6. bölüm · Vuslat
BÖLÜM 6 :FİLİZLENEN ÇİÇEK
Oğuz’dan…..
Ceketimi giyerken elimdeki kaba dikkat ettim. Kurabiyeler hâlâ sıcaktı; kapağını biraz araladım, buhar yüzüme vurdu. Tahinle kavrulmuş ceviz kokusu… Evde ilk defa yaptığım bir şeyin bu kadar düzgün kokması tuhaf bir özgüven verdi bana.
Asansöre bindim. Kapı kapanırken aynadaki yansımama baktım. Saçlarım biraz dağınıktı, gözlerim uykusuzdu ama…msdddaffwqqöq z.fena durmuyordum.Abartma, dedim kendime.Altı üstü .:3 kurabiye götürüyorsun.
Asansör aşağı inerken kalbim yukarı çıkıyordu sankiaajsassjaajaajaa öp. Her kat indikçe midemde bir şey düğümlendi. O his… ilk defa değildi ama bu kadar net de olmamıştı.
Dışarı çıktım. Soğuk hava yüzüme çarptı. Ceketin yakasını biraz daha kaldırdım. Motora bindim, kaskı takarken bir an duraksadım.siyah çantaya tekrar baktım. Sanki içinde sadece kurabiye yoktu; sanki kendimi de koyup götürüyordum.
Motoru çalıştırdım.
Şehir akıyordu. Işıklar, tabelalar, arabalar… Hepsi bulanık bir fondan ibaretti. Aklımda tek bir şey vardı: Erva’nın yüzü.Gülerken gözlerinin nasıl kısıldığı…Konuşurken dudaklarının hafifçe yana kayışı…Bir şeyleri beğendiğinde fark etmeden yaptığı o küçük baş hareketi…
Gazı biraz daha açtım.
Yolda giderken ablam geldi aklıma.Mutfakta bana bakışı…Sırıtarak verdiği tarif…“Erva beğenir,” deyişi.
Ya beğenmezse?Ya saçma bulursa?Ya sadece nezaketen alırsa?
Kafamın içinde sorular birbirine çarpıyordu ama cevap istemiyordum. Çünkü geri dönmek istemiyordum.
Motorun titreşimi dizlerime vururken aklıma saçlarının kokusu geldi. Yanından her geçtiğimde fark etmeden içime çektiğim o koku… Ne parfüm ne sabun. Temizliğin kendisi gibiydi. Sanki biri geceyi yıkayıp sabaha asmıştı da o da üstüne sinmişti.İnsan kokusu böyle bir şey miydi?Beni sakinleştiren ama aynı anda huzursuz eden…
Dün yan yana yürürken kolu koluma değmişti. Çok kısa. Bilinçsiz. Ama o temas saatlerce aklımdan çıkmamıştı. Şimdi direksiyonu tutan ellerim o anı hatırlıyordu sanki. Aynı sıcaklık. Aynı ürperti.
Kapıyı açtığında nasıl bakacak bana?Yorgun mu olacak? Gülümseyecek mi?
Onu gülerken hayal ettim.Sonra ciddiyken.Sonra bir şey anlatırken kaşlarını hafifçe çatışını…
Birden fark ettim: Ben Erva’yı sadece beğenmiyordum.Ben onu okuyordum.Detaylarını ezberlemiştim fark etmeden.
Sokağına yaklaştığımda kalbim hızlandı. Aynı sokak ama her seferinde başka bir his. Motorun sesini kıstım. Gecenin içine karışsın istedim. Onu ürkütmek istemezdim. Garip ama gerçekti. Henüz kapısını bile çalmamışken onu korumak istiyordum.
Apartmanın önünde durduğumda derin bir nefes aldım.Kaskı çıkarırken rüzgâr saçlarımı dağıttı. Umursamadım.
Siyah çantadan kabı çıkardım .Sıcaklığı hâlâ geçmemişti. Avuçlarımı ısıtıyordu.Keşke bu sıcaklığı hissedebilse, diye düşündüm.Sadece kurabiyeyi değil… niyeti de.
Arka cebimden telefonu çıkarıp ona evde olup olmadığı sormak için mesaj attım.
Siz: “Ne yapıyorsun? Evde misin?”
Yazdıktan sonra , gönderdim.Telefonu elimden bırakmadım. Bildirimi hemen görsün istedim. Ekrana bakarken geçen saniyeler uzadı; sanki her biri biraz daha sabırsızlık ekliyordu içime.
Mesajı geldi.
“Sen işsiz misin, her saat başı yazıyorsun?”
Ekrana bakıp gülümsedim. Dudaklarımda beliren o istemsiz tebessümü saklamaya çalışmadım bile. Parmaklarım yeniden klavyeye kaydı.
Siz: “Abartma, iki saatte bir yazıyorum.”
Cevabının bu kadar hızlı gelmesi gülüşümü büyüttü. Beklemeden yazması hoşuma gidiyordu.
“Ne kadar uzun bir süre o öyle.”
Durmadım, hemen karşılık verdim.
Siz: “Değil mi ama? Beni özlediğini sanıyorum ve seni bu yükten kurtarmak istiyorum.”
Cevabı gecikmedi.
“Ne demesin, sensizlik beni kahretti, yataklara falan düştüm.”
İçimden bir kahkaha geçti. Ekrana eğildim.
Siz: “Beni bu kadar sevdiğini bilmiyordum, öğrenmiş oldum sarı kanarya.”
Bu kez sessizlik oldu. Telefon elimde kaldı. Bir süre bekledim. Sonra yeniden yazdım.
Siz: “Müsait misin?”
Cevap kısa geldi.
“Ne için?”
Bir an duraksadım. Sonra yazdım.
Siz: “Kapının önündeyim, sana küçük bir şey verecektim.”
Gönderdikten sonra bekledim.Ama mesaj gelmedi.
Başımı istemsizce kaldırdım. İkinci kata baktığımda perde aralandı. O an nefesim hafifçe takıldı. Bana bakıyordu. O kocaman, insanın içini olduğu yerden yakalayan yeşil gözleriyle.
Tebessümüm farkında olmadan büyüdü.
Perdeyi çektiğinde içimden bir soru geçti:“Acaba… rahatsız mı oldu?” diye düşünmeye fırsat bulamadan telefonum titredi.
Erva: “Yukarıya gel.”
Telefonu cebime koyup yürümeye başladım. Açılan kapıdan içeri girdim. Merdivenleri çıkarken adımlarım hızlandı, yüzümde istemsiz bir sırıtış vardı.
Kapının önüne geldiğimde kapı zaten açıktı.
Erva karşımdaydı. Gri pijama takımı üstünde yumuşak duruyordu. Saçları açıktı, nemliydi. Bir an konuşmayı unuttum.
Elimdeki kabı uzattım.
“Bunu sana yaptım. Tahinli kurabiye. Öne çıkanlarında birkaç kez görünce sevdiğini düşündüm.”
Yeşil gözleri şaşkınlıkla büyüdü.
“Sen mi yaptın bunu gerçekten?” Sesindeki o şaşkınlığı anlayabiliyordum.
Başımı salladım.
“İlk başta TikTok’tan bakıp denedim ama olmadı. Sonra ablama sordum, nasıl yapıldığını anlattı. Ben yaptım ama. Elini bile sürmedi.”
Kabı aldı. Bana bakışı… sanki beni ilk kez görüyormuş gibiydi.
“Tadına baksana.” Tepkisini merak ediyordum.
Kapağı açtı. Bir kurabiye alıp önce kokladı, gözleri kapandı. Gülümsedi. Sonra ısırdı.
Gözleri açıldı.
“Bunun senin yaptığından şüpheliyim. Çok iyi olmuş.”
İçimdeki kıpırtı çoğaldı. Beğenmesi beni fazlasıyla mutlu etmişti.
“Beğendin yani?”
Bir ısırık daha aldı.
“Bayıldım.”
İçimde garip bir sıcaklık yayıldı. Açlık değildi bu. Daha derin, daha tehlikeli bir şeydi.
Yana çekildi.
“İçeri gelsene.”
Şaşırdım. Beni evine davet ediyordu.
“Rahatsız etmek istemiyorum. Sadece kurabiyeyi vermek için gelmiştim.”
“Kahve yapmıştım birlikte içeriz ,” dedi.
Bunu söylediği an ayakkabılarımı çıkardım. İçeri girdiğimde vanilya ve beyaz sabun kokusu kahveyle karışmıştı. Önümden yürüdü, salona geçtiğimizde etrafa kısa bir bakış attım.
Krem tonlarının hâkim olduğu bir salon… Köşede kıvrılmış bir kedi.
L koltuğun köşesine oturdum.“Geliyorum hemen,” deyip salondan çıktı.
Etrafı izledim. Battaniye, kahverengi halı, yapay çiçekler… Her şey onun gibi sade ama sıcak. Çok geçmeden…
Elinde tepsiyle döndü. Ahşap masaya bıraktı. Kedisinin yüzünü bastırdığı kupayı önüme koyunca güldüm.
Bu kız kedisini gerçekten çok seviyordu.
Kahveden bir yudum aldım. Acıydı içine sonradan şeker atmış olduğu belliydi ama tadı çok acıydı.Yüzümü bozmamak için kendimi zor tuttum.
Erva hâlâ kurabiye yiyordu. Bana baktı.
“Mal olabilirsin ama kurabiye yapmayı biliyorsun.”
Gülerek karşılık verdim.
“Teşekkür etme şeklin çok özel.”
Omuz silkti, kahvesinden bir yudum aldı.
“Senin yaptığını görmeden inanmam. O kadar iyi olmuş,” dediğinde gülümsedim. Sevmesi beni yeterince mutlu ediyordu.
Ona gülerek bakmaya başladım. Dudaklarımda istemsiz bir eğri vardı.“Bu kadar çok mu seviyorsun?” dedim.
Kurabiyeyi yemeyi bıraktı. Elindeki parçayı havada tuttu, sonra yavaşça bana baktı. Bir an duraksadım. Fazla mı söyledim diye geçirdim içimden. Ses tonumda hafif bir şaka vardı ama ya yanlış yere dokunduysam…
Yeşil gözleri bir an uzaklara kaydı. Sanki salondan değil de, benden de değil… başka bir yerden bakıyordu artık.
“Evet,” dedi sonunda.“Annem sürekli yapardı.”
Sesi sakindi ama içinde ince bir şey vardı. Kırılmamış ama bastırılmış. O cümleden sonra gelen sessizlik her şeyden daha çok şey söyledi bana.
“Şehir dışında,” diye ekledi.“Uzun zamandır yememiştim.”
İşte o an anladım.
Anladım ve kafamı yavaşça salladım. Fazla konuşmadım. Çünkü bazı cümlelerin üstüne kelime eklemek saygısızlık gibiydi. Kurabiyeye tekrar baktım; tahin kokusu hâlâ burnumdaydı ama artık sadece bir tat değildi o. Bir hatıraydı. Bir evdi. Bir anneydi.
Boğazımı hafifçe temizledim.“Demek ondan,” dedim sadece.
Gözleri yeniden bana döndü. Bu kez bakışı daha yumuşaktı. Kurabiyeden bir ısırık daha aldı ama bu sefer acele etmedi. Yavaş yedi. Tadını değil… anıyı uzatmak ister gibi.
İçimde garip bir şey oldu.Sanki yanlışlıkla çok doğru bir yere dokunmuştum.
Ve ilk kez şunu düşündüm:Ben ona sadece kurabiye getirmemiştim.Ben ona, farkında olmadan, bir şeyleri hatırlatmıştım.
Bu his hoştu.Ama aynı zamanda tehlikeliydi.
Çünkü birinin hatırasına dokunmak…İnsanın kalbine dokunmaktan çok daha derindi…
RÜYA’DAN ……
Her adımım beni ateşe biraz daha yaklaştırıyordu.Ve ben… kendimi o ateşten kurtarmak için tek bir şey bile yapmıyordum.Aksine, ona doğru yürüyordum.
Ayaklarım sanki bana ait değildi; iradem çoktan başka bir yerde bırakılmıştı. Mantığım geri çekilmiş, yerini merakla karışık tehlikeli bir kabullenişe bırakmıştı. Yanacağımı biliyordum. Ama bazen insan, yanacağını bile bile ateşe yürür. Çünkü bazı cevaplar ancak kül olunca ortaya çıkardı.
Arabaya bindiğimde kapıyı sessizce kapattım. İçerideki hava ağırdı. Deri koltukların kokusu, gecenin soğukluğuyla karışmıştı. Emniyet kemerini takarken bu kez ona kısa bir bakış attım.
Emir…Yine siyah bir takım giymişti. Üzerine tam oturan, kusursuz ama gösterişsiz. Kahverengi, dalgalı saçlarını arkaya doğru taramıştı; birkaç tutam yine de alnına düşmeye niyetliydi. Yüzü her zamanki gibi sakindi ama o sakinliğin altında her zaman bir kontrol ihtiyacı vardı.
Bana yandan bir tebessümle baktı.“Güzel olmak için çabalamaya çalışma,” dedi.“Olduğun gibi gelsen bile herkesin dikkatini çekecek birisin.”
Arsızlığına gözlerimi devirdim.“Sür de gidelim artık,” dedim kısa keserek.
Bir şey söylemedi. Arabayı çalıştırdı. Motorun sesi geceyi yararken, biz de yola çıktık.
Uzun bir süre ikimiz de konuşmadık. Şehrin ışıkları geride kaldı, yollar seyrekleşti. Camdan dışarı bakıyordum ama hiçbir şeyi gerçekten görmüyordum. Düşüncelerim, istemediğim yerlere kayıyordu.
Sessizliği Emir bozdu.“Oraya gittiğinde… o adamla aranızda ne geçti?”
Avcı.Bileğimde hâlâ hissini taşıdığım o an.Kan, pansuman, bakışlar.
Cevap vermeden camdan dışarı bakmaya devam ettim. Sesimi olabildiğince sakin tuttum.“Bana söyleneni yaptım.”
Sessizlik oldu. Ama bu, bitmiş bir sessizlik değildi. Ardından gelen cümleyi hissediyordum.
“Ne oldu bilmiyorum,” dedi sonunda.“Ama seni ikinci kez çağırmalarına gerçekten şaşırdım.”
Ona döndüm. Bakışları yoldaydı.“Neden bu kadar şaşırdın?” dedim.“Demek ki sadece işimi yapmam yetiyormuş.”
Başını hafifçe salladı.“Senin tıptan anladığın mı var Rüya?” dedi.“Bir kez oraya gideni bir daha çağırmazlar. Sana kıyak çekecek değiller ya.”
İçimde bir şey kıpırdadı.Mesajlar.Çiçekler.Sessizliklerin içindeki anlam.
Aklıma tek bir yüz geldi.Ve bileğimdeki ateş.
Yutkundum.Ya ben olmayan bir ateşi kendim yaratıyorsam?Ama bu düşünceyi içimde gömdüm. Duygularıma güvenmek istiyordum. Her şeyin, düşündüğüm gibi gitmesini diliyordum.
Konuşmayı uzatmamak için radyoyu açtım. Kanallar arasında gezinirken sevdiğim bir şarkıda durdum. Sesini biraz yükselttim. Başımı cama yasladım. Yol, bizi yavaş yavaş ormanlık alana doğru çekiyordu.
O, Mahur Beste çalar, müjganla ben ağlaşırız…
Şarkı içime işledikçe kalbim hızlandı.Bir haftanın ardından onu tekrar görecektim.Ama bu kez… düşüncelerim farklıydı.
Onu ilk gördüğümde, sadece para için adam öldüren biri sanmıştım.Şimdi ise… gördüklerim, düşündüklerimi yerle bir ediyordu.
Zaman aktı. Yol değişti.Ve durduk.
Bu seferki yer bir süt fabrikasıydı.
Emir bana yine o siyah kartı uzattı. Aldım. Arabadan indik. Büyük kapının önüne geldiğimizde, o siyahi adam oradaydı. Yine siyah bir takım elbise giymişti.
Bakışları üzerimde durdu.
Geceyi üzerinde taşıyan bir adamdı.Koyu teni ışığın altında bakırla karanlık arasında bir tona bürünüyordu. Yüz hatları keskin ama sert değil; sanki sertliğini bilinçli olarak dizginliyordu. Belirgin çene hattı, bakışlarına ağırlık katıyordu.
Saçları kısa kesilmişti. Yanlar net, üst kısım düzenli ama umursamaz bırakılmıştı. Aynaya fazla vakit harcamadığını ama görüntüsünü de şansa bırakmadığını fısıldıyordu.
Gözleri…Koyu kahverengi. İçinde geceyi taşıyan bir derinlik vardı. Baktığında, orada saklanan bir şeyler olduğunu hissediyordun. Fazla konuşmayan, her şeyi içinde tartan bir sessizlik gibi.
Dudakları netti. Konuşmadığı anlarda bile söyleyecek çok şeyi varmış hissi bırakıyordu. Yüzünde yarım kalmış bir ifade vardı—ne tam gülümseme ne tam ciddiyet.
Yanıma yaklaştı.“Sen benimle geliyorsun,” dedi.
Başımı salladım.Onun peşinden adamların arasından geçerek yürümeye başladım.
Stresten kabanımın ucunu tutup sıktım. Sonra bunu fark edip gevşettim. Güçsüz görünmek istemiyordum. Önüme düşen saçlarımı düzelttim. Elim alnımdaki yaraya değdi. Yara bandı yoktu; kabuk bağlamıştı.
Dokunduğum an içimde bir şey alevlendi.Hırs.
Omuzlarım dikleşti.
Boş koridorda yürürken, önümdeki adam konuştu.“Sakin ol,” dedi.“Sana zarar vermeyeceğim.”
Ardından duraksadı. Yürüyüşü kesildi, sanki bir çizginin tam önünde durmuş gibi. Bana döndü. Bakışları bu kez daha açıktı, daha insani.
“Ben Nathan,” dedi.“Bir şey olursa yanıma gelebilirsin.”
Sesindeki samimiyet…Gerçek gibiydi.Ya da çok iyi bir rolün ürünüydü.
Ama aklım, istemeden de olsa geçen seferi hatırladı. Bana yardım etmişti. Sorgulamamış, zorlamamıştı. Aksine tehlikeye karşı beni uyarmıştı.
Kapının önüne geldiğimizde durdu. Elini kapının koluna atmadan önce bana döndü. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi.
“O kötü biri değil,” dedi alçak bir sesle.“Yanında korkmana gerek yok. Bunu senin için söylüyorum.”
Bir an duraksadım.Kalbim göğsümde hızlandı.“Bunları neden bana söylüyorsun ki?” dedim.
Güldü. Sessiz, kısa bir gülüştü.“Sıcak bir enerjin var diyelim,” dedi.Ve göz kırptı.
Kapıyı açtı. Başıyla içeri girmemi işaret etti.
İçeriye girdiğimde.
Kapı arkamdan kapandı.
Oda…Geçen seferkinden daha büyüktü. Ama içi neredeyse boştu. Bir sandalye. Bir sehpa. Ve sehpanın üzerinde pansuman için dizilmiş malzemeler. Gazlı bezler, bandajlar, metal aletlerin soğuk parıltısı.
Kimse yoktu.
Tepede yanan beyaz ışık, her şeyi fazlasıyla görünür kılıyordu. Ama içimdeki karanlık düşünceleri aydınlatmaya yetmiyordu. Işık sertti. Acımasızdı. Saklanacak yer bırakmıyordu.
Bir an olduğum yerde durdum. Ayaklarım zemine yapışmış gibiydi. Sessizlik, kulaklarımda uğulduyordu. Nefesimin sesi bile fazla geliyordu sandalyeye yavaşça oturdum.
Buradayım, dedim içimden.Geri dönüş yok.
Ve o an…Kapının diğer tarafında, adını bile koymaktan çekindiğim şeyin beni beklediğini hissettim.
Ardından kapı yavaşça açıldı.
Refleksle başımı kaldırdım.
İçeri giren adam…Avcı.
Siyah bir maske yüzünün büyük kısmını gizliyordu ama gözleri…Gözleri saklanacak gibi değildi.
Buz mavisi.
Soğuk, keskin, duru. Işığın altında neredeyse cam gibi parlıyordu. O bakışlarda ne tereddüt vardı ne de merhamet. Sadece kontrol. Ve alışkanlık.
Üzerinde siyah bir atlet vardı. Omuzları açıkta, kasları belirgindi ama gösteriş için değildi bu beden. Kullanılmıştı. Alışkındı. Güce değil, şiddete alışkın bir vücut.
Odaya girişi sessizdi. Ayak seslerini neredeyse duymadım. Sanki zaten oradaymış da ben fark etmemişim gibi.
Nathan refleksle bir adım geri çekildi.
“Avcı,” dedi kısaca.
İsminde bile bir uyarı vardı.
Avcı bakışlarını önce Nathan’a, sonra bana çevirdi. Gözleri üzerimde durduğunda, içimde bir şey kilitlendi. Kaçamayan bir kapı gibi.
“Çık,” dedi Nathan’a.Tek kelime.Emir gibiydi.
Nathan bana kısa bir bakış attı. Gözlerinde söylediği her şey vardı ama ağzından tek bir şey çıkmadı. Kapıyı sessizce kapattı ve oda yeniden yalnız kaldı.
Yalnız…Ama hiç olmadığı kadar dolu.
Avcı birkaç adım attı. Yaklaştıkça nefes alışını duydum. Maskenin ardında saklanan yüzünü göremiyordum ama bakışları fazlasıyla görünürdü.
“Yerinden kalkma,” dedi.
Sesi…Düşündüğümden daha sakindi. Soğuk değil. Ama tehlikeli bir dinginliği vardı.
Maskenin ardındaki buz mavisi gözler önce yüzümde gezindi. Sonra…Alnımda durdu.
Bakışı bir anlığına sertleşti. Adımlarını yavaşlattı, karşıma geçti. Elini kaldırdı ama dokunmadan önce durdu; sanki izin ister gibi.
“Alnın…” dedi.“Yara.”
Parmakları havada asılı kaldı. Dokunmadı. Ama yokluğunu hissettirdi.
“Yara bandı takmamışsın,” diye ekledi.Ses tonu düz ama altında bastırılmış bir rahatsızlık vardı.
“Önemsiz,” dedim.“Değil,” dedi hemen. Tartışmaya kapalı.oturduğum yerden kalktım boyu benden uzundu başımı biraz kaldırmam gerekti.
Bu kez bileğime baktı. Daha önce sardığım yer. Ama buraya geleceğim için çıkarmıştım . Elimi tuttu. Bu sefer kaçmadım.
Başparmağı bileğimin iç kısmında durdu. Nabzımı hissettiğini biliyordum.
“İyileşti mi?” diye sordu.Gözleri hâlâ bileğimdeydi ama sorusu… bana aitti.
“Sayılır,” dedim.“Acıyor mu?”“Kısmen.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra bakışlarını tekrar yüzüme kaldırdı. Gözlerimiz kilitlendi. Maskenin ardında ne düşündüğünü göremiyordum ama bakışları fazla şey söylüyordu.
“Kendine iyi bakmıyorsun,” dedi.“Alışığım,” dedim.“Alışkanlıklar insanı öldürür,” dedi sakinlikle.
Sehpadaki malzemelere uzandı. Bu kez daha dikkatliydi. Alnıma yaklaşırken sesi tekrar duyuldu:
“Bir daha böyle gelme,” dedi.“Nasıl?”“Yaralı.”
Bakışlarımda bir meydan okuma belirdi.“Ya başka çarem yoksa?”
O an başını çok hafif yana eğdi.Gözlerinde bir şey değişti.
Dudaklarından dökülen sözler odaya yayıldı.
“Ben varım artık.O ateş sende olduğu sürece… ben senin gölgen olup seni koruyacağım.”
Bir anlığına zaman durdu.ve elindeki yara bandı anlımdaki kabuk bağlayan yaranın üzerine yapıştırdı.
Kalbim hızlandı.Göğsümde atarken sesi kulaklarımda yankılandı. Bu bir vaat değildi; tehdit de değildi. Bu… kabul edilmiş bir kader gibiydi.
Bakışlarımı kaçırmadım. Kaçamazdım zaten.Beni gördüğünden daha derin bir yerde, beni tanımaya karar vermişti.
“Neden?” diye sordum.
Sesim sandığım kadar titremedi. Bu beni bile şaşırttı. Korkmuyordum. Ya da korku, çoktan başka bir şeye dönüşmüştü.
Maskenin ardındaki buz mavisi gözlerimde sabitlendi. Bir anlık sessizlik oldu. O sessizlikte, geçmişimden kalan bütün yaralar nefes alıp verdi sanki.
“Çünkü seni görüyorum,” dedi sonunda.“Ve herkes görmez.”
Bir adım attı. Ne hızlıydı ne de tehditkâr. Bilinçliydi. Mesafeyi öldürmeden, ama varlığını hissettirerek. Omuzlarım istemsizce gerildi ama geri çekilmedim.
Gözleri kısıldı. Bu kez beni tartıyordu. Bir av gibi değil. Bir denklem gibi.
“İçerisi hâlâ yanıyor,” dedi.Bu bir soru değildi.
O an anladım; bu adam tehlikeliydi çünkü dinliyordu. Çünkü fark ediyordu. Çünkü susmayı biliyordu.
“Buraya korkarak gelmedin,” diye devam etti.“Merak ederek geldin.”
Cevap vermedim.Sessizlik, kelimelerden daha dürüsttü.
Bir adım geri çekildi. Bu beklemediğim bir hareketti. Gücüyle üstüme gelmek yerine bana alan açtı. Seçim hakkı bıraktı.
“Bu ateş,” dedi,“ya seni yakar… ya da seni sen yapar.”
Maskesinin altında dudaklarının kıpırdadığını hissettim. Gülümseme miydi, yoksa başka bir şey mi anlayamadım.
Ama kalbim hâlâ hızlanıyordu.
Ve ilk kez…Bu hız beni korkutmuyordu.
Dudaklarımın kenarı istemsizce kıpırdadı.“Konuşmayı seven biri değilsin ama sabırsızsın,” dedim.“Bu ilginç.”
Bir adım daha yaklaştı. Bu kez geri çekilmedi. Aramızdaki mesafe nefeslerimizin birbirine karışacağı kadar azaldı. Maskenin ardındaki gözlerimden kaçacak yer yoktu.
“Zamanım az,” dedi.“Ve senin burada olma sebebin… beni oyalamıyor.”
Kalbim göğsümde sertçe çarptı ama sesimi sabit tuttum.“Peki,” dedim.“Benim sebebim ne?”
Başını hafifçe yana eğdi. Bakışları yüzümden bileğime, oradan alnıma tekrar döndü. Yaraları sayar gibiydi. Ya da geçmişimi.
“Sen kırılmamışsın,” dedi sonunda.“Çatlamışsın.”
Elini kaldırdı ama dokunmadı. Dokunmamak, dokunmaktan daha tehlikeliydi.
“Ve çatlayan şeyler,” diye fısıldadı,“ışığı içeri alır.”
O an anladım.Bu bir sorgu değildi.Bu… bir eşik anıydı.
Bir adım atarsam, geri dönüş olmayacaktı.
Ve ben…
Geri çekilmedim.
Sert elleri hâlâ bileğimdeyken bakışları gözlerime kilitliydi. Kaçamadım. Zaten kaçmak istemediğimi o an anladım. Ellerini yavaşça çektiğinde bileğimin üzerindeki sıcaklık kaybolmadı; sanki derimin altına işlemişti.
Yüzüme düşen asi bir saç tutamını iki parmağının arasına aldı. Kalbim kontrolsüzce hızlandı. Nefesim boğazıma takıldı. Saçımı ağır ağır kulağımın arkasına yerleştirirken parmakları yanağıma değdi. O temas… kısa ama yakıcıydı.
“Tenin soğuk,” dedi.
Gözlerine baktım. Ellerinin sıcaklığı hâlâ yanağımdaydı.
“Ellerin bu kadar soğukken,” diye devam etti, sesi alçak ama netti,“nasıl birini yakacak kadar derin bakabiliyorsun?”
İçinde olduğum duruma rağmen İçimde bir kahkaha yükseldi. Haykırarak gülmek istedim. Çünkü ben… normalde bile çatık kaşlıydım. Bu adam ya darbelerden görme duyusunu kaybetmişti ya da gerçekten olmayan bir şey görüyordu.
Ellerini yanağımdan çekti. Birkaç adım geri gitti. Aramızda mesafe oluştu ama gerilim azalmadı.
“Yokluğun belli olmadan Nathan seni götürsün,” dedi.“Herhangi biri soru sorarsa cevap vermek zorunda değilsin.”
Sessiz kaldım.“Nathan.”dediğinde.
Kapı açıldı. Nathan içeri girdi. Avcı ona döndü.
“Halis soru sorarsa ne diyeceğini biliyorsun.”
Nathan sadece başını salladı.
Avcı’nın yanından geçtim. Ardından Nathan’ın. Kapıdan çıkarken Nathan sesiyle beni yönlendirdi.
“Bu taraftan.”
Sağdaki koridora saptık. Birkaç adım sonra arkasını dönüp bana küçük, kırmızı bir şeker uzattı.
“Ye bunu,” dedi.“Strese bire bir.”
Şekere baktım.“Zehirli mi bu?” dedim.
“Tabii,” dedi gayet ciddi bir ifadeyle.“Fare zehrili hemde.”
Tebessüm ederek şekeri ağzıma attım. Çilek aromalıydı.
İlerledikçe sesler netleşmeye başladı. Bu sefer kapı yoktu. Sarı ışığın altında kanlı kafes tüm çıplaklığıyla görünüyordu. Demirler, pas, lekeler… Her şey yerli yerindeydi.
Oturma düzeni yine aynıydı.
Nathan’ı takip ederek o adamın yanına geldik. Nathan kulağına bir şeyler fısıldadı. Adamın bakışları beni buldu. Kahverengi gözleri baştan aşağı süzdü beni.
Beyazlamaya başlamış seyrek siyah saçları onu en az kırk beş gösteriyordu. Hafif bir göbeği vardı. Yüz hatları kırışıktı; zaman ve güç izlerini saklamıyordu.
Sesler bir anda yükseldi.
Avcı’nın geldiğini, arkamı dönmeden anladım. İsmini değil… lakabını haykırıyorlardı. Tezahüratlar kulaklarımı doldurdu.
Arkamı döndüğümde çoktan kafese girmişti.
Bakışları bu tarafa kaydı. Sadece bir an. Ama o an kalbimin hızını ikiye katlamaya yetti.
Diğer rakip kafese girdiğinde sesler daha da arttı. Yapılıydı. Uzundu. Saçlarını üçe vurmuştu. Demir kapı kapandığında kalabalık sustu.
Çünkü artık konuşmak istemiyorlardı.
Kan görmek istiyorlardı.
Düdük çaldı.
Ve kafesin içinde iki insan, kazanmak için ölümüne dövüşmeye başladı.Avcı ilk saniyede saldırmadı.
Sol ayağını hafifçe geriye aldı. Ağırlığını topuğuna verdi. Omuzlarını gevşek bıraktı ama gardı çenesini tamamen kapatıyordu. Gözleri rakibin omuzlarında ve kalçalarındaydı; yumruğa değil, hareketin başladığı yere bakıyordu.
Rakip sabırsızdı.
Sağ omzunu düşürdü. Bu, saldırının habercisiydi.
Bir anda öne atıldı. Sağ kroşe—geniş, kontrolsüz, güce dayalı. Yumruk havayı yardı. Avcı başını sola yatırdı, yumruk saçlarının önünden geçti. Aynı anda sol eliyle rakibin bileğini itti, açıyı bozdu.
Rakip dengesini kaybettiği anda—
Avcı sağ ayağını ileri bastı. Kalçasını döndürdü.Sol yumruk kısa mesafeden kaburgalara saplandı.
Tok.
Hemen ardından sağ yumruk geldi. Bu sefer çeneye değil; elmacık kemiğinin altına, sinirin geçtiği yere. Rakibin başı yana savruldu, dişleri birbirine çarptı.
Rakip geri çekildi, nefesi bozuldu ama hâlâ ayaktaydı.
Sol ayağını kaldırdı. Diz değil—tekme. Avcı’nın diz kapağını hedefledi.
Avcı tekmeyi sağ kavalıyla karşıladı.
Kemik kemiğe vurdu.
İkisinin de yüzü bir an kasıldı. Rakip acıyı gizleyemedi; Avcı gizledi.
Avcı mesafeyi kapattı.
Sol dirsek yukarı kalktı ve rakibin köprücük kemiğine indi. Darbe aşağı değil, çaprazdı—nefesi kesmek için. Rakip refleksle öne eğildi.
İşte o an.
Sağ diz yukarı fırladı. Alt karın.Rakibin ciğerleri boşaldı. Ağzından boğuk bir ses çıktı.
Avcı sol eliyle rakibin ensesini yakaladı. Parmakları saçlara değil, kemiğe bastı. Başını aşağı çekti.
Sağ diz bir kez daha geldi. Bu sefer mideye.
Rakip sendeledi. Ayakta kalmak için sarılmaya çalıştı.
Yanlış hareket.
Avcı sağ omzunu içeri soktu, sol kolunu rakibin kolunun altına geçirdi. Kalçasını öne sürdü. Ağırlık merkezi değişti.
Bir dönüş.
Bir itiş.
Rakip sırt üstü yere düştü. Betonun sesi kafeste yankılandı.
Kalabalık çığlık attı.
Rakip yuvarlanarak ayağa kalkmaya çalıştı ama Avcı üstüne çöktü.
Sağ ayağıyla rakibin dizinin yanına bastı. Yan baskı. Diz kilitlendi. Rakip tekrar çöktü.
Avcı bu pozisyonda durmadı.
Sağ dirsek yukarı kalktı.Aşağı indi.Omurga ile omuz arasına.
Bir kez.
Rakip bağırdı.
İkinci dirsek geldi.Bu sefer daha sert.
Rakip yere kapandı.
Avcı dizlerinin üzerine çöktü. Göğsü rakibin göğsüne bastı. Ağırlığını verdi. Sol eliyle rakibin sağ bileğini yere sabitledi. Sağ kolunu rakibin boynuna doladı.
Bu bir boğma değildi.Bu bir kontrol kilidiydi.
Dirseğini yavaş yavaş kapattı. Baskıyı aniden artırmadı. Bilinç kaybını bekledi.
Rakibin ayakları beton zeminde sürüklendi. Parmakları Avcı’nın kolunu çekmeye çalıştı. Nefesi hırıltıya döndü.
Avcı baskıyı bir an gevşetti.
Rakip umutlandı.
Tam o anda Avcı kalçasını birkaç santim kaydırdı. Kolun açısını değiştirdi. Dirseğini biraz daha kapattı.
Damarlar belirginleşti.Rakibin hareketleri yavaşladı.
Bir… iki… üç saniye.
Rakibin eli yere düştü.
Düdük çaldı.
Avcı kolunu bıraktı. Ayağa kalktı. Göğsü hızla inip kalkıyordu ama bakışları sakindi. Yumruklarını açtı, kapadı. Eldivenlerin içindeki kanı dizine sildi.
Başını kaldırdı.
Kalabalık çığlık atıyordu ama o duymuyordu.
Bakışları kafesin dışına kaydı.
Ve—
beni buldu.
O an kalbim göğsümden çıkacak sandım.
Bu bir zafer bakışı değildi.Bu bir mesajdı.
“Gördün mü?”
Anladım.
Bu adam kavga etmiyordu.Bu adam nasıl kazanacağını bilen biriydi.
Düdük sesi hâlâ kulaklarımdaydı ama kafesin içindekilerle ilgim çoktan kopmuştu.Ayaklarım yere basıyordu ama sanki ben orada değildim. Göğsümün tam ortasında, adını koyamadığım bir baskı vardı. Ne korku diyebilirdim buna, ne de merak. Daha çok… tanıdık olmayan ama yabancı da hissettirmeyen bir ağırlık.
Avcı’nın rakibini yere yatırdığı anı gördüğümde, istemsizce nefesimi tuttum.Boğazım kurudu. Dilim damağıma yapıştı.
“Bakma,” dedim içimden.“Bakarsan bir daha geri dönemeyeceksin.”
Ama gözlerim sözümü dinlemedi.
Her hamlesinde, her dirseğinde, her kilidinde içimde bir şey daha netleşiyordu. Bu adamın şiddeti düzensiz değildi. Öfkeyle yapılmıyordu. Kontrol vardı. Hesap vardı. Ve bu… beni asıl ürküten şeydi.
Kalbim hızlandı ama panik değildi bu.Daha çok vücudumun bir şeye hazırlanması gibiydi. Sanki farkında olmadan bir eşikten geçiyordum.
Rakibin nefesi kesildiğinde, ben de nefes alamadım.
Göğsüm daraldı.Avuç içlerim terledi.
“Dur,” dedim yine içimden.Ama bu sefer kime söylediğimi bilmiyordum. Ona mı, kendime mi?
Ve sonra…Bakışlarını kaldırdı.
O an.
Zaman, gerçekten durdu.
Kalabalığın sesi bir perde gibi kapandı. Kafesin demirleri silindi. Sarı ışık dağıldı. Sadece o bakış kaldı.
Beni bulduğu an, kalbim göğsüme çarptı.Bir an için acıdı. Gerçekten acıdı.
Bu bir zafer bakışı değildi.Bir meydan okuma hiç değildi.
Bu, tanınmış olmak gibiydi.
Sanki beni ilk kez görmüyordu.Sanki ben oraya ait değilmişim gibi değil, tam aksine… çoktan o dünyanın bir parçasıymışım gibi baktı.
İçimde bir şey çözülüp başka bir şeye dönüştü.Korku… eridi. Yerine daha tehlikeli bir şey geldi.
Kabulleniş.
“Yanlış yerdeyim,” demedim.“Gitmeliyim,” de demedim.
Sadece şunu düşündüm:
Ben bu ateşi uzaktan izlemiyorum.Ben ona doğru yürüyorum.
Bileğimdeki ateş imgesi bir an sızladı.Sanki bakışı oraya değmiş gibi.
Yutkundum.
Kalbim hâlâ hızlıydı ama artık kaçmak istemiyordu. Aksine… ritmini ona uydurmuş gibiydi.
Kendime kızmak istedim.“Bu adamdan uzak durmalısın,” demek istedim.
Ama içimde çok daha dürüst bir ses vardı.
Beni koruyacağını söyledi.Ve ben… buna inanmak istiyordum.
Bakışlarını çektiğinde içimde bir boşluk oluştu.Garip bir eksiklik.
Sanki gölgem bir anlığına benden ayrılmıştı.
Ve o an anladım.
Bu sadece bir dövüş değildi.Bu, benim için çizilmiş bir çizginin aşılmasıydı.
Düdük sesi ikinci kez çaldığında kalabalık patladı.Bağırışlar, masalara vuran yumruklar, kahkahalar… Hepsi üst üste bindi ama bana ulaşmadı. Sanki aramızda kalın bir cam vardı. Görüyordum ama duymuyordum.
Avcı kafesin ortasında duruyordu.
Rakibi yerdeydi. Göğsü inip kalkıyordu ama kalkmaya niyeti yoktu. Avcı dizlerinin üzerinde eğildi, kontrol eder gibi değil—son bir kez emin olmak ister gibi baktı. Ardından ayağa kalktı.
O an omuzlarımda bir gevşeme hissettim.Fark etmeden kasılmışım.
Nefes aldım.Derin, titrek bir nefes.
Avcı başını hafifçe yana çevirdi. Kalabalığa değil… bu tarafa.Bana.
Bakışları tekrar beni bulduğunda içimdeki boşluk kapandı ama yerini başka bir şeye bıraktı. Daha ağır. Daha keskin.
Bu sefer bakışı uzun sürmedi.Ama yeterliydi.
Sanki “buradayım” demişti.Ve daha da kötüsü…“Seni görüyorum.”
Bu düşünce içimde yankılanırken, kafesin kapısı metal bir iniltiyle açıldı. İki adam içeri girdi. Üzerlerinde siyah tişörtler, yüzlerinde ifadesiz bir ciddiyet vardı. Yerdeki adamın kollarından ve ayaklarından tuttular. Bedeni sürüklenirken demir zeminde çıkan ses, kalabalığın uğultusunu bir anlığına bastırdı.
Kan, kafesin zemininde ince bir iz bıraktı.
Adam bilinçsizdi ya da bilinçsiz gibi yapıyordu; başı yana düşmüş, kolu gevşekti. Sürüklenirken kafası bir kez demire çarptı. Ne bir inilti ne bir tepki… Sadece ağırlığı.
Gözlerimi ayıramadım.İstemeden izliyordum.
Avcı yerinden kıpırdamadı. Adamlar onu yanından geçirip dışarı çıkarırken başını bile çevirmedi. Sanki yerde yatan beden artık bir insan değilmiş gibiydi; işlevini tamamlamış bir nesne.
Kafes boşaldı.
Bir anlık sessizlik oldu.O sessizlik… tehlikeliydi.
Sonra kalabalık yeniden hareketlendi. Fısıltılar, sabırsız ayak sesleri, beklentiyle dolu nefesler. Bir şeyin yaklaşmakta olduğunu hissedebiliyordum.
Yeni biri içeri girdi.
Bu adam farklıydı. Daha çevik. Omuzları geniş ama ağır değildi. Adımlarında bir acele yoktu; ölçülüydü. Kafese girer girmez başını kaldırdı ve Avcı’ya baktı. Göz göze geldiler.
O bakış…Tanıdıktı.
Bir avcı bakışıydı bu. Ama avlanmak için değil—ölçmek için.
Düdük çaldı.
İlk hamleyi Avcı yapmadı.
Rakip dairesel bir adımla yaklaştı. Ayaklarını yere sağlam basıyor, mesafeyi koruyordu. Avcı’nın sol tarafına doğru sarktı. Test eder gibi.
Avcı tepki vermedi.
Bir saniye… iki saniye…
Sonra rakip aniden hızlandı. Sol omuzdan sahte bir hamle yaptı, aynı anda sağ yumruğunu Avcı’nın kaburgalarına doğru savurdu.
Avcı geri çekilmedi.Yumruğu yedi.
Ama yüzünde en ufak bir değişim olmadı.
Kalabalık bağırdı. Ben irkildim.
Rakip bu cesareti fırsat bildi. Bu kez hedef belliydi. Aynı bölgeye bir tekme daha—daha sert, daha bilinçli.
Ve o an anladım.
Adam biliyordu.
Avcı’nın yaralı yerini biliyordu ya da sezmişti. Vuruşlar rastgele değildi. Aynı noktaya geliyordu. Israrla. Bilerek.
Nefesimi tuttum.
Avcı bir adım geri attı. İlk kez.Ama kaçmak için değil.
Rakip yaklaşırken Avcı aniden yön değiştirdi. Sol koluyla rakibin hamlesini içe doğru kırdı, aynı anda sağ dirseğini yukarıdan aşağı savurdu. Dirsek rakibin omzuna çarptı ama tam güçle değil—denge bozmak için.
Rakip sendeledi ama düşmedi.
Bu sefer o saldırdı. Dizini Avcı’nın alt kaburgalarına doğru kaldırdı. Darbe tam yerine oturdu. Avcı’nın nefesi kısa bir an için kesildi.
Kalbim göğsümde çarptı.Bileğim zonkladı.
Avcı başını eğdi. Bir anlık.Sonra… gülümsedi.
O gülümseme içimi ürpertti.
Rakip tekrar hamle yapmak isterken Avcı beklenmedik bir şey yaptı. Geri çekilmek yerine öne çıktı. Mesafeyi kapattı. Rakibin alanını daralttı. Göğüs göğüse geldiler.
Bu, planın değiştiği andı.
Avcı rakibin ensesinden kavradı, dizini yukarı çekti. Diz, adamın karnına değil—bilerek biraz daha yukarıya, göğüs kafesine geldi. Hava boşaldı. Rakibin ağzından bir hırıltı çıktı.
Kalabalık çığlık attı.
Rakip içgüdüyle yaralı noktaya bir kez daha vurmak istedi ama artık mesafe yoktu. Avcı kolunu kilitledi. Omuzdan bileğe kadar sıkıştırdı. Bir burkulma sesi duydum. Ya da duymak istediğimi sandım.
Adam çığlık attı.
Avcı kulağına bir şeyler fısıldadı. Ne dediğini duyamadım. Ama rakibin gözleri büyüdü.
Ve o an…Ben de titredim.
Çünkü Avcı sadece dövüşmüyordu.
Okuyordu.
Bir sonraki hamlenin nereden geleceğini, hangi acının insanı çökerteceğini, ne zaman biteceğini… Hepsini biliyordu.
Ve kafesin dışında, sarı ışığın altında, ben bunu izliyordum.
Kendime itiraf etmek istemediğim bir gerçekle birlikte:
Bu adam ateşi bilmiyordu.Ateşin kendisiydi.
🔥
Adam yerde yatarken bakışlarım Avcı’ya takılı kaldı.
Göğüs kafesi hızla inip kalkıyordu. Nefesleri düzensizdi; sanki ciğerleri havayı almak için değil, hayatta kalmak için çalışıyordu. Rakibinin kanı omzundan aşağı süzülmüş, açıkta kalan tenini neredeyse yıkamıştı. Kırmızı, terle karışmıştı. Işık altında koyu, ağır bir renge dönüşüyordu.
Kafesin kapısı açıldı.İki adam içeri girdi. Yerde yatan bedeni ayak bileklerinden tutup sürüklemeye başladılar. Adamın başı zemine çarpıyor, kolu cansızca geride kalıyordu. Kimse dönüp bakmadı. Burada kimse düşene bakmazdı.
Avcı ise…Hiçbir yere bakmadı.
Ne kalabalığa.Ne bana.Ne de yerde kalan adama.
Yavaş adımlarla geldiği kapıya yöneldi. Omuzları düşüktü ama duruşu hâlâ dimdikti. Sanki bedeninin içindeki her şey dağılmış, ama kemikleri hâlâ ona itaat ediyordu.
Arkasında adını haykıran bir kalabalık kaldı.“Gece avcısı”“AVCI!”
Sesler peşinden koştu, ama o dönmedi.
Ben onun arkasından bakarken Nathan çoktan harekete geçmişti. Hızla Avcı’nın çıktığı kapıya yöneldi. Yaraya aldığı darbeler… Omuzdan, sırttan, kaburgalardan… Canının fazlasıyla yanıyor olması gerekiyordu. Belki de artık acıyı ayırt edemeyecek kadar.
Kalabalık bir süre sonra sustu. Gürültü çekildi. Yerini ağır bir uğultu aldı. O an Nathan geri döndü. Kapıdan içeri girmedi. Sadece başıyla kısa bir işaret yaptı.
Gel.
Düşünmedim.Hızlı adımlarla peşinden gittim.
Yanına vardığımda ikimiz de koşar adım ilerlemeye başladık. Koridor daraldı. Işık azaldı. Beton duvarlar soğuktu. Kapıyı açtığımız anda içeri dolan koku midemi sıktı.
Gördüğüm manzara…Beklediğimden çok daha kötüydü.
Avcı sedirin üzerinde yarı yan yatıyordu. Atletinin gizlediği ama şuan çıplak olan üst kısmı mora dönmüştü. Morun tonları vardı; koyu, dağılmış, iç içe geçmiş. Sırtından sızan kan, tenini neredeyse tamamen kaplamıştı.
Hızlı nefes sesleri odayı dolduruyordu.Kesik.Zor.Ağır.
Yanına gittim. Hiç vakit kaybetmeden ıslaklıktan dolayı açılan bandajı dikkatlice yukarı çektim. Yaraya baktığım anda içim sızladı. Geçen sefer gördüklerim bile buna hazırlamamıştı beni.
İzler daha netti.Daha derindi.
Derisi sanki defalarca soyulmuş, ardından bir bıçakla oyulmuş gibiydi. Kaburgaların arasında kızarmış, açılmış çizgiler vardı. Bazıları yeni, bazıları eskiydi. Acının bir tarihi vardı ve onun bedeni bu tarihi taşıyordu.
Göğsünün üzerine doğru uzandığı için hemen pansumana başladım. Üfleyerek, yavaşça… Teni dokunduğum anda anormal bir sıcaklık hissettim. Fazla sıcaktı. Ateşi vardı. Elim geri çekilmek istedi ama çekmedim.
Odaklan, Rüya.
Pansumanı yaptım. Bandajladım. Nefes alışlarını dinleyerek. Her sarışımda yüz kasları geriliyordu ama gözlerini açmıyordu. Bilinci dalgalanıyordu.
Ağrı kesici hapı elime aldım. Nathan’a döndüm.
“Çevir onu,” dedim.“Ağrı kesici içmesi lazım.”
Yana çekildim. Nathan onu kollarından tutup dikkatlice çevirdi. Avcı sırt üstü kaldı. Gözleri kapalıydı. Maskenin ağız kısmı açıktı. Dudakları aralıktı.
Hapı hemen ağzına koydum.
Parmaklarım dudaklarına değdiği anda içimde bir şey kıpırdadı. Gereksizdi. Mantıksızdı. Ama oldu. Ten teması kısa sürdü ama hissi uzun kaldı.
Sehpadaki pet şişeyi aldım. Açtım. Dudaklarına yaklaştırdım. Yavaşça içirmeye başladım. Su boğazından geçerken yutkunma hareketi yaptı. Şişeyi neredeyse bitirdi.
Diğer şişeyi aldım. Büyük bir pamuk parçasını iyice ıslattım.
“Kolunu kaldır,” dedim.
Nathan bir kolunu kaldırdı. Koltuk altına ıslak pamuğu yerleştirdim. Diğer pamuğu da Nathan’ın yardımıyla öbür koltuk altına koyduk. Ateşini düşürmek için elimizden gelen buydu.
Şimdi sırt üstü uzanıyordu.Gözleri kapalı.Nefesi hâlâ düzensiz.
“Bu böyle olmaz,” dedim.“Onu hastaneye götürmemiz lazım.”
Nathan’ın sesi dalgındı. Neredeyse düşünmeden çıktı ağzından.
“Alışık o.”
Alışık.
O kelime zihnimde yankılandı. Bir insan buna nasıl alışık olabilirdi? Nasıl olur da beden bu kadar acıyı tanır, kabullenir, sessizce taşırdı?
Ona baktım.Neredeyse bilincini kaybetmişti.
Ve ilk kez şunu düşündüm:Bu sadece bir dövüşçü değildi.Bu, acıyla yaşamayı öğrenmiş biriydi.
Ve ben…İlk kez bu kadar yakından görüyordum.
Nathan geri çekildi. Odanın köşesine yaslandı ama gözlerini Avcı’dan ayırmadı. Sanki gözünü kırpsa bir şeyleri kaçıracakmış gibi tetikteydi. Ben ise hâlâ onun başucundaydım.
Islak pamuklar tenine değdikçe nefesi bir anlığına değişti. Göğsü daha derin kalktı, sonra tekrar düzensizleşti. Kaşları hafifçe çatıldı. Acı, bilinçle bilincin arasındaki o ince çizgide dolaşıyordu.
Elimi istemsizce yumruk yaptığımı fark ettim.Bu kadarına gerek var mıydı?Bir dövüş bu bedeli mi isterdi?
Maskesine baktım. Yüzünü hâlâ tam olarak göremiyordum ama bu hâliyle bile… güçlüydü. Kırılmış, hırpalanmış ama teslim olmamış bir güç.
Bandajın kenarını düzelttim. Parmak uçlarım titriyordu. Kendime kızdım. Burada duygulara yer yoktu. Ama bedenim beni dinlemiyordu.
Birden nefesi kesildi gibi oldu.
Kalbim duracak sandım.
Öne eğildim. Göğsüne kulağımı yaklaştırdım. Nefes… vardı. Zayıf ama vardı. O an fark ettim; nefesini sayıyordum. Her alıp verişinde içimdeki düğüm biraz gevşiyor, sonra tekrar sıkılıyordu.
“Avcı…” diye fısıldadım.Sesim kendi kulağıma bile yabancı geldi.
Tepki vermedi.
Nathan yanımıza yaklaştı. “Birazdan kendine gelir,” dedi. Sesi sakin olmaya çalışıyordu ama gözleri yorgundu. Bu sahne ona da yabancı değildi belli ki.
“Kaçıncı kez?” diye sordum istemsizce.
Cevap vermedi.Sessizliği cevaptı zaten.
Elimi geri çektim. Avuç içim sıcaklığını hâlâ hissediyordu. Teni… normal bir sıcaklık değildi. Sanki içinde yanıp duran bir şey vardı. Sadece ateş değil. Daha derin. Daha eski.
Dakikalar geçti. Odanın içi sessizleşti. Sadece nefesi ve uzaktan gelen metal kapı sesleri vardı. Zaman ağırlaştı. Saat yoktu ama her saniye uzuyordu.
Sonra…
Parmakları kıpırdadı.
Önce çok hafifti. Sonra eli yavaşça kasıldı. Göğsü derin bir nefes aldı. Başını neredeyse fark edilmez bir şekilde yana çevirdi.
“Hey,” dedim alçak sesle.“Buradayız.”
Göz kapakları titredi. Açılmadı ama titredi. Acı bilinçten önce uyanıyordu.
“Zorlama,” dedim. “Kıpırdama.”
Sanki beni duymuş gibi nefesini tuttu, sonra bıraktı. Çenesindeki kaslar gerildi. Maskenin altından boğuk bir inleme çıktı. Acıyı bastırmaya çalışıyordu. Sesini çıkarmamak için.
O an içimde bir şey kırıldı.
Kim böyle acıya sessiz kalmayı öğrenirdi?
Elimi tekrar omzuna koydum. Bu kez bilinçliydi. Dokunduğumu bilsin istedim. Kaçmadı. Geri çekilmedi. Aksine… biraz sakinleşti.
Nathan bana baktı. Hiçbir şey söylemedi ama bakışında bir kabul vardı. Sanki “devam et” diyordu.
“Geçecek,” dedim.Yalan mıydı bilmiyordum.Ama söylemem gerekiyordu.
Nefesi yavaşladı. Ateşi hâlâ yüksekti ama bedeninin direnci geri geliyordu. Gözleri yine açılmadı. Ama artık tamamen karanlıkta değildi.
Ve o an fark ettim:Bu odada sadece yaralı bir dövüşçü yoktu.
Burada…Bir sır vardı.Bir geçmiş.Ve henüz dokunmadığım bir karanlık.
Ve ben…Geri dönülmez bir şekilde içine adım atmıştım.
Bir süre daha öylece kaldım. Elim omzundaydı ama artık bir pansuman dokunuşu değildi bu. Nabzını değil… varlığını yokluyordum sanki. Buradaydı. Yaşıyordu. Ama ne kadar süreyle, bilmiyordum.
Nathan sessizce kapıya yöneldi. Çıkmadan önce durdu.“Ben dışarıdayım,” dedi alçak sesle. “Bir şey olursa…”
Başımı salladım. Kapı kapandı. Kilidin sesi odada yankılandı.Artık yalnızdık.
Işık tepeden vuruyordu. Beyaz, acımasız bir ışık. Onu olduğundan daha kırılgan gösteriyordu. Maskesi hâlâ yüzündeydi ama kenarlarından sızan ter, saç çizgisine yapışmıştı. Nathanın giydirdiği atletin askısı omzundan kaymış, bandajın üstünü açığa çıkarmıştı.
Elimi çektim. Ayağa kalktım. Sehpanın üzerinden yeni bir pamuk aldım, suyla ıslattım. Bu sefer daha yavaş hareket ediyordum. Acele etmiyordum. Çünkü artık zaman benimle kavga etmiyordu.
Pamuğu alnına koydum. Derisi ateş gibiydi.
“Böyle olmayacaktı,” dedim. Kime konuştuğumu bilmiyordum. Ona mı, kendime mi, bu yere mi…“Bir dövüş… sadece bir dövüş olacaktı.”
Cevap gelmedi. Ama nefesi değişti. Daha düzenli. Daha derin.
Bir an maskesini çıkarmayı düşündüm.Sadece bir an.
Parmaklarım maskenin kenarına gitti ama durdu.Hayır.Henüz değil.
Bilmem gereken her şeyi bilmek zorunda değildim. Ama bazı şeyleri hissetmekten kaçamıyordum.
Sandalyeye oturdum. Dizlerimi ellerimle sardım. Gözlerim ondaydı. Her çizik, her morluk… bir hikâye anlatıyordu. Ve o hikâyelerin hiçbirinde merhamet yoktu.
Göz kapakları yeniden titredi. Bu kez daha belirgin.
“Su…” diye fısıldadı.Ses… kırıktı. Boğazından değil, sanki içinden gelmişti.
Hemen ayağa kalktım. Şişeyi aldım. Bu kez daha dikkatliydim. Başını çok az kaldırdım. Elim ensesindeydi. Derisinin sıcaklığı avucuma yayıldı.
Dudaklarına şişeyi yaklaştırdım. Bir yudum aldı. Sonra bir tane daha. Su çenesinden aşağı sızdı. Atletine damladı. Umursamadım. O an önemli olan tek şey buydu.
“Yavaş,” dedim.Dinledi.
Şişeyi indirdiğimde nefes verdi. Uzun, yorgun bir nefes. Sonra gözleri aralandı.
İlk kez.
Buz mavisi.
Maskenin ardında bile… bakışı keskinliğini kaybetmemişti. Yorgundu ama boş değildi. Bana baktı. Gerçekten baktı.
Bir anlık sessizlik oldu.
Ne diyeceğimi bilmiyordum.O da söylemedi.
Sonra gözleri kapandı tekrar. Ama bu kez kaçış gibi değildi. Güven gibiydi.
Kalbimde garip bir ağırlık hissettim.
Bu adam…Korunacak biri değildi.Ama ben…Onu korumak istemiştim.
Zaman ilerlemiyordu. Sanki odanın içinde asılı kalmıştı. Saat yoktu, pencere yoktu. Sadece onun nefesi vardı. Bir de benim saydığım aralıklar… alıyor, veriyor, alıyor. Her nefesle biraz daha buradaydı.
Ayağa kalktım. Bandajı kontrol ettim. Kan sızmıyordu artık ama morluklar koyulaşmıştı. Teninin altındaki hasar, gözle görülmeyen yerlerdeydi. En tehlikelisi de buydu zaten.
Elimi geri çekerken parmaklarım titredi.Yorgunluktan değildi.Korkudan da değil.
Yakınlıktan.
Sandalyeye değil, bu kez yere oturdum. Sırtımı soğuk duvara yasladım. Dizlerimi kendime çektim. Gözlerim hâlâ ondaydı ama zihnim başka bir yerdeydi.
Ben ne yapıyorum burada?
Bu soru ilk kez gerçekten içime düştü. Birkaç dakika önce değil… şimdi. Çünkü artık bir yabancıya yardım etmiyordum. Artık tanımlayamadığım bir bağın içindeydim.
Göz kapakları yeniden titredi. Bu sefer uyanmadı. Ama kaşları çatıldı. Yüzü gerildi. Rüyasında bile savaşıyordu sanki.
Elim kendiliğinden uzandı.Dur demedim.
Alnına koydum. Terlemişti. Çok kısa bir an… çok kısa… başını avucuma doğru çevirdi.
Refleks değildi bu.Bir şey arıyordu.
Nefesi hızlandı. Dudaklarından boğuk bir ses çıktı. Kelime değildi. İsim de değildi. Ama acıydı. Tanıdıktı. İnsanların en dipten çıkardığı o ses.
“Tamam,” dedim fısıltıyla.“Buradayım.”
Sözü kime verdiğimi bilmiyordum ama geri alamazdım.
Bir süre sonra nefesi yeniden düzeldi. Kaşları gevşedi. Avucumdaki ağırlık azaldı. Elimi çekmek istedim ama yapamadım. Çünkü o an çekilirsem… düşecekmiş gibi geldi.
Kapının arkasından ayak sesleri geldi. Nathan’dı. Açmadım. Kapıya yaklaştığını hissettim ama içeri girmedi. Saygıdan mıydı, alışkanlıktan mı bilmiyorum.
Bu odada bazı sınırlar vardı.Ve ben farkında olmadan birini geçmiş olabilirdim.
Başımı kaldırdım. Maskesine baktım. O siyah örtü, yüzünden çok daha fazlasını saklıyordu. Kim olduğunu değil… ne olduğunu.
Ve en kötüsü şu ki…
Artık bilmek istiyordum.
Elimi yavaşça çektim. Ayağa kalktım. Bir adım geri gittim. Kendime mesafe koydum. Çünkü mesafe… hâlâ beni ben yapan tek şeydi.
Ama içimde bir yer, çoktan ona yaklaşmıştı.
Ve o yer…Geri dönmeyi bilmiyordu.
O aslında acıyı aramıyordu.Ne kanı.Ne yumruğu.Ne de o kafesin içinde yükselen çığlıkları.
O, yanında birini arıyordu.
Bunu ben fark etmeden önce, bedenim anlamıştı. Nefesinin değişmesinden. Başını avucuma doğru çevirmesinden. Bilinci kapalıyken bile bir yere tutunma ihtiyacından.
İnsan yalnızken güçlü olur sanırlar. Oysa insan, en çok güçlü görünmeye çalıştığında yalnızdır.
Onun gücü… bir maskeydi.Siyah, kalın, dokunulmaz.
Ama maskenin ardında bekleyen şey bir savaşçı değildi sadece. Birinin çıkıp “Buradayım” demesini isteyen bir adamdı. Merak edilen. Yokluğu fark edilen. Gecenin bir yerinde aklına düşülen.
Beklenen.
Acı çektiğinde kapısı çalınmayanların içinde büyüyen o boşluk vardı onda. Yarası sarılsın diye değil… biri sararken gitmesin diye bekleyen bir boşluk.
Belki bu yüzden nefesi karardı.Belki bu yüzden uykuya teslim olurken bile elini bırakmadı.
Ben onun yanında otururken, o çoktan başka bir yerdeydi. Hatırlanmayan bir odada. Kimsenin “Ne oldu?” diye sormadığı bir geçmişte.
Ve ben anladım.
O, bu dünyada kalmak için dövüşmüyordu.Bu dünyada birinin kalması için dövüşüyordu.
Birinin onu beklemesi için.Merak etmesi için.Adını bağırmasa bile, sessizce aklından geçirmesi için.
Ben elimi çektiğimde başını aramaya devam etti.Bulamadığında yüzü gerildi.
Çünkü bazı insanlar, uyurken bile yalnız kalamaz.Yalnızlık uyanıkken taşınır.Uykuda ise… boğar.
O an içimde bir şey kırıldı.Acımadı.Ama geri dönüşü yoktu.
Çünkü ben artık şunu biliyordum:
O, beni bir anlık şefkat için aramamıştı.O, birinin kalmasını arıyordu.
Ve ben…Kalabileceğimi fark etmiştim.
Göğsü aniden daha sert bir nefesle yükseldi.Parmaklarım hâlâ bileğindeydi; nabzındaki hızlanmayı ilk ben hissettim.
Sonra…göz kapakları aralandı.
Bir an hiçbir şey yoktu bakışlarında. Ne öfke, ne tanıma, ne de tehdit. Sadece derin, karanlık bir boşluk. Sanki geri dönmek istemediği bir yerden zorla çekilmişti.
Işık gözlerine vurunca kaşları hafifçe çatıldı. Çenesindeki kas gerildi. Dişlerini sıktı ama inlemedi. Acıyı sesle değil, bedeninin içinde tutanlardandı.
Bakışları tavana sabitlendi.Sonra yavaşça yana kaydı.
Beni gördü.
O an…odadaki hava değişti.
Nefesi duraksadı. Bir saniyelik bir boşluk. Sanki beynindeki bütün ihtimaller aynı anda sustu. Gözleri kısıldı, bakışı keskinleşti ama bu keskinlik savunma değildi. Şaşkınlıktı.
“…”Konuşmadı. Konuşamadı.
Maskenin altından gelen soluk, daha ağırdı şimdi. Bilinci yerindeydi. Ve bu, onu daha tehlikeli yapıyordu.
Elimi çekmedim.O da bileğimi itmedi.
Bakışlarımız kilitlendi. Bu bir güç savaşı değildi. Bu, neden buradasın sorusunun sessiz hâliydi.
“Bayıldın,” dedim sakin bir sesle.Sesimin titremediğine şaşırdım.
Gözleri yüzümde gezindi. Alnımdaki kabuk bağlamış yaraya takıldı. Kaşları çok hafif çatıldı. Sonra bakışı bileğime indi. Bandajın altındaki eski yanık izini fark etti. Göz bebekleri bir an küçüldü.
“…”Yine sustu.
Sonunda konuştu.Sesi kısık, boğuk ama netti.
“Gitmedin.”
Bu bir soru değildi.Bu bir tespitti.
Başımı çok az salladım.“Gitmedim.”
Bir süre daha baktı bana. Sanki zihninde bir şeyleri yerine oturtmaya çalışıyordu. Acı, bilinç, gerçek… Hepsi üst üste binmişti.
“Gereksizdi,” dedi sonunda.Ama sesi sert değildi. Alıştığımız o sertlik yoktu.
“Gereksiz olan şey,” dedim, “kan kaybından ölmekti.”
Gözleri bir an parladı. Dudaklarının kenarı çok hafif kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi. Daha çok… şaşkınlıktan doğan bir kabulleniş gibiydi.
Derin bir nefes aldı. Canı yandığını gizleyemedi bu sefer. Göğsü sıkıştı. Ama yine de bağırmadı. Sadece başını arkaya yasladı.
“Kim söyledi kalmanı?” dedi.
“Kimse,” dedim. “Ben kaldım.”
Bu cevap onu durdurdu.
Gözlerini tekrar bana çevirdi. Bu sefer bakışı daha yavaştı. Daha dikkatli. Sanki beni ilk defa gerçekten görüyordu.
“Yanlış yerdesin,” dedi kısık bir sesle.
“Belki,” dedim. “Ama doğru zamandayım.”
Sessizlik çöktü.
Sonra çok beklenmedik bir şey oldu.
Elini kaldırdı. Güçsüzdü ama kararlıydı. Parmakları bileğime değil… avucuma değdi. Hafif. Tereddütlü. Sanki birinin gerçek olup olmadığını anlamak ister gibi.
Sıcaklığı tenime geçti.
Sıcaklığı tenime geçtiği an içimde bir şey yer değiştirdi.Ne korkuydu bu, ne de alışıldık bir yakınlık. Daha çok… fark edilmenin yarattığı o tuhaf ağırlıktı. İnsan ancak gerçekten görüldüğünde hisseder ya, işte öyle.
Elini çekmedi.Ama sıkmadı da.
Sanki karar vermek istemiyor gibiydi. Kalmak mı, vazgeçmek mi… ikisi arasında askıda kalan bir temas.
Gözleri avucumdan yüzüme doğru tekrar yükseldi. Bu sefer bakışı sert değildi. Keskinlik hâlâ vardı ama altında başka bir şey dolaşıyordu. Yorulmuş bir dikkat. Uzun süredir kimseyi bu kadar yakına almamış bir adamın temkini.
“Burada kalman…” dedi yavaşça,“akıllıca değil.”
Sesindeki o hafif pürüz, canının ne kadar yandığını ele veriyordu. Ama yine de tehdit yoktu. Uyarı bile değildi bu. Daha çok… kendine söylenen bir cümle gibiydi.
“Elimi çekebilirdin,” dedim.“Çekmedin.”
Bakışları karardı. Bir an için gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı, ciğerleri sızlıyormuş gibi. Sonra tekrar bana baktı.
“Çünkü,” dedi,“uyanırken ilk gördüğüm şey sendin.”
Bu cümle odanın içinde asılı kaldı. Ne ben hemen karşılık verdim ne de o devam etti. Sanki ikimiz de bu gerçeğin ağırlığını ölçüyorduk.
Avcı—hayır, artık ona sadece lakabıyla bakamıyordum—
elini yavaşça geri çekti. Parmakları avucumdan ayrılırken, sanki soğuk bir boşluk bıraktı ardında. O boşluk, sıcaklıktan daha fazla hissettirdi kendini.
“Adını sormadım,” dedi sonra.Bakışları hâlâ yüzümdeydi.
“İzel,” dedim.
İsmi bir kez daha duyduğunda gözlerinde çok kısa bir anlık dalgalanma oldu. Tanıdık mı geldi, yoksa sadece yakıştı mı… anlayamadım. Ama dudakları aralandı, sanki bir şey söyleyecekmiş gibi. Sonra vazgeçti.
“İzel” diye tekrarladı.Bu kez daha sessiz. Daha kendine ait.
Başını hafifçe yana çevirdi. Tavanı değil, duvarı izledi. Düşünceleri benden uzaklaşmış gibiydi ama bedeni hâlâ buradaydı. Acıyla, yorgunlukla ve… beklenmedik bir farkındalıkla.
“Gidenler olur,” dedi bir süre sonra.“Bakanlar da. Ama kalan…”
Cümleyi tamamlamadı.
Ben tamamladım.“Unutulmaz.”
Bakışları bir anda bana döndü. Bu sefer hazırlıksız yakalanmış gibiydi. Göz bebekleri büyüdü, nefesi yeniden hızlandı.
“Bunu bilmemen gerekiyordu,” dedi.
“Belki,” dedim. “Ama biliyorum.”
Sessizlik yine çöktü.Bu sessizlik artık boş değildi.
İki insan arasında, söylenmeyen ama anlaşılmış bir çizgi vardı. O çizgiyi kim geçerse, geri dönüşü olmayacaktı.
Ve ikimiz de…o çizgiye çok yakındık.
Sözlerim havada asılı kaldıktan sonra yüzündeki ifade yavaşça değişti.O keskin dikkat, o tutunan bakış… sanki bir ip bırakılmış gibi gevşedi.
Nefesi bir an düzensizleşti.Göğsü sert bir şekilde yükseldi, sonra ağırlaştı.
“Yeter…” diye fısıldadı.Kime söylediğini bilmiyordum. Bana mı, acıya mı, yoksa kendine mi.
Başını çok az yana çevirdi. Çenesindeki kaslar bir kez daha gerildi ama bu sefer tutunacak gücü yoktu. Göz kapakları ağırlaştı. Direndiğini hissettim—uykuya değil, bilinçsizliğe yenilmemek için.
“Elini…” dedi ama cümle yarım kaldı.
Sonra gözleri kapandı.
Bu, sakin bir uyku değildi.Bu, bedenin artık taşıyamadığı bir ağırlığa teslim oluşuydu.
Nefesi hâlâ vardı, sıcaktı, düzensizdi. Ama bilinci geri çekilmişti. Az önce beni gören, fark eden o bakış yoktu artık. Yerine kırılgan bir sessizlik kalmıştı.
Refleksle bileğine yeniden uzandım. Nabzı hızlıydı ama güçlüydü.Yaşıyordu.Ama yalnızdı.
Bir an öylece baktım ona.Maskesinin ardında, herkesin “Avcı” dediği adam değil…acıyla savaşmaktan yorulmuş bir beden yatıyordu.
“Buradayım,” dedim istemsizce.Beni duymayacağını bilerek.
Sandalyeyi biraz daha yaklaştırdım.Elimi bu sefer çekmedim.
Çünkü o, belki de ilk kez…uyanırken yanında birinin olduğunu hissetmişti.Ve ben, bunu yarım bırakmayacaktım.
