9. bölüm · Vuslat
BÖLÜM 9:DOĞRU HİSLER YANLIŞ ZAMAN
İçimde tarifi olmayan bir duygu yoğunluğu vardı. Hayatım sanki bir anda hızlanmıştı ve ben ona yetişmeye çalışırken nefesim yetmiyordu. Zaman ileri doğru akıyor, ben ise aynı yerde durup sadece izliyordum. Gece hiç uyumamıştım. Bu bir korku değildi; içime sığmayan, taşan hislerdi. Bir türlü yerini bulamayan, susmayan bir kalabalık gibi.
Avcı gittikten sonra geri dönmemişti. Oda, onun yokluğunda ölüm sessizliğine bürünmüştü. Sessizlik, bir eksiklikten çok bir ağırlıktı. Uyumamış olmama rağmen erken kalktım. Koltuğun üzerinde duran kazağı ve pantolonu aldım, üzerime geçirdim. Beyaz kazak bedenime tam olurken kot pantolon biraz geniş gelmişti. Bu aralar stresten biraz kilo vermiştim. Saçlarımı açık bıraktım. Aynaya bakmadım; kendimle göz göze gelmeye cesaretim yoktu şimdilik, çünkü dün Avcı’yı kendi çıkarım için kullanmıştım.
Odadan çıkıp çıkmamak arasında kaldım. Kapıya her baktığımda elim kıpırdadı, sonra geri çekildi. En sonunda kapıyı açtım. Dün gece yaşananların ağırlığı yüzünden evi neredeyse hiç fark etmemiştim ama şimdi… şimdi her şey fazlasıyla aydınlıktı. Gündüz, evi bambaşka bir yüzle ortaya çıkarmıştı.
Duvarların neredeyse tamamı camdı. Ama sıradan camlar değil; çiçek desenli, ışığı kırarak içeri alan camlar. Ahşabın ağırlığını yumuşatıyorlardı. Ev sıcak ama mesafeliydi. Davetkâr ama sınırları olan bir yer gibi.
Dar sayılabilecek merdivenlerden inerken ahşabın gıcırtıları eşlik etti bana. Ev, attığım her adımı kaydediyor gibiydi. Aşağı indiğimde kimse yoktu. Bir an, yukarı çıkıp odasına bakmayı düşündüm. Sonra vazgeçtim. Burası onun eviydi ve bazı sınırlar, daha aşılmadan hissedilirdi; onu daha da zorlamak istemedim.
Pencereye yöneldim. Gökyüzüne baktığımda griydi; bulutlar her an yağacak yağmurun habercisiydi. Ardından yapay çimlere ve yapraklarını çoktan dökmüş ağaçlara baktım; sırasıyla her yer yüksek duvarlarla çevriliydi.
Pencerenin önünden ayrılıp salondan çıktım. Sağa döndüğümde ahşap ağırlıklı, hafif vintage bir mutfak çıktı karşıma. Ocağın üzerinde çaydanlık fokurduyordu. Bir an irkildim. Koşar adım gidip altını kıstım. Köşedeki çayı alıp çayı hazırladım. Ocağın altını tekrar açıp kısıkta bıraktım.
Tezgâhın kenarında bırakılmış kahvaltılıklar vardı. Utanmadan kollarımı sıvayıp ellerimi yıkadım. Büyük bir tabak çıkarıp peynirleri dizmeye başladım. Ardından sucukları kestim, tavaya attım. Yağın sesi mutfağa yayıldı; ev ilk kez uyanıyor gibiydi. Çay bardaklarını masaya koydum.
Tam o sırada kapı sesi geldi.
İçimde ani bir heyecan yükseldi. Kalbim, sebebini bilmeden hızlandı. Mutfağa Nathan girince, elinde ekmek vardı. Ne ben onu bekliyordum ne de o beni. İkimiz de şaşırmıştık. Gözleri masada gezindi, sonra bana baktı.
“Yeni evlenen bir çiftin ilk kahvaltısını bozmuş gibi hissettim şu an,” dedi.
Güldüm. O da gülümsedi ve masaya oturdu.“Otursana,” dedi. “Avcı gelmeyecek.”
Bu cümle, içimde beklemediğim bir sızı bıraktı. Nedensizdi belki ama gerçekti. Nathan yüzüme baktı.“Acil olmasa gitmezdi,” dedi.
Sandalyeyi çekip oturdum. Nathan tabağıma peynir koyarken,“Çekinme,” dedi. “Abim, kahvaltı yapmadan gitmesin dedi.”
Başımı kaldırıp ona baktım.“Teşekkür ederim,” dedim.
O an, Avcı hakkında bir şeyler öğrenebilmek için bu fırsatı kaçırmamam gerektiğini hissettim.“Avcı’yla ne zamandır tanışıyorsunuz?” diye sordum.
Nathan ağzındaki lokmayı yutup,“Çok uzun zamandır,” dedi.
“Ne kadar uzun?”
“Kendimi bildim bileli,” diye cevap verdi.
Bunu söyleyişindeki hüzün, cümlenin kendisinden daha ağırdı. Çayımdan bir yudum aldım.“Sen nerelisin?” diye sordum.
“Brezilya,” dedi. “Ama çok uzun zamandır buradayım. Yirmi yıldan fazla olmuştur.”
Her soruma cevap veriyordu. Açık, sakin, saklamadan. İçimde, nedensiz ama güçlü bir güven vardı. Mantıkla açıklayamadığım bir his. Bazı insanlar güveni kelimelerle değil, varlıklarıyla verirdi.
Ve o an anladım:Bu evde onun da bir geçmişi vardı.Ama bazı geçmişler, konuşulmadan hissediliyordu.
Çaydan bir yudum daha aldım. Bardak dudaklarıma değdiğinde ellerimin hâlâ hafifçe titrediğini fark ettim. Nathan bunu fark etmedi ya da fark edip belli etmedi. İkisi de mümkündü, çünkü hâlâ içimde korku vardı.
Bir süre sessizce yedik. Sessizlik, bu evde garip bir şekilde rahatsız etmiyordu. Sanki konuşmak kadar doğal bir hâli vardı. Ama içimdeki merak yerinde durmuyordu.
“Burada yaşamaya alışmak zor olmadı mı?” diye sordum sonunda. Bu soru ev ile ilgili değildi.Sesim düşündüğümden daha yumuşak çıktı.
Nathan çatalını tabağa bıraktı. Camlardan süzülen gri ışığa doğru kısa bir an baktı.“Başta zordu,” dedi. “Sonra insan bazı yerlere değil… bazı insanlara alışıyor.”
Bu cevap, beklediğimden fazlasını taşıyordu. Başımı hafifçe eğdim.“Peki,” dedim, “insan alıştığı şeyi bırakabilir mi?”
Nathan bu kez bana baktı. Uzun uzun. Sanki soruyu ben sormamışım da evin duvarları fısıldamış gibi.“Bırakabilir,” dedi. “Ama bıraktığını sandığı şey, çoğu zaman onu bırakmaz.”
Kalbim bu cümlede bir yere takıldı. Konuyu dağıtmak ister gibi tekrar tabağıma baktım.“Avcı… sessiz biri,” dedim. “Bu bir tercih mi, yoksa zamanla mı oldu?”
Nathan hafifçe gülümsedi ama gözleri gülmedi.“Bazı insanlar çok şey yaşadığında,” dedi, “kelimeleri gereksiz bulur. Sessizlik daha güvenlidir.”
“Güvenli mi?” diye tekrarladım istemsizce.
“Kontrollü,” diye düzeltti. “Sessizlikte hata yapmazsın. Kimseyi ele vermezsin. Kendini de.”
Bu cevap, içimde bir şeyin yer değiştirmesine sebep oldu. Çatalımı bıraktım.“Peki ya yalnızlık?” dedim. “O da kontrollü mü?”
Nathan derin bir nefes aldı.“Yalnızlık,” dedi, “bazıları için ceza değildir. Bazen korunma şeklidir.”
Mutfağın içi sıcaktı ama içimde ince bir üşüme gezindi. Çaydan bir yudum daha aldım.“Burada kalmak…” dedim yavaşça. “İnsan için zor mu?” Bu soru aslında ev için değildi; Avcı’nın yaptığı iş ile ilgiliydi.
Nathan omuz silkti.“İlk başta herkes için zordur. Sonra ev seni ya kabul eder… ya da seni olduğu gibi bırakır.”
Bir an duraksadım.“Beni kabul eder mi sence?” diye sordum; çünkü beni içlerine aldığının göstergesi olacaktı.
Sorunun ağzımdan nasıl çıktığını tam olarak hatırlamıyorum. Nathan cevap vermeden önce bana baktı, sonra hafifçe başını eğdi.“Eder,” dedi. “Ama her evin bir bedeli vardır.”
Bu cümle masanın üzerinde asılı kaldı. Ne bir tehdit gibiydi ne de bir uyarı. Daha çok bir gerçekti. Kaçınılmaz.
Sözleri bittikten sonra masaya kısa bir sessizlik daha çöktü. Bu kez sessizlik, önceki gibi yumuşak değildi. Daha çok… bekleyen bir şey gibiydi. Sanki ev cevabımı dinliyordu.
Ne diyeceğimi bilemedim. Çünkü aslında sormak istediğim çok şey vardı ama hiçbirini yüksek sesle dile getirmeye cesaret edemiyordum. İnsan bazen gerçeği merak eder ama duymaya hazır değildir.
Bakışlarım yine ona kaymış olmalı ki, başını kaldırmadan konuştu.“Bu kadar soru sorman,” dedi, sesi gülümseyerek, “ya çok meraklı olduğunu ya da hiç sır tutamayacağına işaret.”
Bir an afalladım.Sonra gülümsedim. İstemeden.
“Hangisi?” diye sordum.
Başını kaldırdı, bu kez gözlerinde gerçek bir tebessüm vardı.“Şimdilik ikisi de değil,” dedi. “Ama kahvaltıda sorguya çekilen tek kişi ben olursam, Avcı duyduğunda kıskanabilir.”
Bu cümleyle birlikte içimdeki gerginlik bir anda gevşedi. Sanki biri, omuzlarımdaki görünmez ağırlığı nazikçe almıştı. Nathan’ın şaka yapıyor oluşu, aslında bir sınır çiziyordu. Yumuşak ama net.
Sorularımın hepsini sormamam gerektiğini anladım.En azından… şimdi değil.
Bardağıma baktım. Çay soğumuştu.“Özür dilerim,” dedim hafifçe. “Merak bazen önümden gidiyor.”
Nathan omuz silkti.“Merak kötü bir şey değil,” dedi. “Sadece doğru zamanda işe yarar.”
Bu cümlede bir uyarı vardı ama kırıcı değildi. Daha çok… koruyucuydu.
Başımı salladım. Bu kez gerçekten durdum.Sorularımı içime geri koydum.
Mutfağın içi hâlâ sıcaktı, çaydanlığın buharı ince ince yükseliyordu. Ama ben artık konuşmamayı seçmiştim. Çünkü bazı cevaplar, soru sorulmadan—
Kahvaltının geri kalanında konuşmadık.Ama bu bir suskunluk değildi; daha çok, söylenmesi gerekenlerin masada bırakılması gibiydi. Çatal sesleri, bardakların masaya değdiğinde çıkardığı o kısa tınılar… Hepsi yerli yerindeydi. Fazlası yoktu. Eksik de.
Nathan sonunda gitmemiz gerektiğini söylediğinde, içimde hafif bir rahatlama oldu. Sanki ev bana bir süreliğine açılmış ama daha fazlasını kaldırmayacağını nazikçe hatırlatmıştı.
Üst kata çıktım.Oda dün geceden daha aydınlıktı şimdi. Işık, her köşeyi olduğu gibi gösteriyordu; saklanacak gölgeler kalmamıştı. Kürkümü aldım. Onun bana aldığı takıları tek tek çantama koyarken parmaklarım yavaşladı. Metalin sesi çantanın içinde yankılanırken içimde tuhaf bir his dolaştı. Sahip olunmuş bir şey gibi değil de… emanet gibi.
Dışarı çıktığımızda soğuk hava yüzüme çarptı.Derin bir nefes aldım. Ciğerlerim yandı ama iyi geldi. Soğuk, düşüncelerimi hizaya soktu. Ayakta kalmamı sağladı.
Nathan arabaya bindi, sonra camdan bana bakıp başıyla “geç” der gibi bir işaret yaptı. Tereddüt etmedim. Kürkü omzuma daha sıkı alıp hızlıca ilerledim ve arabaya bindim.
Kapı kapandığında içerisi bir anda doldu.Nathan’ın yoğun kakao kokulu parfümü… Tatlı ama ağır olmayan, kalıcı bir koku. Sanki araba değil de kapalı bir anın içine girmiştim. Camlar buğulanmaya başlamıştı bile.
Radyo açıldı.Bir anda o şarkı doldurdu arabayı.
Go, go, go, goGo, go, go shawtyIt’s your birthdayWe gon’ party like it’s yo birthdayWe gon’ sip Bacardi like it’s your birthdayAnd you know we don’t give a fuckIt’s not your birthday!
Şarkının ritmi, bulunduğumuz hâlle tamamen zıttıydı. Eğlenceli, umursamaz, biraz da pervasız. Ama tam da bu yüzden gerçek dışı geliyordu. Hayat bazen böyleydi; ruhun başka bir yerdeyken, fon müziği yanlış çalardı.
Camdan dışarı baktım.Yol griydi. Ağaçlar çıplaktı. Gökyüzü alçak.
Ama içimde…İçimde her şey hareket hâlindeydi.
Araba ilerledikçe, sanki sadece bir yerden başka bir yere gitmiyorduk. Bir şeylerden uzaklaşıyor, başka bir şeye —adını henüz koyamadığım bir şeye— yaklaşıyorduk.
Ve ben, ilk kez, bu yolun beni nereye çıkaracağını gerçekten bilmiyordum.
Kapıyı kapattığımda arkamda kalan araba sessizce uzaklaştı. Nathan’ın kokusu, motor sesiyle birlikte geride kaldı. Bir an site kapısının önünde durup nefes aldım. Soğuk hava, yüzümü keskin bir gerçeklikle karşıladı. Ama içimdeki karmaşa, dışarıdaki ayazdan çok daha yoğundu.
Asansöre bindiğimde kapılar ağır ağır kapandı. Kat numarasına bastım. Metalin tok sesi, düşüncelerimin arasına sertçe girdi. Sırtımı aynalı duvara yasladım. Gözlerim kapandı istemsizce.
Avcı.
Dün gece…Belime dolanan kolu.Sessizliği.Nefesinin boynumda bıraktığı sıcaklık.
Neden bu kadar etkilemişti beni?
Bu bir temas değildi sadece. Bir duruştu. Bir sahiplenme değildi ama uzak da değildi. Tam ortasında bir yerdeydi; insanın aklını karıştıran, kalbini hızlandıran o gri alanda.
Kalbimin deli gibi çarpması yüzünden uyuyamamıştım. Gözlerimi her kapattığımda, saçlarının boynuma değdiği an geri geliyordu. O yumuşaklık… Dokunmasam bile parmak uçlarımda hissediyordum. Sanki bedenim, benden önce karar vermişti.
Asansör durdu.
Kapılar açıldığında, zaman bir anlığına dondu.
Kapımın önünde, hiç görmeyi beklemediğim bir siluet vardı.
Adnan Bey.
Siyah kabanı geniş omuzlarını sarıyordu. Elinde sigara vardı. Dumanı ağır ağır yükseliyor, koridorun havasını kirletiyordu. Oraya ait değildi. Ama tam da bu yüzden tehditkârdı. Evim olması gereken yerde, yabancı bir gölge gibi duruyordu.
Kalbim bu kez başka bir sebeple hızlandı.
Beni görmemesini umarak refleksle geri çekildim. Nefesimi tuttum. Yan dönüktü. Yüzü bana dönük değildi. O anı fırsat bilip hızlı adımlarla yangın merdivenine yöneldim. Ayak seslerim kulağımda yankılanıyordu. Sessiz olmaya çalıştım ama içimdeki panik, bedenime hükmediyordu.
Neyse ki fark etmedi.
Merdivenin kapısını arkamdan yavaşça kapattığımda içimden bir öfke kabardı. Korkuyla karışık, keskin bir öfke.
“Mal embesil,” diye fısıldadım dişlerimin arasından.“Tasması bendeymiş gibi sürekli peşimde geziyor.”
Bir an durup sırtımı duvara yasladım. Göğsüm inip kalkıyordu.“Kendinden utanmıyorsan,” dedim kendi kendime, “karından utan be.”
Başımı geriye yasladım. Gözlerimi kapattım.
Bir de bu çıkmıştı başıma.
Avcı’nın karanlığı yetmezmiş gibi, geçmişten sarkan bu gölge…Hayatım, gerçekten de hızlanmıştı.
Ve ben, her geçen dakika, daha derine çekiliyordum.
Oğuz’dan …..
Önlüğü çıkardığımda üzerimde günün ağırlığı kaldı. Hastanenin floresan ışıkları arkamda kalırken, deri ceketimi giydiğim an kendime gelmiş gibi oldum. Bugün Erva’yı görmek iyi gelmişti bana. İyi gelmişti ama yetmemişti. Zaten son zamanlarda hiçbir şey yetmiyordu. Onun yanında olmak bile… yetmiyordu. İlk defa bir duyguya bu kadar açtım. İlk defa, doymayı beceremiyordum.
Aylin ve Ali’yle akşam yemeği planımız vardı ama ondan önce Erva’yı görmek istedim. Mantıklı değildi belki ama kalbim mantık dinlemiyordu. Hastaneden çıkıp motosikletime yürüdüm. Kaskı elime aldığımda içimde tuhaf bir heyecan vardı; çocukça, kontrolsüz, ama gerçek. Motora bindim, kaskı taktım. Anahtarı çevirdiğimde motorun sesi, içimdeki karmaşayı bastırdı. Yola koyuldum.
Hava kararıyordu. Yol akıyordu. Sokak lambaları tek tek yanarken, kalbim de onlara ayak uydurur gibi hızlanıyordu. Bir çiçekçinin önünde durdum. Neden durduğumu sorgulamadım bile. İçeri girip bir demet beyaz gül aldım. Beyaz… çünkü Erva öyleydi benim için. Temiz, dokunmaya korktuğum bir yer gibi.
Gülleri aldım, ceketin önünü açtım, içine yerleştirdim. Fermuarı kapattım. Kalbimle birlikte. Tekrar yola çıktım. Sokağa girdiğimi fark ettiğimde, düşüncelerim çoktan ondan başkasını görmez olmuştu. Boş bir alana park ettim. Kaskı çıkardım. Ceketin fermuarını açtım, çiçekleri çıkardım. Elimde tutarken bile içim titredi.
Telefonu arka cebimden çıkardım. Mesaj yazarken parmaklarım yavaşladı.
“müsait misin?”
İzinli olduğunu biliyordum ama müsait olup olmadığını bilmiyordum. Onu rahatsız etmek istemiyordum. Beklemek… beklemek zordu ama umutla beklemek daha da zordu.
Mesaj geldiğinde kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Ekrana baktım.
“değilim işim var”
Soğuktu. Çok soğuk. Erva böyle yazmazdı. Bir an ekrana boş boş baktım. Anlam veremedim. İçimde bir şey çatladı ama henüz kırılmadı.
Motora binmek için kaskı elime aldım. Tam o anda binanın kapısı açıldı.
Erva çıktı.
Yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. O an, bütün mesajlar, bütün soru işaretleri anlamını yitirdi. Ta ki… arkasından biri çıkana kadar.
Bir erkek.
Adımlarım sabitlendi. Zaman yavaşladı. Adam, Erva’nın yanına yaklaştı. Sonra kolunu beline doladı. Çok tanıdık, çok rahat bir hareketti bu. Sanki orası ona aitti.
Elimdeki buketi sıktım. Parmaklarımın arasındaki saplar canımı acıttı ama umursamadım. Sonra… elimden bıraktım. Hayır. Bırakmadım. Yere fırlattım.
Onlar yürürken, ben olduğum yerde kaldım.
Sol gözümden bir yaş süzüldü. Tek bir tane. Sessiz, ağır.“Neden?” diye geçirdim içimden.“Neden en başından söylemedin?”
Bir sevgilisi olduğunu…Neden beni bu oyunun içine çektin?
O an anladım. Eğlendirdiğim biriymişim. Güldüğü, vakit geçirdiği… bir kukla. Aklıma bana döndüğü o anlar geldi. Gülüşü. Bana baktığı yüzü. Gözlerimi kapattım.
Yağmur başladı.
İnce ince. Sonra daha sert. Yağmur, yüzüme vurdukça gözyaşlarımı sakladı. Sanki dünya, acımı gizlemek için üstüme kapanmıştı. Islandım ama üşümedim. Çünkü içimde yanan şey, her şeyi bastırıyordu.
Gülüşü yeniden gözümün önüne geldi.
Ama bu sefer mutlu etmedi.
Bu sefer… sadece acı verdi.
Göğsümün tam ortasında, koca bir kor ateş gibi.Sönen değil.Yakıp kalan.
Ve ben ilk kez, birini sevmekten bu kadar çok canımın yanabileceğini öğrendim.
Rüya’dan….
Duştan çıktığımda banyonun buharı hâlâ aynanın üzerinde asılıydı. Havlu omuzlarımdan kayarken aynanın karşısına geçtim. Saçlarımdan damlayan su taneleri çeneme, boynuma düşüyordu. Bir süre sadece onları izledim. Düşüşlerini. Sessizliğini. İçimdeki karmaşayla ne kadar benzediklerini.
Sonra gözlerim aynada kendime takıldı.Morarmış göz altlarıma…Yorgunluğun saklanamadığı o koyu halkalara.
Yüzüm küçülmüş gibiydi. Sanki iki ayda bir şeyler benden çekilip alınmıştı. Yanaklarım daha keskin, bakışlarım daha derindi. Çillerim her zamankinden daha belirgindi; güneş görmeden bu kadar ortaya çıkmaları tuhaftı. Belki de bedenim, içimde olanı yüzüme taşımaktan vazgeçmişti artık.
Kafamı hafifçe salladım. Kendime daha fazla bakarsam dağılıp gideceğimi hissettim. Dolaptan çıkardığım saç kreminden avucuma alıp saçlarıma sürdüm. Parmaklarımın arasından kayarken, ıslak saçlarım ağır ağır omuzlarıma yapıştı. Kurutma makinesini çalıştırdım. Sıcak hava, başımı sararken düşüncelerimi biraz olsun dağıttı. Biraz.
Sonra yüzüme kremlerimi sürdüm. Alışkanlık. Otomatik. Sanki bu küçük rutinler beni hâlâ hayatta tutuyordu. Banyodan çıktığımda ev sessizdi. Bu sessizlik artık tanıdıktı; ürkütmüyordu ama sarıp sarmalamıyordu da.
İç çamaşırı giymedim. Üzerime bol bir sweat geçirdim, altıma geniş pijamamı. Rahatlıkla savunmasızlık arasında bir yerdeydim. Saçlarımı tepemde gelişigüzel topladım. Aynada son bir kez kendime baktım. Daha sakin görünüyordum ama içim öyle değildi.
Yatağa uzandığımda bedenim, sanki uzun bir yolculuktan dönmüş gibi gevşedi. Kaslarım bıraktı kendini. Nefesim derinleşti. Fiziksel bir rahatlama vardı ama zihnim hâlâ ayaktaydı.
Ve tam o anda…Avcı geldi aklıma.
İstemeden. Davetsiz. Ama güçlü.
Kokusu.Soğuk ama tenimde kalan o koku.Buz mavisi gözleri… Bakarken insanın içine işleyen, kaçamayacağın türden.
Onun yanında kendimi neden böyle hissettiğimi anlayamıyordum. Aynı anda hem güvende… hem tehlikede. Sanki bir uçurumun kenarında durup, düşmeye hazır ama bir o kadar da tutulmuş gibiydim. Bu his mantıklı değildi. Ama gerçekti.
Kalbim hızlandı. Yatağın içinde hafifçe döndüm. Tavanı izledim. Gözlerimi kapattım ama gitmedi. Aksine, daha da netleşti. Dokunmadığı hâlde tenimde bıraktığı iz gibi.
Bedenim dinlenmişti.Ama ruhum, hâlâ onunla aynı odadaydı.
Ve ben, bunun bir rüya mı yoksa uyanıklık mı olduğuna karar veremeden, o ince çizgide asılı kaldım.
Avcı’nın görüntüsü yavaş yavaş geri çekilirken, zihnimin arkasından başka bir şey sızdı içeri. Daha ağır. Daha köklü. Kaçamayacağım türden.
Annem ve babam.
İsimleri bile içimde bir yerlere dokunmaya yetti. Gözlerimi kapalı tutmama rağmen görüntüler netleşti. Sanki biri, yıllardır kilitli duran bir kapıyı aralamıştı.
Annemin sesi geldi önce. Yumuşak ama yorulmuş. Her cümlesinin sonunda biraz eksilen o ses. Küçükken beni uyandırdığı sabahları hatırladım. Perdeleri aralayıp “hadi” deyişini. Saçlarımı okşayışını. Her zaman aceleci ama bir o kadar da şefkatliydi. Sanki hayatla yarışı vardı da, beni de o yarışın içine çekmeden edemiyordu.
Babam…Onu düşündüğümde içimde hep iki duygu aynı anda belirirdi: güven ve sonsuz sevgi.
Akşamları eve geldiğinde kapının açılış sesini hatırladım. Ayakkabılarını çıkarırken çıkardığı o tanıdık sesleri. Çok konuşmazdı. Ama konuşmadığı hâlde her şeyi hissettirirdi. Omzuma koyduğu bir el, bazen saatler süren bir konuşmadan daha ağır gelirdi. Küçükken onun yanında kendimi güvende hissederdim. Ama büyüdükçe, aramızdaki o görünmez sevgi de büyümüştü.
Yatağın içinde yan döndüm. Dizlerimi karnıma çektim. O an, çocukluğumla bugünkü hâlim arasındaki fark boğazıma düğümlendi.
Onların benden beklentilerini düşündüm. Sessizce yüklenen, hiç yüksek sesle söylenmeyen beklentileri. “Kendini olduğun gibi sev, güzel kızım,” sev deyişi babam. Her zaman önce kendimizi, daha sonra insanları sevmemizi söylerdi. Çünkü kendime değer verirsem karşımdaki de bana değer verirdi. Çünkü kendini seven biri her zaman ilk sıraya kendini koyardı. Bu onu bencil yapmaz, aksine kendine olan saygısını gösterirdi.
Kimse bunları açıkça söylememişti ama ben hepsini duya duya büyümüştüm.
Annemin gözlerindeki endişeyi hatırladım. Her ne kadar gülümsemeye çalışsa da, bakışlarının arkasında hep bir korku olurdu. Sanki beni dünyaya gönderirken başıma gelecek her şeyden kendini sorumlu hissediyordu. Bazen beni fazla sıktığını düşünürdüm. Şimdi… şimdi o sıkılığın aslında bir korku olduğunu anlıyordum.
Babamın suskunluğu geldi sonra. Bir şeyleri anlatmak yerine içine gömmesi. Acıyı kelimelere dökmek yerine omuzlarında taşıması. Ondan öğrendiğim en güçlü şey belki de buydu: Bazı duygular ses çıkarmaz ama insanı içten içe eğip büker.
Bir an, onların beni şu hâlimle görüp görmediğini düşündüm.Uykusuz.Yorgun.Kafası karışık.
Geceleri uyuyamayan, gündüzleri güçlü görünmeye çalışan hâlimi.
Annem bilse ne derdi?Babam bilse susar mıydı?
Boğazımda bir yanma hissettim. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamak, sanki çok yüksek ses çıkaracakmış gibi geldi. O sessiz evde, çocukken ağlamamayı öğrenmiştim; çünkü ben babamın omzunda ağlardım. Ama artık babam yoktu ve şimdi ise omuz olma sırası bana geçmişti. Oğuz için güçlü olmak zorundaydım.
Babam yoktu.Bu düşünce, zihnimde bir cümle gibi değil, bir boşluk gibi yankılandı. Söylenince bitmeyen, düşünüldükçe genişleyen bir boşluk.
Artık ağlayabileceğim bir omuz yoktu.Ama omuz olmayı öğrenmem gereken biri vardı.
Oğuz.
İsmi içimde yankılandığında göğsümün ortasında ince bir sızı dolaştı. Onun güçlü görünmeye çalıştığı hâller geldi aklıma. Gülümserken gözlerinin kenarında biriken yorgunluk. Bir şeyleri anlatmak isteyip vazgeçtiği anlar. Sessiz kaldığında bile bağıran bakışları.
Ben güçlü olmak zorundaydım.Onun çöktüğü yerde ayakta kalmak için.Onun sustuğu yerde nefes almak için.
Babamın öğrettikleri, o an yeniden şekillendi içimde. Kendini sevmek… önce kendini. Bu bir bencillik değildi. Bu, ayakta kalmanın en sade yoluydu. Kendine değer vermeyen birinin başkasına tutunması da sağlıklı olmazdı. Babam bunu hep bilirdi. Söylemese de yaşardı.
Yatağın içinde biraz daha kıvrıldım. Battaniyeyi omuzlarıma çektim. Sanki çocukluğumdan kalan bir refleksle, kendimi korumaya alıyordum. Nefesim yavaşladı ama kalbim hâlâ uyanıktı.
Bazı geceler uyku gelmez; çünkü insanın içi konuşmak ister. Benim içim de susmuyordu. Düşüncelerim, battaniyenin altında kıpırdanan ayaklarım gibi yerinde duramıyordu.
🔥
Saate baktığımda akrep ile yelkovan on ikinin eşiğinde birbirine yaklaşmıştı.Dün ne kadar erken uyumuş olursam olayım, bedenim sanki hiç dinlenmemişti. Omuzlarım ağırdı, göz kapaklarım istemsizce kapanıyor, içimde tarif edemediğim bir yorgunluk dolaşıyordu. Bu, uykusuzluktan çok daha farklıydı; sanki ruhum geceden çıkamamıştı.
Yataktan kalktım. Ayaklarım soğuk zemine değdiğinde hafifçe irkildim. Banyoya geçip yüzüme su çarptım. Aynaya baktığımda gözlerimde tanımadığım bir ifade vardı; ne tam uyanık ne de tam uykuda… Bir yerlerde sıkışıp kalmış gibiydim.
Banyodan çıkınca telefonu elime aldım. Kendime gelmenin tek yolunu biliyordum.Sevdiğim müziği açtım ve sesli söylemeye başladım; sesi güzel olan biri gibi değil, içini boşaltmaya çalışan biri gibi:
“Dudu dilleri lıkır lıkır içmeli,Gözleri derya deniz, çiçek gibi tazecik…”
Sesim mutfağın duvarlarına çarpıp geri dönüyordu. O an yalnız değildim ama yalnız hissetmekte de ısrarcıydım.
Buzluktan böreği çıkardım, mikrodalgaya koydum. Çay suyunu ocağın üzerine verdim.Dolaptan bardakları çıkarırken camın birbirine çarpma sesi sabahın sessizliğini böldü. Peynir kestim, tabağa koydum. Kaynayan suya demi attım. Böreği tabağa alıp masaya koydum. Her şey otomatikti; düşünmeden yapılan ama yıllardır değişmeyen hareketler…
“Oğuz, kalk hadi!” diye bağırdım mutfaktan.
Cevap yok.
“Kalk hadi gerizekâlı, çay soğudu!”
Yerime geçip oturduğumda bu kez kapı açıldı.Oğuz ağır adımlarla geldi. Saçları uzamıştı; neredeyse çenesine kadar düşüyordu. Kafasını kaldırdığında gözlerinin kızardığını gördüm. Şişmişti. Uykusuzluk değil bu… ağlamıştı.
Karşıma oturdu. Sessizdi. Fazla sessiz.
“Ne oldu?” dedim.“Eşşekten düşmüşe benziyorsun.”
Başını kaldırdı, bana baktı.Sesi beklediğimden daha kırılgandı.
“Abla… ben aptal mıyım?” Beklemediğim bir soruydu bu.
Gözlerimi kısarak ona baktım.“Yirmi üç yıllık hayatında bunu yeni fark ettiğin için seni canı gönülden tebrik ediyorum, canım kardeşim.”
Gözlerini devirdi.“Abla…”
“Ne? Şakaydı.” Sadece neşesi yerine gelsin diye demiştim ama sandığımdan daha fazla kırılmıştı.
Arkaya yaslandı. Derin bir nefes aldı.“Sevgilisi varmış.”
Bir anlık sessizlik oldu.Sesimi sabit tutmaya çalıştım.
“Nereden öğrendin?”
Gözlerime hayal kırıklığıyla baktı.“Gördüm. İlk kez birine öyle güzel güldüğünü… Sarıldı ona.”
Kaşlarımı çattım.“Mal mısın oğlum sen? Bunun için mi bütün bu dram? Sadece birine güldü diye mi?”
Oğuz başını öne eğdi.“Anlamıyorsun. İlk kez onu o şekilde mutlu gördüm. Hem… beni tersliyordu sürekli. Demek ki bunun içinmiş.”
Çayımdan bir yudum aldım.“Peki,” dedim sakin sakin, “ona sordun mu?”
Durdu.“…Hayır.”
İçimden “harbi malsın” diye geçirdim ama yüksek sesle söylemedim. Onun yerine eğildim.
“Bak şimdi,” dedim.“Diyelim ki sen bana güldün. Sonra da sarıldın. Kız seni uzaktan gördü. Ne düşünür?”
Bir an durdu.“Ablam olduğunu.”
Ayağımdaki terliği çıkarıp ona fırlattım.
“Mal embesil! Abla olduğumu sen biliyorsun, o değil! Ya sarıldığı kişi onun ağabeyiyse? Neden sormak yerine kuytu köşede zırlıyorsun, beyinsiz!”
Sustu. Düşünmeye başladı.Gözlerinde yavaş yavaş bir aydınlanma oldu.
Birden yerinden fırlayıp yanıma geldi.Saçlarıma ardı ardına öpücükler kondurdu.
“Sen olmasan ne yapardım ben, canım ablam…”
“Beynini kullanabilirsin mesela,” dedim.
Gülerek geri çekildi.“Bu güzel iltifatını görmezden geleceğim.”
Mutfaktan çıkarken arkasından seslendim:“Nereye? Kahvaltını yap!”
“Hazırlanacağım. Yirmi iki saattir onu görmedim.”
Gülümsedim.“Aşk sarhoşu… kalan son beyin hücresini de aşka kaptırmış.”
Börekten bir ısırık aldım.Tam o sırada… içime sebepsiz bir ağırlık çöktü.
Avcı.
Sanki çok çıkıyormuş gibi…
Telefonum titredi.Eylül arıyordu; telefonu açıp masanın üzerinde bıraktım, sesi hoparlörden geliyordu.
“Ne yapıyorsun, canım?”
“Kahvaltıdayım,” dedim. “Sen?”
“Seni özlüyorum. Eskiden çok sık gelirdin. Şimdi hiç aramıyorsun.”
Haklıydı. Ama onu bu işlerden uzak tutmak istiyordum.
“Yoğunum bu aralar. Hem o sevimsizi görmekten de hoşlanmıyorum.”
Eylül güldü.“Rüya, ondan hayvan gibi bahsediyorsun.”
“E öyle değil mi zaten?”
“Rüya…”
Gözlerimi devirdim.“Ne dedim ki sanki.”
“Onun hakkında bir şey deme. Tamam mı?”
“Aynen,” dedim ağzımın içinden. O iguana suratlı kertenkeleye de laf söyletmiyordu.
Tam o sırada telefon yine titredi.
Geleni bilirdim, kalbimi hızlandırdı; Avcı’dandı.
Eylül’ün ne dediğini duymuyordum bile.
“Kapıyı açar mısın, lütfen.”
Yerimden fırladım.“Canım, seni sonra arayacağım,” deyip suratına kapattım.
Kapının önünde durdum.Derin bir nefes aldım.Ve açtım.
Kimse yoktu.
Tam kapıyı kapatacaktım ki…Yerde bir buket gördüm.
Açelyalar.
Ellerimle aldım, içeri girdim.Renkleri… beni susturacak kadar güzeldi.
Çiçeğin arasında duran notu alıp açtım. Notu okurken kalbim mümkünmüş gibi daha da hızlandı.
“Açelyalar nazik görünüp güçlü olan kişiler içindir.Dün her ne kadar korkuyor olsan da güçlü duruşun beni çok etkiledi.Seni kendim uğurlamak isterdim ama olmadı.Özür olarak kabul et, lütfen.”
Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Bu adam…Benim kalbimin ritmini değiştirmeyi çok iyi biliyordu.
Ve ben, bunun gelecekte neye dönüşeceğini bilmiyordum.Sadece… şu an hissettiğim şeyin çok gerçek olduğunu biliyordum.
Buketi masaya bıraktım ama elim hâlâ titriyordu. Açelyaların yapraklarına dokunurken parmaklarım sanki başka bir zamana değiyordu. O an mutfak, ev, sabah… hepsi bir perde gibi arkaya çekildi. Sadece kalbimin sesi vardı. Fazla netti. Fazla yakındı.
“Saçmalama,” dedim kendi kendime.Ama kalbim beni dinlemiyordu.
Sandalyeye oturdum. Çay soğumuştu. Buharı çoktan kaybolmuştu ama ben hâlâ elimdeki sıcaklıktan başka bir şey hissedemiyordum. Avcı’nın varlığı… gelmeden gelmiş gibiydi. Kapıyı çalmamıştı belki ama içimde bir yere dokunmuştu. Hem de sessizce.
Gözlerimi kapattım.Bir anlığına kokusunu hissettim. Gerçekten mi, yoksa zihnim mi uyduruyordu bilmiyorum. Temiz, serin, biraz sedir ağacı… Açelyaların kokusuna karıştı. O karışım içimde tanıdık bir ürperti bıraktı.
Bu his…Güvenli değildi.Ama yalan da değildi.
Avcı’nın buz mavisi gözleri geldi aklıma. Bakarken bir şey istemeyen ama her şeyi gören gözler. İnsan o bakışta saklanamazdı. Saklanmak istesen bile… bir yanın ortaya çıkmak isterdi.
Ayağa kalktım. Pencereye yürüdüm. Sokak aynı sokaktı. İnsanlar aynı insanlar. Hiç kimse, benim içimde az önce bir şeyin yer değiştirdiğini bilmiyordu. Dünya umursamazca dönüyordu.
Ama ben…Ben artık aynı yerde değildim.
Babam geldi aklıma.Onun sessiz öğütleri. Söylemeden öğreten hâli. “Kalbini herkese açma,” deyişi. “Ama açtığında da korkma.”
O an anladım. Bazı kapılar çalınmadan açılmazdı. Bazılarıysa hiç çalınmadan…
Avcı kalbime iyi geliyordu.Bu, inkâr edebileceğim bir şey değildi. Yanındayken içimdeki düğümler gevşiyor, nefesim derinleşiyor, dünya daha az sert bir yer gibi hissediliyordu. İki aydı… Sadece iki ay. Ama bazı insanlar zamandan hızlı yürürdü insanın hayatına. Onu tanıdığım günden beri, içimde bir şeyler daha az acıtıyordu.
Ama sonra içimde bir yer,“Ya sonra?” diye fısıldıyor ve beni rüyadan uyandırıp gerçek hayata çekiyordu.
Bağlanırsam ne olacaktı?Bu işin sonunda ne kalacaktı elimde?
Düşüncelerimin içinde savrulurken Oğuz’un sesi geldi:“Abla, çıktım ben.”
Cümle kulağıma ulaştı ama anlamı bana ulaşamadı. Sanki aramızda kalın bir cam vardı. Başımı bile çeviremedim. Zihnim çoktan başka bir yerdeydi. Avcı’nın kokusu dolaşıyordu hâlâ üzerimde; hafif, tanıdık ama ait olmayan bir koku gibi. Bakışı… İnsan kendisine bakıldığını hissettiğinde değil, görüldüğünü anladığında değişirdi ya; işte o bakış öyleydi. Varlığıysa, sessiz bir cümle gibi… Söylenmiyor ama hep orada duruyordu.
Korkum ondan değildi.Asıl korktuğum, onun etrafındaki insanlardı. Gölge gibi dolaşan niyetler, yarım bakışlar, söylenmeyen ama hissedilen şeyler… Onun dünyası, benim alıştığım kadar sade değildi. Ve ben, sade şeylere alışkındım.
Ama ne garipti…Onun yanındayken her şey güvenli geliyordu. Olması zor şeyler bile mümkün görünüyordu. Sanki hayat, ilk kez “deneyebilirsin” diyordu bana. Mutlu olduğumu biliyordum. Küçük anlarda, büyük olmayan gülümsemelerde… Bu mutluluk sessizdi ama gerçekti.
Yine de…İçimde bir yer vardı. Çok derinlerde. Orası hiçbir zaman bağırmazdı. Sadece fısıldardı. Ve şimdi bana şunu söylüyordu:
Bu doğru kişi olabilir…Ama yanlış zaman.Ya da doğru zaman…Yanlış duygular.
O sesi susturamadım.Çünkü bazı hisler, ne kadar iyi gelirse gelsin, insanı tam da bu yüzden korkuturdu.
