4.BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: AVELİA .

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4.BÖLÜM

"Cidden uyudu mu?" Selma’nın endişeli sesiyle Arel’in "Evet," dediğini duydum. "Ne kadar yorulursa uyuması o kadar ani oluyor."
"Ya ona bir şey olduysa?" Gözlerimi açmak istemesem de açtım. Oldukça yorgundum. Kafamı kaldırdım. Hâlâ yemekhanedeydik. Herkes hâlâ yemek yiyordu. Arel ve Nil yer değiştirmişti. Kafamı Arel’in omzuna koymuştum.
"Günaydın, Lil." Arel’e baktım. "Uykum var,"
"Görebiliyorum," Geri uyuyacakken aniden kafamı kaldırdım. Aşırı enerjik bir şekilde Çakır’ı gösterdim. "Odaya ayakkabılarıyla girdi." Kaşlarını çatarak konuşacağı sırada Mila ayağa kalktı. Yanıma gelerek kolumu tuttu. "Çok güzel bir yer var, kimse kapmadan gitmemiz gerekiyor!" Herkes ayaklanırken ben de kalktım.
Mila, kimseyi beklemeden beni çekiştirirken yemekhaneden çıktık. "Sakin olur musun?"
"Olamam!" diye bağırdı neşeyle. "Bunu gerçekten görmen gerek!" Karanlık havanın içinde beni çekiştirirken kulağıma gelen su sesiyle olduğum yerde durarak "Su olmaz." dedim. Durdu, neşeli yüzü yerini meraka bırakmıştı. "Neden ki?"
"Suyu sevmiyorum, Mila." dedim. Diğerleri yanımıza gelmişlerdi. "Suyu sevmiyor musun?"
"Nefret ediyorum."
"Üzerin siyah, Lil." Arel kolunu omzuma atarak beni yürüttü. "Arel," dedim. "İstemiyorum."
"Abartma," dedi. "Su zehir değil,"
"Bazen!" Oflayarak bana göz devirdi. Gözleri parlıyordu. Elindeki defterimi bana verdi. "Al bunu ve yürü artık! Mızmızlanma!" Göz devirdiğimde "Islatırım seni." dedi. Ofladığımda kolunu omzumdan çekti. Koşarak bir yere gitti.
Geri geldiğinde avcunda tuttuğu şey suydu! "Arel," dedim tatlı tatlı. "Yapma bunu bana," Bana doğru yürürken arkamı dönerek koştum. Diğerlerinin arkasından hızla geçerek ağacın arkasına saklandım.
Arel beni ararken elindeki suyu yere attı. "Tamam, Lil. Sen kazandın. Gel hadi." Dikkatlice saklandığım yerden çıktım. Beni görmüyordu, arkasına geçerek "Bö!" dediğimde çığlık atarak bana döndü. Güldüm. "Ödeştik,"
"Yürü, salak, yürü."
"Bana salak demeden bir gün geçiremezsin, değil mi?"
"Sen de göz devirmeden bir gün geçiremezsin." Göz devirdim. Diğerlerinin yanına vardığımızda dedektifler ayrı masada oturuyordu ama bizim oturduğumuz masaya yakınlardı. Piknik masasında oturuyorduk. Mila karşımdaydı. "Ne yaptınız bugün?" dedi.
"Ağzıma sıçtı." Garipçe baktı. "Ne?" Kafamı salladım. "Ağzıma sıçtı."
"Bunun gerçek meali ne?" Akın’a baktım. "Ağzıma sıçması." Arel "Ne yaptı ki sıçtı?" dedi. Düştüğümü ve bilekliğimi çıkarttığımı söylemeyeceğim için "Ağzıma sıçtı." dedim. "Bunu gerçekten yapmadığına inanıyorum."
"Hangi eylemde bulundu?" dedi Selma. Sakin biriydi. "Ağzıma sıçtı."
"Ne yaparak?" Yusuf’a baktım. "Sıçarak." Arel, Çakır’a baktı. "Ne yaptın buna? Fabrika ayarlarına dönmüş."
"İki yumruk attı bana."
"Hani üçtü?" dedi Soner gülerek. "Ağzıma sıçtığı için üçüncüyü atamadım,"
Çakır’a baktım. "Daha öncekini üçüncü sayabilirsin."
"Saymayacağım," dedi. "Üçüncüyü atana kadar farklı bir şey öğrenmeyeceksin."
"Gelebilecek en üst seviyede olduğum için bana başka bir şey öğretmediğini düşünüyorum."
"Olabilecek en alt seviyede olduğunu hatırlatırım."
"Lil mi?"
Çakır’a göz devirerek kollarımı masada birleştirdim ve kafamı kollarıma koydum. Yusuf "Silahlar harika," dedi. "Çok fazla çeşit var, Glock17, Glock19, P320, P226, TP9, SFX Rival, Yavuz 16, SAR 9, AK-47, AK-74 ve" Kafası karışmış gibiydi. Belki de hatırlayamamıştı. "AK-103, M4, M16, HK416," dedim tekrardan hatırlaması için. Şaşkınca bana baktı. "Bunları nereden biliyorsun?"
"Baha," diye göz devirdim. Kaşlarını çattı. "O kim?"
"Delinin teki," dedi Arel. Doğruldum. "Ne delisi be? Baha ineğin teki."
"Mert’e de aynı şeyi söyledin."
"Mert de ineğin teki." Tekrardan göz devirerek geri yattım. Mila parlayan gözleriyle "Kamera sistemleri," dedi. "Herkesi görebiliyorum!" Selma sakince "Sessiz hareket etme kılavuzu," dedi. "Çok yorucu." Akın "Sanırım en bombası bende," dedi. "Bomba yapmayı ve imha etmeyi öğreniyorum." Yüzümü buruşturdum. "Bir daha bu şakayı yapma lütfen."
"Katılıyorum," Akın kolunu Selma’nın omzuna attı ve onu kendine çekti. "Yanınızdayken böyle bu, yoksa gülmekten ölüyor." Arel "Sevgili misiniz?" dedi. Selma kafasını salladığında Mila, Yusuf’un yanaklarını sıktı. "Biz de! Değil mi Yusi?" Yusuf derin bir nefes vererek Mila’nın ellerini tuttu. "Lakaplar konusunu tekrardan konuşmaya ne dersin?" Mila kafasını iki yana sallayarak Yusuf’a yaslandı. "Bence bu güzel Yusi." Mila üçümüze baktı. "Sizin sevgiliniz veya yakın olduğunuz biri var mı?" Arel gururla "Sarp’ım var benim," dedi. "Nil, Berkcan ile yakın. Lil de," Susarak bana baktı. Doğruldum. "Kimse yok."
"Nasıl?" Mila neden bu kadar şaşırıyordu? "Kimse yok," dedim tekrardan. "Bana katlanacak deliler akıl hastanesinde." Mila bozguna uğrarken Selma "İğneden neden bu kadar çok irkiliyorsun?" dedi. İstemeden de olsa irkilmiştim. İğrençti. "Küçüklüğüm ile ilgili, Arel ile tanışmadan öncesi."
"Kaç yaşında tanıştınız ki?" Arel "Altı," dedi. "On beş yıldır arkadaşız." Mila, Nil’e baktı. "Ablalarınla nasıl tanıştın, Nil?" Nil "Ablam beni buldu!" dedi. "Ben uyurken." Nil’in bahsettiği günü hatırladığımda sinirim tekrardan bozulmuştu. "Şeref yoksunu."
"Kim?" dedi Arel. O da bilmiyordu. "Anlatmaya değmez, nasılsa ölecek piç," Garipçe bakarken yavaşça kafasını salladı. Bu; Seninle sonra görüşeceğim, demekti.
Umursamadan kafamı geri kollarıma koydum. Onlar konuşurken tekrardan uykuya dalmak üzereydim ta ki "Merhaba!" diyen kızların sesini duyana kadar. "Fotoğrafınızı çekebilir miyiz? Anı kalsın diye!" Arel gülümsedi. "Tabii ki," Omzuma dokunduğunda doğruldum. Gideceğimi söylemek için ağzımı açtığım anda elinde fotoğraf makinesi olan kız çığlık attı. "S-Sen!" dedi heyecanla. "Lily-" Elimle ağzını kapattım. "Sus." Kısık sesle konuştuğumda heyecandan titriyordu. "Sakin," dedim. "Beni görmedin," Kafasını sallayarak arkasını döndü.
Dümdüz yürürken arkasındaki üç kız da peşinden gitti.
"Bunu nasıl yaptın?" Şaşkınca isyan eden Akın’a baktım. "Neyi?"
"Kızı hipnoz ettin!" Bıkkınca "Hipnoz etmedim," dedim. "Sadece gönderdim, bir şey yapmadım."
"Uzaylısın sen," Oflayarak ayağa kalktım. "Uyuyun artık, geç oldu."
"Saat daha on bile değil, Lil." Arel’e baktım. "Geç." O da ayağa kalktı. Nil uyumak üzereydi, gözleri kapanıyordu. Nil’i kucağıma alarak defteri de aldım.
Önden yürürken Aras’ın ve Kurt’un bana doğru yürüdüğünü gördüm. Aras "Lilya," dediğinde onlarla uğraşmak istemediğim için kendi etrafımda dönerek ikisinin yanından geçtim. Düz yürümeye devam ederken bana attıkları garip bakışları hissedebiliyordum.
Umursamadan otele doğru karanlıkta görebildiğim kadar yürürken ışıkları açık olan binanın otel olduğuna karar kıldım. Otele girerek asansörle ilk kata çıktım. Odamızın önüne geldiğimde kapının kilitli olduğunu fark ettim.
Bende anahtar namına bir şey yoktu.
Derin bir nefes vererek sırtımı duvara yasladım. Nil uyumuştu bile.
Beş dakikalık uykulu bir bekleyişin ardından "Lil?" diyen Arel’in sesini duydum. Uyumak üzereydim. Kafamı kaldırarak uykulu gözlerle Arel’e baktım.
"Aç şu kapıyı, burada uyurum yoksa." Diğerlerinin de burada olmasını umursamadım. Arel anahtarı cebinden çıkartarak kapıya taktı. Çevirerek kolu indirdiğinde kapı açılmadı. "Açılmıyor, kilit sıkışmış olmalı." Doğrularak bana baktığında hiç düşünmeden kapı kilidinin altına tekme attım. Kapı açıldı. Diğerlerine baktım. Bunu neden yaptığımı sorguluyor olmalılardı. Uykumun olduğunu söylemiştim onlara. "İyi geceler," Odaya girerek ayakkabılarımı çıkarttım ve kapının yanına koydum. Nil’i yatırarak ayakkabılarını çıkarttım ve benimkilerin yanına koydum.
Kapı açıktı, Arel hâlâ onlarla konuşuyordu. Defteri masama atarak kafamdaki şapkamı çıkarttım ve yatağıma attım. Saçlarımı dağıtarak banyoya doğru yürüdüm.
Saçlarımı tarayarak ördüm ve yüzümü yıkadım. Odaya geri girdiğimde Arel daha girmemişti. Umursamadan yatağımdaki şapkayı da masama attım. Bıçaklarımı yatağımın yanındaki komodine koyarak telefonumu bıçaklarımın yanına koydum. Sırt üstü yatağıma yatarak ellerimi kafamın altında birleştirdim.
Beyaz tavana bakarken Arel "Lilya!" dedi. "Bilekliğini neden çıkarttın?" Doğrularak ona baktığımda az önce kapının önünde beklediğim yerden bilekliğimi aldı. Ayakkabılarını çıkarttı ama kapıyı kapatmadı. Bilekliğimi bana atınca havada yakaladım. "Düşmüştür,"
"Bağını gevşetmişsin! Düşmez bu! Sürekli çıkartıyorsun!"
"Çıkartmıyorum." Yalancı! Zihnimin içindeki sesi umursamadan bilekliğimi bileğime taktım. "Lilya," dedi. "Kendi yaptığım cihazı tanımayacak mıyım? Çıkarttığın için düşüyor," Kısık bir sesle "Canın acımadan önce çıkartıyorsun," dedi. "Bunu yapma, Lil." Kalkarak anahtarı aldım ve kapıyı sert bir şekilde kapattım. Kapıyı kilitleyerek geri yatağıma oturduğumda bileğime uzandı. Elimi kendine çekerek bilekliğimi aldı. "Canının acıdığını bari bileyim, Lil." dedi. "İstediğim tek şey bu, bilekliğini çıkartma. Aklım sende kalıyor, her saniye canının acıdığını bilerek hareket edemem." Konuşmadım, onu kırmak istemiyorum. Sırtımı yatak başlığına yasladım. "Üzgünüm, Arel." Tebessüm etti. "Üzgünsün, uzun zamandır çok üzgünsün, Lil. Anlatman gerekiyor, sır saklamayacağımıza söz verdik. Kenan Ağabey ile ne konuştuğunu da bilmiyorum, seni neden üzdüğünü de, üç yumruk olayını da, Nil ile nasıl tanıştığını da." Derin bir nefes verdim. "Kenan, her şeyin sahte olduğunu öğrendiğinde anca sakinleşti. Bana söylediği sözler ise beni üzdü," Ne dediğini sorar gibi baktı. "Biraz daha burada kalmam gerektiğini ve Çakır hakkında daha fazla bilgi toplamamı istedi. Kavga ettik, zırvalıklarını anlattı. O, Çakır’ı öldürmenin peşinde, Çakır ise benim." Gözlerimi kapattım. "Tüm bunlar çok saçma,"
"Kenan Ağabey sakin," dedi. "Şu anda güvendeyiz, bunu sonra düşünebiliriz. Üç yumruk olayı ne?"
"Ona üç yumruk atmadan beni dışarıya çıkartmayacağını söyledi, saldırılarımı savuşturdu ve beni yere itti, sayısız kere."
"Bu yüzden çıkarttın bilekliğini, değil mi?" Kafamı salladım. "Canımın acıdığını göstermeyi sevmediğimi en iyi sen biliyorsun."
"Sevmediğini biliyorum," dedi, anne edasıyla nazikçe, yavaşça konuşuyordu. "Ama canının acıyıp acımadığını bilmem gerek," Ela gözleri doldu. Fısıltıyla "Kenan Ağabey boğazını sıkarken telefonum çok fazla öttü, Lil." dedi. "Canın çok acıdı," Gözünden bir damla yaş yanağına düştü. "Bu yüzden çıkartmaman gerek, en azından yaranın büyüklüğüne göre müdahale etmem için." Uzanarak boğazlı kazağımın boğazını hafifçe indirdi. Kaşlarını çattı, gözünden bir damla yaş daha yanağına aktı. "Lil," Kazağımı düzelttim. "Geçer, uyu hadi. Yorgun görünüyorsun." Gözünden akan yaşları sildi. Yatağımdan kalkarak ışığı kapattı. "İyi geceler, Lil."
"Rüyasız geceler,"

"İğneyi getirin!" Bana bunu neden yapıyorlardı? Acıdan ölmek üzereydim, ölümsüz olduğumu mu düşünüyorlardı? "A-Anne!" Acı içinde çığlık attım. Kollarımı ve bacaklarımı sıkıca tutan doktorlar, bacağıma getirdikleri iğnenin içindeki sıvıyı enjekte ettiler. Zayıf bedenimle onlara karşı koyamıyordum, daha beş yaşında olduğumu bilmiyorlar mıydı? "A-Anne," dedim sayıklar gibi. Gözlerim kayıyordu. "Anne," bilincim bedenimi terk etmeden önce bir ses duydum;
"Denek yüz altmış dokuz, tüm testleri geçti. Durumu; stabil. Hayatta."

Gözlerimi açarak yatakta oturdum. Nefes nefeseydim, titriyordum. "Rüya," dedim kendime. "Sadece rüya," Göğsüm hızla inip kalkerken gözlerimi kapattım. Yutkundum, korkunçtu. Doktorlardan nefret ediyordum.
Gözlerimi açtım. Karanlıktaydım. Yataktan kalktım. Masamdan defteri alarak sessizce balkona çıktım. Açarak kalemi elime aldım. İlk sayfasını atlayarak gün hakkındaki düşüncelerimi yazmaya başladım;
"Günün başı güzeldi, Arel ile kahvaltı hazırladık. Kutu oyunu ve ebelemece oynadık. Berk’in elindeki kahveler masaya dökülünce Nil’in ayağı yandı. Onu sakinleştirerek Berk’e büronun açılımını anlattık. Sonra da bizi kaçırdınız.
Ellerimizi halatla bağlamışsınız, kolay açtım. Sinirlendiğim için yumruk attım, özür dilerim. Yüzüne söyleyemem, nefret cümlelerinden başka cümle bilmiyorum. Kırarım diye korkuyorum.
Diğerlerini sevdim. İyi insanlar, zararsızlar. Sadece biraz fazla kavgacılar ve her şeye şaşırıyorlar. Bunun haricinde Alev’in tarzı gözlerimi kanattı. Neon renklerden nefret ettim.
Gün için ise sevdiğimi söyleyebilirim. İnsanlar sıcakkanlı. Rüya görmeden geçirdiğim bir günüm olursa tam puan verebilirim. Bu benim açımdan imkânsız ama. İğneden nefret ediyorum.
Bugün gördüğüm rüyadan hatırladığım tek şey; "Denek yüz altmış dokuz, tüm testleri geçti. Durumu; stabil. Hayatta."
Defteri kapatarak masaya uzattığım koluma yattım. Uykum vardı, uyumak istiyordum.
"Lilya," İrkilerek uyandım. Selma kısık sesle söylemesine rağmen uyanmıştım ki bu, artık beklediğim bir şeydi. Güneş daha doğmamıştı. Hepsi ayaktaydı ama.
"Gü-" Dedektiflerin de balkona geldiğini görünce "Günaymadın." dedim. Ayağa kalkarak yanlarından geçtim.
Odaya girerek duşa gireceğim sırada defterimi masada unuttuğumu fark ettim. Hızla geri balkona çıktığımda defterimi Çakır’da gördüm. İkinci sayfayı çevirdiği anda elinden çektim. Kapatarak arkamı döndüm ve geri odaya girdim.
Hızlı ve soğuk duşun ardından kıyafetlerimi giydim. Boğazlı kıyafetim kazak değildi, baharlıktı. Kumaşı inceydi. Siyah eşofmanımı giyerek saçlarımı kuruttum. Saçlarımı örerek tek omzumdan bıraktım. Kâküllerimi düzelterek sargıları değiştirdim.
Ağrıyan şakaklarımı ovuşturarak odaya geri girdim. Defterimi masama koyarak telefonumu ve bıçaklarımı aldım. "Abla!" Nil balkondan koşarak odaya girdiğinde onu kucağıma alarak etrafımda birkaç tur döndüm. "Efendim ablam?"
"Sabah neden ağıyordun uyurken?" Duraksadım. Ağladığımı görmüştü, başka biri de mi görmüştü? "Kim yanındaydı?"
"Arel Ablam," dedi. "Saçınla oynadı, sen de ağlamadın." Derin bir nefes verdim. "Kimseye söylemek yok," Kafasını salladı. "Yok!" Kıkırdadığında onu yere indirdim. Diğerleri odaya geldiğinde Arel "Hadi, Lil." dedi. "Gidelim artık,"
Şapkamı kafama taktığımda Aras ve Alev’in odada olmadığını fark ettim. Sahi diğerleri neden giriyordu?
Ayakkabılarımızı giydik. Arel kapıyı açtığında akşamki dört kızı gördüm. En öndeki fotoğrafımı çekecekken ondan hızlı olarak duvarın arkasına geçtim. Arel refleksle kapıyı kapattığında derin bir nefes verdim.
Kenan’dan gerçekten nefret ediyordum.
Arel tekrardan kapıyı açtı. "Kızlar," Görünmüyordum. "İzinsiz fotoğraf çekmek ayıp bir şey," Neredeyse duvarla bütünleşecektim, Kenan’dan cidden nefret ediyordum. Bunu binlerce kez söyleyebilirdim.
Birkaç saniye sonra Arel gülerek bana döndü. "Gittiler, Lil."
"Sikeceğim artık," diye homurdandığımda asansöre doğru yürüyorduk. Arel gülerek "Erkek olmana çok az kaldı," dedi. Ona göz devirerek "Susar mısın?" dedim. "Gizli kimliğimi açığa çıkartacaksın." Gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı ve kocaman gözlerle bana baktı. Ben ise omuz silktim. "Bu bir gerçek."
Zemin kata inerek bahçeye çıktık. Yemekhaneye doğru yürürken dedektifler gerimizden yürüyorlardı. Akın bana doğru eğilerek "Şşt, Uzaylı," dedi. Bıkkınca baktım. "Akın, bir laf var, biliyor musun?" Doğruldu. Benden uzundu. "Hangi laf?"
"Siktir git, şu sıralar en sevdiğim laf."
"Ha ha ha," dedi. "Sen git yumruk at,"
"Bomba imha etmeyi ve yapmayı on yaşımda öğrendim," Kaşlarını çatarak bana baktı. "Ailen seni neye hazırlıyor?"
"Ölüme," Garipçe baktı. Ardından yavaşça Yusuf’a doğru gitti. Kulağına eğilerek "Yusuf," dedi. "Bu deli mi?"
"Akın," dedim dişlerimin arasından sinirle. "Düzgün konuş, bu dediğin kişi bir kadın. Ayrıca deli değilim ben."
"İnandım," dedi. Benimle uğraşıyordu, sakin kalmam gerekiyordu. Güldüm. "Asıl deliliğimi görme, kaldıramazsın."
"Erkek adam mı kaldıramayacak?" Arel sıkıca bana sarıldı. "Bu kadar yeterli, Lil." Akın’a baktı. "Sen de karışmasana,"
"En fazla ne yapabilecek ki?" dedi alayla. Arel ağzımı kapattı. "Söyleme, Nil var." Akın’a göz devirerek yürürken aceleyle koşan biri Arel ile bana çarptı. Arel sendelerken çocuğun elindeki dosya kafama çarpmıştı. Arel duvardan tutunarak kafasını eğdi. "Eğme kafanı, nerene geldi?" Derin bir nefes vererek kafasını kaldırdı. "Sıyırdı sadece, bir şeyim yok." Gözleri dolmuştu. "Yalancı," dedim. Etrafıma bakınarak çarpan çocuğu aradım. Arel "Boş versene," dedi. "Acelesi olduğu belli, bırak kalsın."
"Canın acıdı, Arel. Bunu görmezden gelemem." Ofladı ve kolumu tutarak beni yemekhaneye çekti. "Gerek yok, çok acımadı. Ayrıca sana çarpmadı mı?"
"Sence?"
"Çarptı mı çarpmadı mı, Lil?"
"Çarpmadı, çarpamaz."
Herkes yemeğini aldığında Alev yine harika tarzıyla çaprazımda oturuyordu. Her dedektif kendi acemisinin karşısında oturuyordu. Sıcak çikolatamı içerken Kurt masaya peçete destesi koydu. "Al, beyni akan insan. Lazım olur." Anında elimin tersiyle şakağımdan akan kanı sildim. Çocuk çarptığı için kanatmıştı.
"Kusura bak," dedim. "Kırmızı sevmen gerek." Gülerek yemekhaneden çıktı. Fark ettiğim gerçekle Çakır’a baktım. "O neden hep en erken çıkıyor?"
"Soruşturma bölümünde çalışıyor," dedi. "Acemisi nadiren olur," Merakla "Soruşturma bölümü de ne?" dedim. Çatalını tepsisine bırakarak arkasına yaslandı. "Merak mı ediyorsun?"
"Sordum ya," Derin bir nefes vererek ayağa kalktı. "Gel, ders erken başladı." Peşinden kalkarak "Afiyet olsun," dedim. Nil’in saçlarını karıştırarak Çakır’ın peşinden koştum. Beni beklemeden çıkmıştı adi.
Geniş bahçede yürürken gri, tek katlı ve büyük bir binaya girdik. İçeride çok sayıda dedektif ve oda vardı. "Elli oda var," dedi. "Burada soruşturduğumuz kişiler, durumlarına göre odalarda soruşturulur. Rastgele değildir. Mesela elli numaralı odada en ağır soruşturma gerçekleşiyor, birde ise en hafif."
"Bugüne kadar elli numaralı odada kaç kişi canından oldu?" İşkenceyle soru soruyor olma ihtimalleri vardı. "Bilmem," dedi. "Vardır birkaç kişi."
"Neyden soruşturdunuz?"
"Hatırladığım bir kişi var, onunla bizzat ben ilgilenmiştim." Merakla baktığımı görünce "Adam, çalışandı." dedi. "Dedektifti yani, üst düzeydi. Düzeyi benimkine yakındı." Soruşturma Binası’ndan çıktık. Beni sayısız kere yere ittiği binaya doğru yürürken anlatmaya devam ediyordu;
"O zamanlarda patron ve başkan aynı kişiydi, bir kadındı. Bir gün ofisinde öldürüldü. Nasıl olduğunu bulamadık, kamera kayıtlarını silmişti ve sildiğini açıkça gösterecek şekilde ayarlamıştı." Yerdeki taşlardan bordo olanlarından zıplayarak yürürken bana baktı. "Beni dinliyor musun?" Kafamı salladım. "Dinliyorum. Kadını öldürmüş, kayıtları silmiş ve kendini haksız göstermiş."
"Kendini haksız göstermedi, kadın onun eşiydi. Buna dayanamadı, kadının tüm uzuvlarını kopartıp büronun farklı yerlerine sakladı. Kafası ise gözcü kulelerinin üstündeydi. Yeni gelen acemiler ilk günlerinde delirdiklerini düşünerek kendi canına kıydılar. Adama ise yapmadık şey bırakmadım, yine de gururla anlattı her şeyi."
"Mezarı nerede?" dedim sakince. "Umarım yakmışsınızdır."
"Hâlâ büroda," dedi. "Yaşıyor ve koruma altında." Kaşlarımı çatarak ona baktım. "Neden?"
"Başkan’ın koruması altında. Ona kimse dokunamıyor, odasına kapalı. Çıkması yasak. Kimseye zarar veremez."
"Başkan derken?" dedim. Anlayamıyordum, neden koruyordu? "Aptal mı bu adam?"
"Bir nebze," Kaşlarımı çattım. "Kim?" Binaya girdik. "Tanımama ihtimalin çok yüksek. Ofisinden çıkmıyor, görmezsin."
"Bahsettiğin adam nerede?" Üst kata çıktık. "Bilmesen daha iyi,"
"Nerede?" dedim. "Hak ettiğini alması gerekiyor," Derin bir nefes verdi. "Bunu sana söylemeyeceğim. Başına bela almana izin vermem."
"Bela almayacağım," dedim. "Sadece hak ettiği ölümü göstereceğim ona."
"Bunu yapmayacaksın," dedi. "Bunu yaparsan başın belaya girer, hem ben ceza vermek zorunda kalırım hem patron. Yapmaman senin için en iyi seçenek." Gülümsedim. "Bunu yapacağım, bana yasak koyamazsın."
"Koymak zorundayım, Lilya." dedi. "Bunu yapmaman gerek. Hepimizin başı belaya girer." Omuz silktim. "Başınızın belaya girmeyeceği şekilde hallederim işimi."
"Hayır, Lilya." dedi. "Bunu yapmana izin vermeyeceğim." Ofladım. "Kimsenin ruhu bile duymaz,"
"Hayır," Sinirle koluna yumruk atacağım sırada yumruğumu avcunun içinde tuttu. Geri çekildim. "Neden ama? Sadece hak ettiği cezayı vereceğim." Kollarımı göğsümde birleştirdim. "Sonuçta bizi kaçırmanın sebebi bu,"
"Buraya gelmenizin sebebi bu değil." Tek kaşımı kaldırdım. "Buraya gelmenizin sebebi; Arel’in ve senin gelişmeye açık insanlar olmanız. Senin potansiyelin olması gerekenden yukarıda, Arel ise bilgisayar gibi. Öğrettiğinde asla unutmaz. Bu yüzden buradasınız," Kaşlarımı çatarak kollarımı indirdim. "Akşam olabilecek en alt seviyede olduğumu söylemiştin."
"Olabileceğin en alt seviyeyi kastetmiştim." Ona göz devirdim. "Bunu demediğine kalıbım basarım."
"Düşündüğümden üstün olduğunu iddia ediyorsan bana kanıtla," Bıçaklarımı ve telefonumu oturağa koydum, bilekliğimi çıkartmayacaktım. Hızla arkasına geçerek dizinin arkasına tekme atacağım sırada dönerek kolumdan tuttu ve beni yere itti. Bileğimdeki bilekliğim anında ötmeye başladı. Ayağa kalktım. Bileklik sustu.
Göz devirdim. "Arel ve icatları,"
"Seni düşünüyor,"
"Beni düşünen tek insan, boşuna çabalıyor. Ölmek, herkesin sonu."
"Ailen de ölmemen için çabaladı, çabaları boşuna mı?" Dişlerimi sıktım. "Aile hakkında konuşmuyoruz, ailem hakkında asla."
"Ailen seni korumayı seçmiş," dedi. "Sen ise isimlerinin anılmasını bile istemiyorsun." Dişlerimi ve yumruklarımı sıktım. Sakin olmalıydım. "Onların adını düzgün insanlar anınca karışmam," Kollarını göğsünde birleştirerek ağırlığını bir ayağından diğerine verdi. "Sen de isimlerini anmıyorsun, demek ki sen de düzgün bir insan değilsin,"
Gözlerim, etrafımızdaki hiçbir şeyi görmedi. Sadece onu görüyordum. Şu anda öfkem, bedenimi esir almış durumdaydı.
Ona doğru yürüdüm. Birkaç saniye içinde yerdeydi. Ne yaptığımı anlayamadan yüzüne art arda yumruklarımı geçirdim. Ondan nefret ediyordum, bunu bilmesine rağmen neden beni sinirlendiriyordu? Zararlı çıkan oydu, anlamıyor muydu?
Sıkıca bileklerimi tuttu. Canımı acıtacak derecede sıkmasına rağmen öfkeyle ona bakıyordum. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. Sol kaşı ve dudağı yarılmıştı. Benim aksime yüzünde mutlu bir ifade vardı. Sanki bir şeyi elde etmiş gibiydi. Bana böyle bakması hoşuma gitmezken ellerimi kendime çekerek ayağa kalktım. "Dememeni söyledim!"
Ben ne yapmıştım?
Ellerimi saçlarıma geçirdim. "Nasıl oldu bu?" Nasıl yapabilmiştim? Nasıl sakin kalamamıştım? Ona zarar vermiştim, canını acıtmıştım. Yavaşça ayağa kalktı. "Lily-"
"Beni bu hale getirmemeliydin!" diye bağırdım. "Bunu yapmamalıydım! Bu olmamalıydı!" Ellerini aramıza kaldırdı. "Lilya, sakin ol. Sadece bir testti." Onu dinlemeden "Yapmamalıydın!" diye bağırdım tekrardan. "Beni bu hale getirmemen gerekirdi! Neden yaptın?" Öfkemin beni kontrol etmesini istemiyordum. Herkese zarar veriyordum, acımıyordum. "Sakin olursan açıklayacağım."
"Sakin olamam!" diye bağırdım. "Sinirlendirmemen gerekirdi! Canın acıdı!"
"Lilya," Saçlarımı avcumun içinde sıktım. "Yapmaman gerekirdi," Sesim git gide kısılıyordu. "Sinirlendirmemen gerekirdi." Geri giderek duvara yaslandım. Yavaşça yere oturarak ayaklarımı karnıma çektim. "Yapmaman gerekirdi, canın acıdı. Sinirlendirmemen gerekirdi." Önümde bir dizini yere koyarak benimle aynı boya geldi. "Lilya,"
"Git!" diye bağırdım. "Uzak dur!" Canavardım şu anda. Ona zarar vermiştim, canı acımıştı. "Canım acımadı," dedi. Kafamı iki yana salladım. "Acıdı, acıttım. Kan var, kanıyor. Kanattım." Bileklerimden nazikçe tutarak ellerimi indirdi. "Acımadı canım, kan acıtmıyor canımı."
"Ben kanattım!" diye bağırdım. "Benim yüzümden! Sinirlendirdin beni!" Derin bir nefes verdi. "Canımın acımadığını sana nasıl anlatayım ki?"
"Acıyor şu anda canın!" Ayağa kalktı. İlkyardım dolabından sargı bezi, tentürdiyot ve pamuk alarak yanıma oturdu. Sırtını duvara yaslayarak ayağının birini karnına çekti. "Canımı acıttığını düşünüyorsan açtığın yarayı da sarman gerekir." Kıpırdamadan oturmaya devam ettim. Ona bakarken gözlerimi kapatarak kafamı dizlerime çarptım. Şu anda onu görmek istemiyordum, canını acıtmıştım.
Neredeyse on beş dakika olmuştu, sessizdik. Şakaklarıma saplanan ağrı canımı yakıyordu. Çakır’ın canını daha çok yakmıştım, buna emindim. Kafamı kaldırmadan "Özür dilerim," diye mırıldandım. "Her şey için."
"Lilya," dedi özrümü umursamadan. "Kafanı kaldır." Kafamı kaldırmadım. "Lilya," dedi tekrardan. "Kafanı kaldır ve bana bak." Bakmadım. Derin bir nefes verdi. Telefonum çaldı. Kıpırdamadım. İki dakika boyunca aralıksız çalınca kafamı kaldırdım. Oturakta hâlâ çalan telefonumu aldım. Arel’di arayan. Açtım. "Lil," dedi, endişeli geliyordu sesi. "Efendim?" dedim kafamı geri dizlerime koyarak. "Düştün, telefonum öttü. İyi misin? Açmadın telefonumu," Derin bir nefes verdim. "Boş ver Arel."
"Lilya," dedi. "Ne oldu? Neredesin ve tek misin?"
"Ne olduğunu boş ver, Çakır yanımda, tek değilim. Bitti mi?" Ofladı. "Ne oldu Lil?" Gözlerimi kapattım. "Bir şey olmadı."
"Ne oldu?" Israr etmesini sevmiyordum, öğrenmesini istemediğim her şeyi ısrarla öğrenmek istiyordu. Haklıydı da, ben de böyleydim. "Sonra anlatsam?"
"Kavga mı ettiniz yine siz?" Cevap vermedim. "Lil," dedi. "Anladım ben, kapatıyorum, derse gideceğiz, sen de daha fazla sinirlenme. Bir de bilekliğini sakın çıkartma." Aramayı kapattı. Kıpırdamadan otururken Çakır elini kafamın üstünden uzatarak telefonumu aldı. "Lilya," Kafamı kaldırarak ona baktım. "Ne var?"
"Yaraları sarmayı bilmiyor musun?"
"Bilmiyorum," diye mırıldandım. "Kendi açtığın yaraları sararak öğren o halde,"
"Biliyorum sarmayı,"
"Biliyorsan açtığın yarayı da sar." Kafamı kaldırdım. "Sen niye sarmıyorsun?"
"Çünkü sen açtın." Bıkkınca baktım. "İnat mısın? Yapmayacağımı söyledim, beni sinirlendirmemen gerekirdi." Kafasını duvara yasladı. "Seni bilerek sinirlendirdim." Tek kaşımı kaldırdım. "Sinirlendiğinde gözün kararıyor, o haldeyken potansiyelin oldukça yüksek." Elinin tersiyle dudağının kenarını sildi. Bakışlarımı sol kaşına çevirdim. "Acıyor mu?" Geceden açık gündüzden koyu mavi gözlerine baktım. "Biraz," dedi. "Sararsan geçer," Göz devirdim. "Çocuk kandırma, acıyor mu acımıyor mu?"
"Bana göre çocuk sayılıyorsun," dedi. "Yirmi bir yaşını çoktan geçtim." Aramıza koyduğu pamuğa tentürdiyot sürerken "Dede," dedim. "Ne? Anlamadım," dedi anında. Anladığını biliyordum. Konuşmadan ayağa kalktım. Soluna geçerek "Kıpırdama." dedim. Kaşını tentürdiyotlu pamukla temizlerken dudağım daha önce patladığında Arel’in ne sürdüğünü hatırlamaya çalıştım.
Ayağa kalkarak ilkyardım dolabının önünde durdum. Makas alarak dolabı kapattım. Çakır’ın yere koyduğu sargı bezinden küçük bir parça keserek kaşına yapıştırdım. Arel’in ne sürdüğünü hatırlamaya çalışırken "Ne düşünüyorsun?" dedi. "Arel, dudağımı patlattığımda bir şey sürmüştü ama ne sürdüğünü hatırlamıyorum." Derin bir nefes verdim. "Hatırlarsam söylerim, hızlı geçiriyor."
Ayağa kalkarak çöpleri attım ve kalanları da yerlerine geri koydum. Ben de temizdim, Arel bana boşuna kızıyordu. Ona döndüğümde çoktan ayağa kalkmıştı. "Üç yumruk attığına göre şimdi de beni üç kere itmeyi dene." Ona öyle bir baktım ki dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. "Hadi," Oflayarak göz devirdim ve ellerimi belime koydum. "Neden sürekli şiddet?"
"Şiddet değil, ders." Küfretmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Ona doğru yürürken çok fazla yorulmamak tek isteğimdi.

Arkasındayken sırtına vurdum. Hızla önüne geçerek onu göğsünden ittiğimde sendeledi ama ayakta durdu. Zaferle kollarımı yukarı kaldırdım. "Bitti! Üç kere ittim!" Güldü. O da yorulmuştu ben de. Çoktan öğle olmuştu. "Aferin," dedi. "Kanıtladın, zayıf biri değilsin."
"Sonunda!" Bağırdığımda "Bağırma," dedi. Ona inat çığlık attım. Bıkkınca bana baktığında kıkırdayarak eşyalarımı aldım ve koşar adımlarla merdivenlere gittim. Çakır arkamdan "Koşma, düşer-" derken ayağım takıldı. Düşmeyi beklerken son anda kolumu tuttu. "Arel haklı, dengesizin tekisin." Onu göz devirerek doğruldum. "Arel bana dengesiz mi dedi?" Kafasını salladı. "Dememesi ne mümkün," Ona inat tekrardan çığlık attım. "Lilya!" Gülerek merdivenlerden indim.
Alt katta diğerlerini görünce durdum. Arel sinirle bana bakıyordu. Yine ne yapmıştım? "Arel," dedim tatlı tatlı. "Neden sinirlisin arkadaşım? Ne bok yedim ben?" Bana doğru yürürken arkamdaki Çakır’ın arkasına saklandım. "Öleceğim, mezarıma zambak dikin." Arel sinirli olmasına rağmen sabırla "Lilya," dedi. "Buraya gel." Korkarak "Öldürmeyeceksin, değil mi?" dedim. "Hem bir şey yapmadım."
"Lilya!" Arel sesini yükselttiğinde Çakır’ın arkasından çıktım. Elimi tutarak kapıya doğru yürüdü. Peşinden giderken şapkamı kafama taktım. Dışarı çıktık. Yemekhaneye doğru yürürken beni binaların arkasına doğru çekiştirdi. Kimse yoktu. Elimi bırakarak bana döndü. "Neden öfkelendin?" Derin bir nefes verdim. "Sinirlendirdi, sana öyle davranmamam gerekirdi."
"Beni boş ver," dedi. "Sen neye öfkelendin? Sana ne dedi?" Bana söylediği sözleri tekrardan aklıma gelince dişlerimi sıktım. Tekrardan öfkelenmiştim, bilerek sinirlendirse bile öfkemi kontrol edemiyordum. "Ailem hakkında konuştu,"
"Tam olarak ne dedi?"
"İsimlerinin anılmasını istemediğim halde benim de onları anmadığımı söyledi. Düzgün insanların anmasına müsaade ettiğimi söyledim. Benim düzgün bir insan olmadığımı söyledi," Yumruklarını sıktı. "Bunu neden dedi?"
"Öfkelenmemi ve sakinliğimi yitirmemi sağladı. Ona zarar verdim, istediği de buydu; Sinirlenmem. Kendimdeyken ona zarar vermem ve kendimde değilken ona zarar vermem farklı. Kaşını ve dudağını patlatmışım, sen aradığında da kendime yeni gelmiştim. Şaşkındım, bu yüzden sana öyle davrandım, üzgünüm." Dişlerini sıkıyordu. "Seni takip ettiğini söylemişti," diye mırıldandı. "Öfkene hâkim olmaya çalıştığını biliyor olması gerekir. Bunu neden yaptı?"
"Kendimi ona kanıtlamamı istedi, ona istediğini verdim." Sinirle "Yine de seni öfkelendirmiş," dedi. "Öfkelendiğinde ne olduğunu çok iyi biliyorsun." Kafamı salladım. "Artık o da biliyor," Güldüm. "Ben de onun ağzına sıçtım."
"Kimin?" Sağımdaki sesle irkilirken Arel hafifçe çığlık attı. İkimiz Kurt’a döndüğümüzde Arel heyecanla "Sevgilisi," diye bir şeyler geveledi. Kocaman gözlerle Arel’e baktım. Ardından da Kurt’a. "Sevgilim yok, uyduruyor. Ayrıca sen niye buradasın?" Eliyle etrafımızı gösterdi. "Nerede olduğunuza bakın," Etrafıma baktım. Oldukça tanıdık bir binanın önündeydik. Gözlerimi kısarak hafızamı zorladım.
Burası Soruşturma Binası’ydı!
"Bu kadar büyük mü burası?" Kafasını salladı. "Tabii ki, elli oda var sonuçta." Kaşlarımı kaldırdığımda Arel "Neresi burası?" dedi. "Soruşturma Binası. Çakır gösterdi," Aklıma gelen şeyle "Dedikodu var!" dedim neşeli bir şekilde. Arel’in elini tutup tüyecekken ikimizin kafasından tuttu. "Cevap alamadım, Aras ve Çakır’a söylememi istiyor musunuz?" Omuz silktim. "Söyle, ona da anlatırım dedikodu."
"'Sevgilisi’ dediğiniz kişi Çakır." İmayla bakarak kafalarımızı bıraktı. İkimizin arasından geçerek diğerlerine doğru yürürken "Hey!" dedim. "O benim sevgilim değil! Ondan nefret ediyorum!" Beni duymazlıktan gelerek yürürken Arel’e baktım. "Al başına belayı," Söylenerek elini tuttum. Kurt’un peşinden giderek "Kurt!" dedim. "Yanlış anlıyorsun, sinirimi bozma." Bizimkilerin yanına gitti ve Çakır ile Aras’a bir şeyler söyledi. Hepsi bize bakınca Arel "Üzgünüm," dedi. "Yanlış anladılar." Elini bıraktım. Sakin kalmak için derin bir nefes verdim ve yanlarına doğru yürüdüm. Arel koşarak yanıma geldi. Konuşacağı sırada kolunu dürttüm. Bana baktı. Ona bakmadım, sinirli bakışlarım Kurt’taydı.
Çakır bana baktı. "Sana ne yapmaman gerektiğini söyledim?" Ona baktım. Ne demişti? "Adama dokunmayacaksın, hiçbir şekilde." Kaşlarımı çattım. Kurt bunu nereden biliyordu? Sessizlik sürerken benden bir cevap bekliyordu. Ben ise anlamaya çalışıyordum; Kurt, onlara yanlış anladığı şeyi mi söylemişti? Söylememiş miydi yoksa? Söylemediyse onlara dediği şey neydi?
Düşüncelerimi kenara iterek ona baktım. "Vazelin," Kaşlarını çattı. "Ne?"
"Vazelin," dedim tekrardan. "Hatırladım! Vazelin!" Garipçe baktı. Arel’in dudağıma sürdüğü şey vazelindi. Hatırlamıştım! Konuşmamızı hatırladı. Derince oflayarak "Yürü artık," dedi. "Ama vazelin,"
"Tamam, Lilya." dedi. "Anladım, vazelin. Hatırladın." Kolumdan tutarak arkamı döndürdü. "Şimdi yürü,"
"Vazelin." Yürümeye başladığımda bizimkilerin garip bakışlarıyla karşılaştım. "Vazelin de ne?" Arel derin bir nefes verdi. "Aklını yitirdiği yegâne andayız, sabredin, birazdan düzelir." Arel’e göz devirdim. "Vazelin."
Herkes sebzeli makarnasını alarak yerine oturduğunda Soner, kaşlarını çatarak Çakır’a baktı. "Yüzüne ne oldu senin?" Çimen anında Çakır’a baktığında Çakır beni gösterdi. Hepsi şaşkınca bana bakınca ağzımdaki lokmamı yuttum. "Ne be? Sinirlendirdi."
"Nasıl bir sinirlenme bu? Adamın içinden geçmişsin." Akın’a göz devirerek sakince yemeğimi yemeye devam ettim. "Ne yaparak sinirlendirdi?" Alev’e bakmak istemiyordum, gözlerim ağrıyordu. Yine de şapkamı çıkartarak Alev’e baktım. Neyse ki bugün bordo giymişti. "Sinirleneceğim bir şey."
"Ne?" Yusuf’a baktım. "'Sinirleneceğim bir şey’ dedim." Bana doğru yürüyen iri yarı adamı görünce elim cebimin üstüne gitti. Tebessümüm soldu ve bakışlarımı donuklaştırdım. Kahve saçlı, kemikli yüzlü, siyah gözlü ve esmer biriydi. Elindeki küçük zarfı önüme koydu. "Posta," Hiçbir şey demeden gittiğinde arkasından baktım.
Bu da neydi?
"Biri sana göndermiş," dedi Çakır. "Posta, bu demek." Beyaz zarfı açtım. İçinden küçük bir kâğıt çıktı. Kenan’ın el yazısıydı;
"Kapının önündeyim. Konuşacağız, gel."
Anında ayağa kalktım. "Gitmem gerek," Şapkamı kafama takarak yemekhanenin kapısına koştum. Kenan neden buraya gelmişti? Burayı nasıl bulmuştu ayrıca?
Çakır ile başım ağrımasın diye konuşurken bana büroyu kabaca anlatmıştı. Ana binaya koştum. İlk geldiğimizde bizi tuttukları oda, ana binadaydı. Ana binanın koridorundan koşarak geçtim. Bahçeye çıktığımda Kenan’ı gördüm.
Cidden gelmişti!
Kapıdan çıkacağım sırada iri yarı iki adam önüme geçti. "Acemiler, dedektifler olmadan çıkamaz." Sağdakine baktım. Ardından da derin bir nefes vererek arkamı döndüm. Bahçe duvarının üstünden atlamayı seviyordum, neden sevdiğim bir şeyi yapmıyordum ki?
Banka doğru koştum. Bu sırada diğerleri ana binadan yeni çıkıyorlardı. Bankın üstüne basarak duvara tutundum. Kendimi duvarın üstüne çektiğimde Arel "Lilya," dedi. Ona baktım. Güvenlikler bana doğru koşuyordu. Gülerek duvarın diğer tarafına atladım. Güvenliği hızla geçerek kafamdaki şapkayı çıkarttım. Kenan’ın kafasına takarak gözünün önüne kadar indirdim. Mila’nın Kenan’ı görmesi iyi olmazdı.
Hızlıca "Bin," dedim. Sürücü koltuğuna oturarak kemer bile takmadan hâlâ çalışan arabada gaza bastım. Tekerlekler asfaltta kaydı, hızla yolda giderken kemerini taktı. Kafasındaki şapkamı çıkartarak "Neden böyle bir şey yaptın?" dedi. Şaşkındı. Duvardan atladığımı bilmiyor muydu? Bıkkınca baktım. "Sen neden geldin asıl? Ayrıca büroyu nasıl buldun?"
"Neden geldiğimi sorgulama, sadece malikâneye sür. Büroyu da Berk söyledi ama bu kadar uzak olduğunu bilmiyordum." Derin bir nefes verdim. Arkama yaslanamıyordum, arkama yaslandığımda ayaklarım pedala yetişmiyordu.
Telefonum çaldı. Arel arıyordu. Aramayı yanıtlayarak hoparlöre aldım. "Sana söyleyemedim, Kenan gelmiş, ölmesin diye götürüyorum."
"Geri zekâlı kardeşler," diye homurdandı. Kenan "Duyuyorum, Arel." dedi. Arel ofladı. "Gelelim mi Nil ile?" Kenan’a baktığımda "İsterseniz," dedi. "Lilya birkaç gün benimle ama." Sinirlenebileceği şeyler yapacaktı. "Gelmeyin, Arel." dedim. "Mümkünse de Mila’nın haberi olmasın. Bir de onun çığlığını duymak istemiyorum." Arel güldü. "Çakır’a söylüyorum, ona değil." Gülümsedim. "Sağ ol, Arel." Gülerek aramayı kapattığında "Senden nefret ediyorum," dedim Kenan’a. Kaşlarını çatarak bana döndü. "Ne yaptım?"
"Hayranlarından da!" dedim sinirle. "Şapkasız gezemiyorum bile!" Güldü. "Ünlü olmak böyle bir şe-" Frene bastım. Torpidodan tutundu. Arabayı kenara çekerek koltuğu kendime göre ayarladım ve kemerimi taktım. Tekrardan gaza bastığımda "Düzgün sürsene!" dedi. "Öleceğim birazdan!" Ona bakarak gülümsedim. "İstersen hemen,"
"Sakın." dedi. "Sadece malikâneye sür." Ona göz devirerek radyoyu açtım. Arabaya Çelik’in Ateşteyim şarkısı doldu. Kenan da seviyordu. Dudaklarını oynatarak şarkıya eşlik ederken sesini arttırdım.
Otoparka girerek arabayı durdurdum. Kenan’a dönerek "Öldün mü?" dedim. Kollarına, bacaklarına, karnına ve göğsüne baktı. "Ölmedim." Ona göz devirerek arabadan indim. Peşimden indi.
İkimiz yan yana otoparktan çıktığımızda büyük bahçedeki kalabalığı gördüm. Neşem ve merakım anında düştü.
Kan sülalesi…
"Lilya!" Ömer’in, Kan ailesinde gerçekten sevdiğim tek kişinin sesini duyunca koşarak ona sarıldım. "Hoş geldin," Sarı, güneşte parlayan saçları, beyaz teni ve yeşil gözleri vardı. Yüzü kemikliydi. Sinirimi bozunca yüzüne vurmayı seviyordum. Diğer üvey akrabalarımı umursamadım, onlar da beni umursamıyorlardı. Hakan ve Gizem’in evliliği iki aileyi birleştirmişti. Ana aile onlardı, tabii Hakan Kan ve Hira Kan ölmeden önce. Hira Kan’ın ölümünden sonra ona çok benzeyen beni evlat edinmişlerdi, yetim kalmamın sebebi onlarken hem de.
Kan ailesine geldiğimde Hakan ve Gizem’in evliliği sarsılmıştı. Hakan ölmüştü ve haliyle beni suçlu gösteriyorlardı. Yıllardır hem de. Başından beri hiçbirini umursamıyordum ama Ömer’i seviyordum. Onunla aynı yaştaydık, aynı şekilde ikizi olan Aygül ile de. İkiz olmalarına rağmen Aygül’ün saçları siyahtı, babasına çekmişti. Beyaz teni, yeşil gözleri ve çilleri vardı. Üvey annem gibi.
Ömer ile Aygül, Kenan’ın teyzesinin çocuklarıydı.
"Senden hâlâ nefret ediyorum." Aygül’e baktım. Kendisi dünyanın en kıskanç insanıydı. Küçüklüğümüzden beri kilomu, bedenimi, saçlarımı ve gözlerimi kıskanmıştı. Özeniyordu. Saçlarımız aynı renkti ama onunki geni dolayısıyla dalgalıydı, benimkiler ise düzdü. Bir de benim saçlarım neredeyse kalçalarıma geliyordu ama onunki sırtını geçmiyordu. Saçları siyah olmasına rağmen çok fazla boyamıştı, yakmıştı dolayısıyla. "Ciddi misin?" dedim üzülmüş gibi. "Ben seni çok seviyordum hâlbuki."
"Lilyacığım!" Ne? Kim bana böyle sesleniyordu? Ömer’den ayrılarak arkamı döndüğümde İlayda’nın bana doğru yürüdüğünü gördüm. İlayda’da benden nefret ederdi, bir keresinde beni öldürmesi için katil bile tutmuştu. Şimdi ise kollarındaki altın bilezikler, ayağındaki yüksek topuklular ve üzerindeki su yeşili büyük elbiseyle karşımda duruyordu. Makyajına kadar özenle hazırlanmıştı.
Bunun anlamı da neydi?
Kollarını bana doladı. "Hoş geldin, canım!" Dehşete düşmüştüm. Kenan’a baktığımda arkasındaki kameramanlarla bana baktığını gördüm. Gülümsüyordu. İlayda, straplez elbisesiyle doğruldu. Kıyafetlerime baktı. "Ee, sen hazır değil misin?" Kaşlarımı çattım. "Ne için?" Sağ elini gözümün önüne getirdi. Cadı gibi uzun ve sivri olan tırnaklarını umursamadan parmağındaki yüzüğe baktım. "Nişanımıza!"
Kaşlarım hâlâ çatıkken "Ne?" diyebildim. Kenan’a baktım. Takım elbisesi üstündeydi, diğerlerine baktım. Ardından da tekrardan Kenan’a. "Umarım gerçek değildir," Gülerek "Gerçek," dedi. "Hızlı ol, konvoyu sevmediğin için arkadan geleceksin. Baha ile."
"Ben," dedim. Şaşkınlığımı kenara atarak "Gelmiyorum." dedim. "İşim var, böldün beni."
"Birkaç saate gidersin tekrardan." Kenan’a göz devirdim. Baha yanıma geldi. "Hadi," Uğraşmak istemediğim için malikâneye yürüdüm. Kaçardım, kaçmalıydım. Nişan da neydi?
Beşinci kata merdivenle çıktım. Onlar çoktan arabalarına binerek gitmişlerdi. Malikâne sessizdi, en sonunda.
Odama girdiğimde Baha "Yatağındaki elbiseden başka bir şey giymeyecekmişsin," dedi. Gülüyordu. "Kimseyi öldürmemen gerek, bunu da bil. Kameralar en çok seni çekecek."
"Kameraları siksinler," Güldü. Kapıyı yavaşça kapatarak "Ölmeyi deneme," dedi. Ona göz devirerek duşa girdim. Yatağımdaki kutuya bakmadım bile.
Buz gibi duşun ardından bornozuma sarındım. Odama girerek yatağımdaki kutuyu açtım. Karşılaştığım gece elbisesiyle dolabıma yöneldim. Dolabı açtığımda hiçbir kıyafetimin olmadığını gördüm. Sinirle çığlık attım.
Kenan’ın birkaç haftadır benimle uğraşmadığını düşününce bu nişan için ne kadar hazırlık yaptığını fark ettim. Ve bana son saniye söylemişti.
Çıplak gezebilirdim, bornozla da gezebilirdim ama deli değildim. Son çarem olarak kutudaki gece elbisesini giydim. Belimden sonrası genişliyordu, sevdiğim elbiselerdeki kadar değildi. Rahat hareket edebileceğim türdeydi. Boynumu kapatıyordu. Kolları açıktı, sırtı ise tamamen açıktı. Hiç sevmemiştim.
Saçlarımı kurutarak kâküllerimi düzelttim. Tek bantlı siyah topuklu ayakkabılarımı giydim. Neyse ki yine simsiyahtım. Elbisenin boyu ayaklarıma kadar uzandığı için acil durumlarda kullanmak için sakladığım siyah taytımı göstermiyordu. Kaçarken rahatça motora binebilecektim. Baha beni arabayla götürecekti, o süreceği için arabaya kaza yaptırıp kaçamazdım. Onu tehlikeye atmak istemiyordum.
Telefonumu alarak odamın kapısını açtım. Fazladan bıçak almama gerek yoktu. Biri yere bile düşmezdi, fazla korumalıydı. Odamdan çıktığımda "Sonunda be," diyen Kaya’nın sesini arkamda duydum. Omzumun üstünden arkama baktım. Dördü de buradaydı. Kutay "Evet," dedi. "Hepimiz geliyoruz, bunun haricinde seni yirmi kişi daha koruyor." Ona bıkkınca baktığımda güldü. "Koruma ordun var be kızım. Haberin yok." Yürürken "Ne ordusu be?" dedim.
"Toplamda dört yüz koruma var. Askeri bölük dâhil. Bunların yüzü senin koruman. Geri kalanlar da Kenan Bey’i ve malikâneyi koruyor." Ona öyle bir baktım ki kahkaha attı. "Yeni mi öğreniyorsun?"
"Yeni öğreniyorum, evet." dedim şaşkınca. "Yüz ne lan? Hayatımda bu kadar insan tanımamışımdır ben!" Asansörle zemin kata indik. Bahçeye çıkarken "Bir de Lilya," dedi Mert. "Sakın bize sövme. Kenan Bey’in kesin emri." Ne dediğini anlamadan siyah limuzine bindim. Hemen arkamdan bavullu bir kadın bindi.
Üvey annemin makyözüydü!
Sövmek için ağzımı açtığım anda Baha hızla kapıdan girdi. Hepsi oturunca Baha sıkıca kollarımı tuttu. Sırtımı ona yasladığımda kadın bavulunu açtı.
Kenan’dan nefret ettiğimi söylemiş miydim? Belki binlerce kez.
Sabırla sınandığım dakikaların ardından kadın elindeki fırçayla geri çekildi. Bir gözünü kısarak yüzüme baktı. "Şahane oldunuz," Bana küçük bir ayna uzattı. Alarak yüzüme baktım. Kırmızı parlak bir ruj, bolca allık, fazla göz makyajı. Göz farı olarak siyah ve yıldız kullanmıştı. Eyeliner de vardı tabii.
Arel görse kalp krizi geçirirdi, hep bunu yapmamı isterdi.
"Teşekkürler," diye mırıldandım aynayı geri vererek. Arkama yaslanarak "Uykum var," dedim. Baha gülerek "Etrafına bak," dedi. "Dokuz arabada sadece korumaların var." Göz devirdim. "Hepsini si-" Kaya arkasındaki küçük yastığı bana attığında havada yakaladım. "Seni döverim, Kaya. Tüm sinirimi senden çıkartırım." Kutay telefonuyla beni çekiyordu. Yastığı ona attım. Telefonuna gelmeden tuttu. "Kamerayı bozmasana,"
"Lensleri götüne soksana!" Gülerek "Buraları sansürleyip Arel’e atacağım." dedi. "O da gülsün biraz."
"Varilde yakarım seni."
"Bak bu yeni." Mert’e göz devirdim. "Sus be!"
"Sakin, alt tarafı elbise giydin." Baha’nın bacağını çimdikledim. "Her taraftan saldırmayın, oturur ağlarım burada."
"Asla." Dördü aynı anda konuştuğunda kıkırdadım. "Ağlamam ki," Limuzin yavaşladığında Baha "İşte başlıyoruz," dedi. "Göz devirmemeye odaklan." Baha’ya da göz devirdim. Limuzin durdu. Korumaların tuttuğu çok sayıda fotoğrafçı ve haber spikeri vardı. "Bunlar nişanda bu kadar konuşulduysa düğünde ne yapacaklar?"
"Hiç bilmiyorum." Gülerek Mert ve Kaya’nın arkasından indim. Mert ve Kaya önümde, Baha ve Kutay arkamdaydı. Bunun haricinde etrafım bembeyazdı. Flaşlar yüzüme patlarken çenemi dik tutuyordum.
En sonunda kalabalık bahçeye girdim. Akrabalar haricinde Yeraltı’ndan da insanlar vardı. Herkesten ölesiye nefret ediyordum. Arka köşedeki masada Ömer’i tek başına gördüm. Beni bekliyor olmalıydı. "Ömer’in yanına gideceğim," dedim. Mert eliyle Ömer’in olduğu yeri gösterince korumalar tek sıra halinde hızla Ömer’in olduğu masanın biraz gerisinde sıraya girdiler.
"Ömer!" Ömer’in yanına vardığımda Baha, Kaya, Kutay ve Mert diğer korumaların yanına gittiler. Ömer önce bana baktı ardından sahneye ve tekrardan bana. "Lan!" dedi. "Makyaj yapmışsın!" Göz devirerek kafamı salladım. "Arel burada değil neyse ki," Kameralar beni çekiyordu. Siktir! Arel bunu izlediğinde dudaklarımı okurdu. "Üzgünüm, Arel." dedim. Aygül’ün koşar adımlarla bize doğru geldiğini gördüm. "Lilya," dedi. "Koş, kurdeleleri senin kesmeni söyledi Kenan Ağabey."
"Ne?" Kafasını salladı. "Hadi! Gitsene bir an önce!" Derin bir nefes vererek sahneye doğru yürüdüm. Tuzlu kahvesini çoktan içmiş olmalıydı Kenan. İğrençti. Sahneye yürürken koruma ordum misafirleri rahatsız etmeyecek şekilde arkamdan geliyordu.
Sahneye geldiğimde İlayda’nın akrabası olan bir kadın kolumdan tutarak beni sahnenin arkasına çekti. Büyük bir telaş vardı. "Ne bu telaş?"
"Makas yok!" Kadınlardan biri telaşla sahne halatlarını karıştırırken ofladım. "Olmasın, sorun değil."
"Neyle keseceğiz? Yüzükleri taktılar bile!" Derin bir nefes verdiğimde üvey annemin sesini duydum;
"Kurdeleyi kesme onurunu kızıma, Lilya Kan’a takdim ediyorum." Sessizlik. Müzik bile durmuştu, bahçeye ölüm sessizliği hâkimdi. Ne yapmam gerektiğini düşünmeye bile uğraşmadım. Bacağımdaki jartiyerden bıçağımı aldım. Gerek olan tek şey buydu.
Omuzlarım ve çenem dik bir şekilde sahnenin önüne doğru yürüdüm. Kalabalığa göründüğümde alkışlar oldukça yüksekti. İnsanlara göz devirmemeye çalışarak ikisinin arasında durdum. İlayda elimdeki bıçağımı görünce "Makas?" dedi. "Kayıp," dedim gülümseyerek. "Yine bıçağa kaldı-nız." Bıçağımı açtım. Kırmızı kurdeleyi tek hamlede keserek bıçağımı kapattım. "Ve sorun çözüldü,"
Flaşlar patlarken arkamı döndüm ve Ömer’in yanına doğru yürüdüm. Koruma ordum peşimden geliyordu.
Ömer’in yanında durduğumda Kenan ve İlayda dans etmeye başlamışlardı. Dansları kısa sürerken Kenan, İlayda’yı belinden tutarak havaya kaldırdı. Birkaç tur döndü ve İlayda’yı yere indirdi. İlayda, rujlu dudaklarını Kenan’ın dudaklarına bastırınca dehşete düşmüştüm.
Midesizdi, ikisi de.
Ömer açık ağzımı kapatarak gözlerimi kapattı. "Bunu görmesen daha iyi," Tiksintiyle "Ben kaçıyorum," dedim. "Buradan nefret ettim." Arkamı dönerek kapıya doğru yürüdüm. Limuzini umursamadan Kaya’dan kaskımı aldım. Kaskımı kafama takarak bahçenin arka tarafındaki siyah bebeğime doğru yürüdüm.
Elbisemin eteklerini dizlerime kadar çekerek taytımı indirdim. Motoruma binerek anahtarı taktım. Ömer’e el sallayarak bahçeden hızla uzaklaştım.
Kaskımın camını kapatarak hızla sürmeye devam ettim. Büroya gidiyordum, azar yemek için.
Motorumu otoparkta Çakır’ın siyah Mercedes’inin yanına park ederek kaskımı koluma taktım. Market bulamadığım için makyajımı da silememiştim. Elbisemin eteklerini indirerek otoparkın içine doğru yürüdüm. Buradan direkt ana avluya yani büyük bahçeye çıkıyordum.
Kimsenin olmamasını istediğim bir gerçekti. Bahçeye çıktım. Kimse yoktu. Bizimkilere bile görünmeden odaya gitmek istiyordum. Onlar şu anda akşam yemeği yiyor olmalıydı.
Karanlığa bürünerek otele doğru yürürken Mila’yı birden önümde gördüm. Hayranlıkla bana bakıyordu. Kolumu tuttu. "Nereye sen?" Beni peşinden sürüklerken "Yorgunum, Mila," dedim. "Uykum var, duş almak istiyorum."
"Videolarda öyle değilsin ama." Kaşlarımı çattım. "Ne?" Kafasını salladı. "Kaya, Kutay, Mert ve Baha dedi Arel. Onlar atmış." Gözleri parlarken "Hepsi çok yakışıklı," dedi. Göz devirdim. "Saçmalama, Yusuf ile sevgilisin sen. Onları rahat bırak."
"Kaç yaşındalar?" Bıkkınca yürürken diğerlerini gördüm. Dünkü banklarda oturuyorlardı. "Yirmi dokuz," dedim. "Hepsi yaşıt."
"Harika!" Derin bir nefes verdiğimde Arel kaşlarını çatarak yüzüme baktı. Ayağa kalktığında kaskımı kafama taktım. "Lil! Çıkart şunu! Sadece bakacağım, ciddiyim." Oflayarak uca oturdum. Kaskımı kafamdan çıkartarak Arel’e baktığımda kaşlarını kaldırdı. "Kaç yaşında yapmıştın en son?"
"On iki," Dudak büzdü. "İyiymiş," Bıkkınca "Bitti mi?" dedim. "Uykum var." Kaskımı aldı. "Burada uyu." Kafamı iki yana salladım. "Elbise iğrenç."
"Kameradan sırtını görmedim." Güldü. "Bıçak iyi numara ama." Ona göz devirerek gözlerimi kapattım ve kafamı masaya koydum. "Akrabalardan nefret ediyorum."
"Biliyorum," dedi gülerek. Derin bir nefes verdim. Uyuyacağım sırada "Kim?" diyen Kurt’un sesini duydum. Kafamı kaldırarak ona baktığımda kaşlarını çattı. "Sen kimsin?" Göz devirdim. "Şeytanım. Görebiliyor musun?"
"Benzemiyorsun," Kafamı masaya sertçe koyacağım sırada elini alnımın altına koydu. "Kafa böyle yarılmıyor. Başka bir şey dene." Umursamadan gözlerimi kapattım. Oldukça uykum vardı.

"Küçük Barış kaçmış benden," Kaçmıştım, ondan kurtulmuştum. "Nereye kaçıyormuş Küçük Barış?" Koşarken aninden önüme çıktı. Durdum. "Anne!" diye bağırdım. Beni kurtarmalıydı. Korumalıydı en azından.
"Anne!" Doktor’u geçerek koşmaya devam ettim. Bileklerime kadar su-yun içindeydim. İlerimde silik siluetler gördüm. Tanıdıktı, hepsi bana arkasını dönmüştü. "Lütfen!" diye bağırdım. "Yardım edin! Ölmek istemiyorum!" Hiçbiri beni duymadı. "Lütfen!" diye bağırdım tekrardan. Koşamıyordum artık. Yorgundum. Ben onlara gittikçe onlar benden uzaklaşıyordu.
"Lütfen!" Yanaklarımdan akan ılık sıvıyla dizlerimin üstüne düştüm. Bembeyaz bir elbisenin içindeydim. Berrak su, çenemden damlayan kırmızıyla kirleniyordu. Suyu da bozuyordum. "Her şeyi bozuyorsun!" Etrafımda bir ses yankılandı. Tanıdıktı.
"Baba," Döküldü titreyen dudaklarımın arasından. "Neredesin? Baba!" Kurtar beni baba, koru beni anne…
"Onlar hiçbir zaman geri dönmeyecek! Hep tek kalacaksın!" Küçük bir kızın sesini duydum. Suyu sıçratırken bana doğru kıkırdayarak geliyordu. Benim gibi alacalı gözleri, siyah saçları ve beyaz bir teni vardı. Bana oldukça benziyordu.
Dizlerimin üstünde kan ağlarken o, merakla bana baktı. Benim gibi beyaz giymişti. "Ne yapıyorsun burada?" Ona cevap vermedim. Ne yapıyordum?
"Kalk!" dedi adeta çığlık atarak. "Güçlüyüz biz! Asla ağlamayız! Unuttun mu? Söz verdik!" Kendime söz vermiştim; asla ağlamayacaktım. Hep güçlü duracaktım. Şu anda ise kan ağlıyordum. Küçüklüğüm ise karşımda duruyordu.
Küçüklüğüme iki siluet yaklaştı. İki elinden tuttular. "Anne! Baba!" Ölmemişlerdi, yaşıyorlardı. Onlar… hayattalardı. Üçü de bana arkasını döndü. "Anne!" diye seslendim arkalarından. "Baba! Lütfen! Korkuyorum!" İkisi de bana bakmadı, konuşmadılar bile. Artık hıçkırarak kan ağlıyordum. Yumruk yaptığım ellerimi art arda suya vurdum. "Hepsi benim suçum! Doğmasaydım ölmeyecektiniz!" Hıçkırarak ağlarken tüm sesler bir anda sustu. Ağlamayı bıraktım.
Gözlerimi araladım. Uyumuştum, sadece rüyaydı. Karanfil kokusu ciğerlerime doldu. Çakır’ın kucağındaydım. "Annem bana bakmadı," diye fısıldadım. Rüya veya gerçekte miydim? Emin değildim. Yanaklarım ıslaktı.
Bana baktı. "Sadece kâbus gördün, Lilya."
"Annem bana bakmıyor," dedim. "O bana küstü mü? Üzdüm mü ben onu?"
"Üzmedin," dedi. "Sadece duymamıştır annen."
"Babam da bakmadı," diye mırıldandım uykulu bir şekilde. "Sevmiyorlar artık beni," Derin bir nefes verdi. "Rüya gördün, sevmediklerini düşünme." Kafamı göğsüne yasladım. Gözlerimi kapatarak "Hepsi benim suçum," diye fısıldadım. "Benim yüzümden öldüler," Cevap vermedi.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum, karanfil kokusu uzaklaştı. Sırtım yatakla buluştu. Gözlerimi açmadım, duş almaya bile halim yoktu.
Ayakkabılarımı çıkarttığını hissettim. Ardından da üzerimi örttü. Işığı kapatarak odadan çıktığında uykumda daha derine çekildim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.