4. bölüm / 6
YERALTINA GÖMÜLÜ SIRLAR3.BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 3.BÖLÜM
- 1 GİRİŞ2.124 kelime
- 2 1.BÖLÜM12.405 kelime
- 3 2.BÖLÜM12.337 kelime
- 4 3.BÖLÜM8.122 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4.BÖLÜM6.583 kelime
- 6 5.BÖLÜM9.187 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
"Lil," Arel bana sesleniyordu. Gözlerimi açmam gerekiyordu. "Lil, uyan." Gözlerimi açarak kafamı kaldırdım. Beyaz odadaydık ama bu sefer tek değildim.
"Lil," diye fısıldadı Arel. Yanımda oturuyordu, sağımdaydı. Ona baktım. Ağlamak üzereydi. Elleri, benimkiler gibi arkamızdan bağlıydı. İkimiz de sandalyeye bağlıydık. Ellerimi halatla bağlamışlardı. Ellerimi açarken Arel "Nil yok," dedi. "Yanımdaydı, içeri girdiler ve onu aldılar, Lil. Nerede?" Ellerimi açmaya çalışırken "Bilmiyorum," dedim. "Ama sakin ol, bürodayız."
"Ne?" Derin bir nefes vererek kafamı salladım. "Evet, Çakır beni bayılttı." Demir kapı açılırken ellerimi açmıştım. Yine de bağlıymış gibi durdum. Çakır ve davette tanıştıklarım odaya girdi. Arkalarından Arel’i sakinleştirmeye çalışan adam da girdi.
Dişlerimi sıkarken Çakır "Burayı bahsetmemeniz gerektiğini söylemiştim, değil mi?" dedi. Sinirli değildi. Sorusunu umursamadım. "Kardeşim nerede?" Hiçbiri konuşmadı. Ben ise Çakır’a bakarken "Kardeşim nerede?" dedim tekrardan. Çenesini kaldırdı. "Revirde," Kaşlarımı anında çattım. "Ne?" Dişlerimi sıktım. "Ona ne yaptın?" Sakince "Ona bir şey yapmadım," dedi. "Arabadan inerken düştü, burnu kanadı ve revire gitti." Arel’in yanımda olmasını umursamadan ayağa kalktım ve Çakır’ın yanağına sert bir yumruk attım.
Yüzü sağa dönerken gözlerini kapattı. Kimse benden bunu beklemediği için herkes susmuştu. Ben ise cebimden bıçağımı çıkartarak açtım. Dişlerimin arasından öfkeyle "Ona. Ne. Yaptın?" dedim. Kafasını kaldırdı ve bastırmaya çalıştığı öfkesiyle "Ona zarar vermedim," dedi. "Sözümü tuttum, sen ise tutmadın. Bürodan bahsettin."
"Bahsetmedim," dedim. İkimiz de sinirle bakışıyorduk. Arkadaşlarının da ondan bunu beklemediğine emindim. "Bizi kaçırdığınızı söyledim, buradan bahsetmedim." Konuşmadan dişlerini sıkarak bana baktığında arkamı dönerek Arel’in arkasına geçtim ve ellerini açtım. Ayağa kalktığında Çakır’a baktım. "Revir nerede? Yanlış anlaşılma yüzünden kardeşimi daha fazla korkutmayın." Kıpırdamadan bana bakarken ona göz devirdim. Arel’in bileğini tutarak bıçağımı kapatmadan Çakır’ın yanından geçtim.
Arel’in elini bırakarak ilk kez açmaya çalıştığımda zorlandığım demir kapıyı sinirim sayesinde zorlanmadan açtım. Kalın kapı, bankalarda olanlardandı.
Önden çıktığımda uzun koridoru gördüm. Hangi tarafa gidecektim? Burnuma gelen şeker kokusu ile sağa döndüm. Arel, Nil’e şeker kokulu parfüm almıştı. Kokusundan nefret etsem de Nil’i bulmamda işe yarıyordu.
Arel arkamdan gelirken üstünde kocaman harflerle revir yazan kapıdan içeri girdim. Sedyelerde yatan iki kız, iki erkek vardı. Nil de pencere kenarındaydı.
"Nil," Anında bana baktı. "Abla!" Sedyeden inerek bana koştuğunda onu kucağıma aldım. Rahat bir nefes verdiğimde "Sen," diyen sesle kafamı kaldırdım. Gördüğüm kişilerle dişlerimi sıktım. Arel’in evine geldiklerinde yanlarındaki gençlerdi. Sarı saçlı ve ela gözlü kız "Sen Lilya Kan’sın!" diye bağırdığında Arel elini omzuma koydu. "Sakin, Lil. O bir kadın. Gidelim." Doğru söylüyordu. Nil’i indirerek bıçağımı kapattım ve cebime koydum.
Bakışlarımı kızdan çekmeden Nil’in elini tuttum. "Gidelim," Arkamı dönerek revirden çıktım. Arel peşimizden gelirken "Çıkış," diye mırıldandı. Labirent gibi olan koridorda nereden çıkacağımızı bilmiyordu. Ben de bilmiyordum ama bulabilirdim.
Sola döndüm. Pencere yoktu, hatırladığım kadarıyla gidecektim. Yürürken saçlarıma değen elle arkamı döndüm. Arel nereye kaybolmuştu?
"Abla," dedi Nil korkuyla. "Arel Ablam nerede?" Elimi sıkıca tuttuğunda bıçağımı açtım. "Bilmiyorum," Burnuma gelen karanfil kokusuyla bıçağımı kapattım. Arkamı dönerek Çakır’ın karnına yumruk atacakken yumruğumu avcunun içinde sıktı. "Nereye gittiğini sanıyorsun?" Nil’in elini bırakarak hızla bıçağımı açtım. Bileğine saplayamadan bileğimi tuttu. "Kardeşlerini istiyorsan sakin ol, kardeşine zarar vermedik." Dişlerimi sıkarken Nil’in yanımda olmadığını fark ettim.
Siktir!
"Kardeşlerini istiyorsan," dedi Çakır tekrardan. "Sakin ol," Sesinde garip bir şey vardı. Sakinleşmemi söylüyordu ve sakinleştiriyordu. Sakinleşmek istemezken hem de.
Ellerimi bıraktı. Nefeslerim yavaşlarken bıçağımı kapattım ve ikisini de cebime koydum. "Şimdi," dedi sakince. "Benimle gel, konuşacağız."
"Kardeşlerim nerede?" Derin bir nefes verdi. "Onlar güvende, yanında olduklarından daha güvendeler. Güven bana," Yürümeye başladığında üç adım gerisinde yürüyordum.
Sağa döndük, gri kapılı odalardan birinin kapısını açtığında durdum. Geçmemi bekledi ama ben girmedim.
İkimiz boş boş bakışırken önden odaya girdi. Peşinden girdiğimde kapıyı kapattı. "Otur," Ortada bir masa ve karşılıklı iki sandalye vardı. Oturmadım. İkimiz yine boş boş bakışırken kapıyı kilitledi ve anahtarı cebine attı. Önümden geçerken kolumu tuttu. Beni peşinden çekerek sandalyeye oturttuğunda kolumu çırptım. Karşımdaki sandalyeye oturdu. Oturduğum sandalyeyi geri iterek ondan uzakta durdum.
"Ne diyeceksen de, gitmek istiyorum." Arkasına yaslandı. "Gidemezsin." Kaşlarımı çattım. "Sebep?"
"Sözünü tutmadın," Ona bıkkınca baktım. "Burayı anlatmadın ki!" Kafasını sağa yatırdı hafifçe. "'ÖDKB diye bir büroya götürdüler bizi. Çakır ile tartıştım, bana ÖDKB’nin Özel Dedektiflik Bürosu olduğunu söyledi.'" Kollarını göğsünde birleştirdi. "Bu sözler bana mı ait?" Bıçağımı cebimden çıkartarak açtım ve masaya sapladım. Bıçağımı masaya saplı bir şekilde döndürürken gerilmişti. Aynı şekilde baktım. "Bana ait, evet. 'Gelip gördüğünüz ofisi nasıl saklamayı planlıyorsun?' da sana ait. Ben sadece ÖDKB’nin açılımı söyledim, sen ise bizi izleyerek odundan sapığa hızlı bir geçiş yaptın." Tek kaşımı kaldırdım. "Haksız mıyım?" Sustu. Kafasında konuştuklarımı geçirdi. "Haksız sayılmazsın. Yine de büronun adını söyledin. Adı üstünde; Özel Dedektiflik Bürosu." Uzanarak bıçağımı elimden aldı. Bozuntuya vermedim. Bıçağımı kapatarak ayağa kalkmadan değemeyeceğim, masanın kendine yakın olan ucuna koydu bıçağımı. Cebimden diğer bıçağımı çıkarttım ve açarak masaya sapladım. Bıçağımı döndürürken "Adı özel olduğu için insanların merak edip araştırmaya çalıştıkları bir şey zaten," dedim. "Bir şey değil, ününüze ün kattım."
"Ünümüz derken?" Kafamı salladım. "Yeraltı Dünyası’nda en çok korkulan kişi, Çakır Arkan." Merakla "Söylesene," dedim. "Ne yaptın da aptalları kandırdın? Kimse beyinsiz değil," Cevap vermedi. Sadece gözlerime baktı.
"Falza sıkıcısın!" Göz devirerek bıçağımı kapattım. Cevap vermedi. "Ne yapacaksan yap artık, uyumak istiyorum."
"Uyumuyor musun?" Ona göz devirdim. "Sıkıcı insan!" Derin ve bıkkın bir nefes verdi. Birkaç dakika boyunca ikimiz de sustuk. Sessizlik sürerken şakaklarıma saplanan ağrıyla gözlerimi kapatarak derin bir nefes verdim. Şakaklarımı ovuştururken "Hey," dedim gözlerimi açarak. "Konuş, başım ağrıyor. Konuşmayacaksan da gidiyorum. Fazla sıkıcı bir insansın."
"İnsanların sesten başı ağrır." Ellerimi indirerek gözlerine baktım. "Anormal olan ben değilim, beni buraya zorla getiren ve odaya tıkan sen anormalsin." Umursamadı. "Özür adında bir şeyin varlığından haberdar olduğunu umuyorum." Omuz silktim. "Biliyorum, sadece kullanmaya üşeniyorum." Bana öyle bir baktı ki gülmemek için kendimi zor tuttum. Aklı yavaştan karışmaya başlamıştı bile.
Oflayarak ayağa kalktım. "Fazla sıkıcı olduğunu söylemiş miydim?" Duvara doğru yürürken bakışları üzerimdeydi. "Fazlasıyla." Duvarın yanına giderek bıçağımı açtığımda "Yürü," dedi. Arkamdaydı. Omzumun üstünden ona baktım. "Nereye?" Kapının kilidini açtı. "Gitmek istiyorsan kardeşlerini bulmalı ve özür dilemelisin."
"Senden özür dilemeyeceğim. Özrümü hak edecek bir şey yapmadın." Alayla baktığında yanından geçtim. "Kardeşlerim nerede?" Bilmem dercesine dudak büzdü. "Sen bulacaksın." Odadan çıktığında hemen ardından çıktım.
Nereye kaybolmuştu?
"Harika!" diyerek göz devirdim. Labirent gibi koridorda sayamadığım kadar çok kapı vardı. Arel ve Nil hangisindeydi? Farklı odalarda olma ihtimalleri de vardı. Bu oyunu sevmiştim.
Sağa doğru yürürken tüm odalara bakıyordum. Her açtığım kapıda karşılaştığım boşlukla sinirim daha da bozulurken şakaklarıma saplanan ağrıyla olduğum yerde durdum. Şakaklarımı avuç içlerimle ovuştururken düşünmek istemiyordum. Benden bağımsız olan beynim düşünmek için an kolluyordu.
Düşünmek istemediğim için annemin ninnisinin melodisini mırıldandım. En azından düşünmeme engeldi.
Odaları ararken önümde merdivenleri gördüm. Fark ettiğim gerçekle Çakır’a göz devirdim. Apartmanda ya da yüksek bir binanın içindeydim!
Kafamı kaldırarak kameralara baktım. Beni izlediğine emindim. "Kardeşlerim nerede?" Birkaç saniyelik sessizliğin ardından telefonum çaldı. Kenan arıyordu. Aramayı yanıtlayarak telefonumu kulağıma yaklaştırdım. "Efendim?"
"Neredesin sen?" Sinirliydi. "Bilmiyorum," diye yanıtladım onu. "Ne demek 'Bilmiyorum’ Lilya? Neredesin dedim." Derin bir nefes verdim. Sakin olacaktım. "Bilmiyorum dedim, bilsem söylerim."
"Arel ve Nil yanımda, sen neredesin?" Kaşlarımı çattım. "Ne?"
"Lilya, neredesin? İkisi de korkmuş! Bana bir açıklama borçlusun." Derin bir nefes verdim. "Boşver, gelirim ben bir ara."
"Lilya!" Etrafımı saran silahlı adamları görünce "Kapatmam gerekiyor," dedim. "Ölmem, merak etme." Aramayı kapatarak telefonumu cebime koydum ve bıçaklarımı açarak iki elime aldım.
Çakır, adamların arasından geçerek tam karşımda durduğunda aramızda beş adım vardı. "Özür dilemeyecek misin?" Bıçağımı kaldırarak "Bir tane daha ister misin?" dedim. Çenesini kaldırdı. "Özür dilemiyorsun,"
"Hafızanda sıkıntı mı var?" dedim hafif yüksek çıkan sesimle. "Özrümü hak etmedin,"
"Çıkmak istiyorsan bize yardım etmen gerek, o zaman." Tek kaşımı kaldırdım. "Ne konuda?" Bakışları değişti, bizi ilk kaçırdığında baktığı gibi baktı. Neşelenmişti ve bunu istiyordu. "Kadınlar hakkında bir dava var, davaya yardım etmen gerekiyor." Bıçaklarımı kapatarak kollarımı göğsümde birleştirdim. "Hangi dava ama? Bir bilgi vermen gerekiyor," Elinde yeni gördüğüm kahvesinden bir yudum aldı. "Dosyalarda tüm bilgiler." Bir adım attığımda silahlı adamlar silahlarını bana doğrulttular. Adamlara göz devirerek Çakır’a baktım. "Şunları üstümden çektir. Sinirimi bozdular." Çakır adamlara baktığında silahlarını indirdiler. "Ayrıca, kardeşlerimi almam gerek, ağabeyimden sağlam azar yiyeceğim." Garipçe baktığında "Çıkış nerede?" dedim.
"Bilmem," dedi, kahvesinden bir yudum daha alarak. Ona göz devirdiğimde yanımdan geçti. Merdivenlerden inerken "Beni takip et," dedi. Peşinden inerken onu kaybetmemek için hızlı iniyordum. Arkasında yürürken durdu. Aniden durduğu için az kalsın ona çarpıyordum.
Bana döndü. Elinde, nereden ne zaman aldığını bilmediğim bir şapka vardı. "Bunu tak, rahatsız olmazsın." Ne dediğini anlamasam da şapkayı aldım. Kafama takmadığımda "Emin misin?" dedi. Kaşlarımı çattım. "Ne olacağına dair bir bilgim olursa karar verebilirim." Elindeki kahvesinden bir yudum daha aldı.
"İnsan içine çıkıyoruz, çoğu kişi seni tanıyor. Fotoğraf çekmelerini mi istersin?" Kaşlarımı kaldırdım.
Kenan ve aptal hayranları!
Şapkayı kafama takarak önünü iyice indirdim. İnsanlardan, daha doğrusu Kenan’ın hayranlarından nefret ediyorum. Arkasını dönerek kapıdan çıktı. Peşinden çıktığımda gözlerimi yakan güneş ışığını şapka engelliyordu. Çakır’ın hemen arkasından yürürken üzerimde birçok bakış hissediyordum. Umarım yanıma gelmezdi hiçbiri.
Sinirliydim ve gergindim. Kenan’dan sağlam azar yiyecektim, Berk ve Arel’de dâhildi. Her an herkese patlayabilirdim. Aklımda çakan şimşeklerle durdum.
Bahçe çok genişti, farklı bir yerde olmalıydık. Sanırım büro burasıydı. Arel ve Nil, Kenan’ın yanına gitmişlerdi. Yani kaçmışlardı. Duvarlar çok da uzun değildi. Kaçmam için önümde hiçbir engel yoktu.
Çakır’a baktım. Altı adım ilerimde bana bakıyordu. Bahçeyi öğrenmeye çalışan biri gibi göründüğüme emindim.
Koşsam, bana yetişir miydi? Duvarın üstünden benim kadar hızlı atlayamazdı. Boyu gereği benim kadar çevik ve atik olmadığı gerçekti. Tekrardan duvara baktım. Üzerinden atlayabilirdim, boş bir bank vardı. Onu kullanarak duvarın üstüne çıkabilirdim. Sadece Çakır’ın oyunumu anlamaması gerekiyordu.
Bana doğru koşan iki kızı görünce bir adım geri gittim. Fırsat bu fırsattı. Hızla duvara koştum. Banka basarak duvarın üstüne kendimi çektim. Duvarın üstündeyken arkama baktım. Çoğu kişi gibi o da bana şaşkınca bakıyordu. Gülümsedim ve duvarın diğer tarafına atladım. Koşacağım sırada burun buruna geldiğim büyük köpek ile durmam gerekti. Türünü dâhil bilmediğim köpeğin ağzından salyalar yere akıyordu. Yüzüme doğru hırlarken ne yapmam gerektiğini bilmiyordum.
Bana doğru yavaşça yürümeye başladığında duvara doğru geri geri yürümeye başladım. Hayvanlardan korkmazdım, tabii beni yemeyeceklerse!
Sırtım duvara çarpınca elimi yavaşça kaldırdım. "Sakin olabilirsin," Ilımlı olmaya çalışmalıydım. "Sana zarar vermem, sen de bana verme. Tamam mı?"
Hırlamaya devam ederken "Bak," dedim. "Şu güne kadar hiçbir hayvana zarar vermedim." Yüzüme doğru havladı. Derin bir nefes verdim. Ağzı kan kokuyordu. Midem bulanmıştı.
"Köpekçik," diye mırıldandım. Tüyleri siyah da olsa sırt kısmında kanayan büyük bir yara görmüştüm. Yaralıydı. Hırlarken "Yaralandın mı?" diye sordum.
Elimi yavaşça kaldırarak kafasına dokundum. "Sana zarar vermem, yaranı saracağım." Yavaşça yere çömeldiğimde o da benimle eğildi. Bağdaş kurarak yere oturdum. Önüme yattı. Bana güvenmişti.
Üzerimdeki boğazlı kazağı çıkarttım. Boynumun hâli şu anda umurumda değildi. Kazağımı yavaşça yarasının üzerine koydum. Canını acıtmamaya çalışarak yarasını temizlerken kafasını dizime koydu.
Dikkatle yarasını temizlerken "Bu böyle olmayacak," dedim. "Veterinere gitmen gerek," Kazağımı yarasının üzerine bastırdım. Kanaması durmalıydı.
Havlama sesi.
Kafamı kaldırdım. Bize doğru hızla gelen aynı cins köpek, en az bu köpek kadar büyüktü. Ne zaman geldiğini bilmediğim Çakır’ın yanından geçerek bana doğru hızla gelirken yarasını temizlediğim köpek kalktı. Az önceki uysal halinin aksine köpeği parçalayacak gibiydi. İki köpek birbirine hırlarken geride durmak en iyi seçenekti. Yavaşça ayağa kalktığımda iki köpek koşarak uzaklaştılar.
Uysal köpek, diğerini kovalıyordu. İki köpek uzaklaşırken fark ettiğim gerçekle ellerimle boynumu kapattım. Çakır, boynuma bakıyordu. Ona baktım, bana doğru yürürken kaçmam gerektiğini biliyordum. Ama köpeğin yarası büyüktü, onun daha fazla zarar görmesini istemezdim.
Çakır yanıma geldi. "Onu iyileştirebilir misin?" dedim. Bu, gerçekten istediğim bir şeydi. Nasıl baktığımı bilmiyordum ama nasıl bakıyorsam, gözlerimden çekemiyordu bakışlarını. Fark etmiştim.
Birkaç saniye sonra derin bir nefes verdi. "Gönderirim veterinere." Kaşlarını kaldırdı. "Ama bunun bir karşılığı olacak, elbette." Yalandan veya numaradan değil, gerçekten ve içten bir şekilde gülümsedim. Hayvanları seviyordum. Ondaki yarayı bir insan açmış olmalıydı. Bıçak kesiğiydi çünkü. "Sana borçlandım, Çakır Arkan." dedim. Gözlerini kıstı. "Bana zaten borçlusun, Lilya Kan." Yerden kazağımı aldığımda "Boynun," dedi. "Bu kadar kötüyse neden ilaç kullanmıyorsun?" Omuz silktim.
"Kullanmam için doktora gitmem gerek, bunu da istemiyorum. Geçer bir ara zaten." Yanından geçtim. Çakır’ın geldiği yöne doğru yürürken "Nereye?" dedi. Durarak ona baktım. "Kardeşlerimi alacağım." Kaçıyorum, aptal!
"Ve ben de bunu yiyeceğim, öyle mi?" Kollarını göğsünde birleştirdi.
Göz devirme! Göz devirme! Göz devirme! Göz devirme!
Göz devirdim. "Gitmekte özgürüm." Tek kaşını kaldırdı. "Emin misin?" Onunla daha fazla uğraşmak istemediğim için arkamı döndüm ve yürümeye devam ettim.
Tenha yolda yürürken ayakkabılarım ayağımda olmadığı için ayağıma taş batıyordu ama umursamadım. Malikâneye gidiyordum, Arel ve Nil malikânedelerdi.
Yanıma yaklaşan siyah arabayla soluma baktım. Arabada Çakır vardı. Durduğumda o da arabayı durdurdu. "Seni bırakabilirim kardeşlerinin yanına." Sadece baktım. Ne yapmamı istiyordu?
"Binmek istemediğimi illa söylediğimde mi anlayacaksın?" İkimiz boş boş bakışırken "Benimle uğraşma," dedim. Tek kaşını alayla kaldırdı. "Ne yaparsın?" Yapacaklarımın bir sınırı yoktu. Olamazdı da. Gülerek önüme döndüm. Buna cevap vermeyecektim.
Yürümeye devam ederken güneş tepedeydi. Çakır, yanımdan yavaşça sürüyordu. Sabrımın son demlerindeydim. Ayaklarım acımıştı, umursamamaya çalıştıkça daha çok acıyordu. Şakağımdaki yara, beynimi zonklatıyordu. Uzun süren sessizlik, düşünmeme sebep olurken avcumun içindeki yara, her dokunuşumda yanıyordu. Siyah kıyafetlerim yüzünden oldukça sıcaklamıştım.
Yaralarımı umursamadan beynimin düşünmesine izin verdim;
Dava dediği neydi? Hangi kadın hakkındaydı? Önemsememişti Çakır. Böyle bir dava yok muydu? Beni kandırmak için mi kadın hakkında olduğunu söylemişti? Kafasını karıştırmayı denerken kafam karışmıştı. Benden zekiydi, zeki olmasa da kurnazdı. Şu anda bile bir amacı vardı. Ne yapmaya çalıştığına dair hiçbir fikrim yoktu ama. Biraz düşünsem ne istediğini anlardım, sorun da buydu. Düşünmeme rağmen ne yaptığını bilmiyordum. En ufak bir fikrim bile yoktu.
Bunun dışında bir gerçek daha vardı. Çakır, malikâneye girmezdi, güvenlikler on şifrenin hepsini bilmeden almazlardı onu. Girerse Kenan ile karşılaşırdı. Bu da istemediğim bir şeydi. Kenan, Çakır malikânenin dışında da dursa ona öfkeli olduğu için saldırtabilirdi. Belki de öldürürdü.
Berk de vardı. Arel malikânedeyse Berk’in de orada olması gerekirdi. Asıl kıyamet ise o zaman gerçekleşirdi. Kimse Berk’i tutamazdı, Kenan bile. Malikâneden çıkmadan onu öldürebilirdi. Arel’den çok olmasa da o da araştırma konusunda iyiydi.
Ya Kenan’a ne diyecektim? Benden açıklama bekliyordu, Arel ve Berk de. Ne yapmam gerekirdi? Bir gerçek daha vardı;
Malikâneye gittiğim için Kaya, Kutay, Mert ve Baha’ya da verecek bir açıklamam gerekirdi. Her şeyi anlatırsam tekrardan bürodan kaçmam gerekirdi. Bunu istemezdim. Malikâneye, dahası tüm şehre uzaktı. Aklıma düşen soru işaretleriyle daha derin düşüncelere daldım;
Arel ve Nil, malikâneye bu kadar kısa sürede nasıl gitmişlerdi?
Siktir! Fark ettiğim gerçekle durdum. Hızlıca telefonumu çıkarttım. Arel’i aradım. Anında açtı. "Lil," Sesi titriyordu. Korkuyordu. "Arel," dedim. "İyi misin?"
"İyiyim," dedi. "Asıl sen iyi misin? Sesin kötü geliyor." Siktir. İyi değildi. Kriz geçirmek üzereydi. "Yanınıza geleceğim," dedim. "Aptallık ettim," Bunu nasıl düşünememiştim? Arel ve Nil, bürodan hiç ayrılmamışlardı! Kısa sürede malikâneye gidemezlerdi! Çakır’ın arabayla peşimden gelmesinin nedeni de buydu zaten! Arel’in geçireceği olası bir krizde beni hızlıca yanına götürmek içindi!
Kurnazdı! Çakır Arkan oldukça kurnazdı!
"Gelecek misin?" dedi. Sesi umutluydu. "Geleceğim," dedim. "En kısa sürede geleceğim, Arel."
"Tamam," dedi. Kriz geçirmişti! Bayılmak üzereydi! "Arel," dedim son çarem olarak. "Yanında kim var?"
"Derin, Çimen ve Nil," dedi. Ardından da bir patırtı duydum. Bayılmıştı. Aramayı kapattım. Ne yapmam gerektiğini biliyordum. Büroya doğru hızla koşmaya başladım. Çakır, arabayı döndürerek arkamdan geliyordu. Pardon, beni geçmişti bile. Arabayı durdurdu. "Lilya," Arabadan inerek önüme geçtiğinde koşarak yanından geçtim. Kolumu tutarak beni durdurdu. "Bin arabaya," Onu dinlemeli miydim?
Düşüncelerime boğulmadan önce derin bir nefes verdim. Sakin olmam gerekiyordu. Nil’in endişelenmesini istemiyordum. Çakır’ın arabasına bindim. Karanfil kokusu etrafımı sararken o da sürücü koltuğuna oturdu. Kemer bile takmadan gaza bastığında oldukça hızlı gidiyorduk.
İnanamadığım kadar hızlı bir şekilde büroya geldiğimizde kapıyı açtım. Arel’i aradım ve arabadan indim. Arama yanıtlandı. "Alo?" Derin’in sesini duydum. "Derin," dedim, endişeliydim. "Neredesiniz?"
"Oteldeyiz," dedi. Otel mi?
Kaşlarımı çattığımda "Çakır’a söyle," dedi. "O biliyor nerede olduğumuzu."
Yanıma gelen Çakır ile "Otel diye bir yerdelermiş," dedim. Önden yürüyerek kapıdan girdiğinde peşinden girdim. Az önce duvardan atladığım bahçe burası değildi. Küçük bir bahçe ve küçük, tek katlı bir bina vardı. İlk geldiğimizde uyuduğumuz oda bu binadaydı.
Binaya girdiğimizde üzerimde çok fazla bakış hissediyordum. Umursamadan yürürken Çakır binadan çıktı. Peşinden çıktım. Az önce duvarından atladığım bahçe burasıydı. Çok sayıda bina olan büyük bir bahçeydi.
Tamamı cam ile kaplı, yüksek bir binaya doğru yürüdü. Otel orası olmalıydı. Binaya girdik. İki asansör vardı. Katta bunun haricinde çok sayıda oda vardı.
Asansöre doğru yürürken gerilmiştim. Nil’in korktuğuna emindim. Asansöre bindik, birinci katın düğmesine bastı. Kapılar kapandı. Üst kata çıkarken Arel’in Nil’i korkutmadığını biliyordum.
Asansör durdu. Çakır "İlerle, sondaki oda," dedi. Koşarak asansörden indim. Dediği odanın önünde durdum. Kapıyı açarak içeriye girdim. Arel, üç yataktan baştakinde yatıyordu. Hâlâ baygındı. Derin ve Çimen, Nil ile balkondalardı. Görebildiğim kadarıyla da başka kimse yoktu.
Kapıyı kapatmadan Arel’in yanına gittim. Yatağın kenarına oturarak elimi alnına koydum. "Arel," diye mırıldandım. "Ne oldu sana?" Uyanmadı. Baygındı.
Elimi alnından çekerek yanağına koydum. İyiydi, kriz geçirmişti. Kim ona bağırmıştı? Sahi, ilk geldiğimizde kriz geçirmesinin sebebi o adam mıydı? Sinirli görmemiştim onu. Aksine sakinleştirmeye çalıştırıyor gibiydi. O halde neden kriz geçirmişti?
Arel’e sormam gerekiyordu.
Kapının açıldığını duydum. "Abla!" Kafamı kaldırarak Nil’e baktım. Koşarak geldi. "Neredeydin?"
"Biriyle konuşuyordum," Merakla "Kiminle?" dedi. Gözleri parlıyordu. Arel’in yanağından elimi çektim. Nil’i dizlerime oturttum. "Abla," dedi merakla. "Mila Ablaya neden öyle baktın? Korkutmuşsun onu." Kaşlarımı hafifçe çattım. "Mila kim?"
"Revirde baktın ya!" Sarı saçlı ve ela gözlü kızdan bahsediyordu. “Adı Mila mı onun?" Şaşkınca sorduğum soruyla kafasını salladı. Kıkırdayarak "Selma Abla, Arel Ablam gibi abla!" dedi ve tekrar kıkırdadı. "Sürekli Mila Ablaya kızıyor!" Saçlarını okşadım. "Bu, bizi ilgilendirmez, Nil." Kafasını sallayarak Arel’e baktı. "Abla," Bana baktı. "Arel Ablama ne oldu?" Derin bir nefes verdim. "Bilmiyorum, Nil. Keşke bilsem."
"Çimen Abla, Arel Ablamın kriz geçirdiğini söyledi." Merakla gözlerime baktı. "Sen de sinirlenince bağırıyorsun ya abla, Arel Ablam da bağırdı." Arel’in elini tuttum. Elinin üstünde başparmağımla Arel’in en sevdiği şekil olan yıldızı art arda çizerken "Ne dedi?" dedim. Düşünür gibi bir ses çıkarttı.
"'Lilya öğrenince hepinizi doğrayacak!'" diyerek kollarını kaldırdı. "Sen kimi doğrayacaksın abla?" Kaşlarımı çattığımda Arel elimi sıktı. Uyanmıştı. Arel’e baktım.
Kollarından destek alarak doğruldu. Çatık kaşlarımı görünce "Ne oldu?" dedi. Çimen ve Derin bizi izliyorlardı. Umursamadım. "Neden bayıldın?" Bakışlarını kaçırdı. "Şimdi söyleyemem," Sinirlensem de sinirimi sesime yansıtmadan "Ne öğrenirsem kimi doğrarım, Arel?" dedim. Sert sesimle "Söylersem daha fazla sinirlenirsin," dedi. "Sakin olduğunda söyleyeyim, gerçekten doğrarsın." Derin bir nefes verdim. "Kimi?" Kapıya kaçamak bir bakış attı. "Kimseyi, Lil." Omzumun üstünden kapıya baktım. Çakır kapının önündeydi. Elindeki klasik kahve kupasıyla bana bakıyordu.
Dişlerimi sıkarken gözlerimi kapattım ve derin bir nefes verdim. Gözlerimi açarak tekrardan Arel’e baktım. "Daha iyi misin? İstersen ilaçlarını getirebilirim evden." Kafasını iki yana salladı. "Şu anlık gerek yok," Nil inerek "Abla!" dedi. "Bak! Mila Abla!" Nil’in gösterdiği kapıya baktığımda kaçmam gerektiğini biliyordum.
Bana heyecanla bakan kız, revirdeki sarı saçlı kızdı. Anında ayağa kalkarak hızla banyoya girdim ve kapıyı kapattım. Kapıyı kilitlediğimde kapı kolunu zorladı. "Çıkar mısın? Sadece bir imza, bir fotoğraf!"
Kenan’dan nefret ediyordum!
Kaç saat geçtiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Kaç kez sövdüğümden de haber yoktu. Mila ise bu süreç boyunca kapıdan ayrılmamıştı. Büyük bir hayran olduğuna kanaat getirmiştim.
Sırf Kenan’a inat, Mila’yı malikâneye götürebilirdim.
"Arel!" diye seslendim. "Yardım!" Güldüğünü duydum. "Arabamı kullandığına say," Mila adındaki şahıs kapıyı yumruklarken "Lan!" diye bağırdım. "Vurmadım ki!" Daha çok güldüğünü duyduğumda Mila’nın kapıyı kıracağına emindim. "Mila," dedim tatlı tatlı. Vurmayı bıraktı. "Lütfen kapıyı kırma, olur mu?"
"Bir imza, bir fotoğraf!" Derin bir nefes verdim. Kenan’a bunu ödetecektim.
Kapıyı tekrardan yumruklamaya başladı. Sıkıntıyla pembe taburenin üstüne oturdum. Dirseklerimi dizlerime yaslayarak öne eğildim. Yumruk yaptığım ellerimi yanaklarıma koyarak kapıya baktım. Buradan uzun bir süre çıkamayacağıma emindim. Düşünmek, şu an için en iyi zaman geçirme yöntemiydi.
Arel benden ne saklıyordu? İkimiz birbirimizden asla sır saklamazken neden saklıyordu? Sinirli olmadığım bir zaman söyleyeceğini söylemişti. Buna sır denemezdi.
Bu kadar sinirleneceğimi düşündüğü şey, her ne ise Çakır ile alakalıydı. Ona bakması da bu yüzdendi. Peki, Çakır yine ne işler peşindeydi? Bahsettiği dava hangi kadın veya kadınlar ile ilgiliydi?
Ya Kenan? Aramıştı ama yalan söyler gibi gelmemişti. Yalan söylememişti. O da mı buradaydı? Hayır, olamazdı. Arel’i aradığımda Derin ve Çimen’in yanında olduğunu söylemişti. Bir de Nil’in. Ayrıca böyle bir konuda bana yalan söylemezdi. Kafam karışmıştı. Ses Kenan’a aitti. Tonlamasına kadar oydu. Ayrıca Kenan’ın numarasından aranmıştım.
Telefonumu elime aldım. Kenan’ı arayacağım sırada aklımda çakan şimşekler ile kaşlarımı çattım. Berk’ten bir haber almamıştım. Kenan’ı es geçerek Berk’i aradım.
Üç dakika boyunca aramayı açmadı. Uyuyor olma ihtimali yoktu. Başı belada mıydı? Hayır, olamazdı. O Berk’ti. Bela onu bulamazdı bile. Açmamasının sebebi neydi? Art arda aradım ama hiçbirini açmadı. Başı beladaydı. Kenan’ı aradım. Anında açtı. "Merhaba, kardeşim!"
"Beni aradın mı?" dedim sakin tutmaya çalıştığım endişeli sesimle. "Hayır," dedi. Kaşlarımı çattım. "Nasıl?" Aklıma gelen yüzlerce ihtimalden birini seçtim. "Telefonunu hacklediler mi?"
"Ne diyorsun, Lilya?" dedi. "Düzgünce anlatır mısın? Neredesin? Ne yapıyorsun ve aklına bu, nereden geldi?" Derin bir nefes verdim. "Boş ver, Berk nerede?"
"Bilmiyorum," dedi. "Ayrıca neredesiniz siz? Hiçbiriniz Arel’in evinde değilsiniz. Kapısı açık."
"Kapat," dedim. "Arel sonra bizi deşer, hemen kapat." Aramayı kapattı…
Şaşkınca telefonuma bakarken "Lilya!" diyen Arel’in sesini duydum. Kafamı kaldırarak kapıya baktım. Kapı hâlâ kapalıydı. "Efendim?"
"Yine mi düşünüyorsun? Manyak!" Ayağa kalktım. "Bu benim kontrolümde değil, ayrıca düzgün sıfatlar kullanırsan mutlu olurum."
"Kilidi aç," dedi ofladıktan hemen sonra. "Ölmek istemem. Almayayım."
"Mila balkonda!" dedi sinirle. "Aç şunu!" Kilidi tuttum. "Ölüme kucak açıyorum, ey ahali!" Kilidi açarak kapıyı yavaşça araladım. Arel kapının önündeydi. Dediği gibi diğerleri balkondaydı. Rahat bir nefes vererek kapıyı açtım ve odaya girdim. Girmemle Arel’in kafama şamar atması bir oldu. "Ölümmüş! Salak!" Kafamı ovuştururken "Ölüm tabii," dedim. "Sen de olsan ölüm." Kafama bir tokat daha yiyecekken koşarak yanından geçtim ve balkona çıktım.
Balkonun diğer ucuna koşarken peşimden geliyordu. Gidecek yerim kalmadığında sırtımı demire dönerek ellerimi kaldırdım. "Gelme üstüme, katil!" Arel ayağındaki tüylü terliğini çıkarttığında "Atlarım!" dedim. "Vallahi atlarım!" Terliğini attığında eğildim. Eğilmeme rağmen omzumu vurdu. Üzerime gelirken son çare olarak ellerimi semaya açtım. Dua okurken yanımda durdu. Elinde diğer terliği vardı.
Korkuyla bildiğim tüm sureleri okurken "Çarpılacaksın," dedi. Ona baktım. "Kim tarafından?" Terliğiyle kafama vurdu. Elimle kafamı ovuştururken "Ben aslında daha zekiyim, biliyor musun?" dedim. "Kafama vura vura beynimi öldürüyorsun sen."
"Seni döverim, Lilya." Şaşkınca baktım. "Dövmediğini mi düşünüyorsun?"
"Seni hiç dövmedim ben. Abartma." Kollarını göğsünde birleştirdiğinde ellerimi dizlerime vurdum. "Yetişin komşular! Öldürecek bu kız beni!" Kafama vurdu. "Bağırma! Bir şey oluyor sanacaklar!"
"Bir şey oluyor zaten! Ölmek üzereyim!" Oflayarak yerdeki terliğini giymek için yere baktığında çoraplarımı gördü. Terliğini eline alarak tehlikeli bir şekilde yavaşça doğruldu. "Sen," dedi sakince. "Çoraplarınla dışarı mı çıktın?" Ellerimi tekrardan semaya kaldırdım. Bildiğim tüm duaları okurken aklıma gelen fikirle arkasını gösterdim. "Sarp!" Omzunun üstünden aşağıya baktığında koşarak yanından geçtim. Balkondan odaya kaçarak kapıyı kapattım ve kilitledim.
Diğerlerinin bize güldüğünü gördüğümde göz devirdim. Neye gülüyorlardı? Ölümden dönmüştüm. Arel kapı kolunu zorladı. Oldukça sinirli olduğunu görebiliyordum. Konuştu ama sesini duyamadım. Dudaklarını okudum bunun yerine. "Aç şu kapıyı! Geberteceğim seni!" Güldüm ve dudaklarımı oynattım;
"Bana ne," dedim. "Öldürmek isteyen sensin," dedim. Dudaklarımı okudu. Diğerlerinin kahkaha attığını gördüm. Özellikle kestaneye kaçan kahve saçlı, yeşil gözlü ve esmer tenli bir çocuk ile siyah saç ve gözlü, buğday tenli çocuk fazla gülüyordu.
Kaşlarımı çatarak Arel’e baktım. "Ayrıca, şu ikisine söyle, fazla gülüyorlar. Sinirimi daha fazla bozmasınlar." İkisine baktı. Ardından tekrar bana. Omuz silkerek "Bana ne," dedi. "Gülsünler, en fazla ne yapabileceksin?" Cebimden bıçağımı çıkartıp açtığımda bana göz devirdi. "Baha’ya söyleyeceğim." Arel’e göz devirerek kilitlememe rağmen sandalyenin sırtı kapı kolunun altına gelecek şekilde yerleştirdim. Aynısını odanın kapısı için de yaptım.
Tekrardan Arel’e baktığımda ofladı ve kapının önünden çekildi. İnat olduğumu biliyordu. Arkamı dönerek odaya baktım. İlk kaldığımız odayla aynıydı. Kapıya yakın olan yatağın karşısında benim sevdiğim kitaplardan vardı; İnsan bedeni.
Kitaplığın önünde durdum. Benden uzundu. Kafamı kaldırarak en üstteki kitaplara baktım. En son okuduğum kitabı gördüm. Onu okumaya devam edebilirdim. Kaldığım bölüm ise kemiklerin organlara batınca oluşturacağı sorunlardı.
Ortadaki sandalye, Nil için koyulmuştu. Haliyle kısaydı. Odanın kapısına yasladığım sandalyeyi aldım. Kitaplığın önüne koyarak kitaba uzandım. Aldığımda kapının kilidi açıldı. Daha ben tepki veremeden "Sikeceğim artık!" diye bağıran biri odaya daldı. Elindeki çantayı yatağıma attığında kaşlarımı çatarak elimdeki kitabı adamın kafasına attım. "Yavaş! Hayvan evladı!" Yerdeki kitaba baktı. Ardından da bana. Buğday tenliydi, yeşil gözleri ve siyah saçları vardı. Uzun bir boyu ve geniş omuzları vardı.
Şaşkınca bana bakmaya devam ederken "Gitmeyi akıl et!" diye bağırdım. Yere inerek çantasını ona attım. Havada yakaladı. "Kusura bakma demek isterdim ama kusura baktın bile." Gözlerini kıstı. "Sanırım beynin akıyor," Ne dediğini anlamazken şakağımdan akan sıvıyla boş boş baktım. Yaram kanıyordu ve beynimin aktığını söylemişti...
Derin bir nefes verdim. Kafadan kırıktı. "Çantanı al ve defol."
"Daha açık söyleyebilirsin," Çenemi kaldırdım. "Siktir git. Yeterince açık mı?" Cıklayarak kaşlarını kaldırdı. "Değil," Küfretmek için ağzımı açtım ama sırtımda Arel’in delici bakışlarını hissedince sustum. Arkama baktı. Ardından da kaşlarını çatarak bana. "Onlara ne yapıyorsun?"
"Kazana atıp pişireceğim," dedim ciddi bir şekilde. "İstersen aroma olarak girebilirsin." Kahkaha attı. "Almasam?" Sol yanağında gamzesi vardı. Elimle kapıyı gösterdim. "Seni dışarı alalım."
"İstemez," Göz devirdim. "İstemez derken?"
"Çıkmak istemediğimi dile getirdim, anlaman gerekirdi." Aşağılamıyordu. Alay da etmiyordu. Sözleri zorbalayıcı olsa da şu âna kadar sinirlenmemiştim bile. Garipti.
"Çıkmak zorundasın, Arel kızıyor." Kaşlarını çattı. "Arel?" Elimle balkon kapısından beni öldürmek için an kollayan Arel’i gösterdim. Arel’e baktı. "Çakır da orada," diye mırıldandı. Ardından bana baktı. "İnsan yemediğine emin misin?"
Deliydi! O da deliydi!
"İnsan yemem," dedim tiksinerek. Omuz silkerek yanımdan geçti. "Tavsiye ederim." Ona şaşkınca bakarken sandalyeyi çekerek balkon kapısını açtı.
İnsan eti mi yemişti? Ne çeşit bir caniydi?
Arel koşarak içeriye girdiğinde adamı gösterdim. "Beni değil, onu döv. Ayakkabılarıyla girdi." Kafama vuracakken durdu. "Ne?" Omzunun üstünden tehlikeli bir şekilde adama baktı. Arkamı dönerek yerdeki kitabımı aldım. Yatağıma oturarak sırtımı yatak başlığına yasladım. Ayaklarımı uzatarak kitabı açtığımda Arel çoktan temizliğin ve düzenin ne kadar önemli olduğunu bağırarak anlatmaya başlamıştı.
Kitabımı okurken öğrendiğim bilgiyle Arel’e baktım. Mila’ya kızıyordu. "Arel," dedim. Sinirle bana baktı. Gülerek "Geri zekâlı fazla dayanamamış," dedim. "Bağırsağı delindi ya, iki veya beş gün içinde ölebilirmiş. O aptalın dayanma gücü sıfırmış."
"Kaburgaları da var işin içinde," dedi sakince. "Akciğeri sönmüştü." Kaşlarımı kaldırdım. "Haklısın." Geri kitaba baktım. "Devam edebilirsin, sadece bilgi verdim."
"Ne hakkında bilgi?" Siyah saçlı çocuğun sesini duyunca kafamı kaldırdım. Şaşkınca bakıyordu. Kitabımı kaldırarak "Adı ne bunun?" dedim. Kitabın adını okuyunca "Hoppala," dedi. Arel ile bana bakarak bir adım geri gitti. "Siz birine zarar mı verdiniz?" Arel ile bakışlarımız kesişti. Zarar vermenin bir üstüydü bizim yaptığımız. Alt tarafı öldürmüştük. İkimiz aynı anda gülmeye başladık.
"Korkutuyorsunuz," Kahve saçlı ve gözlü, esmer tenli kızın sesiyle kitabı kapatarak yatakta bağdaş kurdum. Nil yanıma geldi ve yatağa oturdu. Kahve saçlı kıza bakarak "Vermedik," dedim.
Yalancı! Diye bağırdı zihnimin içindeki ses. Umursamadım.
"İnsan bedenine merakım var," Güldüm. "Hobi gibi düşün." Mila dehşet içinde "İnsan bedeni derken?" dedi. "Organlar falan mı?"
"Fazlasıyla."
"Kanlı olanlar mı?" Kafamı salladığımda gözlerindeki bilinç gitti. Nil’in kafasını tutarak yüzünü göğsüme bastırdım. Siyah saçlı çocuk onu kucağına aldı.
Mila’yı kan tutuyordu.
Nil’i kucağıma alarak ayağa kalktım. Yanlarından geçerken Arel’in bileğini tutarak onu da peşimden balkona çektim. Nil’in görmemesi iyi olurdu, Arel’in de panik yapmaması. Yeni gördüğüm koltuklara oturarak Arel’i bıraktım. Nil merakla "Abla," dedi. "Mila Ablaya ne oldu?" Derin bir nefes verdim. "Gök gibi, o da çok uyuyor, Nil."
Bir yalan daha!
Zihnimin içindeki sesi umursamadım. Arel "Kafan," dedi. Elimin tersiyle yanağıma akan kanı sildim. "Yenilerim bir ara." Derin bir nefes verdiğinde "Anlatsana," dedim. "Sinirli değilim, kimseye saldırasım da yok." Dudaklarını ıslattı. Kararsızdı ama en sonunda bana dönerek ellerimi sıkıca tuttu. "Kimseye saldırmayacağına söz ver."
"Söz," dedim göz devirerek. "Bıçak atmak da yok. Sinir etmek de. Anladın mı beni?" Kafamı salladım. "Hadi artık!"
"Ağabeyimi aradın ya," dedi. Berk’e ne olmuştu? Kaşlarımı çattığımda "Evde arabamla gitti." dedi. "Sonra da bizi getirdiler." Tek kaşımı kaldırdım. "Ağabeyim buraya ateş açmış. Mila, Selma, Akın ve Yusuf’un revirde olma sebebi de ağabeyim. Akın’ın kolunu kurşun sıyırmış. Diğerleri de ağabeyimin attığı sis bombasının gazından bayılmışlar." Yaşadığım şaşkınlıkla arkama yaslandım ve bakışlarımı cam masaya çevirdim. Nasıl olurdu?
"Akın hangisi?"
"Kestane gibi saçları var ama siyah gibi de," Berk’e ulaşamama sebebim de buydu. Eğer telefonu açarsa onu ikna edeceğimi biliyordu!
"Hassiktir artık," diye mırıldandım. Berk, kendinde değildi. "Şu anda evde," dedi Arel. "Az önce aradı. Anlattım, yanımızda olduğun için kabul etti." Hayır, Berk bunu yapmazdı. En azından bizi burada bırakmazdı. Bana geri dönmemişti. Yanlış bir şeyler vardı. Beni geri araması gerekirdi. En azından Kenan ile görüşmemiş miydi? Onunla küs olsam bile Berk, hakkımdaki en küçük şeyde bile Kenan’a haber verir, ne yaptığını anlatırdı.
Anlatmamış mıydı? Kenan’ın her şeyden haberi var mıydı? Beni neden aramamıştı? Berk ile konuşmamış mıydı? Yanlış bir şey vardı.
Üstüne üslük daha üvey annem ve İlayda ile davet hakkında konuşmamıştım bile. Kenan’ın sesiyle aldığım telefon da vardı.
Derin düşüncelere dalmak üzereyken Arel "Lil," dedi. "Sakin ol, her şey halledilir." Ona baktım. "Yanlış olan bir şeyler var," Kenan’ın sesiyle aldığım aramayı daha bilmiyordu. "Biraz önce Kenan’ın sesiyle Kenan’ın numarasından bir arama aldım. Garip olan ise Kenan’ın beni aramamış olması." Kaşlarını çattı. "Ne? Nasıl ya?" Ellerimi bıraktı. Derin bir nefes vererek kafamı salladım. Bıkkınca ofladım. Ayaklarımı karnıma çekerek kollarımı bacaklarıma sardım. Kafamı koltukta geri atarak beyaz tavana baktım. "Aileden nefret ediyorum." Arel koluma yavaşça vurdu. "Deme öyle, yaşıyorsun işte. Şükret."
"Buna yaşamak denirse." Gülerek bana baktı. "Onu bunu boş ver, sana ne diyeceğim," Kafamı kaldırmadan çevirerek "Hı?" dedim. Nil aşağıyı izliyordu.
"Son kızları hatırlıyor musun?" Kafamı salladım. "Anneleri babalarından boşanmış, baba hapse girmiş." Kaşlarımı kaldırdığımda "Dur daha bitmedi," dedi. "Kızlar fazla zekiymiş, senin gibi. Öğretmenleri onları sınava sokmuş. Burs almışlar o yaşta. İkisi de özel okula gidecekmiş, kadın da hem çalışıyor, hem de bursu kullanıyor." Gülümsedim. Bir ailenin hayatını kurtarmıştık.
"Annesi bizi bulmak için dedektif tutmuş," Kaşlarımı çattım. "Sebep?"
"Bizi bulmak için," Göz devirdim. "Kenan ağzımıza sıçacak." Gözlerimi kapatarak derin bir nefes verdim. Nil "Abla!" dedi. "Efendim?" dedim gözlerimi açmadan. "O kim?" Gözlerimi açarak Nil’e baktığımda solumda bir yeri gösteriyordu. Gösterdiği yere baktım. Odaya dalan adamdı. Diğerleri de oturmuştu.
Adama sövmek için ağzımı açtığım anda Arel ağzımı kapattı. "Düşün," Adama göz devirerek kafamı koltukta geri attım. Gözlerimi kapattığımda Arel elini ağzımdan çekti. "Tanımamaktayım, Nil."
Sol kaşının üstünde kurt dövmesi olan adam "Ben Kurt," dedi. "Gözlerini açmayı dene, tanışabiliriz." Gözlerimi açmadan yumruk yaptığım elimi ona gösterdim ve orta parmağımı usulca kaldırdım. Güldüğünü duyduğumda elimi indirdim. Sessizlik uzun sürerken şakaklarıma saplanan ağrıyla gözlerimi açarak kafamı kaldırdım. Şakaklarımı ovuştururken Arel "Gidip sargıyı değiştir," dedi. Bıkkınca "Sike-" demiştim ki ağzımı kapattı. "Nil. Geri zekâlı. Nil." Göz devirerek ayağa kalktım. Yanlarından geçerek içeriye girdim.
Mila, Nil’in yatağına yatıyordu. Daha ayılmamıştı. Banyoya girdim. İlkyardım çantasını alarak şakağımdaki bandajı çıkartacaktım ki boynumu görünce "Oha be," diye homurdandım. Sargıyı değiştirmeye üşenerek banyodan çıktım. Dolaptan kıyafet alarak duşa girdim.
Soğuk duşun ardından siyah boğazlı kazak ve siyah eşofman giydim. Yine çoraplarıma kadar siyahtım. Avcumdaki yara kapanmıştı. Onu sonra saracaktım. Kimsenin yaramı görmesini istemiyordum. Şakağıma sargı bezini yapıştırdığımda Nil’in çığlığını duydum. Anında banyodan çıkarak balkona koştum. Kapıda durduğumda Nil’in düştüğünü gördüm. Hızla yanına gittim. Ağlarken dizini tutuyordu. "Abla!" dedi. "Kanadı!" Onu kucağıma alarak "Gel bakalım." dedim.
Kurt gitmişti. Mila da uyanmıştı. Onları umursamadan yanlarından geçtim. Nil’i, Arel’in yatağına oturtarak banyodan ilkyardım çantasını aldım. "Neresi?" Elbisesini dizini sıyırdı. Derisi kalkmıştı. Yara bandını açarak ayağa kalktım. Nil ağlamaya devam ediyordu. Nil’in masasından keçeli kalemleri aldım. Nil’in yanına giderek "Hadi boyayalım," dedim. "Yara bandı güzel olursa yara da güzel iyileşir." Ağlamayı bıraktı. Kıkırdayarak kalemleri aldı. Yara bandının üstüne kalemlerle farklı renklerde kalp çizerken ben de avcumu sardım.
"Abla," dedi. "Yapıştırır mısın?" Elindeki yara bandını alarak dizine yapıştırdım. "Oldu mu?" Kıkırdayarak ayağa kalktı. Balkona koşarken "Arel Abla!" dedi. "Bak, ne yaptık!" Odayı hızlıca toparladım.
Ben de balkona çıktığımda Nil "Abla!" dedi. "Elini de boyayalım mı?" Oturarak elimi koltuğum kenarına koydum. "Ne yaparsan yap," Kıkırdayarak avcumdaki sargıyı boyamaya başladığında adını bilmediğim kız "Bu havada neden boğazlı kazak giydin?" dedi. "Fazla sıcak değil mi?"
Akın, Yusuf, Mila ve Selma demişti Arel. Bu Selma’ydı. Kahve saç, kahve göz ve esmer ten.
"Canım sıkıldı,"
"Bir nedeni yok yani?"
"Var, canım sıkıldı." Selma bana garipçe baktığında Arel "Boynunu şu sıralar sevmiyor," dedi. "Kapanırsa aldırmayın yani." Arel’e göz devirdim. "Saçlarımı seviyorum."
"Kurut o zaman."
"Olmaz," dedim anında. "Üşeniyorum." Ayağındaki terliği çıkarttığında ayağa kalktım. "Bir de bana deli diyorsun." Odaya doğru yürürken terliği attı. Eğilerek kafama gelmek üzere olan terlikten son anda kurtuldum. Doğrularak Arel’e baktım. "Sen beni öldürmek istiyorsun bence." Diğer terliğini çıkarttığında kaçarak banyoya girdim.
Saçlarımı kurutarak taradım. Kâküllerimi düzelterek geri odaya girdim. Diğerlerinin ayaklandığını fark ettiğimde Arel "Yemek yiyecekmişiz," dedi. Göz devirerek "Yeter," dedim. "Ayrıca ben yemek yemeden yaşarım."
"Dövülmeden yaşayamazsın ama!" Arel’e göz devirerek "Aç olmamak bir hak sayılmalı," dedim. Akın "Hak zaten," dedi. Akın’a bakarak Arel’i gösterdim. "O da öğrenebilir, buna lütfeder misin?" Ellerini kaldırdı. "Almayayım, sinir topu biriyle daha uğraşmak istemem."
"Sinir topu derken?" Arel, Selma ve Mila aynı anda Akın’a seslerini yükselttiklerinde Yusuf, Akın’ın ensesinden tutarak onu dışarı çıkarttı. Dedektifler de çıktığında Arel bana baktı.
Ona tatlı tatlı bakarken "Yürüsene artık!" dedi. Hızla ayakkabılarımı giyerek odadan çıktım. Çakır’ın yanından geçerek Selma’nın arkasına saklandım. Arel yakında bana ateş püskürtecekti.
Nil ile birlikte odadan çıktı. "Lil, al bunu." Elindeki siyah şapkayı bana attığında havada yakaladım. Rahatsız olacağımı biliyordu. Asansöre doğru yürürken Nil yanıma gelerek elimi tuttu. "Abla!"
"Efendim, Nil?"
"Gökkuşağı neden rengârenk?" Merakla bana bakarken "Yağmur yağıyor ya, Nil." dedim. "Yağdıktan sonra güneş açıyor, yağmur damlaları su. Güneş ışığıyla birleşince ışık kırılıyor. Sonra da gökkuşağı oluşuyor."
"Biz yapabilir miyiz peki?"
"Neden olmasın?" Kıkırdadı neşeyle. "Abla!" dedi tekrardan. Soru mesaisi başlamıştı. "Efendim, Nil?"
"Balinaların ayakları varmış daha önce!" Kaşlarımı hafifçe çatarak ona baktım. "Nasıl?" Bana bir şey öğretme hevesiyle "Onlar da memeliymiş!" dedi.
"Yılanlar gibi! Eskiden yürüyorlarmış ama sonra kullanmamaya başlamışlar!" Kaşlarımı kaldırdım. "Nereden öğrendin bunu?"
"Kitaptan!" dedi olduğu yerde zıplayarak. Asansörün önünde durduğumuzda Arel’e baktı. "Arel Abla, ne yiyeceğiz?" Arel asansörün tuşuna bastı. "Ne istersin?"
"Makarna!" Arel gülerek "Bulurum," dedi.
Asansörle zemin kata indik. Kafama siyah şapkayı takarak gözlerimin önüne kadar indirdim. Birlikte otel dedikleri binadan çıktık. Çimen en önde heyecanla yürüyordu. Çocuksu bir neşesi vardı.
Bahçenin arka tarafına doğru yürürken üzerimde çok fazla bakış vardı. Buradan nefret etmiştim.
Arel, buranın mimarisine hayran kaldığını en net şekilde gösterirken Nil, bir sürü arkadaşı olduğu için seviniyordu. Onların neşesini kırmamak için büro hakkındaki fikirlerimi kendime sakladım.
Arel yanımda yürürken binaları geçtik. Büyük ve tek katlı bir binaya girdik. Bina oldukça büyüktü. Sadece masalardan ve bir duvarı kaplayan büfeden ibaretti. Nil heyecanla bana döndü. "Abla, makarna var!"
Herkes yemeğini aldığında Mila, üçümüzü dedektiflerle birlikte oturdukları masaya çağırdı. Elimdeki Nil’in tepsisiyle Çakır’ın karşısına oturdum. Nil, Arel ile aramıza oturunca tepsisini önüne ittim. Sıcak çikolatamı ise önüme aldım.
Sıcak çikolatamı içerken Soner "Sen neden yemiyorsun?" dedi. Bardağı masaya koyarak "Bilmem," dedim. "Aç hissetmiyorum." Kafamdaki şapka rahatsız ettiği için çıkartarak masaya koydum. Dağılan saçlarımı düzelttiğimde Arel "Çok şey kaçırıyorsun, Lil." dedi. "Makarna gerçekten şahane."
"Afiyet olsun," Herkes sessizce yemeğini yerken şakalarıma saplanan ağrı ile dişlerimi sıktım. "Ne oldu?" dedi Çakır. Bunu da fark etmişti. Elimdeki bardaktan bakışlarımı Çakır’a çevirdim. "Bahsettiğin dava, hangi kadın hakkında?"
"Hangi dava?"
"Bir kadın hakkında olduğunu söyledin ya," Kaşlarını kaldırdı. "O mu?" Kafamı salladım. "O kadınlar sizsiniz," dedi, gayet ciddiydi. Şaka yapmıyordu. "Ne?"
Ona şaşkınlığımdan kaynaklanan boş gözlerimle bakarken düz bir şekilde bana bakıyordu. İkimizin boş bakışması sürerken gözlerimi kapattım. "Umarım gerçek değildir." Gözlerimi açtım. Gerçekti…
"Kandırmasan olmaz sanki." Kendi kendime söylenirken "Kandırmadım." dedi. "Dava, kadın hakkındaydı. Arel ve Nil kabul etti kalmayı. Kabul etmeyen tek kadın sensin." Ona, ağzım açık bir şekilde bakarken bu kadar kurnaz olmamasını umuyordum.
Düşünemeyeceğim bir hamleydi yaptığı. Gerçekten takdire şayandı.
"Arama?" dedim. "O da mı yalan?" Kafasını yavaşça salladı. "Sahteydi, ekip yaptı." Şaşkınlığım artarken gözlerimi kısarak bakışlarımı çektim.
Çakır, benim de burada çalışmayı kabul etmem için Kenan’ın sahte sesini kullanmıştı. Numara da sahteydi o halde. Kenan, beni aramamıştı. Berk’ten haberinin olmadığını söylemişti, aramamış mıydı ki onu? Benimle konuştuktan sonra araması gerekmez miydi?
Sakinleşmediği için Kenan’ın aramasını açmamış da olabilirdi. Bana dönmemesinin sebebi de sakinleşmediği için olabilirdi. Sakinleştiği anda beni arayacağına emindim.
Kafamı kaldırarak büfenin üstündeki televizyondan saate baktım. Berk’i aramamın üstünden kırk beş dakika geçmişti. Ya sakinleşmişti, ya da sakinleşmek üzereydi. Beni arayacaktı.
Telefonumu elime aldım. Berk aradı. Aramayı yanıtlayarak telefonumu kulağıma yaklaştırdım. "Üç saniye,"
"Yine mi hesapladın?"
"Tabii ki," Sesi uykulu geliyordu. "Lilya," dedi. "Sanırım arkadaşlarına zarar verdim, onlar iyi mi?"
"Yaşıyorlar," dedim. "Ama ilk dediğine tam katılıyor değilim," Sustu. Mahcuptu. "Uyu sen," dedim gülerek. "Arel yanımda,"
"Ağzıma kim daha çok sıçar?"
"Dağıttın mı bir yeri?"
"Hayır," Sıcak çikolatamdan bir yudum aldım. "Ben."
"Kafa rahatlığıyla uyuyabilirim." Aramayı kapattı. Arel’e baktım. "Berk evde, dağıtmamış ortalığı." Rahat bir nefes verdi. Sinirinin geçtiğine sevinmişti.
Sıcak çikolatamı içerken Akın, şaşkınca "Davadan girip, saate bakıp, düşünerek nasıl onun arayacağını hesapladın acaba?" dedi. Ona baktım. Bunu yapamıyor muydu?
"Yapamıyor musun?" Garip bir varlıkmışım gibi baktı. "Uzaylıya benzemiyorum. Buna eminim." Kaşlarımı çattım. "Neyim uzaylı benim?" Elindeki çatalıyla üzerimi gösterdi. "Bu havada boğazlı kazak giyerek ölmüyorsun, saçların açık, iki saniye önce farklı bir duygu yaşarken şimdi farklı bir duygu yaşıyorsun, üstün zekâlı gibi konuşuyorsun, daha öğrenmediğimiz şeylerin sonucunu buluyorsun!"
"Kısacası deliyim," Güldüm. Tekrardan beni gösterdi. "Al işte! Bir değişim daha!" Gülmeyi bırakarak ciddiyetimi takındım. "Kazak giymemin sebebi var, saçlarımı böyle seviyorum, üstün zekâlı gibi konuşmuyorum, sen aptalsın. Daha öğrenmediğin konular ise bela olmalı. Bela ilk beni buluyor."
"Duygu değişimi?" Güldüm. Benim yerime Arel, Akın’a doğru eğilerek kısık sesle "Duyguları mutluysa iyi ama sinirlenince arkana bakmadan kaç," dedi. "Korkutucu bir birey kendisi." Arel’e göz devirdim. "Abart, abart." Bana baktı. "Değil mi ama?" İmayla baktı. "Ben miyim onca şekeri veren?"
"Sevindiler ama. Haklarını yeme kızların, daha küçük onlar." Yusuf, Akın’a uyarak "Kimler?" dedi. "Yetimhanedekiler," Kaşlarını çatarak ikimize baktı. "İkisi ne alaka? Ayrıca konu ne ara Lilya’nın deli olduğundan yetimhaneye geldi?"
"Ben deli değilim," dedim dişlerimin arasından. Şaşkınca baktı. "Az önce sen demedin mi?"
"Demedim." Kafası daha da karışırken "Lan dedin ya," dedi, sesini hafifçe yükselterek. Kaşlarımı çattım. "Bir kadınla düzgün konuş, ağzını yüzünü parçalarım." Ağzı açık kaldı, bana alışması zaman alacaktı. "Özür dilerim," dedi en sonunda. "Majesteleri, kusuruma bakma." Gülerek arkama yaslandım. Sıcak çikolatamı içerken telefonum çaldı. Kenan arıyordu. Açmaya üşendiğim için göz devirerek telefonumu Arel’e uzattım. Alarak aramayı yanıtladı. Müthiş oyunculuk yeteneğiyle "Alo?" dedi. Sesini kısmıştı. "Lilya uyuyor, Kenan Ağabey. Yeni uyudu." Telefonumu geri bana verdi. "Hep yiyor,"
"Salak," dedim gülerek. "Kim?" dedi Mila. "Kenan Kan mı?" Bana baktı. Kafamı salladım. "Dünyadaki en salak insan."
"Nasıl?" dedi şaşkınca. "Zeki biri olduğunu söylüyorlar röportajlarda." Göz devirdim. "Çünkü ben yanına gitmiyorum,"
"Kaç polis davasını halletti adam, neden salak diyorsun?" Telefonuyla oynadı. Sabırla bekledim. "Kalpleri söken katil, bidonda kurban yakan katil, arabada kaçırdığı kızlara te-" Nil yanımızda olduğu için sözünü keserek "Hepsini bana iteledi," dedim. Bana baktı. "Sıkıldığımda ona bulaşmamam için sıkıcı işlerini veriyor," Güldüm. "Bir ara röportaj metnini hazırlamıştım."
"Sence bunlar sıkıcı mı?" dedi. "İnsan kalmamış dünyada, sen de buna sıkıcı diyorsun!"
"Sıkıcıydı çünkü. Tümü geri zekâlıydı. Kendi fotoğrafını bırakmıştı biri." Tekrardan telefonuna baktı. Kenan’ı bana kanıtlamaya çalışıyordu, boş bir çabaydı.
"Bölüklerinizi merak ediyor musunuz?" Çimen’in sesiyle ona baktım. Neşeli ve heyecanlıydı. Nil’den daha çocuktu. Yusuf "Bölük?" dedi. "Ayrılacak mıyız?"
"Eğitim aldığınız alanlarınız farklı olacak sadece," diye açıkladı Atakan. "Mesela Lilya ve Arel farklı bölüklere ayrılacaklar, aldıkları eğitimler farklı olacak ve farklı kişilerin acemileri olacaklar. Kaldıkları oda ise aynı olacak." Arel "Ya Nil?" dedi. Sessizlik oluşurken "Onu tek bırakırsak olacak sonuçları tek tek açıklamamız gerekir," dedim. İçimden bir ses Çakır’ın, benim ile farklı bir planı olduğunu söylüyordu. İçimdeki sese güvenmemem gerektiğine inanıyordum ama yine de Çakır’a baktım. Bana bakıyordu. İkimiz bakışırken "Ağzıma mı sıçacaksın acaba?" dedim tatlı tatlı. Arkasına yaslandı. "Seni ben eğiteceğim." Göz devirdim. "Köpek değilim."
"Köpek eğitmeni de değilim zaten," Göz devirerek sıcak çikolata bardağımın sonunu kafama diktim. Bardağı masaya koyarak açılan boğazımı kapattım. Kazağın boğazı, diğerine göre genişti.
Diğerleri yemeklerini yediği için görmemişti neyse ki.
Nil, elindeki kaşıktaki makarnayı bana uzattı. "Abla, lütfen tadına bak!" Derin bir nefes vererek kaşıktaki makarnayı yedim. Normal salçalı makarnaydı, neyini bu kadar övmüşlerdi?
Bana umutla bakan Nil’i görünce "Harika!" dedim. "Gerçekten güzelmiş, Nil. Sen ye hadi," Nil gülerek makarnasını yerken Arel, elini Nil’in arkasından uzattı ve karnımı çimdikledi. Arel’e baktığımda bana yönelik bakışı, yalan söylediğimi anladığını anlatıyordu. Ne yapabilirim, anlamında dudak büzdüm. Derince nefesini verdi. Tepsisini önüme koyarak "Bunları ye," dedi. "Dövülmek istemiyorsan tabii." Tepsiye baktım. Salçalı makarnayı yemişti sadece. Salatayı ve yoğurdu bırakmıştı. İtiraz etmek için ona bakmıştım ki delici bakışlarını görünce önüme döndüm.
Annemin yokluğunu hissettirmiyordu.
Tekrardan salataya ve yoğurda baktım. Yemek için kaşığa uzandığım sırada midem aniden bulandı. Tepsiyi iterek "Yemeyeceğim," dedim ve Arel’e baktım. "Midem bulanıyor," Arel kaşlarını çattığında Çakır "İğne," dedi. Olduğum yerde dikleştim. İğneden nefret ediyordum.
"İğne mi?" Arel’in sert sesiyle elim omzuma gitti. Sızlamıştı. Çakır, sakin bakışlarını sinirle ona bakan Arel’e çevirdi. "Lilya, şok tabancasıyla bayılttığım zaman fazla hızlı uyanıyor, bu iğne en düşük etkiye sahip."
"Bir nevi üzerimde deney yaptın yani," Bana baktı. "Alışkın olman gerekir,"
"Kes sesini." Arel ile aynı anda dişlerimizin arasından sinirle konuştuğumuzda Atakan, gergin ortamı değiştirmek için "Sanırım grupça iki farklı bölüğe ayrılacaksınız." dedi. Atakan’a baktım. "Bedeni hareket etmeye yatkın olan acemiler Sonuç Grubu’na atanır, daha çok düşünmeye yatkın olanlar ise Bulgu Grubuna ama" Düştüğü ikilemle bana baktı. "Sen hangisine yatkınsın?" Cevap vermedim. Sadece dişlerimi ve yumruklarımı sıktım.
Çakır’dan nefret ediyordum. Hoşuna giden bir şey miydi?
Avcumun içindeki yara acıyordu, şakağımdaki yara acıyordu, kalbimdeki kesik acıyordu.
Sakin kalmam gerekiyordu, sinirime hâkim olmam gerekiyordu. Ona zarar vermeyecektim, hiçbir yerine hiçbir şey saplamayacaktım, onu gıcık etmeyecektim, kafasında masayı parçalamayacaktım. Sakin olacaktım, sakin olup derin bir nefes verecektim.
Gözlerimi kapatarak derin bir nefes verdim. Midem gerçekten bulanıyordu.
Atakan’a baktım. "Düşünmeyi severim, bazen sevmem ama o, ayrı konu. Hareket etme kabiliyetim var, daha doğrusu esnek bir vücudum var." Arkama yaslandım. "Ayrıca, ne yaparsanız yapın, bu adamı görmem, onun açısından iyi olmayacak." Dişlerini alt dudağına geçirdi. "Ama o, seninle bizzat ilgilenecek."
"Piç kurusu," Ağzımın içinde homurdandığımda Arel hâlâ öfkeyle Çakır’a bakıyordu.
Soner "Herkes yediğine göre," diyerek dikkatleri üzerine çekti. "Mila, seninle ben ilgileneceğim." Atakan, Yusuf’a baktı. "Ben de seninle." Çimen neşeyle "Akın!" dedi. Derin, Selma’ya baktı. "Biz de birlikteyiz," Masaya yaklaşan bir adam ve bir kadını gördüm. Kadının alev gibi açık kırmızı saçları, neon pembe taytı, neon sarı spor tişörtü ve açık mavi ayakkabıları vardı. Gözlerim kanamamıştı, resmen yuvasından uçmuştu. Kıvırcık saçlarını kabartmıştı. Farklı bir tarzı vardı, göz kanatan. Büyük gözleri bal rengindeydi, dudaklarına ise tozpembe ruj sürmüştü.
Adam ise Arel’i sakinleştirmeye çalışan adamdı. Esmer bir teni, kısa ve kıvırcık saçları, siyah gözleri, kemerli bir burnu ve kemikli bir yüzü vardı. Adam resmen kas yığınıydı. Baha’dan kaslıydı.
İkisi masanın başında durduklarında gözlerimi kapatma ihtiyacı hissettim. Kadının tarzı can yakıyordu.
"Merhaba!" dedi kadın muhteşem enerjiyle. "Adım Alev," Nil’e baktı. "Küçük bir sarı kafayı arıyorum, öğretmeni olacağım." Nil elini kaldırdı. "Bende sarı saç var!" Alev, Nil’e baktı. "Aa! İşte orada!"
Göz devirme! Göz devirme! Göz devirme! Göz devirme! Göz devirme!
Zor da olsa göz devirmedim. Nil kıkırdayarak "Ben de Nil!" dedi. İkisi gülerken Arel’i sakinleştirmeye çalışan adam "Aras," dedi ve Arel’e baktı. "Bilgisayar sevdiğini biliyorum." Herkesin bakışları önümde oturan salağa ve bana döndü. Çakır "Bir süre birbirimize katlanacağız," dedi. Ona göz devirerek Alev’e baktım. "Sana güvenmiyorum." Göz kırpıştırdı. "Anlamadım?"
"Sana güvenmiyorum." dedim tekrardan. "Kardeşim, seninle tek mi kalacak? Nereden bileceğim ona zarar vermediğine?" Elini göğsüne koydu. "Ben bir öğretmenim, işim, çocuklara öğretmek. Onlara asla zarar vermem."
"Ben de delinin tekiyim, aklımda farklı senaryolar kurarak vermesen bile ona zarar verdiğini düşünüp sana zarar vereceğim, sen ise karşılık verdiğinde suçlu çıkacaksın çünkü akıl sağlığı yerinde olmayan biri, yaptıklarını bilinçli yapmaz." Şaşkınca bakarken "Akıl sağlığın gayet yerinde," dedi Çakır. Onu umursamadan Alev’e bakmaya devam ettim. "Ben," dedi. Ne diyeceğini bilmiyordu. "Ben asla çocuklara zarar vermem ki, çocukları sevdiğim için öğretmen oldum ben," Samimi söylüyordu. Yalan değildi, planlı değildi, kandırma değildi. Gerçekten, istediği için yapıyordu mesleğini.
Nil’e zarar vermezdi, bunu istese de yapamazdı. Masadaki şapkamı kafama taktım. "En küçük yaradan sen sorumlusun." Şapkayı gözlerimin önüne kadar indirdiğimde herkes ayaklanmıştı.
Yemekhaneden çıktık. Diğer dedektifler, acemileriyle birlikte sola dönerken Arel’in eline bıçağımı tutuşturdum. Çakır "Lilya, bu taraftan." dedi. Sağa doğru gidiyorduk.
Çakır beni beklemeden yürürken arkamı dönerek ona doğru koşar adımlarla gittim. Arel endişeyle bana bakıyordu. Çakır’dan o da nefret etmişti. Kaşlarımla Nil’i gösterdiğimde kafasını salladı.
Çakır’ın üç adım gerisinde yürürken Nil’e zarar vermeyeceğini biliyordum. Arel’e de zarar gelmezdi, Çakır için söyleyecek bir şeyim yoktu. Sol bileğimdeki Arel’in yaptığı siyah bilekliğime baktım. Nil’de ve Arel’de de vardı. Onlarınki pembeydi ama. Üçümüzden birinin canı acıdığında bileklik, ne kadar uzakta olursak olalım Arel’in ve benim telefonumuzda alarm çalmasını sağlıyordu.
Canımın fiziksel olarak acıyacağı bir şey yapacaksam çıkartıyordum, Arel bunu bilmiyordu.
Kafamı kaldırarak önünde durduğumuz binaya baktım. Neredeyse hiç pencere yoktu. Çakır kapıyı açarak geçmem için bekledi. Geçmedim. Önden girdi. Arkasından ben de girdim.
Bina oldukça soğuktu. Soğuk olmasıyla birlikte sessizdi de. İki katlı binanın ilk katında spor aletleri vardı. Gri merdivenlerle ikinci kata çıktık. Duvara yan yana asılı beş kum torbası vardı, her kum torbası yere kadar uzanıyordu. Odanın sağ köşesinde ilkyardım dolabı vardı. Ortası boştu, yerde mat vardı. Sol köşede ise boks eldivenleri vardı.
"Dövüş yeteneklerine bakacağım," dedi. Umursamadım. "Günlük dersleri bitirmeden buradan dışarıya adım atamazsın, Lilya." dedi. Derin bir nefes vererek bileğimdeki bilekliği çıkarttım. Kafamdaki şapkayı çıkartarak saçlarımı düzelttim. "Aletsiz, bıçaksız. Sadece yumruk."
Onunla yumruk yumruğa dövüşmemi mi istiyordu? Ne çeşit bir salaktı? Güç ve çeviklik farkımızı göremeyecek kadar kör müydü?
Anlamaz gözlerle ona bakarken "Hadi, Lilya." dedi. "Üç yumrukta salarım seni." Üç yumruğun nesini atamayacaktım? Kapının yanındaki oturağa telefonumu, bilekliğimi, bıçaklarımı ve şapkamı koydum.
Ona doğru yürüyerek karnına yumruk atacağım sırada yumruğumu tek eliyle kolayca durdurdu. Refleksleri kuvvetliydi, amacı ise reflekslerimi geliştirmekti.
Karnına sol elimle yumruk atacakken onu da tuttu. "Tekrar dene," Ellerimi bıraktığında şakaklarıma inanılmaz bir ağrı saplandı. Dişlerimi sıkarak gözlerimi kapattım. Şakaklarımı ovuştururken "İyi olduğuna emin misin?" dedi. Görebiliyordu, değil mi?
Acıyla şakaklarımı ovuştururken "Ses olsa?" dedim. "Veya müzik? Kısık sesle de olur, fark etmez." Düşünmek istemiyordum. "Bilekliğini neden çıkarttın?" dedi. Başımın ağrısı hafiflemişti. "Üçümüzden birinin canı acıdığında bileklik sayesinde diğerlerinin telefonunda alarm çalıyor, nerede olduğumuzu ve yara büyüklüğümüzü söylüyor." Kaşlarını kaldırdı. Bilekliğin bu kadar işlevi olduğuna şaşırmıştı. "Düşersen?" dedi. "Düşersem hem kalkana kadar ötüyor hem de telefonlara yine alarm gönderiyor." Göz devirdim. "İğrenç bir sesi var."
"Kalktığını nereden anlıyor?"
"Belli bir yüksekliğin üstüne çıktığında alarmı duruyor, bileğimin yere olan uzaklığı gibi." Kaşlarını hafifçe çattı. "Şu anda bileğinden aşağıda ve ötmedi?"
"Düşünce," Başımın ağrısı geçmişti. Tekrardan yumruk atmak için harekete geçtim. Hızla arkasına geçerek beline yumruk attım. "Bir," bana döndü. "Devam et," Arkasını koruyacaktı, farklı bir yerden saldırmam gerekiyordu. Etrafında yavaşça yürürken düşünmek istemediğim için annemin ninnisinin melodisini mırıldanıyordum.
Etrafında döndüğümün beşinci turuydu ve kıpırdamadan, kafasıyla beni izliyordu. Arkasındayken, görüş açısının gelmediği noktadayken dizinin arkasına tekme atarak sırtına yumruk atmak planımdı ama dizinin arkasına attığım tekmeden sonra birden dönüp kolumu tutmuştu ve beni yere itmişti.
Beklemediğim için yere düşmüştüm. Bunu nasıl yapmıştı? Ayağa kalktım.
İşler ciddileşmeye başlamıştı. Bileğimdeki tokayla saçlarımı sıkıca topladım.
Saatler geçmişti ve ikinci yumruğu yeni atabilmiştim. Oldukça yorulmuştum ve bir o kadar da terlemiştim. Her ne kadar denersem deneyeyim sadece kollarımı kullanıyordu beni kolayca yere itmek için.
Ciddi anlamda ağzıma sıçmıştı.
"Bugünlük bu kadar yeter," dedi. Acımış mıydı? "Hani üç yumruktu?" dedim yerden kalkarak. "Yorgunsun, uyuman gerek. Birazdan yemek vakti, git ve duş al." Yanımdan geçerek merdivenlere yöneldiğinde kıpırdamadan durdum.
Merdivenlerin başında durarak bana döndü. "Üç yumruk atarsam beni bırakacağını söyledin, daha iki yumruk attım!"
"Üçüncüyü de yarın atarsın," Ona şaşkınca baktım. "Havasızlıktan mı kafayı yedin, güneş görmemekten mi?"
"Kafayı yemedim," dedi. "Senin aksine." Ona göz devirerek olduğum yere oturdum. "Gelmiyor musun?" dedi. Kafamı iki yana salladım. "Uykumu getirdin." Oturaktan eşyalarımı alarak bana uzattı. "Kalk hadi, yemekten sonra uyu. Şimdi değil." Oflayarak ayağa kalktım ve eşyalarımı elinden aldım.
Bilekliğimi takarken merdivenlere yöneldik.
Otele doğru yürürken etrafta kimse yoktu. Nedenini anlamaya çalışırken "Herkes çoktan dersi bitirdi," dedi. Ona öyle bir baktım ki gülmemek için kafasını çevirdi. "Ağzıma sıçmak için Arel’in beni deşmesini göze mi aldın?" dedim şaşkınca. "Kesinlikle öleceğim," Otele girdik. Asansörle ilk kata çıkarken çok uykum vardı. "Yemeğe gelmeden uyusam?"
"Olmaz."
"Yemekten önce uyusam?"
"Olmaz."
"Uyumasam?"
"Olmaz." Ona garipçe baktım. "Olmaz üç harfli değil."
"Olmaz." Göz devirerek odamızın önünde durdum. Kapı kilitliydi. Her zaman çaldığım gibi ritimli çaldığımda kilit açıldı. "Lil!" Arel sinirle karşımda duruyordu. Ellerimi semaya açarak odaya girdiğimde "Bir gün gerçekten çarpılacaksın, Lil." dedi. "Ayrıca hadi, yemeğe geç kalacağız."
"Siz gidin," dedim. "Ben gelirim." İkisi çoktan hazırdı. Kıyafetlerimi alarak duşa girdim.
Buz gibi bir duşun ardından uykumun kaçmasını umuyordum ama aksine daha da artmıştı. Yine baştan aşağı siyahtım. Bandajları değiştirerek boynuma baktım. Hâlâ mordu. Boğazlı kazağımı düzelterek saçlarımı kuruttum ve banyoyu terk ettim.
Gerçekten çok uykum vardı.
Ayakkabılarımı giyerek odadan çıktım. Karanfil kokusu. Arkamdaydı. Derin bir nefes vererek ona döndüm. "Yürü hadi," Yürümediğimde sırtımdan itti.
İkimiz asansöre doğru yürürken odaya ayakkabılarıyla girdiğini fark ettim. Asansöre bindik. Zemin kata inerken "Seni Arel’e söyleyeceğim," dedim. "Dövsün seni." Ne yaptım ki, der gibi baktı. "Ayakkabılarınla girdin." Asansörden indik.
Yemekhaneye doğru yürürken şapkamı kafama taktım. İnsanlardan da nefret ediyordum.
Yemekhaneye girdik. "Yemek ye," Onunla inatlaşmak istemediğim kadar yorgundum. İkimiz tavuk pilav, cacık ve ezogelin çorbası aldık. O ayran da alırken ben istemediğim için almadım ama benim tepsime de koydu. Ona göz devirerek Nil’in yanına oturdum. "Yorgun görünüyorsun," Çimen’e bakacağım sırada Aras’ı ve Alev’i de masada gördüm. Anında gözlerimi kapattım. Alev’in tarzı gözlerimi kanatmanın ötesindeydi.
Cevap vermeden yemeğimi yemeye başladım. Alev’i görmemek için şapkamı bile çıkartmamıştım.
Herkes sessizce yemeğini yerken Çakır, bana siyah bir ajanda uzattı. "Al," Kaşlarımı çatarak ona baktığımda diğer dedektiflerin de verdiğini gördüm. Onlarınki genellikle pembe, mavi ve su yeşiliydi. Benimki ise siyahtı. Aldım. Üstünde adım yazıyordu. "Nereme sokayım bunu?" Aklıma gelen ihtimalle dehşete düştüm. "Ayrıca, nerenden çıkarttın bunu?"
"Elimdeydi," dedi. Ona inanmıyordum. "Ne yapmam gerekiyor bununla?"
"Gün sonunda günün hakkında hissettiklerini yazman gerekiyor," dedi bıkkın bir bakış atarak. "Sonra okuyacağım şekilde."
"Okuyacaksan niye yazıyorum?" dedim. "Yüzüne de söylerim, senden nefret ediyorum."
"Benim hakkımdaki düşüncelerin değil," dedi. "Gün hakkındaki düşüncelerin yazmanı istediğim."
"Bok günü." İkimiz bakışırken diğerleri gülmemek için cebelleşiyorlardı. Bıkkınca "Deftere," dedi. Defterin yanındaki kalemi alarak deftere Bok günü yazdım. Defteri ona uzatarak "Al," dedim. "Ne kadar kalacaksam burada, tüm günlerim için ortak bir düşünce." Bana bakarak derin bir nefes verdi. "Bu sende kalıyor, Lilya." Göz devirerek arkama yaslanacağım sırada gözlerim aniden kapandı. Kafam masaya düşmeden sıcak bir el kafamı tuttu.
Bölüm etkileşimi
