3. bölüm / 6
YERALTINA GÖMÜLÜ SIRLAR2.BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 2.BÖLÜM
- 1 GİRİŞ2.124 kelime
- 2 1.BÖLÜM12.405 kelime
- 3 2.BÖLÜM12.337 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3.BÖLÜM8.122 kelime
- 5 4.BÖLÜM6.583 kelime
- 6 5.BÖLÜM9.187 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Şakaklarımdaki inanılmaz ağrıyla gözlerimi açarak kafamı kaldırdım. Kuruyan boğazım yüzünden öksürürken burnumun kanadığını hissettim. Üzerinde bulunduğum yatağın beyaz çarşafı kırmızı kanımla lekelenirken elimle burnumu kapatarak kanın durmasını bekledim. Neredeydim ben?
Burnumdan akan kan durunca elimi ağrıyan şakaklarıma bastırmak istedim ama parmak uçlarıma değen şeyle irkildim. Elimi şakaklarıma dokundurunca sağ şakağımdaki sargı bezini hissettim. Kafamı vurduğum için kanamış olmalıydı. Ayaklarımı yataktan sarkıtarak ayağa kalkacağım sırada kafamın içinde çakan şimşeklerle kafamı kaldırdım. Bembeyaz odadaki tek beyaz yataktaydım. Odada tek olmam yetmiyormuş gibi pencere de yoktu.
Bu aptallar beyazla delireceğimi mi düşünüyordu?
Başımın dönmesini umursamadan ayağa kalktım. Demir bir kapı ve kapının üstünde, tüm odayı gösteren bir kamera vardı. “Delirmemi istiyorsanız boşuna uğraşıyorsunuz!” diye bağırdım sinirle. “Beyazla delirmem ben!” Kapının arkasından gelen kahkaha sesleriyle sertçe demir kapıya vurdum. ”Kardeşlerim nerede?” Bir şey fark etmiştim; burası malikâneden ve evimden daha rahattı.
Demir kapının kilidinin açılma sesini duyduğumda geri çekildim. Elim istemsizce cebimin üstüne gitti. Bıçakla doluydum ama en hızlı ulaşabileceğim yer cebimdi. Bıçağımı almadım ama elim hazır bir şekilde cebimin üstünde duruyordu. Demir kapı açılınca çatık kaşlarım daha da çatıldı. Bu adamı tanıyordum.
Çakır Arkan mı beni kaçırmıştı?
Dişlerimi sıktım. Hemen fark etti. Elindeki kahve kupasını bana uzatınca almadım. “Kardeşlerim nerede?”
“Hangi kardeşlerin?” dedi, kupadaki kahveden bir yudum içerek. “Senin bir kardeşin yok.”
“Var. Şimdi onların yerini söyle.” Gözleri elime yeni aldığım bıçağıma takıldı. Donuk bakıyordu ama yüzünde anlam veremediğim bir duygu vardı.
“Kardeşlerinden biri sarı saçlı mı?” Nil… Bıçağımı açtım. “Ona zarar verdin mi?” Bıçağımı ona doğrulttuğumda “Hayır.” dedi. “Kendi istedi.” Kaşlarımı daha da çattım. “Ona dokundun mu?” Sinirli ifademin aksine dudaklarımdan korkuyla dökülmüştü kelimeler. Bunu da fark etmişti. “Ona zarar vermedim.” dedi, ifademe bakarak. “Buraya gelmeyi kendi istedi.” Nil izlendiğini söylerken görmüştü. Nil’in burada olduğunu öğrenmiştim. “Arel?” Panik atak krizi geçirmesini istemiyordum. İlaçları Berk’te idi ve Berk burada değildi.
“Kahverengi saçlı olan mı?” Kafamı salladım. “Ona bağırdınız mı?” Cevap vereceği sırada kapının dışında yankılanan tanıdık çığlıkla birlikte gözlerim korkuyla irileşti.
Arel’di bu…
Hızla Çakır’ın yanından geçerek demir kapının kulpunu tuttum. Zayıf bedenim yüzünden zorlansam da kapıyı açtım ve kapanmadan dışarı çıktım. “Arel!” Koşarken duyduğum boğuk hıçkırık sesleriyle uzun koridorda sola döndüm. Arel’in boğuk çığlıkları sağımdaki tahta kapının arkasından geliyordu. Kapıyı açarak içeriye girdiğimde duvarın kenarında ağlayan Arel’i ve karşısında onu sakinleştirmeye çalışan adamı gördüm.
Adam saçmalıyordu, panik atak krizi geçirdiği her halinden belliydi. Adam, Arel’in kolunu tutunca Arel “Dokunma!” diye haykırdı. Kriz geçiriyordu, artık kesindi. Hızlıca adamın yanına giderek “Arel,” dedim sakince. Hıçkırarak ağlıyordu. Adam benim geldiğimi görünce ayağa kalkarak geri çekildi. Arel’in önünde bir dizimi yere koydum. Normalde kimsenin önünde eğilmez veya diz çökmezdim ama konu şu anda Arel’di. Elleriyle yüzünü kapatmıştı, tırnaklarını farkında olmadan yüzüne batırıyordu.
“Arel,” dedim yine sakince. “Git!” diye haykırdı, tırnaklarıyla kolumu çizip kanatmadan hemen önce. Elimi geri çekerek koluma baktım. Dört hafif kanlanmış sıyrık vardı. Umursamadım. “Sakin kal.” Gözlerini kapattı. Titreyen ellerini tuttuğumda elimdeki bıçağımı yere koymuştum.
Birden gözlerini açarak ellerimi itti ve yerdeki bıçağımı aldı. Bıçağı kalbime saplayacağı sırada bıçağın metal kısmını yumruğumun içinde son anda tuttum. Avucumun içine inanılmaz bir acı hâkimken dişlerimi sıktım. “Arel, sakin kal.”
Acımı sesime yansıtmadan konuştuğumda bıçağı tutan eli gevşedi. Gözlerindeki bilinç gitti, yana düşmeden temiz elimle kafasını tuttum ve yavaşça yatırdım. Nefesleri düzenli bir hale geldiğinde sağ elimi kendime çevirdim. Avcumu açtığımda bıçağımın neden bu kadar sivri olduğunu sorgulamayı düşündüm.
Metal olan kısımlar avcumu kesmişti, çok derin bir kesik değildi. Kanıyordu ama acıyordu da. Bıçağım hâlâ elimdeydi. Bıçağımı, acımı umursamadan çektim ve elimi sıkıca yumruk yaptım. Kanım, kalın çizgiler halinde bileğimden akarken elimi indirdim. Bıçağımı cebime koyarak yumruğumu açmadan etrafıma bakındım.
Bu oda da beyazdı. Kapısı dâhil içindeki yatak da beyazdı. Ruh sağlığı merkezinde miydik?
Derin bir nefes verdim ve arkamı döndüm. Gördüğüm insanlarla birlikte derin bir nefes daha verdim. Davette tanıştığım Derin, Çimen, Atakan ve Soner’de buradalardı. Hepsi şaşkınca bana bakıyordu. Muhtemelen canımı acısını düşünmeden bıçağımı tuttuğum içindi. “Kardeşim?” dedim umursamadan.
Yeraltı Dünyası’nın en çok korkulan insanıyla aynı yerdeydim ama kendimden daha çok endişelendiğim Nil daha önemliydi. O da buradaydı, Çakır söylemişti. “O nerede?” Çimen, yüzündeki endişeli ifadeyle tam karşımda durdu. “Elin,” Onu umursamadan “Kardeşim nerede?” dedim. Çimen derin bir nefes verdiğinde Çakır “Toplantı odasında.” dedi ve ekledi; “Ama elini sarmadan onu göremezsin.” Derin bir nefes verdim. Arel’in yanında eğilecekken tekrardan kanayan burnuma göz devirdim.
Kandan nefret ediyordum.
Sağ elimi burnuma bastırdığımda Çakır yanıma geldi. “Daha fazla dayanamazsın, dinlen-“ Lafını kesen şey, benim bayılmam ve düşmeden önce beni tutmasıydı.
Nefes al, nefes ver. Acını hisset. Nefes al, nefes ver. Sakin kalıp kendine gel.
Elimde hissettiğim keskin acıyla hızla gözlerimi açtım. Yanağım masaya yaslıydı ve gözlerimi açınca gördüğüm ilk kişi Çakır’dı. Sol çaprazımda oturuyordu ve arkasına yaslanmış bir şekilde bana bakıyordu. Kafamı kaldırdığımda Çimen’in sesini duydum;
“Elini kıpırdatma.” Kafamı sağıma çevirince avucumun içine sargı bezi yapıştıran Çimen’i gördüm. Yanımda oturuyordu, avucumun içine sargı bezini yapıştırmaya çalışırken dudağının kenarından dilinin ucunu çıkartmıştı. Fark etmeden yaptığı bu hareket onu tatlı gösteriyordu ama farkında değil gibiydi.
Aniden nerede olduğumu hatırladım. Biz kaçırılmıştık. Nil ise kendi isteğiyle gelmişti. Peki, bana kızar mıydı? Sürekli onun yanında olacağıma söz vermişken hem de?
“Kardeşlerim?” Çenesiyle sağımı işaret ettiğinde kafamı sağa çevirdim. Arel ve Nil, kollarını masada birleştirmişlerdi ve uyuyorlardı. Onları görünce rahat bir nefes verdim. İkisi yine uyuyordu, uykucu olduklarını biliyordum.
“Hâlâ neden sizi buraya getirdiğimizi sormayacak gibisin,” Çakır’ın sesiyle ona döndüğümde sandalyesini iterek ayağa kalktı. Uzun, kahverengi masanın etrafından yürürken bakışlarım onu takip ediyordu.
İnsanların arkasından geçerek metal dolabın önünde durdu. Dolaptan bir şeyler alırken ona bakmaya devam ediyordum. Yanımdaki Çimen en sonunda sargıyı elime yapıştırınca elimi önüme çektim. Çimen yanımda kalkarak karşıma oturunca Arel yanımda kaldı.
Çakır elindeki poşet dosyalarla masanın diğer ucunda tam karşımda durdu. “Konuşma yetini kaybettiğini sanmıyorum,” Sesi oldukça sakindi. Dümdüz bakmaya devam ettim. Bir süre öylece yüzüme baktı. Ardından da derin bir nefes verdi. “Şokta olduğunun farkındayım, yine de konuştuklarımı anlamanı istiyorum.” Arkama yaslandığımda “Seni ve kardeşlerini buraya getirmemizin sebebi son yıllarda aranan suçlular.” dedi.
Arel’den ve benden bahsediyordu. Bozuntuya vermediğimde elindeki dosyaları birkaç santim yüksekten masaya bıraktı. Yanımdaki Arel sıçrayarak uyandığında güldüm ve Arel’e döndüm. “Sessiz ol, en heyecanlı yeri.” O da benim gibi Çakır’a bakınca Çakır ellerini masaya bastırdı. “Sizi buraya getirmemizin nedeni küçük oyunlarla şiddete meyilli babaların ailelerini kurtaran iki küçük katil.” Arel korkuyla bana baktığında dayanamayıp kahkaha attım.
Şaka yapmadığı belliydi ama ben böyle davranmadıkça suratında masayı parçalamak istiyordum, bana anlayış göstermeliydi.
Masadaki ellerimi kaldırarak bileklerimi birleştirdim ve ona uzattım. “Evet, aradığınız katil benim. Hadi, durmayın. Tutuklayın beni.” İstedikleri tepkiyi vermediğim için şaşkınlıkları artarken “Hadi,” dedim. “İşinizi yapsanıza. Tutuklasanıza beni.”
Çakır derin bir nefes verdi. “Şoktasın. Böyle davranman normal.” Arel “Hayır,” dedi kafasını iki yana sallayarak. “Onun normali bu. Az önce sakinden normal değildi. Şimdi normal.” Çakır sabırla bana baktı. “Salonda söylediklerim ve bildiğin her şey yalandan ibaret.” Boynum sızlarken “İkra’da öyleymiş,” diye mırıldandım. Sessizlik olurken Çimen “Lilya,” dedi. “Biz üzgünüz. Canının acıması planımızda yoktu.” Güldüm. Hem de delirmiş gibi kahkahalarla.
Zorlukla gülmemi durdurarak Çimen’e baktım. Acıyarak bakıyordu. “Bana acımayın.” dedim sakince. “Kimsenin acımasına ihtiyacım yok.” Ayağa kalktım.
“Kapı neredeyse gösterin, tercihiniz değilse de ben bulurum. Zahmet etmeyin.” Arkamı dönüp gidecekken Çakır “Hiçbir yere gitmiyorsun.” dedi. Omzumun üstünden ona baktım. “Bana emin veremezsin.”
“Emir vermiyorum.” dedi sakince. “Zorunda olduğun bir şeyi söylüyorum.” Ona bakmaya devam ederken zihnimin içinde çakan şimşeklerle “Sendin,” dedim. “Evime girip Nil’i korkutan sendin!” Bağırışımla Arel kaşlarını çatarak Çakır’a döndü. Çakır “Bendim,” dedi. “Kardeşin uyanmasaydı polisler tarafından tutuklanacaktın.” Kenan dediğini yapmış ve polisi aramıştı.
“Anamızı avradımızı satayım,” diyerek Arel’e döndüm. “Polisler bile peşimizde köpek olmuş. Gördün mü?” Kıkırdadım. “Uyandığın halinle karşılarına çıksan korkup kaçacaklarına eminim.” Duraksadım. Arel’in yeni uyanmış halini ve polislerin kaçışını hayal ederken “Beynine söyle düzgün şeyler hayal ettirsin sana! Yoksa ağzını yüzünü kıracağım!” diye bağıran Arel beni böldü.
Yere indirdiğim bakışlarımı tekrardan Arel’e çevirdim ve gülümsedim. Çoktan hayal etmiştim. “Beynim senden hızlı.” Eline geçen kalemi bana attığında gülerek bir adım sağa gittim. Kalem soluma düşerken “Otur şuraya.” dedi dişlerinin arasından. Gülerek yerime oturduğumda masanın altından elimin üstünü çimdikledi. Elimi kendime çektiğimde tekrardan ciddiyetimi takındım. Çakır’a döndüm. “Her şey yalansa tüm Yeraltı’yla birlikte mi çalışıyorsun?” Beklemediği bir soruydu anlaşılan, kaşlarını hafifçe çattı. “Hayır.” Arkama yaslanarak sandalyede bağdaş kurdum. “O zaman neye çalışıyorsun? Veya kimin için kiminle kim sayesinde çalışıyorsun?”
“Ne?” Arel bile şaşkınca bana bakarken derin bir nefes verdim. “Sen odun ol, müdürün balina olsun, erkek iş arkadaşların lama olsun, kadınlar da kurt. Bir odun ne yapmak için yaşar?” Kendi kendimi cevapladım;
“Yanmak için. Peşinde koştuğu amaç yanmak. Peki, bu odun hangi ateşte yanmak istiyor? Yanacağı ateş neden bu kadar önemli?” Anlattıklarımın tümünü Çakır’a bakarak anlatmıştım. Haliyle odun olan oydu.
Cevap vermedi, sadece baktı. Ardından derin bir nefes verdi. “Uyumaya git. Kafandaki tilkileri de tek bir soruya toplamadan geri gelme.” Ayağa kalkmadım. “Zaten tek bir soruda topladım. Anlamayan odun sensin.” Arel ağzımı kapattı. “Tamam, biraz sus. Lütfen.” Göz devirerek ağzımdaki elini çektim. “Odun kategorisine girmek istiyorsan kaçak girmelisin, Arel. Senin odun olduğunu düşünecek kadar odun değilim ve ayrıca bazı odunlar da bunun farkında. Yani şansını daha fazla zorlama çünkü odun kategorisi özel bir misafir ağırlıyor.”
“Bant da tutmaz ki artık ağzını.” Kendi kendine söylendiğinde aniden uyku ağır bastı. Kollarımı masada birleştirerek “Siz sorularımı düşünün ve neden odun kategorisine girmediğinizi sorgulayın. İki saat sonra uyanırsam tahminleri alabilirim.” Kafamı kollarıma koyarak gözlerimi kapattığımda Soner kahkaha attı. “Tahmin ettiğimden daha deli.” Kafamı kaldırarak ona baktım. “Öncelikle, ben deli değilim. Şahsi düşüncem aptalların arasında kalan zekilerin aptallar tarafından deli olarak ilan edildiği. Burada deli olanın ben olduğumu iddia edenler de kimin zeki olduğunu bildiklerinden beni deli ilan ettiler. Yoksa ben ne delilik yapacağım canım?” Arel kafamın arkasından tutarak başımı geri kollarıma koymamı sağladı. “Uyu sen. Hem de bir an önce.” Gülerek gözlerimi kapattım.
Birkaç dakika kimseden ses çıkmadı. Sonra Derin “Gelin size odalarınızı göstereyim.” dedi. Kafamı kaldırarak arkama yaslandım. Arel bana baktı. “Kalamayız.” Derin bir nefes vererek ayağa kalktım. “Tamam,”
“Ne?” Arel’de ayağa kalktığında Nil’in yanına gittim. Onu yavaşça kucağıma alarak geri doğruldum. Derin kapıya doğru yürürken Arel ile arkasından yürüyorduk. “Nedenini söylersen rahat edeceğim.”
“Daha güvenli bir yerdeyiz.” Hafif çatık kaşları gevşedi. “Biz her yerde güvendeyiz.” Kafamı salladım. Boynum hâlâ sızlıyordu. “Nil benimle vakit geçirmeli. Uzun süredir oyun oynamıyoruz.”
“Sen uyurken o uyanacak, biliyorsun değil mi?” Omuz silktim, koridorda yürüyorken. “Birkaç gün uyumasam soru olmaz.” Göz devirdiğinde Derin durdu. Uzun koridorun sonundaydık. Anahtarla kapıyı açarak kenara çekildiğinde Arel önden girdi. Peşinden girerek Nil’i yatağa bıraktım. Derin, elindeki anahtarı Arel’e verdi. “İyi geceler.” Kapıyı kapatarak çıktığında Arel hızlıca kapıyı kilitledi ve anahtarı kilitte bıraktı. Güzel hamleydi.
Arkamı dönerek büyük odaya baktım. Aralarında boşluk kalacak şekilde yerleştirilmiş üç yatak ve yatakların karşısında üç masa vardı. Hepsi aynı hizadaydı. Kapının tam karşısında gardırop vardı. Gardırobun yanında camlı bir kapı vardı. Camlı kapının yanında, duvarın kalan kısmını tamamen kaplayan cam vardı. Camın sağ tarafında ise bir kapı daha vardı.
Nil’i ortadaki yatağa yavaşça yatırdım. Üzerini örttüğümde Arel “Neden kabul ettin?” dedi. Doğrularak ona döndüm. “Dedim ya, daha güvendesiniz.” Kapıya yakın olan yatağa oturdu. “Siniz diyorsun. Kendini neden saymıyorsun?” Omuz silktim. “Her nerede olursam olayım başıma bela açıyorum, biliyorsun. Bu yüzden.” Derince nefesini verdi. “Ağabeyim, ulaşamayınca endişelenecek.” Güldüm. “Kenan’ı tutmaktan aklına bile gelmezsin.” O da güldü. “Doğru,” Ayağa kalktı. “Yine de sormalıyım. İyi olduğuna emin misin?” Kafamı salladım. “İyiyim.” Tek kaşını kaldırarak alayla “Tutuklanmak isterken daha iyi gibiydin.” dedi. Arkamı dönerek “Her zaman iyiyim.” dedim. “Kötü olduğum bir ânımı göremezsin.” Nil’in çıkartmayı unuttuğum ayakkabılarını çıkartarak üzerini tekrardan örttüm. Küçük ve pembe ayakkabılarını kapının yanına koydum. Doğrulmadan ayakkabılarımın içindeki bıçaklarımı çıkarttım. Ceplerimdeki ve sol bileğimdekini de. Sağ bileğime gizlediğim bıçağım yoktu. Ya Çakır ya da başka biri almış olmalıydı. Belki de düşmüştü.
Bıçaklarımı en baştaki masaya koyarak camın yanındaki kapıdan girdim. Tahmin ettiğim gibi banyo burasıydı. Musluğu açarak yüzüme soğuk su çarptım. Bu, beni kendime getirmişti. Musluğu kapatarak üzerimdeki boğazlı kazağı çıkarttım. Tekrardan aynaya baktığımda gözlerim kocaman açıldı.
Beyaz tenli olduğum için yaralarım hep görünürdü ama bu başka bir boyuttu. Boynum tamamen morarmıştı. Bu sanırım en çok canımın acıdığıydı. Belki de hastaneye kaldırılırken daha az acımıştı canım. Berk tam zamanında gelmeseydi belki de ölümü görecektim. Sahi, iki günü geçmişti, iki gündür Kenan’ı görmüyordum. Sanki daha iyi hissediyordum. Kenan ve karanlığı üzerimde olmadığında özgürmüş gibi hissediyordum.
Kafamı iki yana sallayarak kazağımı tekrardan giydim. Kıvırdığım kolları indirdim. Arel görürse kıyameti koparırdı, buna emindim. Bilmesine rağmen bu kadarını görmemişti. Görmesi de tercihim değildi.
Arkamı dönerek banyodan çıktım. Arel sondaki yatağa yatmıştı. Sinirleri bozulduğu için uyumayı tercih etmişti. Kafasına kadar örttüğü yorgan uyumadığını gösteriyordu. Derin bir nefes verdim. “Sinirin bozukken kavga et. Uyuyup daha da sinirini bozarsın.” Beni duymazlıktan gelerek yatmaya devam ettiğinde kapı tarafındaki yatağıma oturdum. Uyumam lazımdı.
Sırt üstü yatarak tavana baktım. Derin düşüncelere dalmak için harika bir ortamdı.
Arel’in de dediği gibi Berk bize ulaşmayı deneyecekti. Ardından da ulaşamayınca ya Baha’ya haber verecekti ya da polislere. Ama Berk ormanda olduğumuzu düşünüyordu, orada hat çekmediğini de biliyordu. Bize ulaşamayınca ormana gidecek ve boş evi görecekti. Sonra korumalara soracak ve kameraları inceleyecekti. Arel ile evden çıktığımızı görünce dükkân kameralarını inceleyecek ve tenha sokağa kadar gittiğimizi öğrenecekti. Sonrası ise meçhuldü çünkü buraya gelirken hiçbir kameraya görünmediğimize adım kadar emindim. Yine de Berk’in endişelenmesini istemezdim. Kenan’a karşı beni savunuyordu, sakin ve umursamaz görünse de arka planda en çok o bizi koruyordu.
Babası ve annesi öldükten sonra Arel’e hem anne hem de baba olmuştu. Arel ne zaman Berk’e bir şey anlatsa umurunda değilmiş gibi dinler, Arel’in durumuna göre müdahale yöntemini değiştirirdi. Sarp’ı birkaç kere tehdit ettiğini görmüştüm. Sarp’ın Arel’e kötü davrandığını bilmesine rağmen tahminimce Arel’i güçlü bir kadın olarak gördüğü için karışmıyordu.
Arel ise hâlâ aptal gibi Sarp’ı seviyordu. Daha önce sayısız kere onu aldatmasına rağmen her seferinde onu affetmiş, ne kadar aptal olduğunu bana tekrardan hatırlatmıştı. Öylesine düşününce küçüklükten beri ne kadar değiştiğimizi fark ediyordum.
Arel’in eskinden ne kadar korkak olduğunu, Berk’in sürekli güldüğünü, Kenan’ın sürekli beni korumaya çalışmasını, üçünün sürekli beni güldürmeye çalışmasını hatırlıyordum. Annemi öldürdükten sonraki bir yıl odasından çıkmadığını söylemişti bir keresinde korumalardan biri. Onun için de kolay değildi, çok sevdiği birini öldürmüştü. Beni yetimhaneden aldıkları gün bir yıl sonra ilk kez gülümsediğini söylemişti üvey babam. Zamanla değişse de bana çoğu zaman ağabey olmuştu. Son zamanlarda ise Kenan daha da garipleşmeye başlamıştı. Siniri neye bozulursa bozulsun benden çıkartır, ben sakin kaldığımda bazen sakinleşir bazen de kafayı yerdi. Her sonuçta zararlı çıkan ve canı acıyan ben oluyordum.
Bazen umursamıyordum, hiç kimseyi ve hiçbir şeyi. Bazen ortamdan kaçıyordum, kaçmazsam Kenan, benim de orada olduğumu söyler ve yine benden çıkartırdı sinirini. Acıyan canım bile artık o kadar acımıyordu.
Kapının aralanmasıyla düşüncelerimden sıyrıldım. Bakışlarımı kapıya çevirdiğimde İkra’yı gördüm. Yüzünde pişmanlık dolu bir ifade vardı. Doğrularak ayağa kalktım. “Ne için gelmiştin?”
“Özür dilemeye,” Derin bir nefes verdim. “Özür dilemene gerek yok. Özür dilenecek bir şey de yapmadın. Yardım etmeye çalışıyordun.” Kafasını salladı. İçeri girerek kapıyı kapattı. Daha doğurmamıştı. Yatağıma oturdu. “Gerçekten özür dilerim. Bizimkiler birkaç fotoğraf çekmişler,” Gömleğinin cebinden çıkarttığı zarfı bana uzattı. Zarfı alarak açtığımda konuşmaya devam ediyordu;
“Ağabeyinin bazı sorunları var. Öğrendiğimiz kadarıyla itibarının zedelenmesinden nefret eden biri, bu yüzden tüm sinirini senden çıkarttığını düşünüyorum.” Zarfın içinde fotoğraflar vardı. İlk fotoğrafta Kenan ile konuşuyordum. İkinci fotoğrafta kollarımı iki yana açmış, önüne geçmiştim. Üçüncüsüne baktım. Kenan ile kapı arasında kaldığım ve Kenan’ın boğazımı sıktığı fotoğraftı. Diğer fotoğrafa baktım. Berk, Kenan’a silah doğrultmuştu. Ben ise yerde öksürmekle ve nefes almakla uğraşıyordum.
Derin bir nefes vererek donuk bakışlarımı İkra’ya çevirdim. “Aynı gün içinde çok fazla şey yaşadın. Bunları bir insan kaldıramaz, ağlamaman bile kötü bir şey ve sen şu anda tepki göstermiyorsun. İyi misin? İstediğin bir şey var mı?” Donuk bakmaya devam ederken “Ağlamamak benim kanımda var. Şimdi, git ve bebeklerini koru. Her an onları ve seni öldürebilirim.” dedim. Sinirleniyordum ve sinirlenmekten de nefret ediyordum. Kendime hâkim olamıyordum. Tehdidimi umursamadı. “İstersen gidip Çakır ile konuş. Sorularının cevabı onda.” Onu Çakır göndermiş olmalıydı. “Onunla konuşmak mı?” Alayla güldüğümde “Şu ana kadar bildiğin her şey yalandan ibaret.” dedi. “Çakır kötü biri değil ve ben çocuk satmıyorum. Aksine sizin gibi çocukları koruyoruz.” Dişlerimi sıktım. “Biz nasıl çocuklarız? Yetim, öksüz? Nasıl çocuklarız biz?” Sustu. Yanlış bir şey söylemişti. “Konuşsana,” dedim normal bir sesle. Arel’i uyandırmak istemiyordum.
“Neden susuyorsun?” derin bir nefes verdi. “Buraya geldiğinden beri neden geldiğini bir tek sen sormadın. Nil bile kalmak istemezken sen istedin. Neden?”
Sus Lilya. O hamile bir kadın. Öğrendiklerinin yalan olmasının öfkesini hep içine attığın gibi at. Sakin görün, hem de çok sakin!
Dişlerimi sıkmaktan çenem ağrımıştı. Susmalıydım, yeni tanıştığım insanlara güvenmeyecektim. Kimseye güvenmemeliydim, kendime bile. Sinirden titrerken bir adım geri gittim. Elimdeki fotoğrafları masaya attım ve sandalyemin sırtını sertçe tuttum. Öfkeyle sıktığım sandalyenin sırtına bakarken “Lütfen,” dedim. “Dışarı çıkar mısınız? Uyumak istiyorum. Tek istediğim bu.” Kalkmadı. “Sinirli olduğunu görebiliyorum.” Güldüm, delirmiş gibi. “Sinirli değilim, sindirmem gerekli. Lütfen, size zarar vermeden önce çıkın.” Endişeliydi. “Çakır değil de başkası ile de konuşabilirsin. Herkes seni dinler, Çakır’ı söylememin sebebi en çok onun dinleyecek olması. En güzel o dinliyor.” Nefeslerim hızlandı, bakışlarım masadaki bıçaklarıma kaydı.
Hayır, bunu yapmayacaktım.
Kimseye zarar vermeyecektim. Onlar da insandı. Sıkıca gözlerimi kapattım. “Lütfen, gidin.”
“İstediğin zaman seni dinleyeceğiz,” Gözlerimi açtım. Titremeyi bırakmıştım, yakında, çok yakında artık hamile olmayacaktı. Gülümsedim, birini öldürmeden önce hep gülümserdim. “Gitmezseniz anne olamayacaksınız.” Bıçaklardan birini aldığımda korkuyla ayağa kalktı. Ellerini karnına sararak “Çakır toplantı salonunda seni bekliyor.” dedi. Hızlıca kapıdan çıktı. Benden korkmuş muydu? Ona zarar vermek istememiştim ki ben. Anlamamış mıydı? Anlamış mıydı yoksa? O halde anladıysa neden korkarak bakıyordu? Canavar mıydım?
Canavar olmasan da canavar gibi davranıyorsun.
İçimde, zihnimin içinde bir ses vardı. Çok fazla sinirlendiğimde veya kontrolümü kaybedecek şekilde canım acıdığında konuşuyordu. Bedenimi o hareket ettiriyor, beni saf dışı bırakıyordu.
Benden korkmuştu, herkes benden korkuyordu. Zekâmın korkutucu olduğu yalanına sığınıyorlardı. Ben korkunçtum, ben acımasızdım, ben deliydim.
Üvey baban gibi.
Üvey babam… Önce ailemi benden almış, ardından da kendi ailesinde bana bir yer açmıştı. Ölmek üzere olan kızının yerine geçmiştim altı yaşındayken. Hira Kan’ın. Birkaç fotoğrafını görmüştüm, bana çok benziyordu. Beş yaşımızda yan yana gelsek ikiz sanılacağımız kesindi. O kadar benziyorduk. Onun da benim gibi siyah saçları ve beyaz bir teni vardı ölmeden önce. Gördüğüm fotoğrafta kendimi görmüştüm.
Başka bir beden ve hayatta.
Kafamı iki yana salladım. Sakin kalmalıydım. Masadaki tüm bıçakları aldım.
Elimdeki tüm bıçaklarla balkona çıktım. Soğuk mermere oturarak sırtımı soğuk duvara yasladım. Hava bu gece fazla soğuktu.
Bağdaş kurarak bıçaklarımı önüme koydum. Bıçaklarımdan nefret ediyordum ama onları seviyordum da. Garipti. Ani değişen duygu durumum beni sürekli ikileme sokmaktan başka bir şey yapmıyordu. Soğuk yüzünden irkilirken bıçaklarımdan birini elime aldım. Açarak metalini mermere değdirdim. Sertçe bastırdığımda bıçak metalinden ikiye ayrıldı. İçim hafiften acımıştı ama bunu yapmayıp birine zarar verirsem daha çok acırdı. İkinci bıçağı açarak metalini betona bastırdığımda bana doğru gelen ayak sesleri duydum. Kafamı kaldırma zahmetinde bile bulunmadım. Çakır’dı bu.
Bir saniye, odadan mı girmişti?
Kafamı kaldırarak Çakır’a baktım. Üzerinde sadece tişört vardı. Elinde de klasik kahve kupası. Arkasından uzun balkona baktım. Birleşik balkon olmalıydı, yanımdaki kapıdan girmemişti. Kafamı indirerek ikinci bıçağı da kırdım.
“Ne yaptığını sorabilir miyim?” Bakmadan “Neden?” dedim. “İkra’yı gönderip ön bilgi mi verdin?” Önümdeki demirlere yaslandı. “Öyle de denebilir.”
“Teklifin reddedildi, rahat bırak beni. Konuşacak bir şey yok.” Hafifçe güldü. Üçüncü bıçağı aldığımda “Reddedebileceğin bir teklif sunmadım.” dedi. Göz devirerek üçüncü bıçağımı da betona yasladım. “Emrine itaat etmeyeceğim.” Birkaç saniye sustu. Üçüncü bıçağı kırmaya çalıştım ama kırılmadı. Soğuktan parmaklarımı hissetmiyordum. Bıçak kırılmayınca sinirle balkonun diğer ucuna savurdum. Çakır şaşkınca “Emir vermedim.” dedi. Omuz silkerek ona baktım. “Yani? Ne yapmam gerekiyor?”
“Sadece konuşmanı istiyorum, rahatlaman için konuşmanı.”
“Rahatlamaya ihtiyacım yok. Rahatım zaten.” Tek kaşını kaldırarak alayla baktı. “Öyle görünmediğini biliyorsundur umarım.” Göz devirdim. “Görünüşüme aldırma.”
“Sebep?” Başka bir bıçağı elime aldım. Açtım ve ona doğrulttum. “Beni ne zamandır izliyorsun?”
“Birkaç aydır.” Kafamı duvara yasladım. “O zaman ne kadar garip davrandığımı da görmüşsündür.”
“Sinirliyken aniden gülüp eğlenmeye başladığın anlara şahit oldum, evet.” Elimi indirdim. “O zaman polisler hurdalıktan aldığım arabayı esir aldığında da oradaydın.” Kafasını salladı. “Nereye varmaya çalışıyorsun?”
“Hiç,” Omuz silktim. “Üç Harfli Bey doğru çıktı.”
“Adım üç harften oluşmuyor.” Güldüm. “Bunu hep söylüyorlar.” Kaşlarını çattı. “Neyi?” Derin bir nefes verdim. “Odun meselesini anladıysan beni anlarsın ama anlamadıysan,” Ayağa kalktım ve bıçağı yere bıraktım. “Bay bay canım.” İçeri girecekken kolumdan tuttu. “Nereye? Konuşmadan gitmiyorsun.” Kolumu kurtardım. “Kimseye açmam ben kendimi.” Kaşlarını alayla kaldırdı. “Ne yaparsın? Kâğıda yazıp toprağın altına mı gömersin? Veya mezarların yanında fısıldayıp uyuya mı kalırsın?” Beni bu kadar tanıması hoşuma gitmezken “İnsanları izlemeye son ver.” dedim. “Yoksa odundan sapığa hızlı bir geçiş yapacaksın.” Güldüm. “Arel odun kategorisine girmek için yer arıyor, sen gidersen odun boş kalır.” Derin bir nefes vererek kahvesini içti. Kupayı ağzından çekerek “Garip konuşarak beni kandırabileceğini düşünme.” dedi. Arkasındaki demirlere tekrar yaslandı. “Konuşmak istemediğin aşikâr. Kendini açmaktan korkuyorsun.” Düz bir şekilde baktı. “Kendini açınca yine zayıf düşeceğine inanıyorsun.” Gözlerini hafifçe kıstı. “Doğru değil mi?” Bakışlarımı değiştirmedim. “Değil,” Kafamı kaldırmaktan boynum ağrıdığı için sırtımı ve kafamı duvara yasladım. “Ben asla zayıf düşmem. En kötü anımda bile ağlamam.” Gülümsedim. “Hayat felsefem bu benim.”
“Arkasına saklandığın masken bu senin.” İkimiz de sustuk. Beni zayıf olduğum konudan vurmaya ve zayıf düşmeme sebep olmak mı istiyordu? Geldiğimden beri istediği soruyu sordum;
“Neden biz? Bizi seçmek için sebebinizin olası gerekiyor. Boşu boşuna azar istemiyorum.” Kaşlarını çattı. “Kim seni azarlıyor?”
“Ağabeylerim.” Kaşlarını daha da çattı. “Bir tane ağabeyin var senin. O da üvey.” Derin bir nefes verdim. “Bahadır Ağabey, Kaya, Mert, Kutay, Baha ve Berk benim ağabeylerim.” Bıkkınca baktı. Bunu düşünmemişti.
“Aksi olsa şaşardım.” Kısık bir sesle mırıldandığında “Anlamadım,” dedim. Kafasını kaldırarak bana baktı. “Buraya gelme sebebiniz ÖDKB’nin sizi seçmesi.” Kaşlarımı çattım. “ÖDKB?”
“Özel Dedektiflik Bürosu,” dediğinde ciddi bir şekilde bana bakıyordu. “Hâlâ bir cevap alamadım. Bizim seçilmemizin nedeni ne?”
“Arel’in ve senin iyi bir ikili olmanız.” Tek kaşımı kaldırdım. “O bulur, ben icabına bakarım. Bu yüzden mi?” Güldüm. “Polisler de farkında o zaman.”
“Aslında hayır.” Ona bakmaya devam ederken “Büronun işleyiş şekli biraz hatta bayağı değişik. Konumlar var; bunlar ana olarak ikiye ayrılıyor. Bulgu Grubu Arel gibi araştıran grup. Polislerin halledemediği kadar büyük konuları biz üstleniyoruz. Bulgu Grubu hedefleri araştırıp bize haber veriyor. Biz de Sonuç Grubu olarak dosyaları sonlandırıyoruz. Mesela birkaç ay önce elime ulaşan dosya erkekleri öldüren katil hakkında. Sadece babalara zarar veren ve onlara işkence niteliğinde şiddet uygulayan biri hemen dikkat çeker.” İmayla baktı. “Bunu yapan kişiyi bulmak ve onu veya onları da büronun bir çalışanı yapmak için görevliyim. Aynı şekilde tanıştığın diğer insanlar gibi.”
“Yani yaptığın iş insanlara yalan söyleyip onları kandırmak mı?” Güldüm. “Tam benlik işmiş.” Kafasını iki yana salladı. “Senin ve Arel’in yaptığını öğrendiğimizde herkes çok şaşırdı. Aynanın ardında neler yaptığınızı öğrendim.” Hayran mı olmuştu? “Neler yapmışız?”
“Öldürdüğün adamı öldürme şeklin ilgimi çekti.” Kupasındaki kahveyi bitirdi. “Otopsi raporu oldukça ilginçti; Parmakları, kolları, kaburgaları, tüm kemikleri kırıktı. Birkaç parmağı kesikti ve dili yarıktı. Gözleri ise oyulmuştu.” Yere bakarak güldü. “Gerçekten senin yapabileceğini düşünmemiştim. Lilya Kan ve Arel Keskin.” Tekrardan bana baktı. “Oldukça korkutucu.” Omuz silktim. “İnsan bedenine meraklıyım. Kemiklerinin gerçekten de organlarına batıp batmadığını kontrol edecektim sadece. Ölünce eğlencesi kalmıyor, bir dahakine artık.” Sanki garip bir varlıkmışım gibi baktı ama hızlıca kendini toparladı. Sakinliği Berk’in sakinliğiyle yarışacak türdendi.
“Garip birisin.”
“Genelde deli demeyi tercih ediyorlar.” Güldüğümde “Annen ve baban öldükten bir hafta sonra yetimhaneye gittiğin var kayıtlarda.” dedi. “O bir haftada ne yaşadın? Neredeydin?”
“Psikopat bir delinin yanındaydım.” Hafifçe kaşlarını çattı. Bakışlarım buğulanırken yere baktım. Beyaz mermere bakarken soğuk kendini gösterdi, umursamadım. “O gün, çok korkunçtu. Fazlasıyla hem de. Beş yaşındaydım, küçük ve bebek sayılabilecek bir yaştaydım. Annemler ben doğmadan istifa etmişler, koruma olarak çalıştıkları yerden, üvey babamın yanından. Çok korkmuştum, o yaştaki bir çocuğun gözlerinin önünde anne babasının öldüğünü hayal etsene,” Güldüm. Ona bakmıyordum. “Ağladım, en son o gün bilinçli bir şekilde ağladım. Daha sonra O, beni kaçırdı. Bir hafta boyunca hastanede tuttu. Psikiyatri bölümünde. Bembeyaz odada. Bir hafta sonra kaçtığımda oda beyaz değildi, kırmızıydı. Benim kanımla lekelenmişti. Sonra yetimhaneye gittim işte.” Derin bir nefes aldım. Daralmıştım, her şey üstüme geliyordu sanki.
“Kan ailesiyle nasıl tanıştın?” Gülümsedim ona bakmadan. Yere bakıyordum, anlattığım günleri tekrardan içimde hissediyordum. “Bir yıl orada kaldım. Sonra Kenan ve üvey babam geldiler. Beni evlatlık aldılar, evlerine götürdüler. İyi baktılar ya da kandırdılar. Bilmiyorum. Kenan’ın sorunları var. Küçük yaşta kız kardeşini ve babasını aynı hastalıktan kaybetti. Hiç büyümedi, hep çocuk kaldı. Her ne kadar annemi öldürdüğü için ondan nefret etsem de o da kendini suçluyor. Kendine olan öfkesini ya benden ya da sevdiklerimden çıkartıyor.” Ona baktım ve boynumu gösterdim. “Nil’i korumak için ölümden döndüm, daha öncesinde de bu hale gelmişti.” Elimi indirdim. “O zaman Arel hedefindeydi. Önüne geçtim, hastanelik oldum. Ama Arel’in canı acımadı, bunun için mutluyum ki zaten artık acımıyor. Acımadığı için de unutuyorum.” Sessizce dinledi. Konuşmam bitince “Ağabeyinle samimi görünüyordunuz,” dedi. Omuz silktim. “İkimiz de birbirimizden nefret ediyoruz ama birimize bir şey olduğunda ilk diğerimiz koşuyor.” Hafifçe güldüm. “Sanırım kardeşlik bu demek.” Sustu. Sigara paketini cebinden çıkarttı. İçinden bir dal sigara alarak yaktı. Arkasını dönmeden “Git ve uyu,” dedi. “Yarın bölüklerinize gideceksiniz.”
“Ayrılacak mıyız?” En çok korktuğum şey belki de buydu. “Hayır,” Sigarasından içine derin bir nefes çekti, yanakları içe göçtü. Ciğerlerindeki dumanı üfleyerek “Ayrılmayacaksınız.” dedi. “Sadece gizli yaptığınız işinizi büroda yapacaksınız.” Rahat bir nefes verdim. Arel’le ayrılmak, hayatımda korktuğum nadide şeylerden biriydi. Yeni geldiğimiz bu yerde, hiç tanımadığımız insanların arasında onu tek bırakmak benim yapmak istemediğim bir şeydi.
Odaya geri giderken fark ettiğim şeyle kaşlarımı çatarak ona döndüm. Beni kandırarak konuşmamı sağlamıştı!
“Beni kandırdın!” Sigarasını söndürdü. “Rahatlamanı sağladım.” Kaşlarım hâlâ çatıkken “Ben zaten rahattım!” diye bağırdım. Oldukça sakin duruyordu. Kollarını göğsünde birleştirdi. “Az önce sinirinden titriyordun.”
“Ayağına gelecek bir köpek olmadığım için sinirden titriyordum!” Tek kaşını kaldırdı. “İkra öyle demiyor ama.” Tekrardan sinirleniyordum, beni neden kandırmıştı ki? İstemediğim bir şeyi neden illa öğrenmek istiyordu? Kayıtlardan da bakabilirdi, değil mi? Niye direkt bana sormuştu o halde?
“İkra’nın ne dediği umurumda değil,” dedim dişlerimin arasından. “Ona güvenmiyorum! Sana da! Hiçbirinize!” Yine sakince “Güveneceksin.” dedi. “Ayrıca sen kimseye güvenmiyorsun.” Dişlerimi sıkmaktan çenem ağrımıştı, tırnaklarımı avuç içlerime batırdım. Elimdeki yara acıdı ama umursamadım. “Kimseye güvenmiyor değilim. Yalancılara güvenmiyorum!” Hafifçe güldü. “Kendine de güvenmiyorsun o zaman.” Kollarını indirdi ve doğruldu. “Bak, senin hakkında bir şey daha öğrendim.” Sakinleşmek adı altında derin bir nefes verdim. Yanımdan geçerken “Odana git ve uyu,” dedi. “Hava soğuk. Üşüyorsun.” Balkonda uzaklaşırken “Neden?” dedim. Durdu, omzunun üstünden baktı. Ben ise tekrardan “Neden?” dedim. Neden tüm bunları anlatıyordu? Neden onunla oynayamıyordum? Herkesle oynayan kişi benken benimle nasıl oynuyordu? Neden oynuyordu?
“Ne neden?” Tekrardan bana döndüğünde sorularımı kenara ittim. “Her şeyimi kolaylıkla bulabilecekken neden bana soruyorsun?” Dudağının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı, yorgunca gülümsedi. Gözlerime bakıyordu, bedenime değil, zihnime değil, düşüncelerime değil, sadece gözlerime. Ve gülümsüyordu, kimi hatırlatmıştım ona?
“Çünkü bazen insan yazılan yazılar gibi olmuyor. Dosyalarında oldukça saf olduğun yazıyor,” Kaşlarını kaldırdı. “Öyle misin sence? Aptal ve saf mısın?” Kim yazmıştı bunu? Bildiğim kayıtlarda aile durumu, kan grubu gibi şeyler yazılmaz mıydı? Kim böyle yapmıştı? Kenan mı?
Bakışlarımı ondan çekerek aramızdaki boşluğa baktım. Sessizliğim, ikimize de cevap olurken odasına girdi. Ben ise kafamdaki düşüncelerim beni doğmasın diye derin bir nefes aldım. Az önce oturduğum yere tekrardan oturarak ayaklarımı kendime çektim. Kollarımı bacaklarıma sararak çenemi dizlerime koydum.
Amacım soğuğu hissederek düşünmemi engellemekti ama beynim yine düşünmeye başlamıştı;
Bana öyle bakmasının sebebi neydi? Dahası birkaç ay önce beni ve Arel’i bulmak için görevlendirildiğini söylemişti ama başta Kenan olmak üzere hiç kimse birkaç ayda güçlenen birine inanmazdı. Ama garip bir şekilde herkes ondan korkuyordu. Bunun bir nedeni olmalıydı, en azından bir açıklaması. Herkesin beynini mi yıkamıştı? Yıkadıysa nasıl yapmıştı? Onu ve burayı araştırmam gerekiyordu. Buradaki insanlar tam olarak kimdi? Ne yapıyorlardı? Beni ve Arel’i hangi amaç için seçmişlerdi? Öğrenmek istiyordum. Üstelik beni kandırmıştı. Ona her şeyimi anlatmam için beni kandırmıştı.
Sinirimi bozmuştu. Her şeyi sinirimi bozuyordu. Öncelikle benden uzundu, kafamı kaldırmamı gerektirecek kadar hem de. İkincisi sakinliğiydi. Ben az önce sinirimden titrerken bile sakinliğini korumuştu. Bir de gözleri vardı. Geceden açık, gündüzden koyu lacivert gözleri. Karanlıkta parlıyordu, dikkat çekiyordu. Hiç benlik değildi.
Kafamı iki yana sallayarak kaşlarımı çattım. Ben niye şimdi onu düşünüyordum? İçime Arel kaçmıştı.
Ayağa kalktım. Bu gece daha fazla düşünmek benim için iyi olmayacaktı. İçeriye girdim. Yatacaktım ama önce İkra’nın verdiği fotoğrafları saklamalıydım. Arel görmemeliydi. Masamdaki fotoğrafları aldım. Birine bile bakmadan masamın yanındaki kitaplıktaki kitaplardan rastgele bir tanesinin içine fotoğrafları koydum. Her masanın yanında kitaplık vardı, bunu yeni fark etmiştim. Ayakkabılarımı ve Arel’in ayakkabılarını kapının yanına koydum. Kapıdan düşen anahtarı yerden alarak kapıyı iki kez kilitledim. Anahtarı kilitte bırakarak sandalyemi kapı kolunun altına koydum. Kapı açılsa bile sandalye çekilmeden açılmazdı.
Balkon kapısını da kilitledim ve kolunun altına Arel’in sandalyesini yasladım. Perdeyi kapı ve camın önüne çekerek yatağıma doğru yürürken Arel “Zıbar artık,” diye mırıldandı uyurken. Kıkırdayarak lambayı kapattım. Yakında sabah olacaktı, az uyuduğum için önemli değildi.
Yatağıma yatarak yorganı kafama kadar çektim ve yatakta küçülebildiğim kadar küçüldüm. Gözlerimi kapattığımda uyumam uzun sürmemişti.
“Korkma benden,” bunu bana söylememeliydi. Saçlarıma dokundu. “Öldürdün beni, korkma benden.” Hayır, ben Kenan’ı öldürmemiştim. Ölse konuşamazdı. “Sakin ol, Lilya.” Kenan kanlanmış gözleriyle bana bakıyordu. “Bıçak seni kurtarmadı,” Elimi tuttu. Boynuna dokunmamı sağladı. “Boğdun beni, öldürdün.” Kafamı iki yana salladım. Gözlerim dolmuştu. Kenan ölmemeliydi, ölürse her şey ile benim ilgilenmem gerekirdi, bunu istemiyordum. “Ölmedin,” diye fısıldadım. Yanaklarıma süzülen yaşlarımı hissetmiyordum. “Sen öldürdün!” Kafamı art arda iki yana salladım. “Öldürmedim, öldürmem.”
“Sen öldürdün!” Sesi etrafımda yankılanırken gözlerimi açtım. Nefes nefese kalmıştım, oldukça terlemiş ve korkmuştum. Sadece kâbustu.
Korkunç bir kâbus daha.
Güneş yeni doğuyordu, elimi hızla atan kalbimin üstüne koydum. O kadar hızlı atıyordu ki bir an rüya gördüğümü unutmuştum. “Lilya,” Arel’in sağımdaki sesiyle ona döndüm. Yeni uyanmışa benziyordu ve oldukça endişeli bakıyordu. “İyi misin? Kâbus görüyordun ve ağlıyordun.” Gözlerimden akan yaşlarımı sildim.
Uykumda ağladığımı görmesi iyi olmamıştı. Tekrardan ona baktım. “İyiyim,” Gülümsedim. Yatağa oturarak sıkıca bana sarıldı. “Konuşmuşsun sanırım Çakır ile.” Geri çekildiğinde hafifçe kaşlarımı çattım. Nasıl anlamıştı? Balkonda konuşmuştuk ve Arel o zaman uyuyordu. Güldü. “Uzun süredir bu kadar ağlamamıştın.” Derin bir nefes verdim. Yataktan kalkarken “Gün içinde çok fazla şey yaşadığımdandır.” dedim. Yatağıma sırt üstü yattı. Kollarını iki yana açarak “Kesin,” dedi. “Birkaç kez bayılmanı saymazsak kaç kez uyudun kim bilir?” Gülerek dolaptan siyah bir boğazlı kazak aldım. Banyoya girerek üzerimdeki kazağımı çıkarttım. Ayanın karşısında boynuma bakarken aklıma Kenan geldi.
Hâlâ sakinleşmemiş miydi? Sakinleştiği ilk an beni arayacağına emindim. Belki de itibarıyla ve onunla oynadıkları için her şeyin sorumlusu olarak yine beni suçluyordu. Alışkın olmadığım bir şey değildi, açıkçası onunla konuşmamak ve ondan uzak kalmak bana iyi gelmişti.
Yeni aldığım siyah boğazlı kazağımı giydim. Tişörtüm hâlâ üzerimdeydi. Kendime hiç güvenmiyordum. Saçlarımı taradım ve sıkıca topladım. Kâküllerimi düzelterek yüzümü yıkadım. Yüzümü kurulayarak banyodan çıktığımda Nil’in de uyandığını gördüm. Gülümseyerek “Günaydın,” dediğimde kısık gözleriyle etrafa baktı. Ardından yorganını tekrardan kafasına çekerek sırtını bana döndü. Arel ile güldüğümüzde Arel’in yatağımı topladığını fark ettim. Nil’in yatağının yanında durarak “Nil,” dedim. “Ablam, uyan hadi.” Nil beni duymazlıktan gelerek uyumaya devam ederken Arel ayağa kalktı. Nil’in yatağının karşısındaki kitaplıktan birkaç yılan kitabı alarak “Nil,” dedi. “Burada bir sürü yılan kitabı var.” Nil anında doğrulduğunda onlara göz devirerek Arel’in yatağına oturdum. Arel “Bozma!” diye tısladı.
Ani sesiyle irkilirken yatağından kalktım. Arel düzen takıntısıydı. En küçük yamuk şey, onun sinir krizi geçirmesine sebepti. Onun aksine ben olabildiğince dağınık bir insan evladıydım. Ben de temizdim ama Arel başka bir boyuttu. Buna uzun seneler önce karar vermiştim.
Arel, Nil’e kitapları uzattığında kapı tıklatıldı. Üçümüzün bakışları kapıya dönerken Arel tekrardan bana baktı. Eliyle sandalyeyi göstererek “Bu ne?” dedi. Güldüm. “Sadece önlem.” Çimen’in sesini kapının dışından duyduk;
“Günaydın kızlar. Gelebilir miyiz?” Arel ile bakışlarımız tekrardan kesişti. Kaç kişiydi bunlar?
“Tabii ki,” Arel sandalyeyi çekerek kilidi açtı. Kapıyı açtığında Arel’in yatağına tekrardan oturdum ama Arel yine “Bozma!” diye tısladığında ayağa kalktım. Diğerleri bize şaşkınca bakarken Nil’e döndüm. “Hadi, üzerini giy.” Nil yataktan kalkarak “Abla!” dedi. “Bunlar gerçekten de yılan kitabı!” Arkamı dönerek dolaptan pembe bir elbise aldım ve ona uzattım. “Evet, şimdi bunu giy ve onları bana ver.” Nil gülerek “Ablam yılanlardan korkuyor!” diye bağırdı. Ona göz devirmemek için gözlerimi kapattım ve derin bir nefes verdim. Gözlerimi tekrardan açarak “Nil,” dedim. “Al ve giy şunu. Hemen.” Askılıktaki elbiseyi eline tutuşturarak elindeki kitapları aldım. Sırtından banyoya ittiğimde kıkırdayarak banyoya girdi. Arkasından göz devirerek kitapları yatağına fırlattığımda kafamın üstüne gelen ayakkabı benimdi ve atan kişi Arel’di.
Ben artık Arel’den ciddi anlamda korkmaya başlamıştım.
Ayakkabım kafama düşerken Arel “Dağıtma!” dedi. Derin bir nefes verdim. Olabildiğince sakin kalmalıydım.
Diğerleri bana bakarken Arel’in masasındaki sigara paketini ve çakmağını aldım. “Nil çıkınca haber ver.” Kimseye bakmadan balkona çıktım. Kapıyı kapatırken Arel’in “Sinirleri bozuk,” dediğini duydum. Duymamış gibi yaparak demirlere yaslandım. Paketin içinden bir dal sigara alarak yaktım. Güneş sırtıma geliyordu. Ben ise ıssız ormana bakıyordum.
Sinirim bozuktu, evet. Hem kâbus hem de Çakır sinirimi bozmuştu. Ona sormak istediğim çok fazla soru vardı, kim olduğunu bile bilmiyordum ve Yeraltı onu nasıl tanımıştı, öğrenmem gerekiyordu. Bir de Kenan vardı. Hâlâ mı sinirliydi bana? Aramamıştı, belki de aramıştı ama telefonum yanımda değildi. Ulaşamamış olma ihtimali de vardı.
Sigaramdan derin bir nefes çektiğimde kapının açıldığını duydum ama dönüp bakmadım bile. Duymamış gibi yaptım, dalmışım gibi. Birinin arkamdan durduğunu üzerimde düşen gölgesi sayesinde fark etmiştim. Bana gelen tüm güneşi engellemişti. Bu kesinlikle Çakır’dı.
Birkaç dakika sonra “Daha ne kadar bakmayı düşünüyorsun?” dedi. Konuşmasıyla anlamayacağı bir şekilde irkildim. Onunla oynayabildiğimi kendime kanıtlamaya ihtiyacım vardı. İrkilmemle elimdeki sigaram yanlışlıkla aşağı düştü ve ona döndüm. Kollarını göğsünde birleştirmişti ve akşamki gibi demire yaslanmıştı. Kaşlarımı hafifçe çattım. “İnsanları korkutmayı bu kadar seviyorsan korku evinde çalış. Burada değil.” Hafifçe güldü. “Korkutmadım, geldiğimden haberin vardı.” Kaşlarımı daha da çattığımda ellerini indirdi ve doğrularak kulaklarımı gösterdi. “Kulağın hareket ediyor.” Tekrardan güldü. “Senin hakkında bir bilgi daha.”
“Siktir git.” Yanından geçerek odaya geri girdiğimde arkamdan gülerek girdi. Girmemizle herkesin bakışları bize dönerken Derin kaşlarını çattı. “Ne oluyor? Duygu transferi mi yaptınız?” Göz devirdiğimde Nil banyodan çıktı. Üzerindeki pembe elbisesi ve sarı saçlarıyla oldukça tatlı görünüyordu. Hafifçe gülümsediğimde etrafında döndü. “Güzel mi?” Kafamı salladım. “Şahanesin,” Kıkırdayarak yatağına koştu. Üzerine çıkarak Arel’in yeni topladığı yatakta zıplamaya başladığında Arel dişlerini sıkmıştı.
Nil zıplarken “Abla!” diye bağırdı. Ne yapabileceği aklıma geldiğinde o çoktan zıplamıştı. İki adımda yatağa ulaşarak onu havada yakaladığımda kollarını sıkıca boynuma dolamıştı. Hissettiğim keskin acıyla gözlerimi sıkıca kapattım. Sakin kalmam gerekiyordu.
Gözlerimi açarak “Nil,” dedim. Anında “Acıktım ben,” dediğinde güldüm. Bu sırada Çimen “Kahvaltıdan sonra bölüklerinize ayrılacaksınız.” dedi. Arel ile aynı anda kaşlarımızı çattık.
Bölüklere ayrılmak istemiyordum. Burada çalışmak da istemiyordum. Sahi, niye burada çalışıyormuşuz gibi davranıyorlardı?
Nil’i yere indirdim. Çimen’e bakarak “Burada çalışmak istediğimizi söylemedik.” dedim. Çimen gülümsedi. “Dün kabul ettin.” Derin bir nefes vererek “Dün düşünmeden konuştum.” dedim. “İstediğim tek şey güvende uyuyabileceğim bir geceydi. Ama artık düzgünce düşünebiliyorum. Ailemiz bizi merak etmişlerdir. Gitmek zorundayız.” Çimen’in gülümsemesi solarken arkamdaki Çakır “Gelip gördüğünüz ofisi nasıl gizli tutmayı planlıyorsun?” dedi. Ona döndüğümde “Burası kâğıda yazıp gömebileceğin bir yer değil.” dedi. Bakışları değişmişti, az önceki halinden eser yoktu. Yüzündeki o garip ifade yerini yenilmişliğe bırakmıştı. Gitmemizi istemiyor gibiydi.
“Bizden sır çıkmaz. Birkaç aydır izliyormuşsun sonuçta, biliyor olman gerekir.” Birkaç saniye yüzüme baktı. Numara yapıp yapmadığımı anlamaya çalışıyor gibiydi.
Bir dakika boyunca bakıştığımızda “Pekâlâ.” dedi. “Gidebilirsiniz ama tek bir şartla.” Tek kaşımı kaldırdığımda “En küçük düşüşte sizi sorumlu tutarım.” dedi. Omuz silkerek yanında geçtim. Balkonda, yerde bıçaklarım vardı. Beşini de aldım. İkisi kırıktı, umursamadım. Kırık bıçaklarımı ceplerime, ikisini ayak bileklerime ve sonuncusunu da sağ bileğime sakladım.
Odaya geri girdiğimde Arel ve Nil ayakkabılarını giymişlerdi. Ben de ayakkabılarımı giydiğimde Soner, Arel ile benim telefonlarımızı verdi. Nil elimi tuttuğunda birlikte odadan çıktık. Derin yanımızda yürürken diğerleri arkamızdaydı.
Uzun koridorun sonundaki kapının dışına çıktığımızda büyük bahçeyi gördüm. Bir sürü insan vardı. Hepsi oldukça mutlu ve neşeli görünüyorlardı.
Umursamadım. Bahçe kapısına doğru yürürken çenem ve omuzlarım her zamanki gibi dikti.
Kapıdan çıktığımızda Derin “Arabalara dikkat edin.” dedi ve arkasını dönerek gitti. Arel bana baktı. “Nasıl gideceğiz? Umarım bir planın vardır.” Dudak büzdüm yürürken. “Bilmiyorum, planım yok.” Kaşlarını çattığında Nil “Kayıp mı olduk?” dedi. Kafamı iki yana salladım. “Birkaç saate Arel’in evine gideceğiz.” Arel bana baktı. Malikâneye gideceğimizi düşünüyor olmalıydı.
“Hayır,” dedim bakışlarına karşılık olarak. “Oraya gitmeyeceğiz, en azından ikiniz gitmeyeceksiniz. Ben her halükârda gideceğim.” Kaşlarını çattı. “Bensiz ve tek başına mı?” Güldü. “Hayatta olmaz.” Derin bir nefes verdim. “Senin canın yanarsa sinirlenirim. Sinirlenmek istemiyorum.”
“Ve kendi canını acıtıyorsun!” Omuz silktim. “Acımıyor.” Gözleri doldu. “Lil,” Gülümsedim. “Acımıyor. Ben güçlüyüm.” Konuşacağı sırada telefonu çaldı. Arayan kişiye baktı. Ardından da bana. “Ağabeyim.” Kafamı salladığımda aramayı yanıtladı ve hoparlöre aldı. Berk hemen “Arel,” dedi. Sesi endişeli ve telaşlıydı. “Neredesiniz siz?”
“Ağabey,” Arel ağlamak üzereydi, dört gündür ilaçlarını almıyordu ve dayanması mucize gibiydi. Berk tekrardan “Neredesiniz?” dedi. “Bir de iyi misiniz?”
“İyiyiz ağabey.” Berk “Arel,” dedi. “Lilya nerede?”
“Yanımda.” Ağlamamak için kendini tutuyordu. “Telefonu Lilya’ya ver.” Arel telefonu bana verince hoparlörü kapattım ve telefonu kulağıma yasladım. “Efendim?”
“Neredesiniz?” Arel’le konuşurken kullandığı ses tonu normal sesinden yavaş ve nazikti. “Bilmiyorum.” Birkaç saniye sessizlik oldu. Ardından “İyi misiniz?” dedi. “Arel ilaçlarını aldı mı? Sesi çok kötü geliyor.”
“Almadı ama iyiyiz.” Güldüm. “Ben varken panik mi yapacakmış hem?” Berk tekrardan sustuğunda arkadan başka bir erkek sesi “Buldum!” dedi. Berk bu sefer “Yarım saate geliyorum.” dedi. Göz devirdim. “Çok mu özledin Arel’i?”
“Şakanın sırası değil.”
“Şaka yapmadım zaten. Çok mu özledin kardeşini?” Ses tonumdan mıydı bilmiyordum ama “Evet,” dedi. “İkinizi de özledim. Şimdi, telefonun çektiği bir alanda durun. Ayrıca bana açıklama borçlusunuz.” Güldüm tekrardan. “Tamam, tamam. Birkaç odun meselesi sadece, fazla bir şey değil.” Arama sonlandığında durdum. Benime birlikte Arel ve Nil’de dururken “Berk birazdan gelecek.” dedim. “Burada bekleyelim.”
“Tamam da abla, ben çok açım.” Nil elimi bırakarak kaldırıma oturunca Arel yanına oturdu. Telefonunu Arel’e vererek “Berk Ağabeyin gelince sana yemek yedireceğim.” dedim. “Sadece biraz beklemen gerek.” Nil kafasını sallayarak kollarını kendine sardı. Hava yeni aydınlanmaya başladığı için soğuktu.
Arel ceketini çıkartıp Nil’e giydirdiğinde Nil neşeyle “Teşekkür ederim Arel Abla!” dedi. Arel sadece kafasını sallayarak ayaklarını karnına çekti ve kollarını bacaklarına sardı. İleri geri sallanırken Nil kendi halinde şarkı söylüyordu. Sessizlik sürerken düşüncelerim zihnimi çoktan ele geçirmeye başlamıştı;
Bizi neden kapıya kadar götürüp sonra bırakmışlardı? Yolu bilmediğimizi bilmiyorlar mıydı? Yoksa sadece bizi mi deniyorlardı? Her şeyimizi bilirken dahası ne içindi? Merakımı uyandırıyordu. Hepsi, orada gördüğüm herkeste garip bir şey vardı. Sanki bir tuzağın içinde olduklarını bilen fareler gibilerdi. Hepsinin suratında garip bir mutluluk maskesi vardı. Bir de Çakır vardı.
Birkaç ay durmadan beni izlediğini söylemişti, iyi de neden? Kim yeni tanıştığı birine her şeyini anlatırdı? Yine mi yalan söylemişti? Yine mi kandırmıştı?
Sen de kandırdın onu, boşuna yeme hakkını.
Ben de onu kandırmıştım. Kandırmıştım kandırmasına ama bana kanmamıştı. Bir şekilde onunla oynayamıyordum. Altı yaşımdan beri beni tanıyanlar bile kolayca kandırılabilirken o, asla kanmıyordu. Sinirimi bozan da buydu. Zekâmdan korktuğunu söylerdi herkes, güya üstün zekâlıydım onlara göre. Çakır’a göre ise sıradan bir insan mıydım? Bana kanmamayı nasıl başarıyordu? Kendimi ele mi veriyordum? Ama ele versem diğer insanlar da fark etmez miydi? O nasıl fark etmişti? Gerildiğimi, korktuğumu, üzgün olduğumu, Kenan’dan uzaklaşmak istediğimi nasıl anlamıştı?
“Kulakların,” demişti. Kulaklarım biri geldiğinde hareket ediyordu, tepki veriyordu. Ama bunun duygularımla bir alakası yoktu ki. Düz baktığımda bile anlıyordu, nasıl yapıyordu? Kahverengi ve yeşil karışımı alacalı gözlerim boş bakarken bile mi anlayabiliyordu? O halde haksızlık değil miydi? Geceden açık, gündüzden koyu mavi gözlerine bakarak ben niye onu anlayamıyordum?
Numara yapmak konusunda sandığım kadar iyi değil miydim yoksa? Rolümü mü oynayamıyordum? Nasıl anlıyordu? Bana nasıl güvenmişti? Ben bile kendime güvenmezken, kendime güvenmediğimi bilirken bile nasıl gitmemize izin vermişti? Arel’e mi güvenmişti yoksa bana mı? İkimize de mi güvenmemişti yoksa? İkimize güvenmese de bizi istemediğimiz bir yerde tutamazdı. Tutarsa kendi topuğuna sıkacağını bildiği için gitmemize izin vermişti.
Kafamdaki sorular, kolaylıkla cevaplarını bulurken gözlerim şaşkınlıkla büyümüştü. Ona güvenmem için bana böyle davranıyordu. Ona güvendiğimde de beni vuracaktı. İyi de bunu neden yapıyordu? Ben sadece bir insandım. Neden bana acı çektirmek için bu kadar uğraşıyordu? Ya da asıl amacı bana acı çektirmek değil miydi? Bana acı çektirmek için uğraşmıyorsa ne için uğraşıyordu? Neyim bu kadar önemliydi?
Bedenim, hayatım, gözlerim, tenim, neyim?
Fiziksel olarak bedenim hariç hiçbir şeyim yoktu. Benden ne almak istiyordu? Ayrıca izlendiğimi fark ederken aylarca nasıl fark etmemiştim? Son birkaç gün hariç odama veya evime girmiş miydi? Birine zarar vermiş miydi? Verdiyse haberim olurdu, en azından olmalıydı. Malikânede her şey aynıydı. Evimde de aynıydı. Ne yapmıştı? Ya da girdiyse bile sadece benimle mi konuşmuştu? Ben uyurken ona kendimi mi açmıştım?
Uykum hafifti aslında. Onu fark etmem gerekirdi, şu ana kadar sadece bir kere benimle uykumda konuşmuştu. İçimi kaplayan korku ile bakışlarımı sisli ormandan yere indirdim.
Ya bana dokunduysa?
Bana dokunmuş muydu? Dokunsaydı anında uyanırdım, uyanmamıştım. Dokunmamıştı o halde. Peki, aylarca sapık gibi beni izlemesinin amacı neydi? Neyim onu bu kadar meraklandırıyordu? Genelde acı çeken ama belli etmeyen bir kadındım sadece. Dahası yoktu, olmamıştı.
Onu araştırmak istiyordum. İsterken bir yandan da kadınlar ve çocuklar için yardıma gitmem gerekiyordu. Kurbanlar hazırdı, sadece gidip onları bir güzel benzetmek gerekiyordu. Öte yandan, İkra’nın sahte rolü vardı. Anladığım kadarıyla İkra, çocuklara zarar vermiyordu. Yetimhane müdiresi miydi? Bunun hakkında bir şey söylememişti. Belki de sadece bizi buraya getirmek için onlarla çalışmıştı. Sadece bunun için bile olsa birbirlerini nasıl tanıyorlardı? Çakır ile İkra aynı kategoride miydi? Bir bakıma evet. İkisi de Yeraltı Dünyası’nda tanınan isimlerdi. Peki, Çakır nasıl tanınmıştı?
İkra, annesi sayesinde tanınıyordu. Ya Çakır? O nasıl tanınıyordu ve kendini dünyaya nasıl tanıtmıştı? Ya da Türkiye’ye? Kenan modeldi, İkra’nın annesi ise mücevherci. Ya Çakır? O kendini nasıl tanıtmıştı insanlara? Nasıl kandırmıştı onları? İnsanların, dahası Kenan’ın beynini nasıl yıkayabilmişti? Bir de üvey annem ve tuvaletteki diğer kadınlar vardı.
Yıllar sonra neden benim için bir şey yapmıştı? Hayır, benim için yapmamıştı. Benim, Arel’in ve Nil’in buraya gelmesi için, oğlundan ve kendinden uzaklaşmamı sağlamak için onlarla çalışmıştı. Buna emindim. O, benim için hiçbir şey yapmazdı. Ya İlayda? O da aynı üvey annem gibi benim onlardan uzakta kalmam için yapmıştı.
Ya diğer kadınları nasıl kandırmışlardı? Onların zihinlerini nasıl yıkamışlardı?
Çok fazla sorum vardı, İkra’nın dediğine göre hepsini Çakır’a sormam gerekiyordu. Ama bir kez bile tam olarak dinlenmemiş biri olarak onun da beni dinleyeceğini ve sorularıma cevap vereceğini sanmıyordum.
Arkamda duran arabayla Arel ve Nil ayağa kalktılar. Berk, beyaz Honda’sıyla gelmişti. Arel koşarak Berk’e sarıldığında Nil ile yanlarına gittik.
Arel ağamaya başlamıştı, kriz yönetimi harikaydı.
“Gelmeyeceksin sandım,” Arel burnunu çektiğinde Berk, Arel’in saçlarını okşadı, ağabeyi olduğunu gerçekten gösteriyordu. “Geldim ama.” Arel hızlıca kendini toparladı, gözlerini sildi ve derin bir nefes aldı.
O, gerçekten güçlü bir kadındı. Berk’te bunu biliyordu.
Arel, Berk’ten ayrıldığında Berk önce bana ardından Nil’e baktı. “İyisiniz, değil mi?” Kafamı salladım. “Yaşıyoruz.” Rahat bir nefes verdi. Her zamanki sakin halinden eser yoktu, oldukça panik olmuştu ve endişelenmişti. Uyumadığı belliydi ve tişörtü kırışıktı. Büyük ihtimalle Arel’e ulaşınca hemen evden çıkmıştı. Ev haliydi bu.
“Gidelim hadi,” İzlendiğimi hissediyordum, Berk’e kafamı sallayarak Nil’in elini tuttum. Arel yolcu koltuğuna oturduğunda ben de Nil ile arkaya oturdum. Berk de sürücü koltuğuna oturarak arabayı çalıştırdığında arkama yaslandım.
Birkaç dakika sessiz geçen yolculuğun ardından “Kenan sakinleşti mi?” dedim. Berk gergindi, bunu fark edebiliyordum. “Sakin ama seninle konuşmak istiyor,” Aynadan bana baktı. “İstersen yanında gelebilirim.” Derin bir nefes verdim. Kenan sakinleşmemişti, adım kadar emindim. Hem itibarıyla hem de onunla oynamışlardı. Tabii ki sevgili üvey ağabeyim her şey için ilk önce beni suçlardı.
“Ben konuşurum, Nil ve Arel, Arel’in evinde kalsınlar.” Kafasını ağır ağır salladı. “Sen nasıl istersen.” Kaşlarını çattı. “Kafana ne oldu?” Elim sağ şakağımdaki sargı bezine gitti. “Bu mu?” Güldüm. “Bayılınca kafamı arabaya çarpmışım, o.” Göz devirdi. “Ya elin?” Sağ avcuma baktım. Arel’in bıçakla kestiği yaramdı. Arel arabada olduğu için omuz silktim. “Bayılırken elimde bıçağım vardı, kesmiştir.” İnanmadığı açıkça belliydi ama yine de kafasını salladı.
Yaklaşık on beş dakika sonra malikânenin önünde durduğumuzda kapıyı açtım. İnmeden Berk “Yardım lazım olursa hemen ara.” dedi. Kafamı sallayarak arabadan indim.
Onlar giderken Nil’in, Arel ve Berk’in yanında olması rahat kalmamı sağlıyordu. Malikâneye doğru yürürken içimi kaplayan bir huzursuzluk vardı, korkmam gerekli miydi emin değildim ama içimden bir ses tetikte olmam gerektiğini söylüyordu.
İçimdeki sese bile güvenmediğim için malikâneye girmeden önce yüzüme endişeli bir maske takındım. Böylelikle ikna olmayan Kenan’a, hiçbir şeyden haberim olmadığını kanıtlayacaktım.
Geniş alanda kimse yoktu, malikânede ölüm sessizliği vardı. Kenan büyük ihtimalle çalışma odasındaydı. Çalışma odasının kapısını çalmadan içeriye girdiğimde sandalyesinde oturan Kenan kafasını bile kaldırmadan “Otur, İlayda.” dedi. Beni İlayda sanıyordu. Kapıyı arkamdan kapatarak sırtımı kapıya yasladım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Adım İlayda değil. Ona benzemiyorum bir de.” Anında kafasını kaldırarak bana baktı. Şaşırmıştı geldiğime. Ayağa kalktı. “Lilya,”
“Evet? Konuşmak istiyormuşsun, geldim.” Tam karşımda durdu. “Ormanda değildin, Berk kaçırıldığınızı söyledi. İyi misin? Kim kaçırdı?” Duygusuz bakışlarımı kuşandım. “Kim kaçırdıysa kaçırdı, seni ne ilgilendirir? Ayrıca iyiyim. Ölmedim.”
“Ölmediğini ben de görebiliyorum, yara aldın mı?” Geri sandalyesine oturduğunda sağdaki koltuğa oturdum. Bağdaş kurarak “Aldıysam ne olmuş?” dedim. Kaşlarını çattı. “Kim kaçırdı Lilya? Ve yaran nerede?” Derin bir nefes vererek şakağımı gösterdim. “Çok bir önemi yok zaten. Kafadan kırıkmışım sonuçta.” Yerinden kalkarak yanıma oturdu. Kafamdan tutarak sağ şakağıma bakarken “Yarılmamış,” dedi. “Sadece kanamış çok şükür.” Çatık kaşlarımla baktım. “Bunun içinse gidiyorum,” Ayağa kalktığımda “Lilya,” dedi. Ona baktım. “Sizi kaçıran kişi Çakır Arkan mıydı?” Şaşırsam da ifademi bozmadım. Yerime geri oturdum. “Oysa ne olmuş?”
“Benimle oynadıktan sonra bir de seni mi kaçırdı?” Sesi yükseliyordu. “Kaçırmadı.”
“Görüntüler öyle demiyor, Lilya. Bayıltıp kaçırmış. Nerede görsem tanırım.” Göz devirdim. “Yani? Ölmedim, işkence görmedim, şiddet görmedim. Aksine, krallar gibi uyudum.”
“Sabaha kadar onunla tartışmadın mı yani?” Güldü. “Buna mı inanacağım?” Doğru söylüyordu. Onunla tartışmıştım ve sabaha karşı uyumuştum. Buna krallar gibi denmezdi. “Onunla tartışmadım.” Güldü tekrardan. “Seni neden çağırdım, biliyor musun?” Tek kaşımı kaldırarak ona baktığımda ayağa kalktı. “Birkaç gündür senin yerine uğraştığım bir planım var.” Kaşlarımı çattığımda kapının yanına gitti. Yeni gördüğüm beyaz tahtayı gösterdiğinde koltuktan tutunarak ayağa kalktım.
Beyaz tahtanın en ortasında Çakır’ın resmi vardı. Etrafında ise tahta kalemi ile çizilmiş bir sürü çizgi vardı. Çizgiler Çimen’in, Derin’in, Atakan’ın, Soner’in ve Arel’i sakinleştirmeye çalışan adamın resimlerine uzanıyordu.
“Bunlar da ne?” Ona baktım. Sırıtarak bakıyordu, şu anda korkulan liderdi. Ağabeyim değildi. Koyu kahve gözleri siyahtı, karanlık saçıyordu. “Seninle dans etmesi ve tüm gece seni izlemesi sence normal miydi?”
“Beni ve Arel’i bulmak için görevliydi.” Kafasını salladı. “Ve görevini yaptı, sizi buldu. Peki, bulup ne yapacaktı?” Koltuğun sırt kısmına oturdum. “Bunu ben de bilmiyorum. Gitmek istediğim için bizi bıraktılar, gitmek istemeseydim daha fazla şey öğrenirdim.”
“Ben söyleyeyim, seni ve Arel’i kaçırdığı yerde çalıştırmak istedi mi?” Sözleri şaşırmama sebep olurken “Bunları nasıl biliyorsun?” diye çıkıştım. Güldü. “Beni hafife alma, senin zekân varsa benim de otoritem var.”
“Eski otorite.” Bana öyle bir baktı ki bir an tekrardan boğazımı sıktığımı hissettim. Elim istemsizce boynuma gittiğinde yanıma geldi. Boğazlı kazağımın boğazını indirdiğinde eline vurarak ayağa kalktım. “Bana dokunma. Konuş ve bitir.” Derin bir nefes verdi. “Özür dilerim, Lilya. Her şeyi senin planladığını düşündüm ve canını acıttım.”
“Bu, canımın acıdığı gerçeğini değiştirmiyor,” Kalbimi çoktan kırmıştı. “Kırık bir cam eski haline gelmez.”
“Kırık bir cam yanarak eski haline gelebilir.” Ona göz devirdim. “Gidiyorum, anlaşılan sen yine mafyacılık oynayacaksın.” Yanından geçip gidecekken “Seni kaçırmalarına bilerek izin verdim.” dedi. Durdum.
Bilerek mi canımın acımasına izin vermişti?
Omzumun üstünden ona baktım. “Bilerek derken?” Hayatım sanki oyuncak bebekmiş gibi kenara atılırken bile sakinliğimi korudum. Sakin kalmak her zaman işe yarardı. Kafasını salladı. “Nerede çalıştığını öğrenmem gerekiyordu, bu yüzden seni kaçırmalarına izin verdim.” Şaşkındım, beni amacı için kullanmış, hayatımı hiçe saymıştı. Yönümü tamamen ona çevirdim. Şaşkınlıktan ağzım açık kalmıştı. Ne demeliydim? Aferin, iyi yapmışsın. Hayatımın bir önemi yok mu yoksa Keşke bana da planını söyleseydin de ona göre ölseydim mi?
“Sen ne diyorsun?” Rahatça kafasını salladı. “Birkaç gün daha kalmalıydın,” Birkaç kere göz kırpıştırdım, doğru mu anlamıştım yoksa şaka mı yapıyordu? Yüzüne baktım. Hayır, şaka yapmıyordu. Aksine daha uzun süre kalmadığım için pişmandı. “Sen,” Konuşamıyordum, kalbim gerçekten parçalara ayrılmıştı. Nasıl yapardı, nasıl ölmemi göze almıştı? Aptal bir amaç için nasıl hayatımı hiçe saymıştı? “Sen,” dedim sinirle. “Sen acımasız bir pisliğin ta kendisinin!” Güldü. “Öyleyim ve sen de işe yaramaz bir aptalsın.” Bunları nasıl söyleyebiliyordu? “Ama unuttuğumuz bir şey daha var,” Eliyle Çakır’ın fotoğrafını gösterdi. “Çakır beni koltuğumdan etmek veya beni yıkmak için çalışmıyor. O, senin için çalışıyor ve senin peşinde. Benim değil.” Sinirle “Ya benim ya senin!” diye bağırdım. Kendime engel olamıyordum. Anlayamıyor, idrak edemiyordum. “Kimin peşindeyse peşinde! Bundan sana ne? Aptal bir koltuk yüzünden kaç kere ölümden döndüm haberi var mı? Kaç kere canım acıdı, kaç kere acıdan bayıldım haberin var mı? Yok! Yok, çünkü sikik bir koltuğun peşinde köpek gibi nöbet tutuyorsun!” İşaret parmağını aramıza kaldırdı ve tehdit edercesine salladı. “Laflarına dikkat et. O koltuk hayallerini gerçekleştiriyor.”
“Kim söyledi sana bu yalanı?” Ellerimi saçlarıma geçirerek güldüm. “Koltuk ne ki? Birkaç köpeği peşinde çalıştırmak senin hayalin! Aptal bir koltuk ve otorite için yaşıyorsun resmen.” Kaşlarını çattı. “Bir daha otoriteme ve konumuma laf edersen sonunu görmek zorunda kalacaksın, Lilya.” Tekrardan delirmiş gibi güldüm. “Ne bir ağabey oldun ne de bir arkadaş. Ne için yaşadığını bile bilmiyorsun. Hayatın anlamını bilmiyorsun! Acı çekmenin, her gece uyuyamamanın ne olduğunu bile bilmiyorsun! Robottan farkın yok! Dünya senin etrafında dönmüyor.” Çenesini dikleştirdi. “Dünya dönmesin, tüm kâinat benim etrafımda dönüyor ve senin bilmediğin çok fazla şey var.” Sinirden titrerken “İğrenç bir insan var karşımda.” dedim. “Tek bir adamı öldürmekten bu kadar korkuyorsan işini bırak. Modellik düşünme gerektirmiyor.” Üzerime doğru yürürken cebimden bıçağımı çıkarttım. “Bana dokunursan tüm sinirimi senden çıkartırım.” Dişlerini ve yumruklarını sıkarken bir adım geri gittim.
“Davetteki her şeyin sorumlusu sendin,” dedi tükürürcesine. “Sen ve o zekân her şeyi planladı!”
“Zorla gitmişken neyi planlayabilirim?”
“Herkesi kendi safına çekerek otoritemi sarstın!” Derin bir nefes verdim. Sakin kalmalıydım. “Kenan,” Sinirle kalkıp inen göğsü ve beni parçalayacak gibi bakan gözlerini es geçmeye karar verdim. Ondan korkmuyordum, onun benden korkması gerekiyordu ki zaten korkuyordu da. “Partide İkra beni çağırdığında herkes çoktan birlik olmuştu.” dedim sakince. “Seni bitirmeyi hedeflemişlerdi çoktan. Bunu ön göremezdim, kâhin değilim sonuçta. Onları ikna etmeye çalıştım, dinlemediler. Davranışların yüzünden benim bir korkak olduğumu düşünüyorlar!” Dayanamayıp bağırdığımda kafasını kaldırdı. Arkamdaki duvara bakarken düşünüyordu. Güldü, kafasını indirdi ve tekrardan bana baktı.
“Her şey yalandı yani?” Kafamı salladım. “İkra çocuk satmıyormuş.” Güldü yine. “Kameramanlar da sahteydi o zaman.” Tekrardan kafamı salladığımda gözleri tekrardan koyu kahve oldu. Çatık kaşları düzeldi ve mutlu haline geri döndü ama ben acımla kaldım. Otoritesi sarsılmamıştı, aksine daha da güçlenmişti. İstediği de buydu, güçlenip herkesten ve her şeyden üstün olmak istiyordu. Bana baktı. İlgili bir sesle “Boynun acıyor mu?” dedi. Hep böyle davranıyordu. Kafamı iki yana salladım. “Hayır, şimdi gidiyorum.” Ruhsuz bir robot gibi odasından çıktım.
Birkaç gündür sızlayan boynum çok acıyordu, o kadar acıyordu ki yutkunmak bile zor geliyordu. Kenan uzun bir süre zarar vermeyecekti, en azından iyileşmek için bolca zamanım olacaktı. Malikâneden çıktım. Otoparka doğru yürüdüm ve motoruma bindim. Motorumu ormandan getirmişlerdi. Kafamı dağıtmak için biraz turlayacak ve ardından Arel’in evine geçecektim. Onları üzmek istemiyordum, umarım beni anlarlardı.
Ne kadardır buradaydım, bilmiyordum. Hava çoktan kararmıştı, ben ise dönüp dolaşıp aynı yere geri gelmiştim;
Annem ve babamın mezarına.
Üvey babam onları buraya gömdürmüştü. Kolayca bulmam için mi? Sanmam, acımı tekrardan yüzüme vurmak içindi. Buraya her geldiğimde bir aile tamamlanıyordu. Anne, baba ve çocuk. Tek sorun anne ve babanın ölü olmasıydı. Bu benim en büyük acımdı, gözlerimin önünde ölmüşlerdi. Bunu yapan ise üvey ağabeyimdi.
Göğüs kafesimin ortasına batan bir kemik vardı. Belki de kemik değildi batan, kalbimin ta kendisiydi. Ölmüş gibi hissediyordum ama yaşıyordum. İlginçti, ölmeden ölmek gerçekten ilginçti.
“Beni neden almadınız yanınıza?” diye mırıldandım mezarlara bakarak. Soğuk mezar taşları bana bir cevap vermiyordu. Benimle konuşmuyordu, beni yalnız bırakıyordu. Sessizlik bana iyi gelmiyordu, beynim düşünce patlaması yaşıyordu. Bu durumdan hiç hoşnut değildim. Uykularımı bile kaçıracak bir boyuttaydı karanlığım.
Ayağa kalktım. Gitmem gerekiyordu. Arel ve Nil beni bekliyordu. Karanlığın içinde arkamı döndüm. Omuzlarım dik bir şekilde yürürken acıkmıştım. Evimde değil, Arel’in evinde yiyecektim. Yemek için beni bekliyor olmalılardı.
Motorumu park ettiğim yere geldiğimde kaskımı taktım, motoruma bindim. Gece kadar siyah olan motorum ve kaskımın yanında aynı renkte saçlarım bir bütündü. Sevdiğim nadide şeylerden biriydi.
Arel’in evine kadar hızla sürdüm. Yaşadığımı hissetmem gerekiyordu. Evin önüne gelince motorumu garaja, Arel’in arabasının yanına park ettim. Tuşa basarak garaj kapağını kapattım. Arel’in arabasını büyük ihtimalle Berk getirmişti ama onun arabasını görememiştim. Burada değil miydi?
Garajdan çıkarak kapının önünde durdum. Hep çaldığım gibi iki yavaş, iki hızlı ve sonda tek bir tane vurdum kapıya. Birkaç saniye sonra Arel kapıyı açtı. “Lil, hoş geldin.” Kaşlarımı çattım. “Kim geldi?” Gergindi, bunu her halinden anlayabiliyordum. Kenara çekildi. “Geç de gör.” Çatık kaşlarımla birlikte bıçağımı çıkarttım.
Uzun koridorda, sağdaki ilk oda salondu. Salonun karşı çaprazında mutfak, mutfağın yanında Arel’in oyuncak odası vardı. Evet, Arel hâlâ oyuncaklarla oynuyordu. Koridorun sonunda üst kata çıkan merdivenler vardı.
“Mutfaktalar,” Mutfağa girdiğim anda gördüğüm kişilerle kaşlarımı daha da çattım. Çakır, Soner, Derin, Çimen, Atakan, Arel’i sakinleştirmeye çalışan adam, sarı ve kahverengi saçlı iki kız, siyah ve kahverengi saçlı iki tanımadığım kişi de buradaydı. Herkesin bakışları bana dönerken Nil’e baktım. “Nil, yatağa. Şimdi.” Nil oflayarak Berk’in yanından kalktı. Yanıma gelerek “Uykum yok ki,” diye somurttu. Yanımdan geçerek salona girdi. Peşinden gittim. Bıçağımı kapatarak cebime koyduğumda Nil koltuğa oturdu. “Televizyon izleyebilir miyim?” Derin bir nefes vererek kafamı salladım. Yerde Arel’in oyuncakları vardı. Onlar oynarken gelmiş olmalılardı. “İzle ama sesini çok açma.” Kıkırdayarak televizyonu açtığında arkamı döndüm ve mutfağa geri girdim.
Kaşlarımı tekrardan çatarak “Sebep?” dedim. “Bana buraya gelmeniz için tek bir sebep söyleyin.” Çakır gözlerini kısarak “Sebep mi?” dedi. “Sebep sensin.” Ona göz devirerek dolaba yürüdüm. Çok açtım ve onunla tartışmak istemiyordum. Yemek yiyip uyumak istiyordum.
Buzdolabını açtığımda Nil “Abla,” diye seslendi salondan. “Yemek var mı?” Yememişler miydi? Kaşlarımı çatarak Arel’e baktığımda “Onda yedik,” dedi. “Ve şu an saat on iki buçuk.” Kaşlarımı kaldırdım. Saatin farkında bile değildim. “Neden uyumadınız?” Bıkkınca baktı. Çakırlar geldi diye mi uyumamışlardı? Kaşlarımı tekrardan çattım. “Ne zamandır buradasınız?” Soruyu Çakır’a sormuştum ama Berk “Yarım saat.” dedi.
“Gece servis yapmıyoruz, dükkân kapalı. Sizi dışarı alalım.” Atakan güldü. “İmkânsız.” Tek kaşımı kaldırarak ona baktığımda Çakır’ı gösterdi. “O gitmeden gidemeyiz ve inan bana, seninle konuşmadan gitmeyeceğine adım kadar eminim. Ayrıca uykumdan uyandırıldım,” Göz devirdim. “Konuşacak bir şeyim yok. Kandırdın zaten. Daha ne istiyorsun?” Kısık bakışlarını bana çevirdi.
“Ağabeyinin yanındaydın, değil mi?” Kollarımı göğsümde birleştirdim. “Bana hesap mı soruyorsun?”
“Aslında hayır, soru soruyorum.” Derin bir nefes verdim. Boynum çok acıyordu. “Yanındaysam ne olmuş?”
“Sana ne dedi?” Hayatımı hiçe saydığını ve önemsiz bir yaşamım olduğunu söylemişti, tabii ki de bunu ona söylemeyecektim. Bakışlarım titredi, acımasızca söylediği sözler zihnimde yankılandı.
“Nerede çalıştığını öğrenmem gerekiyordu, bu yüzden seni kaçırmalarına izin verdim.”
Bu ve bunun gibi daha birçok sözü aklımda dönüyordu, kulaklarımda çınlıyor, sinirimi daha da bozuyordu. Hızlıca kendimi toparladım ve çenemi kaldırdım. “Bizim kardeşliğimiz, bizim sırlarımız. Bundan sana ne? Ayrıca uyumamıza engel olmayın. Gidin.” Ayağa kalktı. “Pekâlâ, gider ağabeyinden öğrenirim.” Ağabeyin derken sürekli bir şeyi gözüme sokmaya çalışıyordu; Kenan benim gerçek ağabeyim değildi.
Kapıya doğru yürürken diğerleri de ayağa kalktılar. Kapıdan çıkmak üzereyken bana yabancı olan bir içgüdüyle “Gidersen öldürür,” dedim. Durdu, omzunun üstünden baktı. “Derken?” Kafamı salladım. “Gidersen yanına öldürür. Öldürürse sinirlenir, sinirlenirse zarar verir. Gitme.” Kaşlarını çattı. “Sana zarar mı verdi?” Derin bir nefes verdim. “Hayır,” Daha ne kadar verecekti? “Şimdi gidin ama yanına değil. Malikâneye girmeden öldürür sizi.” Kaşlarını daha da çattı. Beni anlamıyordu.
“Gidersen ölürsün.” Hiçbir şey demeden kapıdan çıktı. Diğerleri de hipnoz olmuş gibi peşinden çıktıklarında kapıda durdum. Gittiklerinden emin olacaktım. Siyah arabalara binerek uzaklaştıklarında kapıyı kapattım. Arabalar evi önündeydi ama gelirken fark etmemiştim. Mutfağa doğru yürürken koltukta uyuyakalmış Nil’i gördüm. Yanına giderek düz-günce yatırdım ve üzerini örttüm. Televizyonu kapatarak loş lambayı açtım. Gözlerimi rahatsız ediyordu.
Salondan çıktım. Mutfağa girdiğimde Arel’i ve Berk’i otururken gördüm. Herkesin çok fazla sorusu vardı ama bende hepsine cevap verecek yürek yoktu.
Kendime hızlıca sandviç yaptım. En sevdiğim şey sandviçti. Zeytinsiz, salamlı sandviç. Arel’in karşısına oturarak kırmızı masaya tabağımı koydum. Sandviçimden bir ısırık aldığımda Arel “Lil,” dedi. “İyi misin? Kötü görünüyorsun.” Kafamı kaldırmadan “İyiyim,” dedim. “Sadece çok düşündüm,”
“Neyi?” Derin bir nefes vererek ona baktım. Endişeyle bakıyordu, aynı şekilde Berk de. Kaşlarımı çattım. “Bana böyle bakmayın.”
“Kenan ile ne konuştunuz?” Berk’in sorusuyla bakışlarımı tekrardan tabağa çevirdim. Sandviçimi sessizce yemeye devam ettim, buna cevap vermeyecektim. “O kadar mı kötü?” Arel’in mutsuz ve üzgün sesiyle omuz silktim. “Klasik şeyler,”
“Hangi klasikler?” Sandviçimden bir ısırık daha aldım. “Efendi olmadığı, dünyanın onun etrafında dönmediğini ve kaçırılmamıza neden bilerek izin verdiğinin kavgası. Çok bir şey değil.” Arel kaşlarını çattı. “Bilerek mi? Haberi var mıymış?” Kafamı salladım, ona bakarak “Çakır’ı öldürmek istiyor,” dedim. “Bu yüzden canımı acıtmış ve canımın acımasına izin vermiş. Böyle diyor yani. Kaçırıldığımızda ayrılmak istemiştik ya,” Kafasını salladı, masadaki elleri yumruk olmuştu. Oldukça sinirlenmişti. “Daha fazla kalıp onun hakkında daha fazla şey öğrenmem gerektiğini geveledi. Büyük bir kavga etmedik yani. Sadece,” Sustum. Sadece ne kadar değersiz olduğumu tekrardan hatırlatmıştı.
“Sadece ne?” Bakışlarımı tekrardan tabağıma indirdim. Daha fazla konuşmak istemiyordum. Arel ellerini masaya bastırarak ayağa kalktı. “Sadece ne? Söyle Lilya, sadece ne? Ne dedi sana? Ne dedi de bu kadar üzdü seni?” Sandviçimi bitirerek omuz silktim. “Sadece yorgunum, uyumak istiyorum.” Kapıdan çıkarak salona girdim. Nil’in yattığı L koltuğun büyük tarafına yatarak kenardaki battaniyeyle üzerimi örttüm.
“Lil,” Arel salona girdiğinde gözlerimi kapattım. “Uyuyalım, sonra daha detaylı dedikodu yaparız.” Derin bir nefes verdiğini duydum. “Onlara gitme demenin bir sebebi var, değil mi?” Cevap vermedim, sadece kafamı salladım.
Ayağa kalktı, adım sesleri kapıya yönelirken lambayı kapattı. Beni karanlıkta bırakırken battaniyeyi kafama kadar çektim. Ayaklarımı karnıma çekerek küçülebildiğim kadar küçüldüm.
Arel’i üzmek istemiyordum ama canım bir kere acımıştı, benden fazla üzülecekti. Düşüncelerimi kenara atarak uykunun beni içine çekmesine izin verdim.
"Merhaba Küçük Barış," Hayır… Burada ne arıyordum? Burada olmamam gerekiyordu. "Yine mi izinsiz girdin yoksa?" İzinsiz mi girmiştim? Hata mı yapmıştım? Yapmamam gereken ne yapmıştım? Etrafıma bakındım.
Cam kadar temiz, bembeyaz bir odadaydım. Burayı biliyordum; Psikiyatri bölümündeydim. Neden buradaydım? Olmamam gerekiyordu. Kaçmam gerekiyordu. Canımın acımasını istemiyordum.
"Lilya," Arel burada mıydı? Gitmeliydi, götürmeliydi beni buradan. "Arel," diye seslendim çaresizce. Gelmeliydi, neredeydi? Göremiyordum.
"Nereye gidiyorsun Küçük Barış?" Kafamı kaldırdım. Önümdeydi. Tam karşımda bana bakıyordu. Titremeye başladım. Hayır, hayır, hayır! Bana zarar verecekti. Canımı acıtacaktı. "Sakin ol kardeşim, alt tarafı öleceksin." Kenan da mı buradaydı?
Gözlerimden süzülen ılık sıvı da neydi? Yere düşen birkaç damlaya baktım. Kırmızıydı. Ben… ağlıyordum. Ben kan ağlıyordum.
Tekrardan kafamı kaldırdım. "Sizden korkmuyorum!"
Yalancı!
Zihnimin içindeki ses neden konuşuyordu? Susmalıydı! Hem de he-men!
"Lilya," Anne…
Doktor gitmişti, annem buradaydı. Hâlâ en son hatırladığım gibiydi. Cam gibi pürüzsüz cildi, ışıldayan yeşil gözleri ve parlak kızıl saçları aynıydı. Ölmemişti sanki. "Anne," diye fısıldadım. Beni kurtarmalıydı, an-nem gelmişti. Beni korumalıydı. "Anne," dedim tekrardan. "Koru beni anne," Sana ihtiyacım var…
Gülümsüyordu, arkasını döndü. Bir adım attı, sonra bir tane daha. Adım attıkça sanki yanıyormuş gibi kül oluyordu. "Anne!" Gitmemeliydi, yaşamalıydı.
Annemin siyah külleri iki yanımdan geriye uçuyordu. "Anne! Gitme!" Gitmemeliydi, korkuyordum. Beni bırakmamalıydı.
Gözlerimi açtım, daha fazla dayanamazdım.
Salondaydım, koltuktaydım. Sadece rüyaydı. Annem artık sadece rüyadan ibaretti. Kokusunu bile unutmuştum, sesi ise Arel’in sesine benziyordu. Ben… Ben annemi unutuyordum.
Bunu istemiyordum, ölmeden önceki son çığlığını bile yavaş yavaş unutuyordum.
Kafamı kaldırdım. Arel yanımdaydı. "Lil," dedi. Ağlamak üzereydi. "Sadece rüya," diye mırıldandım ruhsuzca. "Annem sadece rüya, Arel." Gözünden bir damla yaş yanağına süzüldü. "Lil," Kollarını boynuma doladığında canım acıdı. Umursamadım, katlanabilirdim. Sarılışına karşılık verdim. "Ağlama Arel," Ağlamıyordu. Geri çekildi. "Boynun hâlâ acıyor mu?" Konuyu değiştirmek daha iyiydi. Acısa da kafamı iki yana salladım. "Hızlı iyileşiyor." Ayağa kalktığında battaniyeyi çekerek ben de kalktım. Yeni uyanmış gibiydi. "Ben mi kaldırdım?" Kafasını iki yana salladı. "Uyanıp aşağı indiğimde seni gördüm." Derin bir nefes verdim.
"Kahvaltı hazırlayalım o zaman." Yanından geçtiğimde peşimden geliyordu. İkimiz mutfağa girdiğimizde "Berk uyuyor mu?" dedim. "İki gündür uyumuyormuş, yazık. Bırakalım da uyusun." Kafamı salladım. O buzdolabını açınca ben de buzdolabının yanındaki kırmızı dolaptan tava aldım. Arel hemen "O benim en sevdiğim tavam," dedi. "Kimseye vurma mümkünse." Ona göz devirerek tavayı ocağın üstüne koydum.
Yaklaşık yarım saat sonra Arel ile harika bir kahvaltı hazırlamıştık. Omlet ve patates kızartması ise en çok yiyeceklerimin arasındaydı. "Abla," Nil’in sesiyle ikimizin bakışları aynı anda mutfak kapısına döndü. Nil dağınık saçlarıyla mutfak kapısında duruyordu. Sarsak adımlarla önce Arel’e sonra bana sarıldı. Yine sarsak adımlarla yerine oturunca "Günaydın," diyen Berk mutfağa girdi. Saçları dağılmış, Arel’inki kadar olmasa da kabarmıştı.
Arel dudaklarını dişledi. "Biz mi uyandırdık, ağabey?" Berk kafasını iki yana salladı. "Zaten uyanmam gerekiyordu."
"Patatese uyanmıştır kesin," Berk bana göz devirdi, ardından da kaşlarını çattı. Nadiren hatta hiç göz devirmezdi ama ben yanında olunca herkes gibi onu da kendime benzetiyordum. Kıkırdadığımda Arel’in arkasından geçti. Arel irkilirken ben tekrardan güldüm. Arel her yerinden gıdıklanıyordu ve Berk yanlışlıkla Arel’in karnına dokunmuştu. Arel kaşlarını çattığında Berk yerine oturmuştu. Patates kızartmasına uzandığında yanımdan geçen maşa, Berk’in elinin üstüne indi.
Arel gerçekten korkutucu olmaya başlamıştı.
Arel, ellindeki maşayla çatalını Berk’e uzattı. "Bunu al, medeni ol." Kıkırdayarak Nil’in yanına oturdum. Arel de Berk’in yanına, karşıma oturdu. Sessizce kahvaltımı yaparken Nil "Abla," dedi. Ona baktım. "Oyun oynayalım mı abla?" Ağzımdaki patatesi yutarak kafamı salladım. "Ne oynayalım?" Düşünür gibi bir ses çıkarttı. Nil koşmalı oyunlara bayılırdı. Ya koşu yarışı diyecekti ya da ebelemece.
"Ebelemece!" Güldüm. "Kahvaltıdan sonra oynayalım." Önüme dönünce Arel’in delici bakışlarının esiri oldum. Ne yapmıştım? Yutkunarak Berk’e baktım. Sessiz yardım çığlığımı anlamış olacak ki Arel’in karnına dokundu. Arel irkilerek Berk’e bakınca kafamı eğerek yemeğimi yemeye devam ettim.
Kahvaltımız bitince Nil "Abla!" dedi. "Oynayalım hadi!" Gülerek "Önce masayı toplamamız gerekiyor Nil," dedim. Somurttu. "Neden ki?" Arel’e baktım. "Arel Ablanı kızdırmak istiyor musun?" Nil, Arel’e baktı. Arel gözlerinden alev saçıyordu. "Hayır," Bana baktı. "İstemem," Gülerek sandalyede ayağa kalktı ve kulağıma yaklaştı. Fısıltıyla "Sen gelmeden önce Berk Ağabey odasını dağıttı ve Arel Ablam ejderhaya dönüştü," dedi. Güldüm, Arel sinirlendiğinde gerçekten ateş püskürtebiliyordu. "Toplayın artık!" İrkilerek tabağımı elime aldım. Aynı şekilde Nil de. Berk’e baktım. O çoktan toplamıştı. "Sarp’a burayı dağıtmasını söylesek sence yeterli olur mu?" Berk bana baktı. "Mantıklı,"
"Ne konuşuyorsunuz? Oyun isteyen toplasın!" Nil, oyun kelimesini duyunca hızlıca toparlamaya başladı.
Beş dakika sonra masayı toparladığımızda Arel, Berk’e döktüğü için kızıyordu. Durumu fırsat bilerek Nil’in elini tuttum ve koşar adımlarla mutfaktan çıkarttım. Nil gülerken hızlıca ayakkabılarımızı giydik. Bahçeye çıktığımızda "Kapıdan çıkmak ve biri varken çitlere yaklaşmak yok," dedim. Kafasını salladı. "Arel Ablam ve Berk Ağabeyim de oynasın mı?" Kafamı salladım. "Çağır hadi," Kıkırdayarak içeriye koştuğunda sağımdaki koltuklara doğru yürüdüm. Kafamda oldukça fazla soru işareti vardı. Koltuklardan tekli olanına oturdum. Nil’in Arel’i ikna etmesi uzun sürecekti.
Düşünmek istemiyordum aslında. Ama düşünmesem de bulamıyordum gerçekleri. Gün içinde kendimi ne kadar çok yorarsam o kadar verimli uyurdum, bunu biliyordum. Birkaç kez denemiş ve etkili olduğunu fark etmiştim. Gün içinde çok fazla düşünüp üstüne üst üste birkaç kişiyi polise teslim etmek zordu, evet. Ama zor olsa da uyuduğum zaman rüya görmeye bile halim kalmıyordu. Kendimi çok yorduğum bazı günlerde kâbus görmediğimi fark etmiştim.
Kendi üzerimde denemek ne kadar da riskli olsa da kâbus görmemek bir o kadar güzeldi benim için.
Bir de düşünmek bile istemediğim bir konu vardı; ÖDKB. Özel Dedektiflik Bürosu kulağa garip geliyordu. Çakır’ın anlattığı ne kadar doğruydu bilmiyordum ama biraz düşünsem neden öyle davrandıklarını bulabilirdim. Buna emindim.
Çimen anne şefkati gösteriyordu, eli hafif olmasına rağmen sanki hiç dokunmamış gibi olmak istiyordu. Gülümsemesinde eksik bir şeyler vardı, kendi istemediği şekilde yapıyordu. Aptala yatıp kendini saf gösteriyordu, onun oldukça zeki biri olduğuna emindim.
Derin sakindi, gördüğüm kadarıyla uğraşmaktan bıkmıştı ama bırakmıyordu. Neyden veya kimden bıkmıştı bilmiyordum. Çimen ile araları garip bir şekilde fazla iyiydi. Tıpkı Arel ile ben gibi. Ben dağınık, düzenbaz, yerinde duramayan ve enerjik biriyken Arel düzenli, uyum sağlayan, sakin ve normal enerjiye sahip biriydi. Çimen ve Derin’in arkadaşlık ilişkisi ise çok garipti. Derin’de bilge bir olgunluk vardı, Çimen ise hiçbir şeyi umursamayan küçük bir çocuk.
Atakan ve Soner ise ayrı ikiliydi. İkisi de eğlence seven ve neşeli insanlardı. Neşe kaynakları birbirleriymiş gibi uyumlulardı. Arel’i sakinleştirmeye çalışan adam ise olaylara sonradan dâhil olmaya çalışır gibiydi. Sanki diğerleri çok eski dosttu ve o adam yeni tanışmıştı onlarla.
Bir de sinir bozucu Çakır vardı. Geceden açık gündüzden koyu mavi gözleri istemediğim bir şekilde sürekli düşünmemi sağlıyordu. Neredeyse kusursuz olan yüzü ve bedeni vardı. Her şeyi uyumluydu. Bakışı, duruşu, tarzı, konuşması, kahve içmesi…
Her şeyi beni rahatsız ediyordu. Sorularının cevabını bilerek soruyordu, konuşmak için değil, konuştuğu kişiyi aptal hissettirmek için konuşuyordu. Bir de dikkati vardı; Kulaklarımın biri geldiğinde hareket etmesi, dişlerimi sıkmam, korku dolu sesim ve diğer her şey dikkat ettiği ve ezberinde olan hareketlerdi. Sinirimi bozan da buydu; Her şeyi fark ediyor, onunla oynamama izin vermiyordu.
"Abla! Geldik!" Nil’in sesiyle kafamı kaldırarak onlara baktım. Berk’i de zorla getirmiş olmalılardı. Gülümseyerek ayağa kalktım. Üçü de yanıma geldiklerinde Arel kolumu iki eliyle tuttu. "Düşünmeden bir gün geçiremez misin sen?" Gülerek kafamı iki yana salladım. "Çok zor," Bana göz devirerek kolumu bıraktı. "Lilya ebe!" Nil ile ikisi koşarak uzaklaştıklarında bize bıkkınca bakan Berk’e baktım. "Dede misin?" Ani sorumla kaşlarını çattı. "Kenan ile ayni yaştayım,"
"Dede değilsen bacaklarını oynat, hadi!" Derince nefesini verdi ve hızlı adımlarla bahçenin diğer tarafına gitti. Onu biraz da olsa koşturmak için ona doğru koşarken "Zararlı çıkarsın," dedi. Yine sakin sesiyle konuşuyordu. Umursamadan koluna dokundum. "Ebesin," Arkamı dönerek hızla koşarken Arel "Lil!" diye bağırdı. Ona baktığımda sağımı işaret ediyordu. Sağıma baktığımda birine çarptım. "Ebe," Berk gülerek düşmemem için kollarımı tuttuğunda bir adım geri gittim. Onun çok hızlı olduğunu unutmuştum. Ben ağrıyan başımı tuttuğumda Nil ve Arel gülerek yanımıza geldiler. Arel gülerek "Bakayım," dedi. Elimi indirdiğimde gülümsemesi soldu ve Berk’e baktı. "Sen ne yaptın iki saniyede?"
"Yarası kanamış," Berk sakince konuştuğunda Arel elimi tuttu. "Gel şunu saralım," Biz yürürken Nil ve Berk peşimizden geliyorlardı. Şakağımdaki yara kanıyor olmalıydı. Arel’e göre dikkatsiz olduğum için sürekli yaralarımı tekrardan açıyordum ama zaten alışık olduğum bir şeydi. Eve girdik. "Ben yaparım," dedim ve Arel’in elini bıraktım. "Kutu oyunu oynayalım," Arel "Emin misin?" dedi. Berk ve Arel kutu oyunlarında kimseye acımıyorlardı. Kafamı salladım. "Ölmem, değil mi?" Güldü. Arkasını dönerek salona girdiğinde ben de üst kata çıktım.
Arel’in odasına girerek her şeyinin olduğu dolaba ilerledim. Cam kavanozdan başlayıp ilk yardım çantasına kadar uzanan, listelesem ferman olabilecek kadar kalabalık ama bir o kadar da düzenliydi. Garipti. İlk yardım çantasını alarak dolabın kapağını kapattım. Arel’in makyaj masasına oturarak sağ şakağımdaki sargı bezini çıkarttım. Tentürdiyotla küçük, üçgen şeklindeki yarayı temizlerken aklımdan yine binbir düşünce geçiyordu;
Bize neden iyi davranıyorlardı? Daha doğrusu neden davranmışlardı? Çakır ile balkondaki konuşmamız aklıma geldi. Bana "Güveneceksin," demişti. Neden demişti peki? Sargı bezini şakağıma yapıştırırken zihnimin içinde çakan şimşekler bana aradığım cevabı vermişti;
İnsanlar, onlara iyi davranan canlılara istemeden de olsa güvenirlerdi.
Çakır’ın istediği de buydu. Cevabını bulamadığım soruları ona ölsem sormazdım, bunu ikimiz de biliyorduk. Ona güvenince istemeden de olsa yanına gidecek, gitmesem bile karşılaştığımızda kendime engel olamayacaktım. Bunu nasıl düşünememiştim?
Hiçbiri normal bir insan gibi davranmıyordu, bir rol oynuyorlardı. Berk bizi almaya gelmeden önce insanlarda fark ettiğim tuzağın içindeki fareler gibiydiler. Hepsi bu rolün parçasıydı, tiyatrodaki tüm oyuncuların olduğu gibi tüm büronun bir rolü vardı. Sadece rollerini yerine getirme konusunda zorlanan veya rollerinden memnun olmayanlar kendilerini açık ediyor, belki de bilerek yapıyorlardı. Onların aptal gibi kendilerini açık ettiklerini düşünürken belki de rollerini en iyi onlar yerine getiriyordu.
İçimden, asla güvenmediğim ses tüm bunların altından Çakır’ın çıkacağını söylüyordu. Umarım çıkmazdı, benden çok çekeceği vardı.
Yüzündeki ifade aklıma geldi. Neşeli gibiydi, istediğine ulaşmış gibi. İstediği biz miydik? Bizi istemesinin nedeni neydi? Ne onu bu kadar çok sevindirmişti? Gitmek istediğimde yüzü değişmişti, istememişti. Büro dediği şey her neyse bizi seçme nedeni neydi? Arel ile benim iyi bir ikili olduğumuzu söylemişti. Tek seçenekleri bu olamazdı.
Kenan, neden Çakır’ın peşindeydi? Çakır neden benim peşimdeydi? Çakır ile Kenan ne zaman tanışmışlardı? Kenan’ın, Çakır’dan nefret etme sebebi neydi?
Derin bir nefes vererek kafamı iki yana salladım. Düşünmemem gerekiyordu. Başımın ağrımasını istemiyordum, şu anda bunu düşünmeyecektim. Ayağa kalktım. İlkyardım çantasını geri dolaba koyarak her şeyi bulduğum gibi bıraktım. Odadan çıkarak alt kata indim. Salona girerek Nil’in yanına oturdum. Sehpada çeşitli abur cubur vardı. Bir de Ben Neyim? diye bir kutu oyunu.
Arel kutu oyununu açarak bana baktı. "Nil bildiğini söyledi, sen biliyor musun?" Nil’in yanına oturdum. "Öğrenirim." Kutuyu bana uzattı. "Bakmadan bir kart seç ve kafanın üstünde tut." Dediğini yaptığımda "Şimdi ne olduğunu öğrenmek için bize sorular sorman gerek." dedi. "Ben neyim?"
"Salak!" dedi anında. "Hayvan mısın, eşya mısın, insan mısın? Bunlar gibi soracaksın!" Berk güldü ve arkasına yaslandı. "Hiç ihtimal yaratmıyor işte, ne güzel." Arel, Berk’in koluna vurduğunda "Hayvan mıyım?" dedim. Arel kafasını iki yana salladı. "Değilsin,"
"İnsan mıyım?" Berk "Hayır," dedi. "Değilsin." Kaşlarımı hafifçe çattım. "Eşya?" Nil kıkırdayarak "Değilsin, abla!" dedi. Kaşlarımı çattım. "Neyim lan ben?" Arel gülerek "Söyleyemeyiz," dedi. "Oyunun amacı bu zaten. Senin bulman gerek." Başka ne vardı ki?
"Şehir miyim?" Berk kaşlarını kaldırdı. "Ülke?" Tekrardan kaşlarını kaldırdı. "Kıta?"
"Coğrafi bir şey değil, basitleştir." Arel’e baktım. "Santral?" Nil "O da ne?" dedi. Arel oflayarak "Normal biri için basit, Lil." dedi. "Senin için basit değil."
"Bina?" Berk gülerek doğruldu. "Bak, fazla basit. İnsanların genellikle ilk konuşmaya başladıkları zaman öğrendikleri kelimelerden. İlk kelimelerini düşün. En basitleri, ilk söylediklerini."
"Zambak," dedim, ilk dediğim kelimemin zambak olduğunu düşünerek. Arel heyecanla "Zambakların neyi var?" dedi. "Türleri." Göz devirdi. "Hayatında verebileceğin en absürt cevapları verme! Senin için umursamayacağın derecede kolay olan bir şeyleri düşün!" Ofladım. "Zambakların çiçekleri var." Nil "Çiçeklerin neleri var?" dedi. "Tomurcukları." Arel umutla "Başka?" dedi. "Yaprakları var."
"Yaprakların neyi var?" Bağırarak ayağa kalktığında "Desenleri." dedim. Arkasındaki yastığı bana attı. Tek elimle kendimi korudum. "Geri zekâlı!" diye bağırdı. Üzerime doğru gelirken Berk’e attığım yardım bakışlarıma cevap olarak dudaklarını oynattı ve "Renk," dedi. "Renk! Yaprakların renkleri var!" Arel durdu. "Renkleri say!"
"Arel," dedim tatlı tatlı. "Oturur musun canım arkadaşım? Korkuyorum da!" Bana attığı yastığı yanımdan alarak geri yerine oturdu. Ben de doğruldum ve renkleri saymaya başladım;
"Kırmızı, beyaz, yeşil, mor, pembe, mavi, eflatun, turuncu, lila, gri, siyah, altın, gümüş, bordo, turkuaz, haki, bej, sarı, çivit mavisi, lacivert," Nil ayağa kalkarak ağzımı kapattı. "Söyledin abla, mavi!" Göz devirerek elimdeki kartı masaya koydum. "Sonunda!" Arel, elindeki patlamış mısırlardan birkaç tanesini bana attı. "Basit diyoruz, Allah’ın salağı! Çivit mavisi ne, üst düzey insan!"
"Hakaretlerin can yakıyor, sevgili insan. Şiddete meyilli olmak yanlıştır," Ayağındaki tüylü terliği çıkarttığında yanımdaki yastığı yüzüme tuttum. "Tamam! Sen normal bir insansın! Geri zekâlı olan benim!"
"Oyna artık!" Yastığı yanıma koyarak masadaki cipslerden ağzıma attım. Arel kafasının üstünde kart tutuyordu. Kartta yazan şey ise müzik kutusuydu.
"Hayvan mıyım?" dedi, az önce beni parçalamak üzere değilmiş gibi sakince. "Değilsin, benzemiyorsun bile."
"Oyuncak mıyım?" dedi bu sefer. Berk "Evet," dedi. "Büyük mü küçük mü?"
"Küçük," Arel bir saniye düşündü. "Sesli miyim?" Berk kafasını salladığında Arel "Müzik kutusu," dedi. Nil ile birbirimize baktık. İkisi gerçekten korkutucu olmaya başlıyordu. Boğazımı temizleyerek "Bence," dedim. "Kutu oyunu değil de başka bir şey oynayalım," Arel gülerek "Sana sorduk," dedi. "Kabul ettin!" İkisine de göz devirdim. "Düzgün insanlar gibi oynasanız oynayabiliriz! Terminatör gibisiniz!"
"Maşallah de!" Arel’e göz devirdim. "Farklı bir şey oynayalım," Ayağa kalktı. "Hangi kutu oyunlarını biliyorsun?"
"Kutu oyunu olmayan bir kutu oyunu." Arel oflayarak "Ne oynamak istiyorsun?" dedi. Omuz silkerek arkama yaslandım. Sevdiğim tek oyunun motor yarışları olduğunu biliyordu. Ya da araba yarışları. Anında kaşlarını çattı. "Sakın. Lilya." Dişlerinin arasından konuştuğunda Nil merakla "Ne oynamak istiyor ki ablam?" dedi Arel’e. Arel, sinirle Nil’e döndü. "Ablana biz ne diyoruz, Nil?" Nil düşünür gibi bir ses çıkarttı. "Lil!" Arel kafasını iki yana salladı. "Ablan deli." Nil merakla bana baktı. "Abla, sana neden deli diyorlar?" Masadaki küçük çikolata paketlerinden birini aldım ve ağzıma attım. "Normalde fazla zeki diyorlar ama bazen onların fark edemeyeceği şekilde hareket ettiğim için deli diyorlar, Nil." Ağzımdaki çikolatayı yuttum. "Ayrıca, çikolatalar bozuk."
"Bozuksa neden yuttun?" Berk’in sorusuyla "Tadını sevdim." dedim ve bir tane daha çikolata aldım. Paketini açıp ağzıma atacağım sırada Arel hızla elimden aldı. "Yemesene," Tüm çikolatalarla birlikte salondan çıktığında kalkarak peşinden gittim.
Mutfaktaki tüm çikolataları çöpe dökerken "Su var," dedi. "Kendine sıcak çikolata yap, lütfederek bize de kahve yapabilirsin."
Asker selamı verdim. "Olmuş bil," Ofladığında kıkırdayarak bardakları aldım. Üç hazır kahve ve bir sıcak çikolata yaparak her bardağa kaşık koydum. Kendi bardağımı alarak masaya oturduğumda ne zaman mutfaktan çıktığını hissetmediğim Arel elindeki düzinelerce kâğıt ve laptopuyla geldi. Arkasından "Ama lütfen Berk Ağabey!" diyen Nil ve Berk de girdiğinde Nil’e baktım. "Ne yapmıyor Berk?" Somurtarak yanıma oturdu. "Berk Ağabeyim benimle bebek oynamıyor!" Arel kahkaha attı. "Ağabeyim mi bebek oynayacak?" Tekrardan kahkaha attı. Yanındaki Berk’in koluna vurduğunda Berk, elindeki bardakları düşürmemeye çalıştı ama bardaklar devrildi. Nil’in yanında devrildiği için Nil’i hızla kucağıma aldım ve ayağa kalktım. Kahveler halıya dökülürken mutfağa ölüm sessizliği hâkimdi.
Nil, ağlamaya başladı. "Ayağım!"
"Ayağına ne oldu?" dedim onu tezgâha oturtarak. Gözlerini, elinin tersiyle silerken "Yandı!" dedi. "Kahve mi geldi?" Kafasını salladı. "Masaya da vurdum!"
"Hangisi daha çok acıttı?" Burnunu çekti. "Masa!" Yanağına akan yaşlarını sildim. "Masayı parçalayamam, Arel beni parçalar. Bardakları kıramam, Arel beni kırar." Nil kıkırdadı. "Arel Ablam seni sevmiyor mu?"
"Seviyor," dedim anında. "Arel Ablan beni sevmese onun oyuncaklarına dokunabilir miyiz sence?" Kafama gelen kaşıkla elimi kafama attım. Omzumun üstünden Arel’e baktım. "Bir kere de sen beni öv." Bardakları tezgâha koydu. "Seni övmem, övülmene gerek yok. Kelime bilmiyorum seni tanımlamak için." Berk "Övdün mi gömdün mü?" dedi şaşkınca. Berk’e baktım. Anlamaya çalışıyordu. Omuz silktim. "Odun." Arel ile kıkırdadığımızda "Açıklama bekliyorum ben," dedi. "Dün için." Arel bana baktı. "Bence sen anlat, gece tartışan sensin. Biz uyuyorduk." Sıvışmaya çalışsa da "Sen de neden panik atak krizi geçirdiğini anlat," dedim. Berk "Kriz mi geçirdin?" dedi Arel’e. Arel kafasını salladı. "Başım dönüyordu, şok tabancası kullandılar." Kaşlarını çatarak bana baktığında onu onayladım. "Sanırım bende de, enseme bir şey yaptılar." Arel, Nil’i tezgâhtan indirdi. "Salona git, Nil. Bebeklerimi alabilirsin." Nil koşarak mutfaktan çıktı.
Arel, elindeki bezle masayı silerken Berk, oldukça sinirliydi. Sakin kalmaya çalışıyordu ama ne kadar öfkeli olduğunu görebiliyordum.
Arel masayı sildiğinde Berk geri yerine oturdu. Karşısına oturduğumda Arel de yanıma oturdu. Berk "Anlatın," dedi. Sesini sakin tutmaya çalışıyordu. Derin bir nefes vererek "Ormanda, Arel’i gitmek için ikna eden bendim," dedim. "İkimize de bir konum atılmıştı ve Arel numarayı bile bulamadı, gizliydi. Konumu bulduğunda ormandaydık ve hat kesildi. Sonra da gitmemiz için ikna ettim Arel’i." tek kaşını kaldırdığında Arel "Konumda saldırıya uğradık," dedi. "İlk beni bayılttılar," Berk bana bakınca sustum. Elimi tutan lacivert gözlerin sahibini bulmuştum. "Bizi Çakır Arkan kaçırdı,"
"Ne?" Berk’in beklemediği açıktı. Kafamı salladım. "Beni bayıltan da o. ÖDKB diye bir büroya götürdüler bizi. Çakır ile tartıştım, bana ÖDKB’nin Özel Dedektiflik Bürosu olduğunu söyledi. Birkaç aydır bizi takip ediyormuş, daha doğrusu beni. Ormanda ne yaptığımı bilecek kadar yakından takip ediyormuş hem de." Güldüm. "Bu kadar zamandır fark etmedim, çok iyi saklanıyor." Arel’e baktım. "Üç Harfli Bey, Çakır Arkan’mış." Elleriyle ağzını kapattı. "Ne?" Kafamı salladığımda ellerini indirdi ve kaşlarını çattı. "Evine girmesi hakkında konuştunuz mu?"
"Evine mi girdi?" Berk’in kaçıncı şoka girdiğini sayamadığı dakikalarda kafamı salladım. "Davete gittiğimiz gün evime girmiş, boynuma bakmış ve ben onunla konuşmuşum. Rüya sanmıştım ama değilmiş, Arel kameradan gösterdi." Şok üstüne şok geçirirken "Bir de İkra var," dedim. "Gerçekten hamile, onu da orada gördüm. Arel ve Nil uyuduklarında odaya girdi, Çakır’ın benimle konuşmak istediğini söyledi ama gitmedim. O benim yanıma geldi. Tartıştık ve beni kandırarak ha-" Berk’in sinirden titrediğini fark ettiğimde sustum. Arel elimi tuttuğunda "Berk," dedim. "Bize zarar vermediler," Dişlerini sıkarken "Arel’e ve Nil’e zarar vermediler," dedi. "Haline bak!"
"Onlar yapmadı," dedim sakince. Ayağa kalktı. "Onlar yapmadıysa kim yaptı, Lilya?" Bağırdığında Arel elimi daha sıkı tuttu. Berk, sakin ve umursamaz olsa da sinirlenip bağırdığında çok korkutucu oluyordu. Arel, Berk’in bu halinden korkuyordu.
"Sakin ol," dedim dişlerimin arasından. "Arel burada, sakin kal, Berk." Öfkeyle "Onu bulacağım," dedi. "Canınızı yakmaya cüret ettiyse karşılığını alacak!" Hızla mutfaktan çıktığında bunu yapmaması gerektiğini üçümüz de biliyorduk.
Arel’in elini bıraktım ve "Berk!" diyerek ben de mutfaktan çıktım. Kapıyı çarparak evden çıktığında hızla peşinden çıktım. Çoraplarımla olmamın bir önemi yoktu şu anda. Berk’in gitmemesi gerekiyordu. Yapacağı en küçük hamle, Arel ile benim başımızın derde girmesine yeterdi. "Berk!" Garajdan hızla çıktığında Arel’in arabasını kullanıyordu. Ona motorla yetişmem imkânsızdı. Motorumdan hızlıydı Arel’in arabası.
Pes ederek derin bir nefes verdim ve gözlerimi kapattım. Sakin kalmalıydım, Arel’i sakinleştirmeliydim.
Gözlerimi açarak arkamı döneceğim sırada arkamdan biri sıkıca ağzımı kapattı. "Bahsetmemeni söylemiştim," Çakır’ın sesini duymamla Arel’in çığlığını duymam bir oldu. Hareket edemeden Çakır omzuma bir şey batırdı. Gözlerim kararırken beni kucağına aldığını hissettim.
Bölüm etkileşimi
