1. bölüm / 6
YERALTINA GÖMÜLÜ SIRLARGİRİŞ
Bölümler 6Şu an: GİRİŞ
- 1 GİRİŞ2.124 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 1.BÖLÜM12.405 kelime
- 3 2.BÖLÜM12.337 kelime
- 4 3.BÖLÜM8.122 kelime
- 5 4.BÖLÜM6.583 kelime
- 6 5.BÖLÜM9.187 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kalpti içimizdeki, sevdi mi geri dönemezdi. Âşık olunca hiçbir güç engelleyemezdi. Katrana düştüğünü bile bile daha derine neden batardı insan?
Özgür bir papağanı kafese kapatmak gibiydi aşk. Bir kere kör olunca yi-ne görebilir miydik? Alıştığımız şeyi bırakmak neden bu kadar zordu?
Kafasında düşüncelerle boğuşan Gülşah başını iki yana salladı. Üç gün önce çok sevdiği kocası Ali ile bir karar almışlardı; İşlerinden istifa edeceklerdi. Çok sevdiği işinden ayrılacaktı. Elini karnında gezdirdi. Bir bebekleri olacaktı. Gülşah, hayatında istediği her şeye kavuşmuştu. Kendi ailesi olacaktı. Kafasını yanındaki eşine çevirdi. Kahverengi gözleri ve simsiyah saçları vardı Ali’nin. Onu gördüğü ilk anda karnında hissettiği sızıyı hâlâ unutamıyordu. Koruma olarak çalıştığı yere yeni transfer olmuştu. O zaman görmüştü âşık olduğu adamı. Zamanla aralarındaki çekim artmıştı. Bir buçuk ay önce ise nikâhla evlenmişlerdi. Düğününün olmaması Gülşah için sorun değildi. Sevdiği adama kavuşmuştu, gerisi mühim değildi. Kendi esmerini seviyordu.
Şehrin gürültüsünden uzak, ormanın içindeki evlerini birlikte yaptırmışlardı. Zorlayıcı olmuştu ama Gülşah içine sevgisini koyduğu her şeyi yapardı. Tıpkı bebeği gibi. Yüzündeki gülümsemesi silinmezken arkasına yaslandı.
Ali korkuyordu. Uzun yıllar boyunca çalıştığı işinden ayrılmak ona korku veriyordu. İstifa mektubunu çoktan göndermişlerdi. Kabul edilmişti edil-mesine ama yine de içinde garip bir his vardı. İnsan çocukluk arkadaşından korkar mıydı? Ali korkuyordu. Hakan Kan, çocukluğunda normal biriydi. Sekiz yaşına gelince değişmeye başlamış, çevresi de bunu fark etmişti. Ama herkesten önce fark eden biri vardı. En yakın dostu, kardeşi, arkadaşı Ali. Annesini ve babasını hiç görmemişti. Doğduğu anda annesi onu teyzesinin kapısına bırakmış ve hiçbir şey demeden kaçmıştı. Teyzesinin yanında büyümüştü ama annesinin ve babasının fotoğrafını dahi görmemişti. Teyzesi ise o askere gittiğinde kalp krizi geçirmişti.
O günden sonra Hakan’ın yanında çalışmaya başlamıştı. Önce modellik yaptığı yerlerde koruma olmuştu, sonra gerçekten nasıl biri olduğunu öğrenince yakın koruması olmuştu. Ama Ali’nin korktuğu bu değildi. Hakan, hayatı boyunca hiçbir şeyi itiraz etmeden kabul etmemişti. İstifa mektubunu ise direkt kabul etmişti. Başlarına bir şey gelse karısını ve be-beğini korurdu, sonuçta o bir babaydı. Görevi buydu; korumak. İşi de buydu, eski işi…
Bunları düşünmek istemiyordu, başı ağrıyordu. Fakat sessizlikte hep düşünüyor ve buna engel olamıyordu. Yine de düşüncelerini zorlukla kenara atıp Gülşah’a baktı. Hayatının anlamına. Kızıl saçlı ve yeşil gözlü pırlantasına. Gülşah’a hep Pırlantam derdi. Gülşah buna bayılıyordu. Kaza yapmamak için tekrardan önüne döndü.
Kan Malikânesinin önüne geldiklerinde Ali’nin korkusu artmıştı. Etrafa baktı. Her şey normal görünüyordu. Gülşah’ın, Pırlanta’sının elini tuttu. Ali ve Gülşah, çeneleri dik bir şekilde malikâneye girdiler.
Hakan Kan çalışma odasında onları bekliyordu. En iyi iki çalışanı neden birdenbire istifa etmişti, aklını kurcalıyordu. En yakın dostu neden işinden ayrılmıştı? Masada oturan üç yaşındaki oğluna baktı. Oğlu Kenan, babasının aynısıydı. Aynı kumral saçlar ve aynı kumral ten. Sadece biraz daha açıktı oğlunun ten rengi. Bunun dışında gözleri de aynı renkti; Koyu kahve. Oğlunun hayat dolu gözlerine baktı. Onunkinin aksine Kenan’ın gözleri parlıyordu. Her geçen gün daha da babasına benziyordu. Gülümsedi oğluna, tüm kötülükleri ve karanlığı unutmayı diledi. Oğlu hayatındaki her şeyiydi. Karısı da vardı Hakan’ın.
Gizem.
Oğlundan sonra en çok sevdiği kişiydi, belki. Mutlu bir evlilikleri vardı. Karısı ikinci kez hamile olduğunu söylemişti. Sevinmişti, bir çocuk daha demek, vasiyetini bırakacağı ikinci biri olacak demekti. Ama içinde bir huzursuzluk vardı Hakan’ın. Ya ikinci çocuğu oğlan olmazsa? Ne yapacaktı? Kız olsa da severdi, başka bir korkusu vardı. Ailesi senelerdir modellik yapıyordu. Ya ikinci çocuğu güzel veya yakışıklı olmasaydı? Onu nasıl sevecekti? Ailesine nasıl kabul edecekti? Korkuyordu. Kenan ona çekmişti, ya ikinci çocuğu Gizem’e çektiyse? Korkuyordu. Evet, Hakan için en önemli şey itibarıydı. İtibarının zedelenmesinden nefret ederdi.
Bu yüzden acımasız bir pislik olarak anılıyordu.
Oğluna tekrardan gülümsedi. Şu anda oğlunu düşünecekti. Kapısı tıklatıldı. Gülşah ve Ali gelmişti. “Gel,” dedi tok bir sesle. Kapı açılınca saygıyla ayağa kalktı. Kadınlara saygısı vardı, tek bir kadın hariç. Eşi Gizem. Eşini vasiyet bırakmak için çocuk doğurucu olarak görüyordu, bu yüzden ona saygı duymazdı. Küçük Kenan’da babası gibi masada ayağa kalktı. Onu örnek alıyordu. Bu durum karşısında Kenan’ın kumral saçlarını karış-tırdı. Aniden nerede olduğunu hatırlayıp ciddiyetini takındı.
Kafasını kaldırarak can dostuna baktı. “Hoş geldiniz.” Sıcak cümleyi olabildiğince soğuk söylemişti. Ali yine de küçük bir baş hareketiyle kabul etti. “Hoş bulduk.” Gülşah sağdaki koltuğa oturunca Ali, Hakan ve Kenan da oturdular.
Gülşah elini karnına koydu. Gülümsüyordu. Hakan “İstifa mektubunuzu aldım.” diye konuşmaya başladı. “Kabul ettim ama nedenini öğrenmek istiyorum.” İkisine de baktı. “Sizler benim en iyi korumamsınız. Neden birdenbire istifa etmeye karar verdiniz?” Gülşah gülümsemeye devam ederken “Teşekkür ederiz,” dedi. Hakan hemen “Biz arkadaşız,” dedi. “Saygılı konuşmamıza gerek yok.” Gülşah başını salladı. Elini karnından çekmeden “Ben,” dedi. “Hamile olduğumu öğrendim.” Hakan’ın gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Kenan da şaşırmıştı. Annesi ona bir kardeş geleceğini ve hamile olduğunu söylemişti. Gülşah’a baktı. Sonra da babasına. “Baba, kardeşimi o mu getirecek?” Kenan’ın sorusuyla Hakan kaşlarını çattı. “Hiçbir kadına o diyemezsin, Kenan.” Hakan’ın sert sesiyle Kenan, Gülşah’a döndü. “Özür dilerim, Gülşah Abla.” Gülşah kıkırdadı.
“Benim kendi çocuğum olacak. Senin de kendi kardeşin olacak.” Kenan minik işaret parmağıyla Gülşah’ın karnını gösterdi. “Ben o kardeşi istiyorum!” Gülşah güldü. “O benim bebeğim. Sen kendi kardeşinle ilgileneceksin.” Kenan somurtarak kollarını yapabildiği kadar göğsünde birleştirdi. Gülşah bu durum karşısında gülmeden edemedi. Hakan ciddi ortamı geri oluşturarak “İstifanızı kabul ettim.” dedi. “Ama önemli olan her şeyimi öğrendiniz.” Ellerini masaya bastırarak ayağa kalktı. “Bana ihanet etmeyeceğinize nereden güvenebilirim?” Ali cesur bir şekilde “Eğer ihanet edersek bizi öldür.” dedi. “Ama bebeğimizi değil, ihanet edersek onu koru.” Can dostuna baktı. “Bu senden tek isteğim. Bizi öldür ama onu koru.” Gülşah korkuyla Hakan’a baktığında Hakan, istifa belgelerini masanın üstüne koydu. “Koruyacağıma emin olabilirsiniz.”
“İhanet etmeyeceğiz.” Gülşah eşine ve kendisine güveniyordu. Hakan can dostuna baktı. “İkiniz istifa etmek zorunda değilsiniz. Sen çalışmaya devam edebilirsin ve Gülşah ihanet etmeyeceği konusunda yemin edebilir.” Ali başını iki yana salladı. Evladını kastederek “Onun güzel bir insan olarak büyümesini istiyorum.” dedi. Gülşah ve Ali ayağa kalktıklarında istifa belgesine sırayla imza attılar. El ele malikâneden ayrılırlarken Hakan hüzünlü ve mutluydu.
5 Yıl Sonra Barış Ailesi
Gülşah tahta evlerinde odasına girdi. Yaşadıklarını atlatamıyordu. Nasıl olurdu? Kabul etmiyordu. Kim yapmıştı? Üzerlerine büyük bir iftira atılmıştı. Onlar, Hakan’a ihanet etmemişlerdi. Üzerlerine atılan iftira büyük, çok büyüktü. Öleceklerdi. Hakan onları dinlememişti. Ali, karısının yanına geldi. “Sakin ol,” dedi. Gülşah sakindi. Gülşah soğukkanlıydı. Asıl Ali sakin olmalıydı. Ali zekiydi, düşünmeliydi. Kaçmaları gerekiyordu. İkinci çocuğunun haberini henüz almışlardı. Kızını, bebeğini ve eşini koruması gerekiyordu. Kim onlara iftira atmıştı?
Ali derin bir nefes aldı. “Korkma,” dedi Gülşah’a. “İyi olacaksınız, korkma.” Gülşah’ı yatağa oturttu. Beş yıldır herkesten uzakta, ormanın ortasında yaşıyorlardı. Hakan’ı aramalıydı ama telefonu kullanmak için ormandan ve evden uzaklaşmalıydı. Evde telefon çekmiyordu. Gülşah’ı dinleseydi böyle olmayacaktı! Gülşah şehirde modern bir ev istemişti, Ali ise kendi isteği için Gülşah’ı dinlememişti. Şimdi ise ölümleri çok yakındı.
Düşünmeliydi! Bir an önce düşünmeliydi! Etraf sessizdi. Neden düşünmüyordu? Neden düşünceleri zihnini ele geçirmiyordu? Avuç içlerini şakaklarına vurdu. Art arda. Düşünmeliydi! Kızını ve ailesini korumalıydı. “Dur,” dedi Gülşah sessizce. Lilya’nın duymasını istemiyordu. Kızının. Adı Lilya idi. Zambak çiçeği anlamına geliyordu. Gülşah zambakları çok severdi. Zamanla Lilya’nın da sevdiğini fark etmişti. Gözleri doldu. Ali’nin ellerini tuttu. “Başaracağız,” diye fısıldadı. “Bunu da atlatacağız. Biz bir aileyiz. Lilya bizimle büyüyecek.” Bunun yalan olduğunu ikisi de biliyordu. Lilya onlarla ölmeyecekti. Hakan’ın sözünü tuttuğunu ikisi de biliyordu.
Lilya, onlarla ölmeyecekti. Hayatı boyunca anne ve baba kavramının anlamını bilemeyecekti. Peki, sonra ne olacaktı? Tek başına nasıl yaşayacaktı? Kaçması için ormana bırakamazlardı Lilya’yı. Koskoca ormanda nereye gidebilirdi ki küçücük bedeniyle?
Kapı hafifçe aralandı. “Anne,” dedi Lilya. Babası gibi siyah saçlara sahipti. Beyaz bir teni, yeşil ve kahverengi karışımı gözleri vardı. Oldukça zekiydi. Bu konuda babasına çekmişti. Sessiz bir çocuktu. Annesi gibi. Korktuğunda ilk seçeneği ağlamak değildi. Babası gibi cesurdu. Korktuğu şeylerin üstüne giderdi. Ağladığı zamanlarda kimsenin onu görmesini istemezdi. Saklanır, sessizce ağlardı. Bu konuda kimseye çekmemişti.
Gülşah hızla gözlerini silerek gülümsedi. “Efendim, tatlım?” Lilya çekingen bir şekilde elindeki ayıcıkları gösterdi. “Birlikte oyun oynayalım mı?” Gülşah başını salladı. “Oynayalım, bebeğim.” Lilya neşeyle zıpladı. Odasına giderek tüm oyuncaklarını getirdi. Üçü birlikte oynarlarken Ali ve Gülşah vicdan azabı çekiyorlardı.
Ali istifa etmek yerine işe devam etseydi ölmeyecekler miydi? Onlara iftira atan kimdi? Lilya annesine ve babasına baktı. “Birlikte uyuyalım mı? Canavardan korkuyorum.” Kaşlarını çatarak “Hangi canavar?” dedi Ali. “Pencereden görüyorum, baba.” Lilya’nın korkuyla söyledikleriyle Gülşah ve Ali birbirlerine baktılar. Çoktan gelmişlerdi. Ali, kızını kucağına aldı. “Hadi yatalım, babasının çiçeği.”
O gece, üçü birlikte yattılar. Ali ve Gülşah öleceklerini bile bile kızlarını korumak için ona hiçbir şey söylemediler. Zaten söyleseler de anlamazdı.
Ali içindeki garip hisle yataktan kalktı. Sanki kapı sesi duymuştu ama emin değildi. Bakacaktı. Gülşah korkuyla Ali’nin elini tuttu. O da duymuştu. Ali yutkundu. Gelmişlerdi. Belki Hakan ile konuşarak fikrini değiştirebilir, masum olduklarını kanıtlayabilirdi. Ali başucundaki komodinden silahını aldı. Ayağa kalkarak sessiz ama temkinli adımlarla kapıya yürürken Gülşah’ta ayağa kalktı. Ali önden kapıdan çıkacakken merdivenin önünde gördüğü adamla durdu.
Kan ailesinin arkadaşı, Doktor karşısındaydı. Emekliydi ama hâlâ kaçak bir şekilde Kan ailesi için doktorluk yapıyordu. Hipokrat yeminini çoktan bozmuştu. Gizli işler için doktorluk yapıyordu. Ali ve Gülşah, bu caniden nefret ediyorlardı. Ali konuşmak için ağzını açtığı anda Doktor’un arkasından çıkan Kenan’ı gördü. Üç yaşında değildi. Sekizdi artık yaşı. Gözleri parlamıyordu. Çocuk gibi değildi ama bedeni çocuktu. Ruhu sanki büyümüştü.
Doktor oldukça hızlı bir şekilde Ali’yi omzundan vurdu. Ali eğitimli olduğu için sessizce dişini sıktı ama Lilya çoktan uyanmıştı. Gülşah kızına döndü. Sessizce “Çabuk gardıroba gir.” dedi. Hakan öldürmezdi ama Doktor öldürürdü. Biliyordu. Lilya annesinin ayaklarının önüne baktı. Siyah birikinti ters bir şeylerin işaretiydi. Hızla uyku sersemi halinden çıktı. Gardı-roba saklanınca Doktor, Ali’yi karnından vurdu. Ali, Gülşah’ın ayaklarının ucuna yığılınca Gülşah sanki kendi vurulmuş gibi hissetti. “Ali!” diye canının adını haykırdı. Dizlerinin üstüne çökerek Ali’nin başını dizlerine aldı. Gözyaşları Ali’nin yüzüne akarken Ali zorlukla “Lilya’yı ve bebeğimizi koru,” diyebildi. Gülşah ağlamaktan Ali’yi duymuyordu.
Kenan içindeki korkuyu bir kenara attı. Bunu yapacaktı. Babası böyle öğretmişti. Silahı kaldırdı. Gülşah’ı vuracaktı. Gülşah hissetmiş gibi kafasını kaldırdı. Kenan ile gözleri kesişti. Kafasını iki yana salladı. Yapma, diyordu. Kenan anladı ama yaptı. Tetiğe bastırdı, silah ateşlendi. Mermi Gülşah’ın alnına isabet etti. Gülşah ve karnındaki bebeği, o saniye hayata veda etmişlerdi.
Ali kendinde kalkacak güç bulamadı. Canı ve bebeği ölmüştü. Kalbi sanki ikiye ayrılmıştı. Başı güçsüzce sağa düştü. Gardırop kapağından ağlayarak onları izleyen kızına baktı. Çok kan kaybetmişti. Gözlerini açık tutamıyordu. Son nefesini verdi, kızına bakarken.
Doktor mutluydu. Bir aileyi yok etmişti. Siyah gözleri küçük veledi aradı. Küçük Barış’ı da öldürecekti. Bu şerefe ulaşmalıydı. “Nerede? O nerede?” diye bağırdı yanındaki Kenan’a. Aldığı emir Lilya’yı öldürmeme doğrultusundaydı ama şu anda emir umurunda değildi. Kendini ödüllendirecekti. Donmuş Kenan’ı umursamadı. Sırayla tüm odalara baktı. Yaşadığı adrenalinle gardıroba bakmak aklının ucundan bile geçmedi.
Kenan silahı yere attı. Elleri artık kanlıydı. Titriyordu, zihninin içinde binbir düşünce aynı anda konuşuyordu;
Babası güçlüydü, korkmazdı. Ona güveniyordu. Korkusuzdu. Ellerine baktı. Ardından da yere attığı, dokunmak bile istemediği silaha. Babasının silahına…
Üzgündü, öfkeliydi, korkmuştu. Nefret etmişti kendinden. Çok sevdiği insan, biri, bir insan, bir canlı… Ölmüştü. Kenan öldürmüştü. Yüzleştiği gerçekle başı döndü, ayakta duramadı. Sendeledi.
Ağlamak istiyordu. Göz pınarlarına da lanet etti. Kalbinde sıcak bir his vardı, mutluluktan uzak, katrana yakın. Boş bakıyordu, hissedebiliyor muydu? Kendini sorguladı, aldığı emri, babasının aklında dönen emrini…
“Küçük bir oyun,” demişti babası. “Onların da haberi var. Gideceksin ve sana öğrettiğim gibi yapacaksın, hedef al, tetiğe bastır.” Kafasını sallamıştı o an. Geleceği tahmin edemezdi sonuçta. Nelere sebep olacağını bilemezdi.
Aldığı emri uygulayacaktı. Babası ne derse doğruydu, onu örnek almıştı hayatı boyunca. Doktor’a baktı. “O burada değil. Gidiyoruz.” Doktor ondan yaşça büyük olmasına rağmen Kenan’ın sözünü dinledi. Sonuçta Küçük Barış’ın hayatı uzun ve korkunç olacaktı.
Kenan malikâneye girdiğinde hep alıştığı gibi bir sahne beklerken yerdeki annesini ve önündeki babasını gördü. Annesi ağlarken yanağını tut-muştu. Kenan babasının arkasındaki ağlayan kardeşine, Hira’ya baktı. Hira ise çaresizce ağlıyordu. Babasından korkuyordu, annesine tokat atmıştı. Nedenini ise az çok duymuştu;
Kenan ve psikolojisi.
Kenan ağlamak yerine kaşlarını çattı. “Baba!” Sesi ilk defa bu kadar gür çıkıyordu. Hakan sinirle oğluna baktı. Can dostunu o öldürmüştü.
Hiç itiraz etmeden öldürmeye gitmişti. Ondan nefret ediyordu. Can dostu ona ihanet etmişti. Onların ölüm emrini verirken gözünü dahi kırpmamıştı, Kenan’a emir vermişti. Kendi gidememişti. Ali’nin ölümünü izleyecek yüz bulamamıştı.
Kenan annesinin önüne geçerek kollarını iki yana açtı. Kendince annesini korudu. Hakan kendine olan öfkesiyle “Lilya?” dedi. “Onu da mı öldürdün? Cani!” Kenan kafasını iki yana salladı. “Emrini uyguladım, baba.” Hakan, arkasındaki Hira’nın elini tuttu. “Gidiyoruz, Hira.” Henüz beş yaşında olan Hira kafasını iki yana salladı. “Hayır, baba. Gitmek istemiyorum.” Hakan kızına vuramadı, ona elini kaldırmadı.
Hira’ya olan siniriyle Kenan’a sert bir tokat attı. Yediği tokatla çelimsiz bir bedene sahip Kenan sendeledi ama ayakta durmayı başardı. Hakan bu sefer “Lilya nerede?” dedi. Kenan dolan gözlerini umursamadan babasına baktı. “Bilmiyorum.” Hakan, Hira’nın elini bıraktı. “Lilya bundan sonra bu ailenin bir parçası olacak.”
Hakan, Lilya’yı bulmak için malikâneden çıktığında Hira hızla annesinin yanına eğildi. Titriyordu.
Kenan ise o günden sonra babasını hayatından silmeye yemin etti. Ondan nefret ediyordu. Lilya denen kız her kimse onun yüzünden annesinin canı acımıştı. Ondan da nefret etmeye çalıştı ama içi el vermedi. Yine de öfkeyle Hakan’ın arkasından baktı.
Gülşah ve Ali’nin ölümü iki aileyi birden dağıtmıştı.
Gülşah ve Ali bunu asla bilemeyeceklerdi.
Bölüm etkileşimi
