6. bölüm / 14
Ateşin KıyısındaBölüm 5
Bölümler 14Şu an: Bölüm 5
- 1 ATEŞİN KIYISINDA154 kelime
- 2 Bölüm 1449 kelime
- 3 Bölüm 21.148 kelime
- 4 Bölüm 3584 kelime
- 5 Bölüm 4595 kelime
- 6 Bölüm 51.222 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Bölüm 7764 kelime
- 8 Bölüm 8682 kelime
- 9 Bölüm 91.491 kelime
- 10 Bölüm 10567 kelime
- 11 Bölüm 11969 kelime
- 12 Bölüm 12874 kelime
- 13 Bölüm 14950 kelime
- 14 Bölüm 151.172 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kutuyu birkaç saniye boyunca elimde tuttum.
Üzerindeki isme bakmakla yetinsem, belki de içimdeki huzursuzluktan kurtulabilirdim. Fakat insan, merak ettiği şeyin kapısında durduğunda geri dönmekte zorlanıyordu.
Paketi mutfak masasına bıraktım. Kahvem tezgâhta soğumaya başlamıştı. Birkaç dakika önce bütün sabahımı mahveden sessizlik, şimdi yerini başka bir soruya bırakmıştı.
Bantları dikkatlice açtım. İçinden koyu renkli, sade bir kutu çıktı. Kapağını kaldırdığımda ilk gördüğüm şey, koruyucu kâğıda sarılmış eski bir kitaptı.
Nefesim kesildi.
Kitabı tanımıştım.
Bu, Charlotte Brontë’nin Jane Eyre romanının 1847 tarihli ilk baskısıydı.
Kapağındaki yıpranmış desenleri, sırtındaki silik harfleri, hatta köşesindeki küçük aşınmayı bile daha önce gördüğüm fotoğraflardan hatırlıyordum. En sevdiğim yazarın ilk baskılarından biriydi. Uzun zamandır arıyordum. Sahafların kataloglarında karşıma çıktığında çoktan satılmış olduğunu öğrenmiş, bir gün karşıma çıkarsa alabilmek için kendime söz vermiştim.
Ama bu baskının bulunması kolay değildi.
Parmaklarımı kapağın üzerinde gezdirdim. Kitabın gerçek olduğuna emin olmak ister gibi sayfalarını araladım. Kâğıdın kendine özgü kokusu burnuma geldiğinde istemsizce gülümsedim.
Bir an için her şeyi unuttum.
Babamı, borçları, dün gece cevapsız kalan mesajımı…
Sonra kitabın arasından küçük, koyu renkli bir kart kaydı.
Gülümsemem silindi.
Kartı elime aldım.
Üzerinde tek bir kelime yazıyordu.
Hiç.
Önce anlamadım.
Sonra dün geceki mesajım zihnimde yeniden belirdi.
Beni hiç tanımıyorsunuz. Demiştim. Birbirimi tanımıyorduk.
Yoksa bu sadece benim için mi geçerliydi?
Kartı çevirdim. Arkasında başka bir şey yoktu. İsim yoktu, imza yoktu, açıklama yoktu.
Yalnızca o kelime.
Hiç.
Sandalyeye oturdum. Kartı masanın üzerine bıraktım, sonra yeniden elime aldım. Sanki biraz daha dikkatli bakarsam kelimenin ardında saklanan şeyi görebilecektim.
Dün gece ona kendimi anlatmıştım. Daha doğrusu, birbirimizi tanımadığımızı söylemiştim. O da cevap vermemişti. Saatlerce telefonuma bakmış, onun evlilikten vazgeçtiğini düşünerek endişelenmiştim.
Şimdi ise karşımdaki masada, aylardır aradığım kitap duruyordu.
Aslan Ateş benimle konuşmamıştı.
Bir bakıma beni cevapsız da bırakmamıştı.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Bana kitap göndererek aslında seni tanıyorum mu demek istedi? Yoksa evlilik fikrinden vazgeçmediğini mi belli etmek istedi? Ben edebiyat mezunuyum, kitap yollamak belkide onun için basit bi cevaptı.
Neden her normal insan gibi mesaj atarak cevap vermemişti ki.
Onun yerine, benim bir zamanlar takıntı boyutunda aradığım ilk baskıyı bana göndermişti.
Bu bambaşka şartlarda mutluluktan havaya uçmama neden olacak bir hediyeydi fakat şimdi o şartlardan çok uzaktaydık ve hissettiğim tek şey ürpertiydi.
Telefonumu alıp mesaj kutusunu açtım. Yeni bir mesaj yazmayı düşündüm. Kitap bana ulaştı, bunun anlamı nedir? Yok böyle olmaz. Ne diyecektim? Bir şey demeliydim.
Parmaklarım ekranda bir süre bekledi.
“Hediyenizi aldım, doğrusu hiç tarzım olmayan bir yazar, yinede teşekkürler”
Sonra telefonu kapattım.
Tabiki ona doğrusunu söylemeyecektim. Bana hiç vurgusu yaparak ima etmek istediği neyse bu zevki tattırmak istemedim. Aylarca deli gibi aradığım ve bayıldığım yazar olmasını bilmesine gerek yoktu.
Kitabı kutusuna geri koymadım. Masanın üzerinde bıraktım. Kartıysa kitabın kapağının üzerine yerleştirdim.
Kahvemin soğuduğunu fark ettiğimde mutfakta neredeyse yarım saat geçirmiştim.
Bir yudum aldım. Tadı acılaşmıştı.
Ve mesaj geldi.
“Yarın saat sekizde. Aynı yerde buluşalım.
Kitabı beğenmediğinize sevindim, İmara Hanım. İnsan sevmediği şeyleri saklamakta daha başarılı oluyor.
Yarın görüşmek üzere.”
İnsan sevmediği şeyleri saklamakta daha başarılı oluyor.
Yine ima. Bu adamla iletişim kurmak ne kadar zordu.
Sabahın başında Aslan’ın vazgeçmiş olmasından korkmuştum. Şimdiyse vazgeçmediğini biliyordum ama bu bilgi beni rahatlatmıyordu.
Çünkü bir insanın kararından dönmemesiyle, neden o kararı verdiğini anlamak aynı şey değildi.
Kitap hâlâ masamın üzerindeydi. Mesajı bir kaç yüz kez daha okuyup en sonunda telefonu ters çevirdim.
Demek konuşacaktık.
Belki bu kez bazı sorularıma cevap bulabilirdim. En azından onun hakkında birkaç şey öğrenmek istiyordum. Ne iş yaptığını, nasıl bir hayat yaşadığını, benimle neden evlenmek istediğini…
Aslında bunlar bir insanı tanımak için sorulabilecek en sıradan sorulardı. Fakat Aslan söz konusu olduğunda, sıradan sorular bile sanki bir kapının önünde durup içeri girmek için izin beklemek gibiydi.
Ertesi gün hazırlanmak için odama geçtim.
Dolabın önünde durduğumda ne giyeceğimi bilememek beni ayrıca sinirlendirdi. Bu kadar basit bir kararın üzerinde düşünmek zorunda kalmamalıydım. Yine de kıyafetlerime tek tek baktım. Ne fazla özenli görünmek istiyordum ne de bu görüşmeyi önemsemiyormuşum gibi davranmak.
Sonunda açık renkli, sade bir bluzla koyu renkli bir pantolon seçtim. Saçlarımı açık bıraktım. Aynada kendime baktığımda yüzümdeki gerginliği fark ettim.
Derin bir nefes aldım.
Kendime, bunun yalnızca bir görüşme olduğunu söyledim.
Bir adamla konuşacaktım. Sorular soracak, cevaplarını dinleyecektim. Eğer onunla evleneceksem, en azından kiminle evleneceğimi bilmek istiyordum.
Bu kadar basit olmalıydı.
Ama hayatımın son birkaç günü, basit şeylerin bile ne kadar zorlaşabileceğini öğretmişti.
Kapı sesiyle babamın eve geldiğini anladım.
“İmara nereye gidiyorsun?”
“Müstakbel eşim ile görüşeceğim, sanırım unuttun bana evleniyorum ya!”
Babam sitemli ve hala öfkeli sesime karşılık sessiz kaldı. Yüzüme öylece bakıp içeri gitti. Bende çıkıp arabaya atladım, benzin ışığı yandı. Babamın bu kadar bitik halleri yetmez gibi benzinide bitirmişti.
Cebimdeki kısıtlı bütçemle benzin aldım. Sonunda mekana vardım.
Soğuk sanki içime işlemişti, hava kaö dereceydi gerçekten donuyordum.
Aslanı gördüğümde, zihnimde canlandırdığım görüntünün eksik kaldığını düşündüm.
Karşımdaki adam uzun boylu, esmer ve kısa sakallıydı. Yeşil gözleri, yüzündeki ciddi ifadeyle birleştiğinde bakışlarını olduğundan daha keskin gösteriyordu. Koyu renkli gömleği ve kusursuz denebilecek kadar düzgün görünümü, onun hakkında ilk fark ettiğim ayrıntılardı.
Kıyafetlerinde bile bir düzen vardı.
Ne fazla gösterişliydi ne de özensiz. Her şey ölçülüydü. Sanki dışarıya nasıl göründüğünü çok önceden belirlemiş ve bu görüntünün dışına çıkmaya hiç ihtiyaç duymamıştı.
Beni gördüğünde ayağa kalktı.
“İmara.”
Adımı söyleyişinde şaşırtıcı bir şey yoktu. Yine de ismimi onun ağzından duymak tuhaf hissettirdi. Sanki çoktan hayatımda bir yere sahip olmuş, ben ise bu yere nasıl geldiğini hâlâ anlayamamıştım.
“Merhaba.”
Elimi sıktıktan sonra karşısına oturdum.
Bir süre birbirimize baktık. Konuşmayı kimin başlatacağını bekler gibiydim. Sonunda menüye göz atıp kahve söyledim. Aslan da kendisi için bir kahve istedi.
İki gündür kahve dışında bir şey yiyemiyodum. Midem isyandaydı.
İlk birkaç dakika boyunca sıradan şeylerden bahsetmedik. Çünkü ortada sıradan bir durum yoktu.
Ben onunla evlenmek üzereydim.
Ama adını ve soyadını bilmek dışında, onun hakkında bildiğim şeyler neredeyse yok denecek kadar azdı.
“Öncelikle,” dedim, ellerimi masanın üzerinde birleştirerek, “bu görüşmede birbirimizi biraz daha tanıyabileceğimizi umuyorum.”
Aslan gözlerini bana çevirdi.
“Ne öğrenmek istiyorsun?”
Soru karşısında bir an duraksadım.
“Her şeyi bir anda öğrenemem elbette. Ama en azından sizin hakkınızda birkaç şey bilmek isterim. Ne iş yaptığınız, nasıl bir hayatınız olduğu…”
“Bunları zamanla öğrenirsin.”
İçimdeki sabır biraz daha azaldı.
“Evlilikten söz ediyoruz. Birbirimizi tanımak için evlendikten sonrayı beklemek bana pek mantıklı gelmiyor.”
“Bence de.”
Söylediği şeyle verdiği cevap arasındaki çelişki yüzünden ona baktım.
“Öyleyse neden kendinizden bahsetmiyorsunuz?”
Aslan kahvesinden bir yudum aldı.
“Çünkü bugün burada kendimi anlatmak için bulunmuyorum.”
Kaşlarım çatıldı.
“Peki, ne için bulunuyorsunuz?”
“Evlilik konusunda anlaşabilmek için.”
Bunu o kadar sakin söylemişti ki bir an gerçekten yanlış bir şey mi beklediğimi düşündüm. Belki de benim için bu görüşme bir tanışma, onun içinse çözülmesi gereken bir meseleydi.
Fakat ben bir mesele değildim.
En azından olmak istemiyordum.
“Anlaşabilmek için önce birbirimizi tanımamız gerekmiyor mu?”
“Birbirimizi tanımak zaman alır. Fakat birlikte yaşayabilmek için bazı konularda baştan anlaşmamız gerekiyor.”
İtiraz etmek istedim ama kahvelerimiz geldi. Garsonun uzaklaşmasını bekledim. Aslan fincanını önüne çekti ve konuşmaya devam etti.
“Ben düzenli, kurallı bir hayat yaşıyorum. Evimde de aynı düzenin olmasını istiyorum.”
“Nasıl bir düzen?”
“Sabah kahvaltısı yedide yapılır. Günlük işler belli bir sırayla yürür. Yemek saatleri, evin düzeni, sorumluluklar… Bunların sürekli değişmesini istemem.”
Fincanımı elime aldım ama içmedim.
“Benim de kendi alışkanlıklarım var.”
“Biliyorum.”
Bu kez doğrudan yüzüne baktım.
“Nereden biliyorsunuz?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Öğreniriz.”
Bu cevap, sorumun cevabı değildi. İkimiz de bunu biliyorduk.
“Ben her sabah yedide kahvaltı yapamayabilirim,” dedim. “Bazen geç kalkarım. Bazen canım bir şey yemek istemez. Her günün aynı geçmesini bekleyemezsiniz.”
“Bekleyebilirim.”
Bir an konuşamadım.
“Nasıl yani?”
“Bu evlilik böyle olacak, İmara.”
Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim. Yorumlarınızı bekliyorum :)
Bölüm etkileşimi
