10. bölüm · Vuslat

BÖLÜM 10: GERÇEĞİN İKİ YÜZÜ

Gülsüm Karataş

Oğuz’dan…..
Bazen insanın en çok kendine kızdığı anlar olurdu.Benimki de tam olarak buydu.Gözlerimin gördüğüne, kalbimin hemen inanması…Bir sahnenin tamamını görmeden, bir cümleyi duymadan kendime kurduğum o ağır hükme.
Ablamın söyledikleri kulaklarımda yankılanıyordu.Sormaktan kaçtığım, aslında cevabını duymaktan korktuğum şeylerin bambaşka açıklamaları olabileceğini ilk kez bu kadar net fark ediyordum. O ana kadar zihnimde kurduğum bütün senaryolar, bir anda puzzle gibi dağılıyordu.
Nasıl bu kadar kolay vazgeçebilirdim ki?Nasıl bir bakışa, bir sarılmaya koskoca bir hikâye yüklemiştim?
Göğsümdeki ağırlık hafifledi.Yerini garip bir sıcaklık aldı.Umut gibi… ama daha aceleci. Daha sabırsız.
Telefonu elime aldığımda parmaklarım titriyordu. Bu korkudan değildi. Tam tersine… içimde taşamaya hazır bir heyecandan. Mesaj yazmak bu kadar zor olmamıştı hiç.
“Neredesin, müsait misin?”
Göndere basmadan önce bir an durdum.Kalbim sanki göğsüme sığmıyordu.Ama bu kez durmadım. Kaçmadım.
Gönderdim.
Motoruma bindim. Kaskımı takarken yüzümde farkında olmadan bir gülümseme vardı. Kontağı çevirdiğim an, motorun sesi içimdeki karmaşayı bastırdı. Yol önümde uzanıyordu ama ben nereye gittiğimi çok iyi biliyordum.
Bugün bir şey fark etmiştim.Belki de en başından beri bildiğim ama kabullenmekten çekindiğim bir şeyi.
Benim bütün yollarım ona çıkıyordu.
Rüzgâr yüzüme çarparken içimdeki düşünceler de hızlanıyordu. Onun gülüşü geldi aklıma. Bana bakarken hafifçe başını eğişi. Konuşurken kelimeleri seçişi… Sanki dünya biraz yavaşlıyor, her şey daha anlamlı hâle geliyordu onun yanında.
Birine bu kadar çabuk bağlanmak korkutucu olmalıydı belki.Ama şu an korkmuyordum.
Tam tersine…İlk kez içimdeki heyecanı bastırmaya çalışmıyordum.
Eğer yanılmışsam, bunu bilerek yanılmak istiyordum.Eğer canım yanacaksa, en azından kaçmadan, sormadan, susmadan…
Motorun aynasında gözlerime takıldım bir an.Kırılmış bir adam yoktu artık orada.Yerine umutla acele eden biri vardı.
Ve o an, gideceğim yerden çok, varacağım hissin önemli olduğunu anladım.
Erva bana çok kısa sürede çok farklı duyguları en üst seviyede yaşatmıştı.Bu hız beni korkutmalıydı belki. Normalde böyle şeylerde temkinliydim. Mesafemi korur, kendimi hemen açmazdım. Ama onun yanında bu reflekslerim sanki geçersiz kalıyordu. Aklım “dur” diyordu, kalbimse çoktan ileri doğru bir adım atmış oluyordu.
Hep dikkat etmeye çalıştım.Bakışlarımı fazla uzun tutmamaya.Sesindeki titreşimi fark etmemeye.Yanımdayken içimde oluşan o tuhaf huzuru normalmiş gibi karşılamaya…
Ama o koku…Temiz, sade, ev gibi.İnsanın omuzlarını indiren, nefesini rahatlatan bir koku. Birinin yanındayken ilk kez kendini savunmasız hissetmek gibi ama korkmadan. O koku bana ait olmadığım yerleri değil, ait olabileceğim ihtimalleri hatırlatıyordu.
Ne zaman yanına yaklaşsam, zihnim başka bir yere savruluyordu. Gürültü kesiliyor, düşünceler yavaşlıyor, dünya daha az keskin bir hâl alıyordu. Sanki biri sesini kısmış gibi… sadece kalbim konuşuyordu.
Bu kadar kısa sürede bu kadar çok hissetmek akıl işi değildi.Ama ben artık her şeyi akılla ölçmeye çalışmıyordum.
Motoru sürerken onu düşünmemeye çalıştım. Olmadı.Birinin yüzü bu kadar kolay yerleşmemeliydi insanın zihnine. Ama onun gülüşü, hiç izin istemeden oraya yerleşmişti bile. Gözlerini kaçırdığı anlar, konuşurken dudaklarının kenarında beliren o belli belirsiz çekingenlik… Hepsi içimde ayrı ayrı yer ediyordu.
Kendime kızmadım bu kez.“Saçmalıyorsun” demedim.Sadece hissettim.
Çünkü bazı insanlar, temkinli olmaya çalıştıkça daha çok yaklaşırsın ya…Erva tam olarak oydu.
Onun yanında güçlü olmaya çalışmıyordum.Zeki görünmek, havalı durmak gibi bir derdim yoktu.Sadece… gerçek hâlimle orada olmak istiyordum.
Ve bu, beni hem korkutuyorhem de tuhaf bir şekilde cesaretlendiriyordu.
Çünkü bugün bir şeyden emindim:Bazı insanlar hayata gürültüyle girmez.Sessizce gelir…Ama içeride her şeyi yerinden oynatır.
Ve Erva, benim içimde tam olarak bunu yapıyordu.
Yol akarken, yanımdan geçen insanlara göz ucuyla baktım.El ele tutuşmuş, dünyayı biraz olsun unutmuş gibi yürüyen genç bir çift… Arkalarından ağır adımlarla gelen yaşlı bir çift. Eller hâlâ birbirine yakındı; tutmuyorlar ama bırakmaya da niyetleri yok gibiydi. O manzara içimde bir yere dokundu.
Gözlerimin önünde Erva’nın yaşlı hâli belirdi.Saçı beyazlamış, yüzünde o tanıdık sert ifade… Elinde bastonu. Taşlı. Dik başlı. Geri adım atmayan hâliyle.
İstemeden güldüm kaskın içinde.Çünkü emindim; o bastonla beni döverdi.Ama onun vurduğu yerde gül biterdi. Hem de dikenli.
Erva öyle biriydi çünkü.Katmanlı.
Dışarıdan bakıldığında sert, mesafeli, biraz ulaşılmaz. İnsan yaklaşmadan önce iki kez düşünürdü. Ama o katmanların altında korunmuş bir yumuşaklık vardı. Kolay açılmayan, kolay dağıtılmayan bir şey. Duygularını saklamayı değil, muhafaza etmeyi öğrenmişti. Herkesin elini sürebileceği bir yerde durmuyordu kalbi. O yüzden dikenleri vardı. O yüzden sınırları vardı.
Ve ben…O dikenlerden korkmuyordum.
Aksine, onların neyi koruduğunu merak ediyordum.
Motorun sesi kulağımda sabit bir uğultu gibiydi ama içimde başka bir ritim vardı. Birine doğru giderken insanın içini dolduran o garip acele… Ne tam telaş, ne de sakinlik. Sanki bir şey olacaktı ama ne olacağını bilmiyordum. Sadece hissediyordum.
Erva’nın gülüşü geldi aklıma. Nadirdi. O yüzden kıymetliydi. Gülümsediğinde değil, gerçekten güldüğünde… dünya bir anlığına daha yaşanır bir yer oluyordu sanki. O anlarda sertliği tamamen silinmezdi ama yumuşardı. Keskin köşeleri yuvarlanırdı.
Ben o hâlini ezberlemek istiyordum.Bana ait olsun diye değil.Kaybolmasın diye.
Yol uzadıkça, içimdeki heyecan da uzuyordu. Ama bu kez kaçmak istemiyordum. Çünkü bazı yolculuklar, varılacak yerden çok, yolda hissettirdikleriyle anlamlıydı.
Erva’nın sokağına girdiğimde motoru yavaşlattım. Aynı yere her gelişimde içimde başka bir şey oluyordu ama bu kez… bu kez heyecan daha baskındı. Kaldırımın kenarında durup motoru kapattım. Sessizlik çöktü. Kaskımı çıkardım, saçlarım rüzgârın bıraktığı dağınıklıkla alnıma düştü ama umursamadım. Telefonumu ceketimin cebinden çıkarırken yüzümde farkında olmadan bir gülümseme vardı.
Mesaj var mı diye baktım.
Vardı.
“Bensiz yapamadığını biliyorum, bari bu kadar belli etme.”
İçimde bir yer güldü. Parmaklarım hiç düşünmeden ekrana dokundu.“Evde misin?”
Cevap gecikmedi.“Ne o, yine kapımın önünde misin?”
Başımı kaldırıp sokağa baktım. Aynı binalar, aynı sessizlik… ama benim için artık bambaşka bir yerdi burası. Telefonu kaldırıp hızlıca bir fotoğraf çektim. Motor, kaldırım, sokağın başındaki lamba… Gönderdim.
Telefon neredeyse anında çaldı.
Aramayı kabul ettim.“Evde tek misin?” dedim, sesim sandığımdan daha ciddiydi.
Karşıdan Erva’nın sesi geldi. Alaycı, tanıdık, sivri.“Oğlum sen mal mısın? Evin yok mu senin? Sürekli kapımın önündesin.”
Normalde güler geçerdim ama içimde biriken şey bu kez durmadı. Kelimeler dilime dolandı.“Sana bir soru soracağım,” dedim. “Ama net olmanı istiyorum.”
Sesimdeki ciddiyet onu durdurmuş olmalıydı. Bir an sustu. Sonra tonu değişti.“Sen iyi misin?” dedi.O merak… işte o merak, içimdeki bütün buzları eritmeye yetti.
“Dün seni biriyle gördüm,” dedim. “ Güldüğün o çocuk… senin neyin oluyor?”
O an duyacağım şeyin ne olacağını bilmiyordum ama şundan emindim: beklediğim şey bu değildi.
Bir kahkaha patladı karşıdan.
Öyle içten, öyle beklenmedik bir kahkaha ki… Konuşmadım. Sadece dinledim. O gülüşü biraz daha duymak istedim. İçimdeki düğüm çözülmeden önce, o sesin içimde dolaşmasına izin verdim.
Sonra konuştu.“Ben de diyorum bu çocuk niye dün beni on yedi kere aramadı.”
Yanından gülerek söylemişti bunu.“Sen soruma cevap ver,” dedim, gülümsememi saklamadan.
Boğazını temizledi.“Kuzenimdi o, aptal,” dedi. “Madem gördün, gelseydin. Böyle kapımın önüne kadar gelip aramak nedir? Mafyacılığa mı özeniyorsun?”
O an…İçimde çok büyük bir yük kalktı.
Göğsümde tuttuğum nefesi bıraktım. Farkında olmadan. Sanki günlerdir içimde taşıdığım bir ağırlık, tek bir kelimeyle çözülmüştü. Kuzenim.
Telefonu kulağımda tutarken başımı hafifçe geriye yasladım. Gözlerimi kapattım. Sokak aynı sokaktı ama ben artık başka bir yerdeydim. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama bu kez korkudan değil.
Bu kez… rahatlamadan.
Gülümsedim. Hem de uzun uzun. O an yüzümde beliren ifadeyi görseydi kesin “ne sırıtıyorsun yine” derdi ama umurumda değildi. Kalbim, az önce yaşadığı paniğin ardından şimdi çocukça bir sevinçle çarpıyordu.
“Demek kuzenin,” dedim, sesimde saklayamadığım bir rahatlık vardı.
“Evet,” dedi. “Başka kim olacak? Senin gibi dramatik bir tip mi sandın beni?”
“Bir an…” dedim, sustum.Bir an seni kaybediyormuşum gibi hissettim demek istemedim.“Bir an yanlış düşündüm,” diye toparladım.
“Fazla düşünüyorsun,” dedi. “Bu yaşta saç beyazlatacaksın.”
Kahkaha attım. Bu kez yüksek sesle. Sokak sessizdi ama içim gürültülüydü.“Kapının önündeyim,” dedim. “Madem bu kadar geldim.”
“Biliyorum,” dedi. “Fotoğraftan belli.”
“İner misin?” dedim, hiç dolandırmadan.Bir an durdu. O duraklama… Onu tanıyordum artık. Aklından geçenleri neredeyse görebiliyordum.
“Beş dakika,” dedi sonunda. “Ama ayakkabılarımı giyiyorum diye evlenme teklifine hazır gelme.”
“Geç kaldın,” dedim. “Yüzüğü cebimde saklıyordum.”
“Kes,” dedi ama güldüğünü hissettim.
Telefon kapandı.Ekrana baktım bir süre. Sonra cebime koydum.
Motorun yanına yaslandım. Sokağa baktım. Az önce içimde fırtına koparan bu yer şimdi tuhaf bir huzur veriyordu. Kalbimdeki heyecan dinmemişti ama artık yakmıyordu. Isıtıyordu.
Onu ilk gördüğüm günü düşündüm. O mesafeli bakışını. Her şeyi kontrol altında tutan hâlini. Kimseyi kolay kolay içine almayan duruşunu. Ama ne zaman gülse… işte o zaman bütün duvarlar anlamsızlaşıyordu. Ev gibi hissettiriyordu dedim ya. Çünkü Erva, insanın kendini saklamak zorunda kalmadığı nadir yerlerden biriydi.
Kapı sesi duydum.
Başımı kaldırdım.
Merdivenlerden inerken gördüm onu. Üzerinde ev hâli vardı; sade, umursamaz ama her zamanki gibi kendine ait. Saçlarını aceleyle toplamıştı. Yüzünde hafif bir ifade… Ne tam gülümseme ne de ciddiyet.
Göz göze geldik.
O an anladım.Bütün bu panik, kıskançlık, korku… Hepsi onun bir bakışıyla anlamını yitiriyordu.
“Bakışını düzelt,” dedi yaklaşırken. “Yine saçma şeyler kuruyorsun.”
“Kuruyorum,” dedim. “Ama bu kez güzel şeyler.”
Yanımdan geçip motoru süzdü.“Ne bu hâl?” dedi. “ dünyayı kurtarmaya mı geliyordun?”
“Az önce,” dedim, “dünyam yıkılmak üzereydi.”
Durdu. Bana döndü.Bir an ciddileşti.“Bir daha böyle düşünme,” dedi. “Sormadan kafanda bitirme.”
Başımı salladım içimde dalgalanmalar başlarken.“Tamam,” dedim. “Öğreniyorum.”
Gözlerini kaçırdı.“İyi,” dedi. “Çünkü ben kolay kolay açıklama yapan biri değilim.”
Gülümsedim.“Ben de kolay kolay bağlanmam,” dedim.
İkimiz de sustuk.Ama o sessizlik rahatsız edici değildi.
Aksine…İlk kez, birinin yanında geleceği düşünmek beni korkutmuyordu.
Erva yanıma doğru yaklaştığında kalbim hızlandı.Bunu inkâr edecek hâlim yoktu. Ne zaman ona birkaç adım mesafe kalsa, vücudum sanki “hazırlan” komutu alıyordu. Motora yaslandı. Rahat ama farkında. Beni süzdü. Ben de onu.
Gözüm istemsizce o yeşillere kaydı.Büyüleyiciydi… lanet olsun ki fazlasıyla.
Ama hemen gözlerimi geri çektim. Rahatsız olmasını istemedim. Bakmak başka, süzmek başkaydı. Aradaki farkı biliyordum.
“Podolog olduğunu bilmiyordum,” dedim.
Dudağımın kenarı farkında olmadan kıvrıldı.O da fark etti zaten.
“Yakıştıramadın mı yoksa?” dedi.
Bir saniye durdum.Sonra gülmeye başladım.Öyle kontrollü falan değil, hunharca.
Kahkahası da bana bulaştı.Erva güldüğünde insanın içindeki ciddiyet diye bir şey kalmıyordu zaten. Sanki bütün dünya iki saniyeliğine pause’a basıyordu da, sadece o an kalıyordu.
Gülmesi yavaşlayınca konuştum:“Ben seni maskot falan sanıyordum.”
Kaşlarını kaldırdı.
“Beni bile güldürüyorsan, işinin ehlidir dedim,” diye devam ettim.“Meğer doktor muşsun.”
Tekrar güldü.Ama bu sefer başka bir şeye takıldı.
“Beni güldürdüğümü mü söylüyorsun?” dedi.
O an durdum.Sesi hafiflemişti.Gözlerime bakıyordu. Kaçacak yer yoktu.
“Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?” diye sordum.“Yani… seni güldürdüğümü mü?”
Bir an sustu.Sonra hiç kaçmadan, hiç saklamadan:
“İlk kez,” dedi,“birine bu kadar rahat gülebiliyorum.”
Kalbim bir anlığına ne yapacağını şaşırdı.Bu cümle ağır değildi ama derindi. İnsan böyle cümleleri ya taşır ya da altında kalırdı.
Güldüm. Yaklaştım.Saçının tepesine minik bir öpücük kondurdum.Abartısız. Sessiz. Sanki olması gereken bir şeymiş gibi.
Sonra geri çekildim.Gözlerime baktım.
“Yanımda,” dedim,“her zaman rahat ol.”
Gülümsedi.O kendine has, hafif alaycı gülümsemesiyle:
“Şımarma hemen doktor.”
Bir saniye…İki saniye…
Sonra ikimiz de gülmeye başladık.
O an şunu fark ettim:Ben bu kızla sadece konuşmuyordum.Ben bu kızla nefes alıyordum.
Ve bu, düşündüğümden çok daha iyi hissettirmişti.

Rüya’dan…..

Oğuz gittikten sonra ev yeniden sessizliğine büründü. Günün geri kalanını küçük işlerle doldurdum; aslında yapılması gerekenlerden çok, aklımdan geçenleri susturmak için oyalanıyordum. Yorgundum ama Eylül’ü görecek olmanın verdiği o tanıdık heyecan, içimde hafif bir kıpırtı yaratıyordu. Uzun zamandır görüşememiştik. Onu gerçekten özlemiştim.
Arabayı kafenin yakınına park edip indim. Yağmur yeni başlamıştı; ince ama ısrarcı damlalar hâlinde. Kabanımın önünü kapattım, omuzlarımı biraz daha içine çekip adımlarımı hızlandırdım. Islak asfaltın kokusu burnuma dolarken, içimde garip bir huzursuzluk da yürüyordu benimle birlikte.
Kapıyı açıp içeri girdiğimde gözlerim Eylül’ü aradı. Onu gördüğüm anda yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Ama gülümsemem yarım kaldı. Yanında… evet, ne yazık ki yanındaydı. İguana suratlı kertenkele. Hayatımda bitmek bilmeyen birkaç şey varsa, biri de bu adamdı.
Eylül beni fark edince ayağa kalktı. Siyah kumaş pantolonunu refleksle düzeltti; onu tanırım, heyecanlandığında hep yapardı bunu. Bana doğru geldi. Sıkıca sarıldık. O an, yağmur, yol, içimdeki ağırlık… hepsi bir anlığına silindi. O da bana aynı sıkılıkla sarıldı; sanki ikimiz de “nihayet” der gibiydik.
Ondan ayrılıp kabanımı çıkardım, sandalyenin kenarına bıraktım. Mert’e bakmadım. Bilerek. Onu yok saymak, verebileceğim en net cevaptı. Ama o, her zamanki gibi yüzsüzlüğünü konuşturmakta gecikmedi.
“Ne o baldız,” dedi sırıtıp, “selam sabah da mı yok artık?”
Başımı çevirip ona baktım. Bakışım sertti, netti.“Selamıma layık biri olmadığın için,” dedim, “seni her zamanki gibi görmezden geleceğim.”
Sonra gözlerimi Eylül’e çevirdim. Onunla konuşmak istiyordum, onunla olmak için gelmiştim buraya. Eylül ağzını açtı, belli ki ortamı yumuşatmaya çalışacaktı. Ama buna izin vermedim.
“Hiç boşuna kendini yorma,” dedim sakin ama keskin bir sesle. “Ondan nefret ettiğimi bildiğin hâlde aramızı düzeltmeye çalışma.”
Bu cümle Eylül’ün yüzüne çarptı. Omuzları düştü, bakışları anlık olarak yere kaydı. İçimde kısa bir sızı hissettim ama geri adım atacak değildim. Mert ise… kahkaha attı. Yüksek, rahatsız edici bir kahkaha.
“Rüya Hanım yine formunda anlaşılan,” dedi alayla.
Tam o sırada garson masaya yaklaştı. Hiç tereddüt etmeden siparişimi verdim:“Şekerli Türk kahvesi.”
Sesim sakindi. İçimdeki öfkeyi ona göstermeye niyetim yoktu. Ben, onun hatalarını yüzüne vurmaktan hiç vazgeçmemiştim. Çünkü bazı insanlar, yaptıklarının sonuçlarını ancak aynada görürse fark ederdi. Ama Mert… o aynaya bakıp sadece kendine hayran kalacak kadar arsız biriydi.
Ve biliyordum; benim her netliğim, onun için bir rahatsızlık değil, garip bir şekilde zevk veriyor du.
Başımı kaldırıp ona baktım. İlk kez.Ve son kez bakacakmışım gibi baktım.
“Form değil bu,” dedim sakince. “Karakter.”
Eylül’ün sandalyede biraz daha küçüldüğünü hissettim. Omuzları çöktü. Bunu görmemek imkânsızdı. Onu üzmek istemiyordum ama kendimi susturacak hâlim de yoktu. Aylardır sustuğum her şey, bu masada dilime diziliyordu zaten.
Garson kahvemi bıraktığında fincanın tabağa değen sesi, ortamın gerginliğini kesmedi. Tam tersine, altını çizdi.
Mert hâlâ sırıtıyordu.O sırıtış…İnsanın sinirini değil, mideni bulandıran türdendi.
“Beni yanlış anlama,” dedi, arkasına yaslanarak. “Ben sadece şaka yapıyorum.”
Güldüm.Ama bu gülüşte zerre eğlence yoktu.
“Şaka yapmak için önce insan olmak gerekir,” dedim. “Sen onu hep atladın.”
Eylül başını kaldırdı. Gözlerime baktı. İçinde bir şeyler söylemek isteyen ama cesaret edemeyen bir ifade vardı. Onu tanıyordum. O bakışı ezbere bilirdim. Arada kalmışlık… iki tarafa da ait olamama hâli.
“Rüya…” dedi kısık bir sesle.
Elimi hafifçe kaldırdım.“Hayır,” dedim. “Beni durdurmaya çalışma.”
Sonra Mert’e döndüm.
“Bak,” dedim, sesimi yükseltmeden. “Ben seni sevmiyorum. Sana saygı duymuyorum. Ve bunu değiştirmek gibi bir niyetim de yok. O yüzden şu ‘baldız’, ‘şaka’, ‘samimiyet’ triplerini başkasına sakla.”
Masada bir anlık sessizlik oldu.Bu kez kahkaha atmadı.
Eylül’ün nefesi hızlandı. Ellerini dizlerinin üzerine koymuştu. Gergindi. Benim yüzümden mi, onun yüzünden mi… artık ayırt edemiyordum.
Kahvemden bir yudum aldım. Şekerliydi ama ağzımda acı bir tat kaldı.
“Eylül’ü seviyorum,” dedim sonra. “O yüzden buradayım. Yoksa seninle aynı masada oturmak, benim için yapılacaklar listesinde bile yok.”
Mert dudaklarını büzdü.“Ne kadar da net,” dedi alayla.
“Netlik,” dedim, “bazılarına sert gelir. Özellikle bulanık yaşayanlara.”
Eylül’e döndüm.Yüzünde suçluluk vardı. Ve yorgunluk.
“Beni çağırırken bir umut taşıdığını biliyorum,” dedim daha yumuşak bir sesle. “Ama bazı şeyler düzelmez. Sadece daha fazla can yakar.”
Sözlerimi Eylül’e söylüyordum ama gözlerinin önüne çekilmiş o perdeyi hissediyordum. Aşktan örülmüş, kalın, inatçı bir perdeydi bu. Ne kadar gerçek koyarsan koy önüne, bir yerinden mutlaka sızdırıyor, çarpıtıyordu. Kalbini kıracağımı biliyordum. Ama bazı kırıklar vardı ki… kırılmadan iyileşmezdi. Gerçekler her zaman şefkatli olmazdı; çoğu zaman can yakar, insanı yerinden sarsardı.
“Mert seni aldattı,” dedim. Sesim bu kez daha alçaktı ama çok daha keskindi.“Hem de kuzeninle. Bunu unutma. Bu, şans verilecek bir hata değil.”
Eylül’ün gözleri doldu. Kirpikleri titredi. Bakışları bir an boşluğa takıldı, sanki söylediklerimi duymak istemiyordu ama kulakları onu ele veriyordu. Dayanamadım. Elimi uzatıp ellerini tuttum. Soğuktu elleri. Hep böyle olurdu; incindiğinde ilk elleri soğurdu.
“Seni çok seviyorum,” dedim yavaşça. “Sen benim ailemsin, Eylül. Ama bazen birine ikinci şansı vermek… hata olur, canım.”Nefesimi tuttum, kelimeleri seçerek devam ettim.“Mert seni üzdü. Sadece üzmedi… sende olan güven duygusunu aldı. Hem de ikinci kez yaptı bunu. Seni üzmek istemiyorum ama bazı şeyleri de görmezden gelemezsin.”
Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Sessiz, ağır ağır… O an içimde bir şey daha koptu. Karşımdaki kadın güçlüydü ama şu an çok yorgundu. Mert’in bakışlarını hissettim; bana sinirle bakıyordu. Umurumda bile değildi. Bana ne hissettiği, ne düşündüğü… hiçbirinin önemi yoktu.
Eylül bana baktı. Gözleri dolu dolu. Sesi titriyordu.“Bu beni üzmüyor mu sanıyorsun, Rüya?” dedi. “Ama seviyorum… hem de çok. Kalbim çok ağır basıyor. Aklıma söz geçiremiyorum. Anla beni lütfen.”
İşte o an… artık konuşamadım. Yerimden kalktım. Sandalyem geriye doğru hafifçe sürüklendi. Hiç düşünmeden ona doğru eğildim ve sıkıca sarıldım. Sanki onu kollarımın arasına alırsam, biraz olsun acısını hafifletebilirdim.
Eylül bana sarıldı. Tutundu. Omzuma gömdü yüzünü. Ve ağlamaya başladı.Sessiz değil… bastırılmış, uzun süredir bekleyen bir ağlayıştı bu. Omuzlarım ıslandı ama umurumda değildi. Elimi saçlarında gezdirdim, sırtını okşadım. Bir şey demedim. Çünkü bazı anlarda kelimeler gereksizdi. Orada olmak yeterliydi.
İçimden sadece şunu geçirdim:Keşke sevgi bu kadar kör etmeseydi insanı.Keşke kalp, aklı bu kadar susturmasaydı.
Ama Eylül’ün gözyaşları omzumdayken şunu da biliyordum:Ne olursa olsun, ben onun yanında olacaktım.Doğruyu söyleyen kişi olmak bazen yalnız kalmayı gerektirirdi.Ve ben, bu yalnızlıktan korkmuyordum.
zaman sanki yavaşladı. Kafenin uğultusu, tabak sesleri, yan masalardaki kahkahalar… hepsi geride kaldı. Sadece onun titreyen nefesi vardı, bir de omzuma düşen gözyaşlarının sıcaklığı. Ağladıkça hafiflediğini sanıyordum ama aslında her hıçkırık, içinden kopan yeni bir parçaydı.
“Geçecek,” diyemedim.Çünkü bazı şeyler geçmezdi. Sadece insan alışırdı.
Saçlarını okşadım. Parmaklarım düğümlere takıldı; o düğümler yalnızca saçlarında değil, kalbindeydi. Onu bırakamayan, bıraksa da kendini affedemeyen bir kalbin düğümleri…
“Biliyorum,” dedim fısıltıyla. “Biliyorum çok seviyorsun.”Bir an durdum. Kelimeler boğazımda ağırlaştı.“Ben seni, sevdiğin için suçlamıyorum Eylül. Sadece… kendinden vazgeçmeni istemiyorum.”
Omzumda biraz daha sıkılaştı. Sanki düşmemek için bana tutunuyordu. O an anladım; bazen insanlar birini değil, yalnız kalmamayı severdi. Kırılmayı bile, boşluğa düşmeye tercih ederlerdi.
Yavaşça geri çekildim. Yüzüne baktım. Gözleri kızarmıştı, yanakları ıslak. Güzel değildi bu hâli ama gerçekti. En savunmasız hâliydi.
Mert hâlâ karşımızdaydı. Sandalyeye yaslanmış, sahte bir sakinlikle olan biteni izliyordu. Yüzünde küçümseyici bir ifade vardı; sanki yaşanan her şey basit bir yanlış anlaşılmaymış gibi. İçimde bir öfke kabardı. Sessiz ama keskin.
“Biliyor musun,” dedim ona bakmadan, sesim sakindi ama içi doluydu,“insanı en çok ne yaralar?”
Duraksadım.“Yanlış yapmak değil. Yanlışı tekrar tekrar savunmak.”
Eylül’ün eli elimdeydi. Sıktım. Ona buradayım demek için. Yalnız değilsin demek için. Bazen bir insanın hayatta kalması için tek bir şeye ihtiyacı olurdu: birinin onun adına da güçlü durmasına.
“Ben seni bırakmam,” dedim Eylül’e, gözlerinin içine bakarak.“Ne karar verirsen ver, ne kadar canın yanarsa yansın… yanında olacağım. Ama şunu bil istedim.”Nefes aldım.“Sevgi, insanı küçülttüğü yerde bitmelidir.”
Eylül başını salladı ama gözlerindeki kararsızlık hâlâ oradaydı. Henüz hazır değildi. Bunu kabullendim. Çünkü bazı uyanışlar bir anda olmazdı; insan önce acıya doymalıydı.
Elini bıraktım ama masadan kalkmadım. Kaçmadım.Çünkü o gün orada kalmak, susmak değil; şahitlik etmekti.
Ve ben, onun kalbinin kırılışına şahit olmayı göze almıştım.
Eylülden ayrıldığımda bakışlarım istemsizce etrafa kaydı. Masaların arasında dolaşan meraklı gözleri fark ettim. Kimileri fısıldaşıyor, kimileri bakışlarını kaçırıyordu. Az önce tanık oldukları şey, onların günlük dedikodularına malzeme olacaktı belliydi. Ama umurumda olmadı.
Çünkü insanlar, ancak hayatımın bir yerinde duruyorlarsa anlamlıydı. Ve şu an beni izleyenlerin hiçbiri, kalbimin kıyısına bile dokunmamıştı.
Sandalyeme geri oturdum. Omuzlarımda hafif bir ağırlık vardı ama bu pişmanlık değildi. Daha çok, doğru olanı yapmanın yorgunluğuydu. Bazen doğru şeyler insanı rahatlatmazdı; aksine daha dik durmayı gerektirirdi. Ben de öyleydim. Dik, biraz sert ve geri adım atmayan.
Eylül’ ağlarken bile güçlü durmaya çalışan hâli… Kendini savunur gibi sevmesi… Onu incittiğimi biliyordum ama gerçekler pamuk gibi olmazdı. Can yakardı. Ve ben, can yakmamak için susanlardan hiç olmamıştım.
Mert’in bakışını hissettim. Bana sinirliydi. Ama daha çok yakalanmıştı. İnsan, maskesi düşünce böyle bakardı. Üzerime çevirdiği o öfke dolu bakış, bana bir zafer hissi vermedi. Sadece midemde soğuk bir boşluk bıraktı. Çünkü kaybeden biriyle tartışmak, kazandırmazdı.
Başımı kaldırdım. Camdan dışarı baktım. Yağmur hâlâ yağıyordu. İnsanlar koşuşturuyordu. Herkes bir yere yetişme derdindeydi. Benimse acelem yoktu. Çünkü bazı yüzleşmelerden sonra insan, biraz durmak isterdi.
Kendime şunu söyledim içimden:Ben kötü biri değildim. Sadece doğruyu söyleyen biriydim. Ve bazen bu, en yalnız kalınan yerdi.
Kahvemden bir yudum aldım. Tadını hissettim. Acıydı. Ama gerçekti.
Eylül’e bakmadım. Bilerek. İstemediğim için değil, ihtiyaç duyduğu şey bu olduğu için. Kendini toparlaması gerekiyordu ve bunu benim bakışlarımın ağırlığı altında yapamazdı. Biliyordum.
Şu an benden biraz çekiniyordu; bunu hissediyordum. Haklıydı da. Gerçekleri söyleyen insanlar, sevilseler bile ürkütürdü. Hele ki o gerçekler, insanın kalbine çarpıp geri dönüyorsa… Bir süre mesafe iyiydi. Nefes almak için. Düşünmek için. Kendini duymak için.
Bakışlarımı fincanıma sabitledim. Eylül’ün gözyaşlarını silerken çıkardığı o küçük, neredeyse duyulmayan sesi duymamaya çalıştım. Müdahale etmedim. Teselli etmeye kalkmadım. Bazen en büyük destek, sessizce yanında kalmaktı.
Onu yalnız bırakmıyordum. Sadece özgür bırakıyordum.
Çünkü sevgi, insanı sürekli kollamak değil; gerektiğinde geri çekilmeyi de bilmektir. Ve ben, onun güçlü yanını yeniden hatırlaması için bir adım geride durmayı seçmiştim.
Üç saat sonra…..
Eylül’ün yanından ayrıldıktan sonra eve nasıl geldiğimi tam hatırlamıyordum . Direksiyonu tutan bendim ama zihnim başka bir yerdeydi. Eve girip kapıyı kapattım. Üzerimi bile değiştirmedim. Kabanım hâlâ üzerimdeydi. Çantam koltuğun kenarına düştü. Ben de.
Koltuğa oturup öylece karşı duvara baktım.
Eylül’ün yüzü gözümün önünden gitmiyordu. Belki fazla yüklenmiştim. Belki biraz daha yumuşak olabilirdim. Ama susamazdım. Onun canı yandığında ben susarsam… kim konuşacaktı?
İçimdeki suçlulukla haklılık birbirine karışmıştı.
Sonra gözlerim bileğime kaydı.
Ateş simgeli bileklik…
Metal kısmı loş ışıkta hafifçe parlıyordu. Alev yukarı doğru kıvrılıyordu; sanki düşmemeyi değil, yanarak ayakta kalmayı temsil ediyordu. Parmak uçlarım istemsizce üzerine dokundu.
Garipti.
Bu bileklik bana her zaman huzur verirdi. Sanki içimdeki yangını kontrol altında tutan küçük bir mühür gibiydi. Ama aynı anda… sırtımda ince, sızlayan bir acı dolaştı. Yanık izlerimin olduğu yerde. Derinin altında hâlâ yaşayan o eski yangın kıpırdadı.
Huzur ve acı.
İkisi aynı anda.
Nefesim yavaşladı. Gözlerim dalıp gitti. O an bulunduğum yer silindi. Duvarlar kayboldu. Sesler uzaklaştı.
Ve ben yine o geceye döndüm.
Burnuma hayali bir duman kokusu doldu. Sırtımda sıcaklığı hissettim. Oğuz’un küçük parmaklarının tişörtüme tutunuşunu… Banyodaki soğuk fayansın dizlerime değmesini… Sirenlerin uzaktan yankılanan o çaresiz sesini…
Ateş sadece evi yakmamıştı.
Beni de ikiye bölmüştü.
Bir tarafım o banyoda kalmıştı; korkmuş ama dimdik, kardeşine siper olan küçük bir kız. Diğer tarafım ise küllerin arasından çıkan, artık hiçbir şeye eskisi gibi bakamayan biriydi.
Bilekliği biraz daha sıktım.
Metal tenime battı.
O anı yine yaşıyor gibi oldum. Sırtıma düşen ağırlığı, kemiklerime kadar işleyen yanmayı… Gözlerim kapanırken içimden geçen tek düşünceyi:
Oğuz’a bir şey olmasın.
Gözlerimi tekrar açtığımda hâlâ buradaydım. Ama kalbim bir anlığına geçmişte atmıştı.
Anladım ki bu bileklik sadece bir aksesuar değildi.Bir hatırlatmaydı.
Ben ateşten geçmiştim.Yanmıştım.Ama sönmemiştim.
Sırtımdaki acı bunun bedeliydi.Bileğimdeki ateş ise bunun kanıtı.

Geçmiş…..

Annemle Oğuz tartıştıktan sonra evin içindeki hava değişmişti. Oğuz odasına çekilip kapıyı sertçe kapatmıştı. Çocuktu ama gururu büyüktü. Annem ise hiçbir şey olmamış gibi davranmaya çalışıyordu. Babam nöbetten yeni gelmişti. Üzerinde hâlâ o yorgunluk vardı; üniformasının omuzları günün ağırlığını taşıyordu sanki.
Mutfaktan gelen tabak seslerini duyuyordum. Annem babama bir şeyler hazırlıyordu. Sessizce kapının eşiğine yaslandım. Babama bakıyordum.
Yorgundu.
Başını kaldırdı. Beni fark etti.Ve o an yüzü değişti.
Tebessüm etti.
“Kızım gelsene,” dedi. “Neden öyle kapı eşiklerinden bakıyorsun babana?”
Sesindeki sıcaklık içimi ısıttı. Yanına gittim, dizimin dibine oturdum. Üniforması hâlâ soğuktu ama elleri sıcaktı. Saçlarımın üzerine minik bir öpücük kondurdu. O öpücük hâlâ saç diplerimde duruyor gibi hissediyorum bazen.
“Niye üzgünsün baba? Bir şey mi oldu?” diye sordum.
Kahverengi gözleriyle bana baktı. O gözlerde hep bir kararlılık olurdu. O gece ise başka bir şey vardı. Gizlenmeye çalışılan bir gölge.
Tebessüm etmeye çalıştı.
“Bu karanlık dünyadaki tek ışığım sizlersiniz canımın içleri,” dedi.
Kalbim sıkıştı.
“Eğer annemle Oğuz’a üzüldüysen ben Oğuz’la konuşurum baba. Sen üzülme,” dedim.
Gülümsedi. O gülüşte hem gurur hem hüzün vardı.
“Onlar sabaha barışırlar benim güzel kızım. Sen üzülme.”
Sabahın geleceğini sanıyordum.O gece son gecemizmiş, bilmiyordum.
“Neden o zaman üzgünsün baba? Anlat hadi kızına.”
Yüzümü nasırlı ellerinin arasına aldı. O eller… silah tutan, suçlu yakalayan, ama bana dokunduğunda pamuk gibi olan eller.
“Güzel kızım büyümüş de babasının dertlerini dinler olmuş.”
Sarıldım ona. O da bana sarıldı. Başını saçlarıma gömdü. Nefesini hissettim. Güvendim. Hep güvendiğim gibi.
Sonra hafifçe geri çekildi.
“Bu aralar çok kötü adamlarla uğraşıyoruz güzel kızım. Sadece o. Yoksa bir şey yok.”
“Sen polissin baba. Her zaman kötü adamlarla uğraşıyorsun,” dedim.
Bu sefer bakışı ciddileşti.
“Bunlar hepsinden kötü çünkü.”
O cümle o zaman bir şey ifade etmedi.Şimdi ediyor.
Annem salona geldi.
“Aksel, hadi yukarıya. Uyku vaktin geçiyor kızım.”
Babamla anneme iyi geceler dedim. Üst kata çıktım. Oğuz’la odamız birdi. Kapıyı açtığımda çoktan uyumuştu. Üzerini örttüm. Saçlarını düzelttim. Yatağıma geçtim.
Uyudum.
Birkaç saat sonra burnuma gelen ağır bir koku ile uyandım.
Duman.
Oda griydi. Neredeyse hiçbir şey görünmüyordu. Boğazım yandı. Öksürdüm.
“Oğuz!” dedim panikle.
Hâlâ uyuyordu. Onu sarsarak uyandırdım.
“Abla… bu koku ne?” dedi uykulu ve korkmuş bir sesle.
Elinden tuttum. Kapıya koştum. Kolu çevirdim.
Açılmadı.
Tekrar denedim.Açılmadı.
Oğuz ağlamaya başladı.Ben de korkuyordum ama korkacak zaman yoktu.
“Anne! Baba!” diye bağırdım.Bir daha.Bir daha.
Kimse gelmedi.
Duman artıyordu. Gözlerim yanıyordu. Nefes almak zorlaşıyordu.
Banyoya koştum. Oğuz’u içeri soktum. Kapıyı kapattım. Küvetin yanındaki havluyu suyla ıslatıp kapının altına sıkıştırdım. En köşeye geçtik.
Oğuz titriyordu.Onu kollarımın arasına aldım.
“Geçecek,” dedim. “Bizi bulacaklar.”
Kendim inanmadan.
Siren sesleri uzaktan duyulmaya başladı. Polis. İtfaiye. Çığlıklar. Bir şeyler kırılıyordu. Üst kat çatırdıyordu.
Duman banyoya da sızmaya başladı.
Oğuz’u daha sıkı sardım. Sırtımı ona döndüm. Onu korumak için. Hep yaptığım gibi.
Sonra…
Büyük bir gürültü.
Tavan çöktü.
Sırtımda tarifsiz bir acı hissettim. Sanki ateş doğrudan kemiğime işledi. Çığlık atamadım bile. Nefesim kesildi.
Ve gözlerim kapandı.
Uyandığımda bir hafta geçmişti.
Hastane odası. Beyaz duvarlar. Yanık kokusu. Sargılar.
Annem ve babam gömülürken ben hâlâ komadaymışım.
Oğuz çok fazla duman solumuştu. Bir süre nefessiz kalmış.Sırtımda derin yanıklar vardı.Saçlarımın neredeyse tamamı yanmıştı.
Aynaya ilk baktığım günü hatırlıyorum.
Ama en çok şunu hatırlıyorum:
Babamın o geceki bakışını.
“Bunlar hepsinden kötü çünkü.”
O gece sadece evimiz yanmadı.
Çocukluğum da yandı…

Zil çalana kadar.

Ses o kadar ani geldi ki, düşüncelerim yarıda kesildi. Bir an kalbim hızlandı. Bu saatte kim olabilirdi?
Ayağa kalktım. Adımlarım temkinliydi. Kapının deliğine yaklaştım.
Ve gördüğüm manzara…
Üç polis.
O an içimden tuhaf bir cümle geçti:Avcıyı görsem daha az şaşırırdım.
Kapıyı açtım.
Karşımda duran orta yaşlı polis öndeydi. Yaklaşık kırk beşlerinde, geniş omuzlu, yüzü sert çizgilerle bölünmüş bir adamdı. Saçlarının kenarları hafif kırlaşmıştı. Gözleri koyu ve sabitti; konuşmadan önce bile ölçen, tartan bir bakışa sahipti. Üniforması kusursuzdu. Apoletleri dümdüz. Ceketinin sol cebinde telsiz. Sağ göğsünde metal rozet, ışıkta hafif parlıyordu.
Rozetini kaldırdı.
“Rüya Aksel Sarmaşık.”
O isim.
Uzun zamandır kimsenin kullanmadığı o tam isim, bir yabancı gibi kulaklarıma çarptı. İçimde garip bir boşluk oluştu. Sanki geçmişim kapıya gelmişti.
Üçüne birden baktım.
Diğer ikisi daha gençti. Yirmili yaşların sonu, otuz başı gibi. Biri uzun boylu, açık tenli, saçları askeri tıraş. Çenesi sıkılıydı. Diğeri daha kısa, koyu saçlı, bakışları daha hareketli ama ifadesi kontrollüydü. İkisi de fazla sessizdi.
“Buyurun, benim,” dedim.
Orta yaşlı polis konuştu.
“Bizimle karakola gelmeniz gerekiyor.”
Sesi düz, tonlamasızdı. Ne sert ne yumuşak. Emir gibi ama bağırmadan.
Kaşlarım hafif çatıldı.“Neden?” diye başladım.
Cümlem bitmeden araya girdi.
“Gerekli açıklama karakolda yapılacak. Şimdi bizimle birlikte gelin.”
Bir an daha baktım yüzüne. En ufak bir duygu yoktu. Ne öfke, ne suçlama, ne de empati.
Sadece prosedür.
Başımı yavaşça salladım. Direnmek için sebep yoktu. En azından şu an.
Kabanıma uzandım. Zaten üzerimdeydi ama fermuarını çektim. Spor ayakkabılarımı giyip. Telefonumu aldım. Oğuz’a mesaj atacaktım.
Tam ekranı açmıştım ki genç olan polislerden biri konuştu:
“Karakolda haber verirsiniz.”
Sesi diğerine göre daha yumuşaktı ama netti.
Onlara yardımcı olmak istiyormuş gibi telefonu kabanımın cebine koydum. Anahtarımı aldım. Kapıyı kilitledim.
Asansöre bindik.
O dar metal kutunun içinde hava ağırdı. Üç farklı parfüm, bir miktar soğuk hava ve garip bir sessizlik. Hiçbiri konuşmadı. Ben de konuşmadım. Aynadaki yansımama baktım. Sakin görünüyordum. İçim öyle değildi.
Aşağı indiğimizde polis aracı apartmanın önündeydi. Siyah-beyaz. Farları sokağı kesiyordu. Kapısı açıldı.
Arka koltuğa bindim.
Ben ortaya oturdum.
Genç polislerden biri sağıma, diğeri soluma geçti. Hareketleri eş zamanlıydı. Fazla düzenli.
Orta yaşlı olan öne, şoför koltuğunun yanına oturdu.
Kapılar kapandı.
Motor çalıştı.
Ama içimde tuhaf bir his vardı.Bu bir karakola gitme hissi değildi.
Daha… kontrol edilmiş. Daha planlı.
Öndeki polis arkasına baktı. Gözleri bir saniyeliğine sağımda oturan polise kaydı. Çok küçük bir hareketle kafasını eğdi.
Onay.
O an içimde bir şey bağırdı.
Ama geç kaldım.
Sağ tarafımdaki polis bir anda kolumu sabitledi. Ne olduğunu anlayamadan boynumun arkasında keskin bir temas hissettim.
Bir elektrik.
Kısa. Ama yakıcı.
Kaslarım istemsizce gerildi. Parmaklarım kilitlendi. Gözlerim karardı.
Son gördüğüm şey… ön koltuktaki adamın yüzündeki o ifadesizlikti.
Ve sonra…
Karanlık.