11. bölüm · Vuslat
BÖLÜM 11:ZİNCİR
Hayat bir bulmacaya benziyordu.Ama bazı parçalar vardı ki… çözmek yıllar sürüyordu.Bazen ise bulmacayı çözmeye çalışırken kendini hiç ait olmadığın bir resmin içinde buluyordun.Şu an olduğu gibi.Gözlerim kapalıydı ama bilincim yavaş yavaş yüzeye çıkıyordu. Sanki derin bir suyun altından yukarı doğru çekiliyordum. Bedenim ağırdı… öyle ağırdı ki sanki üzerime görünmez bir yük bırakılmıştı.Boynumda hâlâ ince bir karıncalanma vardı.
Elektrik.
Bir anda zihnimde o an parladı. Polis arabası… boynuma değen şey… ve sonra kararan dünya.Göz kapaklarımın üzerinde sanki ölü toprağı vardı. Biraz daha zorlasam açılacaklardı ama… açılmıyordu. Bedenim bana ait değilmiş gibiydi.Üşüyordum.Altımda yattığım zemin ise öylesine sertti ki kemiklerime kadar batıyordu. Sanki soğuk bir taşın üzerinde yatıyordumBileklerim…Bileklerim sızlıyordu.Yavaşça nefes aldım. Sonra bütün gücümü göz kapaklarımda topladım.Ve gözlerimi açtım.
Önce her şey buğuluydu. Sarı bir ışık titriyor gibiydi. Gözlerim birkaç kez kırpıştı. Görüşüm yavaş yavaş netleşmeye başladı.Bulunduğum yer… eski bir evdi.Duvarların boyaları dökülmüş, yer yer sıvalar çatlamıştı. Tavanın ortasından sarkan cılız sarı bir ampul vardı ama o ışık kendi etrafını bile doğru düzgün aydınlatamıyordu.Yerde eski, solmuş bir halı duruyordu.Köşede tekli bir koltuk.Sağ tarafta… yırtık bir perdeyle kapatılmış bir pencere.Pencerenin yanında siyah bir saat.Gözlerim istemsizce saate kaydı.Dokuzu beş geçiyordu.Kaşlarım çatıldı.
En son telefona baktığımda saat beşi kırktı. Oğuz’a mesaj atmak üzereydim.Oğuz…Kalbim bir an sıkıştı.Acaba şimdi ne yapıyordu? Ona haber vermediğim için merak etmiş miydi?Gözlerimi saatten çekip doğrulmaya çalıştım.Ama o anda…Bir şey beni anında olduğum yere çiviledi.Ayak bileğim.Ve ellerim.Zincirlenmişti hemde duvara.Bir an nefesim kesildi.Gözlerim aşağıya indi. Metal zincirler bileklerimi sarıyordu. Ayağa kalkmaya çalıştığım anda metal gerildi ve sert bir ses çıktı.Kalbim hızla atmaya başladı.
Hemen kurtulmaya çalıştım. Zincirleri çekiştirdim. Bileklerimi döndürdüm.Metal derime sürtündü.Ama kurtulamadım.Daha fazla zorladım.Ve o an bileğimde ince bir sıcaklık hissettim.Aşağı baktım.İnce bir çizgi halinde kan akıyordu.Durdum.Derin bir nefes aldım.Hayır.Kendime zarar verirsem… kendimi koruyamazdım.Başımı kaldırıp karşımdaki ahşap kapıya baktım.Boğazımdaki düğümü yutarak bağırdım.“Kimse yok mu?!”Sessizlik.Cevap yoktu.Daha yüksek bağırdım.“Size diyorum şerefsizler! Niye cevap vermiyorsunuz?!”Sesim boş duvarlarda yankılandı.Ama yine… kimse gelmedi.
İçimde bir öfke kabardı.Neden?Neden böyle şeyler hep beni buluyordu?Ben sadece sessiz… huzurlu bir hayat istemiştim. Ama kendimi sürekli tehlikenin ortasında buluyordum.Bakışlarım istemsizce bileğime kaydı.Ateş simgeli bileklik.Parmaklarım metaline dokunmak istedi ama yapmadım bileğimdeki zincirler izin vermedi.Yardıma ihtiyacım olduğunda bana yardım edeceğini söylemişti.Ama şimdi…Ben buradaydım.Tek başıma.Beni nasıl bulacaktı ki?Gözlerimi kapattım.Zihnimde onun yüzü belirdi.O buz mavisi gözler.Ve o garip şekilde beni her zaman sakinleştiren kokusu…Kalbim acıyla sıkıştı.Sonra aklıma başka biri geldi.
Oğuz.
Küçük kardeşim.Beni merak etmiştir…O an ilk defa korktum.Kendim için değil.Arkamda bırakacağım kişi için.Gözlerim yanmaya başladı.Ağlamamak için başımı kaldırıp tavana baktım.Ve birilerinin gelmesini bekledim.
Saatler sonra…
Sabaha kadar hiç uyumamıştım.Korkudan mı… yoksa içinde olduğum belirsizlikten mi.bilmiyordum.Ama gözlerim bir an bile kapanmamıştı.Saat yine görüş alanıma girdi.Akşamdan beri yaptığım tek şey… sağ tarafımdaki siyah saate bakmaktı.Yediyi otuz beş geçiyordu.Bütün vücudum tutulmuştu.Aralık ayının son günlerindeydik ve ev buz gibiydi. Kalın giyinmiş olmama rağmen soğuk kemiklerime işliyordu.Artık soğuktan sırtım ağrıyordu.Tam o sırada…
Kapı sesi.
Bir kapı açıldı.Sonra kapandı.Yerimde doğruldum.Ayak sesleri.Yavaş yavaş yaklaşıyordu.Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atmaya başladı.Kapı açıldı.Ve içeri giren kişiyle göz göze geldim.O an içimden tek bir şey geçirdim.Lütfen bu bir kabus olsun.Ama değildi.Çünkü karşımda duran kişi…
Patronum Adnan Bey’den başkası değildi.
Başımın içinden aşağı buz gibi sular döküldü.Kimi beklediğimi bilmiyordum ama bu kesinlikle takıntılı patronum değildi.Bir anda bağırmaya başladım.“Beni nasıl zorla alıkoyarsın zürriyetini siktiğim piç!”Durmadım.Öfkem patlamıştı bir süredir yaşadıklarım ile bu olay bardağı taşıran son damla olmuştu.“İt! Bırak beni hemen!”Zincirleri çekiştiriyordum. Kurtulmaya çalışıyordum. Ama metal sadece bileklerimi daha fazla kesiyordu.Adnan ise…Sırıtarak bana bakıyordu.Sanki söylediklerim onu eğlendiriyordu.Yavaşça önüme geldi.Ve önümde diz çöktü.“Eğer beni görüp adımlarıma karşılık verseydin… seni kaçırmak zorunda kalmazdım.”
Sinirden titredim.“Şerefsiz! Sanki seni buna ben mecbur bırakmışım gibi konuşma! Kendinden utanmıyorsan karından ve çocuğundan utan!”Elini yüzüme doğru uzattı.Başımı hemen çevirdim.Sesim dişlerimin arasından çıktı.“Bana dokunma.”O ise sakince konuştu.“Boşanmak üzereyim. Dert ettiğin buysa çözüldü.”O an midem bulandı.“Ne saçmalıyorsun sen? Ben senden iğrenirken ne ilişkisinden bahsediyorsun?”Bir anda saçımı yakaladı.Başımı kendine doğru çekti.Gözlerimin içine baktı.
“Dört yıldır beni görmen için her şeyi yaptım. Ama sen… beni görmezden geldin.”Sesi yavaşladı.“Beni buna sen zorladın.”O an gözlerimde sadece iğrenme vardı.“Sen hastasın ruh hastasısın.”Arsızca güldü.Sonra saçlarımı okşadı.Tiksintiyle irkildim.“Sende beni seveceksin Rüya.”Gözlerindeki ifade beni ürpertti.“Hem de çok daha fazla.”Kalbim öfkeyle çarptı.“Bunun için sadece biraz kafanı toplamaya ihtiyacın var.”Gülümsedi.“O zamana kadar… burada kalacaksın.”İçimdeki öfke patladı.Yüzüne tükürdüm.
“Bu hakkı sana kim verdi ha?! Hayatıma böyle müdahale edemezsin! Beni hemen bırakmazsan senin için her şey çok kötü olacak!”Soğuk bir şekilde sadece güldü.“Bak…”Yavaşça başını eğdi.“Şimdiden beni düşünmeye başladın.”Sonra gözlerime baktı.“Burası sana iyi gelecek sevgilim.”Kan beynime sıçradı.“Senin sevgilin değilim!”Ama o beni duymuyordu.“Biraz zamana ihtiyacımız var.”Kapıya doğru yürürken son kez durdu.Ve arkasını dönmeden söyledi.“Bu arada…”Kalbim sıkıştı.“Kardeşini merak etme.”Sesim boğazımda düğümlendi.“Senin yerine ona mesaj attım.”
Gözlerime dolan öfkeyi saklamaya çalışmadım.Tam tersine, içimde büyüyen o karanlık duygu gözlerime yerleşsin istedim. Ona baktım. Öyle bir baktım ki, sanki bütün nefretimi tek bir bakışın içine sığdırıyordum.Zincirler bileklerimde gerilirken başımı hafifçe kaldırdım. Sesim titremiyordu. Aksine… tuhaf bir sakinlik vardı içinde.Gözlerimin içine bakmasını bekledim.Sonra dişlerimin arasından, yavaş ama keskin bir sesle konuştum:“Belki daha sonra söylemeye fırsatım olmaz diye… şimdi söylüyorum.”Bir an durdum. İçimdeki öfke göğsümü yakıyordu ama yüzümde sadece soğuk bir ifade vardı.
“Senin belanı sikeyim.”
Sözler odanın içinde ağır bir taş gibi düştü.Bakışlarımı ondan ayırmadım.Kapı arkamızdan ağır bir sesle kapandı.Adnan’ın ayak sesleri koridorda birkaç saniye yankılandı. Sonra… sessizlik.Öyle bir sessizlik ki, insanın kulaklarının içinde çınlıyordu.Gözlerim kapıya sabit kaldı. Sanki biraz daha bakarsam geri açılacakmış gibi. Ama açılmadı. Kapının arkasındaki dünya tekrar uzaklaştı.Nefesimi bıraktım.
Az önce söylediğim sözler hâlâ dudaklarımda yankılanıyordu. Korku hâlâ içimdeydi ama onun önünde eğilmemiştim. Bu bile bana küçük bir güç veriyordu.Sonra bedenim yavaş yavaş gevşedi.Omuzlarım düştü. Başımı geriye yasladım. Zincirler hafifçe hareket etti ve metalin sesi odanın içinde yankılandı.Bileklerim sızlıyordu.Aşağı baktım.Zincirin sürttüğü yerlerde ince kan çizgileri oluşmuştu. Derim kızarmış, bazı yerleri açılmıştı. Ama acı… şu an hissettiğim şeyin yanında çok küçüktü.Asıl acı başka yerdeydi.Göğsümün ortasında.Başımı kaldırıp tekrar o siyah saate baktım.Tik…Tak…Tik…Tak…
Zaman geçiyordu ama ben sanki aynı anın içine sıkışmıştım.Soğuk yavaş yavaş kemiklerime işliyordu. Ev zaten eskiydi, duvarlardan gelen rüzgâr hissediliyordu. Nefesim hafif buhar oluyordu.Kollarımı kendime doladım.Bir an gözlerim yine bileğimdeki ateş simgeli bilekliğe kaydı.Parmaklarımla ona dokundum.Metal soğuktu.Ama içimde küçük bir sıcaklık bıraktı.“Beni bulacaksın…” diye fısıldadım kendi kendime.Bunun bir dua mı yoksa bir umut mu olduğunu bilmiyordum.Sonra aklıma Oğuz geldi.Kalbim sıkıştı.
Eğer gerçekten mesaj attıysa… Oğuz şu an hiçbir şeyden şüphelenmiyor olabilirdi. Belki normal bir gün geçiriyordu. Belki de beni aramayı düşünüyordu.Gözlerim doldu.Ama ağlamadım.Ağlarsam zayıflayacağımı biliyordum.Başımı kaldırıp odanın etrafına tekrar baktım.
Eski halı.Tekli koltuk.Yırtık perde.Sarı ampul.
Burası bir hapishane değildi.Ama yine de… bir kafesti.Ve o an kendi kendime tek bir şey söyledim:Buradan çıkacağım.
Oğuz’dan…
Akşam eve geldiğimde içimde hafif, neredeyse çocukça bir mutluluk vardı. Gün boyunca zihnimi kemiren şeyin sandığım kadar kötü olmadığını öğrenmiş olmak beni rahatlatmıştı. Sanki bütün gün omuzlarımda taşıdığım görünmez bir yük bir anda düşmüş gibiydi.Apartmanın önüne geldiğimde motoru kapattım. Gece serinliği yüzüme vururken içimden derin bir nefes aldım. Her şey yoluna girmiş gibi hissediyordum.Ama o his… kapıyı açtığım anda biraz sarsıldı.Ev sessizdi.
Anahtarı kapıda çevirdiğimde çıkan metal sesi bile fazla yankılanmış gibi geldi bana. İçeri adım attım, kapıyı kapattım ve refleksle salona baktım.Kimse yoktu.“Abla?” diye seslendim.Sesim evin içinde yankılanıp kayboldu.Cevap gelmedi.Kaşlarım hafifçe çatıldı. Ablam evdeyse genelde bir şekilde varlığını belli ederdi. Ya mutfakta bir şeylerle uğraşırdı, ya telefonda konuşurdu, ya da yüksek sesle müzik dinlerdi.
Ama bu sefer ev… garip bir şekilde boştu.Telefonumu çıkarıp onu aradım.Ekranda adı birkaç saniye titredi.Sonra…Meşgule düştü.Telefonu kulağımdan indirip ekrana baktım. Bu pek alışık olduğum bir şey değildi. Ablam genelde meşgule atmazdı.Bir an düşündüm.Sonra aklıma Eylül abla geldi.Sonuçta ablam en son onun yanındaydı.Eylül’ü aradım. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.“Eylül abla, ablam yanında mı?” diye sordum.Karşı taraftan gelen cevap kısa oldu.“Hayır Oğuz, yanımdan ayrılalı çok oldu ”.
İçimde küçük bir huzursuzluk kıpırdadı ama bunu büyütmemeye çalıştım.“Tamam abla, sağ ol.”Telefonu kapattım.Bir süre salonun ortasında öylece durdum. Sonra omuz silktim. Ablamın bazen böyle aniden ortadan kaybolurdu. İş çıkardı, bir yere uğrardı ya da bir işi uzardı.Tam o sırada telefonum titredi.Mesaj.Ekrana baktım.
ANNEMİN KIZI
Mesajı açtım.“İş için birkaç gün eve gelemeyeceğim.”Saat gece on ikiyi geçiyordu.Mesajı birkaç saniye daha okudum.Normalde de böyle son dakika arayıp söylerdi. O yüzden garip gelmemişti arada yapıyordu .Ama nedense…İçimde küçük bir huzursuzluk oluşmuştu.Sebebini tam açıklayamıyordum.Telefonu cebime koydum ve başımı iki yana salladım.“Abartıyorsun Oğuz.” diye mırıldandım kendi kendime.Hastaneye gitmem gerekiyordu zaten.
Banyoya girip hızlı bir duş aldım. Suyun sıcaklığı kaslarımı gevşetirken zihnimi de toparlamaya çalıştım ama o huzursuzluk hâlâ göğsümün bir köşesinde duruyordu.Duştan çıktıktan sonra hızlıca giyindim.Anahtarları alıp evden çıktım.Gece serinliği merdivenlerden inerken yüzüme çarptı. Apartmanın önünde duran motoruma doğru yürüdüm. Kaskımı taktım, kontağı çevirdim.Motorun sesi gecenin sessizliğini yararak yükseldi.Gazı çevirdiğimde şehir önümde akmaya başladı.
Sokak lambalarının sarı ışıkları asfaltın üzerinde uzun çizgiler oluşturuyordu. Gece yolları her zaman tuhaf bir şekilde insana düşünme fırsatı verirdi.Ben de düşünüyordum her zaman olduğu gibi Ervayı.Erva’yı düşünmek bile garip bir şekilde geleceği mümkün kılıyordu. Sanki onunla birlikte hayal ettiğim hayat, henüz başlamamış olsa bile bir yerde beni bekliyormuş gibi hissettiriyordu. Onunla birlikte bir sabaha uyanmak, aynı masada kahve içmek, günün sonunda aynı eve dönmek…Bunları düşünmek bile içimde tuhaf bir umut bırakıyordu.
Motoru hastanenin park alanına çektiğimde düşüncelerim yavaşça dağıldı. Kontağı kapatıp motorun susmasını bekledim. Ardından kaskımı çıkardım. Gece havası saçlarımın arasından geçerken başımı bir an geriye attım ve derin bir nefes aldım.Hastanenin kapısına doğru yürürken içeriden gelen o tanıdık antiseptik kokusu burnuma doldu. Gece nöbetlerinin kendine has bir atmosferi vardı; koridorlar daha sessiz olurdu ama o sessizlik insanı daha çok yorardı.İçeri girip nöbet masasının yanına yaklaştım. Diğer stajyer doktorlardan biri bana dosyaları uzattı.“Bugün sakin geçti.” dedi.
Başımı sallayarak dosyaları aldım ve hızlıca göz gezdirdim. Kısa bir nöbet tesliminden sonra belgeleri koltuğumun altına sıkıştırıp stajyer odasına doğru yürüdüm.Kapıyı açtığımda içerideki manzara istemsizce dudaklarımın kıvrılmasına neden oldu.Aylin koltukta yan yatmış şekilde uyuyordu. Saçları yüzünün yarısını kapatmıştı ve nefesi düzenli bir şekilde inip çıkıyordu.Ali ise karşısındaki sandalyeye oturmuş, sanki bir tablo izliyormuş gibi ona bakıyordu.Kapıya yaslanıp bir süre onu izledim.Sonra başımı iki yana sallayıp içeri girdim.“Kızı röntgenlemekten vazgeç artık.”
Sesimi duyunca Ali irkilip oturuşunu düzeltti. Yakalanmış çocuk gibi bana baktı.“Çok isterdim.” dedi omuz silkerek. “Ama fazla hırçın bir kız.”Elimdeki belgelere göz gezdirirken başımı kaldırıp ona baktım.“Aşk korkakları sevmez kardeşim.” dedim sakin bir sesle.“Ya cesur olur söylersin… ya da onu başka biriyle uzaktan izlersin.”Sözlerim Ali’nin yüzündeki o rahat ifadeyi yavaş yavaş sildi. Yeşil gözlerinde bir anlık tereddüt, ardından da bildiğim o korku belirdi.Sanki söylediğim şeyin doğruluğunu biliyordu ama yine de adım atmaktan çekiniyordu.Tam tekrar konuşacak sandım ki Ali bir anda yerinden kalktı.Sonra beklemediğim bir şey yaptı.Gidip koltukta uyuyan Aylin’i sarsmaya başladı.“Aylin! Aylin!Kaşlarım hemen çatıldı.
“Ne yapıyorsun oğlum?” dedim. “Ben sana hislerini söyle dedim, kızı uyandır demedim.”Ama artık çok geçti.Aylin homurdanarak gözlerini açtı. Birkaç saniye nerede olduğunu anlamaya çalıştı.Sonra karşısında Ali’yi görünce yüzü değişti.Ayağındaki terliği çıkarıp hiç düşünmeden Ali’ye fırlattı.“Mal mısın sen? Gerizekâlı! Ne yapıyorsun?”Terlik Ali’nin omzuna çarpıp yere düştü.Ali hemen savunmaya geçti.“Ya kabus gördüğünü düşündüm! Seni uyandırdım. İyilikte yaramıyor Allah’ım!”Ben ise artık kendimi tutamayıp gülmeye başlamıştım.
Ama bu Aylin’i daha da sinirlendirdi.Yanındaki yastığı kaptığı gibi bu sefer onu fırlattı.“Ne var kızım! Ne yaptım sanki!” diye bağırdı Ali.Sonra bir anda bana döndü. “Bir şey söylesene Oğuz! Hem bu fikri veren sen değil miydin?”O an konunun ne ara bana geldiğini anlamaya çalıştım.Aylin’in bakışları da hemen bana döndü.Gözlerini kısmış, beni süzüyordu.Başımı iki yana salladım.“Yemin ederim seni uyandırmasını ben söylemedim.”Aylin birkaç saniye bana baktı.Sonra bakışlarını tekrar Ali’ye çevirdi.O an fırsatı kaçırmamaya karar verdim.
Çünkü ikisinin arasında kalmak… insanın başına bela alması demekti.Sessizce kapıya yöneldim.Ve onlar tartışmaya devam ederken odadan çıkıp koridora karıştım.Koridora çıktığımda hastanenin geceye özgü o tuhaf sessizliği yine etrafımı sardı. Gündüzleri insan sesleri, sedyelerin tekerlekleri ve sürekli çalan telefonlar arasında kaybolan bu bina… gece olunca bambaşka bir şeye dönüşüyordu.Işıklar aynıydı.Duvarlar aynıydı.Ama her şey daha keskin, daha dikkat çekici görünüyordu.Floresan lambaların beyaz ışığı koridorun uzun zemininde keskin yansımalar bırakıyordu. Antiseptik kokusu burnuma dolarken istemsizce derin bir nefes aldım. Hastanenin kokusuna alışmıştım ama yine de her seferinde aynı hissi verirdi.Elimdeki dosyaya baktım.
Podoloji stajyeri olmak çoğu insanın düşündüğünden daha karmaşık bir işti. İnsanlar ayak sağlığını genelde en sona bırakırdı ama özellikle diyabet hastalarında bir ayak yarası… hayatı tehdit eden bir duruma dönüşebilirdi.Bu yüzden en küçük detayı bile gözden kaçırmamak gerekiyordu.Nöbet masasındaki bilgisayara yaklaşıp hasta kayıtlarını açtım. Gece için üç hasta görünüyordu. Bir diyabetik ayak kontrolü, bir tırnak batması ve bir diğeri ise kaşıntı
Eldiven kutusundan bir çift eldiven aldım.Lateksin o ince, gergin hissi parmaklarımı sararken refleksle bileklerimi esnettim.“Başlayalım bakalım…” diye mırıldandım.İlk hasta 312 numaralı odadaydı.Kapıya yaklaşıp iki kez tıklattım.“Girebilir miyim?”İçeriden yaşlı bir ses geldi.“Gel evladım.”Kapıyı açıp içeri girdim. Oda loştu ama yatak başındaki sarı ışık hastanın bulunduğu alanı aydınlatıyordu. Yetmiş yaşlarında bir adam yatağın kenarında oturuyordu.
Beni görünce hafifçe doğruldu.Elimdeki dosyaya baktım.“Mehmet Yılmaz?” dedim.“Benim.”Tabureyi yatağın yanına çektim ve oturdum. Adamın sağ ayağı bandajlıydı.“Kontrole geldim amca.” dedim. “Sabah pansuman yapılmış.”Adam başını salladı.“Şeker hastalığı işte… bir türlü bırakmıyor peşimi.”Bandajı açmadan önce ellerimi dezenfektanla temizledim. Sonra gazlı bezi yavaşça çözmeye başladım.Bir doktorun gözünde yara sadece yara değildir.
Rengi.
Kenarı.
Derinliği.
Doku tepkisi.
Hepsi ayrı ayrı bir hikâye anlatır.Bandajı tamamen açtığımda yara dokusu ortaya çıktı. Geçen haftaya göre daha iyi görünüyordu. Enfeksiyon belirtisi yoktu ama doku hâlâ hassastı.Başımı hafifçe salladım.“İyiye gidiyor.” dedim.Adam rahat bir nefes verdi.“Sen geçen hafta dediklerini söylemiştin ya evladım… ayağıma fazla yük bindirmedim.”Steril serumla yarayı temizlemeye başladım. Pamuk yaraya değdiğinde adam hafifçe irkildi.“Acıyor mu?”
“Biraz…”
“Normal.” dedim sakin bir sesle. “Ama iyileşme var.”Yeni gazlı bezle yarayı kapattım. Ardından bandajı dikkatlice sardım. Kan dolaşımını engellemeyecek kadar sıkı, ama sabit duracak kadar sağlam.İşimi bitirdiğimde ayağa kalktım.“Bir hafta daha dikkat edeceğiz.” dedim. “Sonra tekrar bakacağız.”Adam bana uzun uzun baktı.Sonra gülümsedi.“Gençsin ama elin sağlam evladım.”İstemeden hafifçe gülümsedim.“Teşekkür ederim.”Odadan çıkarken ışığı biraz kıstım. Kapıyı yavaşça kapattım.Koridora çıktığımda hastanenin o uzun sessizliği yine beni karşıladı.
Eldivenleri çıkarıp çöp kutusuna attım.Sonra ellerimi lavaboda yıkadım.Aynaya baktığımda yüzümdeki yorgunluk dikkatimi çekti ama asıl dikkatimi çeken şey başka bir şeydi.İçimdeki huzursuzluk hâlâ geçmemişti.Ablam…Telefonumu cebimden çıkarıp ekrana baktım.Hiçbir yeni mesaj yoktu.Başımı iki yana sallayıp telefonu tekrar cebime koydum.“Sabah ararım.” diye mırıldandım.Ama içimdeki o ses… hâlâ susmuyordu.Derin bir nefes alıp dosyayı tekrar elime aldım.İkinci hasta için koridorun sonuna doğru yürümeye başladım.Gece nöbeti uzun olacaktı.Koridor yeniden o tanıdık gece sessizliğine büründü. Birkaç saniye kapıya baktım. Sonra içimden derin bir nefes alıp masaya geri döndüm.Dosyayı açtım.Sıradaki hastanın adı ekranda duruyordu.
Murat Demir — 28 yaş
Şikâyet: ayak tabanında şiddetli ağrıDosyayı alıp koridorun sonundaki muayene odasına doğru yürüdüm. Kapıyı tıklattım.“Girebilir miyim?”İçeriden yorgun bir erkek sesi geldi.“Buyurun.”Kapıyı açıp içeri girdim.Oda yarı aydınlıktı. Yatakta oturan adam yaklaşık yirmili yaşlarının sonlarındaydı. Üzerinde spor bir mont vardı ama yüzündeki ifade uzun süredir acı çektiğini söylüyordu.Sağ ayağını yere koymamaya çalışıyordu.Yanına yaklaşıp tabureyi çektim.“Ben Oğuz.” dedim. “Podoloji stajyeriyim.”Adam başını salladı.
“Yürüyemiyorum neredeyse.” dedi.
“Ne zamandır?”
“Üç gündür.”
Eldivenleri giyerken dikkatle gözlem yapıyordum. Bir doktor için hasta konuşurken bile vücut dili önemli ipuçları verir.Adam ayağını tutuş şekli…Ağrının yerini ele veriyordu.“Görebilir miyim?” dedim.Adam ayakkabısını çıkardı.Spor ayakkabının bağcıklarını çözerken bile yüzünü buruşturuyordu.Ayakkabı çıktıktan sonra çorabı dikkatlice indirdi.Ve sorun hemen belli oldu.Ayağının tabanında, topuğa yakın bölgede sert bir kabarıklık vardı. Deri kalınlaşmıştı ve ortasında küçük bir çekirdek gibi sert bir nokta görünüyordu.Yaklaşıp daha yakından baktım.Klasik bir nasır çekirdeği.Ama oldukça derinleşmişti.Steril ışığı biraz daha yaklaştırdım.“Koşu yapıyor musunuz?” diye sordum.Adam şaşkın bir şekilde bana baktı.
“Evet.”
Başımı salladım.“Koşu ayakkabınız uygun değil.”Adam kaşlarını çattı.“Nasıl yani?”Ayağını hafifçe tutup baskı noktalarını gösterdim.“Buraya sürekli baskı geliyor.” dedim. “Bu yüzden deri kendini korumak için kalınlaşıyor.”Adam nefes verdi.“Son zamanlarda koşu mesafemi artırdım.”
“Belli.”
Steril bistüriyi hazırladım.Adam hemen gerildi.“Kesilecek mi?”Hafifçe gülümsedim.“Hayır. Sadece yüzeyini temizleyeceğim.”Nasırın sertleşmiş üst tabakasını dikkatle almaya başladım. Bu işlem hassasiyet gerektirirdi. Çok derine inersen kanama olur, yüzeyde kalırsan ağrı devam ederdi.Adam dişlerini sıkarak izliyordu.“Acıyor mu?”
“Hayır… sadece tuhaf hissediyor.”
Birkaç dakika sonra sert tabakanın büyük kısmını temizledim.Sonra antiseptik solüsyonla bölgeyi temizleyip koruyucu ped yerleştirdim.Ayağını yavaşça yere koymasını söyledim. Adam dikkatlice bastı.Sonra yüzünde şaşkın bir ifade oluştu.“Cidden… daha iyi.”Dosyaya kısa notlar düşerken konuştum.“Bir süre koşuya ara vereceksiniz.”Adam hemen itiraz etti “Maraton hazırlığım var.”Başımı kaldırıp ona baktım.“Eğer ara vermezseniz maratona değil ameliyata hazırlanırsınız.”Adam birkaç saniye sustu.Sonra gülmeye başladı.“Peki doktor.”
“Henüz doktor değilim.”Bandajı sabitledikten sonra ayağa kalktım.Adam teşekkür ederek odadan çıktı.Kapı kapandığında oda tekrar sessizleşti.Ben ise birkaç saniye yerimde kaldım.Koridorun sonundaki odaya doğru yürürken içimde tuhaf bir huzursuzluk dolaşıyordu. Bunun sebebini tam olarak açıklayamıyordum ama kalbim nedense normalden biraz daha hızlı atıyordu. Gece nöbetinin sessizliği bazen insanın düşüncelerini fazla büyütürdü.Elimdeki dosyaya kısa bir göz attım.Son hasta.
Derin bir nefes alıp kapıyı tıklattım ve içeri girdim. Oda yarı karanlıktı. Yatak başındaki lambanın sarı ışığı odanın yalnızca küçük bir kısmını aydınlatıyordu. Hastanın bulunduğu alan ince bir perdeyle ayrılmıştı.Adımlarım yavaşladı.Kalbim… bir anda daha hızlı atmaya başladı.Sanki göğsümün içinde bir şey yaklaşan bir anı sezmiş gibiydi.Perdeye yaklaştım.Parmaklarım kumaşı tuttu.Ve yavaşça kenara çektim.Perde açıldığı anda gözlerim karşımdaki manzaraya kilitlendi.
Erva.
Onu görmek… beni olduğum yerde durdurmuştu.Sanki bir an için zaman durmuş gibiydi.Erva oradaydı. Yatağın yanında ayakta duruyordu ve bana bakıyordu. Gözleri ışığın altında hafifçe parlıyor, yüzünde o tanıdık gülümseme duruyordu.Beni görür görmez gülümsedi.O gülümseme…Kalbimin ritmini daha da hızlandırdı.Göğsümdeki atışlar artık çok daha belirgindi.
Bir saniye.
İki saniye.
Bakışlarımız birbirine kilitlenmişti.Sonra gözlerim yavaşça yatağa kaydı.Yatakta oturan bir erkek vardı.Ayağını yataktan aşağı sarkıtmıştı ve yüzündeki ifade yaşadığı ağrıyı gizleyemiyordu.Ama benim zihnim hâlâ birkaç saniye önce gördüğüm manzarada takılı kalmıştı.Erva.Burada.Ve bana bakıyor du .Gözlerim hâlâ Erva’nın üzerindeydi. Onu burada görmek beklemediğim bir şeydi ve kalbim nedense normale dönmekte pek istekli değildi.Kaşlarımı hafifçe kaldırıp ona baktım.“Ne işin var bu saatte hastanede?” dedim.Erva başını hafifçe yana eğip gülümsedi. Sonra eliyle yatakta oturan genç erkeği işaret etti.“Kuzenim Aras.” dedi. “Ayak tabanları çok kaşındığı için geldik. Seni burada beklemiyordum.”
Onun sesi o kadar doğal çıkmıştı ki sanki gecenin üçünde hastanede karşılaşmak dünyanın en sıradan şeyiymiş gibi.Benim de onu burada beklediğim söylenemezdi.Ama onu görmek…Gece boyunca üzerime çöken o yorgunluğu bir anda silmişti.Bakışlarımı yatağa çevirdim.Aras bana bakıyordu.Sarı saçlıydı. Ela gözleri ışığın altında açık bir tonda parlıyordu. Yüz hatları sertti, belirgin bir çenesi vardı. Ayağını kaşımaktan neredeyse kızartmıştı.Tabureyi çekip önüne oturdum.“Bir bakalım.” dedim.
Eldivenleri giyip ayağını dikkatlice elime aldım. Deri yüzeyi kızarmıştı ve bazı bölgelerde hafif pul pul dökülmeler vardı.Belirtiler oldukça açıktı.Kısa bir muayeneden sonra ayağı bırakıp başımı kaldırdım.“Ayağında mantar olduğu için kaşınıyor.”Aras hafifçe kaşlarını çattı ama ardından başını salladı. Ayakkabısını giyerken Erva bana bakıyordu.O bakışı hissediyordum.Tam o sırada Aras ayağa kalktı.Bize bakarak konuştu.“Siz bir yerden mi tanışıyorsunuz?”Başımı ona çevirdim.Ela gözleri dikkatle yüzümü inceliyordu.Bir anlık sessizlik oldu.
Sonra gülümseyip eldivenimi çıkardım ve elimi ona doğru uzattım.“kusura bakma.” dedim. “Kendimi tanıtmayı unuttum.”Bir an durdum.Sonra hiç düşünmeden ekledim.“Oğuz ben. Erva’nın erkek arkadaşı.”Sözler ağzımdan çıktığı anda Erva’nın bakışlarını üzerimde hissettim.Aras önce bana baktı.Sonra uzattığım ele.Ardından tekrar bana.Birkaç saniyelik sessizlikten sonra elimi sıktı.“Memnun oldum.”El sıkışmayı bıraktığım anda bakışlarım istemsizce Erva’ya kaydı.Gözleri kocaman açılmıştı.Bana öyle bir bakıyordu ki…Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.Ve o hâli…Gerçekten çok tatlıydı.Tam o sırada Aras’ın telefonu çaldı.
Ekrana baktıktan sonra bize kısa bir bakış attı.“Ben bir konuşup geliyorum.” dedi.Sonra odadan çıktı.Kapı kapanır kapanmaz odada sadece biz kaldık.Erva hemen bana döndü.Kaşları çatılmıştı.“Sen nereden benim erkek arkadaşım oluyorsun?” dedi.Sözlerindeki itirazın altında saklanan o hafif siniri görmek beni güldürdü.Gülümseyerek ona baktım.“Seni gördüğüm ilk andan itibaren…” dedim.Bir adım yaklaştım.“Sarı kanaryam.”Erva gözlerini devirdi.“Uykusuzluk başına vurmuş.” dedi. “Halüsinasyon görmeye başlamışsın.”Ona biraz daha yaklaştım.Saçlarının sarı ile kumral arasındaki o açık tonunu gördüm. Birkaç tel yüzüne düşmüştü.
Elimi kaldırıp o saçları nazikçe kulaklarının arkasına yerleştirdim.“Belki sensizlikten de olabilir.” dedim alçak bir sesle. “Ne dersin?”Bir an sustum.“Uzun süre senden ayrı kalınca başıma vuruyor demek ki.”Omzuma hafifçe vurdu.“Ne ayrı kalması salak?” dedi. “Kapımın önünden gidince mesaj yazıp on yedi kere arıyorsun.”Gülmemi tutamadım.“Ne ara ayrı kalıp özleyeceksin?”Elim hâlâ saçlarının yumuşak dokusuna dokunuyordu.“Şimdi bile özlüyorum seni.” dedim.Bir saniye durdum.“Öyle bir mevzusun.”Erva birkaç saniye bana baktı.Sonra başını iki yana salladı.“Aptal seni.” dedi. “Gece gece ilaçlar sende kafa yapmış olmalı.”Gözlerimin içine bakıyordu.
“Bu kadar uçmuş olmanın başka bir anlamı yok çünkü.”Gülümsedim.Beni içine çeken o yeşil gözlere bakarak konuştum.“Belki de sadece bir çift yeşile vuruldum.” dedim.“Olmaz mı?”Erva omuz silkti.Gözlerini devirdi.“Bu senin sorunun doktor.” dedi. “Beni ilgilendirmiyor.”Gülmeye devam ettim.“Sorun denmez ona.”Kaşlarını kısarak bana baktı.“Ya ne denir?” dedi. “Beni bağlamıyor sonuç olarak.”Bir adım daha yaklaştım.Aramızdaki mesafe neredeyse tamamen kaybolmuştu.Kalbim tekrar hızlandı.“Konu tam olarak senken…” dedim.“Nasıl seni bağlamıyor?”Erva hafifçe başını yana eğdi.
“Aşk sarhoşu olmuşsun sen.”Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim.“Sebebi sensin.”O an hiçbir şey söylemedi.Sadece perdeyi tuttu.Sonra çekip arkasını döndü.Kapıya doğru yürürken bir an durdu.Arkasına baktı.Ben hâlâ onu izliyordum.Kapıya doğru yürüyüşü yavaştı. Sanki gerçekten gitmekle kalmak arasında küçük bir kararsızlık yaşıyordu. Perdeyi kenara çekmişti ama hâlâ tamamen çıkmamıştı.Sonra bir an durdu.Omzunun üzerinden arkasına baktı.Gözlerimiz tekrar buluştu.
O an odadaki her şey geri planda kaldı. Hastanenin o steril kokusu, koridordan gelen uzak sesler, saatlerdir süren nöbetin yorgunluğu… Hepsi bir anda silinmiş gibiydi.Sadece o vardı.Erva birkaç saniye bana baktı. Yüzünde o tanıdık, hafif alaycı ifade vardı ama gözlerinin içinde başka bir şey de saklıydı. Sanki söylemediği bir cümle dudaklarının kenarında bekliyordu.Ben ise olduğum yerde duruyordum.Sanki bir adım daha atarsam her şey değişecekmiş gibi.“Bana öyle bakmayı bırak.” dedi sonunda.Kaşımı kaldırdım“Nasıl bakıyorum?”Erva başını hafifçe yana eğdi.Ben hâlâ olduğum yerde duruyordum. Bakışlarımız birkaç saniye daha birbirine takılı kaldı.
Sonra dudaklarını hafifçe büzdü, başını iki yana salladı.“Gerçekten inanılmazsın.” dedi.Kaşımı kaldırdım.“İyi anlamda mı?”Erva gözlerini devirdi.“Kesinlikle hayır.”Ama dudaklarının kenarında beliren o küçük gülümseme sözlerini ele veriyordu.Kapıya doğru bir adım attı.Sonra tekrar dönüp bana baktı.Bir saniye sustu.Sanki söylememesi gereken bir şey söyleyecekmiş gibi.Ve sonunda mırıldandı.“Aptal âşık.”Sözleri dudaklarından çıkarken sesi neredeyse fısıltı gibiydi.Sonra arkasını dönüp kapıdan çıktı.Koridorda ayak sesleri birkaç saniye duyuldu.Sonra tamamen kayboldu.Oda yeniden sessizliğe büründü.Ben ise hâlâ olduğum yerde duruyordum.Bir süre kapıya baktım.Sonra istemsizce gülümsedim.
Rüya’dan…
Saatler geçmek bilmiyordu.Zaman sanki burada farklı akıyordu. Dakikalar uzuyor, saniyeler bile ağır ağır ilerliyordu. Soğuk iliklerime öyle bir işlemişti ki artık bedenimin nerede başlayıp nerede bittiğini bile hissedemiyordum.Beton zeminin sertliği kemiklerime kadar işlemişti.Dizlerimi kendime çekmiş halde oturuyordum ama bunun bile artık bir anlamı kalmamıştı. Ayak bileklerimdeki zincirler her küçük hareketimde metal bir ses çıkarıyor, o ses bu boş odanın içinde yankılanıyordu.Şerefsiz sabah çıktıktan sonra bir daha gelmemişti.İçimde hem korku hem de öfke vardı ama şu an en baskın olan şey…Açlıktı.Karnım açlıktan guruldarken gözlerimi kapatıp tekrar açtım. Dudaklarımı birbirine bastırdım.Neden Allah’ım?Neden benim hayatımda hiçbir şey normal ilerlemiyordu?Neden ben sadece huzurlu bir hayat yaşayamıyordum?Şu an sıcak evimde olabilirdim.
Oğuz’la saçma sapan bir şey için tartışıyor olabilirdim… ya da mutfakta çay koyuyor olabilirdim.Ama ben burada…Soğuk, karanlık ve rutubet kokan bir odada zincirlenmiş halde oturuyordum.Tam gözlerimi tekrar kapatmıştım ki…Kapının sesi duyuldu.Ahşap kapı gıcırdayarak açıldı.Başımı kaldırdım.İçeri giren kişi elinde bir su şişesi tutuyordu.Onu görür görmez içimdeki öfke yeniden kabardı.Gözlerimi ona ters ters diktim.Tek kelime etmedim.yanıma doğru yürüdü ve önümde çömelerek oturdu. Elindeki şişeyi yere bıraktı.
Bir süre yüzüme baktı.Sanki benim bu hâlimden keyif alıyormuş gibi.Dişlerimi sıktım.“Lavaboya gitmem gerekiyor.” dedim.Sesim sertti.Gözlerimin içine baktı.Sonra cebinden küçük bir anahtar çıkardı.Önce ayak bileklerimdeki zinciri açtı.Metal halkalar gevşeyince ayaklarımı hareket ettirdim. Ardından ellerimdeki kelepçeyi de çözdü.Özgür kalan bileklerimi hemen birbirine sürttüm.Derim sürtünmekten tahriş olmuştu. İnce çizgiler halinde akan kan kurumuş, kabuk tutmaya başlamıştı bile.
Ayağa kalkmaya çalıştığımda dizlerim titredi.Kaslarım sanki bana ait değilmiş gibi hissediyordum. Hem soğuktan hem de saatlerdir betonun üzerinde oturmaktan bütün bedenim sertleşmişti.elindeki suyu bana doğru uzattı.Şişeye baktım.Ama almadım.İçine bir şey koymuş olabilir.Bunu düşünerek almadım .O da bunu fark etmiş olacak ki omuz silkti.“Yürü.” dedi.Sesinde sabırsızlık vardı.Ondan birkaç adım önde yürümeye başladım. O harabe odadan çıkıp dar bir koridora girdik. Duvarlar kirliydi, her yer toz içindeydi.
Koridorun sonunda küçük bir lavabo vardı.İçeri girer girmez kapıyı kapatıp kilitledim.Hızlıca etrafa baktım.Belki bir pencere vardır diye.Ama yoktu.Her yer kapalıydı.Sanki burası dünyadan koparılmış küçük bir kutu gibiydi.Ellerimi saçlarıma daldırdım. Derin bir nefes aldım.Gözlerimi kapattım.Sonra tekrar açtım.Lavabomu yaptıktan sonra musluğu açıp ellerimi yıkadım. Sonra avucu açıp birkaç yudum su içtim.Başımı kaldırdım.Karşımda kırık bir ayna vardı.Kendime baktım.Ve gördüğüm şey…Beni bile şaşırttı.En son sürdüğüm siyah göz kalemi gözlerimin altına kadar yayılmıştı. Göz altlarım morarmıştı. Tenim solgun ve sarı görünüyordu.
Saçlarım ise kabarmıştı.Sanki günlerdir uyumamış gibiydim.Bakışlarım aynanın yanındaki küçük dolaba kaydı.Sessizce açtım.Ama içi boştu.Hiçbir şey yoktu.Tam o sırada kapıya vuruldu.“Bitmedi mi işin daha?Gözlerimi devirdim.Kapıyı açtım.Lavabodan çıkıp tekrar o dar koridora yürüdüm.Kaçmayı denemedim.Çünkü kapıyı kilitlediğini duymuştum.Ve bu binanın neresinde olduğumu bile bilmiyordum.Odaya geri döndüğümüzde tekrar kalktığım yere oturdum.Ama bu sefer zihnim daha farklı çalışıyordu.Onun güvenini kazanmam gerekiyordu.Eğer buradan çıkmak istiyorsam…Onu kandırmam gerekiyordu.Şerefsiz tekrar zincirleri aldı.Önce ayak bileklerimi bağladı.Sonra ellerimi.Metal halkalar yeniden derime oturdu.
Tam geri çekilecekken yüzüme dokunmaya çalıştı.Başımı sertçe geriye çektim.“Ne yapıyorsun sen?” dedim sinirle.Sinsice siyah gözlerini kısarak gülümsedi.O sinir bozucu gülümsemesiyle bana baktı.“Şş…” dedi.“Sakin ol.”Gözlerimi kıstım.“Üşümüşsün.”Bir saniye durdu.Sonra ekledi.“İstersen seni ısıtabilirim.”Sözlerini duyduğum anda içimdeki öfke patladı.“Ne diyorsun gerizekâlı sen?” dedim.Sesim odayı doldurdu.“Siktir git.”bir anda kahkaha atmaya başladı.Gerçekten eğleniyor du.Sonra kahkahasını kesip bana baktı.Gözleri garip bir şekilde parlıyordu.“Beni her hâlinle etkiliyorsun Rüya.” dedi.İğrenerek ona baktım.Gerçekten midem bulanıyordu.
