tereddüt etmeden... O karanlık sessizliği bir patlama böldü.

Bilal, olduğu yerde sendeledi. Bir adım geriye bir adım ileriye attıktan sonra yere düştü. Başını sivri bir taşa vurmuştu. Hem başından hem de göğsünün sol tarafından ,kalbinden, kan hızlı bir şekilde akıyordu.

Bu Mine Arslan'ın içini soğutmaya yetmemiş gibi birkaç adım attı ama eşinin yanına tam olarak gitmemişti. Açısını ayarlayıp tetiği bir kez daha çekti ve bu onun şah damarına isabet etmişti.

Bilal'in açık olan gözleri kapandı.

Mine Arslan, yaşadığı stresten dolayı, bacakları bedenini daha fazla taşıyamamış gibi yere düştü. Hızla Ömer'in arkasından çıkıp Mine'nin yanına koştum. Elini karnına bastırmıştı. Eğilip telaşla yüzüne baktım. "İyi misiniz Mine hanım?" Sararmış teni iyi olmadığını anlatıyordu.

"Hayır," dedi inleyerek. Yüzünü acı içinde buruşturdu. "Sancım var." Başımı kaldırıp gözlerimi Ömer'e sabitledim. Çok anlayışlı bir insan olduğu için hemen arabanın kapısını açtı ve bizim olduğumuz yere doğru yaklaştırdı.

Aynı anda hem Ömer hem de Kemal indi arabadan. Ömer'in yardımı ile Mine'yi yerden kaldırdık. Her harekette biraz daha inliyordu. Dikkatle arabaya binmesine yardım ettik.

Arka kapıyı kapatıp ikimiz de ön tarafa yöneldik. Ömer sürücü koltuğuna geçip arabayı çalıştırırken ben de yolcu koltuğunda kemerimi takmış ve arkaya dönüp Mine hanıma odaklanmıştım. Gece, şaşkınlıkla Mine'ye bakıyordu çünkü öğretmeni karşısında duruyordu. "Öğretmenim?" Kulaklığını çıkarmıştı. "Ne oldu size?"

"Gece'ciğim," dediğimde hızla bana döndü. "Öğretmeninin bebeği olacakmışta, karnını ısırmış bebeği. Onun için canı acıyormuş." Bursa'da yaşadığımız süre zarfında Gurur benim hamileliğimde durmadan Gece'nin karnımı ısırdığını söylemişti. Ona göre bebekler anne karnındayken annesinin karnını ısırıyordu.

"Ben de annemi ısırmışım öğretmenim. İsterseniz öpeyim de geçsin." Dahiyane fikrini hemen aktarmıştı.

"Olur." Öpünce geçmez dememişti.

Mine Arslan'ın yanağına bir öpücük bıraktı Gece. Sonra elini onun karnının üzerine koydu. "Anneni ısırmamalısın." Sır verirmiş gibi söylemişti bunu. Ömer, daha hızlı sürmeye başladı arabayı. "Yoksa canı çok acır."

Mine'nin gözünden yaşlar boşalmaya başladı. "Ömer ne kadar kaldı?" Mine'yi çok iyi anlıyordum çünkü aynı şeyleri yaşamıştım. Sayısız defa bebeğimi düşürme tehlikesi atlatmıştım.

"İki dakikaya orada oluruz, güzelim."

Dediği gibi oldu. İki dakika içinde hastanenin önündeydik. Arabadan inip Mine'nin inmesine yardımcı olduk. "Yürüyebilir misin?" Başını salladı ama buna inanmadık hiçbirimiz. Arif'in getirmiş olduğu tekerlekli sandalyeye oturmasını sağladıktan sonra hastaneye doğru sürdük arabayı.

Yanımıza gelen hemşire bizi kadın doğum doktoru Alya Hanımın odasına yönlendirdi. Doktor, içeride Mine muayene ederken biz kapıda bekliyorduk. "Ömer?"

"Hı?" İnsan efendim falan derdi be.

"Bilal'e ne olacak?" Kucağında Gece ile oturan Ömer bana şaşkınlık içinde döndü. "Bakma bana öyle. O adam orada durarsa Mine'nin başına bela açılır."

"Bizim çocuklar alır." Cevap verdikten sonra tekrar Gece ile sıkı bir sohbete daldı. O esnada yanıma gelen Arif bana lakabımla seslendi.

"Yenge."

"Arif?" Gözlerimi ona çevirdim.

"Yenge." Sesi normalde kullandığı tonda değildi.

"Arif?" Dedim korkarak.

"Yenge."

"Beni delirtmek mi istiyorsun Arif?" Bu kez cesaret edip yenge demedi.

"Önemli bir mevzu var da yenge. Konuşabilir miyiz?" Ömer'den gizlisi saklısı olmazdı normalde. Hatta bazen sadece Ömer'e söylerdi. Neden şimdi benimle yalnız konuşmak istiyordu.

"Konuşalım Arif." Ayağa kalkıp kimseyi umursamadan ilerlemeye başladım. Onunla yalnız kaldığım bir yere gelince konuşmasını bekledim ama o karşımda ezilip büzülme peşinde dolanıyordu. "Beni bekletmek için mi çağırdın Arif?"

"Estağfurullah yengecim." Saygıda kusur etmek istemiyordu. Tekrar sustu.

"O zaman?"

"Yenge biliyorsun benim bir ailem yok." Sonra yanlış anlamamam için cümlesini değiştirdi. "Sizden başka yani, bir ailem yok."

Başımı salladım devam etmesini ister gibi.

"Yenge ben seviyorum."

"Kimi?" Kaşlarımı havalanmış gözlerim ise açılmıştı.

"Mine hanımı yenge." Omuzlarını dikleştirdi. "Çok güzel bakıyor yenge. Duruşu, bakışı, gülüşü ve daha bir çok şeyini çok seviyorum ben."

"Bunu niye bana söyledin peki?" Benim insan üstü güçlerim yoktu ki onun sevdiği kadının onu sevmesini sağlayabileyim.

"Ben gidip söyleyemem yenge onu sevdiğimi. Sen yardım etsen?" Bakışları ile yalvarıyordu bana.

"Farkında mısın Arif bilmiyorum ama kadın hamile. Bir kızı var ve hamile. Yani iki tane çocuğu var bu kadının. Nasıl yapabilirim ki ben bunu?" Kimse duymasın diye sessiz konuşsam bile sinirime hakim olamıyordum.

"İyi de yenge," dedi çelişkide kalmış gibi. "Senin de çocuğun var ama Ömer abimle sevgilisin."

"Çünkü çocuğum ondan." Dişlerimin arasından kibarca uyardım onu. Derin bir nefes çektim içime. "Arif." Sakin çıkmıştı sesim. Onu kırmak istemiyordum. "Olmazı oldurmak denktir yanlışa. Yanlış yola sapmaktan korkuyorum ama yine de onunla konuşacağım. Ömer ile de bu konuyu konuşun bir ara." Arkamı dönüp onların yanına gittim tekrar.

Ömer'in bana bakan merak dolu gözlerine bakışlarım ile cevap verdim. Daha sonra anlatırım diye.

O sırada kapı açıldı. İçeriden doktorun asistanı çıktığında içeri geçtik. Perdenin arkasındaki Mine'nin yanına doğru ilerledim. "Durumu iyi bebeğimizin. Sanırım biraz stres yapmış annemiz, onun için hafif bir kasılma yapılmış diyebiliriz ama bir sorun yok." Doktora gülümsedim ve o da bizi yalnız bıraktı.

"Nasılsınız?"

"Nasıl olduğumu bilmiyorum ama iyi değilim." Eline aldığı mendil ile karnındaki jeli temizledi. "İki tane çocuk ile kimsesiz kaldım ortada." Bir kadını çaresiz görmek bana huzursuzluk veriyordu.

"Aileniz?" diye çekinerek sorumu yönelttim. Onun başına ne geldiğini bilmiyordum.

"Bilal ile evlenmemden dolayı beni evlatlıktan reddettiler." Bu bir evladın başına gelebilecek en kötü şeydi. "Çocuklarımı büyütmek için kimseye ihtiyacım yok gerçi ama hiçbir çocuk ebeveynlerinden uzak yaşamayı hak etmiyor işte Ece hanım." Haklıydı. Kendim de benzer bir şey yaşadığım için onu çok iyi anlıyordum.

"Size bir önerim olacak ama bunu hastaneden çıkınca söyleyim bence." Onay verir gibi başını salladı. Ayağa kalkacağını anlayınca kolundan tutup yardım ettim. Elindeki peçeteyi çöp kovasına attı ve doktorun yanına gittik.

"Daha iyi misiniz Mine hanım?" Mine onay verdi. "Bu zamanlarda kendinize dikkat etmeniz gerekiyor. Karnınızda bir can taşırken normalde içinde bulunduğunuz hassaslığın daha da üstüne çıkmanız gerekir. Bir psikologdan yardım da alabilirsiniz bu konuda." Ben varım burada, yardım ederim demek istesem de birşey demedim. "Hamile olduğunuz için ilaç yazamıyorum ama siz zaten biliyorsunuz bunları sanırım." Kayıtlarda daha önce doğum yaptığına dair bilgiler vardı.

"Teşekkür ederim Alya Hanım."

"Ne demek, görevimiz." Mütavazi bir üslupla konuşmuştu.

Birlikte hastaneden ayrıldık. Bu sırada Gece öğretmenini darlıyordu. "Ne zaman doğacak öğretmenim?"

"Altı ay sonra doğacak güzelim." Az önce cinayet işlememiş gibi sakin konuşmayı başarıyordu.

"Adı ne olacak peki?"

"İlgin koymayı düşünüyorum şimdilik." İlgin, güzel isimdi. Gurbette yaşayan kişi anlamına geliyordu ama onun koyma amacı bir şeye değer vermek anlamında da olabilirdi.

"Kız mı olacak?"

"Onu daha sonra öğreneceğiz." Onların sohbetini bıraktım, arkadaki Ömer'in hizasına gelip onunla konuşmak için hazırlanmaya başladım.

"Güzelliğim." dedi ben konuşmaya başlamadan önce. "Söyle canımın içi."

"Konu Arif." Başını salladı biliyorum der gibi. "Sormayacak mısın?"

"Sormama gerek var mı ki Ece?" Histerik bir gülüş yer edindi dudaklarına. "Yanımda çalışan kişinin derdini anlayabiliyorum. Ki bu adam aşık."

"Ne yapacağız peki?" Kaşlarım çatıktı. Niye böyle olduğunu ben de anlamamıştım.

"Anlatırız durumu, kabul ederse eder. Etmezse etmez zaten." Nesin ya sen? Nobel ödülü mü almayı hedefledin?

Gözlerimi devirdim ama cevap vermedim. Birlikte hastanenin yan tarafında olan restorana gittik. O sırada yanımıza genç bur garson geldi. "Hoş geldiniz Cihan Bey, ne arzu edersiniz?" Bunun üzerine bize döndü.

"Hanımlar, ne alırsınız?"

"Ben frambuazlı pasta alayım, lütfen. Yanında da vişne suyu olabilir." Ben vişne suyu sevmem ki. Neden vişne suyu istedim?

"Bende aynısından alayım." Mine Arslan da benimle aynı şeyi isteyince Gece lafa daldı.

"Bende."

Ömer, üçümüzün bu haline gülmemeye çalışarak garsona döndü. "Üç frambuazlı pasta ve üç limonata alalım. Bir de sade türk kahvesi." Garson, not alıp yanımızdan ayrıldı. "Fazla uzatmak istemiyorum Mine hanım." Ömer, gerçekten lafı uzatmak istemiyordu.

"Konuyu uzatmak istemediğiniz belli oluyor ama düşmanınızın eşine yardım etmek size garip gelmiyor mu?" Bu kadın çok zeki konuşuyordu. Bunun cevabını nasıl verecekti acaba?

"Karşımdaki kişi düşmanımın eşi değil diye düşünüyorum. O artık yok Mine hanım." Mine, gözlerini masanın üzerinde birleştirmiş olduğu eline indirdi. "Ailem için yapamayacağım şey yok benim." Kaşlarını çatan kadına daha açık cevap verdi. "Adanlarımdan biri sizi görmüş ve beğenmiş. Bir yanlışı olmaz size karşı. Şayet olursa kendi ellerimle der-" derken Gece'yi hatırladı. "Dersini veririm ben." diye çevirdi cümleyi. "Eğer çocuklarınıza iyi bir gelecek oluşturmak isterseniz Arif ile sizin tanışmanız, sizi mutlu edecektir."

O sırada telefonu çaldı. Çantasından çıkarıp arayan kişiye baktı. "Bu önemli." Açıklama yapıp telefonu cevapladı. "Efendim?" Karşıtı dinledi bir süre. "Tamamdır, geliyorum ben." Sonra kapattı. "Tekrardan çok teşekkür ederim ama Ilgın'ın yanına gitmem gerekiyor. Daha sonra görüşürüz."

Aceleyle çantasını alıp ayaklandı. Umarım bir sorun olmamıştır diye dua ettim içimden.

"Teklifimi düşünün Mine hanım. Sizden cevap bekliyorum."

Mine Arslan gittiği zaman masada üçümüz kaldık. Garson yemeğinizi getirdiği için Gece heyecanla el çırptı. Servis yapıp ayrılan garsondan sonra Ömer bana sorusunu yöneltti. "Cevabı ne olur sence?"

Cevap basitti. "Arif'i görünce kabul edecektir bence." Kendi korumam diye demiyorum ama Arif bir numaraydı.

"Bence de öyle olacak anne." Gece kendi yorumunu katınca ikimiz de ona döndük. "Arif abi çok yakışıklı." Ben buna gülerken Ömer Cihan Alkanlar, ben babayım modunda olup kaşlarını çattı.

"Senin hayatındaki tek yakışıklı kişi ben değil miyim babacığım?" Kıskançlık triplerine de girdiğine göre tamamlanmaya çok yakındık.

***

Seelaamlaar...

Nabersiniz?

Ne, Sarı Bilalişko öldü mü, şimdi kim bize sorun çıkaracak? Üzülmeyin, size birini bulurum ben...

Üç adet soru:

Mine'nin bunu yapacağını tahmin etmiş miydiniz???

Mine, Arif'in teklifini kabul edecek mi???

Sonraki bölümde neler olacak???

Sizi seviyorum, kendinize iyi bakın

Görünüşürüz canımlar...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

126okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Okumak istediğin dünyayı bul.

Kitap Kategorileri 36

Kitap Temaları 138

abiabilerabilerimabimin arkadaşıabiminarkadasiacıAileajanAkademi / OkulaksiyonAnlaşmalı Evlilikanonimarkadaş grubuArkadaşlıkArkadaştan AşkaaskerAskeriaskeri kurguaskerikurguaşiretAşkAşk/Romantikaşk üçgeniAvukatayrılıkbabaBerdelBilim KurgubilimkurgublBüyücadıCinayetçocukluk arkadaşıÇocukluk Aşkıdark romancedarkromanceDistopyadoğaüstüdoktorDostluk#DramdüşmanDüşmandan Aşkaeğlenceenemies to loversFantastikGeçmişgenckurguGenç edebiyatgenç kurgugençlikgerçek ailegerçek ailemgerçekailemgerilimgizemGizli KimlikgücHayran KurguhukukHuysuz x NeşeliHüzünihanetİkinci Şansİlk görüşte aşkimkansızintikamİş Yeri AşkıkaderKaosKaradenizKardeşlikkatilKehanetkomediKomşudan AşkakorkuKraliyetkrallıkkurtadamKüçük KasabaLanetliseLise aşkılise kurgusumaceraMafyamahalleMardinmektupmitolojimizahmutluluknefretNefretten AşkaOkulölümörgüt#özlemPatron x ÇalışanpolisPolisiyePolitik EntrikaPsikolojiPsikolojikPsikolojik GerilimromantikRomantik komediromantizmSahte SevgililiksavaşSeçilmiş KişiSenkul Hobi Yazar:MaviduslersokagimSenKul:Maviduslersokagimsevda#sevgisırSırlarslowburnSporsuç#Şiir#takıntıTeodenTers KöşetextingtravmaTutkuüniversiteVampirwattpadyalnızlıkYasak AşkZıt KutuplarzorbalıkZorunlu Yakınlık+18