Bölüm 9

Vaveyla Yazarı: Yazar B .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 11Şu an: Bölüm 9

Nikâh salonunun kapısından çıktığımızda yüzüme vuran serin hava, içeride üzerime yapışan o ağır kokuyu biraz olsun dağıttı. Çiçeklerin, parfümlerin ve insanların birbirine karışan sesleri arkamızda kalmıştı. Az önce hayatımın en büyük kararını vermiştim. Daha doğrusu, hayatımın geri kalanını değiştirecek bir karar benim adıma çoktan verilmişti.
Beyaz elbisemin eteği merdivenlerden inerken ayak bileklerime sürtünüyordu. Elbisem sadeydi. Ne abartılı bir dantel ne de göz alıcı bir taş vardı üzerinde. Kendimi bir gelinden çok, yanlışlıkla başkasının hayatına girmiş biri gibi hissediyordum.
Babamın yokluğuysa her şeyden daha fazla yer kaplıyordu içimde.
İspanya’ya gitmişti.
Beni burada, kendi kurduğu borçların ortasında bırakıp gitmişti. Birkaç saat önce hâlâ onun kızıyken şimdi başka bir adamın karısıydım. Üstelik babamın beni bu noktaya getiren kararlarının bedelini öderken, o çoktan kendine yeni bir hayat kurmak üzere yola çıkmıştı.
“İmara.”
Defne’nin sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
Bana sarılmak için kollarını açmıştı. Bir an duraksadım. Sonra kendimi onun kollarına bıraktım. Parfümünü, saçlarının yanağıma dokunuşunu, omzuma yerleşen elini hissettim. Bunlar sıradan şeylerdi ama o an sıradan hiçbir şeye sahip olmadığımı fark ettim.
Defne, beni bırakmadan önce biraz daha sıkı sarıldı.
“Bana adresini atarsın, tamam mı? En kısa sürede geleceğim. Hem öyle mesajla falan da geçiştiremezsin beni. Oturup her şeyi anlatacaksın.”
Dudaklarımda güçlükle bir gülümseme belirdi.
“Anlatacak ne var ki?”
“Bunu gerçekten bana mı soruyorsun?” Biraz geri çekilip yüzüme baktı. “İmara, sen bugün evlendin. Hem de…”
Cümlesinin devamını getirmedi. Gözleri bir anlığına arkamda duran Aslan’a kaydı.
Aslan birkaç adım ötede bizi bekliyordu. Siyah takım elbisesinin ceketi omuzlarına kusursuzca oturmuştu. Beyaz gömleğinin yakasında kravatının düğümü dışında göze çarpan hiçbir ayrıntı yoktu. Ne telaşlı görünüyordu ne de etrafında olup bitenlerle ilgileniyormuş gibi.
Sanki bir nikâhtan değil de, önceden planladığı sıradan bir işten çıkmıştı.
“Telefonunu açık tut,” dedi Defne, yeniden bana dönerek. “Bir şeye ihtiyacın olursa beni arayacaksın. Saatin önemi yok.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
“Gerçekten tamam mı?”
Bu kez gülümsemem daha da silikleşti.
“Defne, iyiyim.”
Yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk.
Defne bunu yüzüme vurmadı. Elimi son kez tuttu, sonra kulağıma eğilerek fısıldadı:
“Beni kendinden uzaklaştırma. Ne olursa olsun.”
Ona cevap vermek istedim. Burada kalmasını, benimle gelmesini, bir süreliğine de olsa beni bu yabancı hayatın içinde yalnız bırakmamasını söylemek istedim. Ama Defne’nin benimle gelmesi hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Bu nikâh kıyılmıştı. Benim artık bir evim, bir soyadım ve tanımadığım bir adamla paylaşacağım bir hayatım vardı.
“Yazarım,” dedim.
Defne’nin elini bıraktım.
Arabama değil, Aslan’ın arabasına doğru yürümem gerekiyordu.
Daha ilk adımda, hayatımda geri dönülmez bir şeylerin başladığını hissettim.
Aslan’ın arabası siyah, gösterişsiz ama insanın dönüp bir kez daha bakacağı kadar kusursuzdu. Kapıyı benim için açtı. Teşekkür etmedim. O da teşekkür etmemi bekliyormuş gibi görünmedi.
Elbisemin eteğini toparlayarak ön koltuğa oturdum. Kumaş, dizlerimin üzerinde beyaz bir göl gibi birikti. Emniyet kemerini takmaya çalışırken ince askılardan biri omzumdan kaydı. Aceleyle düzelttim.
Aslan kapıyı kapatıp sürücü koltuğuna geçti.
Aramızda birkaç saniyelik sessizlik oldu.
Ardından motor çalıştı.
Nikâh salonunun önünden uzaklaşırken başımı cama çevirdim. Defne hâlâ kaldırımda duruyordu. Bana el salladı. Ben de elimi kaldırdım; sonra bir köşeyi döndük ve onu göremedim.
Geride bıraktığım son tanıdık yüz de kaybolmuştu.
“Üşüyor musun?”
Aslan’ın sesi, arabanın içindeki sessizliği böldü.
“Hayır.”
Klima ayarına baktı, sonra gözlerini tekrar yola çevirdi. Bir süre konuşmadı. Şehrin içinden geçiyorduk. İnsanlar kaldırımlarda yürüyor, trafik ışıklarında arabalar durup yeniden hareket ediyordu. Her şey olması gerektiği gibi devam ediyordu.
Dünyanın geri kalanı için bugün sıradan bir gündü.
Benim içinse hayatımın geri kalanına açılan kapının önünde, anahtarın kimde olduğunu bilmeden beklediğim ilk gündü.
“Eve varmamız yaklaşık kırk dakika sürer,” dedi Aslan.
“Evin şehir dışında mı?”
“Evet.”
“Neden?”
Bu soruyu sorduğumda başını bana çevirmedi.
“Daha sakin olduğu için.”
Pencereden dışarı baktım. “İnsanlardan uzak olmak mı daha sakin, yoksa insanların seni bulamaması mı?”
Soruyu ağzımdan çıktığı anda gereğinden fazla sert buldum. Fakat geri alamazdım.
Aslan bir süre cevap vermedi.
“İkisi de bazen aynı anlama gelir.”
Başımı ona çevirdim.
Yüzünde alaycı bir ifade yoktu. Söylediği şeyi tartışmaya açmak gibi bir niyeti de görünmüyordu. Sanki bu cevabı çok önceden düşünmüş ve artık üzerinde konuşmaya gerek duymamıştı.
Önüme döndüm.
“Orada daha önce hiç yaşadın mı?” diye sordum.
“Uzun zamandır yaşıyorum.”
“Yalnız mı?”
“Evet.”
Bir kez daha sustuk.
Sorduğum soruların her biri kısa cevaplarla karşılanıyordu. Aslan’ın benim hakkımda öğrenmek istediği şeyler de yok gibiydi. Beni tanımak için çaba göstermiyor, kendisini anlatmak için de herhangi bir fırsat yaratmıyordu.
Oysa birkaç saat önce benimle evlenmişti.
İnsan, karısı olacak kadını hiç değilse biraz merak etmez miydi?
Belki de merak ettiği her şeyi zaten biliyordu. Bu ihtimal, aklıma geldiği anda içimi rahatsız etti. Babamın borçları, çaresizliğim, başka seçeneğimin kalmayışı… Aslan bunların hepsini biliyordu. Beni tanımak için geriye ne kalmıştı ki?
“İmara.”
“Efendim?”
“Evliliğimizle ilgili konuşmamız gereken bazı şeyler var.”
Parmaklarımı elbisemin üzerinde birbirine kenetledim.
“Şimdi mi?”
“Evet. Eve vardığımızda konuşmak için geç olmasını istemiyorum.”
Sesinde bir sertlik yoktu. Ama bu, söyleyeceklerinin benim için daha kolay olacağı anlamına gelmiyordu.
“Dinliyorum.”
Aslan, önündeki araca mesafesini koruyarak ilerledi. Birkaç saniye sonra konuşmaya başladı.
“Öncelikle, evlilik benim için yalnızca aynı evde yaşamak ya da aynı soyadını taşımak demek değil. Bir düzeni var. Sorumlulukları var. Bunları en başından bilmeni istiyorum.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
“Ne tür sorumluluklar?”
“Evimizin düzeni, günlük hayatımız, birbirimize karşı davranışlarımız. Bunlar sonradan tartışmaya açılacak konular değil.”
Ona baktım.
“Nasıl yani?”
“Nasıl anlaşıldıysa öyle. Bu evlilik başladıktan sonra her gün yeniden kurallar belirlemek istemiyorum.”
Bir an, yanlış duyduğumu düşündüm.
Kurallar.
Daha eve bile gitmemiştim. Nasıl bir evde yaşayacağımı, odamın nerede olacağını, sabahları hangi pencereden ışık gireceğini bile bilmiyordum. Ama daha kapısından içeri adım atmadan, o evde nasıl yaşayacağıma dair kararlar alınmıştı.
“Peki, benim ne istediğim önemli değil mi?”
Bu kez başını kısa bir an bana çevirdi.
“Elbette önemli.”
Cevabını beklemediğim kadar çabuk vermişti.
Fakat hemen ardından ekledi:
“Ancak birlikte yaşadığımız bir evde her şeyin kişisel isteklere göre değişmesini bekleyemeyiz.”
İçimdeki küçük umut, daha ne olduğunu anlayamadan söndü.
“Ben dağınık biri değilim,” dedim. “Sırf evin düzenini bozmak için bir şey yapacak değilim.”
“Bununla ilgili bir şey söylemedim.”
“Öyle konuşuyorsunuz ama.”
“İmara, seni suçlamıyorum. Sana nasıl yaşadığımı anlatıyorum.”
Bunu söylerken sesini yükseltmemişti. Beni susturmaya çalışmıyor, hatta tartıştığımızı bile düşünmüyor gibiydi. Söyledikleri onun gözünde bir tartışmanın başlangıcı değil, çoktan verilmiş bir kararın açıklamasıydı.
Ve belki de beni en çok korkutan buydu.
Bir insanın öfkelenmesiyle baş edebilirdim. Ona kızabilir, karşılık verebilir, kapıyı çarpıp odama gidebilirdim. Ama her şeyi son derece mantıklı bulduğundan emin olan bir insanın karşısında hangi cümleyle kendimi savunacağımı bilmiyordum.
“Peki, bu kadar önemsenen düzen nekeri kapsıyor?”
Aslan, sanki bu soruyu bekliyormuş gibi konuştu.
“Sabah kahvaltısı yedide yapılır. Akşam yemeği de günün durumuna göre belirlediğimiz saatte. Evde neyin nerede durduğu bellidir. Eşyalar yerlerinde kalır. Bir şeyin değiştirilmesi gerekiyorsa konuşulur.”
“Bir eşyanın yerini değiştirmek için bile mi?”
“Evet.”
İnanamayarak yüzüne baktım.
“Şaka yapıyor olmalısın.”
“Hayır.”
Dışarıdaki ağaçlar sıklaşmaya başlamıştı. Şehrin gürültüsü geride kalıyor, yollar daha tenha bir hâle geliyordu. Camın diğer tarafındaki dünya genişlerken arabanın içindeki hava daralıyordu sanki.
“Peki, bütün gün ne yapacağım? Yani… Evde olduğum zamanlarda.”
“Bunu kendin belirlersin. Okumak, yazmak, çalışmak istiyorsan bunlarla ilgilenebilirsin. Sana bütün gün ne yapacağını söylemeyeceğim.”
Bu cümle, konuşmanın başından beri duyduğum en rahatlatıcı şeydi. Bir anlığına omuzlarım gevşedi.
Sonra Aslan devam etti.
“Ancak evin düzeni bundan etkilenmeyecek.”
Omuzlarım yeniden gerildi.
“Nasıl etkilenebilir ki?”
“Örneğin, gece geç saate kadar çalışıp sabah kahvaltısına katılmamak ya da yemek saatlerini kendine göre değiştirmek gibi. Evde bir düzen olacak. Senin de bu düzene uyum sağlamanı bekliyorum.”
“Ben her sabah yedide kalkmak zorunda mıyım?”
“Evet.”
“Hafta sonları da mı?”
“Hafta sonları da.”
Gözlerimi kapattım. Kısacık bir an için, kendi evimdeki sabahları düşündüm. Geç uyanmayı, kahvemi acele etmeden hazırlamayı, bazen yatağın üzerinde kitap okumayı… Günün nasıl başlayacağına yalnızca benim karar verdiğim o küçük, önemsiz görünen özgürlüğü.
Meğer insanın özgürlüğü bazen büyük şeylerden oluşmuyormuş.
Bazen sabah kaçta uyanacağına karar verebilmekmiş.
“Bunların hepsini daha önce konuşmalıydık,” dedim.
“Şimdi konuşuyoruz.”
“Evlendikten sonra.”
“Bunun ne önemi var, her türlü evlenmeyecek miydin?”
Bana dönüp bakmadı. İçim acıdı. Evet ne olursa olsun evlenecektim.
“Evet evlenecektim, bu evlilik başıma gelebilecek en kötü senaryodan -mesela kötü adamların elinde satılmak gibi- daha iyi bir versiyon olabilceği için mecburdum.”
Aslan bir an bana baktı, gözlerimdeki öfkeyi gördü. Yinede geri adım atmadı.
“Senin sebeplerin seni ilgilendirir, benimle hangi sebeple evlendiğinle ilgilenmiyorum”
İçimden sen nasıl bi ruh hastasısın demek gelsede sustum. Çenemi tutmalı ve ortamı daha fazla gerecek konuşmalardan kaçınmalıydım. Derin bir nefes aldım işte oluyor imara, sakin kalabilirsin.
“İlginç, kendini seven birine benziyorsun”
Aslanın dudakları alay ile kıvrıldı.
“Evet öyleyim.”
“Güzel, çünkü seni hiç sevmeyecek bi kadınla aynı evi paylaşacaksın”
“Bunu bilemezsin”
Aslan az önce onu sevebilceğimimi ima etti yoksa ben gerginlikten anlam karmaşası mı yaşıyorum.
Kafamı cama dayadım, dışarısı izlemeye başladım. Bi süre geçti derin bi nefes verdim.
“Sanki hayatımın geri kalanına çoktan karar verilmiş gibi hissediyorum.”
Aslan’ın elleri direksiyonda sabitti.
“Böyle hissetmeni istemem.”
“O halde belki birgün beni özgür bırakırsın”
Aslan yola bakıyordu, arabayı iyice hızlandırdı. Yüzünde sert bir ifade vardı. Bana döndü.
“Bunu bir daha söylemeyeceksin!”
Neredeyse tükürür gibi söyledi bunu. Gözlerim dolmuştu.
“Neden bu kadar öfkelendiğini anlamıyorum, beni korkutuyorsun.”
“Evlilik bi oyun değil imara, seninle evlenmek istedim ve evlendim. Sen ne için evlenmiş olursan ol bu evlilik içinde özgürlük aramayacaksın, çünkü seni asla bırakmayacağım.”
Asla.

Vee bir bölümün daha sonu. Hikayemiz hızlanıyor. Aslan hakkında düşüncelerinizi bekliyorum.
Buraya kadar okuduysanız teşekkür ederim

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.