5. bölüm · Vuslat

BÖLÜM 5:SAKLI ATEŞ

Gülsüm Karataş

Kalbimin korkudan mı yoksa tuhaf bir heyecandan mı böyle delicesine attığını ayırt edemiyordum. Göğsümün içinde bir şey sıkışıyor, nefesim her seferinde yarım kalıyordu. Pencereye doğru yürüyüp perdeyi araladım. Sokak sessizdi. Kaldırım boyunca uzanan ağaçlar rüzgârla hafifçe kıpırdıyordu. Bir de… beyaz bir kedi vardı. Tek başına. Hareketsiz. Sanki beni izliyormuş gibi.
Kimse yoktu.
Bu, rahatlatması gereken bir manzaraydı ama içimdeki huzursuzluğu zerre azaltmadı. Perdeyi kapattım. Arkama yaslanıp koltuğa oturdum. Sehpanın üzerindeki pembe lalelere baktım. Parmaklarımı çenemin altına kenetleyip derin bir iç çektim.
Aklım karmakarışıktı.
Tek istediğim bu işten sıyrılmak, bu girdaptan çıkmak ve normal hayatıma geri dönmekti. Sabahları sıradan uyanmak, geceleri korkmadan uyuyabilmek… Ama içimde bir şey vardı. Adını koyamadığım, beni içeriden kemiren bir sıkıntı. Sanki görünmeyen bir el göğsümü sıkıyor, beni daha da geriyordu.
Ve beynimdeki o susmayan orospu ses…
Susmuyordu.
“Of,” dedim kendi kendime, sesimi bastırmaya çalışarak.“Yine kendi kendimi germekten başka hiçbir şey yapmıyorum.”
Masaya uzanıp notu aldım. Parmaklarım kâğıdın kenarında gezindi. Aynı satırlara bir kez daha, sonra bir kez daha baktım.
Korktuğunu biliyorum.Yalnız olmadığını da.Pembe laleler vedayı değil, sabrı anlatır.Acele etmiyorum.Sen hazır olduğunda konuşuruz.
Her okuduğumda içimde başka bir yer sızlıyordu. Kendimi, gözümü bile kırpmadan bir bok çukurunun içine atmıştım. Hem de ne kadar kısa sürede… “Keşke,” dedim içimden. “Keşke hiç bulaşmasaydım.”
Ama iş işten geçmişti.
Zihnim, istemesem de yıllar öncesine kaydı. Babama söylediğim o sözler… Ardından çıkan yangın… Alevler sadece evi değil, annemi ve babamı da alıp götürmüştü. Ama asıl kül olan bizdik. Oğuz ve ben.
Babam o dosyayı kabul etmeseydi belki her şey farklı olurdu. Belki annem hâlâ hayatta olurdu. Babam da. Hayatımız bambaşka bir yerde, bambaşka bir düzende akardı. İhtimaller vardı. Çok fazla ihtimal… Ve ben hepsini, kendimi paralarcasına, defalarca düşündüm.
O gece…
Oğuz’un annemle kavga edip odasına kapanması. Uyuması. Sabaha karşı çıkan yangın. Ağır yaralanan bedenim. Ve Oğuz…
Onun yarası vücudunda değildi.
Yüreğine işlemişti.
Annemden özür dileyememişti. Gönlünü alamamıştı. Uzun süre tek kelime etmedi. Ve sonra bir gün, o cümleyi söyledi:
“Annem bana dargın gitti.”
O cümle Oğuz’un içine kazındı. Annemin ağzından “sana dargın değildim” lafını hiç duyamadığı için zamanla bu bir travmaya dönüştü. Bu yüzden biriyle ilgili ne hissediyorsa, nefret de olsa sevgi de olsa, saklamazdı. Söylerdi. Çünkü yarının garanti olmadığını herkesten iyi biliyordu.
Ama ben…
Ben ona bir daha böyle bir acı yaşatmayacaktım.
Ne pahasına olursa olsun.
Bu yüzden ne yapmam gerekiyorsa yapacaktım. Ve Oğuz’u, bu karanlıktan mümkün olduğunca uzak tutacaktım.
Telefonu elime aldım. Parmaklarım terliyordu. Emir’in adını bulup mesaj ekranını açtım.
“Avcının yeni avı ne zaman?”
Gönderdim.
Telefonu koltuğun yanına bıraktım. Bileğime kaydı gözüm. Ateş imgesi… Normalde bana güç verdiğini düşündüğüm o işaret, bu kez içimi rahatlatmadı. Aksine, sanki bileğimi yakıyordu. Tenimin altından alev alıyormuş gibi…
Bazı yangınlar alevle başlamazdı.
Bazıları sessizlikle başlardı.
Ve ben, çoktan yanmaya başladığımı hissediyordum.

Oğuz’dan …..

Evden çıktığımda soğuk havayı ciğerlerime kadar çektim. İçime dolan serinlik, kafamın içindeki karmaşayı biraz olsun susturur sandım ama olmadı. Ablamı o halde görmek… içimde tuhaf bir ağırlık bırakmıştı. Alnındaki bandaj, gözlerindeki yorgunluk… Hepsi bir şeylerin ters gittiğini bağırıyordu ama sormadım. Sormak istemedim. Çünkü biliyordum; Rüya bir şey saklıyorsa, üzerine gidildikçe daha çok kapanırdı.
O yüzden gözünün önünden çekildim.
Yine nefes alabileceğim tek yere gittim.
Erva’nın yanına.
Ama bu sefer kafeye değil. Bugün izinliydi. Ben de kendimi, evinin olduğu sokağın başında buldum. Uzaktan evine bakmak bile iyi geliyordu bana. Pencereleri, kapısı, sokağa düşen gölgesi… Sanki orada durdukça içimdeki gürültü biraz azalıyor gibiydi.
Bir süre öylece kaldım.
Sonra yürümeye başlamıştım ki dış kapı açıldı.
Ve Erva çıktı.
Mideme bir şey oldu. Açlık değildi bu. Ama sanki içimde onlarca kelebek aynı anda kanat çırpmaya başlamıştı. Bu kızı görünce neden böyle oluyordum, anlamıyordum. Kot ceketinin kapüşonunu başına geçirmişti. Koyu sarı saçları gizlenmişti ama onu tanımamak mümkün değildi.
İlerlemeye başladığında, arkasından gidip gitmemeyi düşündüm. Saplantılı biri sanmasını istemezdim. Ama ayaklarım beni dinlemedi. Çoktan peşine takılmıştım bile.
Boş sokakta, o önde, ben arkada yürüyorduk.
Biraz ilerleyince durdu. Siyah sırt çantasından bir paket çıkardı. Kedi maması. Eğilip boş mama kabını doldurmaya başladı. Yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. Onu izlerken zaman yavaşladı sanki.
Sonra o naif ama sivri sesi kulaklarıma doldu.
“Yalı kazığı gibi duracağına gel de suları doldur.”
Nasıl fark ettiğini anlamaya çalıştım. Bu kızın kafasının arkasında da mı gözü vardı? Başını çevirip, arkasında saklandığım arabaya baktı.
“Kendini deve kuşu mu sanıyorsun?” dedi.“O uzun boyunla o araba seni gizler mi sandın? Ayrıca saçlarını şapkayla gizleyince gerçekten seni tanımadım.”
Gülerek arabanın arkasından çıktım. Yanına ilerlerken çantasından bir şişe suyu bana doğru fırlattı. Havada yakaladım, kapağını açtım. Dizlerimin üzerine çöküp diğer kabı da doldurdum.
O an burnuma yine o koku geldi.
Beyaz sabun ve vanilya.
Gözlerim yavaşça kapandı.
“Kamp kursaydın,” dedi,“hatta sen ne yap biliyor musun? Direkt bize taşın. Boşuna evine gidip gelmekle uğraşma. Hımm, ne dersin?”
Alayla ona döndüm. Yeşil gözlerine baktım. O gözler… bana nefes aldırıyordu.
“Bu,” dedim,“senin dilinde benimle evlen demek mi oluyor?”
O da benim gibi alayla dilini şaklattı.
“Cehennem ol demekti.”
Yarım bir gülüş kaçtı dudaklarımdan.
“Sen iste,” dedim,“cennette olurum sana.”
Bir an durdu. Bakışları gözlerimde asılı kaldı.
“Bugün daha az maskarasın,” dedi.
Biraz daha yaklaştım.
“Dün,” dedim,“yağmurda bir kız tarafından fazla elektrik aldım. Bünyem alışık değil böyle şeylere, mazur gör.”
Dolgun dudağının kenarı kıvrıldı.
“Seni kül etmediğine dua et.”
Rüzgâr saçlarından birkaç tutamı havalandırdı. Elimi kaldırıp kulağının arkasına yerleştirdim.
“Etmediğini nereden biliyorsun,” dedim.“Belki kül etti… sonra da küllerinden yeniden doğdu.”
Gözlerini kırpmadan baktı bana.
“Şiirsel şiirsel konuşup edebiyat yapma,” dedi.“Suları doldur, kaytarma.”
Bakışlarını kaçırdı.
Gülerek önüme döndüm, kalan iki kabı da doldurdum. Sonra birlikte yürümeye başladık. Şapkamı çıkarıp bir adım önünde durdum. Şaşkınlıkla baktı.
“Ne yapıyorsun?”
Şapkayı kafasına geçirdim, ardından ceketin kapüşonunu da düzelttim.
“Soğuk almışsın,” dedim.“Gözlerin ve burnun kızarmış. Buna rağmen ince giyinmişsin. Hasta olup yataklara mı düşmek istiyorsun?”
Alayla güldü.
“Sen bakacaksan neden olmasın.”
Ellerimi saçlarından çekip yanaklarına koydum. Yavaşça okşadım.
“İste yeter,” dedim.“Tek bir sözüne bakar. Bunun için hasta olmana gerek yok.”
Elinin tersiyle beni itti.
Ve yürümeye başladı.
Hayır… yürümek değil.
Koşmaya başladı.
Arkasından ben de hızlandım.
Aklıma ablamın o günki sözü geldi:“Şimdi sürün bakalım. Çünkü arkasından çok koşacaksın.”
Bu kadar haklı olmasını beklemiyordum.
“Yavaş olsana!” diye seslendim.“Tamam, yine peşinden koşarım ama sen yine de biraz yavaş koş!”
Daha da hızlandı.
Ben de.
Koşarken zaman sanki durmuştu. Sokak, evler, dünya… her şey silinmişti.
O anın içinde sadece biz vardık.
Ve ilk defa, kalbimdeki ağırlık biraz olsun hafiflemişti.
Ona yaklaştığımda refleks gibi kolundan tuttum. Kaçmasına izin vermeden kendime doğru çevirdim. Mesafe bir anda kapandı. Soluklarımız birbirine karıştı. Nefesinin sıcaklığını hissettim. O an, etraf tamamen sustu sanki.
Yeşil gözlerine baktım.
Zaman…Zaman o bakışların içinde durdu.
İlk karşılaştığımız andaki o yabancılık yoktu artık. Gözleri kaçmıyordu. Saklanmıyordu. Olduğu yerde, bana bakıyordu.
Ellerini arkada tuttum. Kaçacak alan bırakmadım.
“Elini de bağladım,” dedim alayla.“Şimdi ne yapacaksın?”
Hiçbir şey yapmadı.
Sadece baktı.
Bu, beklediğimden çok daha etkiliydi.
Sonra gözlerini kısarak konuştu.
“Akıl sağlığından şüphelenmeye başladım.”
Kahkahayı tutamadım. Kafamı geriye attım. Sesim boş sokakta yankılandı. Tekrar yüzüne döndüğümde, etrafta kimsenin olmadığını fark ettim. O anın verdiği cesaretle eğildim.
“Kurtar şimdi kendini benden,” dedim.“Bakayım.”
Sanki bunu söylememi bekliyormuş gibi sırıtışı yayıldı yüzüne.
“İzle o zaman,” dedi sakince.“Ama canın yanacak.”
Isırmasını bekledim. Ya da ani bir hamle…Ama hiçbiri olmadı.
Bir anda bacak arama sert bir tekme geldi. Dengeyi kaybettim. Geri çekildim. Ardından kolumu ustaca çevirip beni dizlerimin üzerine indirdi. Nefesim kesildi. Yoğun bir acı dalga gibi yayıldı.
İki büklüm halde yerde kaldım.
Bir süre.
Sonra onun önümde durduğunu hissettim.
Başımı kaldırdım ve güldüm.
“Önünde diz çökmemi bu kadar istediğini bilseydim,” dedim,“eli boş gelmezdim. Tektaş şart oldu artık.”
Sert çehresi yumuşadı. Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“İyisin, iyisin,” dedi.“Canın o kadar da acımamış.”
İniltilerimi yuttum. Eli gerçekten ağırdı.
“Elin tenime değdi,” dedim sırıtıp,“tabii ki gülecektim.”
Elini uzattı. Önce yüzüne baktım. Sonra ince, güçlü parmaklarına.
“Sana itiraf etmeliyim,” dedim.“Sarı kanarya… fena halde çekiliyorum sana.”
Elini tuttum. Yardımıyla doğruldum.
“Elin ne ağırmış öyle,” dedim yürürken.“Çıtı pıtı haline aldandım, iki büklüm oldum.”
Yan yana yürümeye devam ettik.
“Ne o,” dedi,“şikâyet de mi başladı? Prensesimiz?”
Alayla ona döndüm.
“Umarım bu yeteneğini sadece bende kullanırsın,” dedim.“Karşı tarafa temas etmeni istemem.”
Durdu.
Bana döndü.
“Kafana da vurmamıştım,” dedi.“Keşke vursaydım. Belki şartellerin düzelirdi.”
Arsızca güldüm.
“Bir dahaki sefere onu da yaparsın artık,” dedim.“Dert etme. Ben ve vücudum sizin elinizden kutsanmaya hazırız, efendim.”
Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra ikimiz de aynı anda güldük.
O kahkaha, kararan havanın içine karıştı.Ve ben, ilk defa birinin yanında diz çökmüş olmanın bu kadar iyi hissettirdiğini fark ettim.

Rüya’dan

Elimdeki bütün bilgileri tekrar tekrar gözden geçiriyordum. Aynı fotoğraflar, aynı notlar, aynı ayrıntılar…Gözlerim artık ezberlemişti ama zihnim hâlâ bir boşluk arıyordu. Küçük bir detay. Kaçırılmış bir çatlak. Bir işaret.
Ama yoktu.
Ya da vardı da ben stresten göremiyordum.
Derken o düşünce, hiç davetsiz bir misafir gibi aklıma düştü.
Kendi ellerimle sardığım o yara.
Dövüşmediği her an kapıya bakışı.Sanki biri içeri girecekmiş gibi…Ya da çıkması gerekiyormuş gibi.
Onu zorla bu işin içine sürükleme fikri zihnimde dolaşmaya başladı.Belki de… belki de ben onu kendi içimde aklamaya çalışıyordum.
Bunu itiraf etmek zor geldi.
Ama düşünmeye devam ettim.
Önce bilekliği vermesi.Ardından çiçek göndermesi.
Bu bir ilgi miydi?Yoksa beni bir planın parçası hâline getirme çabası mı?
Derin bir of çektim. Ellerimi saçlarımın arasından geçirdim. Parmaklarım saç diplerimde dolaşırken düşüncelerim daha da karmaşık hâle geldi.
Ama öğrenecektim.
Emir’den hâlâ mesaj yoktu.
O yüzden fotoğraflara bakmaya devam ettim.Ama odağım sürekli kayıyordu. Çünkü o buz mavisi gözler…Her seferinde düşüncelerimi bölüyordu. Sanki bilinçli bir sabotaj gibi.
Düşüncelerimi bastırmak için telefonumu elime aldım.Müziği açtım.
Ses yükseldikçe zihnimdeki uğultu azaldı.
Gece inerken söner perde perde grubun rengiDerken başlar semada saltanatBen ağlarım gülerken…
Gözlerimi kapadım.
Mehtap uyanmışSeyr-ü sefada yıldızlarSiyaha yanmışBende fasıl fasıl dertAh o ne zalim bir yarmış…
Çalsın sazlar çalsın bu geceAlaturka başlasınVur usta tamburun tellerineHanendeler çağlasın…
Bir gülümseme yayıldı dudaklarıma.
“ Söyle be Sezen abla,” dedim kendi kendime,“kulaklarımız kutsansın.”
Tam o sırada telefon titreşti.
Bildirim.
Mesaja baktım.
“Yarın aynı saate seni alırım.”
İstemeden güldüm.
Demek başlangıç noktam belliydi.
Avcıyı, av konumuna getirecektim.
Onu içerden vuracaktım.
Tabii eğer bu işin içindeyse…
Ama değilse—Eğer zorla sürüklenmişse,Eğer kapıya bakışları bir kaçış ihtimaliyse…
O zaman ona ortaklık teklif edecektim.
Ama önce emin olmam lazımdı.
Bazı sorular, aceleye gelmezdi.Bazı insanlar, düşman mı yoksa müttefik mi olduklarını ancak karanlıkta belli ederdi.
Ve ben, sabırla beklemeyi çok iyi bilirdim.
Onu kendi ayaklarıyla karanlığa götürecektim.Zorlamadan. Tehdit etmeden. Kaçmasına sebep olmadan.
İnsan en çok, kendini güvende sandığında hata yapardı.
Maskesini indirtmek için acele etmeyecektim.Maskeler zorla çıkarıldığında altındakiler kapanırdı.Ben onun maskesini kendi elleriyle gevşetmesini istiyordum.
Sonra…sonra işler tamamen değişecekti.
Telefonu masaya bıraktım. Müziğin sesi hâlâ odadaydı ama artık kulağımda değildi. Zihnim tek bir çizgide ilerliyordu.Planlarım, satranç tahtasında yavaşça diziliyordu.
Yarın aynı saat.Aynı araba.Ama bu kez aynı roller olmayacaktı.
O beni alacağını sanıyordu.Ben ise onu bir eşiğe götürecektim.
İnsanlar karanlıktan korktuklarını söylerdi.Yalan.İnsanlar karanlıktan değil, karanlıkta kendileriyle karşılaşmaktan korkardı.
Pencereye yaklaştım. Camdan yansıyan siluetim bana yabancı gelmedi. Gözlerimde bir tereddüt yoktu. Sadece karar vardı.Bu noktadan sonra geri dönüş yoktu.
Eğer bu işin içindeyse,beni bir piyon gibi kullanmayı planlıyorsa…
O zaman avcı, avlandığını fark bile etmeden yere düşecekti.
Ama eğer zorlanıyorsa…Eğer kapıya her bakışı bir kaçış ihtimaliyse…
İşte o zaman roller yine değişecekti.
Ona bir çıkış gösterecektim.Ama bedelsiz değil.
Bileğime baktım.Ateş imgesi bu kez daha sakindi.Yanmakla tehdit etmiyordu, hatırlatıyordu.
Bazı yangınlar, her şeyi yok etmezdi.Bazıları gerçeği aydınlatırdı.
Masaya doğru yürüdüm.Dağınık duran kâğıtları, kenarları kıvrılmış fotoğrafları tek tek topladım. Her birini elime aldığımda, üzerlerine sinmiş ihtimallerin ağırlığını hissediyordum. Fazlalık değillerdi; ama şu an gözümün önünde olmamaları gerekiyordu.
Telefonu elime alıp müziği kapattım. Odaya bir anda çöken sessizlik, kulaklarımı değil, düşüncelerimi doldurdu. Artık kaçacak bir ses yoktu.
Odamın kapısını araladım. İçeri girdiğimde ışığı yakmadım. Alışkın olduğum karanlık, beni yadırgamadı. Dolabın önünde durup yukarı uzandım. Kimsenin bilmediği, sadece parmak uçlarımla yerini bulabildiğim gizli bölmeye kâğıtları ve fotoğrafları yerleştirdim.
Orada güvendeydiler.En azından şimdilik.
Ellerimi geri çektiğimde, sanki bir sırrı kilitlemişim gibi hissettim. Ama biliyordum; bazı sırlar kilit altında durmazdı. Sadece doğru zamanı beklerdi.
Yatağa geçtim. Sırtımı başlığa yasladım, tavana baktım. Gözlerimi kapatmadım. Zihnim hâlâ ayaktaydı.Yarın olacaklar, zihnimde çoktan başlamıştı bile.
Nefesim yavaşladı. Kalbim ise hâlâ tetikteydi.Uyumayacaktım belki. Ama dinlenmeye de ihtiyacım yoktu.
Bazı geceler uykuya değil, karara yatılırdı.Ve ben o kararı çoktan vermiştim.
Karanlık sessizdi.Ama ben değildim.
Karanlığa doğru atılan her adımda,insan ya kendini kaybederya da kendini bulurdu.
Hangisini seçeceğiniyarın öğrenecektim.
Gözlerim, dünün üzerimde bıraktığı yorgunluğa daha fazla direnemedi. Kapaklarım ağırlaştı; sanki her kırpışta biraz daha derine çekiliyordum. Düşüncelerim netliğini kaybetmeye başladı, kenarları bulanıklaştı.
Nefesim yavaşladı. Odayı dolduran karanlık, bu kez tehditkâr değildi. Aksine, üstüme örtülen ince bir örtü gibi usulca yaklaştı. Zihnim hâlâ uyanıktı ama bedenim artık söz dinlemiyordu.
Son bir an…Gözlerim yarıya kadar kapandı.Sonra tamamen.
Uyku, beni ani bir düşüşle değil; sessiz bir kabullenişle içine aldı.Ve ben, karanlığın içinde, yarına sakladığım tüm ihtimallerle birlikte sustum.
Önce sıcaklık vardı.
Uyurken bile hissedilen, kemiklerin içine işleyen bir sıcak. Battaniye fazla gelmiş gibi değildi; sanki hava kalınlaşmıştı. Nefes almak zorlaşıyordu. Göğsüm inip kalkıyordu ama içime dolan şey hava değildi.
Gözlerimi açmak istemedim.Açarsam bir şeyin yanlış olduğunu anlayacaktım.
Ama açıldı.
Tavanı gördüm. Normalde beyaz olan tavan, turuncuya çalıyordu. Işık sabit değildi; titriyordu. Sanki biri dışarıda bir şey sallıyordu. Gözlerimi kırptım. Rüyadaysam geçmesi gerekiyordu.
Geçmedi.
Burnuma bir koku doldu. Önce anlamadım. Sonra boğazım yandı. Midem kasıldı. Annemin mutfakta yemeği fazla yaktığında çıkan kokuya benzemiyordu bu. Daha ağırdı. Daha keskin.
“Anne…” dedim.
Sesim… çok küçüktü. Duvara çarpıp geri dönmedi bile.
Yatağın kenarına oturdum. Ayaklarımı yere indirdiğim an geri çektim. Halı sıcaktı. Normal sıcak değil. Can yakacak kadar. Parmaklarımı oynattım. Kalbim kulaklarımın içinde atıyordu.
Bu bir rüya olmalıydı.
Kapıya baktım. Kapı kapalıydı ama altından duman sızıyordu. İnce, gri bir çizgi gibi. Yavaş yavaş yayılıyordu. Duman hareket ediyordu. Canlı gibiydi.
Ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu. Kapıya doğru bir adım attım. Elimi uzattım. Kapı koluna dokunduğum an yandım. Çekildim. Avucum sızladı. Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlarsam nefes alamazdım.
“Baba…” dedim bu sefer.
Cevap gelmedi.
Koridordan çıtırtılar geliyordu. Evin içinden gelen seslerdi bunlar. Ama ev hiç böyle ses çıkarmazdı. Sanki duvarlar kırılıyordu. Sanki ev sinirlenmişti.
Tişörtümü elime sardım. Kapı kolunu tekrar tuttum. Kapıyı açtım.
Duman yüzüme çarptı.
Gözlerim yandı. Öksürdüm. Nefes almam gerektiğini biliyordum ama her nefes daha kötüydü. Koridor görünmüyordu. Sadece turuncu ışık ve gri bulutlar vardı.
Bir adım attım.Sonra bir adım daha.
Ayağım bir şeye takıldı. Halının kenarıydı. Neredeyse düştüm. Kalbim deli gibi atıyordu. “Buradayım” demek istedim ama sesim çıkmadı.
Sonra annemin sesini duydum.
“Rüya!”
Ses netti. Gerçekti. Rüyadaki sesler böyle olmazdı.
“Anne!” diye bağırmak istedim.
Boğazımdan sadece hava çıktı.
Koşmaya başladım. Dumanın içine. Alevlerin olduğu yere doğru. Çünkü annem oradaydı. Onu görürsem her şey düzelecekti. Çünkü anneler böyle zamanlarda her şeyi düzeltirdi.
Salona girdiğimde gözlerim yandı. Alevler duvarlara tırmanıyordu. Perdeler yoktu artık. Camdan dışarıyı göremiyordum. Mutfak tarafı alev alevdi.
Annem oradaydı.
Babam da.
İkisi de bana bakıyordu.
Ama gelmiyorlardı.
Annemin yüzü ter içindeydi. Saçları dağılmıştı. Babamın gömleği yanmıştı. Babam kolunu annemin önüne koymuştu. Beni korur gibi değil… onu korur gibi.
“Gelme!” dedi annem.
Sesi titriyordu.
“Dur!” dedi babam.
Duramadım.
Bir adım attım. Isı yüzümü yaktı. Geri çekildim. Alevler aramızdaydı. Babam bana doğru uzandı ama eli bana ulaşmadı.
“Kapıyı aç!” diye bağırdı.“Geri dön!”
Annem bana baktı. Gülümsedi.
O gülümseme… yanlış bir gülümsemeydi. Korkudan yapılmıştı.
“Biz buradayız,” dedi.“Korkma.”
Korktum.
Bir şey büyük bir gürültüyle çöktü. Ev sarsıldı. Alevler yükseldi. Babam annemi kendine çekti. Annemin eli babamın kolundaydı. Gözleri benden ayrılmadı.
Ben bağırıyordum. Ama sesim yoktu.Ayaklarım yere yapışmıştı.
Sonra biri beni arkadan tuttu.
Sert. Aceleyle. Oğuz.
Beni evden çıkarmaya çalışıyordu.Kollarımı savurdum.
“Bırak!” dedim.Ama sesim yine çıkmadı.
Merdivenler. Soğuk hava. Çığlıklar. Sirenler.
Evin önündeydik.
Arkamı döndüm.
Ev yoktu.
Alev vardı. Duman vardı. İnsanlar vardı.
Ama annem yoktu.Babam yoktu.
O an uyandım.
Yatakta. Ter içinde. Çığlık atarak.
Göğsüm yanıyordu. Nefes alamıyordum. Bileklerim titriyordu.
Ve ben bu gece,rüyadan değil…Aylar son yine aynı kabusu görerek uyanmıştım.
Bedenim hâlâ kabusun içindeydi.Uyanmıştım ama çıkamamıştım.
Titriyordum. Bu titreme soğuktan değildi; gecenin içimde bıraktığı izdendi. Pencereden sızan solgun sabah ışığı odanın duvarlarında geziniyordu. Gün başlıyordu ama benim içimde hâlâ yangın vardı.
Yataktan kalktım. Ayaklarım yere değdiği an gerçeklik omuzlarıma çöktü. Banyoya neredeyse koşarak girdim. Üzerimde ne varsa çıkardım; düşünmeden, bakmadan, rastgele attım. Aynada kendime bakmadım. Bakarsam çökecektim.
Duşa girdim.Musluğu çevirdim.
Soğuk su omuzlarımdan aktığında irkildim. İstediğim buydu. Soğuk. Sert. Gerçek.Sıcak bunaltıcıydı. Sıcak tehlikeliydi. Sıcak… ölümcüldü.Bedenim de bilirdi bunu. Hiç sevmezdi.
Soğuk su altında bir süre hareketsiz kaldım. Nefesim yavaşladı. Kalbim hâlâ hızlıydı ama artık kontrol edilebilirdi. Ta ki titremeye başlayana kadar. Parmaklarım uyuştuğunda musluğu kapattım.
Bornozu üzerime geçirdim.
Saçlarımdan damlayan sular seramik zemine düştü. Aynaya baktım.Karşımda titreyen ama ayakta duran bir kadın vardı.
Gözlerinde ateş vardı.Ve onun altında, çok daha derinde, bir korku…Bir kez daha sevdiğini kaybetme korkusu.
Ama o korku beni yıkmıyordu.Beni ayakta tutuyordu.
Saçlarıma havluyu doladım. Morarmış göz altlarıma serum sürdüm. Parmaklarım alışkanlıkla hareket ediyordu.
Oyun başlamıştı.Ve ben de başlamıştım.
Yüzüme nemlendiriciyi sürdüm. Saçlarımı kuruttum. Mezarlığa gidecektim; makyaj yapmadım. Açık bıraktım saçlarımı. Olduğum gibi.
Odaya geçtim. Dolabı açtım. Siyah gömlek. Siyah kumaş pantolon. Masadan deri ceketimi ve büyük çantamı aldım. Üzerime geçirdim. Spor ayakkabılarımı giydim.
Evden çıktım.
Asansör aşağı inerken telefona baktım.08.40.
Arabama bindim. Mezarlığa giden yolu ezbere biliyordum. Her virajı, her ışığı. Çiçekçinin önünde durdum. Hep durduğum yerde.
İçeri girdim.
Annem için beyaz gül.Anneannem için karanfil.Babam için menekşe.
Babam menekşeyi severdi. Annemin kokusunu belki oradan alır diye… hep ona alırdım.
Mezarlık yürüyüş mesafesindeydi. Islak yolda ağır ağır yürüdüm. Mezarlığın kapısından içeri girerken içimden dua etmeye başladım. Kelimeler fısıltı gibiydi.
Ailemin mezarlarının önüne geldiğimde burnumun direği sızladı. Göğsümdeki kalp… özlemden ağrıyordu artık.
Ağladım.Tutmadım kendimi.
Önce anneannemin mezarının önünde durdum.
Aysel AktaşDoğum: 05.05.1941Ölüm: 01.05.2021
Karanfilleri bıraktım. Sessizce.
Sonra babamın mezarına geçtim.
Akif SarmaşıkDoğum: 02.07.1965Ölüm: 09.02.2010
Menekşeleri indirirken gözyaşlarım arttı. Ellerim titredi.
En son…Annem.
Adımlarım ağırlaştı. Sanki gücüm tükeniyordu.
Melek SarmaşıkDoğum: 28.04.1970Ölüm: 09.02.2010
Beyaz gülleri bıraktım. Dizlerimin bağı çözüldü. On altı yaşındaydım öldüklerinde. On yıl geçmişti. Ama acı… her gün büyüyordu.
Büyüdükçe onların yokluğuna daha çok ihtiyaç duyuyordum.
Anneannem bize bakmıştı. Sonra o da gitmişti. Hayatımdaki herkes… hızla benden kopmuştu.
Hıçkırıklarımı tutamadım ve onlarla olan anılarım tek tek gözlerimin önünden akmaya başladı.
Ve bayram geldi aklıma.

2009 – İstanbul

Aynanın karşısında saçlarımı toplamaya çalışıyordum. Kapı çalındı.
“Gel,” dedim.
Babam girdi. Saçlarımı bıraktım, koşup sarıldım. Saçlarıma bir öpücük kondurdu.
“Nöbetin bitti mi baba?”
“Bitti,” dedi.“Benim deniz gözlü güzel kızım.”
Ellerimi tuttu. Nasırlı elleriyle beni aynanın önüne getirdi. Tarağı aldı, saçlarımı yavaşça taradı. Ördü. En sona bileğindeki annemin siyah tokasını taktı.
“Mis gibi kokuyorsun,” dedi.
Elini öptüm.“Ramazan Bayramın mübarek olsun.”
Avucuma bir öpücük kondurdu.“Daha çok bayramlarımız olsun.”
Daha sonra yüzüne bakmaya başladım. Gözlerimi kıstığımda o da gözlerini kıstı, baş ve işaret parmağımı havaya kaldırarak birbirine sürttü.“Bayram harçlığı baba?”
Gülümsedi, yeni aydınlanmış gibi cebinden elli lirayı verdi.“Uykusuzum kızım, ne yaptığımı ben de bilmiyorum.”
“Hazırsan çıkalım, annen ve kardeşin bizi bekliyor,” dediğinde tam kapıdan çıkacakken fotoğraf makinemi ve sırt çantamı yatağımın üzerinden alıp odadan çıktık.
Annem kapının önündeydi. Oğuz’un elini tutuyordu. Siyah elbisesiyle çok güzeldi. Mavi gözlerine çektiği siyah kalem ve alttan yaptığı dağınık topuzla çok güzeldi.
Koşarak bayramını kutladım. Menekşe kokusu üstüme yayılırken poşeti verdi. Çikolata, iki yüz lira… ve onun çok sevdiğim saati.
Ardından Oğuz’a döndüm ve elimi uzattım.“Ben senin ablanım.”
“Elini öpersem para verecek misin?”
Çantamdan çıkardığım yirmi lirayı çıkarınca elimi öptü. Parayı vererek,“el öpenlerin çok olsun yavrum,” dediğimde annem ve babam gülerken Oğuz,“doğru, sen artık kartlaştın, eli öpülecek yaşa geldin, yakında yaşlı tontoş olacaksın,” dedi.
Ayakkabılarımı giyerek,“en azından aptal bir velet olmayacağım,” dediğimde annem bana gözlerini belirtti. Omuz silkerek,“küçük veleti de uyar o zaman,” diyerek koşarak arabaya doğru ilerlemeye başladım. Arka tarafa binerek emniyet kemerimi taktım. Ardından annem ve babam da yerlerine geçince Oğuz’un emniyet kemerini de taktım; salak hâlâ öğrenmemişti.
Babam yine her zamanki gibi aynı şarkıyı açıp anneme bakarak söylemeye başladı ve biz de ona eşlik ettik.
Endamın yeterGözlerin yeterUğramasın sanaNe hüzün ne de keder
Kalbim senden, senden vazgeçmeyecekKorkma, içimde aşkın hiç bitmeyecek
Eğer istersen sonsuza dek sürecekİnan bu adam hep seni, seni sevecek
Gönlüm senden, senden vazgeçmeyecekKorkma, içimde aşkın hiç bitmeyecek
Eğer istersen sonsuza dek sürecekİnan bu adam hep seni sevecek.
Şarkı bittiğinde araba sessizliğe gömülmüştü. Babamın sesi hâlâ kulaklarımdaydı ama artık söyleyen yoktu. Annem ön koltukta başını cama yaslamış, gözlerini kapatmıştı. Oğuz arka koltukta emniyet kemeriyle oynamayı bırakmış, nadiren olduğu kadar sakindi. Ben camdan dışarı bakıyordum; İstanbul bayram sabahına uyanıyordu.
O an hiçbir şeyin bitebileceğini bilmiyordum.Bilmiyorduk.
Mezarlıkta rüzgâr hafifçe esti. Şimdi o rüzgâr, yıllar öncesinden kopup gelen bir hatıra gibi saçlarımı kıpırdattı. Gözlerimi kapattım. Bayram sabahının sıcaklığıyla bugünün soğuğu içimde birbirine karıştı.
Babamın sesi, annemin kokusu, Oğuz’un çocukça söylenmeleri… Hepsi aynı anda içime doldu. Göğsüm sıkıştı. Nefes almak zorlaştı ama bu sefer kaçmadım. Kaçmak istemedim.
Çünkü acı, hatırlamanın bedeliydi.Ve ben hatırlamak istiyordum.
Gözlerimi açtım. Mezar taşları yine karşımdaydı. İsimler yerli yerindeydi. Tarihler değişmiyordu. Değişen tek şey bendim. On altı yaşındaki o kız çocuğu artık yoktu; yerine ayakta durmayı öğrenmiş, düşe kalka yürümüş bir kadın vardı.
Ve ben hâlâ oradaydım.Onların arasında.Onların yokluğunda.
Mezarlarına baktıkça özlem içimde kabardı. Her nefes alışımda biraz daha ağırlaştı. Annem, babam… Eğer hayatta olsalardı, hiçbir şey bu kadar zor olmazdı. Bu kadar yalnız kalmazdım. Kendimle, korkularımla, bu karanlıkla tek başıma mücadele etmek zorunda kalmazdım.
“Keşke onlarda şimdi yanımda olsalar dı” diye düşündüm.Sonra sustum. Çünkü imkânsızı istiyordum.
Tam o sırada arkamdan ince bir ses duydum.
“Abla…”
Başımı çevirdim. Küçük bir çocuktu. Elinde buruşturulmuş bir mendil vardı. Tereddütle bana yaklaştı, sonra mendili uzattı.
“Al abla,” dedi.“Gözyaşlarını silersin.”
Bir an donakaldım. Elini biraz daha ileri uzattı. Mendili aldığımda yüzünde utangaç ama içten bir gülümseme belirdi.
“Ağlama,” dedi sonra.“Ailen seni böyle görünce onlar da üzülür.”
Boğazım düğümlendi. Ona küçük bir tebessüm verdim. Başını salladı, sonra arkasını dönüp koşarak uzaklaştı. Küçük ayak sesleri mezarlığın sessizliğinde kayboldu.
Mendille gözlerimi sildim. Kumaşın arasına sinmiş koku burnuma doldu. Tanıdık değildi ama huzur vericiydi. İçimdeki sarsıntıyı yavaş yavaş yatıştırdı.
Ellerimi dizlerimin üzerine koydum .Başımı eğdim. Dudaklarımdan sessiz bir fısıltı döküldü. Ne tam bir dua, ne tam bir cümleydi. Daha çok içimde birikenlerin dışarı sızması gibiydi.
“Ben buradayım,” dedim.“Dayanıyorum.”
Bir süre daha öylece kaldım. Zaman ağır ağır aktı. Sonra derin bir nefes aldım. Ayağa kalktım. Omuzlarımı geriye attım; sanki görünmeyen bir yükü düzeltir gibi.
Gitme vaktiydi.
Arkamı döndüm ama birkaç adım sonra durup tekrar baktım. Annemin beyaz gülleri rüzgârda hafifçe sallanıyordu. Babamın menekşeleri toprağa daha sıkı tutunmuş gibiydi. Anneannemin karanfilleri ise her zamanki gibi dimdikti.
Gülümsedim.Küçük, yorgun ama gerçek bir gülümseme.
Sonra yürümeye başladım.Çünkü hikâye bitmemişti.Sadece şekil değiştirmişti…
Eve adımımı attığım anda üzerimdeki ağırlık yavaş yavaş çözülmeye başladı. Çantamı ve ceketimi askılığa astım. Kapıyı kapatırken içeriden gelen takırtılar kulağıma çarptı. Mutfaktan geliyordu. Kaşlarım kendiliğinden çatıldı.
Mutfak kapısından içeri girdiğimde gördüğüm manzara iç çekmeme neden oldu. Oğuz… ve un. Her yerde. Tezgâh, yerler, dolap kapakları… Sanki mutfaktan bir savaş geçmişti de tek sağ kalan kendisiydi. Üzerindeki tişört bile beyaza dönmüştü.
“İçinden geçmişsin mutfağın,” dedim.
Bana döndü. Gözlerini kocaman açtı. O bakışı tanıyordum. Yavru köpek bakışıydı bu. Birazdan gelecek olan isteğin habercisi.
“Ablaaam… canım ablam…” diye söze girince saçlarımı tepemde toplamaya başladım.
“Geveleme,” dedim. “Söyle. Sonra yalakalık yaparsın.”
Gülümsedi, yanıma gelip saçımın tepesine minik bir buse kondurdu.“Abla ya… bana yardım et. Kurabiye yapmaya çalışıyorum ama bir şeyler olmuyor.”
Mutfaktaki acınası hâle bir kez daha baktım.“Ederim,” dedim, “ama bu rezilliği sonra hemen temizleyeceksin.”
Başını hızla salladı.“Ne istesen… ama yardım et.”
Kabın içine baktım. Tel kadayıf. Tahin.Sırıttım.
“O kıza mı yapacaksın?” dedim.
Yanıma yaklaşıp gözlerini kısarak baktı.“Nereden anladın?”
“Sen tahin sevmezsin,” dedim. “Tahin sevmeyen biri neden tahinli kurabiye yapsın ki?”
“Sen gazeteci değil polis falan ol abla,” dedi.
Abartma der gibi baktım.“Nerede takıldın?”
“En başından başla ama,” dedi. “Sen elini sürme. Sadece söyle. Çünkü ben yapacağım. Adı Erva.”
Elimi kaldırıp ensesine hafifçe vurdum. Unlu elinin tersiyle ensesini kapattı.“Abla ya! Zaten dayak makinesine döndüm. Sadece tarifi söyle.”
Fırının derecesini ayarladım. Dolaptan yumurtaları çıkardım.“Çekmeceden ceviz içi ve kabartma tozu çıkar,” dedim.
En alt raftan bulup çıkardı.“Yumurtaları kır,” dedim, “bir bardak şekerle iyice karıştır.”
Yapmaya başladı. Ona bakarken gülümsememi tutamadım. Şimdiden mum gibi olmuştu. Bir abla için gurur anıydı bu.
“Bir bardak tahin,” dedim, “ceviz ve tel kadayıfı da ekle.”
Ne söylediysem eksiksiz yaptı. Kalan malzemeleri, ölçüleri, detayları tek tek anlattım. Ben sadece izledim. Elinin yatkınlığı vardı; kabul etmek lazımdı. Ama mutfak için aynı şeyi söyleyemezdim.
Telefondan bir müzik açtım. Arka fonda çalmaya başlayınca Oğuz’un hızı arttı. Ritme fazla kaptırmıştı kendini.
Ağlamadan ayrılık olmaz, hatıralar uslu durmazKalanlar gideni gönlünde taşır, aşk sevene yük olmaz
Biz böyle bilir böyle yaşarızo da biliyor(Ooh, ooh) o da seviyor(Ooh, ooh) bile bile kafa tutuyor aşka, gözü kara
O yine bildiğini okuyorÇiçek gibi tazecik, kıymetli bi tanecikAna sütü gibi tertemizDudu dudu dilleri, lıkır lıkır içmeliGözleri derya deniz.
Şarkıyla birlikte o da daha hevesliydi. Unutmuştu etrafı. Sadece kurabiyeye odaklanmıştı. O an onu izlerken içimde yumuşak bir şey kıpırdadı. Küçük şeyler… insanın kalbini tutan şeylerdi aslında.
Kurabiyeleri fırına koydu. Sonra bana dönüp gülümsedi.
“Şimdi,” dedim kollarımı kavuşturup, “boş durma. Kirlettiğin mutfağı hemen temizlemeye başla.”
Oğuz’un yüzü bir anlığına asıldı ama hemen toparlandı. Süngerle tezgâha uzanırken mırıldandı.
“Tamam… temizlerim.”
Sesindeki gönülsüzlüğe rağmen itiraz etmedi. Ben de ona bir şey demedim. Mutfağın ortasında durup onu izledim. Omuzları hafif düşüktü ama hareketleri kararlıydı. Bir şeyi başarmaya çalışırken hep böyle olurdu. Çocukluğundan beri.
Fırından yayılan koku yavaş yavaş mutfağın havasını değiştirmeye başladı. Tahin, ceviz ve kadayıf… Bir bayram sabahını hatırlatacak kadar tanıdıktı. O koku, içimde bir yere dokundu. Fark etmeden derin bir nefes aldım.
Oğuz tezgâhı silerken bana yan gözle baktı.“Oldu mu sence?” diye sordu.
“Olacak,” dedim. “Sabırlı olursan olur.”
Başını salladı. O an yüzündeki ifadede Erva’dan çok başka bir şey vardı. Kabul edilme isteği. Onaylanma ihtiyacı. Birine iyi gelme çabası.
Fırının camına yaklaşıp içeri baktı.“Beğenmezse?” dedi bu kez daha alçak bir sesle.
Omzumu tezgâha yasladım.“Beğenmezse de dünya yıkılmaz,” dedim. “Ama sen elinden geleni yapmış olursun.”
Sustuk. Sadece müzik ve fırının içinden gelen hafif çıtırtılar vardı. Oğuz tekrar temizliğe döndü. Bu sefer daha dikkatliydi. Unları silerken bile sanki iz bırakmamaya çalışıyordu.
Ben de o sırada mutfak masasının kenarına oturdum. Parmaklarımı masanın soğuk yüzeyinde gezdirdim. Ev… hâlâ evdi. Eksik, yarım, bazen sessiz ama yine de ayakta duran bir yer.
Kurabiyeler pişerken zaman yavaşladı. İçimdeki ağırlık sabahki kadar keskin değildi artık. Mezarlıktaki sessizlik, çocuğun verdiği mendil, Oğuz’un mutfağı birbirine karıştıran hâli… Hepsi üst üste binmişti ama bu kez beni boğmuyordu.
Fırının zili çaldığında Oğuz irkildi.“Yandı mı?” dedi panikle.
Gülümsedim.“Hayır,” dedim. “Tam zamanında.”
Tepsiyi çıkarırken yüzüne sıcak bir buhar vurdu. Kurabiyelere baktı. Gözleri parladı.“Gerçekten oldu,” dedi fısıltıyla.
Oğuz tepsiyi mutfak tezgâhına bıraktı. Kurabiyeler hâlâ sıcaktı. Üzerlerinden ince ince buhar yükseliyordu. Birini dikkatlice kopardı, elinde evirip çevirdi. Sanki karar vermesi gereken çok önemli bir şey varmış gibi.
Sonra bana döndü.
“Abla…” dedi.
Bakışlarından belliydi. Yine bir şey isteyecekti ama bu kez sesi daha temkinliydi. Sanki reddedilmekten korkuyordu.
“Bir tadına bakar mısın?” diye ekledi.
Yerimden kalkmadım. Ona baktım. Elindeki kurabiyeyi bana doğru uzatmıştı. Gözlerinde çocukça bir beklenti vardı. Onaylanmak isteyen bir çocuk gibi.
“Ben mi?” dedim.
Başını salladı.“Evet. Sen bakmadan ben gönderemem.”
Tezgâha doğru yürüdüm. Kurabiyeyi elinden aldım. Sıcaktı. Parmak uçlarım yandı ama bırakmadım. Küçük bir ısırık aldım.
Tadı… beklediğimden iyiydi.
Tahin ağır değildi. Kadayıf kıtırdı. Ceviz yerindeydi. Her şey olması gerektiği gibiydi. Bir an için gözlerimi kapattım. Farkında olmadan.
Oğuz’un sesi beni kendime getirdi.“Nasıl?” dedi.
Gözlerimi açtım. Ona baktım. Gülümsemedim hemen. Bilerek bekledim. Onu biraz daha germek istedim.
“Yenebilir,” dedim sonunda.
Yüzü bir anda düştü.“Yani… o kadar mı?”
Gülmemek için kendimi zor tuttum. Bir ısırık daha aldım.“Şaka yapıyorum,” dedim. “Gayet güzel olmuş.”
Omuzları bir anda gevşedi. Derin bir nefes verdi.“Allah’ım şükür,” dedi. “Kalbim duracaktı.”
Kurabiyeyi tamamen bitirdim. Elimde kalan kırıntıları avucuma silkerken,“Erva beğenir,” dedim. “Eminim.”
Bir an sustu. Sonra hafifçe başını eğdi.“Beğenmezse de… beğenir ya,” dedi.
Sesindeki o küçük tereddüt, kelimelerin arasına sıkışıp kalmıştı. Kendine güvenmekle çekinmek arasında bir yerde duruyordu. Kurabiyeyi kutuya yerleştirirken elleri bir an durdu, sonra yeniden hareket etti. Sanki yaptığı şeyden çok, sonucu düşünüyordu.
“Sen fazla düşünüyorsun,” dedim. “Birini düşünerek yapılan şey nadiren kötü olur.”
Başını kaldırdı. Bana baktı.“Bunu not alıyorum,” dedi. “İlerde başıma iş açarsa sorumluluk sende.”
Gülümsedim. Kutuyu çantasına koydu. Fermuarı kapattı. Sanki bir karar
Mutfakta kısa bir sessizlik oldu. Çalan müzik arkada hafifçe akıyordu. Kelimeler gereksizdi.
“Git artık,” dedim. “Kurabiyeler soğumadan.”
“Gidiyorum,” dedi ama yerinden kıpırdamadı.
Sonra aniden yanıma gelip saçlarımı dağıtmadan başımı göğsüne yasladı. Kısa. Sessiz. Çocuksu bir sarılma.
“Teşekkür ederim,” dedi.
“Ne için?”
“Beni ciddiye aldığın için.”
Geri çekildi. Kapıya yöneldi. Ayakkabılarını giydi. Çıkmadan önce arkasına döndü.
“Beğenirse…” dedi, durdu.“İlk sana söylerim.”Ve nedense içimden geçirdim:
Bazı şeyler beğenilmek için değil,denendiği için anlamlıydı.
O gitmişti.
Kapının kapanma sesi evin içinde kısa bir yankı bırakmış, sonra her şey yeniden yerine oturmuştu. Ama mutfak… mutfak hâlâ oradaydı. Dağınık, unlu, yarım kalmış bir savaş alanı gibi. Tezgâhın üzerinde izler, yerde ayak seslerinin bıraktığı beyaz lekeler, havada hâlâ fırından çıkan kurabiyelerin sıcak kokusu.
Müzik çalmaya devam ediyordu.Sanki biri durdurmayı unutmuştu.Ya da ben bilerek dokunmamıştım.
Kollarımı sıvadım. Kumaş bileklerime doğru çekilirken içimde bir kararlılık belirdi. Temizlik her zaman iyi gelirdi bana. Düşünmeden yapılan, düzenle iyileşen bir şeydi bu.
Tezgâhın kenarından başladım. Islak bezin sesi, seramiğin üzerinde kayarken müzikle karıştı. Un izleri yavaş yavaş silindi. Her geçişte biraz daha ferahladım. Sanki sadece mutfağı değil, kafamın içini de toparlıyordum.
Bardakları lavaboya dizdim. Kabı, kaşığı, ölçü bardaklarını… Hepsi yerini bekliyordu. Akan suyun sesi kulaklarımı doldurdu. Köpük ellerime bulaştı. Parmaklarım otomatikti ama zihnim değildi.
Oğuz’un az önceki hâli gözümün önüne geldi. Telaşı, heyecanı, saklamaya çalıştığı umut. İçimde yumuşak bir şey kıpırdadı. Onun büyüdüğünü görmek… hem gurur verici hem de ürkütücüydü.
Yerdeki unları süpürürken durdum. Bir an. Süpürge elimde, müzik fonda, ev sessiz.
“Hayat,” dedim içimden,“ne ara bu kadar sorumluluk dolu oldu?”
Cevap gelmedi. Ama sorun da değildi.
Çöpleri çıkardım. Pencereyi açtım. Soğuk hava içeri doldu. Kurabiye kokusuna karıştı. Temizliğin o tanıdık ferahlığı yayıldı mutfağa.
Son bir kez etrafa baktım. Artık her şey yerli yerindeydi. Tezgâh parlak, zemin temiz, masa boştu.
Müzik hâlâ çalıyordu.
Bir sandalyeye oturdum. Derin bir nefes aldım. Omuzlarım biraz gevşedi.
Yalnızdım.
Ama bu yalnızlık, ağır değildi.Sadece sessizdi.
Ve bazen… sessizlik, insanın kendine en çok yaklaştığı yerdi.
Temizliği bitirdiğimde mutfakta ağır bir sessizlik kaldı. Tezgâhlar silinmişti, yerdeki un izleri yok olmuştu ama içimdeki dağınıklık hâlâ duruyordu. Telefonumu prize taktım. Ekran karardı, ben de kendimle baş başa kaldım.
Banyoya geçtim. Ellimi yüzümü soğuk suyla yıkadım. Suyun tenime çarpması iyi geldi. Bir anlığına düşüncelerim sustu. Havluyla yüzümü kuruladıktan sonra nemlendiriciyi avuçlarıma aldım. Yavaşça, bastırmadan, sanki kendimi sakinleştirirmiş gibi sürdüm
Yüzümü yıkadıktan sonra bir süre lavabonun kenarına tutundum. Su damlaları kirpiklerimden aşağı süzülürken başımı kaldırmadım. Aynaya bakmak için acelem yoktu. Önce nefesimi dengelemem gerekiyordu. Avuç içlerimi yüzüme bastırdım. Soğuk su tenimde dolaşırken içimdeki uğultu yavaş yavaş geri çekildi.
Havluyla yüzümü kurularken hareketlerim yavaştı. Acele etmiyordum. Nemlendiriciyi aldım, parmak uçlarımla yanaklarıma, alnıma, çeneme yaydım. Dokunuşlarım yumuşaktı ama kararsız değildi. Sanki kendime, “buradayım” diyordum. Aynadaki kadının gözleri hâlâ yorgundu ama dağınık değildi artık.
Odaya geçtim.
Dolaptan siyah elbiseyi çıkardım. Askıdan alırken kumaşın ağırlığı avucumda kendini hissettirdi. Elbiseyi giymeden önce bir an durdum. Sırtımı aynaya dönüp omuzlarımı gevşettim. Sonra elbiseyi başımdan geçirdim. Kumaş tenime değdiği an içimde tuhaf bir sakinlik yayıldı. Elbise bedenime oturdu. Ne fazla iddialıydı ne de geri planda kalıyordu. Olduğu gibiydi. Benim gibi.
Çorapları giyerken yatağın kenarına oturdum. Desenler bacaklarımda ince bir gölge gibi durdu. Ayağa kalktım, çizmeleri geçirdim. Tabanları yere bastığında çıkan o tok ses… Güven vericiydi. Ayağım yere sağlam basıyordu. Bu önemliydi.
Saçlarımı taramadım. Sadece parmaklarımı aralarından geçirdim. Dalga dalga omuzlarıma döküldüler. Açık bıraktım. Saklanacak bir şeyim yoktu.
Makyaj masasına oturduğumda oda sessizdi. Siyah göz kalemini elime aldım. Göz kapaklarımın üzerinden geçerken bakışlarım belirginleşti. Ne sertleştirdim ne yumuşattım. Olduğu gibi bıraktım. Sonra kırmızı ruju aldım. Dudaklarımı boyarken elim titremedi. Bu bir süslenme değildi. Bu bir duruştu.
Ayağa kalktım. Aynaya baktım.
Karşımda duran kadın… yorgundu, evet. Ama dağılmamıştı. Kırılmamıştı. İçinde hâlâ ateş vardı ve onu saklamıyordu.
Kabanı aldım. Henüz giymedim. Kolumda durdu. Kapıya yönelmeden önce bir kez daha aynaya baktım.
Hazırdım.
Telefonun dolduğunu görünce fişten çektim. Ekranı bir anlığına karardı, sonra avucumda ağırlaştı. Kasanın soğukluğu tenime değdi. Hiç bakmadan, kilidini açmadan kabanımın cebine attım. Orada durması yeterliydi. Şu an kimseye ulaşmam gerekmiyordu, kimsenin de bana ulaşmasına.
Kabanı omuzlarıma aldım. Ağırlığı sırtıma çökerken elbisenin üzerine kapanışı, beni dış dünyadan ayıran ince bir sınır gibiydi. Önünü iliklemedim. Sadece yakasını düzelttim. Aynadaki yansımamda artık evin kadını yoktu; dışarı çıkmaya hazır, kendi içine toplanmış biri vardı.
Işığı kapattım. Odanın sessizliği arkamda kaldı. Kapıya doğru yürürken adımlarım netti, tereddütsüzdü. Telefon cebimdeydi, kalbim yerindeydi. Bu gece, geçmişle değil; kendi ayak seslerimle yürüyordum.