1.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: AVELİA .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 1.BÖLÜM

Kabullenmek.
Yaşadığım en yavaş ve zor şeydi. Günlerce, haftalarca, aylarca hatta yıllarca düşündüğüm tek bir konu vardı; Ölüm. Bunun yan dalları da vardı elbette. Kayıp, sır, yüzlerce soru işareti ve daha birçok konu. Hepsi de tek bir soruya çıkıyordu;
Neden?
Hayatımın büyük bölümünde sorduğum tek soru. Neden hâlâ hayatta-yım? Neden tüm bunlar benim başıma geliyor? Neden ben?
Düşünmem gereken çok fazla konu, aynı zamanda da yetişmem gereken çok fazla rutin vardı. Sırf düşünmek için uyumayı ve yemek yemeyi hayatından çıkarabilir miydi bir insan? Ben çıkartmıştım. Peki, ben kimdim? Adım vardı; Lilya. Ama kendimi ait hissettiğim bir soyadım yoktu. Sebebi neydi? Ölüm.
Annem ve babam ben beş yaşındayken ölmüşlerdi. Pardon, öldürülmüşlerdi. Nasıl başa çıkmıştım? Ben inanmasam da zamanla kabullenmiştim. Benim hayatta kalma nedenimi ise asla kabul etmemiştim çünkü ortada böyle bir neden yoktu.
Zorlu günleri geride bırakmış biri olarak kendimi her ne kadar tebrik etsem de kendimden nefret etmediğim bir gün bile yoktu. Sakindim, so-ğukkanlıydım ve cesurdum. Ama kendimi sevmiyor, aksine nefret ediyordum. Beni ben gibi tanıyan biri de benden nefret ederdi, buna emindim.
Derin bir nefes vererek kafamı iki yana salladım. Şu âna odaklanmalıydım. Geçmişe değil.
Gecenin baş döndürücü soğuğu kendini hissettirirken ceketime daha sıkı sarıldım. Korkmak yoktu. Etraf sessizken planımı uygulamam için uygun bir zamandı. Hedefime doğru sessiz adımlarla yürürken gece kadar siyah saçlarım rüzgârla uçuşuyordu. Burnumun kızardığına emindim. Soğukta hep kızarırdı. Eldivenlerimin içindeki ellerim üşümüyordu. Beyaz tenim hariç siyaha bürünmüş durumdaydım.
Bıçaklarımın ikisi de elimdeydi. Ceketimin kapüşonunu başıma geçirdim. Bu işi bugün bitirecektim. Saat çoktan gece yarısını geçmişti. İki katlı, gri tonlarında boyanmış eski ev oldukça tenha bir yerdeydi. Umursamadan bahçe kapısını ayağımla açarak içeriye girdim. Bıçaklarımı açtım ve emin adımlarla yürümeye devam ettim.
Eski evin tahta kapısı açıktı. Ayağımla kapıyı iterek içeriye girdim ve tekrardan ayağımla geri kapattım. Ev rutubet, küf ve bolca alkol kokuyordu. Nefret ettiğim bir kokuydu.
Gıcırdayan tahtaların yerini ezbere bildiğim için gıcırdamayanları kullandım. Koridorun sonunda salon vardı. Evde bir tek salonun ışığı açıktı. O an, gördüğüm kişiyle gülümsedim.
Suç ortağım, arkadaşım Arel tekli koltukta oturan adamın hemen arka-sında idi. Adam üzerindeki beyaz olan ama kirden grileşen atletiyle televizyon seyrederken Arel eliyle hızla adamın ağzını ve gözlerini kapattı. Adam refleksle ağzındaki eli çekmeye çalışırken hızlı adımlarla adamın önünde durdum. Bıçaklarımı tek elime aldım ve gülümseyerek “Sadece konuşacağız, zorluk çıkartma.” dedim, adamın suratının ortasına yumruğumu geçirmeden hemen önce. Adamın başı, yaslandığı koltukta geri düşerken Arel’e baktım. “Bağla bunu. Ben diğerlerinin durumuna bakacağım.” Kahverengi, uzun saçlara ve ela gözlere sahip Arel kafasını salladı. Çantasını yere koyarak içinden çıkarttığı kalın halatlarla adamı bağlarken bıçaklarımı kapatarak ceplerime koydum. Salondan çıkarak üst kata doğru sessizce yürürken bilgilerimi aklımdan geçiriyordum.
Az önce bayılttığım adamın iki kızı ve bir karısı vardı. Çocuklarından bü-yüğü dokuz, küçüğü ise altı yaşındaydı. Öğrendiğime göre adam, erkek çocuğu olmadığı için karısına ve çocuklarına şiddet uyguluyordu. Onları köle gibi kullanıyor, küçücük çocukları alkol almak için çalıştırıyordu. Karısı ise çocuklarını korumak için kolundan olmuştu. Adam sopayla çocukları döverken yetişmiş ve kolunu kırdırtmıştı.
Üst kata çıkarken en sevdiğim ninniyi söylemeye başladım;
“Nerede bu küçük kız?
Ağlıyor, ağlıyor
Kimsesi yok mu buralarda?
Sesini duyuramıyor
Kimsesiz kız adın var mı senin?
Yok, yok olsaydı duyardı sesimi
Sen küçük kız neredesin?
Sesini duyamıyorum.
Adın var mı senin küçük kız?
Sessizce gidiyorsun habersiz.
Üzülür bu kadın sensiz
Neden gidiyorsun ki habersiz?"
Merdivenin hemen sağındaki odadan gelen hıçkırık sesiyle kapıyı tıklattım. “Girebilir miyim? Size zarar vermeyeceğim. Babanız için geldim.” Ses gelmediğinde kapı kolunu indirdim. İçeriye bir adım attığım anda kafama gelen sandalyeden son anda geri giderek kurtuldum. Kadın sinirle tahta sandalyeyi yine bana savuracakken sandalyeyi tuttum. “Sizin için geldim.” Kadın korkuyla sandalyeyi bıraktı ve eski, yayları çıkmış yatağın önüne geçti. Beyaz saçlı kadının iki kızı yatağın altındaydı. Kadının esmer teni, çökmüş bir suratı ve siyah gözleri vardı. Ellerimi teslim olurcasına kaldırdım. “Yardıma geldim, kadınlara asla zarar vermem. Kadınlara zarar verenlere ceza veren biriyim.”
“Kimsin?” Kadın yatağın üstünden aldığı oklavayı bana doğru tuttuğunda elimi göğsüme koydum. “Bendeniz, sizin gibi kadınlara yardım eden bir periyim.” Hıçkırarak ağlayan kızlar susmuşlardı. İstediğim de tam olarak buydu. Kadın önce şaşırdı ama daha sonra kızları için yaptığımı anladığı için gülümsedi. Ardından da eliyle ağzını kapatarak ağlamaya başladı. Kızları yatağın altından çıkınca kapıyı kapattım. Kadın yatağa oturduğunda kızlara baktım. İkisi de siyah saçlara, esmer tene ve siyah gözlere sahiplerdi. Küçük olan “Sen peri misin?” dedi. Kafamı salladım. “Evet, ben bir periyim.”
“Niye geldin?” Büyük kızın merakla sorduğu soruyla “Yardım etmeye.” dedim. Yere eğilerek cebimden çıkarttığım renkli şekerleri onlara uzattım. “Bunlar da benim mutluluk sihirlerim. Denemek ister misiniz?” Kızlar çekingence şekerlerden birer tane aldıklarında küçük olan hızla paketini açarak şekeri ağzına attı. Ardından da kocaman gözlerle ablasına döndü. “Bunlar harika!” Büyük olan da şekerini yediğinde elimdeki şekerleri eşit bir şekilde iki elime bölüştürdüm ve ikisine de verdim. Ardından da ayağa kalkarak “Kötü canavarı yok etmek için geldim.” dedim. “Kötü canavarı yok ettiğim anda sizi karanlık yerden çıkartacağım.” Annelerine baktım. Yanına giderek kulağına yaklaştım ve kısık bir sesle “Polisler gelecekler.” dedim. Kadın kafasını salladığında çantamdan kızlar için aldığım yıldızlı çubukları çıkarttım. Kızlara vererek “Bunları sakın kaybetmeyin.” dedim.
Odadan çıkarken işaret parmağımı dudaklarıma götürerek “Şşt.” dedim. “Beni kimse göremez.” Kapıyı kapatarak geri alt kata indim.
Adam uyanmıştı ama ağzına tıkılan bez yüzünden konuşamıyor, gözle-rindeki uyku maskesi yüzünden beni göremiyordu. Elleri koltuğun kenarlarına bağlıydı. “Konuşacaksın.” Otoriter sesimle hızlı hızlı başını salladı. Arel çantasından çıkarttığı ses kayıt cihazını bana verince adamın ağzındaki bezi çektim. “Konuş, neden onlara zarar verdiğini her detayıyla anlat.” Kayıt cihazını çalıştırdığımda esmer adam konuşmaya başladı;
“Karımla evlendiğimizde erkek çocuğun benim için ne kadar önemli olduğunu anlattım. Kabul etti ve erkek doğuracağına yemin etti. Ama kız doğurdu ve bizi lanetledi. Ben de bu yüzden, laneti kırmak için onlara vurdum. Tek sebebim bu. Ne olur beni öldürmeyin.” Arel bana ses değiştiren maskelerinden uzattı. Kendi yapmıştı. Maskeyi ağzıma tutarak “Bu, onların canını yakmanı gerektirmiyor.” dedim. Sesim erkeksi çıkmıştı maskeyle. “Öldürmeyeceğim, hayatta kalıp seni lanetleyeceğim.” Ses kayıt cihazını kapatarak sehpanın üzerine koydum ve maskeyi Arel’e verdim. Duyduğumuz polis sirenleriyle Arel hızla çantasını taktı.
Adama vuramamak her ne kadar içimde kalsa da kaçmalıydık. Arel yukarı kaldırdığı pencereden çıktığında ben de peşinden çıktım ve pencereyi eski haline geri getirdim. Arel ile ağaçların arasına koştuk. Geç kalmıştık.
Polisler evin önünde durduklarında Arel kolumdan tutarak beni ağacın arkasına çekti. Soluk soluğa kalmıştım. Aynı şekilde o da. “Söylesene,” diye mırıldandı nefes nefese. “Peri fikri nereden geldi?” Hafifçe güldüm. “Zihnimin içi işte.” Polisler evin etrafını aramadan buradan gitmeliydik.
Kadınların ve çocukların bize ihtiyaçları vardı ve bunu yok etmek istemezdim.
“Hadi,” Arabaya doğru koşarken Arel arkamdaydı. İkimiz de çalıların üstünden sessizce geçtik. Hemen önümüzde hurdalıktan aldığımız araba vardı ama şansımıza arabanın etrafında polisler vardı.
Arel korkuyla bana bakınca gülümsedim. Dudaklarımı oynatarak “Dikkatlerini dağıtacağım, sen git. Peşinde olacağım.” dedim. Kafasını sallayarak sessizce ağaçların arasında kaybolduğunda yüzüme korku dolu küçük bir kızın ifadesini takındım. Gözlerimin dolmasını sağlayarak polislerin yanına koştum. Nefes nefese yanlarında durduğumda iki polisten kısa olan “Kimsiniz?” dedi. Cebimden kimliğimi çıkartarak “Lilya,” dedim nefes nefese. “Adım, Lilya Kan.” Uzun olan kimliğimi alarak tabletine baktığında kısa olan “Burada ne yapıyorsunuz?” dedi. Nefesimi düzene sokarak “Koşuya çıkmıştım,” diye mırıldandım, sanki yaramazlık yapmışım gibi çekingen bir sesle. “Kafam çok doluydu, birden kendimi burada buldum.” Uzun olan kimliğimi geri verdiğinde “Nasıl gideceğimi bilmiyorum.” dedim, kimliğimi tekrardan cebime koyarken. Kısa olan “Bırakmamızı ister misin?” dedi. Biraz utanç, biraz da çekingence kafamı salladım. “Çok iyi olur, neredeyse iki saattir ormandan çıkmaya çalışıyorum.” Kısa polis şapkasını düzelterek “Arabaya geç.” dedi. Onu dinleyerek yolun karşısındaki polis arabasında yolcu koltuğuna geçtim. Kısa polis, yolcu koltuğuna oturunca kemerimi taktım.
Sessizliğini koruyan yolculukta gergin biri gibi görünerek ellerimle oynamaya başladım. Hafifçe boğazımı temizledim. “O araba neydi?” Polis oldukça rahat bir ifadeyle “Soruşturma delili.” dedi. Ardından da şüpheyle bana baktı. “Nereye gidiyorsun?” Şüpheli bakışları karşısında “Eve,” dedim. “Kan Malikânesine.” Önüne döndü. “Bu saatlerde çok fazla dışarı çıkmamaya dikkat et.” Merakla “Neden?” diye sordum. “Uzun bir zamandır geceleri insanları öldüren katilleri araştırıyoruz.” O katil yanı başında ama bilmiyorsun.
“Ne?” Şaşkınca sorduğum soruyla dudağının kenarıyla güldü. “Sadece erkekleri öldürüyor. Yine de bu, senin de tehlikede olmadığın anlamına gelmiyor.” Malikânenin önünde durduğunda korumalar silahlarını arabaya doğrultmuşlardı. Arabadan inince ben de indim. Kenan kapının önünden yanımıza geldiğinde kaşları çatık bir şekilde önce bana baktı. Ardından da yanımdaki polise.
Polis elini omzuma koyarak “Kardeşiniz ormanda bizi buldu.” dedi. “Kaybolmuş,” Kenan sinirli ama endişeli bir ifadeyle bana baktı. Ardından da polise. “Teşekkür ederiz, bir daha böyle bir şeyin olmasına izin vermeyeceğim.” Polis arkasını dönerek arabasına bindi. Uzaklaştığında Arel, saklandığı duvarın arkasından çıktı ve yanıma geldi.
Üvey ağabeyim Kenan, geçmemiz için kenara çekildi. “Uzun bir süre konuşacağız.” Arel’e baktı. “Berk’i de arayacağım.” Arel yutkunarak “Ağabeyim olmasın.” dedi. Kenan, koyu kahve gözleriyle öyle bir baktı ki Arel’in elini tutarak malikâneye girdim. Arel korkuyla “Çok kızacaklar,” diye mırıldandı. Omuz silktim. Küçük mutfağa girerek kendime sıcak çikolata yapmak için su kaynatırken Arel sandalyeye oturdu. Omzumun üstünden ona bakarak kaşlarımı çattım.
“Yemesene tırnağını. Hem merak etme. Çok kızmazlar. Sonuçta söz konusu kadınlar.”
“Ağabeyim uyarmıştı.” Derin bir nefes vererek yanına gittim ve sağına oturdum. Dönen taburesini kendime çevirerek “Bana bak,” dedim. “Korkma. En fazla azarlayacaklar.” Ellerini tutarak indirdim. “Hem Berk ve Kenan’dan bahsediyoruz. Bize kızmazlar. Polis bile daha fazla uyardı beni.” Gözleri dolunca ayağa kalktım. “Ağlamak yok.” Tezgâha ulaşarak kendime sıcak çikolata yaparken “Ama kızmalarını istemiyorum.” dedi. Biri ona en küçük bir desibel bile sesini yükseltse hemen ağlardı. Babası yüzündendi.
Berk her yaramazlık yaptığında babaları Arel’e bağırırdı. Arel, annesini kanserden kaybetmişti. Babası ise eşinin ölümüne dayanamayıp uçurumdan atlamış, intihar etmişti. Arel on, Berk on üç yaşındayken yetim kalmışlardı ama kendi kendilerini büyütmüşlerdi.
“Bana ne dediğini hatırlıyor musun? İlk tanıştığımız günü?” Kupamla birlikte yine yanına oturdum. Kupayı masaya koyarak ona döndüğümde gözlerini sildi. “Üzülmek bir işe yaramaz, korkmak da.” Kafamı salladım. “Üzülmek de bir işe yaramaz, korkmak da.” Sıcak çikolatamı eline tutuşturdum. “Şimdi bunu iç ve birlikte uyuyalım.” Arel’in panik atağı vardı ama sadece biri ona sesini yükselttiğinde etkisini gösterirdi. Önce gözleri dolardı, ağlar ve çığlık atıp bayılırdı.
Sıcak çikolatadan bir yudum içince kapı açıldı. Kenan, arkasındaki Berk ile mutfağa girdi. İkisi de uzun boyluydu, Kenan’ın kumral, Berk’in kahverengi saçları vardı. Berk ela gözlü ve kumral tenliydi.
Arel tekrardan titremeye başladığında elini tuttum. “Sakin ol. Üzülmek de bir işe yaramaz, ağlamak da.” Yutkundu. Gözlerini kapatınca Berk, Arel’in panik atak ilacını ceketinden çıkarttı ama elimi kaldırarak onu durdurdum. Sakince “Derin bir nefes al.” dedim. “Tut ve bırak.” Derin nefesleri art arda alırken parmağımın altındaki nabzı yavaşlıyordu.
Sakinleştiğinde kupayı sıkmayı bıraktı. Gözlerini açınca gülümsedim. “Bu kadar.” Kenan ve Berk sandalyeye oturdular. Arel sıcak çikolatamı içerken Kenan “Polisler tarafından aranan katiller sizsiniz, değil mi?” dedi. Kafamı salladım. “Evet, polisler kadınları kurtaran katilleri arıyorlar, çünkü sadece katilleri engellemeye çalışıyorlar.”
“Sözünün eri olman gerektiğini sana kaç kere söyleyeceğim?” Kenan’ın sert sesiyle “Kadınları kurtarıyoruz.” dedim. “Bundan önemlisi mi var?”
“’Ben asla senin gibi katil olmayacağım.’ diye etrafta gezinen ben miydim?” Derin bir nefes verdim. “Ben suçluları öldürüyorum, senin gibi ma-sum insanları değil.” Tek kaşını kaldırdı. “Madem sadece suçluları öldürüyorsun, neden öldürdüğün adamların siciller temiz? Suçları yok?” Arel “Sicillerinin temiz olması suçlu olmadıkları anlamına gelmiyor, Kenan Ağabey.” dedi. Kafamı sallayarak Arel’e katıldığımı belli ettim. “Şiddet de bir suç değil mi? Veya eşini ve çocuğunu öldürmek? Onları arka bahçeye gömmek?” Berk kollarını masaya dayadı. “Yine de bu, kardeşlerimizin katil olmadıkları anlamına gelmiyor.”
“Sadece bir tanesi dayanamayıp geberdi!”
“Bağırma.” Arel’in beni uyarması sonucu derin bir nefes verdim. Kenan inadıma giderek “Sadece yaptığınız Peri oyununuz dışında öldürdüğün kaç kişi var, Lilya?” dedi. Dişlerimin arasından “Yirmi.” dedim. “Ve hepsi de senin zorunla.”
“Benim zorumla olması katil olduğunu değiştirmiyor.” Gülerek “Evet,” dedim. “Sen de babanın zoruyla annemi öldürdüğün için katil olmadın.” Sinirle yumruğunu masaya vurdu ve ayağa kalktı. “Aynı şey değil.” Ben de ayağa kalktım. “Ama sen de katilsin.” Arel’in elini tutarak onu da pe-şimden çektim. Mutfaktan çıkmadan “Ölmeden mezarlarına gidip af dilemeni tavsiye ederim.” dedim. “Annem seni seviyormuş!” Asansörün önünde durarak düğmesine bastım.
Burası yerine kendi evimi tercih ederim ama Arel’in sakin kalması gerekiyordu. Ormandaki hayvanlardan korkuyordu.
Asansör gelince bindik. Beşinci kata, odamın olduğu kata çıkarken “Sonrakileri araştıralım.” dedim. Arel kafasını sallayarak beni onayladı. Araştırmaya bayılırdı.
Beşinci kata çıktığımızda asansörden indik. Mermer döşeme evdeki tek beyaz odaya, kendi odama girdik. Odamdaki her şey bembeyazdı, öyle ki bazen güneş olduğunda odama giremezdim. Yatağımdan kıyafetlere kadar hepsi beyazdı. Üvey babam yani Hakan Kan, odamın böyle olmasını istemiş ve kesin bir kural koymuştu;
Ben bu evde beyazdan başka bir şey giyemezdim.
Neden böyle saçma bir kural koyduğu hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. Yaşasaydı benimle aynı yaşta olacak üvey kardeşimle aynı hastalıktan ölmüştü. Kenan ve üvey annem bana bu hastalığın adını hiç söylememişlerdi, ben de merak etmemiştim. Çünkü bu aileden nefret ediyordum. Onlar ailemi yok etmişlerdi. Şimdi ise bunu düşünmek istemiyordum.
Yatakta oturan Arel’e baktım. Genelde o kadınlara zarar verenleri bulur, ben yakalar ve polise teslim ederdim. Bazen benimle gelirdi çünkü hedefin ne kadar zorlu olacağını ben görünce öğrenirken o, görmeden öğrenirdi. “Lilya,” dedi bir şey hatırlamış gibi. “Yetimhaneye gidecektin.” Kaşlarımı kaldırdım. Unutmuştum. “Unutmuşum, yarın giderim.”
“Nil’e sözümüz vardı ama.” Sandalyemi çekerek oturdum. “Gece yetimhaneye almıyor, Bahadır Ağabey. Çocukların güvenliğini sağlamayı biliyor.” Kafasını sallayarak esnedi. “Doğru diyorsun.” Yatağa uzandığında ceketimi çıkarttım. “Uyuman gerekiyor.” Dolabıma ulaşarak spor kıyafetlerimi alırken “Uyuyamıyorum ya,” dedim. Ofladı ve yataktan kalktı. Beyaz tişört ve eşofmanımla banyoya gitmeden önce “Yat sen.” dedim. “Ben de erken gelirim her halde.”
“Sana inanasım gelmiyor. En son bunu dediğinde saat sabah dokuzdu ve geri geldiğinde de sekiz. Sabah sekiz!” Gülerek banyoya girdim. Kıyafetlerimi değiştirerek saçlarımı sıkıca topladım. Odaya geri girdiğimde Arel’in de benim gibi giyindiğini gördüm. Derin bir nefes vererek göz devirdim. “Bir kere beni dinlesen olmaz.” Birlikte gülerek odadan çıktık. Merdivenlere yürürken “Önce biraz ısınalım.” dedim. Onu omzundan ittiğimde sendeledi ama ayakta kaldı. Koşarak merdivenleri inmeye başladığımda peşimdeydi. “Lilya, buraya gel!” kıkırdayarak inerken “Yakala!” diye bağırdım neşeyle. Onunla uğraşmayı seviyordum.
Merdivenleri bitirdiğimde koşarak bahçeye çıktım. Kenan ve Berk’in oturduğu koltukların arkasından geçerek sağa döndüm. Büyük bahçede spor salonuna doğru koşarken Arel hemen arkamdaydı. “Lilya!” Spor salonuna girdim. Büyük spor salonunda omzumun üstünden Arel’e bakarak koşuyordum. Birine çarpınca nefes nefese durdum. Birine çarpmamıştım, birinin kolu kafama çarpmıştı…
“Allah böyle çarpar işte!” Arel söylene söylene spor salonuna girince kafamı kaldırarak kolu yüzünden kafamdan olduğum kişiye baktım. Baha’ydı… Sarı saçları terden alnına yapışmıştı, kumral teni sarı ışıkta esmer gibi görünürken yeşilleri her zamanki gibi haylaz bakıyordu. Sert çehresindeki ifade, beni görünce gevşemişti. Bir adım geri giderek alnımı tuttum. Canım acımıştı. “Lilya,” dedi hafifçe gülerek. “Yine arkana bakarak mı koşuyordun?” Göz devirerek elimi indirdiğimde Arel yanıma geldi. Alnıma dikkatle bakarken “Dirseğine çarptın, değil mi?” dedi. Güldüm. “Senin öldürmendense kendim ölmeyi denerim daha iyi.” Yüzünü buruşturarak koluma vurdu. “Salak.”
“Ben niye salak oldum şu anda?” Ellerini beline koyarak çenesiyle alnımı gösterdi. “Belli değil mi? Salak.” Göz devirdim. Gülerek ellerini indirdi. “En azından geçen seferki gibi değil.”
“Hangi sefer?” dedi Baha gülerek. “Havuza düştüğü mü yoksa ağacın içinden geçtiği mi?” Arel ciddi bir şekilde “Ağaca girdiği.” dedi. “Hatırlarsan havuza atan Kutay Ağabeydi.” Kutay, Kaya ve Baha’nın kahkahası spor salonunu dolururken tekrar göz devirdim. Kaya ve Kutay’a bakarak “Siz gözüme görünmeyin.” dedim. “Sizi görünce canım çikolata çekiyor.” Kaya esmerken Kutay beyaz tenliydi. İkisi tekrardan gülerken Kaya alnına yapışmış kahve saçlarını çekti. Kutay “Onu boşver.” dedi, hemen ciddiyetini takınarak. Siyaha yakın kahverengi saçlara ve bal sarısı gözlere sahipti. “Neden polisle geldin?” güldüm. “Onları kandırmış olabilirim.” Üçü de aynı anda göz devirdiklerinde Kaya kahve gözlerini üzerime dikti. “Neden kandırdın?” Arkalarında şınav çeken Mert ayağa kalktı. Siyah saçlara, mavi gözlere, beyaz tene ve kemikli bir yüze sahipti. Bunun haricinde gülme yetisi yoktu. Arada gülümsemese kaslarının olmadığını düşünecektim.
“Yine birini öldürdü, sonra da polislere yakalanınca yalan söyledi çünkü.” Göz devirdiğimde Arel “Öldürmedik.” dedi. “Hatta şeker bile verdik.”
“Belli.” Mert’e tekrar göz devirdim. “Devam etsene sen.” Barfiks demirinin altında durdu. “Bir kere sözünü tutsan şaşarım.” Barfiks çekmeye başladığında “Ben de bir kere laf sokmasan şaşarım.” dedim. Beni umursamadan devam ederken Kaya, Kutay ve Baha’da sporlarına geri dönmüşlerdi. Arel yoga matlarından alarak duvarın yanına gittiğinde ben de yanına gittim. Benim için serdiği yoga matının üstünde durduğumda ayakkabılarını çıkartmıştı. Sol ayağının üstünde, sağ ayağını sol dizinin yanına yaslamış, ellerini göğsünün hizasında birleştirmişti. Kapalı gözleri ve dik duruşunu onu tamamen huzur dolu bir birey gibi gösteriyordu. Ta ki “Bakmayı kes ve ayakkabılarını çıkart.” diyene kadar. Güldüm. “Gülmeyi kes.” dedi bu sefer. Gülerken ses çıkartmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım ve ayakkabılarımı çıkarttım. Durduğu pozisyonun aynısını yaptığımda “Gözlerini kapat,” dedi. Derin bir nefes vererek gözlerimi kapattım.
Birkaç dakika sonra sessizlik yüzünden tekrardan düşünmeye başlamıştım;
Neden Kenan, onu yarasından vurmama rağmen sesini bile yükseltmemişti? Beni bırakan polis neden katil yerine katiller demişti? İki kişi olduğumuzu mu belli etmiştik? Şeker verdiğim kızlar veya anneleri beni polise tarif eder miydi? Ya telefonuma atılan mesaj? Sahi telefonuma nasıl bir mesaj atmışlardı?
Bir yerin konumunu atılmıştı. Kim atmıştı? Orası meçhuldü. Gözlerimi açmadan “Mesajın kimden geldiğini bulabildin mi?” dedim Arel’e. “Hayır. Henüz değil. Çok iyi saklamışlar. Numarayı bulmak için bile güvenlik duvarı aşmam gerekiyor.” Gözlerimi açarak ellerimi ve ayağımı indirdim. “Nasıl?” O da gözlerini açtı. “Güvenlik duvarı, ne olduğunu bilmediğini sakın söyleme.” Güldüm. “Biliyorum tabii ki. Benim dediğim numara bulmak için bile nasıl güvenlik duvarıyla karşılaştığın? Gizli numara bulmak için güvenlik duvarı konabiliyor mu?”
“Olabiliyormuş demek ki.”
“Konuma gitsek?” diye bir öneri sordum. Bu sefer göz deviren o oldu. “Saçmalama.” O farklı ve değişik hareket yaparken ben mata oturdum ve bağdaş kurdum. “Ama çok merak ettim. Ne olur gitsek?” O da benim gibi bağdaş kurdu. “En son sana uyup gittiğimizde karakola düşmüştük.” Kıkırdadım. “Ama o gün geziden kaçmıştık.”
“Tüm geziyi iptal ettirmek, geziyi kaçırmak olmuyor!” Ellerimden destek alarak hafifçe geri yaslandım. “Daha iyi oldu. Hem niye orman varken hayvanat bahçesi?”
“Sana gelmeni söyleyen biri olmamıştı. Seni gelmen için zorlayan da.”
“Zorlayan oldu.” Tek kaşını kaldırdı. “Kim?”
“Uzun boylu, zeki görünen salak ve adı Kenan olan biri.” Kafasındaki taşlar yerine oturmuşçasına “Bu yüzden mi elbise giymiştin?” dedi. Ardından da kendini onayladı. “Evet, bu yüzden giymiştin.” Derin bir nefes vererek açık tutmaya çalıştığım gözlerimi ovuşturdum. Mert “Uyumaya git, Liya.” dedi. “Burada uyuma. İçeriye götürmem bu sefer.” Burada uyusam Kenan’a bile taşıtmazdı beni. Buna emindim.
“Burada uyuyacağım.” Sırt üstü mata uzanarak gözlerimi kapattığımda iki kişiyi yanımda hissettim. Yavaşça gözlerimi araladığımda ellerindeki su şişeleriyle tepemden bana sırıtarak bakan Kaya ve Kutay’ı görünce hızla ayağa kalktım. “Sakın.” Kaya gülerek “Mert emretti.” dedi. Mert’in konumu, diğer üçünün konumundan üstteydi. Baha askeri bölükte çalışırken Mert, malikânenin ana konularıyla ilgileniyordu. Kaya ve Kutay ise diğerleriyle birlikte benim korumamdı. Arada onları da kendime uydurarak yaramazlık yapar, Kenan onları azarlarken aradan sıvışırdım ama şu anda konu bu değildi. Birazdan ıslanacaktım ve ıslanmak, hayatta en sevmediğim şeylerden biriydi.
Yanlarından kaçacakken arkamdan sessizce gelen Baha kollarımı tuttu. Kaçamadan kaldığımda ıslanmanın da kurbanı oldum. Kaya ve Kutay, ellerindeki toplam dört şişedeki suyun tamamını başımdan aşağı döktüklerinde kafamı iki yana sallayarak yüzüme gelen kâküllerimden kurtulmayı denedim ama olmadı. Umursamadan kollarımı Baha’dan kurtardım. “Gıcık insanlarsınız.” Hepsi gülerken ben dişlerimi sıkıyordum. Karnımdaki ve sırtımdaki yaralarımdan nefret ettiğim için hızla yanlarından ayrıldım.
Berk ve Kenan’ın yanından geçerek malikâneye girdim. Merdivenlerle beşinci kata çıkarak ruh hastanesi gibi odama girdim. Kıyafetlerimi değiştirerek saçlarımı kuruttum. Açık bırakarak dümdüz saçlarımı taradım. Siyah saçlarım, beyaz tenime zıttı. Kahverengi ve yeşil karışımı alacalı gözlerim odağı direkt üstüne çekebilecek türdendi. Düşünmekten yemek yemeyi unuttuğum için bedenim oldukça zayıftı. Bu işime geliyordu çünkü daha sessiz hareket etmemi ve dar yerlerden kolaylıkla geçebilmemi sağlıyordu. Tişörtümün eteklerini hafifçe yukarı kaldırarak karnıma bak-tım. Simsiyah, farklı boyutta bir sürü yara vardı. Ve hepsini tek bir kişi yapmıştı;
Babamı öldüren Doktor.
Hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Tek bildiğim sağ yanağındaki şırınga dövmesiydi.
Derin bir nefes vererek tişörtümü bıraktım. Yaralarımı görmekten nefret ediyordum. Sırtım ve belimin tümünde siyah renkte derin yaralar vardı. Karnımdaki yaralar ise derin değildi. Çok da derin değil.
Kafamı iki yana sallayarak telefonumu şarja taktım. Lambayı kapatarak ezbere bildiğim odamda yatağıma ulaştım. Yatağıma yatarak yorganı kafama kadar çektim. Tişört giyiyordum, evet ama hava sıcak değildi. Sadece soğuğu hissetmek bana iyi geliyordu.
Ayaklarımı karnıma çekerek yatakta küçülebildiğim kadar küçüldüm. Her gece gördüğüm kâbuslar yüzünden ne kadar uyumak istemesem de yarın konum atılan gizli numarayı araştırmam için uykuya ihtiyacım vardı. Uykuya direnmeyi bırakarak kendimi uykuya teslim ettiğimde beni içine çekmesi uzun sürmemişti.

İçimdeki garip hisle yattığım yerden doğruldum. Daha sabah olmamıştı lakin sanki izleniyordum. Zaten her zaman tetikte olduğum için en fazla iki saat uyuyabiliyorken izlendiğimi hissettiğim anda uyanmam ne kadar doğruydu, tartışılırdı.
Yataktan ayağa kalktım. Çıplak ayaklarımla pencerenin önünde durduğumda uzaktaki apartmanlardan birinin çatısından gözüme bir şey çarptı. Küçük bir ışık ya da yansımaydı. Kaşlarımı çattım.
Kim beni uzaktan izleyecek kadar yürekliydi?
Derin bir nefes vererek perdeye uzandığım sırada kapı hafifçe açıldı. Perdeyi camın önüne çekerek arkamı döndüğümde etrafta kimseyi göremedim.
İşler daha garip bir hal almaya başlamıştı.
“Buyurun?” dedim sakince. “Canlı bir varlık mısınız? Yoksa size başka bir şekilde de hitap edebilirim. Üç harfli bey veya üç harfli hanımefendi?” Ses gelmediğinde derin bir nefes verdim. Uyumam lazımdı, bu sadece bir kâbustu. “Sadece rüya.” Söylenerek yatağa geri yattım. Yorganı kafama kadar çekerek ayaklarımı tekrardan karnıma çektim. Gözlerimi kapattım ve tekrardan uykuya daldım.
Gıcırdama sesiyle zihnimin içinde patlayan silah sesi birbirine karışırken yorganımı üzerimden atarak yatakta oturdum. Ayaklarımı aşağı sarkıtarak hızlı nefeslerimi durdurmaya çalıştım. Güneş daha doğmamıştı ama hava az da olsa aydınlıktı. Yataktan kalktım. Benden bağımsız akan yaşlarımı sildim ve derin bir nefes verdim. Bilinçli bir şekilde asla ağlamazken uyuduğumda ağlıyordum. Uyurken akan birkaç damla yaşım, sanki yıllardır çektiğim acılarımın fiziksel bir gösterimiydi.
Kafamı iki yana sallayarak açık pencereden dışarıya baktım. Soğuk rüzgâr yüzüme çarparken fark ettiğim gerçekle duraksadım.
Ben, pencere ve perde kapalıyken uyumuştum…
“Evet, Bay Üç Harfli. Sen kazandın. Şimdi beni rahat bırak.” Sessizlikteki tek ses bana aitti.
Umudum, bu yaşadığım sadece Kenan’ın aptal şakalarından biriydi, yoksa ciddi anlamda sıyırdığımı düşünecektim.
“Kenan, bu sensen hiç komik değil. Gece gece kafamı attırma benim.” Tekrardan ses gelmediğinde umursamadan banyoya girdim.
Duş alıp bornozumun ipini bağladım ve geri odama girdim. Penceremin önünde durduğumda çok da aydınlık olmayan havada gördüğüm siluete yumruğumu gösterdim. Usulca orta parmağımı kaldırarak birkaç saniye bekledim ve sonrasında camı ve perdeyi kapattım.
Beyaz kıyafetlerimi giyinerek saçlarımı kuruttum. Bana kim bulaşıyorsa karşılığını daha sert alırdı. Bunu bilerek bana bulaşması gerekirdi.
Eşofman ve tişört, beni ben olarak tanımlayan yegâne kıyafetlerdi. Saçlarımı tararken kapı tıklatıldı. “Girebilirsin, Üç Harfli Bey.” Kapı açıldığında “Adım üç harften oluşmuyor.” diyen Kenan’ın sesini duydum. Saçlarımı taramaya devam ederken “Tüm gece beni uyutmayıp ne yaptın?” dedim. Yanıma geldi. Her zaman giydiği takım elbiselerinden giymişti, özenle taradığı saçları benim klasik görüntüme zıttı. Kardeş gibi görünmüyorduk ki zaten kardeş bile değildik.
“Gece ben uyuyordum,” dedi, hafifçe kafama vurarak. “Hem, kahvaltı hazır. Aşağı gel, kardeşim.” Bıkkınca tarağımı makyaj masama bıraktım ve omzumun üstünden ona baktım. “Yine ne yaptın?” Güldü. “Hiçbir şey.” Göz devirerek tekrardan tarağımı aldım ve saçlarımı taramaya devam ettim. “Gelmiyorum. Aç değilim.”
“Zorla götürmemi istemiyorsan yürü. Tarağı da bırak. Saçların açık.” Onu dinlemeden saçlarımı taramaya devam ederken elimdeki tarağı sert bir şekilde aldı. Sırtımdan kapıya ittiğinde “Aç değilim.” dedim. “Hem işim var.”
“Bir hafta boyunca evden çıkmıyorsun.” Sonunda baklasını çıkartınca ona en bıkkın bakışımla baktım. “Hoşuna mı gidiyor, ben sinirlenince mutlu mu oluyorsun?” Muzip bir bakış attı. “Sinirlenince sen de mutlu oluyorsun.” Göz devirdim. “Arel nerede?”
“O da bir hafta boyunca Berk’in yanından ayrılmayacak.” Anında olduğum yere oturdum. “Berk şehir dışına mı gidecekti?” Üzgün bir şekilde sorduğum soru ile “Evet.” dedi. Derince oflayarak “Benim uykum var.” dedim. “Yemeyeceğim.” Eğilerek bileğimi tuttu. “Ben de eğlenceli biriyim. Göreceksin.” Göz devirdim. “Seni ilk kez tanısam bile eğlenceli olduğunu düşünmem.”
“Çünkü beni hiç tanımadın.” Bileğimi yukarı kaldırdığında ondan destek alarak ayağa kalktım. Bileğimi bırakmadan asansöre doğru yürürken “Bir şey diyeceğim.” dedim. Omzunun üstünden bana baktı. “Tam olarak nasıl bir şey?” Bileğimi kendime çektiğimde asansöre binmiştik. Zemin katın düğmesine basınca “İzleniyorum.” dedim. Anında kaşlarını çatarak bana baktı. “Ne?” kafamı salladım. Onun aksine oldukça rahattım.
“Ne demek bu?” Omuz silktim ve yönümü ona çevirdim. Omuzları gerilmiş, hem şaşkınlık hem de sinirle bakıyordu. “Akşam uyudum. Sonra izlendiğimi hissettim ve uyandım. Pencere açıktı, kapatmak için gittiğimde apartmanlardan birinin tepesinde birinin beni izlediğini gördüm. Sonra kapım açıldı ama kimse yoktu.” Güldüm. “Geri uyumuşum, bir şey gıcırdadığında uyandım ve akşam kapattığım pencerenin açık olduğunu gördüm.” Asansör durduğunda alttan ona baktım. “Yani anlayacağın; Üç harfli bir bey bana musallat olmuş.” Ondan önce çıkarak yemek salonuna doğru yürürken “Bir de,” diyerek omzumun üstünden ona baktım. “Sanırım bazı varlıklar onlara orta parmak çekmemden nefret ediyorlar.” Kıkırdayarak yemek salonuna doğru yürürken arkamdan “Tanımadığın insanlara bunu yaptın mı cidden?” diye bağırdı. Gülerek ona döndüm. “Onlar insan değiller, hem onun ismi var; Üç Harfli Bey.”
Derince ofladığında arkamı dönerek yemek salonuna girdim.
Üvey annem Gizem, her zamanki gibi özenle maşaladığı sarı saçları ve belirgin olması için ekstra makyaj yaptığı yeşil gözlerine elindeki aynayla bakıyordu. Benim gibi beyaz tenli olması ve yüzünün benimki gibi kemikli olması ilginç bir tesadüften ibaretti. Uzaktan bakan biri benim de onun kızı olduğumu düşünürdü. Öyle benziyorduk.
“Oğlum,” Arkamdan giren Kenan’ı görünce gülümsedi. Kenan “Günaydın, anne.” derken ben ikisine hitaben göz devirdim ve üvey annemin karşısına oturdum. Kenan’da sol çaprazıma yani masanın başına oturdu. Çatalımı elime aldım. Sessizce kahvaltımı yaparken Kenan “Kahvaltıdan sonra Lilya ile konuşacağım.” dedi. “Rahatsız edilmek istemiyorum.” Kime dediği umurumda değildi. O benim ağabeyim değildi. Yine de kafamı kaldırdığımda üvey annem “Tamam,” dedi. Anında kaşlarımı çattım ve Kenan’a baktım.
“O da bir kadın, farkındaysan. Onu böyle ezemezsin.” Kenan bana baktı. “Ona bir şey demedim.” Üvey annemi sevmesem de “Kadın.” dedim, çatalımı sertçe masaya koyarak. “Erkek değil, kadın. Doğmanı sağlayan bir kadın. Ve sen ona hiç düşünmeden bunu diyebiliyorsun, sanki ikinci bir eşya gibi.” Sinirle güldüm. “Saygı duymayı hiç öğrenememişsin, ba-ban sana öğretememiş.” Dişlerini sıkarken “Sana merhamet etmeyi bırakmamı istiyorsan durma, devam et.” dedi. Kahkaha attım. “Sen mi bana merhamet ediyorsun?” Öfkeli yüzü birden yerini neşeye bıraktı. “Bu hafta çok iyi anlaşacağız.” Kafamı salladım. “Evet, çok iyi anlaşacağız.” Sandalyemi iterek ayağa kalktım. “Şimdi, Nil’i almaya gidiyorum.” Kaşlarını çatınca göz devirdim. “Sakın unuttuğunu söyleme.” Aynı anlamaz ifadeyle bakmaya devam ederken “Nil artık burada kalacak ya,” dedim.
Hâlâ aynı ifadeyle bakıyordu. Derin bir nefes verdim. Ellerimle kendimi göstererek “Ben,” diye bağırdım ve onu gösterdim. “Seninle konuşmuştum ya bir hafta önce.” Ellerimle kapıyı gösterdim ve bağırarak anlatmaya devam ettim; “Nil benimle yaşayacaktı bundan sonra.” Tekrar onu gösterdim. “Sen de ormana izin vermeyip burada kalmamızı söylemiştin.” Kaşlarını kaldırdı. “O konu,” Sondaki u harfini uzattığında kafamı salladım. “O konu. Şimdi gidiyorum.” Ayağa kalktı. “Tek başına mı?” Kafamı salladım. “Tek başıma.” Tek kaşını kaldırdı. “Ve buna izin vereceğim, öyle mi?” Kafamı salladım. “Evet.” Göz devirdi. “Yürü. Gidip alalım.” Önden gittiğinde onun hazırlamadığını bildiğim halde üvey anneme baktım. “Eline sağlık.” Yüzünde yorgun ama bir o kadar hüzünlü bir tebessüm oluşunca koşarak Kenan’ın peşinden çıktım.
“Bekle!” beklemeden inadıma daha hızlı yürümeye başladığında hızlı bir şekilde ona yetiştim. Bahçeye çıktığımızda büyük bahçede sola döndük. Büyük otoparka girdiğimizde Kenan siyah Jaguar’ına bindi. Yolcu koltuğuna bindiğimde “Neredeydi?” dedi. Kemerimi taktım. “Bildiğine adım kadar eminim.” Arabayı çalıştırdı. “Yetimhane nerede biliyorum. Gittiğiniz ve geride bıraktığınız arabayı nereden aldınız?”
“Hurdalıktan.”
“Ne?” Kısa bir an bana bakınca kafamı salladım. Önüne döndüğünde otoparktan çıkmıştık. Çatık kaşlarıyla geri önüne döndü. “Hurdalıktaki arabalar çalışmıyor diye biliyorum.” Güldüm. “Çaldığımda çalışmıyordu, Arel ile motorunu değiştirdik ve birkaç ayarlama yaptık. Sessiz, hızlı ve eski görünen araba ise şimdi polislerde.”
“Polislerde değil.” Ona baktığımda “Hurdalıkta.” dedi. “Ama bu sefer parçalara ayrılmış bir şekilde.” Göz devirdiğimde “Onu özel olarak parçalattım.” dedi. Ona inat ayaklarımı karnıma çektim. Ayakkabılarım koltuğa değerken “Nil ile ilgilenirken yanına gelmeyeceğim.” dedim. “Yani bu hafta içinde başka kimseyi öldürmeyeceğim.” Yola bakarken dilini dişlerinde gezdirdi. “Buna bu kadar emin olma.” Göz devirdim. “Ölsem de gelmeyeceğim. Evden ayrılmayacağım.” Güldü.
Birkaç dakika sonra yetimhanenin önünde durdu. “Sen in, ben beklerim.” Arabadan inerek ona baktım. “Nil’i korkutma. Öldürürüm seni.” Karşılık olarak dişlerini göstererek sırıttığında göz devirdim. Arabanın camından tutarak kapıyı çarptığımda ettiği küfürleri duydum. Keyfim yeri-ne gelirken arkamı döndüm.
Yıllar önce, annem ve babam öldürüldükten bir hafta sonra buraya gelmiştim. Gelmeden önceki bir hafta ise Doktor’u tanıdığım haftaydı. Yedi gün boyunca sadece tostla beslenmek o an umurumda değildi. Ailem yeni ölmüştü ve ben hâlâ acımı yaşıyordum o hafta. Arada beni tuttuğu odaya gelir, hem fiziksel hem de ruhsal şiddet uygulayıp giderdi. Şimdi ise sudan nefret etmemin sebebi oydu. Aslında suyu seviyordum ama her ıslandığımda görünen yaralarım, insanların bana attığı acınacak biriymişim gibi bakışlar ve yargılanmak ıslanmaktan neden nefret ettiğimi her seferinde bana hatırlatıyordu. Diğerlerinin sanki yaram yokmuş gibi davranmaları benim üzerimde olumlu bir etki yaratmıyordu aksine her seferinde neden hâlâ yaşadığımı sorgulamama sebep oluyordu.
Şimdi ise düşüncelere dalmak için hiç de iyi bir zaman değildi.
Derin bir nefes vererek eski yetimhanenin güvenlik kulübesine yaklaş-tım. Eski asker olan Bahadır Ağabey, mavi gözlere ve beyaz bir tene sahipti. Oldukça yaşlı olmasına rağmen hâlâ dinçti. Yüzü yaşlılıktan çökmüş olsa da hiç de korkutucu görünmüyordu. Aksine sevecen ve tonton bir dede olarak görünüyordu. Eski fotoğraflarını her gösterdiğinde gençken ne kadar yakışıklı bir komutan olduğunu görüyordum.
Bahadır Ağabey, beni gördüğü anda sandalyesinden kalktı. Küçük kulübeden çıkınca sıkıca kollarımı boyuna doladım. Sert çehresi gevşerken o da bana sarıldı. Benden uzundu. Omzuna geliyordum. Geri çekilerek alnımı öptü. “Hoş geldin, kızım.” Gülümseyerek tekrardan sarıldım.
Bahadır Ağabey, benim için bir nevi babaydı. Küçükken tüm çocuklara iyi davranır ama bana ayrı davranırdı. Sebebini sorduğumda benim diğer çocuklardan daha zeki olduğumu ve çok daha erken büyüdüğümü söylerdi. O zamanlar anlamazdım ama şimdi çok net anlıyordum. Geri çekildim. “Seni çok özledim.” Eliyle kâküllerimi geri itti, aynı çocukluğumdaki gibi. “Hiç değişmemişsin.” Güldüm. “Sen de.” Arkasını döndüğünde eli belimdeydi.
Yetimhane binasına yürürken “Arabadaki kim?” dedi. Kenan’ı tanıdığını bildiğim halde “Üvey ağabeyim.” dedim. “Annemi öldüren kişi.”
“Sana nasıl davranıyor?” diye sordu bu sefer. Omuz silktim. “Bana kötü davranamıyor. Davranamaz.” Çekingence ona baktım. “Uzun süredir gelemiyorum ve bunu sen de biliyorsun ama kırılmıyorsun değil mi? Ya da üzülmüyorsun? Çünkü işlerim oluyor, bazen yemek yemeyi bile unutuyorum.” Gülerek baktı. “Yemek yemeyi unuttuğun belli. İstersen ağabeyinle konuşayım.”
“Bu onun sorumluluğu değil ki. Unutan benim. Hem o zorluyor, ben yemeyi reddediyorum.” Kaşlarını çattı. “Ne demek ’reddediyorum’?” Arabadaki Kenan’a baktı. “Sen git. Ben ağabeyinle konuşacağım.” Derin bir nefes verdiğimde arkasını döndü ve arabaya doğru yürümeye başladı.
Onu ikna etmeye bile çalışmamıştım. Katır inadına sahipti.
Önüme dönerek eski binaya girdim. Beni tanıyan küçük çocuklara el salladım. Kadınlar üçüncü zaafımken çocuklar ikinci zaafımdı.
Müdire yazan kapının önünde durdum. Ahşap kapıya ritimli bir şekilde vurduğumda Suna Hanım’ın “Gel,” diyen sesini duydum. Pirinç tokmağı çevirerek odaya girdim. İçeriye girdiğim anda oturduğu sandalyeden kalkıp “Abla!” diye bana doğru koşan altın sarısı saçlara sahip kız ise birinci zaafımdı.
Hafifçe eğilerek onu kucağıma aldım ve etrafımda birkaç tur döndüm. “Ablam benim!” Kıkırdayarak geri çekildi. Büyük mavi gözlere, yuvarlak bir yüze, beyaz bir tene ve oldukça tatlı duran büyük yanaklara sahipti. Yanağından öptüğümde tekrardan kıkırdadı. “Gideceğiz değil mi bugün?” kafamı salladığımda kucağımdan indi. “Arel Ablam nerede?”
“Berk’in yanında durması gerekti Nil’im.” dedim hafifçe gülerek. “Arel Ablan ve ben biraz yaramazlık yaptık.”
“Ne yaptınız?” dedi heyecanla. “Çığlık attık.” Gözleri kocaman açıldı. “Ben de atabilir miyim?”
“Birazdan.” Güldüğünde kafamı kaldırarak önümdeki yaşlı kadına baktım. Beyaz ve kısa saçlarını kulağının arkasına sıkıştırarak ayağa kalktı. Kahverengi küçük gözleri doluydu. Ellerini önünde birleştirdi. Nil’e baktım. “Sana ne öğrettim ben?” Nil arkasını dönerek Suna Hanım’a koştu. İkisi sarılırken telefonum çaldı. Arel görüntülü arıyordu. Aramayı yanıtladım.
Arabada mıydı o?
Kaşlarımı çattığımda güldü. “Evet, ağabeyimi ikna ettim. Geliyoruz ama tek bir şart var. Ben de malikâneden ayrılamam.” Güldüm. “Bu daha iyi bir şart.” Nil pembe sırt çantasıyla yanıma geldiğinde telefonumu Nil’e verdim. Arel neşeyle “Nil,” dedi. “Merhaba ablam. Yakında geleceğim yanınıza.” Nil “Gerçekten mi?” diye sordu. Onlar konuşurken Nil’in çantasını aldım. Suna Hanım’a bakarak “Gidelim,” dedim. Dolu gözleriyle kafasını salladı. Yanıma geldiğinde arkamı dönerek kapıyı açtım.
Kapının önünde bir sürü çocuk vardı.
Küçük bir kız “Nil,” dedi, ağlamak üzereydi. “Sen de mi gidiyorsun?” Nil telefonu indirerek “Gidiyorum, Mine.” dedi. “Ablamla.” Mine ağlamaya başladı.
“Ama söz vermiştik, Nil. Gök’te gitmeni istemiyor. Niye gidiyorsun?” Burnunu çekti. Yuvarlak bir buruna ve küçük bir yüze sahipti. Siyah kıvırcık saçları ve esmer bir teni vardı. Dolu gözleri kahverengiydi. Nil “Yine geleceğim.” dedi. “Sen de gidince yanına da geleceğim.” Mine gözlerini sildiğinde “Şeker getirmeye devam edeceğim.” dedim. “Merak etme, Mine.” Mine, Nil’e sarılınca “Gök nerede?” dedim. Mine burnunu çekti. “O çok uyuyor. Geldiğinden beri uyuyor.”
Omzumun üstünden Suna Hanım’a baktığımda “Hipersomnia.” dedi. Derin bir nefes vererek önüme döndüm. “Uyandırmayalım o halde. Gök uyumaya devam etsin.” Nil kafasını salladığında çocuklar geçmesi için kenara çekildiler.
Hepsinin yüzünde mutlu ama hüzünlü ifade vardı.
Çocukların yanından geçtik. Yetimhanenin döküntülü koridorundan geçerek bahçeye çıktığımızda Bahadır Ağabey ve Kenan’ı sigara içerken gördüm. Yanımdaki Nil telefonumu bana uzatınca aldım. Arel “Ağabeyim az önce Kenan Ağabey ile konuştu.” dedi. “Biz bir saate geleceğiz. Biz gelince birlikte yemek yiyecekmişiz.” Telefona yaklaştı. “Ne oluyor?” Bahadır Ağabeyin yüzündeki neşeli gülümsemeyi görünce dudaklarımı ıslattım. “Ben çözdüm her şeyi.”
“Ne olmuş?”
“Gelince sana bayağı çok şey anlatacağım.” dedim. “Üç Harfli bir beyi de.”
“Ne?” Güldüm. “Gelince.” Göz devirerek “Daha hızlı sürer misin ağabey?” dedi. “Lilya’nın anlatması gereken şeyler varmış.” Berk’in güldüğünü duydum. “Yine ne yapmış?”
“Bir şey yapmadım.” Kenan ve Bahadır Ağabeyin yanına vardığımızda Kenan tersçe “Binin artık.” dedi. Bahadır Ağabeye öldürecekmiş gibi bakıyordu. “Sen bin.” dedim her zaman durmam gerektiği gibi sakince. “Biz de bineceğiz.” Kenan sinirle arabaya bindiğinde Bahadır Ağabeyin boynuna kollarımı doladım. “Ne konuştunuz?” Geri çekildiğimde “Babalar ve ağabeyler arasına girme, küçük hanım.” dedi. Güldüm. Kenan’dan öğrenirdim.
Nil’de Bahadır Ağabeye sarıldığında biz de arabaya bindik. Kemerimi takmadan Kenan hızla sürmeye başladı. Kemerimi takarak “Nil arabada.” dedim. “Yavaş sür.” Kenan beni dinlemeden daha da hızlandığında “Nil, kemer tak.” dedim. Nil arkama oturarak kemerini takınca telefondaki Arel “Kenan Ağabey,” dedi. “Arabada iki kız var. Yavaşla.” Kenan bizi duymazlıktan geliyordu. Dişlerini sıktığı belirgin elmacıkkemiklerinden belli oluyordu, direksiyonu o kadar çok sıkıyordu ki parmak boğumları beyazlaşmıştı.
Ona şimdi bulaşırsam bana patlardı.
Bulaşmamayı seçerek Arel’e baktım. “Ne zamana geliyorsunuz?”
“Bir saatten daha az bir süre.” Güldüm. Aklıma gelen şeyle “Nil’in hediyesi için daha erken gelin.” dedim. Nil merakla “Ne hediyesi?” dedi. Omzumun üstünden ona baktım. “Hediye erken söylenirse sürprizi mi kalır?” Ayaklarını koltuğa vurarak kollarını göğsünde birleştirdiğinde Kenan, dişlerinin arasından “Nil, yapma.” dedi. Nil ona inat ayakkabılarıyla koltuğa bastığında Kenan “Nil!” diye bağırdı. Buna karşılık kaşlarımı çattım. “Ona bağırmayı aklının ucundan bile geçirme. Ağzını seviyorsan tabii.” Kenan dişlerini sıkarken “Ben sürebilirim.” dedim. Aniden duygu değişimi yaşamama alışkın olan Kenan “Hayır.” dedi. “Ama neden?”
“Ölmek için çok gencim.” Kınar gibi ona baktım. “Yirmi dörde az kaldı. Bence bekâr kalmak için çok yaşlandın.” Bıkkınca bana bakınca Arel kahkaha attı. Ona baktım. “Sarp hâlâ evlenme teklif etmedi.”
“Daha yirmi birimdeyim ben canım. Hem gencim hem güzelim. Kendine bak. Sevgilin de olmadı.” Göz devirdim. “Eğer yanımda delirmeyeceğini düşünen bir deliyi bulursam belki.” Bu sefer Arel göz devirdi. “Öyle biri yok. Şansına küs.” Yapmacık bir şekilde güldüğümde Berk’in sesini duydum;
“Öndeki siz misiniz?” Camımı aralayarak yumruğumu kaldırdım ve orta parmağımı usulca yukarı kaldırdım. Berk güldü. “Sizmişsiniz.” Kenan hızla kolumdan tutarak elimi içeriye geri soktu. “Delirdin mi? Ya başkası olsaydı?”
“Başkası olsaydı o zaman düşünürdüm.” Derince ofladı. “Bana sigara yak.”
“Emredersin paşam. Votka da ister misin?” Güldü. “İsteseydim söylerdim. Sigara yak.” Nil arkadan “Votka ne?” diye sorunca Kenan’ın ağzını kapattım. “Acı içecekmiş. Ağabey söyledi.” Nil acı şeylerden nefret ederdi.
Tiksintiyle yüzünü buruşturdu. “İğrenç.” Güldüğümde Kenan ağzındaki elimi çekti. “Şunu yapma diye kaç kere söyleyeceğim?”
“Makyajın bozulmaz merak etme.” Arel gülmeye devam ederken Nil “Abla!” dedi. “Gök niye sürekli uyuyor?”
“Hasta diye.” diyerek yanıtladım onu. Anlamadığına emindim. Yine de kafasını salladı. “Biliyor musun abla, ben üç tane yılan kitabı bitirdim!” Olduğum yerde irkilirken “Aferin.” dedim. “Çok gerekli kitaplar.”
“Eve yılan sipariş ettim.” Hızla Kenan’a döndüm. “Ne?” gülmüyordu, aksine oldukça ciddiydi. “Evet, doğru duydun.” Derin bir nefes verdiğimde “Ve geldi.” dedi. “Yatağına koydurdum.” Arel’e baktım. “Yanında yatıyorum.”
“Bana ne.” dedi art arda omuz silkerek. “Tek yatacağım ben.”
“Terasta uyuyacağım o zaman.”
“Ya da havuzda.” Kenan’a döndüm. “Bunu yaptın mı yapmadın mı?” Hafifçe güldü. “Henüz değil ama yapacağım. Her an getirtebilirim.” Geniş omzuna vurdum. “Çok komiksin!” Kırmızı ışıkta durduğumuzda Berk’in beyaz Honda’sı yanımızda durdu. Aklıma gelen fikirle “Nil,” dedim. “Şimdi ceza almamıza sebep olan şeyi tekrardan yapacağız.” Kenan çatık kaşlarla bana bakınca “Çığlık atacağız.” dedim. Arel güldü. “Ben tekrardan ceza almaya razıyım.” Güldüğümde Arel, Nil ve ben aynı anda tiz, yüksek ve uzun bir çığlık attık. Ekrandan gördüğüm kadarıyla Berk hemen Arel’in ağzını kapatmıştı. Kenan ise küfrederek kulaklarını.
Durarak kahkaha attım. Yeşil yanınca Kenan hızla tekrardan gaza bastı. Koltuğa yapışırken “Sinirlenme hemen.” dedim. “Gidince papatya çayı yapacağım sana özel olarak.”
“İstemem.” dedi tersçe. “Ölmek istemediğimi söylemiştim.” Malikâneye yaklaştığımızda camı sonuna kadar açtım. Saçlarım geriye uçarken yü-züme vuran soğuk bana iyi gelmişti. “Motorumla gelsem daha iyiydi.” Kendi kendime söylendiğimde Kenan kendi tarafından camı kapattı. “Saçmalamayı kes.” Göz devirdim. “Bir kere de izin ver.” Anında yaşadığım aydınlanmayla ona döndüm. “Ben niye senin izin vermene göre hareket ediyorum?” Arabayı otoparka park etti. İnmeden önce “Her delinin bir doktora ihtiyacı vardır.” dedi ve arabadan indi. Ardından şaşkınca bakarken Nil’de arabadan indi.
Berk, arabasını Kenan’ınkinin yanına park edince Arel arabada indi. Gülerek kapımı açtı. “Bıçak, sopa veya şiş? Hangisini istersin?”
“Hiçbirini.” dedim kendimden beklemediğim bir sakinlikle. “Sadece su. Başka bir şey değil. Suda boğacağım onu.” Kemerimi çıkartarak arabadan çıktığımda güldü. “Nil’i unutma.” Yanından sıyrılarak malikâneye doğru yürürken Baha, Kaya, Kutay, Mert ve Nil’i önümde gördüm.
Nil korkuyla dördüne bakıyordu.
Yanlarına giderek Nil’i kucağıma aldım. “Ablam,” Kollarını boynuma doladığında “Korkutucu canavarlar mı korkuttu seni?” dedim. Nil çekingence kafasını salladı. “Çok büyükler.” Yüzünü boynuma gömdüğünde ben de dördüyle birlikte dudaklarımı birbirine bastırmıştım gülmemek için. “Korkmana gerek yok.” dedim, hızlıca kendimi toparlayarak. “Bu canavarlar sana dokunamaz bile. Küçük sarı saçlı kızlardan korkuyorlar.” Güldüm. “Siyah saçlı kızların zekâsından da.” Baha gülerek “Korkmayız.” dedi. “Ama evet, zekân korkulmayacak gibi değil.” Onlara dil çıkartarak yanlarından ayrıldım. Malikâneye doğru yürürken Nil “Abla,” dedi. “Acıktım ben.”
“Ne yiyelim?” Mutfağa doğru yürürken sinirim uçup gitmişti. “Sandviç!” Gülerek onu yere indirdim. Elimi tutarak zıplamaya başladığında “Sadece sandviç mi?” dedim. Kafasını salladı. “Bahadır Ağabey hep veriyor, abla. Çok güzel tadı var!” Kafamı salladığımda birlikte büyük mutfağa girdik.
Buzdolabından salam ve tost ekmeği aldım. Aldığım domatesleri yıkar-ken Nil sandalyede oturmuş beni bekliyordu.
Sandviçi ona uzattığımda hemen aldı. Onun için büyük sayılabilecek bir ısırık aldığında gözleri büyüdü. “Aynısı olmuş abla!” Kıkırdadım. “Yaparım ben.” Doğrama tahtasını yıkadıktan sonra sıra bıçağa gelmişti. Kapı açılınca Kenan’ın sesini duydum;
“Kardeşim!” Yine bir halt etmişti.
Elimdeki bıçağı yıkamaya devam ederken “Ne var?” dedim tersçe. “Ne yapıyor-“ Elimdeki bıçağı görünce konuşmayı kesmişti. Gülerek bıçağı kenara koydum ve musluğu kapattım. “Dinliyorum. Ne var?”
“Birlikte bu gece bir davete gideceğiz. Berk ve Arel’de geliyor.” Nil’e baktı. “Ve tabii ki Nil de.” Nil sandviçini yemeye odaklanmıştı, bizi duymuyordu.
“Bunun sadece bir davet olduğuna emin misin?” Gülümsedi ve saçlarımı karıştırdı. “Zihnini kullan ve düzgün bir şeyler giy.” Kesin olarak bir şey vardı ve bunun içinde benim de rolüm vardı. Derin bir nefes vererek göz devirdim ve dağılan saçlarımı düzelttim.
Hâlâ gitmemişti. Kaşlarımı çattım. Yüzündeki o sinsi gülümseme de neydi?
“Yine ne yaptın?”
“Dans etmeyi unutmadığını düşünüyorum.” Kaşlarımı çattım. “Dans etmeyeceğim. Kimseyle.” Tekrardan güldü. “Sadece hazır ol kardeşim. Birlikte yemek de yiyeceğiz.” Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Benim bundan çıkarım ne?”
“İçli köfte yiyeceksin.” Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Dudaklarımı ıslatarak “Tamam.” dedim. “Ama sinirimin bozuk olduğu bir zamana denk getir.” Kahkaha atarak “Elbisen odanda.” dedi. Sinirlerim tekrardan bozulurken arkasını dönerek mutfaktan çıktı.
“Abla, oyun oynayalım mı?” Sandviçini bitiren Nil’e baktım. “Bol bol oyun oynayacağız ama bugünlük uyuyalım. Akşama enerjik olman lazım.”
“Nereye gideceğiz ki?” Gülümsedim. “Davete. Güzel bir davete.” Sandalyeden inerek esnedi. Gece boyu heyecandan uyumadığına emindim.
“Birlikte uyuyalım mı?” Kafamı salladım. “Uyuyalım.” Onu kucağıma aldığımda kafasını boynuma koyarak gözlerini kapattı. Birazdan uyurdu.
Sakin adımlarla mutfaktan çıktım. Merdivenle yukarı çıkarken annemin ninnisini mırıldanıyordum;
“Nerede bu küçük kız?
Ağlıyor, ağlıyor
Kimsesi yok mu buralarda?
Sesini duyuramıyor
Kimsesiz kız adın var mı senin?
Yok, yok olsaydı duyardı sesimi
Sen küçük kız neredesin?
Sesini duyamıyorum.
Adın var mı senin küçük kız?
Sessizce gidiyorsun habersiz.
Üzülür bu kadın sensiz
Neden gidiyorsun ki habersiz?" Ninni bitince Nil uyumuştu. Odama girerek Nil’i iki kişilik yatağıma yatırdım. Üzerini örterek yataktaki siyah kutuyu dolabımın önüne koydum. İçinde elbise vardı. Doğrularak perdeyi kapatacağım sırada siyah kişiyi tekrardan gördüm. Yüzünde sadece gözlerini görebildiğim siyah bir maske vardı. Uzağımda olmasına rağmen lacivert gözleri oldukça dikatimi çekiyordu. Adamın geniş omuzları ve uzun bir bedeni vardı. Apartmanın tepesinde durmuş bir şekilde bana bakıyordu. Ve bundan hiç şikâyetçi gibi de değildi.
Arkamdaki kapı açılınca Arel “Lil,” dedi. “Bana anlatacakların vardı.” Yanıma gelerek adama baktı. “O da kim?” Gülümsedim, adama bakmaya devam ederken. “Kendisi Üç Harfli Bey.” Şaşkınca bana baktı. “Ruhsal sıkıntıların olduğunu biliyorum ama şimdi de zihinsel sıkıntıların mı başladı? O sadece bir insan ve sen ona Üç Harfli diyorsun.”
“Adının üç harften oluşmadığına eminim.” Göz devirdi. “Sen kafayı yemişsin.”
“Belki de tek akıllı ben kaldım.” Düştüğü ikilemdeyken “Ne?” diyebildi sadece. Tekrardan Üç Harfli Bey’e baktım. Dudaklarımı okuduğuna emindim. Bu yüzden “Kardeşime zarar verirsen senin gözlerini oyarım.” dedim. Arel “Ben mi?” dedi. Kafamı iki yana sallayarak perdeyi camın önüne çektim. “Bahçede anlatabilirim.” Kafasını salladığında birlikte odadan çıktık.
Asansöre doğru yürürken “Akşam davete gidiyormuşuz.” dedi. Hevesle ona dönerek kafamı salladım. “Evet, inanabiliyor musun?” Garipçe baktı.
“Davetlerden ve buluşmalardan nefret edersin. Niye böyle davranıyorsun?”
“Kenan bana içli köfte ısmarlayacak çünkü.” Gülerek “Anlamalıydım.” dedi. “İçli köfte ve sen yakında evleneceksiniz.”
“Umarım.” Birlikte gülerek asansöre bindiğimizde “Az önce gördüğün bey var ya,” dedim. Kafasını salladı. “Sanırım her şeyi en baştan anlatmam gerek.”
“Mümkünse.”
“Dün akşam ıslandıktan sonra odama çıkmıştım ya,” Kafasını salladı. “Uyumuşum. Uyandığımda cam açıktı. Kapatmak için kalktığımda küçük bir yansıma gördüm. Biri beni dürbünle izliyordu.” Kıkırdadığımda asansör durmuştu. Bahçeye doğru yürürken “Ben ona inat olarak bir şey yaptım.” dedim. Bıkkınca “Ne yaptın?” dedi. Gülerek ona yumruğumu gösterdim ve usulca orta parmağımı kaldırdım. Bıkkınca baktı. “Tanımadığın biri.” Güldüm. “Dahası var. Odama girdiğine eminim. Bu sabah uyandığımda pencereden kaçtı.”
“Beşinci katta odan var.” Kafamı salladım. “Terastan kaçmış olmalı ama nasıl? Bir de hatırlarsan mesaj vardı.” Her şey kafasında oturmuş gibi “Bağlantılı!” diye bağırdı. Kafamı salladım. “Ve büyük ihtimalle başım belada.”
“Kenan biliyor mu?” Kafamı salladım. “Bana dokunamaz ama.” Birini öldürürken yaptığım şekilde gülümsedim. “Parmaklarını teker teker kırmak zevkli olacak.” Derin bir nefes verdi. “Başına bir şey gelmemesi için uğraş.” Bahçeye çıktığımızda “Aa,” dedi. “Elbise giyecek misin sen?” Kafamı salladım. “İçli köfte de yiyeceğim.”
“Elbisen nasıl?” Omuz silktim. “Şimdiden bakıp neden kendi sinirimi bozayım? Akşam göreceğim zaten.” Koltuklarda oturan Berk ve Kenan’ın yanına vardığımızda Arel, Berk’in yanına oturdu. Ben Kenan’dan uzağa oturacakken bileğimi tutarak beni yanına çekti. Ansızın çekişi koltuğa düşmeme sebep olurken ona göz devirdim. “Sinirimi bozma.”
“Konuşacağız. Otur.”
“Oturacaktım zaten.” dedim dişlerimin arasından. “Senden uzakta ama.” Koltuktan kalkarak sağ çaprazımdaki tekli koltuğa oturdum ve bağdaş kurdum. “Akşama kimden kurtulacağız?”
“Bir kadından.” Arel ile aynı anda kaşlarımı çatarak Kenan’a baktık. “Kadın?” Kenan, Arel’e baktı. “Bir kadın. Küçük kızları para karşılığında satan bir yetimhane müdürü.” Duyduklarım karşısında kanım çekilirken “Ne?” diyebildim sadece. Arel’e baktım. “Birkaç saat içinde her şeyine erişebilir misin?” Kafasını salladı. “Bulurum.” Kenan “Kendi kızlarını da sattı.” dedi. “Kocası zihinsel engelli. Hiçbir şeyi düzgün anlayamıyor. Kadın ise bugün davette ikiz çocukları olduğunu söyleyecek. Biz ise dikkat çekmeden kadını öldüreceğiz.” Bana baktı. “Aslında sen öldüreceksin çünkü kimse her zaman kayıplarda olan birini aramaz.”
“Yapamam,” dedim kafamı iki yana sallayarak. “Çocuklara ne olacak? Küçük onlar. Yetim kalamazlar.”
“Zaten yetimhaneye yeni gelen çocukları kendi çocuğu olarak gösterdi.” Kaşlarım hâlâ çatıktı. “Hayır.” dedim tekrardan. “Onca çocuğa ne olacak? Ya satılan çocuklar? Yaşıyorlar mı?” Derince nefesini verdi. “Hepsi ölmüş.”
Neden çocuklar? Onlar daha küçücüklerdi. Bunları hak edemezlerdi.
“Ölmüş mü?” Çatık kaşlarım gevşedi. Donuk bakışlarımı yere indirdim. Sinirden titriyordum. Onu hemen öldürmeliydim. En azından kalan çocukların yaşamaya hakkı vardı. Tekrardan Kenan’a baktım. “Ne zaman bu davet?”
“Akşam yedide.”
“Yani on saat var.” Ayağa kalktım. “Umarım elbise rahat hareket edebileceğim türdendir.” Kenan güldü. “En rahatı.” Gitmeden önce “Yanıma almam gereken bir şey var mı yoksa her şey var mı?” dedim. “Bıçaklarını alsan yeter. Davetten çıkmayacaksın. Kilerde gizli bir oda var. Kadın işlerini o odanın yakınında yapıyor.” Geri oturdum. “Yani?”
“Sen kadını öldürürken biz de çocuk sattığı insanları bulacağız.” Alayla güldüm. “Sana inanmıyorum.” Tek kaşını kaldırdı. Elimle onu gösterdim. “Mafya patronundan iyilik meleğine mi?” Tekrar güldüm. “Güldürme beni. Senin bu işten asıl çıkarın ne?” Arkasına yaslanarak çenesini kaldırdı. “Bilmek mi istiyorsun?”
“Mümkünse. Boşu boşuna bir kadını öldürmeyeceğim.” Dudaklarını ıslattı.
“Akman Aktan’ın yıkılmasını izleyeceğim. Öldüreceğin kadın Akman’ın birlikte olduğu bir kadın. Akman’ın zaafı yani.”
“Oha,” dedim neşeyle. “Başka dedikodu var mı?” Güldü. “Akman, herkesin önünde itibarını kaybedecek. Nişanlısı da orada olacak.” Kaşlarımı kaldırdım. Akman Aktan, Kenan’dan sonraki en güçlü kişiydi. İşadamı olarak biliniyordu ama Yeraltı Dünyası’nın en sadist insanıydı. Onu tanıyordum, birkaç kere bana dokunmaya kalkmış ve cevabını en net şekilde almıştı. Hâlâ arada bana mesaj atıyor, Tekrardan bir şansımız olabilir mi, diye soruyordu. İşin komik tarafı ise ben, onu sevmiyordum ve bir kere bile kabul etmemiştim. Şimdi ise yıkılışını izlemek ikimiz için de eğlenceli olacaktı.
“Söyleyin ona, bandajlarını bu sefer unutmasın. Sinirimi tekrardan bozdu.”
“Yine ne yazdı?” Gülerek Berk’e döndüm. “’Tekrardan bir şansımız olabilir mi? Bu sefer seni kırmayacağıma emin olabilirsin.’” Kahkaha attım. “Yakında eli kalmayacak, hâlâ yazıyor, beyinsiz.” Ayağa kalkarak malikâneye doğru yürürken Arel peşimden geliyordu.
Malikânenin giriş katı oldukça genişti. Kapıdan girip on adım sola attığımda yemek salonu, yemek salonunun yanında sırayla büyük ve küçük mutfak vardı. Büyük mutfakta yemek hazırlanırken küçük olanda içecek hazırlanıyordu. Duvarlarda Kan sülalesinin fotoğrafları vardı. Bazı fotoğraflarda ben de vardım.
Kapının hizasında Kenan’ın çalışma odası ve solunda salon vardı. Malikânenin sağı ise merdiven ve asansör oluşturuyordu. Asansörün sağında ise alt kata inen merdivenler vardı. Alt kat beş odadan oluşuyordu ve benim de kendime ait bir odam vardı. Beş numaralı oda.
Kenan’ın çalışma odasına girerek laptopumu aldım ve Kenan’ın koltuğuna oturdum. Bilgisayarı masaya koyarak açtığımda Arel, masanın önünde, soldaki koltuğa oturdu. O sıradaki kurbanı araştıracaktı. Ben de öldüreceğim kadını.

Birinin beni sarsmasıyla hızla gözlerimi açtım ve kafamı kaldırdım. Kenan beni uyandırmıştı. “Git ya,” Kafamı geri uyuşmuş koluma koydum. Çok uykum vardı. Kenan güldü. “En son araştırma için gelmiştin.” Gözlerimi açmadan “Araştırdım ve uyudum.” dedim. “Şimdi git. Uyuyacağım.”
“Islanmak istiyorsan benim için sorun yok.” Anında kafamı kaldırdım. “Su olmaz.” Gülerek laptopumun ekranını indirdi. Ayağa kalktığımda kolum karıncalanıyordu. Uyuşuk olan sağ kolumla Kenan’ın koluna vurduğumda “Beynin hâlâ uyanmadı mı?” dedi. Omuz silktim. “Kolum uyuşmuş.” Kenan göz devirirken Berk güldü. “Mükemmel bir ilişki.” Arel’i dürtmeye devam ederken Arel birden gözlerini açtı. “Gitmen için illa küfür mü etmem gerekiyor?” Berk’e bağırınca “Arel kalk.” dedim. “Bilgileri unutma, kalk hadi.” Arel kısık sesle küfrederek ayağa kalktı. Kenan “Siz ikiniz iyice terbiyesizleştiniz.” dediğinde göz devirdim. Kenan’ın önünden geçerek odadan çıkacağım sırada “Arel’in elbisesi de odanda.” dedi Kenan. Arel yanıma gelince birlikte asansöre yürüdük.
Merdivenleri tercih ederdim ama Arel merdivenlerden nefret ederdi. Üç kere merdivenlerden yuvarlanmıştı, oldukça doğaldı.
Asansöre bindiğimizde Kenan “Lilya,” dedi. Asansörden kafamı uzatarak ona baktığımda “Dans etmeyi unutmadığını sanıyorum.” dedi. Göz devirmek için hazırdım ki “En az biriyle dans edeceksin.” dediğinde derin bir nefes vererek gözlerimi kapattım. Gözlerimi açarak sakince “Kenan,” dedim, sevecen bir ses tonuyla. “Tepemi attırma, tamam mı? Kimseyle dans etmeyeceğim.”
“İçli köfteyi unut o zaman.” Göz devirerek asansöre bindim. Beşinci katın düğmesine bastığımda Arel esnedi. Ona baktım. “Uyumak istiyorsan davetteki herkesin evini yakabilirim.” Kafasını iki yana salladı. “Evinden önce yetimhane müdiresi yanmalı.”
“Haklısın.”
Asansör beşinci katta durunca ikimiz de asansörden indik. Sessiz adımlarla odamın önünde durdum. Kapı kolunu indirerek hafifçe açtığımda uyanmış, dağınık saçlarıyla etrafa bakan Nil’i gördüm. Gülerek kapıyı açtım ve odaya girdim. Onu kucağıma alarak etrafımda bir tur döndüm. “Uyanmışsın ablam,” Kafasını salladı. “Gidecek miyiz?” Kafamı salladım. “Biz de hazırlanmaya geldik.”
“Ben ne giyeceğim?” Onu yatağa oturttum. “Hangi renk giymek istiyorsun?” Hemen yatakta zıplamaya başladı. “Pembe!” Gülerek kafamı salladım. “Nil,” Kenan’ın sesiyle üçümüz aynı anda kapıya baktık. Kenan kapının önündeydi ve yanında sarı saçlı bir yardımcı kadın vardı. “Gülin Ablan sana istediğin elbiseyi verecek.” Nil bana bakınca kafamı salladım. “Gidebilirsin. Giyinince de salonda bekle.” Nil “Tamam!” diyerek Gülin’in yanına gitti. İkisi asansöre bindiklerinde Arel kırmızı kutuyu elinde tutuyordu. “Bu benim büyük ihtimalle.” Kenan kafasını sallayarak kapıyı kapattığında siyah kutuyu elime aldım. Arel’e döndüm.
“İlk kim sinir krizi geçirsin?” Güldü. “Ben.” Elindeki kutuyu yatağın üstüne koyarak kapağını açtı. İçinden bordo bir elbise çıkınca Arel elbiseyi eline aldı. Üzerine tutunca elbisenin gece elbisesi olduğunu fark ettim. Ben de yanına giderek elimdeki siyah kutuyu yatağın üstüne koydum. Kapağını açarak içindeki siyah elbiseyi elime aldım.
“Sanırım delirmeyeceğim.” Arel gülerken elbiseyi kutunun içine koyarak kutuyla birlikte banyoya girdim.
Tişörtümün eteklerinden tutarak üzerimden çıkarttım. Siyah elbiseyi giyerek aynanın karşısına geçtim. Omuzlarımdan tutan ince askılar beyaz tenime zıt olarak mat siyahtı. Belime kadar tam oturan ama belimden sonrası genişleyen elbise giydiğim tek türdeki elbiseydi. Kenan bunu bilerek vermişti.
Şimdi ise en zor kısma gelmişti sıra; topuklu ayakkabılar. Ayakkabıları giymeden elime aldım ve geri odaya girdim. Arel makyaj masamda makyaj yapıyordu. Daha doğrusu bordo ruj sürüyordu. Yanına giderek tarağımı aldım. Saçlarımı tararken ruju kapattı ve dudaklarını birbirine bastırdı. Ayağa kalkarak “Lil,” dedi. “Bu sen misin?” Kâküllerimi tararken “Evet,” dedim. “Her zamanki gibi zorla elbise giydirilen Lilya benim.” Güldüğünde tarağı bırakarak ona baktım.
Bordo gece elbisesini tutan şey omzundaki ince askılardı. Belinden sonra genişleyen elbisesi benimkine benziyordu ama onun elbisesinin bacağında derin bir yırtmacı vardı. Ayakkabı olarak ise siyah topuklu giymişti. Benim aksime topuklu ayakkabılarla yürümeyi biliyordu. “Güzelsin.” dedim ona bakarak. “Her zamanki gibi kusursuz.”
“Sen de güzelsin.” Arkamı dönerek yürürken “Kesin,” dedim. Odadan çıktığımızda “Ayakkabılarını giymen gerekiyor.” dedi. “Elinde taşıman değil.” Yanımdaki Arel’e baygın bir şekilde baktım. “İçli köfte için geliyorum. Ayakkabılar da yürütmüyor zaten.” Asansöre bindiğimizde “Abartma.” dedi gülerek. “Sessiz olmadıkları için yürüyemediğini söylüyorsun.”
“Ayağının altındaki iki gökdelenle yürüyebilir misin?”
“Yürürsün.” Ona göz devirdiğimde zemin kata inmiştik. Salona doğru yürürken “Kenan Ağabey seni böyle götürmez.” dedi. “Götürmek zorunda. İşini yapmak için götürecek.” Salona girdiğimizde koltukta oturan üçlüyü gördüm. Kenan siyah takım elbise giymişken Berk, Arel’in elbisesi gibi bordo bir takım elbise giymişti. Nil ise tozpembe tütülü elbise…
Kenan ayağa kalktı. “Gideli-“ Beni görünce lafı yarım kalmıştı. Gözlerini kapatarak derin bir nefes verdi. “Zorlamadan giy şunları.” Gözlerini açtığında omuz silktim. “Orada giyerim. Yürümek istiyorum.” Nil yanıma gelerek elimi tutunca beşimiz birlikte malikânenin kapısına doğru yürüdük. Kenan arkamdan “Gelenekleri hatırlıyor musun?” dedi.
“Sövmemi istiyor musun?” Güldü. “Hatırlıyorsun. Yine de üstünden geçeyim; İlk benimle dans edeceksin ve sonrasında en az bir kişiyle dans edeceksin.”
“Hay anamı avradımı, neymişim ben?” Arel kahkaha atarken ben Nil yanımda diye sövmemiştim. Arel bunu fark ettiği için gülmüştü.
“Ağzına sahip çık.”
“Yakında ne kadar sahip çıktığımı göreceksin.” Kenan ofladı ve “Limuzine.” dedi, yanıma gelerek. Bahsettiği siyah limuzin otoparkta değil, demir kapının önündeydi.
“Annen gelmiyor mu?”
“O önceden gitti. Halletmesi gereken birkaç işi varmış.” Kenan’a kafamı sallayarak Nil’i limuzine bindirdim. Arkasından ben de bindiğimde Arel peşimden bindi. Kenan ve Berk en son bindiklerinde onlar karşımızda oturuyordu. “Umarım elbiseyi yakmam gerekmez.”
“Yakmazsan bu bir ilk olur.” Kenan’a dil çıkartarak kafamı Arel’in omzuna koydum. “Uykum geldi.”
“Uyuma, yakın.” Kenan’ı dinlemeden gözlerimi kapattığımda limuzin hareket etmeye başlamıştı.
Sessizlik içinde ilerleyen yolculukta aniden şakaklarıma saplanan ağrı yüzünden yüzümü buruşturarak gözlerimi açtım ve kafamı kaldırdım. “Biri konuşsun veya müzik açın. Başım çatlıyor.” Sessizlikte başımın ağrıdığını bilen Arel “Bildiklerimizi tekrar edelim.” dedi. Kafamı salladığımda konuşmaya başladı;
“Sen uyuduktan sonra ben bu kadın hakkında da biraz araştırma yaptım.” Kafamı salladım. “Yapmasan şaşardım.” Kenan, yanındaki kutudan çıkarttığı kulaklığı Nil’e uzatınca “Tak, Nil.” dedim. Nil kulaklığı taktığında kendi telefonumu bağladım ve Nil’in en sevdiği çizgi film olan Rafadan Tayfa açtım. Nil izlerken Arel’e döndüm. “Kadının adı İkra. Kızlık soyadı Engüç ama şimdiki soyadı Kaba. Kayıtlara geçen ama adı geçmeyen iki kızı vardı, öldü. Kızları sattığı adam aynı zamanda eşi olan Selim Kaba’nın kardeşi Rasim Kaba.” Kaşlarımı kaldırdım. “Müge Anlı’da böyle olay yok.” Arel gülerek devam etti;
“Şimdi satacağı kızları yetimhaneden evlat edindi, kendi yetimhanesinden. Biri on yedi diğeri on beş yaşında iki kız. Hatta kadın.” Kaşlarımı çattım. “Yetimhaneden aldığı iki kız bebek değil miydi?” Kenan derin bir nefes verdi.
“İkiz çocuklara hamile ve iki genç kızı satacak.” Kaşlarımı çattım. “Hamile birini öldürmem.” Annem de hamileyken ölmüştü. “Birkaç güne doğuracağına eminim.” Çatık kaşlarla bakmaya devam ederken “Ama hâlâ hamile.” dedim. “Bu kadını anca doğurduğunda öldürebilirim. Yoksa hayır, öldürmeyeceğim. Hiçbir çocuk doğmadan ölmeyecek.”
“Yapabileceğimiz bir şey yok.” Araba durdu. Çatık kaşlarımla tekrardan kafamı iki yana salladım. “Hayır. Kızları kurtarırım ama kadını öldürmem. Öldürmenize de izin vermem.” Arel elimi tuttu. “Çocukların masum olduğunu ben de biliyorum ama kadın ölmezse kızlar ölecek. Seçim yapman gerekiyor.”
Seçim. İkilem. Seçenek. Neden hep seçenek seçmem gerekiyordu? Bir seçeneğimin sebebi neden diğer seçeneğimi de etkiliyordu? Bundan nefret ediyordum.
“Hayır,” dedim, gözlerim dolmuştu. “Öldüremem, hayır.”
“Zaman kalmadı, Lilya. Ya kadın ölecek ya da kızlar.” Berk arabadan indiğinde elini Arel’e uzattı. Arel inmeden önce “En doğru seçim kızların yaşaması.” dedi ve gülümseyerek Berk’in elini tuttu. Zarifçe limuzinden indiğinde Kenan’da indi. Topuklularımı giyerek Kenan’ın uzattığı elini tuttum. Limuzinden indiğimde etrafımda bir sürü flaş patladı.
Nil ardımdan indiğinde kulaklığı koltukta bıraktı ve telefonumu bana verdi. Kenan, ben ve Nil yan yana davet salonuna doğru yürürken Nil etrafa alışmaya çalışıyordu. Elini daha sıkı tuttuğumda bana baktı. Gülümsedim. Yedi yaşındaydı. Benim gibi kâkülleri vardı. “Sadece en güzel şekilde gülümse.” dedim. “Bir daha böyle yerlere gelmeyeceğiz ama bu seferlik gülümse.” Kafasını sallayarak kameramanlara el sallarken gülümsedi.
Kırmızı halıda büyük davet salonuna girdiğimizde Kenan’ı takip ettim. Davet alanına gitmiyordu. Merdivenlerden sola dönerek uzun koridorda yürürken etrafta kimse yoktu. Kenan “Nil,” dedi. “Arel Ablanın yanında durman gerekiyor. Ablan ile konuşmamız gerek.” Nil bana bakınca kafamı salladım. Arkamızdan gelen Arel, Nil’i aldı. İkisi davet salonuna doğru yürürken Arel omzunun üstünden bana baktı. Hüzünlü bir şekilde gülümseyerek önüne döndü.
Geri önüme döndüğümde Kenan tahta bir kapıyı açmış, girmem için bekliyordu. Kapıdan girdiğimde peşimden girdi. Geniş odada ahşap bir masa, iki koltuk ve sehpa dışında bir şey yoktu. Bir de masanın arkasındaki benim de olduğum aile fotoğrafı.
Kenan masaya ilerleyerek üstündeki sigara paketini aldı. Kendine sigara yakarken “Otur.” dedi. Şu anda ağabeyim değildi. Hakan Kan gibi acımasız bir pislikti.
Onu dinlemeden sırtımı duvara yasladım. Kollarımı göğsümde birleştirerek ona baktığımda “Seçim yapman gerekiyor.” dedi. “Kimseyi öldürmeyeceğim. İşin aslı farklıymış, Kenan. Ben hiçbir kadını öldürmeyeceğim. Çocukları da satsa iki can taşıyor. O çocukları boşu boşuna öldürmeyeceğim.” Sakince dinledi. Ardından “Sana bir seçenek sunmuyorum.” dedi, ciğerlerindeki dumanı üflerken. “İkra Kaba bu gece ölecek!” Kollarımı indirerek sırtımı duvardan ayırdım. “Hayır. Kimseyi öldürmeyeceğim.”
“Sana seçenek sunmuyorum, Lilya.” Dayanamayıp bağırdım;
“Sırf düşmanın zayıf düşsün diye iki çocuğu öldürmeyeceğim! Yaşamak onların hakkı! En çok çocukların hakkı! Ve sen, sırf düşmanın zayıf düşsün diye onların hayatlarıyla oynayamazsın!”
“Eğer çocukların kurtulmasını istiyorsan İkra’yı öldüreceksin. Başka seçenek yok.” Sigarasını küllüğe bastırarak söndürdü. Bana doğru gelirken çatık kaşlarımla ona bakıyordum. Tam karşımda durarak üstten bana baktı. “Ya İkra’yı öldürürsün ve içinde yaşadığın hayaline devam edersin ya da İkra’yı öldürmez, Arel ile hapishanede çürürsün. Nil’de satılır ve geberir.” Tırnaklarımı avuç içlerime batırdım. Bunu neden yapıyordu?
“İğrenç bir insansın.” Güldü. “Biliyorum, şimdi ise emrimi uygulaman için süre veriyorum. Yoksa Nil’i bir daha asla göremezsin.” Gözlerim doldu ama ağlayamadım. “Ben onu ölümden kurtarırken sen neden onu öldürmek istiyorsun?” Güçsüz çıkan sesimle daha çok güldü. “Her filmin sonu iyi bitmiyor, Lilya. O ölecek. Bunu değiştiremezsin, aynı yetim kalmanı değiştiremediğin gibi.” Beni yaramdan vurmasına daha fazla dayanamazdım.
“Aynı babana çekmişsin,” dedim güçlü tutmaya çalıştığım sesimle. “O da ölüm emrini verirken böyleydi. Pislikti.” Dediklerimi zerre umursamadan “Rolünü iyi oyna.” dedi. “Nil’i seviyorsan rolünü iyi oyna.”
Kadınları kurtarırken asıl kurtarılması gerekenin ben olduğumu unutmuştum.
“Nil’in kılına zarar gelirse seni öldürmekte bir an bile tereddüt etmem.”
“Bunun için sabırsızlanıyorum.” Onu göğsünden sertçe iterek kapıya yöneldiğim sırada “Lilya,” dedi. Omzumun üstünden ona baktığımda cebinden çıkarttığı iki bıçağımı bana verdi. Bıçaklarımı elimde tutarken “Nereme saklayayım bunları?” dedim. Ayakkabılarımı gösterdi. Göz devirerek bıçaklarımı topuklularımın içine koydum.
Derin bir nefes verdiğimde kapıyı açtı. Önden çıktım. Yan yana yürürken topuklu seslerim salonda yankılanıyordu.
Koridorda ilerlerken kapının hemen karşısındaki davet salonunun kapısının önünde durduk. Görevli korumalar kapıyı açınca Kenan ile senkronize bir şekilde kırmızı halı serilmiş merdivenden inmeye başladık. Biz yürürken büyük salonda yankılanan tek ses ayakkabılarımdan çıkan sesti.
Merdivenlerin sonunda durduğumuzda büyük salondaki yüzlerce kişi aynı anda alkışlamaya başladı. Flaşlar yüzümüze patlarken tek yaptığım donuk gözlerle bakmaktı.
Alkışlar bitince Kenan, herkesin duyabileceği şekilde yüksek bir sesle “Davete katıldığınız için teşekkür ederim,” dedi. “Bugün aramızda bulunan sevgili kardeşim Lilya, yakından tanıdığı birinin mutlu haberini vermesi için özel olarak burada bulunuyor.” Eliyle kalabalığın arasından İkra’yı gösterdi. “İkra Kaba, neden bizimle mutlu haberini paylaşmıyorsun?”
Kırk üç yaşındaki İkra, kahverengi, uzun ve dalgalandırdığı saçları, esmer teni ve neredeyse burnuna gelen karnıyla kürsüye ilerlerken herkesin bakışları onda idi. Biri hariç;
Salona girdiğimden beri gözleri üzerimden ayrılmayan bir çift lacivert göz.
İkra, mikrofona eğilerek “Kırmayıp geldiğiniz için hepinize teşekkür ederim.” dedi. “Sizlere vermek istediğim bir haberim var. Yakında ikiz çocuklarım doğacak.” İkra gülümserken herkes onu alkışlıyordu. Ben de yalandan alkışlamayı seçtim çünkü her hareketimi çeken onlarca kameraman vardı. İkra gülümsemeye devam ederken “Hepinize geldiğiniz için tekrardan teşekkürler.” dedi. Salonda klasik bir müzik çalmaya başladı-ğında Kenan hafifçe belime dokundu. Yürümemi istiyordu.
Arel, Berk, Nil, Kenan’ın sevgilisi İlayda ve üvey annemin olduğu locaya doğru yürürken lacivert gözlü adamı bakışlarını hâlâ üzerimde hissediyordum.
Nil’in yanına oturduğumda İlayda’ya baktım. Nil kadar olmasa da o da sarışındı ve mavi gözlüydü. Kenan yanına oturunca elini Kenan’ın bacağına koydu. Kimse konuşmazken Kenan masanın altından ayağıma dokundu.
Rolümü oynamamı istiyordu.
Nil masadaki poğaçayı yerken Arel’e baktım. Diğerlerinin aksine anlamıştı Kenan’ın yine beni zorladığını. Endişeyle gözlerime baktığında her zaman yaptığım gibi duygularımı açarak bakmadım. Aksine bakışlarımı donuklaştırdım. Dişlerini sıkarak Kenan’a baktığında Kenan oldukça ciddi bir şekilde bana bakıyordu.
Gergin ortamı dağıtmak için gülümseyerek Kenan’a baktım. İstediği gibi yapmalıydım. Ayağa kalkarak elini zarifçe bana uzattı. “Dans edelim,” İzin istemiyordu, emir veriyordu. Elini zarifçe tutarak ayağa kalktım. Birlikte dans pistine doğru yürürken elimi gereğinden fazla sıkıyordu. Bu bir uyarıydı; Ona itaat etmemi söylüyordu.
Gülümsemeye devam ederken dans eden diğer insanların arasına karıştığımızda kameralar bizi çekiyordu. Yine zarifçe belimi tuttuğunda dans etmeye başladık.
“Gülümsemeye devam et.” dedi tehditkâr bir ses tonuyla. Sesinin aksine gülümsüyordu. “Ve dans edeceğin kişiyi seç.” Müzik biterken elini belimden, elini elimden çekti. Aramızda bir adım varken saçma gelenek olarak reveransla selamladık birbirimizi.
Elbisemin eteklerini bıraktığımda aynı anda yavaşça doğrulduk. Locaya gitmek için tekrardan elini uzatmıştı ki yanımda duran kişiyle Kenan ile bakışlarımız aynı anda yanımdaki adama döndü.
Salona girdiğimden beri beni izleyen lacivert gözlü adamdı. Kenan’dan uzun bir boyu vardı. Benim gibi simsiyah saçlara ve esmer bir tene sahipti. Dalgalı saçlarından birkaç tutamı alına düşmüştü. Yüzündeki küçük tebessümle bana baktı. “İzninizle, dans edelim mi?” Kenan’dan ve karanlığından uzak durmak için adamın büyük elini tuttum. Kenan yavaşça yanımızdan ayrıldığında salonda farklı bir şarkı çalmaya başladı. Adam elini belime koyduğunda elinin ne kadar hafif olduğunu fark ettim. Sanki dokumuyordu. Elimi omzuna koydum. Gülümsemeye devam ederken “Adınızı öğrenebilir miyim?” dedim. “Çakır,” dedi gözlerime bakarken. “Adım, Çakır Arkan.”
Çakır Arkan mı?
Adı oldukça tanıdıktı. Zihnimi zorlayınca adının nereden tanıdık geldi-ğini hatırladım. O da Yeraltı Dünyası’nda tanınıyordu. En çok korkulan kişiler listesinde birinci sıradaydı. Gözlerim korkuyla büyürken kulağıma yaklaştı. “Ben kadınlara zarar vermem, aksine polisleri kurbanlarına gönderen asıl kişiyim.” Geri çekildiğinde gülümsememi bozmadım. Rolümü oynamaya devam ettim. “Hapishanede olsam daha rahat yaşarım.” A, hayır. Bunu içimden söylemem gerekiyordu.
Kaşlarını çattı. “Ağabeyiniz size zarar mı veriyor?” Kafamı iki yana salladım. “Hayır.” Müzik biterken “Sırtınızda birkaç leke gördüm.” dedi. Gülümsedim. “Küçükken dövme yapmaya meraklıydım.” Müzik bitince ellerimi çektim ama o, elimi tuttu. “Masamıza kadar gelmek ister misiniz? Arkadaşlarım sizinle bizzat tanışmak istiyorlar.” Locada oturan Kenan’a baktığımda pürdikkat beni izlediğini gördüm. Koyu kahveleri buradan görebileceğim kadar sinirli bakıyordu.
“Olur,” dedim tekrardan Çakır’a dönerek. Elimi elinden çektiğimde dirseğini hafifçe kırarak önden geçmem için elini uzattı. Yürürken üzerimde çok fazla göz vardı ve bundan nefret ediyordum.
Yanımda yürürken “Sanırım balkondalar,” dedi. İkimiz kalabalığın arasından geçerek balkona çıktığımızda yüzüme vuran soğuk rüzgâr bana iyi gelmişti. Büyük balkonda bizimle birlikte altı kişi vardı.
Yanlarına vardığımızda Çakır “Arkadaşlar,” dedi. Hepsi bize dönerken yeşil saçları olan kadın “Merhaba,” dedi elini uzatarak. “Adım Çimen,” uzattığı elini sıktım. “Lilya. Memnun oldum.” Çimen’in kumral bir teni ve kahve gözleri vardı. Elimi çektiğimde mavi gözlü, uzun kahverengi saçlara sahip ve beyaz tenli kadın elini uzattı. “Adım Derin. Memnun oldum.” Gülümseyerek elini sıktığımda siyah saçlı, yeşil gözlü ve hafif kumral tenli olan adam “Atakan.” dedi. Gülümsedim. Son olarak sarı saçlı, mavi gözlü ve esmer olan adam “Ben de Soner. Memnun olduk, Lilya.” dedi. Hepsine gülümsedim. “Tanıştığıma memnun oldum. Müsaadenizle, kardeşime bakmalıyım.” Arkamı dönerek içeriye doğru yürürken ayak seslerini arkamda duydum. Yine de duymamış gibi yaparak yürümeye devam ettim.
Salona geri girdiğimde locada Nil’i ve Arel’i göremedim. Kaşlarımı çatarak Kenan’ın yanına doğru yürürken bakışları üzerimdeydi.
Tam karşısında durarak “Nil ve Arel nerede?” dedim. Kenan’ın yerine Berk “Nil’in midesi bulandığı için gittiler.” dedi. “Malikâneye mi?” Kenan “Rolünü unutma.” dedi. “İşini halledene kadar buradayız, gerekirse sabah olacak ama o kadın bugün ölecek, Lilya. Öldüreceksin.” Dişlerimi ve yumruklarımı sıkarken “Bunun hesabını vereceksin.” dedim. “Ne olursa olsun.” Çenemi kaldırarak üstten ona baktım. “Üç olacak. Doğmayan üç bebeğin hayatı senin yüzünden bitecek.” Tek kaşını kaldırarak arkasına yaslandı. “İkisini sen öldüreceksin. Ben değil ve ayrıca şu anda öldürmezsen polise gitmem gerekecek.” Sinirimden titrerken “Lilya,” diyen İkra’nın sesini duydum. Arkamı dönerek ona baktım. “Yardımın lazım.” Kafamı salladım. “Elbette.” Arkasını dönerek yürümeye başladığında beklemeden peşinden gittim.
Salondan çıkarak tahta kapılı tuvalete girdiğimizde olması gerekenden fazla kadın gördüm. Üvey annem, İlayda, Çimen ve Derin’de buradaydı. İkra “Yardıma ihtiyacın olduğunu biliyoruz.” dedi. “Ağabeyinin seni tehdit ettiğini tüm salon anladı.”
Kalbim sızladı. Bana böyle davranmamalılardı.
Gülümsedim. “İyiyim. Başım dertte değil. Yanlış anlamışsınız. O sadece gergin ve biraz sinirli. Halledemediğimiz birkaç sorun oldu.” İkra beni şaşırtacak şekilde “Onun sorunları olduğunu biliyoruz.” dedi. “Bu yüzden geçmişimi ve hayatımı değiştirdik. Gerçek sandığın bilgilerim tamamen yanlış.” Kaşlarımı çattım.
“Sana nereden güveneceğim?” Gülümsedi. “Beni öldürmeye geldin.” Gözlerim kocaman açıldı. Kenan her şeyi fark ederse Nil’i öldürürdü. Öldürmese de ölmesini sağlardı çünkü acı çekmemden zevk alıyordu.
“Bunu yapmamalıydınız,” Ellerim titrerken düşünmem gerektiğini biliyordum ama artık çok geçti. Kenan, Nil’i öldürecekti. Kapıyı açtığımda arabasına binen Kenan’ı gördüm. Hızla ayrıldığında titreyen ellerimle telefonumu açtım. Hızlıca Arel’i aradım. Anında açtı. “Lil,”
“Arel,” dedim korkuyla. “Nil’i al ve ormana git. Hemen. Ölmenizi istemiyorum.”
“Ne oluyor?”
“Kenan geliyor, acele et. Anlatacağım ama önce Nil’i al ve ormana git. Kayıplara karışın gerekiyorsa.” Sorun olduğunu anlamıştı. “Tamam.” dedi ve aramayı kapattı.
Şimdi Kenan’a engel olmam gerekiyordu.
“Lilya,” Arkama baktığımda Berk, anahtarlarını bana attı. Havada yakalayarak kapıya koştum. Limuzinle gelmemize rağmen herkesin şahsi aracı buradaydı. Sebebi ise Kenan’dı.
Berk’in Honda’sına binerek anahtarı taktım. Gaza basarak direksiyonu sertçe çevirdim. Berk, sakinliğiyle herkesi sakinleştirebilirdi. Ben ise Kenan’ı durdurabilirdim.
Hızla yolda ilerlerken Kenan’ın malikâneye ulaşmamış olmasını diliyordum.
Malikânenin önüne arabayı park ederek indim. Kenan’ın arabası buradaydı ve Arel’in arabası burada değildi. Rahat bir nefes verdim. Şimdi ise Kenan’a engel olmam gerekiyordu ki Nil’e zarar gelmesin.
Koşarak malikâneye girdim. Topuklu ayakkabılarımı çıkartarak iki yana savurdum. Etrafta kimse yoktu, bu iyiye işaretti.
Kenan’ı ararken çalışma odasından çıktı. Asansöre doğru yürürken beni gördü. Kaşları çatık, boynundaki damar belirgindi. Bana doğru yürürken “Haberin vardı, değil mi?” dedi. Sinirli olmama rağmen sakince “Hayır.” dedim. “Hiçbir şeyden haberim yoktu.”
“Buna inanacak kadar aptal değilim.” Hafif yüksek çıkan sesimle “Ama doğru bu!” dedim. “Yeni haberim oldu. Öldürecektim ben İkra’yı!” Tam karşımda durdu. “Öldürmeyecektin! Öldürmezdin! Kaçmasına yardım edecektin!”
“Hayır,” dedim yine. “Kaçmasına yardım etmedim. Onu öldürmeye çok yakındım.”
“Ama öldürmedin!” diye adeta gürledi. “Süren çoktan bitti, Lilya. Rolünü oynayamadın. Şimdi cezasını çekeceksin!” Kapıdan çıkacaktı ki önüne geçtim ve kollarımı iki yana açtım. “Ona dokunmayacaksın. Kılına zarar verirsen dünyanı başına yıkarım, Kenan.” Güldü. “Doktor geliyor. Veletlerden önce kendini kurtar.”
Doktor şu anda umurumda değildi. Nil’e zarar gelmesini engelleyecektim.
“Kendine gel. Hâlâ Akman’ı devirmenin yolları var.”
“Sence sorunum Akman mı?” Bağırmaya devam ediyordu. “Benimle oynadılar, Lilya. Sen de oynadın! Hepiniz cezanızı çekeceksiniz!”
“Ben seninle oy-“ Boynumdan tuttuğu gibi beni arkamdaki kapıya sertçe itti. Boğazımı sıkarken konuşamıyordum. Bileğinden iki elimle tuttum. Zorla da olsa “Vâ-vârisini öldüremezsin,” diyebildim. Bırakmadı, aksine elini boğazıma daha da bastırdı. “Yetimin teki koltuğuma geçmeyecek.” Sesi boğuklaştı, kulaklarıma küçük bir acı doldu. Dudaklarıma giden fazla kan, sanki derimi yarıp dışarı çıkacaktı. Dolan gözlerim ise buğulu görmeye başladı. Ölüm bu muydu? Ölecektim. Buna emindim.
Biri Kenan’ı sertçe ittiğinde Kenan boğazımdaki elini çekti. Dizlerimin üstüne yığılırken öksürdüm. Yaşıyordum. Biri beni kurtarmıştı. Nefes nefese kafamı kaldırdım. Dolu gözlerimle gördüğüm şey, hayatımda ilk kez gördüğüm bir şeydi. Berk, elindeki silahı Kenan’a doğrultmuştu. Kenan ise yere düşmüştü, gülümseyerek Berk’e bakıyordu. Berk bana bakmadan “Git.” dedi. “Git, Lilya.”
Ayağa kalktım. Bedenim titriyordu. Yine de arkamı döndüm. Otoparka doğru koştum. Kenan bu hale daha önce de gelmişti ve hastaneye kaldırılmama sebep olmuştu. Uzak durmak benim için en iyisi olacaktı.
Kaskımı takarak motoruma bindim. Hızla otoparktan çıktığımda karanlık yolda olabildiğince hızlı gidiyordum.
Tenha yolda ilerlerken boynum sızlıyordu. Moraracağına emindim.
Motorumla sık ağaçların olduğu bölgeye girdim. Ormana girmeden önce düzlük olan bir alan vardı. Arel’in arabası buradaydı. Motorumu Arel’in arabasının yanına park ederek indim. Kaskımı elime alarak çıplak ayaklarımla ormanın içine doğru yürürken derin nefesler alarak titrememi geçirmeye çalıştım. Ben korkmuyordum ama bedenim korkuyordu.
Tahta evimin önüne geldiğimde ayaklarıma batan taşlar canımı açıtıyordu. Yine de derin bir nefes verdim. Kapıyı tıklatarak “Arel,” dedim. “Geldim.” Arel kapıyı hafifçe açınca gülümsedim. Gözleri üzerimde gezinirken boynumu görünce kaşlarını çattı. “Yine mi?” Gözleri dolduğunda kapıyı tam açtı. Yanından geçerek “Nil nerede?” dedim. “Uyuyor, nezle olmuş.” Kafamı sallayarak derin bir nefes verdim ve sola döndüm. Salona girince kanepeye oturdum. Ayaklarımın altını çırparak acıyan boynumu ovuştururken Arel salona girdi. Yanıma oturarak “Bakayım,” dedi. Kafamı iki yana salladım. “Gerek yok,” Israr edeceğini bildiğim için “Berk beni kurtardı.” dedim. Hafifçe kaşlarını çattı. “Ne?” Kafamı salladım. “Son anda yetişti. Ölüyordum. Kenan’ı itti.” Kaşlarını kaldırdı. “Ağabeyim de arada canlı olduğunu hatırlıyormuş demek ki.” Güldüm. “Onu bunu boşver, sana bir şey anlatacağım.” Koltukta bağdaş kurarak tamamen bana döndü.
“Kenan’la direkt salona gelmemiştik ya,” Kafasını salladı. “Eğer İkra’yı öldürmezsem bizi hapse attıracağını ve Nil’in de yetimhanede satılacağını söyledi. Ya İkra’yı öldürecektim ya da Nil’den vaz geçecektim. Tehdidi bu şekildeydi.” Elleriyle ağzını kapattığında devam ettim;
“Dans ettiğim adamın adı Çakır’mış. Çakır Arkan.”
“Biliyorum,” Kafamı salladım. “Kurtarmaya gittiğimiz kadınları, kurtarılması gereken kişileri polise ihbar eden oymuş. Biz üstünkörü bir yeri tarif ederken neden tüm polisler hızlıca gittiğimiz evlere geliyor, sorusunun cevabı bu adammış.”
“İzleniyor muyuz yani?” Omuz silktim. “Seni bilmem ama benim şahsi sapığım var.” Güldüğümüzde devam ettim;
“Arkadaşlarıyla tanıştım. Sonra sizin gittiğinizi öğrendiğimde İkra beni çağırdı. Yardım etmem yalanıyla tuvalete kadar gittik ve inanabiliyor musun? İlayda ve üvey annem de oradaydı!”
“Ne?” Esnerken kafamı salladım. “İkra bana davetteki herkesin Kenan’ı yıkmak için bir olduğunu söyledi. Benim de yardıma muhtaç olduğumu.” Hafifçe güldüm. “Onlara yanlış anlaşılma olduğunu anlatmaya çalıştım ama dinlemediler. Kenan’ın yanına gitmek için çıktığımda o çoktan gitmişti. Seni aramasaydım belki de yerimde sen olacaktın, ya da Nil.” Uzanıp kollarımı boynuna doladığımda o da bana sarıldı. “Kenan’ın neden böyle olduğunu biliyor musun?” Geri çekilerek kafasını iki yana salladı. “Bilmek istiyorum ama tüm bilgileri sahte. Gerçeğine ulaşamadığım kadar sahte.” Derin bir nefes vererek arkama yaslandım. “Uykum var,”
“Üstündekini çıkart önce,” O bu evdeki asla giymediğim pijamalarımdan giymişti. Ayağa kalkarak salondan çıktım. Salonun hemen solunda mutfak vardı. Kapının tam karşısında ise üst kata çıkan merdivenler.
Merdivenleri sessizce çıktım. Hemen sağımda benim odam vardı, karşısında annemle babamın öldüğü oda. Benim odamın sağında Nil’in odası ve Nil’in odasının karşısında banyo vardı. Nil’in odasına girdiğimde yatağında uyuyan Nil’in yanına gittim. Yatağın ucuna oturarak alnına düşen saçlarını çektim. “Ablam,” Nil bana sokuldu. “Abla,” Saçlarını okşarken “Canım,” dedim. “Daha iyi misin?” Kapalı gözleriyle başını yavaşça salladı. “Kustum ama.” Eğilerek yanağından öptüm. “Hadi, uyumaya devam et.” Pembe yorganıyla üzerini iyice örttüm ve ayağa kalktım. Yatağının yanındaki aralık pencereyi kapattım ve perdesini çektim.
Geldiğim gibi sessizce odasından çıkarak kapıyı kapattım. Kendi odama girerek dolabımdan siyah tişört ve siyah eşofman aldım. Ayaklarımı iyice çırparak çorap giydim. Odamdan çıkarak alt kata indiğimde koltukta uyumak için hazırlanan Arel’i gördüm. “Burada yatma.” Bana bakınca “Aşağı gece soğuk oluyor.” dedim. “Odamda uyu. Ben yatak odasında uyurum.” Ayağa kalktı. “Birkaç gün burada kalalım, etraf sakinleşince gideriz.” Kafamı salladım. Yanımdan geçerek üst kata çıktığında lambaları kapatarak ben de çıktım. Odamın karşısındaki yatak odasına girerek kapıyı kapattım.
Kâbuslarla boğuşacağımı bilmeme rağmen yatağa yattım. Bu oda ailemi benden almıştı. Yorganı kafama kadar çektim. Hep böyle uyuduğum için pencerenin açık olması sorun değildi. Gözlerimi kapatarak kendimi uykuya bıraktım.

“Sakin ol, sadece rüya.” Duyduğum ses hem tanıdıktı hem de yabancı. Yakın bir zamanda duymuştum ama kim olduğunu çıkaramıyordum. Gözlerimi yavaşça araladım ama karanlıktı. Göremiyordum. Sıcak birkaç parmağı boynumda hissettiğimde “Kenan,” diye mırıldandım. “Sensen git. Uzak dur.” Birinin yataktan kalktığını hissettim. Ardından da camı açtığını duydum. “Kapat, soğuk.” Birkaç saniye sessizlik oldu. Uyumaya devam edeceğim sırada yanağıma dokunan sıcak parmaklar hissettim. Şefkat dolu dokunuşlarını bu sefer gözaltlarımda hissettim. Bana böyle dokunan sadece bir kişi vardı. “Anne,” Fısıldadığımda sıcak dokunuşlar ve şefkatli parmaklar uzaklaştı. Oda tekrardan sessizliğe gömülürken uykuya tekrardan esir oldum.

“Lilya,” Biri beni sarsarken hızla gözlerimi açarak yattığım yerden doğ-ruldum. “Ne oldu?” Hava hâlâ karanlıktı. Arel “Buldum,” dedi. “Neyi?”
“Mesajdaki konumu.” Kaşlarımı çattım. Oldukça neşeliydi. “Burada telefon çekmiyor ki.”
“Hat arada çekiyor.” Kaşlarımı kaldırdım. “Ee?” Laptopuyla yanıma oturdu. “Kesilmeden göstereyim,” Laptopunun ekranını bana çevirince ekranda yazan yazı Arel’in yanımdaki yastığa yüzünü gömüp çığlık atmasına neden oldu. Hat kesilmişti.
Gülerek “Sorun değil,” dedim. “Gidip bakabiliriz.” Kafasını salladı. “Bir de eve biri girmiş, Lilya.” Kaşlarımı çattığımda “Yanındaymış,” dedi. “Sen onunla uyurken konuşmuşsun.” Telefonunu açtı. “Şebeke gidebildiği için ekran kaydı aldım. Belki hatırlıyorsundur diye.” Videoyu açarak telefonunu bana verdi.
Termal kamera görüntüsüydü. Yatakta yatan kişi bendim. Üzerim açıktı, açık camdan sarkan bir adam gördüğümde uyanmamama şaşırmıştım. Yatağın kenarına oturarak çenemi yukarı kaldırıyordu. Boynuma dokunuyordu. Ben “Kenan,” diyordum.
Bu ânı gerçekten yaşamıştım. Sadece Kenan veya annem olmadığını fark etmiştim.
Adam pencereyi kapatmıştı, ben ise açtığını düşünmüş ve “Kapat, soğuk.” demiştim. Adam tereddütle tekrardan yatağa yaklaştı. Önce yanağıma ardından da gözaltlarıma dokundu. Gözyaşlarımı silmişti. Hatır-lıyordum. “Anne,” diye fısıldamıştım. Adam ayağa kalktı. Pencereyi sessizce açarak geri çıktı. Kendini yukarı çekmişti.
Kayıt bitince “Hatırlıyorum,” dedim. “Kenan sanmıştım ama bu adam Kenan değil. Başka biri.” Kaşlarını çatarak ona uzattığım telefonunu aldı. “Kenan Ağabey değilse kim?” Omuz silktim ve laptopunu aldım. “Bilmiyorum ama merhametli biri olmalı. Şimdi uyuyalım, sen de uyu.” Gülerek yorganı boynuna kadar çekti. İnat olarak sırtımı ona döndüğümde uyuyamayacağımı biliyordum.
Neredeyse on dakika geçmişti ve ben o adamı düşünmekten uyuyamıyordum. Kimdi? Evimi, dahası uyuduğum odayı nasıl biliyordu? Evimi biliyorken kamerayı bilmiyor muydu? Belki de bilerek yapmıştı.
Derin bir nefes vererek gözlerimi kapatmıştım ki Nil’in “Abla,” diyen sesiyle gözlerimi açtım. Yatakta doğrularak “Efendim?” dedim. Odanın ışıkları hâlâ açıktı. Dolu gözlerini gördüğümde “Ne oldu?” dedim. Ağlamaya başladı. Koşarak yatağa çıktı ve sıkıca bana sarıldı. Gözyaşları boynuma akarken “Ne oldu?” dedim tekrardan. Titriyordu.
“İzliyor,” dedi sesi titrerken. “Biri beni izliyor abla.” Kaşlarımı çattım. “Ne?” Nil geri çekilerek kafasını salladığında yanımdaki Arel’i dürttüm. “Hı?”
“Arel, Nil’i yanında tut. Biri onu izliyormuş.” Anında doğrulunca Nil ikimizin arasına yattı. Arel çatık kaşlarıyla “Kim?” dedi. Ayağa kalktım. “Sen Nil’in yanından ayrılma. Bakarım ben.”
“Ama Lil,” Gülümsedim. “Her kimse bana zarar vermedi. Videoyu hatırla.” Nil yorganın altına girince arkamı döndüm ve odadan çıktım. Nil’in odasına girdim. Evdeki tek açık ışık yatak odasında olduğu için burası da karanlıktı. Lambayı yakmak için uzandığımda arkamdaki kapı kapandı. Işığı açtığımda açık camı gördüm. Rüzgâr kapıyı kapatmıştı.
Yatağın önünde durarak açık pencereden baktım. Etrafta kimse yoktu. Aşağı baktığımda orada da kimse olmadığını gördüm. Geri çekilip pencereyi kapatacağım sırada aklıma videodaki adam geldi. Pencereden çıkıp kendini yukarı çekmişti.
Zaman kaybetmeden yatağa bastım. Pencere pervazına çıkarak sırtımı ormana döndüm. Kafamın üstünde iki demir çubuk vardı. Annem ve babam koruma oldukları için evlerinde olan garip bir şeydi.
Demir çubukları tutarak kendimi yukarı çektim. Zorlukla evin tepesine çıktım. Ayağa kalkmadan önce acıyan boynumu tuttum. Morardığına emindim.
Yeni aydınlanmaya başlayan hava sayesinde etrafımı görebiliyorum. Her kim geldiyse çoktan gitmiş olmalıydı. Derin bir nefes vererek elimi boynumdan çektim. Tek bir sorunum kalmıştı; Buradan nasıl inecektim?
Ellerimi betona bastırarak sırtımı tekrardan ormana döndüm. Parmak ucumla pencere pervazına bastığımda demir çubuktan tutundum. Kendimi sarkıtarak Nil’in yatağına atladığımda az kalsın kafamı vuruyordum.
Nil’in yatağından inerek camı kapattım. Pembe perdeyi pencerenin önüne çekerek lambayı kapattım. Nil’in odasından çıkarak yatak odasına girdim. “Nil, kimse yo-“ Arel ve Nil’in uyuduğunu görünce gülümsedim. Sessiz adımlarla yatağın etrafından dolandım ve pencereyi kapattım.
Aynı Günün Akşamı
“Lilya,” Arel’in arkamdaki sesiyle irkilerek arkamı döndüm. Nil ile ikisi akşama kadar uyumuşlardı. Ben de evde kendimi oyalıyordum. “Günaydın,” dedim gülümseyerek. Saçları birbirine girmişti ama oldukça tatlı görünüyordu. “Ne yapıyorsun?” Omuz silktim. “Sıradaki kurbanları hazırlıyorum.” Önümdeki kâğıtlara baktı. “Uzun süredir uğraştığın belli.” Kafamı sallayarak ayağa kalktım. “Fazla tatlı görünüyorsun.” Gözleri kocaman açıldı. “Vasat mı beter mi?” Güldüm. “Deme öyle. Güzel ve tatlısın. Her halinle.” Göz devirdi. “Ölümden dönmüş gibi görünüyorum.” Kafamı iki yana salladım. “Ölümden dönünce genelde ağlıyor insanlar.” Göz devirdiğinde “Hazırlan.” dedim. “Gitmek için uyanmanı bekliyordum.” Kaşlarını çattı.
“Ne için? Yine ne yaptın?” Omuz silktim. “Bir şey yapmadım. Konuma gideceğiz.” Derin bir nefes verdi. “Sakin kalmak seni kudurtuyor. Artık buna eminim.” Ben gülerken o arkasını döndü. Ben çoktan hazırdım. Arel mutfaktan çıkarken ben de masadaki eşyaları toparladım. Nil’in bunları görmemesi gerekiyordu.
Eşyalarımı odama götürdüm. Arel banyoda giyiniyordu büyük ihtimalle. Gardırobumun kapağındaki aynanın önüne geçtim. Boğazlı kazağımın altında tişörtüm vardı. Her an karar değiştirebilirdim. Bu yüzden kendime bile güvenmiyordum. Siyah eşofman ve siyah ayakkabı giymiştim. Kazağımdan tişörtüme siyahtım. Kendime bakmayı sonlandırarak sıkıca topladığım saçlarımı ve kâküllerimi düzelttim. Arel arkamdan “Lilya,” dedi. Ona döndüm. O da tamamen siyah giymişti ama onun üstünde bol bir ceket vardı. “Gidelim.” Kafasını salladığında yanından geçerek aşağı indim. Arkamdan gelirken ikimiz sessizce evden çıktık.
Nil’in başına bir şey gelmezdi. Burada güvendeydi. Yıllardır burayı gözetleyen korumalar vardı. Biri yine girmesin diye gün içinde onları da uyarmıştım.
İkimiz ay ışığının altında sessizce yürürken Arel ellerini ceketinin ceplerinden çıkartmıyordu. Silahı ceketin cebindeydi. Onun aksine ben silah kullanmayı nadiren isterdim. Benim işim bıçaklarımdı. Yanıma yeteri kadar aldığımı düşünüyordum. İkisi ayakkabılarımın içinde, ikisi eşofmanımın ceplerinde ve iki tanesi de bileklerimdeydi.
Motoru ve arabayı park ettiğimiz yere geldiğimizde Arel’in arabasına doğru yürüdüm. Arel Rolls-Royce kullanıyordu. Araba sessiz olmasına rağmen Arel arabaya kendi yazılımını yüklemişti. Araba oldukça sessiz olmuştu. Sürücü koltuğuna oturduğumda yolcu koltuğuna geçti. Anahtarı bana verdi. “Ölmek istemiyorum.” Gülümseyerek anahtarı aldım. “Ölmeyeceğiz, sadece biraz hızlı gideceğiz.” Göz devirdi. “Bekle.” Kemerini taktı. Sürücü koltuğunun arkasından tavana sabitlediği ikinci kemere uzandığında şaşkınca ona bakıyordum. İki kemer yetmiyormuş gibi bir de karnının üstünden kemer taktı. Eğilerek ayaklarının önünden aldığı kaskı kafasına takınca hafifçe güldüm. “Biraz abarttın sanki.”
“Ölmek istemiyorum.” Ona göz devirerek kemer taktım. Tek bir kemer hem de!
Arabayı çalıştırarak gaza bastım. “Umarım yedek şarjör almışsındır. Silah almadım.” Güldü. “Aldım. Almasam da arabada onlarcası var zaten.” Derince bir nefes verdim. Ardından merakla “Çevirmelerde araban aranmıyor mu?” dedim ama karşılık olarak omuz silkti. “Arasalar da bulamazlar. Arabam egzozlu değil ve egzozu var.” Yaşadığım aydınlanmayla kaşlarımı kaldırdım. Koluna vurarak “Zeki şey seni,” dedim.
Kısa süre sonra kestirmeler ve hızlı kullanışım sayesinde tenha bir sokağa gelmiştik. Konum bu sokağı gösteriyordu. Arabayı sokaktan uzağa park ettim.
“Gelmiş bulunmaktayız sayın yolcu. Umarım ölmemişsinizdir.” Arel kaskı çıkarttı. “Ölmedim.” Kemerlerini açmakla uğraşırken kemerimi açtım ve arabadan indim. Arel ardımdan inerken anahtarı ona attım. Havada yakaladı. “Bir daha arabamı vermeyeceğim. Haberin olsun.” Ona göz devirdim. Birlikte tenha sokağa yürürken karnımda garip bir sızı vardı. Heyecanlıydım.
Karanlığın içinde yürürken Arel kolumdan tutarak beni durdurdu. “Bu da ne be?" Ona baktığımda yerdeki bir şeye baktığını gördüm. Bakışlarımı yere çevirince kırmızı bir çarpı gördüm. “Büyük ihtimalle üstünde durmamız gerekiyor ki bizi rahatça vurabilsinler.” Arel bana en bıkkın bakışını atarken kıkırdadım. “Şaka ya,” Göz devirdiğinde tenha sokağa giren bir araba sesi duydum. Kafamı kaldırdığımda siyah Jeep önümüzde durdu. Boğazlu kazağımın kollarını kıvırdım, aksiyon başlayacaktı.
Arel’in hızlanan nefeslerini duyarken Jeep’in kapıları açıldı. Arel ile aynı anda arkamızı döndük ve arkamızdaki iri yarı adamların burunlarına yumruğumuzu geçirdik. “Gidelim,” Yaşadığım adrenaline göre oldukça sakin konuşuyordum. Arel panik olmamalıydı.
Arel’in elini tuttum. Hızlı bir şekilde bileğimdeki bıçağımı açtım. “Tuzakmış!” Arel bağırdıktan sonra yere yığıldı. “Arel!” Bıçağımı açtığımda arkamdaki adama döndüm. Bıçağımı adamın omzuna sapladığımda biri arkamdan saçlarımı tuttu. Arkamdaki kişinin ayağına sertçe basarak bıçağımı savurduğumda büyük bir el bıçağımın olduğu elimi havada tuttu. “Bu kadar yeter.” Sokak karanlık olduğu için yüzlerini göremiyordum ama elimi tutan adamın ay ışığında parlayan lacivert gözlerini görebilmiştim. Ensemde hissettiğim sızıyla bıçağımı sıktım. Gözlerim kararırken adam elimi bıraktı. Yere yığılırken kafam sert bir şeye çarptı. Etrafım kararırken tanıdık sesi duydum;
“Siktir, kafası kanıyor.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

63okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.