6. bölüm / 6
YERALTINA GÖMÜLÜ SIRLAR5.BÖLÜM
Bölümler 6Şu an: 5.BÖLÜM
- 1 GİRİŞ2.124 kelime
- 2 1.BÖLÜM12.405 kelime
- 3 2.BÖLÜM12.337 kelime
- 4 3.BÖLÜM8.122 kelime
- 5 4.BÖLÜM6.583 kelime
- 6 5.BÖLÜM9.187 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İrkilerek doğruldum. Nefes nefeseydim ve terlemiştim. Rüyamda ne gördüğümü hatırlamıyordum. Hava karanlıktı. Arel ve Nil yataklarına uyuyorlardı.
Ayağa kalktım. Sessiz adımlarla duşa girdim.
Tüm makyajdan arınarak boğazlı, baharlık bluz ve siyah eşofmanımı giydim. Bluzun göğsünde beyaz iplerle işlenmiş bir zambak vardı. Oldukça tatlıydı.
Saçlarımı kurutmadan açık bıraktım. Kâküllerim rahatsız ettiği için ikiye ayırdım ve tel tokayla sabitledim. Normalde rahatsız olmazdım hâlbuki.
Defterimi alarak balkona çıktım. Hafif hafif rüzgâr esiyordu. Koltuğa oturdum ve defterimi açtım. Son gördüğüm rüyamı hatırlamasam da bir öncekini hatırlıyordum. Gün hakkındaki düşüncelerimi üçüncü sayfaya yazmaya başladım;
"Sabahın erken saatinde kalkmaktan nefret ediyorum. Alev’in tarzından ise ayrı nefret ediyorum. Gözlerim kanadı. Büronun kabasını öğrendim bile. Soruşturma bölümünü de sevdim. Kurt ise biraz garip. Aşağılamıyor, zorbalamıyor, kırmıyor. Samimi konuşuyor, belki de sürekli kötü söze maruz kaldığım için normal bir şeymiş gibi geliyor.
Ayrıca tekrardan özür dilerim, sana vurdum. Canını çok acıtmamışımdır umarım. Vazelin sür dudağına, hızlı iyileşiyor.
Kenan’ın çağırmasının sebebi ise İlayda ile nişanlanması. Normalde evlerde olan bir merasim ama üvey ağabeyim diğer aptallar gibi konuşulmayı seviyor. Nişandan çok hızlı kaçtım, iğrençti. Kusacaktım resmen. İkisi de midesiz.
Rüyamda ise kendimi gördüm, küçüklüğümü. Annesini ve babasını kaybetmemiş beni. Kan ağladığımı gördüm, hep kan ağlıyorum rüyamda. Diğer Lilya bana kızdı. Annesi ve babası götürdü onu, ikisi de yüzüme bakmadı. Sanırım benimle küsler, onların ölümüne sebep olduğum için.
Kenan’a sinirli olmaları gerekmiyor mu? Ona bakıyorlardı daha önceki rüyalarımda. Benimle konuşmuyorlar, annemin sesini bile unuttum. Arel’in sesi ile karışıyor."
Yazdıklarımı okudum. Sevmediğim yerlerin üstünü çizdim. Yazmaya devam et-tim;
"Bahsettiğin adamı öldüreceğim, kadına, karısı bile olsa böyle davranmaya hakkı yok. Ona istediğimi yapmışsın ama ben devreye giriyorum artık. Kadına ne yaptığını öğrenip aynısını ona yaşatacağım. Yanlış olabilir, yine de hak ettiği bu. Hiçbir kadın korkmamalı."
Defteri kapatarak ayaklarımı karnıma çektim. Soğuğu seviyordum. Kafamı masaya yaslayarak gözlerimi kapattım.
Bir saat geçmiş olmalıydı. Uyuyamıyordum. Kafamı kaldırdım. O adamı bir an önce öldürmem gerekiyordu. Ayağa kalktım. Odaya girerek Arel’in masasında duran laptopunu aldım. Adamı araştıracaktım.
"Lil!" Arel’in sesiyle kafamı kaldırarak ona baktım. "Efendim?" Neşeliydim. Adamın her şeyine ulaşmıştım. Saçları kabarıktı, yeni uyandığı belliydi. Kaşlarını çattı. "Ne oluyor sana?"
"Hiç," dedim i harfini uzatarak. Laptopun ekranını kapattım. "Sabaha kadar uyumadın, değil mi?" Kafamı salladım. "Ve sürekli yorgun olduğunu söylüyorsun!" Bana sitem etmesine aldırış etmedim. Neşeyle ayağa kalktım. Defterimi alarak dans ederken odaya girdim. Arkamdan gülerek girdi. Nil de uyanmıştı.
Arel’e baktım. "Saçlarımı örsene,"
"Nasıl öreyim?" dedi. Gülerek "İkiye ayırıp örüyordun ya," dedim. "Balıksırtı mıydı neydi?" Güldü. "Yaparım birazdan." Neşem daha da artarken dans etmeye başladım. Gülerken banyoya girdi. Geri balkona çıkarak saçlarımdaki tel tokaları çıkarttım. Rastgele melodiler mırıldanırken dans etmeye devam ediyordum.
Birkaç dakika sonra Arel elindeki tokalarla balkona geldi. Koltuğa oturarak ona arkamı döndüm. Saçlarımı dikkatle taradı. Örmeye başladığında kafamı kıpırdatmamam gerektiğini biliyordum. Daha önce ördüğünde kafamı hareket ettirmiş ve tarakla dayak yemiştim.
"Saçların çok uzun be," Gülerek ayağa kalktım. "Güzeller ama." Odaya girdim. Yatağımın yanındaki komodinde kaskım vardı, yeni görmüştüm.
Banyoya girerek aynada saçlarıma baktım. Arel ördüğü için pürüzsüzdü. Kâküllerimi düzelterek banyodan çıktım. Masamdan şapkamı alarak geri balkona çıktığımda diğerlerini gördüm. "Günaydın!" Akın garipçe bana baktı. "Ne oluyor?" Neşem yerindeyken "Hiç," dedim. "Sadece mutluyum." Arel gülerek ayağa kalktı. "Kahvaltıya inelim o halde," Arkamı dönerek odaya girdim. Ayakkabılarımı giyerek kapıyı açtığımda odasından yeni çıkan Çakır’ı ve diğer dedektifleri gördüm.
Neşeyle zıplarken Atakan güldü. "Uyumuşsun," Kafamı iki yana salladım zıplarken. "İki saat belki. Sabaha kadar ayaktaydım." Güldüm. Çakır bıkkınca "Yine ne yaptın?" dedi. Durdum. "Bir şey yapmadım." Kollarını göğsünde birleştirerek tek kaşını kaldırdığında derin bir nefes verdim. "Tamam, yapmış olabilirim."
"Ne yaptın?" Arkamı döndüm. "Arel’e saçlarımı ördürdüm." Tekrardan ona döndüm. "Nasıl?" Derin bir nefes vererek kollarını indirdi. "Ne yaptın?"
"Saçlarımı,"
"Saçlarını değil, ne yaptın?" Oyun oynayarak "Hiçbir şey," dedim sanki hiçbir şey yapmamışım gibi masumca. Sabırla "Anladığın dilden sorayım," dedi. "Ne bok yedin?"
"Bir bok yemedim," dedim. Bir bok yiyeceğim! "Ayrıca, yemeni tavsiye etmiyorum. İğrenç bir tadı var."
"Yedin mi?" Akın’ın alay dolu sorusuyla Arel kıkırdadı. "Kenan Ağabey, Kuki’nin kakalarını Lilya’ya damla çikolata diye yedirmişti." Akın tiksintiyle bana bakınca "Hayır be," dedim. "Kuki’nin bokları tatlıydı, ayrıca ben o boktan bahsetmiyorum."
"Tamam!" diyerek aramıza girdi Selma. "Konu iyice boklaşmaya başladı. Lütfen ikiniz de susun." Kıkırdayarak şapkamı taktım. Yusuf şaşkınca "Yedin mi yani?" dedi. "Hayır, anında kustum zaten." Güldüm. "Ertesi gün Kenan’ın odasını ateşe verdim. Ödeştik." Asansöre yürürken "Malikânede yangın çıkartıyordu, salak." dedi Arel. Mila anında merakla "Lilya," dedi. "Malikâneyi anlatır mısın? Kafamda canlanmıyor." Geriye doğru yürürken "Beş katlı oda yığını," dedim. Derince nefesini verdi. "Öyle değil, ayrıntı."
"Beşinci katta Kenan’ın ve benim odalarımız var. Üvey anneminki hariç birkaç oda daha var ama benimkinin karşısındakine giremiyorum. Hira’nın odası orasıymış. Dördüncü katın tamamı bilgisayar. Üçüncü katta bazı korumalar kalıyor, ikinci katta üvey annemin kıyafet odaları var. Birinci katta gelen misafirler ve doktorun teki kalıyor. Zemin katta da iki mutfak, salon, yemek salonu, Kenan’ın çalışma odası, asansör ve merdiven var." Asansörden indik. Bahçede yürürken yine ters yürüyordum.
"Bahçede?" dedi Mila ilgiyle. "Havuz, spor salonu, otopark ve koltuk."
"Spor salonunda ne var?" Küfretmek için ağzımı açtığımda ayağım diğerlerinden yüksekte olan bir taşa takıldı. Yere düştüğümde bilekliğim yüksek bir sesle ötmeye başladı. Ayağa kalktım. Bilekliğim ötmeyi bıraktı. "Salak şey." Arel gülerek "Bilekliğe laf etme," dedi. "Onun bir suçu yok."
"Niye ötüyor o zaman?"
"Düştün diye," Göz devirdim. "Kaldırsın bir zahmet, sıfır koruma." Tekrardan yürümeye başladığımızda "Sıkıldım." dedim. Arel anında arkamı gösterdi. "Bak orada, git Kurt ile uğraş." Arkamı dönerek bankta tek başına oturan Kurt’un yanına gittim.
"Kurt!" Yanına oturdum ve elindeki cips paketinden bir cips aldım. Cipsi yerken "Ne yapıyorsun?" dedim. Bana baktı. Düşünüyordu. "Sen neden geldin?"
"Uğraşmaya," dedim bir cips daha alarak. "Belli," diye homurdandığında arkamı döndüm. "Saçlarıma bak!" Ona döndüğümde "Neden şapka takıyorsun?" dedi. Göz devirdim. "Aptal Kenan ve aptal hayranları." Şapkamı kafamdan çıkartarak arkasına koydu. "Şapka yok."
"Çığlık atmamı istemiyorsan ver onu." Ayağa kalktı. "Çok geç," Oflayarak ben de ayağa kalktım. "Kurt, ver işte,"
"Yalvarırsan belki," Anında kaşlarımı çattım. "Ben asla yalvarmam." Kahkaha attı. "Bir ara veririm o zaman," Göz devirdim. "Versene,"
"Uğraşmak isteyen sendin," dedi gülerken. "Köpeksin," Gülümsedi. "Biliyorum, deli."
"Ben deli değilim!" Kafasını salladı. "Hı hı, kesin öylesindir."
"Bulaşmam sana,"
"Yalan!" Arel’e en gıcık bakışımı attım. "Sus! Alacaktım şapkamı!" Gülerken omuz silkti. "Bana ne, ben mi dedim Kenan Ağabey ile kardeş ol diye?"
"Ben istedim sanki!" Göz devirdim. "Kenan’ı arayıp bunun için söveceğim." Kurt şapkamı kafama taktı. "Yürü hadi, kimseye sövme, terbiyesiz. "Kolunu omzuma atarak beni kendine çektiğinde şapkamı düzeltiyordum. "Daha sövmedim bile!"
"Sövme." Yemekhaneye girdiğimizde diğerleri arkamızdaydı. Hızlıca yemeğimi alarak yerime oturdum. Alev muhteşem giyimiyle çaprazımda oturuyordu.
Umursamadan kahvaltımı yaparken önümde oturan Çakır "Yarın ders yok," dedi. Kafamı kaldırarak ona baktım. "Neden? Ölüyor musun?" Garipçe baktı. "Hayır," Tek kaşımı kaldırdım. "O zaman?"
"Yarın izin günü," dedi. "Büroda kimse ders yapmayacak, gün boyu insanlar birbiriyle kaynaşacak ve akşam da ekiple yemek yenecek." Kaşlarımı çattım. "İnsan tanımamak için şapka takarken koca bir günümü insanlara mı ayıracağım?" Göz devirdim. "Saçmalığın daniskası." Derin güldü. Çok az gülüyordu. "Her Pazartesi böyle, alışman gerekiyor."
"Kim koydu bunu?" Atakan "Başkan," dedi. Zaten sinirimin bozuk olduğu ve neşemi kaçıran ’Başkan’ dedikleri kişiye sövmeden edemezdim. "Kim lan bu götelek? Saçma saçma kurallar koymuş salak?" Diğerleri biri duydu mu diye etrafa bakarken Çakır güldü. "Katılıyorum." Bozuk sinirimle "Kim olduğunu söyleyecek misin artık?" dedim. "Tanıdığım biri olabilir, onunla sırf bunun için uğraşabilirim."
"Akman Aktan," dedi. Gözlerimi kıstım. Tanıdık bir soyadıydı. "Aktan," diye mırıldandım. Aklımda çakan şimşeklerle "Asil Akman’ın oğlu mu?" dedim. Kaşlarını çattı. "Onun oğlu ama nereden tanıyorsun?" Şaşırmıştı. Onu umursamadan "Vay yavşak," dedim. Arel şaşkınca Çakır’a baktı. "Sol elinde işaret ve yüzük parmağı yok, değil mi?" dedi. Çakır anlamlandırmaya çalışırken "Yok," dedi. Arel ile bakışlarımız kesişti. İkimiz gülerken Yusuf "Tanıyor musunuz?" dedi. Kafamı salladım gülmemi zorlukla durdurarak. "Salağın teki, detaylı dedikoduyu burada yapamayız ama." Çakır ayağa kalktı. "Yürü hadi," Ardından kalkarak bütün neşemle peşinden çıktım.
Sola döndük. Büyük, etrafı ağlarla çevrili bir yer vardı. "O da ne?" İkimiz yan yana yürürken "Birazdan göreceksin," dedi.
Ağlarla kapılı kapıdan girdik. Çakır kapıyı kilitledi. Ne yaptığını anlamaya çalışırken "Başla," dedi. Ona boş boş bakarken eliyle solumu gösterdi. "Başlaman gerek," Ona aynı ifademle bakarken "Sakinken ve sinirliyken farklı hızlarda hareket ediyorsun," dedi. "Hangisinin daha hızlı olduğunu bilmek istemiyor musun?" Ona göz devirerek sola döndüm. "Sinirliyken daha hızlıyımdır."
"Bakacağız," dedi. Eline ne zaman aldığını bilmediğim kronometreye bakarak "Başla," dedi. Anında koşmaya başladım. Uzun bir koşu parkuru vardı. Hızlı koşabildiğim için koşu parkurunu hızla geçtim. Önümde üç platform vardı, üçü de diğerinden yarım metre yüksekteydi. Platformlardan düşmeden çıktım.
İplerle iki tarafından sabitlenmiş tahta bir köprü vardı. Düşmeyi göze alarak çok da kalın olmayan tahtada koştum. Yerde düşersem ölmemem için minder vardı. Tahta köprüyü geçtim. Platformun üstündeydim ve aşağı inmem için bir şey yoktu. Çakır’a baktım. "Atla," dedi. "Arel kızarsa bu tamamen senin sorunun." Atladım. Düşündüğümden yüksekti. Bilekliğim öterken ayağa kalktım.
Merdiven vardı. Merdiveni tırmanırken neşem yerindeydi, rastgele melodileri mırıldanıyordum. Sola döndüm. Yere kadar olan boks torbalarından üç tane vardı. Üçü de oldukça sertti, sanki içinde beton vardı. İkisinin arasından geçerek koşmaya devam ettim.
Maymun demirleri…
"Bundan da nefret ediyorum!" Yapamadığım bir şeydi. Baha, yapabilmem için çok çalışmıştı ama nafileydi. Sürekli düşüyordum. Zıplayarak birinci demiri tuttum. İkinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci. Yavaştım, oldukça hem de.
On beşinci demiri tutacakken elim kaydı. Düşmek istemediğim için önümdeki platformun altından tutundum. Sarkarken Çakır’a baktım. "Biraz yardım fena olmaz." Ne zaman geldiğini bilmediğim acemileri ve dedektifleri görünce önüme döndüm. "Boş ver," Güçsüz durmayı sevmediğim için derin bir nefes aldım. Kendimi platformun üstüne çekerek ayağa kalktım. Nefes nefese kalmıştım. Maymun demirinden gerçekten nefret ediyordum. "Aşağı indiğinde bitiyor," dedi Çakır. Aşağı baktım. Halat vardı. Umursamadan ayaklarımın üstüne atladım. Bilekliğim öterken doğruldum. Çakır’ın yanında gördüğüm kızlarla şapkamın önünü iyice indirdim. Fotoğrafımı çekmek isteyen kızlardı.
Çakır’ın yanına giderek arkamı döndüm ve kendimi ağlara bıraktım. Yavaşça yere oturduğumda "İki dakika," dedi. "Tam iki dakika."
"Hepsi maymun demirinin suçu." Homurdandığımda Çakır "Şimdi dinlen," dedi. "Birazdan tepeni attıracağım." Ona göz devirerek kafamı dizlerime koydum. "Lilya Abla," Keşke kafamı yarsaydım!
Cevap vermedim. "Lilya Abla," dedi tekrardan. Kafamı kaldırarak ona baktım. "Ne?" Kıkırdadı. Dibime kadar girmişti. Siyah ve dalgalı saçları vardı, esmer bir teni ve bal sarısı gözleri vardı. Elini sıkmam için uzattı. "Adım İrem," Göz devirmemek için çabalarken "Lilya," dedim. "Zaten hayatımı ezbere biliyorsundur salağın teki yüzünden." Güldü. "Büyük bir kısmını," Merakla "Salak kim?" dedi, elini indirerek. Derin bir nefes vererek gözlerimi kapattım. "Boş ver, git ve parkuru yap." Gülerek ayağa kalktı. "Senin kadar hızlı olamam ama." Arkasını dönerek parkuru yapmaya başladı.
Kafamı ağlara yaslayarak onu izlerken diğer kızlar yanıma oturdu. Gözlerimi kapattım. Çakır "Uyuma," dedi. Umursamadım. Uykum gelmişti. Tüm gece uyumadan araştırma yapmıştım. Elde ettiğim bilgiler ise bana yeterdi.
Cafer Can Akgül, Çakır’ın dün bahsettiği adamdı. Karısını öldürmüştü. Hiç çocukları olmamıştı. Cafer, bu yüzden karısı olan Hera’dan nefret ediyordu. Hera yabancıydı. Asıl adı Hera Valance idi. Öldürülmeden birkaç gün önce ise kocasına boşanma davası açmıştı. İzlediğim videolarla ikisinin sürekli kavga ettiğini ve Cafer’in sürekli Hera’ya vurduğunu görmüştüm. Hera sürekli özür diliyordu, her gün onu patron ve başkan yapmaya çalıştığını ama Cafer’in konumunun yetmediğini söylüyordu.
Hera’nın çocuk sahibi olamamasının ana nedeni de Cafer’di. Bir keresinde Hera’nın karnına basmış, hem karnını hem de rahmini parçalamıştı. Hera’nın çığlıkları kulaklarımdaydı. Annemin çığlığına çok benziyordu. Sonradan araştırdığımda ise Hera’nın rahminin parçalanmadan önce dolu olduğunu öğrenmemdi. Çocuğu karnındayken, henüz cinsiyeti bile belli değilken Cafer kendi çocuğunu öldürmüştü.
Bunu soruşturma odasında öğrenmişti, üzerinden yıllar geçmesine rağmen. Ona öfkeliydim, hem bir kadının hem de bir çocuğun hayatına son vermişti. Ona yapacağım şeylerin sınırı yoktu.
Onu direkt öldürmek yerine kafayı sıyırmasını sağlayacaktım. Odasının nerede olduğunu öğrenmiştim. Şansı kötü olduğundan mıydı bilmiyordum ama odası bizimkinin hemen üstündeydi. Sonu ise karısına yaşattığı gibi olacaktı. Uzuvlarını büronun farklı yerlerine saklayacaktım. Tabii, diğer insanları düşündüğüm için bacağını yeni gelen acemilerin odasına koymayacaktım.
Kafasını ise gözcü kulesinin tepesine koyacaktım, en sevdiğim yüz ifadesiyle hem de. Belki kan ağlarken, belki de ağlarken kesecektim kafasını.
Bunun haricinde bürodan ayrılmış adamları da vardı. Onların da işini bitirecektim. İsimleri veya statüleri umurumda değildi, adım Lilya idi. Beni asla göremeyecekler, hissedemeyecekler, kokumu dâhil alamayacaklardı. Aldıkları son koku, Hera’nın sürekli kullandığı parfüm olacaktı.
Yüzümü görmeleri çok da umurumda değildi, görecekleri son yüz olmak büyük bir şerefti açıkçası.
"Lilya!" Biri omzumu dürtünce gözlerimi açarak kafamı kaldırdım. "Ne?" Çakır "Kalk," dedi. "Sıra sende," Diğer kızlara baktım. Hepsi nefes nefeseydi.
Ayağa kalktım. Çakır "Hatırla," dedi. Beni bilerek mi sinirlendiriyordu?
Sırtımdan iterek kafes gibi bir yere girmemi sağladı. Kapıyı kapattı ve kilitledi. "Yıllar öncesini, annen ve babanın canice öldürülmesini hatırla, Lilya."
"Canını acıtırım," dedim. "Bence kes artık sesini." Dinlemedi. "Birkaç gün boyunca karanlıkta kalmak istiyor musun? Belki de bembeyaz bir odada. Sedye ve oksijen tüpü olan bir odada." Yumruklarımı sıktım. "Senden nefret ediyorum."
"Bir an önce bitirmezsen öldürecek kadınlar ve çocuklar bulmam gerekir, buna da hamile olan İkra’dan başlayabiliri-"
Onu dinlemeden koşmaya başladım. Öfkem, bedenimi ele geçirmişti. Ondan nefret ediyordum. Öldürecektim, sinirlenmek istemediğimi bile bile sinirlendiriyordu. Canı acıyordu, can acıtıyordu. Dudağı ve kaşı daha dün yarılmıştı. Hâlâ dersini almamıştı sanırım.
Artık bıçaklarımı kullanmanın zamanı gelmişti, Cafer’i öldürmek için plan yaparken onun planıma dâhil olması akıl almaz bir şanstı benim için. Platformları hızla çıktım. Asla tökezlemiyordum bile. Tahta köprüyü düşünmeden geçtim. Düşsem bile onu bugün gebertecektim.
Platformdan atladım. Bilekliğim öttü ama umursamadım. Hızla merdivenleri tırmandım. Boks torbalarının arasından geçerek maymun demirlerinin önüne geldim. Düşmeyi umursamadan olabildiğim kadar hızlı bir şekilde maymun demirlerini geçerken avcumun içindeki yara acıyordu. Umursamadım. Platforma basarak aşağı atladım. Çakır önümdeydi. Koşarak yanağına yumruk atacağım sırada elindeki kronometreyi durdurdu ve aynı zamanda yumruğumu havada yakaladı. Öfkeyle ona bakarken "Bir dakika," dedi. Umursamadan karnına yumruk attım.
İki bileğimi de tuttu. "Lilya," Öfkemle ona bakarken ellerimi kurtardım. "Senden gerçekten nefret ediyorum!" Kafamdaki şapkamı çıkartarak sinirle savurdum. Yanından geçerken "Nereye?" dedi.
"Senin olmadığın bir yere!" Kilidi açarak kapıdan çıktım. Otele doğru yürürken üzerimde hissettiğim bakışlardan da nefret ediyordum.
Yemekhanenin önünden geçerken diğerlerini gördüm. Hiçbiriyle konuşamayacak kadar öfkeliydim. "Lil," Arel yanıma doğru gelirken yumruklarımı ve dişlerimi sıktım. Yanıma geldi. "Ne oldu?" Yüzüme baktı, ardından da kaşlarını çattı. "Lil, neden öfkelisin?" Derin bir nefes verdim. "Benden uzak dur, Arel. Seni kırmak istemiyorum." Yanından geçerek otele doğru hızlı adımlarla yürürken arkamdan baktığını hissediyordum.
Otele girdim. Asansörle ilk kata çıkarak odamıza girdim. Kapıyı kapatarak kilitledim. Aynı şekilde balkon kapısını da. Perdeyi kapının önüne çekerek ışığı kapattım. Karanlıktan korkmuyordum, Çakır’ın öyle demesinin sebebi neydi?
Sakinleşmem gerekiyordu, Çakır’ı ve sözlerini düşünmemem gerekiyordu. Yatağıma oturdum. Yorgundum, duş almam lazımdı. Bir ilke imza atarak ayakkabı-larımı çıkarttım. Duş almayacaktım. Yatağa yatarak üzerimi, kafama kadar örttüm. Ayaklarımı karnıma çekerek küçülebildiğim kadar küçüldüm. Uyumam gerekiyordu, sakin olmam gerekiyordu.
Kapının tıklatıldığını duydum. "Lil," Arel mi gelmişti? Gelse bile uyuyordum. Konuşmadım, hareket de etmedim. Kapının kilidini yavaşça açtığını duydum. "Lil," diye mırıldandı. Kıpırdamadım. Işığı açtı. Yatağın ucuna oturarak kafamı açtığında tekrardan "Lil," dedi. "Uyuyor musun?" Uyurken kirpiğime takılan bir yaş yanağıma aktığında yavaşça sildi. "Çakır seni sinirlendirmek istememiş, Lil. Sinirlendiğinde daha hızlı hareket ettiğini fark etmiş, sürekli sakin kalmak istemenin nedenini anlamıyor," Saçlarımı okşadı. "Ah, Lil. Görünüşüne göre fazla duygusalsın be kızım." Uyuduğumu düşünürken "Öğle yemeği yiyeceğiz," dedi. "Doğru düzgün yemiyorsun, uyanınca gel." Kafamı kapatmadan yataktan kalktı ve banyoya ilerledi.
Nil neredeydi?
Odaya giren minik ayak seslerini duydum. Nil gelmişti. Kendince şarkı mırıldanırken Arel duştan çıktı. "Şşt, sessiz ol, Nil. Lilya uyuyor," Nil merakla "Neden ki?" dedi. "Yorulmuş, Nil, rahatsız etmeyelim daha fazla,"
İkisi beş dakikanın sonunda odadan çıktıklarında tekrardan uyumak için hazırlandım lakin odanın kapısı açılınca uyuyamadım. Çakır "Lilya," dedi. "Kalk, uyumadığını biliyorum." Gözlerimi açarak doğruldum. Daha fazla oyun oynamanın anlamı yoktu. "Ne istiyorsun?" dedim. Kapıyı kapattı ve kilitledi. "Sen neden kalkmıyorsun?"
"Uyumak istiyorum." Ayakkabılarını çıkartmadan sandalyemi çevirdi ve oturdu. "Yemek yemen gerekiyor." Umursamadan yattım ve yorganımı kafama kadar çekerek "Uyuyacağım," dedim. "Aç değilim, git. Seni görmek istemiyorum. Odadan da çık, Arel kızacak." Çıkmadı.
Birkaç dakika boyunca ses çıkartmadı. Ne yaptığını merak ederek kafamı açtım ve doğruldum.
Kitaplarımdan okuyordu…
"Ne yapıyorsun?" dedim. Kafasını kaldırarak bana baktı. "İnsan bedenine ne kadar ilgilisin?"
"Kemiklerin organlara batmasını birkaç kere gözlemleyecek kadar." Kaşlarını kaldırdı. "İnsanlara?"
"Hangi konuda?" Kitabı kapattı. "Herhangi bir konuda,"
"Hangi konu olduğuna bağlı," Onunla konuşmak istemiyordum aslında. Yine de aynı Kurt gibi o da ilgimi üstüne çekiyordu. "Adam öldürme konusunda."
"Ne yaptığına bağlı,"
"Öldürme şeklin mi?" Kafamı salladım. "Hak edene hak ettiği gibi davranıyorum." Alayla baktı. "Şu anda bunu hak ettiğimi düşünmüyorum." Duş alma ihtiyacıyla yanıp tutuşuyordum. "Hak ettiğin bu değil," dedim. "Daha fazlası, öldürmem gerekir." Ayağa kalktım. "Bunu sana düşündüren ne?" dedi. Dolaptan siyah badi ve siyah eşofman alarak banyoya doğru yürüdüm. "Beni sinirlendirmemen gerektiğini söylediğim halde inatla sinirlendiriyorsun."
"Sen sürekli sinirlisin," dedi. Saçlarımı açarken kapıdan şaşkınca ona baktım. "Sabah neşeliydim ben!"
"Sabah bir planını devreye soktun, yapmaman gereken bir planı." Önüme döndüm. "Planım mı?" Kahkaha attım. "Planım olduğunu nereden çıkarttın?"
"Dün bahsettiğimiz adamı öldüreceğini biliyorum, Lilya. Buna izin vermeyeceğim." Artık saklamama gerek yoktu. Oyun oynamayı bırakarak ciddiyetimi takındım. "Her ne olursa olsun onu öldüreceğim, birkaç gün sonra şaheserime hayran kalacaksın."
"Şaheserin olmayacak," dedi ciddiyetle. "Onu öldüremeyeceksin, buna izin vermeyeceğim." Güldüm. "İznini almadan her şeyi yapabilirim,"
"Deli değilsin,"
"Göreceksin." Saçlarımı açtım. Az da olsa kabarmıştı ve dalgalıydı. Kapıyı kapatmadan önce "Odada böyle dolaşma," dedim. "Arel ağzına benden çok sıçar ve inan bana, gerçekten başımı ağrıtıyor." Kapıyı kapatarak duşa girdim.
Buz gibi bir duşun ardından boğazlı badimi giydim. Neyse ki bu badinin kolları yoktu. Eşofmanımı giydim, eşofmanım da yazlık eşofmandı. Pamuksuzdu. Saçlarımı kurutarak kâküllerimi düzelttim.
Tekrardan uyumak için hazırdım.
Banyodan çıktığıma onu balkonda görmeyi beklerken sandalyemde görmüştüm. Bunun haricinde yatağımı toplamıştı, kitaplığımdaki kitapları renklerine göre koymuştu. Aynı şekilde Nil ve Arel’in kitaplarını da.
Ona boş boş bakarken ayağa kalktı. Sandalyemi düzelterek elindeki şapkamla yanıma geldi. Şapkamı kafama takarak "Yürü hadi," dedi. Ona garipçe bakarken "Odayı neden topladın?" dedim. "Arel’in düzenini neden bozdun?"
"Arel’in düzeni yok." Ona şaşkınca baktım. Bunu nasıl söyleyebiliyordu? Arel her an her yerden çıkabilirdi. Etrafıma baktım. Arel yoktu, neyse ki.
"Bunu Arel’in yanında söylersen seni yemek niyetine yer," Kollarını göğsünde birleştirerek bana baktığında şapkamı kafamdan çıkarttım. "Ben ciddiyim." Yanından geçerek şapkamı masama attım. Çakır’ın topladığı yatağıma yattım.
"Ne yapıyorsun?" Sırt üstü yatarak kollarımı iki yana açtım. "Gördüğün gibi yatıyorum. Uyuyacağım." Derin bir nefes verdi. "Gitmen için zor kullanmak istemiyorum."
"İnat mısın?" dedim sesimi hafifçe yükselterek. "Defolup git! Uyuyacağım dedim!" Sabır küpü olduğu için "Hadi, Lilya." dedi. Ona göz devirerek "Hayır," dedim. "Ben uyumak için duş aldım. Yemek için değil." Büyük bir sabırla "Ne yemek olduğunu biliyor musun?" dedi. Cevap vermedim. Bilmiyordum. "İçli köfte var," Anında doğruldum ve yatakta oturdum. "Derken?" Kapıyı işaret etti. "Evet, içli köfte. En sevdiğin yemek değil mi?" Kaşlarımı çattım. "İyi de daha öğle değil mi? İçli köfte akşam yemeği kategorisinde."
"Yarın kaynaşma günü olduğu için akşam yemeği bugün yok." Dehşetle baktım. "Öğle yemeğini kaçıran zavallı ne yapacak?" Kolundaki saate baktı. "Hızlı olmazsan öğrenebileceğiz." Yatağa geri yattım. "Bana ne, ben aç yaşayabiliyorum. Zavallı değilim." Derin bir nefes vererek başımda dikildi. Ne yapacak diye alttan ona bakarken kolumu tutarak beni yere çekti. Beklemediğim için yere düşerken kıçım acımıştı. "Hayvan!" Yerde otururken elimi bıraktı. "Hadi," Yere yattım. "Uykum var."
"Uykun falan yok," dedi. "Sinirlisin, yansıtmamaya çalışıyorsun." Ona inanmaz gözlerle baktım. "Vay," dedim fısıldar gibi. "Biliyormuşsun!" Gözlerini kapatarak derin bir nefes verdi. Açtığında ters bir şekilde sırtına bakıyordum.
"Lan!" diye bağırdım. "Tamam! Geliyorum! İndir!" Gülerek beni adeta yatağıma fırlattı. Yere düşmemek için ne kadar çabalasam da nafileydi. Kıçımı artık hissetmiyordum.
Ayağa kalktım. "Sinir bozuyorsun!" Hafifçe gülerken "Yeterince enerjinin olduğunu düşünüyorum." dedi. Ona inat olarak önce kendi yatağımı, Nil’in ve Arel’in yataklarını da dağıttım. Masaları dağıtarak kitapları yere attım.
Ellerimi çırparak şapkamı aldım. Kafama takarak ayakkabılarımı giydim. Kapının önünde durarak omzumun üstünden ona baktım. Şaşkınca bana bakıyordu. "Hadi," dedim. "Yemeğe geç kalacağız." Bıkkın gözlerle bana bakarken birlikte odadan çıktık. Asansöre doğru yürürken "Bunun altında hangi canice planın var?" dedi. Kıkırdadım. "Söylersem sürprizin şoku kaçar." Derince oflarken asansörden indik.
Bahçede, yemekhaneye doğru yürürken zıplayarak yürüyordum. Yemekhaneye girdik. Tepsime üç tane içli köfte alarak dolaptan ayran aldım. Ayranımı çalkalarken Nil’in yanına oturdum. Çakır karşıma oturunca Soner alayla "Gelmişsin," dedi. "Biz de gelip gelmeyeceğin konusunda iddiaya girmiştik." İçli köftemi yerken "Kim kazandı?" dedim. "Kimse," Gülerek arkama yaslandım. Ayranımı içerken "Bilgisayar," dedim. Arel ofladı. "Ne yaptın?" Çakır’ı gösterdim. "Hepsi onun suçu, her şeyi o yaptı." Arel’e baktım. "Bir de odaya ayakkabıları ile girdi." Arel, Çakır’a bakınca Çakır "Odayı dağıttı," dedi. "Bana inat olarak." Arel’in şaşkın bakışları bana dönerken Çakır’a baktım. "Tüm sürprizi bozdun!" Bana baktı. "Ölmeni engelledim, bana teşekkür etmelisin."
"Selamı bile okutmayacak!" dedim sinirle. "Mezar kazacağı ise belirsiz!"
"Ne kadar yorulacağını düşünürsen yaşaman bir ihtimal." Kaşlarımı çatarak ona baktığımda "Ortak eğitim," dedi. "Aynı parkur, farklı insanlar." Ona aynı ifade ile baktığımı görünce derin bir nefes verdi. "Diğer arkadaşların ve Arel ile birkaç saat önce terk ettiğin parkuru yapacaksınız. Buna ortak eğitim deniyor. Ekipçe yapılan bir iş yani." Alev’in olmadığını fark ettiğimde "Nil de bizimle gelecek." dedi. "Düşmenizi izlerken çok güleceği kesin." Nil "Ablam düşecek mi?" dedi. Çakır, Nil’e baktı. "Kendi kendine birkaç kere,"
"Ablam düşmez ki!" dedi Nil. Çakır bana bakınca ona dil çıkarttım. "Kardeş gör." Derin bir nefes verdi. "Yemeğini ye." Ona göz devirerek içli köftelerimi yemeye devam ettim.
"Nasıl yani?" Yusuf anlamaz bir şekilde Atakan’a bakarak beni gösterdi. "Bu deliyle aynı yerde mi bulunacağım?" Ona baktım ve birini öldürmeden önce gülümsediğim şekilde gülümsedim. Olduğu yerde irkildi. "Önüne dönsen?" Ciddi ifademi takınarak ona göz devirdim. "Ben deli değilim." Ellerini kaldırdı. "Tamam, özür dilerim. Şimdi lütfen şöyle bakmayı keser misin? Korkutuyorsun beni." Aynı ifademle önüme döndüm.
Herkes yemeğini yediğinde Çakır ayağa kalktı. "Hadi," Sinirle ona baktım. "Bir kere daha ’Hadi,’ dersen seni burada bıçaklayacağım." Dudakları iki yana kıvrıldı. Arel kolunu omzuma atarak beni dışarı çekti. "Of, Lil."
Yemekhaneden çıktığımızda "Dinlettin boynu bükük şarkılar," diyerek şarkı söylemeye başladım. Neşem yerine gelmişti. "Ses etmem, susarım anıların hatırına." Arel güldü. "Keyfin yerinde bakıyorum." Ona baktım. "Sen yoksan ölümden ne farkı var? Gel etme, dön artık, üzülecek martılar!" '
Ağlarla kaplı illet alana girdiğimizde anında olduğum yere oturdum. "Cahiller önden."
"Ne cahili be?" Mila’nın sorusuyla Akın ve Yusuf’u gösterdim. "Bay Cahiller." İkisi garipçe bana bakarken Nil yanıma oturdu. Mayışmıştı, birazdan uyurdu.
"Lilya parkuru daha önce yaptığı için size nasıl yapıldığını gösterecek." Derin de üzerime oynuyordu. Oflayarak ayağa kalktım. "Ben en son uyuyacaktım," Arel gülerek "Sana kızmam," dedi. Omzumun üstünden ona baktım. "Ciddi misin?" Gülerken kafasını salladı. "Asla hem de." Tek kaşımı kaldırdığımda "Üç dakikanın altı," dedi. Göz devirdim. "Rekorum bir dakika."
"Ne?"
"Oha!"
"Çüş!"
Diğerlerinin şaşırmasını umursamadan Çakır’ı gösterdim. "Ona sor, süreyi tutan o." Arel şaşkınca Çakır’a baktığında Çakır kafasını salladı. Arel tekrardan bana baktı. "Elli dokuz saniye, bir dakika olursa bozuşuruz." Kızmak için yer arıyordu. Şapkamı çıkarttım, telefonumu ve bıçaklarımı da. Saçlarımı bileğimdeki tokayla ensemde toplayarak "Başla!" dedim neşeyle. Koşu parkurunu bütün hızımla geçtim. Platformları da merdiven gibi çıkarak tahta köprüden koştum. Tahta köprüyü geçerek hiç beklemeden aşağı atladım. Ayaklarımın üstüne düşerek dengemi sağladım ve ayakta durmayı başardım. Boks torbalarının arasından hızla geçerek maymun demirine atladım.
Düşmek istemiyordum, biraz da olsa yavaşlamıştım.
On beşinci demiri tutarak platforma bastım. Halatları kullanmak yerine kendimi ters bir şekilde aşağı bıraktım. Sırtım mindere çarparken nefes nefese kalmıştım. Bilekliğim öterken Çakır "Kalk," dedi. Onu umursamadan nefesimi düzene sokana kadar yattım. Bilekliğim bu süre zarfında ötmeye devam ediyordu.
En sonunda nefesim düzene girince doğrularak ayağa kalktım. Çakır "Elli dokuz saniye, doksan dokuz salise." dedi. Rahat bir nefes verdim. "Ölmeyeceğim bugün." Yanlarına doğru yürürken Çakır bandaj attı. Havada yakaladım. "Ne yapayım bunu?"
"Elini sar," diye derin bir nefes verdi. "Elim?" Sağ elimi kaldırarak avuç içime baktım. Sargı artık kırmızıydı. Elimden yere kan damlıyordu. "Ne geçmez yara bu," Kendi kendime söylenirken sargıyı hızlı bir şekilde çektim. Kabuk bağlayan yaram, pamuğa yapışmıştı ve hızlı çektiğim için kabuğu da çıkmıştı.
Elim daha fazla kanarken umursamadım. Sargıyı çöpe atarak tekrardan saracağım sırada Arel yanıma geldi. "Dur, ben yapayım." O, kendi açtığını bilmediği yaramı sararken etrafa bakındım. Şapkam yoktu ve bana bakan biri olmasını istemiyordum.
Tek başına, insanların arasında korkak bir şekilde yürüyen bir adam.
O, Cafer Can Akgül’dü.
Gülümsedim, hedefim onu öldürmekti. Peki, neden odasından çıkmıştı? Bu saatte çıkması yasaktı. Kaşlarımı çattım. Birden bana döndü. Kırmızı gözleriyle bana bakarken sarsak adımlarla buraya doğru yürümeye başladı.
Arel’in elini tutarak onu peşimden çektim. Diğerlerinin bir şeyden haberi yoktu. "Ne oldu, Lil?"
"Hiç," dedim. "Sadece burada durmak istemiyorum. Halatların olduğu platformun arkasına gidelim." Akın, Selma, Mila ve Yusuf ayağa kalktı. "Ne oluyor sana?" Arel’i bırakarak Nil’i kucağıma aldım. "Hey!" Gözcü kulelerindeki asker tipli adamların sesini duyunca "Yürüsenize!" dedim. "Daha rahat bir yer!"
Nil’in sırtını platforma yaslayarak oturttum. "Abla," dedi uykulu bir sesle. "Neden buradayız?"
"Biraz bekle," diye gülümsedim. "Saklambaç oynuyoruz." Diğerleri de yanımıza geldiğinde Nil’in önüne oturdum. Kapıyı görüyordum, diğer beşi ise Nil gibi oturuyordu. "Neden buraya geldik, Lilya?" Selma’ya gülümsediğimde Cafer bağırdı. Nil’in kulaklarını sıkıca kapattım. Silah sesleri yükseldi, çığlıklar etrafı sardı.
Adamlar, Cafer’i yere yatırarak ellerini arkasında birleştirdiler. Cafer bağırarak bana baktı. "Öldüreceğim seni!" Gülümsedim ve dudaklarımı oynatarak "Çok beklersin," dedim. Bağırarak bana bakarken adamlar onu bahçenin arka tarafına doğru sürükledi. Gözden kaybolana kadar arkasından baktım.
"Salak." Ellerimi Nil’in kulaklarından çekerek ayağa kalktım. "Oyun bitti."
"Kimdi o, Lilya?" Arel’e bakarak dudak büzdüm. "Tanımıyorum." Kaşlarını çattı. "Tanıyorsun, Lilya. Kim o? Neden sana öyle dedi?"
"İstediği için." Nefesini burnundan verdi. "Lilya, kim o? Neden bunu dedi? Tanımıyorsan neden ’Çok beklersin,’ dedin?" Ayağa kalkarak Nil’i kucağıma aldım ve etrafımda birkaç tur döndüm. Nil kıkırdarken "Öyle mi demişim?" dedim Arel’e. "Ben şarkı söylüyordum." Durarak Nil’i havaya kaldırdım. Nil gülerken "Abla!" dedi. "Alev Ablam ile bugün ne yaptık, biliyor musun?" Onu yere indirerek "Ne yaptınız?" dedim. Az önce oturduğumuz yere doğru yürürken "Bir sürü hayvan öğrendim!" dedi. "Puma ve jaguar siyah!" Oturarak sırtımı ağlara yasladım. Nil’i dizlerime oturtarak "Başka ne öğrendin?" dedim.
"Bir sürü meslek!" Kaşlarımı kaldırdım. "Mesela?"
"Öğretmen, doktor, hemşire, eczacı, avukat ve pilot!" Gülümsedim. "Başka ne öğrendin?" Ellerimle oynarken "Başka bir şey öğrenmedim," dedi. "Ama okumam için kitap verdi! Yılan kitabı!" Olduğum yerde irkilirken "Ne güzel," dedim.
Kafasını kaldırarak ağlara yaslanmış bir şekilde bana bakan ve düşünen Çakır’a baktı. "Çakır Ağabey!" Çakır, Nil’e baktı. "Ne oldu?" Dizlerimden kalkarak Çakır’ın yanına gitti. "Ablam yılanlardan korkuyor!" Kaşlarımı çattım. "Korkmuyorum! Sadece sevmiyorum!" Nil kıkırdadı. "Korkuyorsun!"
"Korkmuyorum, Nil."
"Korkuyorsun!"
"Korkmuyorum, sadece sevmiyorum."
"Didişmeyi kesin," Arel aramıza girdi. "Lilya’nın yılanlardan korktuğunu herkes bilir, bunu inkâr etmesine gerek yok." On beş yıllık beni savunmasını beklerken henüz bir yıldır tanıdığı Nil’i savunmasıyla bozguna uğrarken "Köpek!" dedim. Bana baktı. "Ne? Korkmuyor musun sanki?"
"Korkmadığımı söyledim." Kafasını alayla salladı. "Sırf yılanlarla seni sinir ettiği için Ömer’i kaç kere dövdün, Allah bilir."
"İki yüz sanırım." Garipçe baktı. "Saydın mı?" Gülerek kafamı salladım. "Bir Ömer bilmiyor ne kadar dövüldüğünü." Derin bir nefes verdi. "Ayrıca," dedim. "Sinir ettiği için dövdüm, daha doğrusu dövmedim."
"Duvara fırlattın çocuğu."
"Fırlatmadım be! Ayaklarını kullanmayı öğrenemedi bir türlü! Ayakta duramıyor!"
"Beynindeki sorumlu sinirleri yok etmiş olabilir misin?" Göz devirdim. "O salak. Benlik bir şey değil, ayrıca daha ölmedi." Kollarını göğsünde birleştirerek ofladı. "Seninle inatlaşmayacağım."
"İnatlaşabilirsin, sabaha kadar sürdürürüm." Derince oflayarak "Uyusana sen," dedi. "Herkesin başı ağrıdı," Omuz silktim. "Sesten başı ağrıyan anormaller bir araya toplanmış."
"Sessizlikte mi başımız ağrıyacak?" Akın’ın sorusuyla ona baktım. "İnsanların sessizlikte başı ağrır." Kaşlarını çattı. "Nasıl lan?" Arel gülerek Akın’ın arkasından geçerken "Beyni fazla hızlı biri," dedi. "Sessizlikten nefret ediyor."
"Sessizlikten nefret ediyorsun ve ormanda mı yaşıyorsun?" Soner’e baktım. "Ormanda evim var, devamlı olarak orada kalmıyorum. Ayrıca ormanda da ses var."
"Ev boş olunca hayvan girmiyor mu?" Selma’ya baktım. "Ev boş değil, ben olmadığımda annem ve babam evde oluyor."
Sessizlik.
Kaşlarımı çattım. "Niye sustunuz?" Hepsi bir anda durgunlaşmıştı. Gözlerimi kıstım. "Annemle babamın öldüğünü ben de biliyorum," dedim. "Ama onlar evde, anlayamayacağınız şekilde hâlâ evde yaşıyorlar. Evi yapan onlar." Sessizlik hâkimken Çakır derin bir nefes verdi. "Arel, sıra sende." Arel parkuru yapmaya başladığında telefonum çaldı. Yerdeydi.
Kalkarak bıçaklarımla telefonumu aldım. Bıçaklarımı ceplerime koyarken aramayı yanıtladım. "Biz de senden bahsediyorduk, Ömer."
"Kiminle?"
"Tanımazsın, arkadaş." Güldü. "Kustun mu, diye aradım." Göz devirdim. "İğrençler."
"Kenan Ağabey seni aradı mı?" Kaşlarımı çattım. "Araması mı gerek?"
"İkisi tatile çıkacak ya," dedi. "Malikâneye senin bakman gerekiyor." Kaşlarım hâlâ çatıkken "Malikâne benim kaç katım?" dedim. "Neyine bakacağım ayrıca?" Güldü. "Yardıma gelebilirim." Derin bir nefes verdim. Tatile çıkıyorlarsa üvey annem malikânede kalıyor demekti.
"Kenan’a söyle; götüne soksun malikâneyi. Annesi var, uğraştırmayın beni."
"O, önceden gitti." Göz devirdim. "Uçakları düşsün,"
"Lan," dedi gülerken. "Tövbe de, ailen onlar senin." Kalkarak eski yerime geri oturdum. "Demeyeceğim, düşsün. Okyanusun ortasına, yüzmeyi öğrensin İlayda." Kahkaha attı. "Bunu yüzlerine de söyle, malikâneye gidince." Bozuk sinirimle "Siktir git," dedim. "Sen sok malikâneyi götüne." Gülerken "Arel yanında mı?" dedi. Parkuru yeni bitiren Arel’e baktım. "Ne yapacaksın onu?"
"Konuşacağım."
"Ne konuda?"
"Cennete gidip gitmediğini soracağım, Lilya. Saçmalamayı bırak ve ver," Arel yanıma oturduğunda Selma parkuru yapmaya başladı. "Yanımda olduğu sürece Cenneti ne yapsın?" dedim. "Şeytandan sıkılmıştır belki,"
"Ömer seni delerim." Arel garipçe bana baktı, diğerleri gibi. Güldüm. "Bunu dört gözle bekliyorum," dedi. Oflayarak telefonu Arel’e verdim. "Delik Ömer."
"Lakapları değiştirme, Aptalın Teki daha iyi." Gülerek ayağa kalktı ve telefonumla dışarı çıktı.
Selma, zıplayarak tutunduğu maymun demirinden yere düştü. Doğrulduğum anda Akın koşarak Selma’nın yanına gitti. Selma bileğini tutuyordu, bileğini burkmuş olmalıydı. Omzunu kurşun sıyırmasına rağmen Selma’yı kucağına alarak yanıma getirdi. Gözleri dolmuştu, dişlerini sıkıyordu. Akın, Selma’nın yanına eğildi. "Neresi?" Selma ağlardan tutunarak ayağa kalktı. "Bir şeyim yok,"
Bir şeyi vardı; canı çok acımıştı.
"Odana git, Selma." Derin oldukça sakin bir şekilde Selma’ya ne yapması gerektiğini söylerken Derin’in arkasındaki Çakır’ın ölümcül bakışlarını gördüm.
Bana neden öyle bakıyordu?
Planımı biliyordu, Cafer’in kaçması onun planı mıydı? Yoksa planında yok muydu? Bana engel olacağını söylemişti, henüz bunun için bir eylemde bulunmamıştı.
Bunun haricinde Cafer’in kaçması benim için de iyi olmamıştı. Arel benden şüpheleniyordu, ne yapacağımı merak ediyordu. Konuyu değiştirmem sadece merakını körüklüyordu.
"Birbirinizi bakışarak öldüremezsiniz," Arel’in sesiyle düşüncelerimden koparak ona döndüm. Telefonumu bana verdi. "Ne saçmaladı Ömer?"
"Senin malikâneye gitmeye ikna etmemi söyledi." Tek kaşımı kaldırdım. "Bunun mümkün olmadığını, senin asla bunu yapmayacağını söyledim." Kıkırdadı. "Bunu yapmak yerine seni dinlemesini ve malikâneyi götüne sokmasını söyledim." Gülümsedim. "Beni iyi tanıyorsun."
"Abla!" Nil’in sesini duyunca aynı anda ona baktık. Maymun demirine gelmişti! "Bak! Ben de yapabiliyorum!" Zıpladı. Anında ayağa kalktım. Nil, demiri tutamadan düşerken son anda onu tuttum. Kalbi çok hızlı atıyordu, aynı şekilde benim de.
Onu yere indirdim. "İyi misin?" Durgunlaşmıştı, kafasını yavaşça salladı. "Kızmadın mı?"
"Hayır," dedim. "Daha dikkatli oyna, demirlerden de uzak dur. Ben veya Arel olmadan buradakini yapma, Selma Ablan da düştü." Kafasını salladı ve gülerek "O iyi, değil mi?" dedi. Kafamı salladım. "Bileğini burktu, geçer birkaç güne." Gülerken kafasını salladı.
Günün geri kalanında hepimiz üst üste parkuru yapmıştık. Çakır hiç konuşmamış, ne yapmam gerektiğini söylemeden sadece gözleriyle söylemişti. Nasıl yaptığını bilmiyordum ama ben de bir şekilde onu anlayabiliyordum. Garipti, birkaç saat önce beni sinirlendirdiği için onu ayağıma kadar getirmiştim, daha sonrasında ise o, konuşmadan bana emirler yağdırmıştı.
"Odalarınıza gidebilirsiniz," Çakır’ın sesini duyunca garipçe ona baktım. Daha parkura yeni başlamıştım! Ona garipçe baktığımı görünce "Sen değil," dedi. "Enerjin daha bitmedi." Tahta köprünün ortasında durarak kollarımı iki yana kaldırdım. "Yoruldum!"
"Bence hiç yorulmadın." Ona göz devirdim. "Delirdin mi? Öleceğim!" Kollarını göğsünde birleştirerek sırtını arkasındaki kolona yasladı. "Benden az yoruldun."
"Sen hiçbir şey yapmadın!" Dudağının bir kenarı yukarı kıvrıldı. "Benden az yoruldun." Yanında, gülmemek için direnen diğer dedektiflere baktım. "Şuna bir gözlük verin, ne olursunuz!"
"Yarın daha erken kalkacaksın," Ne olmuştu ona? Düşünerek deliren ilk insan oydu. Ellerimi yanaklarıma koydum. "Dörtten erken saat mi var?"
"Üç," Benimle alay ediyordu.
Tahta köprüye oturdum. Ayaklarımı aşağı sallandırırken "Düşersin," dedi. Umursamadım. "Düşüp her yerimi sakatlamayı düşünüyorum, susar mısın?"
"Aklından bile geçirme, Lil."
Kurt, elindeki cips paketiyle geldi. Önce diğerlerine sonra da bana baktı. "Sen orada ne yapıyorsun?" Çakır’ı gösterdim. "İşkence!" Kurt, Çakır’a baktı. "Ne yapıyorsun ona?"
"Enerjisi bitsin diye uğraşıyorum," Çakır, olabilecek en boktan cevabı verdiğinde şapkamın kafamda olmamasını umursamadan tiz bir çığlık attım. Yüzünü buruşturarak bana baktı. "Uyumayacaksın!"
"Bağırma bana!"
"Bağırtma o zaman!"
Kurt’a baktım. "Kurtar beni!" Gülerek "Ben eğlenmeye geldim," dedi. "Kurtarıcı meleğin olmaya değil," Onlara göz devirerek tahta köprüye yattım. Her hareket ettiğimde sallanıyordu. Hava çoktan kararmıştı, tüm eğitimler bitmişti. Burası hariç!
"Yapmaya devam et," Çakır’ı umursamadan sağa döndüm. Yere yavaş düşmek için halattan tek elimle tutundum. Aşağı baktım, fazla olmasa da yüksekti. "Lil, yapm-" Arel’i duymazlıktan gelerek elimi bıraktım.
Ayaklarımın üstüne düşerken oldukça uykum gelmişti. Doğrularak esnedim. Başladığım yere geri yürürken git gide yükselen platformların altından geçtim. Uyumak için can atan diğerlerinin yanından geçerek dedektiflerin önünden geçtim.
Normalde halatla inilmesi gereken ama benim sürekli kendimi attığım bitişin yerine dokunarak Çakır’a baktım. "Bitti, gidiyorum. Uykum var." Atabileceği en bıkkın bakışı attı. Gözlerini kapatarak "Tamam," dedi ve gözlerini açtı. "Git ama yarın tüm aktivitelere katılacaksın." Ona göz devirerek doğruldum. Bizimkilere doğru yürürken bacaklarım beni taşımayı bıraktı. Yere yığılırken uyumayı sevdiğimi fark ettim. "Uyuyacağım," diye mırıldandım. "Beni uyandıranı deşerim."
"Lil!" Arel’in beni sarsmasıyla gözlerimi açarak doğruldum. Tüm agresifliğimle "Ne?" dedim. Oldukça neşeliydi, çoktan uyanmıştı. "Kalk hadi! Kutlama var! Doğum günü!" Kaşlarımı çattım. "Kimin ya?"
"Tanımıyorum," dedi. Ona bıkkın ve ters bir bakış attım. "Gitmemizin nedeni ne? Ayrıca sen git, ben uyumayı doğrum günlerine tercih ederim." Ofladığında çoktan yatmıştım. Tekrardan beni sarstı. "Lil!" Oflayarak doğruldum. "Uyumak istiyorum!" Yorganımı üzerimden çekti.
Odadaydım.
"Kim getirdi beni buraya?" Ayağa kalktı. "Çakır," Pembelere boyanmıştı. Gözlerimi kapattım. "Arel,"
"Biliyorum," dedi gülerken. "Sevdiğim bir şey değil, Nil istedi." Anında gözlerimi açtığımda "Sen de giyeceksin." dedi. Derin bir nefes vererek ayağa kalktım. Oda topluydu. Arel bana kızmamış mıydı? Bunu şimdi sorarsam daha da kötü bir güne başlayacağımı bildiğim için sormadım.
Masamdan aldığı elbiseyi elime tutuşturdu. "Elbise giyeceksin!" Boğazlı bir elbiseydi. "Neden?" Eliyle arkamı gösterdi. Nil, yatağımda aynı elbiseyle zıplıyordu. Arel de benzer bir elbise giymişti. Tek fark, onların elbisesinde boğaz yoktu. Ofladım. "İstemiyorum."
"İstiyorsun, başka seçeneğin yok." Arel, elbiseyi elime tutuşturarak beni sırtımdan banyoya itti. Kapıyı yüzüme çarparak "Giy hadi!" dedi. Göz devirerek duşa girdim.
Buz gibi bir duşun ardından tozpembe, bana tamamıyla ters elbiseyi giydim. Boğazlı elbisenin kolları tüldendi. Oldukça dikkat çekiciydi, nefret etmiştim. Elbise dizlerimin altında bitiyordu. Saçlarımı kurutarak kâküllerimi düzelttim.
Banyodan çıkarak balkondaki Arel’in yanına gittim. "Oldu mu? Doyduysa gözün değiştireceğim. Nefret ettim." Gülerek ayağa kalktı. Yerden aldığı topuklu ayakkabıları görünce Nil’in burada olmasını umursamadan "Siktir git artık!" dedim. "Kenan’ı boğmamı mı istiyorsun?" Kahkaha attı. "Nil, makyaj yapmanı da istiyor." Nil’e baktım. Diğerlerinin burada olmasını umursamadan "Ablam," dedim. "Seviyorsun ama yapma bunu bana. Sevmiyorum," Büyülenmiş gibi bana bakıyordu. "Giyme," dedi en sonunda. "Makyaj da yapma, abla. Çok güzel olmuşsun!" Nil’e göz devirmemek için gözlerimi kapattım.
"Çok uykum var!" Arkamı dönerek odaya geri girdim. Çakır burada değildi, bunu fark etmiştim. Uyuyor olmalıydı, köpek. Ayakkabılarımı giyerken diğerleri de odaya gelmişti. Doğrularak masamdan şapkamı alacağım sırada Arel elimden aldı. "Şapka yok," Ona en ters bakışlarımı atarken sırtımdan itti. "Çık artık!" Oflayarak kapıyı açtım. "Bunu da yakacağım,"
Odasından yeni çıkan Çakır ile karşılaştığımızda bana garipçe baktı. Kaşlarını çattı, ardından da kaşlarını kaldırdı. "Bu yeni mi?" Göz devirdim. "Yakacağım,"
"Şapka?" Yanımdaki Arel’i gösterdim. "Vermiyor ki!" Güldü. "Ölmezsin." Ona tekrardan göz devirerek asansörlere doğru yürüdüm. Uykum vardı, haliyle bütün agresifliğim üzerimdeydi. Bir de beni öldürmek için pembe giydirmişlerdi. İğrençti, nefret ediyordum.
Asansörden inerek otelden çıktığımızda üzerimde çok fazla göz vardı. Kenan bunun hesabını verecekti. Gördüğüm tüm insanlara senden ve diğer herkesten nefret ediyorum bakışımı atarken şaşırdıkları için fotoğraf çekmiyorlardı, işime geliyordu.
Yemekhaneye doğru yürürken ilk kez görmediğim ama burada ilk kez gördüğüm iri yarı adamlara da aynı bakışımı attım. Onlar burada çalışmıyordu, acemi olmaları imkânsızdı. Koruma olma ihtimalleri yüksekti. Kimin korumasıydı bunlar?
Yemekhaneye girdik. Yemekhanenin ortasında, diğer arkadaşlarıyla birlikte gördüğüm kızla gülümsedim. Yeraltı Dünyasının korkulan adamlarından olan Polat Aladağ’ın kız kardeşi Sevinç Aladağ’ın doğum günüydü bugün.
Polat, kız kardeşini asla umursamazdı, bu yüzden doğum gününü burada kutluyor olmalıydı. Korumalar ise onundu. Polat, her ne kadar kardeşini sevmese de Sevinç, Yeraltı’ndan bir haberdi.
Dört yaşından beri beni tanıyor, beni çok seviyordu. Polat’ın yapamadığı ağabeyliği ona ben abla olarak yapmıştım. Bir nevi kendi kardeşime, daha doğmadan ölen canıma yapacağım gibi.
Bugün on dokuz yaşına girmişti, önündeki kırmızı pastada yazan sayı buydu. Üzerindeki kırmızı elbisesi ona çok yakışmıştı, özenle hazırlandığı belirgin buklelerinden belli oluyordu. Makyajı ise sade ama güzeldi. "Sevinç," diye seslendim. Anında kafasını kaldırdı. Beni gördü ve gülümsemesi genişledi.
Elindeki hediye paketini masaya koyarak "Lilya Abla!" diye bana doğru koştu. Sıkıca bana sarıldığında gülerek sarılışına karşılık verdim. "İyi ki doğdun, Canım." Ona hep Canım derdim. Kendi kardeşime hiç diyememiştim ama ona hep diyordum.
Kıkırdayarak geri çekildi. "Seni çok özledim," Saçlarını okşadım. "Ben de,"
"Gelsenize," dedi. "Siz de katılın," Bunu geri çeviremezdim, gözleri parlıyordu, onu bekleyen karanlığın içindeki ışıktı. Polat, Kenan’ın bana yaptığı gibi Sevinç’e de Yeraltı’nda önemli bir kimlik oluşturuyordu. İşin komik yanı Sevinç, Polat’ın bunları yaptığını bilmiyordu. Aldığı yaraların hepsinin kaza olduğuna inanacak kadar saf, sevgilisinin onu gerçekten sevdiğini düşünecek kadar aptaldı. Yine de onu seviyordum çünkü saf bile olsa sevilmeyecek biri değildi. İkimiz de birbirimize sonsuz saygı duyuyorduk, birkaç kere öfkelendiğimde beni görmüştü. Yine de bana saygı duyuyordu.
"Tabii ki," dedim geri aldığım neşemle. Sevinç, diğerlerine baktı. "Siz de katılın, olabildiğince fazla kişi olsun isterim." Omzumun üstünden keskin bakışlarımla diğerlerine baktım. Kabul etmeyenin benden çekeceği vardı.
Hepimiz, Sevinç’in asla düz kesemediği pastaları yerken yemekhaneye giren korumalarla Sevinç, istemsizce gerilemişti. Neşesi sönmüş, yerine korku gelmişti. Adamlardan en öndeki "Sevinç Hanım," dedi tok ve korkutucu sesiyle. "Bizimle gelin, ağabeyiniz sizi çağırıyor." Sevinç, güçsüz bir sesle "İstemiyorum," dedi. "Görmüyor musunuz? Doğum günümü kutluyorum, ağabeyim bunu biliyor. Beni çağırmayacağını söyledi."
"Bir işiniz çıkmış," dedi aynı tok sesli adam. "Ağabeyiniz sizi çağırıyor." Sevinç yalvarır gibi bana baktı. Derin bir nefes verdim. "Öncelikle," Sevinç’e baktım. "Asla kimseye böyle bakma. İkincisi," korumalara baktım. "İstemediği bir yere gitmeyecek. Onu, bunun için zorlayamazsın."
"Sevinç Hanım’ın güvenliğinden sorumluyuz, sizi ilgilendiren bir durum yok." Tek kaşımı kaldırdım alayla. "Burada, onun güvenliğini tehlikeye atacak bir durum yok, farkındaysan."
"Ağabeyinin emri, karışamazsınız. Sevinç Hanım bizimle geliyor. Güvenle gitmesi için çalışıyoruz." Arkasındaki iki koruma Sevinç’e doğru hareket ettiğinde "Ona dokunursanız kendi can güvenliğinizi sağlamanız gerekir," dedim. Oldukça ciddiydim. "İstemiyorsa yapmak zorunda değil,"
"Ağabeyinin emri, karışamazsınız." Korumaların durmasını sağlayacak bir şekilde, tok ve yüksek bir sesle "Siktirsin ağabeyi." dedim. Sinirlenmeye başlamıştım. "İşi dışında bir bokla ilgilenmeyen bir insan asla böyle davranmaz. İsteseydi gelir ve kardeşini alırdı, sizin gibi aptalları görevlendirmez, kardeşinin değerini bilirdi." Tok sesli adam "Polat Aladağ’a hakaret edemezsiniz." dedi. Kahkaha attım. "Onunla mı?" Güldüm. "Eğlencem bu, o da alışkın." Ayağa kalkarak Sevinç’in önüne geçtim. "Sevinç, burada, benimle kalıyor. Sinir topuna dönüşürse patronunuz Kan demeniz yeter. Kıçı tutuşunca bir şey yapamaz."
"Siz de bizimle geliyorsunuz," Gülümserken "Ne için?" dedim. "Yoksa beni şikâyet mi edeceksin?" Üzgün bir ifade takındım. "Yapma, sadece sinir bozarsın." Dişlerini sıkarken "Git ve patronuna her şeyi anlat," dedim. "Yoksa çok sevdiğiniz evinize küçük bir sürprizim olacak." Güldüm kendimi tutamayarak. "Başrolde ise hiç istemediğiniz biri olacak." Adam, sıktığı dişleriyle diğer iki korumaya baktı. Ardından da arkasını dönerek yemekhaneden çıktı. "Aptal," Arkamı döndüm. "İyi misin?" Kafasını salladı, durgunlaşmıştı. "İyiyim,"
Doğum gününün mahvolduğuna inanıyordu.
"Mahvolmadı," dedim gülümseyerek. "Sadece küçük bir pürüz, hallettik ve bitti. Bugün başka hiçbir şey seni rahatsız etmeyecek." Kafasını kaldırdı, gözleri dolmuştu. "Etmeyecek mi?" Hâlâ çocuktu, büyüyememişti daha.
Kafamı salladım. "Asla hem de. Söz veriyorum, Deli Sözü hem de." Kıkırdadı. "Deli Sözü," Gülümsedim. "Tekrardan iyi ki doğdun, hediyem yok ama. Son dakika öğrendim."
"Sorun değil," dedi. "Deli Sözünü aldım, hiçbir hediye bunun yerine geçemiyor." Tekrardan Gülümsedim ve derin bir nefes aldım. "Artık gitmemiz gerek, diğer salaklarla uğraşacağım." Gülerken arkamı döndüm.
Diğerleri Sevinç’in doğum gününü kutlayıp arkamdan gelirlerken telefonum çaldı.
Ve beklenen an!
Polat arıyordu. Açarak telefonumu kulağıma yaklaştırdım. "Sana da merhaba!"
"Kardeşimin aklını bulandırma!" diye adeta kükredi namı diğer Ejderha. "Ona bir şey yapmıyorum," dedim diğerlerini beklemek için banka oturduğumda. "Aklını bulandıran ve onu kullanan sensin. Hayatın boyunca yapmadığın kardeşliği yapan ise benim." Cıkladım birkaç kere. "Sana yakıştırdım, aptal olduğunu tekrardan kanıtladın."
"Kardeşim nerede? Ona ne yaptın?" Göz devirdim. "Aklın çalışmıyor mu?" Kendime cevap verdim;
"Evet, çalışmıyor."
"Lilya! Kardeşim nerede?" Kaşlarımı çattığımda diğerleri de gelmişti. "Bana yakın," dedim. "Bu süreçte seni ilgilendirmez. Ayrıca, onu bir daha korkutursan seni korkuturum. Umarım beni anlamışsındır."
"Kardeşim. Nerede?" Dişlerinin arasından konuştuğunda "Cehenneme git," dedim. "Yedinci katına in, beni bul, zaten yakınlarımda da senin özel konağın vardır. Kardeşini de belki bulursun." Konuşmasına müsaade etmeden aramayı kapattım.
Arel, sinirli ifadesiyle bana baktı. "Biliyordun, değil mi?" Tek kaşımı kaldırdım. "Tam olarak neyi?" İçeriden en son çıkan Çakır, yer kalmadığı için yanıma oturdu. "Korumaları, doğum gününü, her şeyi!"
"Bilmiyordum," dedim. "Hiçbirinden haberim yoktu, Sevinç korktuğu için diğer salakları gönderdim." İnanmadığını belli ederek bakıyordu. "Ciddiyim," dedim. "Haberim yoktu," Kaşlarını çattı. "Sevinç’i nereden tanıyorsun?"
"Dört yaşından beri beni tanıyor," dedim. "Polat salağı onun üstüne fazla gidince odama kaçıyordu." Bana oldukça sinirli bakıyordu. "Arel," dedim. "Senin tanımama sebebin Kenan. Kendi sülalesi hariç birden fazla misafiri almıyor."
"Hayır," dedi. "Şu anda bana yalan söylüyorsun." En ciddi ifademle baktım. "Sana yalan söylemiyorum," dedim. "Asla da söylemem, seninle oynamam ben, Arel." Konuşmadı, ayağa kalkarak gitti. Arkasından bakmak yerine ayağa kalktım. Peşinden giderken koşmaya başladı. Ağlıyordu. Bir şeyi öğrenmiş olmalıydı.
Peşinden hızla ilk kata çıktım. Odamızın kapısını kapatarak kilitledi. Kapının önünde durdum. "Arel,"
"Git!" diye bağırdı hıçkırırken. "Yalan söylüyorsun bana!" Hıçkırarak ağlıyordu. "Arel," dedim kapı kolunu zorlarken. "Aç şunu. Yanlış anlaşılma var, boşuna üzülme. Konuşalım." Ağlarken "Her şeyi doğru anladım ben!" dedi. "Sen eski arkadaşım değilsin! Sen eski Lilya değilsin!" Derin bir nefes verdim, sakin kalmam gerekiyordu. "Arel," dedim sakince. "Lütfen ağlama, yanlış anlaşılan bir şey var,"
"Git buradan!" diye bağırdı, tüm öfkesini kusuyordu. "Yalan söylüyorsun! Her şey için!" Arel’in bağırışını duyup Güney Koridorundan Kuzey Koridoruna gelen acemileri görünce dişlerimi sıktım. "Arel," dedim sakince. "Sakince konuşalım, hatam var mı bakalım. Ağlama," Ağlamaya devam ediyordu. "Arel," Sinirleniyordum. "Ağlama. Sakın." Ağlamaya devam ediyordu. Ne yalan söylemiştim ona? Ne onu bu kadar üzmüştü?
"Arel," dedim sakince. "Lütfen, konuşalım. Ağlamanı istemiyorum." Hıçkırıkları sustu, burnunu çekti. Birkaç saniye sonra ise kilidi açtı. Anında içeriye girdim ve kapıyı kapatarak kilitledim.
Yatağımda oturuyordu, gözleri kızarmıştı. Ağlamasını istemiyordum, ağlatandan da nefret ediyordum. "Arel," dedim sakince. "Lütfen, neye üzüldün? Söyle, ortadan kaldırayım her neye üzüldüysen. Sorun ne?"
"Sorun sensin!" diye bağırdı. "Sana üzülüyorum! Her şeyi saklamana üzülüyorum! Acını saklamana üzülüyorum! Bana yalan söylemene üzülüyorum!"
"Sana yalan söylemiyorum," Yanındaki fotoğrafları bana attı. Fotoğraflar yere düşerken fotoğraflara baktım. İkra’nın verdiği fotoğraflardı.
"Arel," dedim tekrardan ona bakarak. "Bunlar bir hiç. Canım acımıyor."
"Canın acıyor!" diye haykırdı ayağa kalkarak. "Yalan söyleyerek üstünü kapatıyorsun!" Sakin olmam gerekiyordu. "Yalan söylemiyorum ben sana."
"Söylüyorsun!" dedi. "Kim bilir şakağın ve elindeki yaraları kim açtı?" Gözlerini sildi. "Yalan söylediğin çok açık! Sakladığını düşünüyorsun ama saklayamıyorsun! Canının acıdığını herkes görebiliyor! Herkese yalan söylüyorsun! Herkesi kandırıyorsun!" Hıçkırdı. "Eski seni hatırlasana! Canı acıdığında söyleyen Lilya’yı. Korktuğunda hemen gözleri dolan Lilya’yı!"
"Eski," dedim. "Adı üstünde eski. Geçti, bitti. Eskisi gibi korkak değilim, değiştim, evet. Çünkü artık Lilya korkmak istemiyor. Sakin kalmazsa her şeyin beter olacağını biliyor."
"Bilmiyor," dedi. "Sen hep korkuyorsun, canın acıdığında bile! Düştüğünde bile! Sevinç seni örnek alıyor! Görmedin mi? Yanında olduğunu söylediğinde ne kadar mutlu oldu,"
"Ona sevgi gösteriyorum, olması gereken bu."
"Hiç sevgi görmemiş sen mi?" dedi sinirle. "Ben bile sana yeterince sevgi gösteremezken ne sevgisi, Lilya? Seni korumak için ailesine alan biri seni kaç kere öldürmeye çalıştı, ne sevgisi? Seni hiç sevmediler,"
"Nereye varmaya çalışıyorsun?" dedim boş bir sesle. Sevilmediğimi biliyordum. Değiştiğimi de, olması gereken, olmam gereken buydu. "Seni kullanıyorlar!" dedi. "Çakır bile sinirini kullanıyor! Asla izin vermeyen Lilya buna izin veriyor!" Ağlamayı bırakmıştı, sinirini benden çıkartıyordu. "Kullansın," dedim. "Herkes kullanıyor, o eksik mi kalsın?" Sinirle güldüm. "Polat bile beni kullanıyor, Sevinç’in burada olma sebebi ne sence?"
"Kullanmasın," dedi. "Sen bu değilsin. Olamazsın, benim tanıdığım Lilya bu değil."
"Senin tanıdığın Lilya korkağın teki," dedim güçlü bir sesle. "Acısına sahip çıkamayan aptalın teki! Her şeyden ve herkesten korkan salak! Sen güçsüz beni istiyorsun," Kafamı iki yana salladım. "O olamam, Arel. Benden bunu isteme, sakın."
"Senden bunu istemiyorum," dedi. "Senden kendine zaman ayırmanı istiyorum, gerçekleri gör, istiyorum. Düşün istiyorum. Karanlığı değil, acılarını değil, kendini düşünmesi istiyorum."
"Kendimi düşünmeyeceğim," dedim. "Önemsiz detaylar, düşünmeme bile değmiyor, Arel."
"Önemsiz bir detay bir bombayı patlatır," dedi. Güldüm, hem de delirmiş gibi kahkahalarla. "Ne bombası? Ne patlaması? Delirdin mi?"
"Delirmedim," dedi, endişeliydi. "Ama böyle devam edersen sen delireceksin," Gözlerime baktı. "Ve delirince neler olduğunu biliyorsun," Kendime hâkim olamıyor, herkese zarar veriyordum. "Delirmeyeceğim," dedim. "Asla dedim, söz verdim."
"Öfkelendin bile," dedi. "Bu oldukça normal bir şey. Tüm insanlar öfkeleniyor,"
"Hayır." dedim. "Asla bir daha olmayacak. İnsanlara zarar vermeyeceğim."
"Kendine zarar veriyorsun," dedi. "Öfkelenmen oldukça normal, her şey bir anda olabilir, sürekli sakin olmak zorunda değilsin." Dişlerimi sıktım. "Sürekli sakin olmak zorundayım ben. İnsanların iyiliği için ben sakin olmak zorundayım."
"Değilsin," dedi. "Tek bir duyguya bağlı kalman yanlış, sakin kalan hep sen olmamalısın, korkan, üzülen, neşelenen, gülen de sen olmalısın."
"Hayır." dedim. "Sevinemem, öğretmediler, üzülemem, yasak. Ben sakin kalmalıyım," Dişlerimi sıktım. "Sakin kalmam gerek, iyiliğiniz için."
"Sakin kalman gerek değil, her duygunla sen sensin. Seni değiştirmelerine izin vermemen ge-"
"Hayır!" diye bağırdım sinirle. "Sakin olmam gerek! Zarar veriyorum! Canavar oluyorum! Sinirlenmeyi istemiyorum! Herkese zarar vermekten başka yapabildiğim bir şey yok!" Ellerimi saçlarıma geçirdiğimde bana doğru bir adım attı. "Lilya,"
"Hayır!" diye bağırdım. "Sakin olmam gerek,"
"Olman gerek değil," dedi. "Robot gibi olmayan Lilya geri gelecek. Buna yardım edeceğim, lütfen izin ver. Canın artık acımasın."
Sen bir canavarsın! Asla normal olamazsın!
Zihnim acıyordu, yorgundum. Dinlenmeye ihtiyacım vardı.
Derin bir nefes vererek ellerimi indirdim. "Uyuyacağım," diye mırıldandım, Arel’in yanından geçerek yatağıma ilerlerken. "Nil tek kalmasın, korkar."
Ayakkabılarımı çıkartarak yatağıma yattım. Yorganımı kafama kadar çekerek ayaklarımı karnıma çektim. Gözlerimi kapattım ve uyumayı bekledim.
Arel odadan çıktı.
Dedikleri doğru muydu? Bir bakıma evet. Sadece sakin kalıyordum artık. Eski beni söylerken ne kadar özlediğinin farkındaydım. Yine de bunu yapmak zorundaydım. Beni anlamalıydı, evet, beni kullanıyorlardı. Buna izin vermesem bile yapıyorlardı, umursamıyordum. Sadece onları umursuyordum, ben önemi olmayan bir detaydım. Ölsem bile üzülen bir tek o ve Nil olacaktı.
Yorgundum, her şey beni yormuştu. Çok fazla sorumluluğum vardı, mühim değildi, hallederdim, değil mi? Sonuçta sorumluluktu, yapmam gerekiyordu.
Yapmayıp ertelediğim her şey birikiyor ve katlanarak artıyordu. İlayda ve üvey annem ile daha konuşamamıştım. Ömer, Kenan’ın beni arayacağını söylemişti, ikisi tatile gitmemiş miydi?
Cafer ise bir başka konuydu. Onu bir an önce öldürmem gerekiyordu, odasına takılan onca kilidi ve kamerayı atlatarak bahçeye çıkmıştı. Bunun haricinde beni öldüreceğini söylemişti, sebebi neydi? Beni birine mi benzetmişti?
Gözlerinin hâli sarhoş olduğunun kanıtıydı.
Bunun haricinde Arel, benim ona söylediğim bir yalanımı mı yakalamıştı? Ona yalan söylediğimi söylemişti, sebebini ise söylememişti.
Yorgundum, Arel haklıydı. Kendime zaman ayırmam gerekiyordu ama bunu yapamazdım, unutmuştum, onları düşünecektim. Olması gerekenin bu olmadığını ben de biliyordum, sakin kalmak zorunda olmadığımı da biliyordum.
Öfkelenemem, sinirlenmem, üzülmem hatta ağlamam gerekirdi. Yapamıyordum, insanlardan uzaklaştığım anda başlarına bir şey geliyordu. Bunu istemiyordum.
Kafamı toparlamak için gitsem ne zaman geri geleceğimi bilmiyordum, bu sürede başlarına sayısız şey gelebilirdi. Özellikle Nil ve Arel’in canının acıması, benim öfkelenmeme sebep oluyordu, onları üzen her şeyi yok etmek istiyordum, kendimi bile.
Ama kendimi yok ettiğim anda daha fazla üzüleceklerdi, onları hiç tanımasam belki şu anda üzülüyor olmayacaklardı, belki de ölü olacaklardı. Belki ben de ölü olacaktım.
O gün gardıroptan çıksaydım ben de ölebilirdim, Doktor beni de öldürebilirdi. Bu kadar yorulmak benim sorunumdu, uyuyamamak benim sorunum muydu? Değildi. Korkmamın, tedirgin olmamın sebebi ben değildim, korkutulmuştum. Denek olarak kullanılmıştım, hâlâ da kullanılmaya devam ediyordum.
Çakır da beni kullanıyordu, Kenan da. İkisinin tek farkı Çakır’ın daha beni öldürmeye çalışmamasıydı. Onu da ne zaman yapacağını merak ediyordum. Her an gelebilir, karabasan gibi tepemde dikilebilirdi.
Kafamdaki düşüncelerimin sesi uyumamı engelliyordu. Kafamı dinlemem gerekiyordu, uzaklaşmam, kendimle yüzleşmem gerekiyordu. Bunu yapacak ne zamanım ne de cesaretim vardı.
Cesur olduğumu söyleyen herkes nedense bana deli diyordu. Bende deli cesareti olduğunu mu anlatmaya çalışıyorlardı? Belki.
Yorganın altında nefessiz kaldığım için kafamı açtım. Durgun gözlerle etrafa bakarken balkonda oturan kişiyle göz devirdim. Sapık olduğunu çok net belli ediyordu.
Sigarasını söndürerek ayağa kalktı. Balkon kapısını açarak odaya girdiğinde göz devirerek yorganımı kafama kadar çektim. Onunla da tartışmak istemiyordum.
"Lilya," dedi. Umursamadım, gözlerimi kapattım. Tekrardan "Lilya," dedi. Balkon kapısını kapattığını ve kilitlediğini duydum. Beni odaya kapatıyordu, kaçmamı engelleyecekti güya.
Başımda dikildiğini hissettim. Ayaklarımı karnıma çektiğimde kafamı açtı. "Kalk, konuşacağız."
"Hayır." dedim. "Lilya," Gözlerimi açmadan "Hayır." dedim tekrardan. "Git, uyumak istiyorum. Uğraşmak değil."
"Katılman gereken etkinlikler var,"
"Hayır." Kafamın altındaki yastığımı alınca yorganımı kafama kadar çektim. "Lilya," dedi sabır küpü olarak. "Kalk, uğraştırma beni." Kalkmadım, hareket dahi etmedim. Bugün daha fazla tartışmak istemiyordum. "Lilya," dedi. "Kalk, ne oldu sana?"
"Konuşmak istemiyorum," diye mırıldandım. "Gider misin? Uyumam gerek, başım ağrıyor." Kafamı açtı. Durgun gözlerle ona baktım. Nil’in yatağına oturdu. "Arel de iyi görünmüyor. Kavga mı ettiniz?" Yorganımı tekrardan kafama kadar çekecekken tutarak engel oldu. "Cevap ver, kavga mı ettiniz?" Cevap vermedim, sadece gözlerimi kapattım. "Lilya," dedi. "Konuş, bu şekilde cevap verme bana." Gözlerimi açtım. Sadece gözlerine baktım.
Endişeliydi, birkaç dakikada ne olabileceğini sorguluyordu. Anlamadığı ise bizim kavgamızın yılları kapsadığıydı.
"Lilya," dedi, ilk defa ne yapacağını bilmiyor gibiydi. Başım ağrıyordu, birkaç dakika içinde tüm hatalarımı bana tekrardan hatırlatmıştı.
Doğruldum, düşünmek istemiyordum. Kafamı boşaltmaya ihtiyacım vardı, zihnim çok yorulmuştu. Çakır’ın yanından geçerek dolaptan siyah, boğazlı badi ve eşofman aldım. Duşa girerek soğuk suyu sonuna kadar açtım.
Soğuk su, umduğum gibi başımın ağrısını bir süre de olsa geçirmişti.
Kıyafetlerimi giyerek saçlarımı kuruttum. Kâküllerimi düzelterek banyodan çıktım. Çakır balkondaydı, yanına çıktım. Uyuyamıyordum, yatmanın bir anlamı yoktu. Sağ taraftaki koltuğa oturarak Arel’in sigara paketine uzandım.
Sigaramı yakarak arkama yaslandım. Ayaklarımı karnıma çekerek bakışlarımı sigaramdan çıkan dumana sabitledim. Düşüncelerim çok fazlaydı, zihnimi aşıp uykularıma ve hayatıma karışıyordu.
Düşünmek istemesem de yapabileceğim tek şey düşünmekti. Plan yapmam, rahatsız olduğum düşüncelerimi kilitleyip kapatmam gerekiyordu.
Cafer’in odasını değiştirmiş olma ihtimalleri vardı, kaçmıştı. Balkona çıkması yasaktı, dört duvar arasında kilitliydi. Hayatımın büyük bir bölümünde benim de olduğum gibi.
Bunun haricinde beni nereden tanıyordu? Tanımıyorsa, rastgele birine söyleyebilirdi öldüreceğini. Sarhoş kafasıyla beni mi bulmuştu? Neden sarhoştu peki? Okuduğum kadarıyla odasına sadece haftada bir kere temizlik için giriliyordu. Bir de günde iki kere yemeği veriliyordu.
Yemek verenlerden biri veriyor olmalıydı alkolü. Temizliğe gelenlerin en fazla bir şişeyi saklama ihtimalleri vardı. Bu da oldukça düşük bir ihtimaldi, çok uzun süredir alkol kullanıyordu, haliyle bünyesi alışmıştı. Odasına biri girmeden önce giren kişi ve Cafer aranıyordu. Cafer’in tüm odası her gün aranıyordu.
Ne arıyorlardı odasında? Merak ediyordum açıkçası. Cafer’in neden hâlâ yaşadığını da merak ediyordum. Onu uzun bir sürede öldürecektim. Önce bebekler göndererek psikolojisiyle oynayacak, odasını aradıklarında bulmalarını engelleyecektim. Bu sayede sıyırdığını düşünecekti, kendini daha çok alkole verecekti. Alkol aldığı kişilerin gönderdiği alkolleri değiştirecektim, az miktarda zehir koyacaktım. Organları yavaş yavaş erirken uykuları kaçacak, can çekişecekti. En son ise hâli kalmadığında ölecekti.
Büronun morguna sızıp eşine yaptığının aynısını yapacaktım ona.
Sigaramın ucunda zor duran kül bacağıma düşünce bacağımı çırptım. Sigaramı küllükte söndürerek derin bir iç çektim. Üstüme geliyordu her şey.
"Ne düşünüyorsun?" Kafamı kaldırarak merakla bana bakan Çakır’a baktım. "Hiç," Kaşlarını çattı hafifçe. "Tam olarak hangi hiç?"
Sorgulamasının nedeni neydi?
Sanki içimi okumuş gibi "Sorgulamamın nedeni senin aniden düşen enerjin," dedi. Ona göz devirdim. "Sana ne? Ayrıca neden buradasın?"
"Neden olmayayım?"
"Neden ol?" Arkasına yaslandı. "Neyin peşindesin?" Doğruldum. Uykum vardı. Ona cevap vermeden kafamı cam masaya sertçe koyacağım sırada elini alnıma koydu. "Delirdin mi? Yüzün parçalanacak," Doğrularak derin bir nefes verdim.
Kendime zaman ayırmam gerekiyordu, Arel doğru söylüyordu.
Ayağa kalktım. "Ben gidiyorum." Ardımdan kalktı. "Nereye?" Ona bakmadan ayakkabılarımı giydim ve telefonumu aldım. Şapkaya ihtiyacım yoktu, umursamayacaktım. Kaskımı aldım. "Gitmeye." Odadan çıktığımda yanıma geldi. İkimiz asansöre yürürken "Nereye gidiyorsun?" dedi. Omuz silktim. "Kafam çok dolu, nereye gideceğimi bilmiyorum. Akşam gelirim." Asansöre bindik, zemin katın tuşuna bastı. "Nereye gittiğini bilmem gerek," Ona baktım. "Bilmediğimi daha kaç kere söyleyeceğim?"
"Nereye gittiğini söyleyene kadar." Ona göz devirerek asansörden indim. Bahçede, diğerlerine doğru yürürken adımlarım aceleci değildi. Sakindim, hep istedikleri gibiydim. Mila ve Selma’nın arasında somurtarak oturan Arel de bunu fark etmişti. Yanlarına vardım. "Ben gidiyorum," dedim. "Akşama gelirim," Arel’in cebinden yere düşen bıçağımı aldım. "Size iyi eğlenceler."
Yanlarından geçerek ana binaya doğru yürürken Çakır "Nereye gideceksen ben bırakayım," dedi. Bu sayede nereye gittiğimi takip edecekti, salak.
Durdum ve ona döndüm. "Nereye gittiğim seni neden bu kadar ilgilendiriyor ki?" Sakince, yüzündeki hiçbir mimiği oynatmadan "Çünkü" dedi. "En son bulunduğun yer burası. En son bulunduğun yer de benim yanım. Nereye gittiğini bilmeliyim ki kaçıp kayıplara karışırsan bulmam daha kolay olsun." Ona göz devirdim. "Malikâneye gidemezsin sen. Öldürürler seni." Yürümeden önce beni sırtımdan nazikçe itti. "Beni fazla hafife alıyorsun." İkimiz yan yana yürürken "Motorum var," dedim. "Gelmene gerek yok, malikâneye gidiyorum. Kenan’ın yanına. Kaçarsam en son onun yanında görüneceğim." Otoparka girdik. "Bunu yapmayacağına o kadar eminim ki,"
Kaskımı kafama taktım. "Gel, öleceksin ama." Motoruma bindiğimde o da arabasına bindi.
Önden çıktığımda hemen arkamdaydı. Tenha yolda hızla sürerken saçlarım uçuşuyordu. Kaskın önüne geliyordu, sinirlerimi daha çok bozmuştu. Sağa çekerek kaskımı çıkarttım. "Salak! Neden toplamıyorsun? Daha önce de aynısına sövdün! Aptal!" Kendime söylenirken Çakır yanımda durdu. Yolcu koltuğunun camını kendi tarafından indirdiğinde saçlarımı tek elimle ensemde tutuyordum. Tokam bileğimde değildi, banyodan sonra takmayı unutmuştum. Kendime göz devirerek saçlarımı bıraktığımda "Bunu al," dedi. Ona baktım.
Elinde mavi bir toka vardı. Üzerinde de küçük bir zambak.
Kaşlarımı çattım. Saçlarına baktım. Zor da olsa toplanabilirdi. "Sen de mi sevi-yorsun zambakları?" Anında kaşlarını çattı. "Sevsem toka mı alırım sence?"
"Saçlarını toplayabilirsin," Saçlarının önünü, alnına düşen tutamlarını topladığını düşündüm. Çim gibi görünürdü. Aklımda canlandırdığım sahneyle kıkırdadım. Derin bir nefes verdi. "Bu benim değil, hoş geldin hediyesi. Çimen zorladı." Uzanarak tokayı aldım. "Bunun için Çimen’e teşekkür edeceğim." Saçlarımı ensemde topladım. "Ayrıca," Kaskımı takmadan "Hâlâ odun kategorisindesin." dedim ve kaskımı taktım.
Hızla uzaklaşırken peşimdeydi.
Malikânenin önünde durdum. Otoparkına giremezdi, korumalar silahlarını çoktan Çakır’ın arabasına doğrultmuşlardı. Motordan inmeden kaskımın camını açtım. "Devamına ölmemek için gelme," Onu beklemeden arabasının önün-den geçtim ve otoparka girdim. Motordan indiğimde otoparkın önünden hızla geçti.
Kaskımı çıkartarak kapının yanındaki rafa, diğer kasklarımın yanına koydum. Kenan her doğum günümde bana bir kask hediye etmişti. Haliyle şimdi on tane kaskımın olması normaldi.
Bahçede, malikâneye doğru yürürken Kenan’dan bir iz yoktu. Gitmişler miydi? Umarım. Malikânenin bana kalması iyi bir şeydi. Hiçbiriyle uğraşmayacaktım.
Malikâneye girdim. Çalışma odasına doğru yürürken "Kenan," diye seslendim. Ses gelmedi, gittiklerine inanmıyordum. "Kenan?" Üst katlarda mıydı? "Kenan!" Tüm malikânede yankılanan sesimle yine de cevap alamayınca merdivenlere yöneldim.
Beşinci kata çıkarak Kenan’ın odasının önünde durdum. Kapı kolunu indirdiğimde kapı açılmadı.
Bu saatte uyuyor olamazdı!
Kapıyı çaldım. "Kenan, uyuyor musun?" Cevap vermedi. Odada değil miydi? Birkaç kere üst üste kapıyı yumrukladım. İçeriden patırtı sesi geldi. Ardından da kapı kilidi açıldı. Kenan nefes nefese kapıyı açtı. Üstünde bir şey yoktu, saçları dağılmıştı. Altında siyah eşofmanı vardı.
Gözlerim kocaman açıldı. "Bu saatte hâlâ uyuduğuna inanamıyorum!"
"Gece hiç uyumadım, Lilya." dedi. "Ayrıca neden geldin?" Kollarımı göğsümde birleştirerek tek kaşımı kaldırdım. "Gelemez miyim?" Derin bir nefes verdi. "Uyandırma sebebin ne?"
"Sıkıldım." Bu sefer o, bana şaşkınca baktı. "Bunun için mi beni uyandırdın?" Kafamı salladım. "İyi yaptım, biliyorum." Gözlerini kapattı. "Lilya," Açarak bana baktı. "Git ve başkalarıyla uğraş. Yorgunum."
"Bana ne," dedim. "Ben yorgunken sen de beni uyandırıyorsun." Esnedi. "Aynı şey değil," Aklıma gelen sinsilikle "Ayrıca," dedim. "Dışarıda biri var, seni çağırıyor." Kaşlarını çattığında "Malikâneye gelirken beni takip etti." dedim. "Ve sanırım saçlarımda olduğunu söylediği böcek aslında yoktu." Kaşlarını çattı.
"Nerede?"
"Bahçede,” Yanımdan geçti. Merdivenlerle inerken peşinden gittim. Biraz abartı olmuştu oyunum. Aklını dahi kullanamadan onunla uğraşmak düşündüğümden de keyifliydi.
Zemin kata indi. Bahçeye çıktığımızda “Sanırım spor salonuna doğru gitti,” dedim. Spor salonuna doğru yürürken havuzun önüne geldi. “Kenan dur!” Ne olduğunu anlamazken bana döndü. Havuza çok yakındı. Ona doğru koştum.
Ne yapacağımı anladığında “Lily-” demeye çalıştı ama onu çoktan suya itmiş-tim. Suyun içinden kafasını çıkarttı. Bana kızmadan arkamı döndüm. Kıkırdayarak otoparka doğru koştum. “Lilya!” Kenan arkamdan bağırırken hızlıca elime gelen ilk kaskımı aldım. Kafama takarak motoruma bindim.
Hızla otoparktan çıktığımda gülmeye devam ediyordum.
Korgan Evi’nin önünde durdum. Motorumu arabalarının yanına park ederek kaskımı çıkarttım. Beyaz kaskımın üstünde zambak vardı. Zambaklar pembeydi. Pembe rengine söverken garajdan çıktım.
Kapılarının önünde durarak kapıyı hep yaptığım gibi ritimli çaldım. “Geldim,” Aygül’ün sesini duyunca göz devirdim. “Ömer nerede?” Kapıyı açtı. Pembe pijamalarını giymişti. Saçları dağınıktı ve dalgalıydı. Beni görünce gözleri büyüdü ve saçlarını hızlıca topladı. Boğazını temizleyerek “Ömer içeride,” dedi.
“Lilya?” Ömer mutfaktan çıkınca Aygül’ün yanından geçerek içeriye girdim. Ayakkabılarımı çıkartarak kapının yanına koydum. “Size de günaydın,”
“Ne arıyorsun burada?” Aygül kapıyı kapatarak bana döndü. Ona baktım. “Gelemez miyim? Ayrıca senin için değil, Ömer’in odası için geldim.” Ömer’in odası çok soğuktu.
Üzerinde tişörtü olmayan Ömer’in yanından geçerek üst kata çıktım. Ömer peşimden gelirken kapısının üstündeki ’Aygül giremez.’ yazısını görünce gülerek odaya girdim.
Buz gibi odada yatağına sırt üstü yattım. Kapıyı kapatarak sırtını kapıya yasladı. “Ne için gelmiştin?” Ona bakmadan yataktaki küçük yastığı attım. “Lilya!” Kendi kendine bana söylenirken “Başım ağrıyor,” dedim. “Fazla düşündüm bu aralar.” Yastığı geri yatağa attı. “Annemler evde değil, acıkırsan bana söyle.” Ona kafamı sallayarak yorganının altına girdim. Soğuk yüzünden mayışmıştım.
Gözlerimi kapattığımda uykuya çekilmem uzun sürmemişti.
Bölüm etkileşimi
