3. bölüm · Vuslat
BÖLÜM 3: MASKENİN ALTINDAKİ GERÇEK
Rüya’dan…
Elbisemi giydikten sonra boy aynasının karşısına geçtim. Açık bıraktığım siyah saçlarım, bukle bukle omuzlarımdan aşağı süzülüyordu. Mavi gözlerime her zamanki gibi siyah buğulu makyajımı yapmıştım ama bu kez kahverengi ruj yerine kırmızıyı seçmiştim. Aynadaki yansımam fazla cesurdu.
Dizlerimin biraz üzerinde biten siyah elbiseye baktım. Sonra hafifçe yan döndüm.
Sırtım…
Neredeyse kalçama kadar açık olan sırt dekoltesinde, yanık izlerim bütün çıplaklığıyla ortadaydı. Tenimin üzerinde kabarık, silikleşmiş ama hâlâ kendini belli eden izler… Onlara her baktığımda aynı şey oluyordu. O yangının kokusu, sesi, çaresizliği zihnime üşüşüyor; bedenim istemsizce soğuk terler dökmeye başlıyordu.
Nefesim sıklaştı.
Bakışlarımı zorla çektim sırtımdan. Elbiseyi üzerimden çıkarıp yatağın üzerine attım. Hayır. Bu elbise olmazdı.
Siyah saten gömleği giydim. Düz, kalçamın biraz altına kadar inen kalem eteği geçirdim. Dizlerimde biten kahverengi botlarla aynaya tekrar baktım. Daha kapalı, daha güvenli… Daha ben.
Küçük bıçağı alıp sütyenimin içine yerleştirdim. Ne olur ne olmaz.
Eylül’e söylememiştim bugün gideceğimi. Emir’le gidecektik. Bunun sebebi, onu daha az riske attığım düşüncesiydi; çünkü onu düşünen ve seven büyük bir ailesi vardı. Benim ise tek ailem Oğuz’du.
Masanın üzerindeki telefonum titredi.
Ekranda tek bir mesaj vardı:“Aşağıdayım.”
Altın rengi yuvarlak küpelerimi taktım. Annemin saatini bileğime geçirdim. Parfümümü sıktım. Odayı terk ederken kısa bir an durup salona baktım.
Oğuz evde değildi. Salon karanlıktı.
Kapıyı sessizce kapattım. Asansörle aşağı indim. En alt kattaki garaja vardığımda kapı açıldı. Hangi arabayla geleceğini bilmiyordum. Telefonumu çıkarmak üzereydim ki ilerideki siyah Range Rover’ın kornası çaldı.
Arabaya doğru yürüdüm.
Kapıyı açıp bindiğimde Emir’i gördüm. Siyah takım elbisesi kusursuzdu. Saçlarını yoğun bir jöleyle geriye doğru taramıştı. Parfümü ağırdı; bütün arabayı doldurmuştu.
Bakışları üzerimde gezinmeye başlayınca daha baştan sınırı çizdim.
“Gözlerine hâkim ol,” dedim soğuk bir sesle.“Bu geceyi sorunsuz geçirmek istiyorsan şart bu. Gözün üzerimde bir dakikadan fazla oyalanırsa… gözünü oyar, eline veririm. Anladın mı?”
Kısa bir kahkaha attı.“Tamam şampiyon, sakin ol,” dedi.“Duygularım lise yıllarında kaldı. Sana askıntılık yapmayı bırakalı çok oldu.”
İnanmadım. Bunu yüzüme de yansıttım.
“Umarım öyledir,” dedim.“Çünkü iş dışında muhatap olmadığım birisin.”
Arabayı çalıştırdı. Garajdan çıkmaya başladık.
“Maziyi unut artık,” dedi bir süre sonra.“O zamanın üzerinden çok sular aktı. Genç aşıklardık.”
Sözünü kestim.
“Aşık değildik,” dedim sertçe.“Senin bana saplantın vardı. Bana aşık olduğunu söyleyip başka kızlarla beni aldatan da sendin. Üstelik bunu örtbas etmeye çalışan… Genç olabilirdin ama iradene hiçbir zaman sahip çıkamadın. Bunları bahane etme. Biz arkadaş bile değiliz. Sadece iş için, kısa bir süreliğine yan yanayız.”
Cevap vermedi; çünkü söyleyecek bir kelimesi yoktu.
Yağmur cama vuruyordu. Sessizlik, yol boyunca bizimle birlikte aktı. Emir’i lisede tanıyan herkes onu gördüğünde ya yolunu değiştirir ya da görmezden gelirdi. Zorbaydı. Belalıydı. Zaman onu değiştirmişti belki… ama bazı şeyler için çok geçti.
Bir süre sonra tekrar konuştu.
“Torpido gözündeki kartı al,” dedi.“Bu gece senin adın İzel. Avcının avını yapmak için hemşire olarak seçildin. Yaralarına pansuman yapan biri lazımdı. Oradaki tek sağlıkçı sen olacaksın.”
Torpido gözünü açtım. Kartı elime aldım. Küçük, sert… Ortasında minicik bir çip vardı.
“Ben yine Emir’im,” diye devam etti.“Mümkün olduğunca rahat görün.”
İleride büyük, karanlık bir fabrika belirdi. Derin bir nefes aldım. Araba durdu. İndiğim an soğuk hava bedenimi sardı. Ceketimi evde unuttuğumu fark edince içimden küfrettim.
Harabe görünümlü kapının önünde üç koruma vardı. Yanlarına geldiğimizde kartı uzattım. Yüzüme baktılar. Yapılı olanı kulağımın arkasını, küpelerimi kontrol etti.
Ardından, “Geçin,” dedi.
Tuttuğum nefesi bıraktım.
İçeri girdik.
“Dinleme cihazı kontrolü,” dedi Emir.“Korkmana gerek yok.”
“Biliyoruz,” dedim.“Altyazı geçmene gerek yok.”
İlerledikçe sarı ışıklar çoğaldı. Rutubet kokusu ağırlaştı. Sesler netleşti. Geniş bir koridora çıktık. Neredeyse tamamı korumalarla doluydu. Buradaki insanların çoğu mafyaydı. Dışarıdaki sayısız aracın sahipleri…
Demir kapı açıldı.
Sarı ışık bir anda beyaza döndü. Gözlerim kamaştı.
Ortada kocaman bir kafes vardı.
İçi… kanla yıkanmış gibiydi.
Kafesin etrafında daire şeklinde dizilmiş insanlar vardı. En ön sıra VIP’ti. Arkalarında korumalar… En arkada ise daha basit adamlar.
“Bu taraftan,” dedi Emir.
Sessizce onu takip ettim. Kafesin önünde bir grup adamın yanına geldik. Emir durmamı işaret etti. Öndeki adamla konuşmaya başladı. Adamın bakışları bana kaydı. Baştan aşağı süzdü. En son gözlerimde durdu.
Başını salladı.
Emir bana gel işareti yaptı. Omuzlarımı dikleştirerek yanlarına yürüdüm.
“Adın ne?” dedi adam, buz gibi bir sesle.
“İzel.”
Gözlerini kıstı.“Bugünü şimdiden unut,” dedi.“Sadece işini yap. Soru sorma.”
Başımı salladım. Yanlarında durdum.
Ortam resmen gerilim kokuyordu ya da en azından benim için öyleydi. Dizlerimin titrememesi için kendimi zor tutuyordum. Daha önce de kılık değiştirerek mafyaların arasına girmiştim ama bu… farklıydı. Bu iş beni geriyordu; çünkü genellikle sadece birkaç fotoğraf içindi ama ilk kez böyle bir işin tam ortasındaydım.
Bir anda tezahüratlar yükseldi.
Karşıdaki ikinci kapı açıldı.
“GECE AVCISI!” diye bağırıyorlardı.
Bakışlarımı kapıya çevirdim.
Önde siyahi bir adam yürüyordu. Ardından maskeli avcı…
Siyah atlet, siyah şort. Yüzünü tamamen kapatan maske. Kafesin yanına geldiğinde bakışları Emir’in yanındaki adama kaydı. Bir süre baktı. Sonra…
Gözleri bana döndü.
Kalbim hızlandı.
Buz mavisi gözleri vardı. Maskenin altından bile sertti bakışı. Gözünün altındaki izi fark ettiğim an, mümkünmüş gibi kalbim daha da hızlandı.
Siyahi adam kulağına bir şey fısıldadı. Avcı bakışlarını benden ayırdı ve kafese girdi.
Kapıdan, onun kadar heybetli, kel bir adam daha girdi. Üstü çıplaktı. Sadece şortu vardı. Avcıya bakarak kükredi.
Kafesin kapısı kapandı.
Sesler yavaş yavaş azaldı.
Bir ıslık çaldı.
Ve dövüş başladı.
Islık sesi havayı yardığında kafesin içindeki her şey değişti.
Gürültü bir anlığına kesildi; sanki herkes aynı anda nefesini tutmuştu. Avcı, karşısındaki adamdan bir adım bile geri çekilmedi. Kel, iri yarı adam omuzlarını gevşetip boynunu çevirdi. Kasları ışık altında parlıyordu. Güç gösterisini başlatmak ister gibi göğsünü kabarttı.
Avcı kımıldamadı.
Bu, onu daha da sinirlendirdi.
Adam bir anda öne atıldı. Yumruğu savururken ağırlığını tamamen öne verdi; öldürücü bir sağ kroşe. Kafesin telleri arkasından uğuldadı. Avcı başını milimle yana çekti. Yumruk boşa gitti, havayı dövdü.
Ve işte o an…
Avcı ilk kez hareket etti.
Sağ ayağıyla bir adım içeri girdi, mesafeyi sıfırladı. Dirseği adamın kaburgalarına gömüldü. Tok diye bir ses çıktı; etten, kemikten gelen, iç burkan bir ses. Adamın nefesi kesildi ama düşmedi. Avcı durmadı.
Sol eliyle adamın ensesini kavradı, alnını sertçe yüzüne çarptı.
Bir.İki.Üç.
Her çarpışmada kafes titredi. Adam sendeledi, geriye doğru birkaç adım attı. Seyirciden çığlıklar yükseldi. Bazıları ayağa fırlamıştı.
Adam öfkeyle kükredi.
Bu kez saldırıyı bırakmadı. Yumruklar yağmur gibi gelmeye başladı. Avcı geri çekildi ama kaçmadı. Her darbeyi ya savuşturdu ya da gövdesiyle emdi. Bir tanesi omzuna denk geldi; kası gerildi ama yüzünde tek bir ifade değişmedi.
Sonra…
Avcı dizini kaldırdı.
Diz, adamın karnına gömüldü.
Adam öne katlandı. Avcı saçlarından yakaladı, kafasını kaldırdı ve dizini bu kez yüzüne geçirdi. Kan sıçradı. Adam geriye doğru savruldu, kafesin tellerine çarptı.
Metal zangırdadı.
Avcı üzerine yürüdü. Ağır ama kararlı adımlarla. Av gibi değil… cellât gibi.
Adam son bir hamleyle belinden sarıldı, onu yere almaya çalıştı. Bir an için dengeler bozuldu. Seyircinin sesi yükseldi. Avcı sırt üstü düşmedi ama geriye savruldu.
Ve işte o an, ilk kez yüzünde bir şey gördüm.
Öfke değil.
Uyanıklık.
Avcı dirseğini adamın omzuna kilitledi, ağırlığını aşağı verdi. Adam çöktü. Avcı dizini yere bastı, adamın kolunu tersine çevirdi.
Çat.
Ses netti.
Adam çığlık attı. Kafesin içi kan, ter ve acıyla doldu. Avcı durmadı. Kırık kola bir tekme attı, sonra başına…
Bir.İki.Üç.
Adam artık kendini savunamıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü. Nefesi hırıltıya dönmüştü.
Avcı geri çekildi.
Bir an durdu.
Sanki ringi, kalabalığı, bağırışları duymuyordu. Sanki her şey susmuştu. Sonra tek bir adım attı.
Ve tek bir yumruk.
Yumruk, adamın çenesine öyle bir oturdu ki… Adam yan yattı, yüzü yere çarptı ve bir daha kalkmadı.
Islık sesi tekrar duyuldu.
Bitti.
Kafesin içi sessizliğe gömüldü. Sonra patladı.
Bağırışlar, alkışlar, küfürler…
Ama Avcı hiçbirine bakmadı.
Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Omzundan ince bir kan çizgisi aşağı süzülüyordu. Yumrukları hâlâ sıkılıydı. Sanki dövüş bitmemiş gibiydi.
Ve sonra…
Başını kaldırdı.
Bakışları kafesin dışına çıktı.
Beni buldu.
O an kalbim yerinden çıkacak sandım.
Bakışı kısa sürdü ama yeterliydi. Soğuk, derin, tanıdık olmayan bir şey vardı içinde. Sanki beni değil… beni buraya getiren kaderi görmüştü sanki.
Avcı kafesin ortasında duruyordu. Göğsü inip kalkarken nefesi artık saklanmıyordu. Omzundan akan kan çizgisi göğsüne doğru ilerledi, atletin siyahını daha koyu bir renge boyadı. Yumruklarını yavaşça açtı, parmaklarını gevşetti. Bu hareket bile hesaplıydı; sanki bedenini değil, zihnini sakinleştiriyordu.
Kafesin kapısı açıldı.
İki adam içeri girdi. Biri baygın yatan adamı sürüklemeye başladı, diğeri Avcı’nın kolunu tutmak ister gibi yaptı ama vazgeçti. Tutmadı. Tutamazdı. Avcı’ya dokunmak, yanlış bir şeye el sürmek gibiydi.
Avcı kafesin kapısından çıktıktan sonra arkasına bile bakmadı. Demir kapı onun ardından kapandığında çıkan metal sesi, içeridekilerin bağırışını bir anlığına bastırdı. O ses… sanki bir şeyin kesin olarak bittiğini ilan ediyordu.
Kalabalık hâlâ çığlık çığlığa bağırıyordu ama o, sesleri duymuyordu bile. Geniş koridorun karanlığına doğru ilerledi. Omzundaki bandajdan sızan kan siyah atletine yayılırken adımları tek bir an bile yavaşlamadı. Ne sendeledi ne duraksadı. Sanki buradan çıkacağı anı dövüşten önce ezberlemişti.
Ben yerimde kalakaldım.
Kafesin içinde hâlâ kan kokusu vardı. Metal, ter ve adrenalin… Mideme oturan o ağır his geçmemişti. Parmaklarımın hafifçe titrediğini fark ettim. Kimseye belli etmedim. Burada titremek zayıflıktı.
Emir bir şey söylemedi. O da Avcı’nın gidişini izliyordu. Çenesini sıkmıştı; yüzündeki ifade, her şeyin planlandığı gibi gitmediğini söylüyordu.
Aradan birkaç dakika geçti.
Sonra…
Siyahi adam ortaya çıktı.
Avcı’nın yanından ayrılmayan, hep bir adım gerisinde duran o adam. Uzun boylu, iri yapılıydı. Yüzünde tek bir duygu yoktu. Sonra takım elbiseli adama doğru yürüdü, eğildi ve kulağına bir şeyler fısıldadı.
Söylenenleri duyamadım.
Ama adamın yüzü değişti.
Bakışları bir anlığına bana kaydı. Sonra tekrar siyahi adama döndü. Başını çok hafif salladı. Bu, “anladım” demekten çok, “bekliyordum” demek gibiydi.
Siyahi adam bu kez bana doğru döndü.
Bakışları üzerimde gezindi. Baştan ayağa. Soğuktu. Tartıyordu.
Sonra arkasındaki adam siyah gözlerini tamamen bana çevirdi.
“İzel,” dedi.
Sesini yükseltmedi ama o isim kalabalığın uğultusunun içinden sıyrılıp doğrudan bana ulaştı.
Başımı kaldırdım.
Elini hafifçe yana açtı. Bir çağırma hareketi. Buyruk gibiydi ama acele yoktu. Sanki benim gideceğimi zaten biliyordu.
Emir’le göz göze geldim. Bir şey söylemedi. Ne dur dedi ne de git. Sadece bakışlarını kaçırdı. Bu da yeterince şey anlatıyordu.
Derin bir nefes aldım ve yürümeye başladım.
Kafesin önünden geçerken oturanların bağırışları yeniden yükseldi. Kan hâlâ yerdeydi. Biraz önce orada yatan adam yoktu ama bıraktığı izler duruyordu. Ayaklarımı dikkatli bastım. Burada kimseye çarpamazdın. Kimsenin alanına giremezdin.
Siyahi adam önümden yürüyordu.
Geniş omuzları yolu kaplıyor, insanları sessizce iki yana ayırıyordu. Kimse ses çıkarmadı. Kimse soru sormadı. Bu, onun kim olduğunu bilmekle ilgiliydi.
Koridor uzundu. Işıklar daha azdı. Rutubet kokusu ağırlaştı. Bir noktada kafesin uğultusu tamamen geride kaldı.
Bir kapının önünde durduk. Demirdi. Üzerinde numara yoktu. Sadece kilit.
Siyahi adam kapıyı açtı, bir adım içeri baktı. Sonra bana döndü.
“İçeride,” dedi kısa bir tonla.“İşini yapacaksın. Fazlası yok.”
Başımı salladım.
Tam içeri adım atacakken cebindeki telefon çaldı.
Sesi bu dar koridorda fazla netti.
Adam küfre benzer bir şey mırıldandı, telefonu çıkardı. Ekrana baktı. Kaşları çok hafif çatıldı. Bir an düşündü.
Sonra bana döndü.
“Sen gir,” dedi.“Ben birazdan gelirim.”
Kapıyı tam kapatmadı.
Ben içeri adım attım.
Ve işte o an…
Odaya yayılan sessizlik, kafesin gürültüsünden daha ağırdı.
Avcı içerideydi.
Kapıyı açtığım anda olduğum yere çakılıp kaldım.
“Gece Avcısı”…
Maskeli adam tam karşımdaydı. Oda küçüktü ama varlığı alanı dolduruyordu. Sanki duvarlar ona göre geri çekilmişti. İçeride sadece ikimiz vardık ve bu farkındalık boğazıma bir düğüm gibi oturdu.
Buz mavisi gözleri doğrudan gözlerime kilitlendi.
Kaçamadım.
Bakışlarında tehdit yoktu ama merhamet de yoktu. Sadece keskin bir dikkat vardı. Beni inceliyordu. Nabzım kulaklarımda atmaya başladı ama bunu belli edemezdim. Burada korku, davetiye gibiydi.
Derin bir nefes aldım.
Gözleriyle açık kapıyı işaret etti.
Sessizce içeri girdim ve kapıyı kapattım. Kapı kapanır kapanmaz sanki dışarıdaki tüm sesler kesildi. Kalabalık, bağırışlar, metal uğultusu… Hepsi bir anda yok oldu. O an sadece nefes alışlarımız vardı.
“Pansuman için gelmiştim,” dedim, kanayan omzunu gözlerimle işaret ederek.
Sesim düşündüğümden daha sakindi. Buna ben bile şaşırdım. Oysa içimdeki düşünceler birbirine çarpıyordu. Dokunmadan pansuman nasıl yapılır onu düşünüyordum; çünkü ona dokunulmasından nefret ettiğini biliyordum.
Cevap vermedi.
Sadece üzerindeki sıfır kollu siyah atleti tek eliyle kavrayıp çıkardı. Atlet yere düşerken göğüs kafesi tamamen ortaya çıktı.
Bakışlarımı kontrol edemedim.
Göğüs kafesinde ve omuzlarında eski, yeni, derin yaralar vardı. Bazıları ince çizgi gibiydi, bazılarıysa hâlâ kapanmamıştı. Bu yaralar bir gecede oluşmamıştı. Uzun zamandır onunla yaşayan izlerdi.
“Röntgenlemen bitti mi, küçük hanım?” dedi.
Ses tonu alaylıydı ama kırıcı değildi. Başımı kaldırıp yüzüne baktım, sonra hiçbir şey söylemeden masaya yöneldim. İlk yardım çantasını aldım.
Arkasını döndüğünde nefesim istemsizce durdu.
Beyaz bandajlar kandan koyu bir renge dönmüştü. Ben sadece omzuna pansuman yapacağımı düşünmüştüm ama sırtını görünce asıl yarayı anladım. Ama duruşu hâlâ dimdikti. Sanki acı, onunla pazarlık yapamıyordu.
Eldivenleri takmaya başladım.
“Takma,” dedi anında.“Tenime değmesinden hoşlanmıyorum.”
Şaşırdım ama belli etmemeye çalıştım. Elimdeki eldivenleri yavaşça bıraktım. İçimde kısa bir tereddüt geçti ama belli etmedim. Bandajı çözmeye başladım.
Yara…
Neredeyse tüm sırtını kaplıyordu. Derin, kızarık ve hâlâ sıcaktı. Gözlerimi kaçırmamak için kendime kızdım. Gözlerimi bir an kapatıp açtım. Korkumu belli etmemem gerekiyordu.
Pamuğa batikon döktüm ve yaraya hafifçe dokundum.
Ses çıkarmadı.
Ama nefesi değişti. Daha hızlı soluklar almaya başladı.
Daha derin, daha hızlı… Acıyı bastırmaya çalışıyordu. Yaraya üfleyip pamuğu tekrar sürdüm. Teninden gelen ter ve sedir ağacı kokusu o karanlık odada tuhaf bir şekilde içimi rahatlattı. Ortamın ağırlığını bir anlığına unuttum.
Tam pansumana devam ederken kapı aniden açıldı.
İrkilmedim ama Avcı anında hareket etti. Yarasını gizlemek ister gibi sırtını döndü. Ben ise elimde pamukla olduğum yerde kaldım.
İçeri giren koruma sert bir bakış attı önce bana, sonra elime.
“Eldivensiz dokunmaman gerektiğini bilmiyor musun?” dedi.
Cevap vermedim; çünkü korku konuşmamı engelledi.
Çünkü bu çelişkiyi açıklamak bana düşmezdi. Dokunulmasından nefret edilen bir adam, bana özellikle bunu istemişti.
Tam o anda, arkamdan onun sesi geldi.
“Ben söyledim,” dedi sakin ama tartışmasız bir tonla.“Çık dışarı. Birazdan gelirim.”
Koruma bir an duraksadı, sonra hiçbir şey söylemeden çıktı.
Odanın kapısı tekrar kapandığında içimde tuttuğum nefes ağırlaştı.
“Teşekkür etmeyecek misin?” dedi.
Sesindeki alay bu kez daha belirgindi.
Gözlerimi kaldırıp doğrudan gözlerine baktım.
“Bunu sen istedin,” dedim.“Ben de işimi yaptım. Onun ne dediği umurumda değil.”
Bir an sustu.
Maskenin altındaki yüzünü göremesem de… güldüğünü hissettim. Bu, yüzle değil; havayla, duruşla hissedilen bir şeydi.
Yerine oturdu.
Pansumanı bitirdim, bandajladım. Sessizce siyah atletini giydi. Kumaş, bandajın üzerine yapıştı. Ayağa kalktığında odadaki hava yine değişti; sanki biraz önceki yakınlık hiç yaşanmamış gibi mesafe geri gelmişti.
Kapıya yöneldi.
Tam elini kapının koluna uzattığında durdu.
Arkasını döndü.
Bir an için maskenin arkasındaki adam değil de… sadece yaralı biri gibi duruyordu. Gözleri yine buz mavisiydi ama bu kez bakışı keskin değildi. Ölçmüyordu. Tartmıyordu.
Sadece bakıyordu.
“Burada gördüklerini,” dedi alçak bir sesle,“başka yerde hatırlama.”
Başımı salladım. Zaten hatırlamamayı becerebileceğimi sanmıyordum.
Kapıyı açtı, sonra bir şey daha yaptı.
Hiç beklemediğim bir anda elini uzattı. Hızlı değildi, tereddütsüzdü. Parmakları bileğime değdi. Sadece bir saniye. Ne tutmak, ne çekmek… sadece orada olduğunu hissettirmek gibi.
“Ellerin,” dedi.“Titremedi.”
“Buraya gelenlerin çoğu,” dedi,“ya korkar… ya da bakmamayı seçer.”
Sesini alçaltmadı, yükseltmedi. Olduğu gibiydi.
“Sen ikisini de yapmadın.”
Kalbim istemsizce sıkıştı. Bir şey söylemedim. Söylesem bozulacaktı.
Cebine uzandı. Küçük, siyah bir şey çıkardı; görünce nefesim kesildi, sırtımdaki izler sızladı. Ateş imgesi olan bileklik metal değildi, parlak da değildi. Avucunun içinden bana doğru yuvarladı.
Refleksle tuttum.
Üzerinde neredeyse fark edilmeyen, solmuş bir iz vardı.
“Bunu,” dedi, hâlâ arkasını dönmeden,“kimseye bırakmam ama… sende kalsın. Zamanı gelince seni bulup alacağım. O zamana kadar iyi olacaksın.”
Sonra ekledi, çok daha sakin bir tonla:
“Gecenin bir yerinde… eğer korkarsan,şunu hatırla:Beni en savunmasız hâlimle gören biri var artık.”
Kapıyı açtı.
Çıktı.
Ardından kapandığında odada tek başıma kaldım ama ilk kez… yalnız hissetmedim.
Avucumdaki küçük parça hâlâ sıcaktı, onun bıraktığı sıcaklık.
Ve o an anladım:
Bazı insanlar kalbine dokunmaz.
Kalbine emanet bırakır.
Kendime gelmek için derin bir nefes aldım ve elimdeki bilekliğe baktım. Ateş zamanında beni yakmış ve elimdekileri almıştı. Şimdi ise elimdeki bu küçük kıvılcım beni korumaya başladığını söylemişti.
Bunu neden yaptığını anlamamıştım. Yaralarından korkmadığım için demişti. Belki de ilk kez biri, ona normal biri gibi davranmış ve sadece işini yapmıştı. Ama benim sırtımdaki yara daha büyük ve kötüydü.
Elimin titrememesinin sebebi oydu. Ama o bunu bilmiyordu.
Yokluğum fark edilmeden önce kalkıp odadan çıktım. Kapının önünde bekleyen siyahi adamla göz göze geldik. Beni mi bekliyordu? Çünkü Avcı çıkalı beş dakikadan fazla olmuştu.
“İşin bitince hemen geldiğin yere geri dön. Yoksa casus olarak görülürsün, anladın mı?” dediğinde başımı salladım.
“Teşekkür ederim,” dedim.
Peşinden yürümeye başladım. Geldiğimiz kapıdan çıktığımızda, Avcı yarasına rağmen hâlâ kafeste dövüşüyordu. Emir’in yanına giderken bile bakışlarımı ondan çekmedim; her hareketini incelemeye devam ettim.
Yeni biriyle daha sert bir dövüş veriyordu. Karşısındaki adamın çenesine vurduğunda, ağzından kanlar akmaya başladı.
Avcı’nın hareketlerini izlerken kalbim hızla atıyordu. Her yumruk, her adım bir ritim gibi içimde çarpıyordu. Kan, ter ve sert nefesler… Tüm bu karmaşa, ona dokunmadan bile hissedilebiliyordu. Sanki kafes, sadece onun alanıymış gibi titriyor, etrafındaki herkes adeta nefesini tutmuştu.
Karşısındaki adam her hamlede daha da öfkelendi. Fakat Avcı geri çekilmiyordu. Her darbeyi öyle bir ustalıkla karşılıyordu ki, sanki savaşmayı değil, nereye hangi hamleyi yapacağını biliyordu. Gözlerindeki uyanıklık ve keskin dikkat, bana bile aktarılıyordu; tüylerim ürperiyordu.
Ben yerde değildim, ama kalbim her yumrukta çarpıyor, ellerim istemsizce kenetleniyordu. Onun yaralarına rağmen bu kadar güçlü olması, hayret vericiydi. Avcının her hamlesi, karşısındaki adamı daha da savunmasız bırakıyor, kafesin gerginliği artırıyordu.
Birden karşısındaki adam saldırısını hızlandırdı. Avcı bir an geri çekildi, ama sonra hızla toparlanıp dizini rakibinin karnına gömdü. Adamın bedeni öne katlandı, ama Avcı durmadı. Saçlarından yakaladı, kafasını kaldırdı ve dizini bu kez yüzüne geçirdi. Kan fışkırdı; adam geriye doğru savruldu, kafesin tellerine çarptı.
O an, nefesimi tutmuştum. Kalbim adeta boğazımda atıyordu. Avcı üzerine yürüyordu; adımları ağır ama kararlıydı. Sanki sadece bir dövüş değil, bir hüküm veriyordu. Rakibi son bir hamle yaptı, Avcı geriye savruldu ama düşmedi.
Ve sonra… tek bir yumruk.
Yumruk, adamın çenesine öyle bir oturdu ki, adam yan yattı ve bir daha kalkmadı. Kafesin içi aniden sessizleşti. Sadece nefesler ve titrek bir gerginlik kaldı.
Avcı, gözlerini kafesin dışına çevirdiğinde, bakışları direkt bana kaydı. O an kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. Buz mavisi gözleri, maskenin ardında bile keskin ve etkileyiciydi. İçimde bir korku, bir merak, bir hayranlık… hepsi aynı anda patladı.
O sadece bakıyordu. Tehdit yoktu, merhamet yoktu, sadece yoğun bir dikkat ve anlayış vardı. Sanki beni değil, burada olmamı sağlayan kaderi görüyordu.
Derin bir nefes aldım. Elllerim hâlâ hafifçe titriyordu, ama bunu göstermemeye çalıştım. Avcı’nın gözleri hâlâ üzerimdeydi; her adımımı, her nefesimi izliyor gibiydi.
Ardından kafesin kapısı açıldı ve iki adam içeri girdi. Biri baygın yatan adamı sürüklerken, diğeri Avcı’nın kolunu tutmak istedi ama vazgeçti. Tutamadılar. Dokunmak, yanlış bir adım olurdu ve bunu bugün iki kişi aynı hatayı ikinci kez yapıyorlardı.
Avcı kapıdan çıktı ve ardında sessizliği bıraktı. Metalin çarpma sesi, içerideki bağırışları bastırdı; sanki bir şeyin kesin olarak bittiğini ilan ediyordu.
Ben yerimde kalakaldım. Kafesin içindeki kan, ter ve adrenalin hâlâ burnuma geliyordu. Parmaklarımın hafifçe titrediğini fark ettim. Ama burada titremek zayıflıktı, bunu hissettiremezdim.
Emir de sessizdi. Onun bakışları her şeyi anlatıyordu: Planlar tıkır tıkır işlemişti ama Avcı… tahmin edilenden farklıydı.
Ve ben o an anladım: Bu adam, sıradan biri değildi.
Tam o anda Emir yanıma yaklaştı. Sesi kalabalığın ve metal gürültüsünün arasında kaybolacak kadar alçaktı ama kelimeleri netti.
Yanına eğildiğimde nefesini kulağımda hissettim.
“Polisler birkaç dakikaya burada olur,” dedi. “Herkes dağılacak. Şimdi çıkmazsak içeride kalırız.”
Kalbim bir anlığına hızlandı. Etrafıma baktım. Az önceki bağırışlar yerini fısıltılara bırakmıştı. İnsanlar huzursuzdu. Gözler sürekli kapılara kayıyordu. Bir şeylerin ters gittiği hissi havaya çoktan yayılmıştı.
Emir kolumdan hafifçe çekti.
“Şimdi,” dedi. “Sessizce.”
Adımlarımızı kalabalığa karıştırdık. Kimse koşmuyordu ama herkesin hareketleri hızlanmıştı. Masalar toplanıyor, paralar ceplere giriyor, bakışlar kaçırılıyordu. Yer altı dünyasının panik hâli sessiz olurdu; bunu o an anladım.
Çıkışa yaklaştığımızda bir siren sesi uzaktan duyuldu. Çok zayıftı ama yeterince yakındı. İçimdeki kıvılcım bile sanki o sesi hissetmiş gibi bileğimde ısındı.
Emir beni kapıdan dışarı yönlendirdi. Soğuk hava yüzüme çarptığında nefesim kesildi. Yağan yağmur yüzüme beni kendime gelmem için uyarıda bulunuyor gibiydi. Arkamızdan kapı kapandı, içerideki dünya sanki hiç var olmamış gibi sustu.
Siren sesleri artık daha yakındı.
Bileğime taktığım küçük kıvılcım hâlâ sıcaktı.
Ve ben biliyordum: Bu gece bitmişti… ama hikâye yeni başlıyordu.
Arabaya bindik ve motor çalıştı. Dışarıda siren sesleri hâlâ uzaktan geliyordu, ama içerisi nispeten sessizdi.
Emir direksiyondaydı, ben yan koltukta oturuyordum. Gözlerimi cama diktim, yağmur damlaları cama vuruyordu.
Zihnim istemsizce Avcı’ya kaydı. Buz mavisi gözleri, sessiz duruşu ve yaralarına rağmen gösterdiği kararlılık aklımdan çıkmıyordu.
“Avcı…” diye fısıldadım. Sadece kendi kendime.
Bileğimdeki küçük kıvılcım hâlâ sıcaktı. Elimden düşecek gibi değildi, ama onun varlığını hatırlatıyordu.
Emir bir şey söylemedi. Sadece arabayı dikkatlice sürüyordu. Ben de sessizce düşünmeye devam ettim.
Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Avcı’yı düşündükçe hem gergin hem de garip bir şekilde rahat hissediyordum.
Yağmur cama vurmaya devam ediyordu. Araba sessizce ilerliyordu, motorun homurtusu ve sileceklerin ritmik sesi dışında başka bir ses yoktu.
Sessizce ilerlerken yolun iki yanındaki ağaçlar yağmurla birlikte hafifçe sallanıyordu. İçeride hâlâ konuşmadık, ama sessizlik artık rahatsız edici değildi; daha çok düşüncelerle dolu, yoğun bir sessizlikti.
Bir süre sonra, önümüzdeki ışıklar hedefimizin yaklaştığını gösterdi. Arabadaki sessizlik, gergin bir beklentiye dönüştü. İçimdeki bekleyiş ve bileğimdeki kıvılcım, Avcı’yı hatırladıkça daha da belirginleşti.
Ve o an anladım: Bu gece sadece fiziksel bir yolculuk değil, zihnimde de bir yolculuktu. Avcı hâlâ aklımdaydı, bileğimdeki kıvılcım hâlâ sıcak ve onun izini taşıyordum.
Sitenin önüne geldiğimizde Emir arabayı durdurdu. Motor sustu. İçeride oluşan sessizlik, az önce yaşadıklarımızdan sonra fazla keskin geldi. İkimiz de konuşmadık. Ne “iyi geceler” dendi ne de bir bakış atıldı. Zaten söylenecek bir şey yoktu.
Kapıyı açıp arabadan indim. Soğuk hava yüzüme vurduğunda içimdeki ağırlık biraz olsun hafifledi. Emir arkamdanbaktı mı, bilmiyorum. Ama ben bakmadım. Kapıyı kapattım ve siteye doğru yürüdüm.
İçeri girip asansöre yöneldim. Tuşlara bastığımda parmağım bir an tereddüt etti, sonra altıncı katın ışığı yandı. Kapılar kapanırken gözlerim yine bileğime kaydı. Küçük kıvılcım hâlâ oradaydı. Sessizdi ama varlığını hissettiriyordu. Sanki hâlâ sıcak bir elde tutuluyormuş gibi.
Asansör yukarı çıkarken aynadaki yansımama baktım. Yüzüm sakindi ama gözlerim yorgundu. Kafesin gürültüsü çoktan geride kalmıştı ama içimdeki yankısı dinmemişti.
Kapı açıldığında ağır adımlarla çıktım. Koridor sessizdi. Ayak seslerim bile fazla geliyordu kulağıma. Kapının önüne geldim, eğilip paspasın altındaki anahtarı aldım. Kapıyı açıp içeri girdim.
Işığı yakmadım.
Kapıyı kapatıp sırtımı duvara yasladım. Botlarımı ayağımdan çıkardım. Ev karanlıktı ama tanıdıktı. Bu karanlık korkutmuyordu. Sadece sessizdi.
Doğruca odama geçtim, doğrudan banyoya girdim. Üzerimdekileri hızlıca çıkarıp sepete attım. Aynaya bakmadım.
Küveti doldurdum.
Suyun sesi banyoyu doldururken içine girdim. Sıcaklık bedenime değdiği an omuzlarım istemsizce gevşedi. Kaslarım birer birer çözülüyordu. Sanki bütün gece boyunca sıkı tutulan bir düğüm yavaş yavaş açılıyordu.
Gözlerimi kapattım.
Ama olmadı.
Onun gözleri zihnime doldu. Buz mavisi. Sessiz. Ölçen, tartan ama yargılamayan bir bakış. Ne zaman kapatsam oradaydı. Sanki karanlıkta bile gözlerini hissediyordum.
Bir süre küvette kaldım. Suyun sıcaklığıyla nefesim düzene girdi. Zihnim biraz olsun açıldı. Sonra yıkandım, çıktım, üzerime rahat bir şeyler giydim.
Yatağa uzandığımda bedenim yorgunluğunu yeni fark etmiş gibiydi.
Tam gözlerimi kapatacakken sehpanın üzerindeki telefon titredi. Ekranın ışığı karanlığı yarıp tavana vurdu. İç çekerek uzandım. Kim olabilir diye bile merak etmedim.
Bildirim…
Eski sevgilim.
“Yine ne saçmaladı acaba?” diye düşündüm ve mesajı açtım.
“Sen hiç kuş falan görmedin mi aq? İki yıllık sevgilimdin, arasana beni.”
Bir an ekrana baktım.
Sonra kısa, alaycı bir nefes verdim.
ne sik bir mesajdı, sanki kuş görsem seni arayacağım pezevenk; gece gece gelen ilham perilerim ise daha fazla orospuydu.
Telefonu kenara bıraktım.
Ama zihnim durmadı.
Bileğime baktım.
Küçük kıvılcım hâlâ oradaydı.
Ve nedense… bu evde, bu yatakta, bu karanlıkta bile kendimi ilk kez tamamen yalnız hissetmiyordum.
Oğuz’dan…..
Evden çıktığımda hava serindi ama içim gereğinden fazla sıcaktı. Motosikletin kontağını çevirdiğim anda motorun sesiyle düşüncelerim yarışmaya başladı. Hedefimdeki kafeye doğru sürerken aklımdan tek bir yüz geçiyordu: Erva.
İsteğimi kabul etmemişti. Üstelik beni engellemişti. Yetmemiş, başka bir hesaptan yazdığımda yine aynı şeyi yapmıştı. Ve en sonunda… bol sevgi sözcükleriyle dolu bir mesaj göndermişti. Çelişkili, karmaşık ama bir o kadar da ona ait. Ben hâlâ o mesajın mutluluğunu yaşıyordum. Engellenmiş olmak canımı yakmıştı ama o mesaj… içimde bir yerleri onarmıştı.
Kafenin birkaç metre ötesine motosikleti park ettim. Kaskımı çıkardım, gözlerime düşen saçlarımı geriye ittim. Deri ceketimi düzelttim. Derin bir nefes alıp içeri girdim.
Kalabalıktı. Ama ben kalabalığı değil, onu arıyordum.
Gözlerim masaların arasında dolaştı. Onu göremeyince boş bir yere geçip oturdum. Birkaç dakika sonra…
İşte oradaydı.
Erva’yı gördüğüm anda midem yine tuhaflaştı. Sanki onu her görüşümde açlığım ortaya çıkıyordu; ama bu, karınla ilgili bir açlık değildi. Daha derin, daha tanımsız bir şeydi.
Bakışları benim olduğum yere kaydığında yeşil gözlerinin nasıl değiştiğini gördüm. Kısılmış, keskinleşmişti. O bakış… beni gördüğünü anladığım andı. Ardından bulunduğu yerden kalktı ve masama doğru yürümeye başladı.
Nefes alışım hızlandı.
Saçlarını yine toplamıştı ama her zamanki gibi birkaç tel başına asi asi düşüyordu. Dağınıktı. Ama bu dağınıklık onu daha güzel yapıyordu.
Masaya yaklaştığında sesi beklediğimden daha sert çıktı.
“Ne işin var senin burada, kaşıntı herif?”
Ona bakıp gülümsedim. Gülümsemem, onun sinirine karşı tek silahımdı.
“Seni özledim, sarı kanarya.”
Bir an duraksadı. O minicik duraksamayı yakaladım. Sonra kaşlarını çatıp:
“Sen gerçekten laftan anlamaz birisin,” dedi.
“Neden isteğimi kabul etmedin?” diye sordum.
Gözlerini devirdi, sabrını zor tuttuğu her hâlinden belliydi.
“Seninle konuşmak istemediğim için olabilir mi acaba?”
“Ama ben seninle konuşmak istiyorum.”
Dişlerini sıktı.
“Şansını fazla zorlama bence.”
Omuz silktim.
“Olmuyorsa zorlamak lazım olabilir,” dediğimde.
Gözlerini kapattı. O an yüzünü incelemeye başladım. Küçük yüzü, küçük burnu… Masum bir ifadesi vardı ama kalkık kaşları ve sert çehresi bu masumiyeti bir anda çekici bir meydan okumaya dönüştürüyordu.
Gözlerini açtığında yeşilin en güzel tonuna sahip bakışlarıyla bana baktı. Hiçbir şey söylemeden arkasını dönüp gitti.
Arkasından bakarken güldüğümü sonradan fark ettim.
Bir süre onu izledim. Sonra tekrar yanıma doğru geldiğinde kalbim yine hızlandı. Tepsinin içindeki içeceği masaya bıraktı.
“İçeceğin şeyleri sipariş et,” dedi.
Önüme bıraktığı içecekten bir yudum aldım. Şekerli tat ağzıma yayıldığında gülüşüm büyüdü.
“Beni bu kadar iyi gözlemlediğini hiç fark etmemiştim.”
Yine gözlerini devirdi.
“Sürekli sırıttığın için acı kahveyi içince yüzünün aldığı şekli görmek mümkün değildi.”
Elimi çenemin altına koydum.
“Zilli seni… demek beni izledin ha?”
Arkasını dönüp gidecekti ki hemen konuştum:
“Dur, gitme.”
Döndü, bana baktı.
“Teklifime ne diyorsun?” dedim. “Hâlâ geçerli. İstersen başka bir yere de gidebiliriz.”
Yaklaştı. O an burnuma beyaz sabun ve vanilya kokusu doldu. Bu koku… aklımı dağıtan cinstendi.
“Mezar uygunsa neden olmasın,” dedi.
Yeşil gözlerinin içine baktım.
“Sen varsan orası bile cennet olur.”
Dolgun dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. O küçücük hareket bile kalbimin daha hızlı atmasına yetti.
Bu kız…
Bana hiçbir şey yapmadan bile kendine bağlamıştı.
Ve bundan kaçmak istemiyordum.
İlerleyip işine döndü. Ben ise yerimde kalıp onu izlemeye başladım. Her adımını, her dönüşünü… Sanki gözlerimi ondan ayırırsam bir şey eksilecekmiş gibi. Bana getirdiği içeceği yudumlarken zaman ağır ağır akıyordu.
Mekândaki kalabalık azaldı. Sesler seyrekleşti, masalar boşaldı. Saatler geçti; farkında bile olmadan. En sonunda içeride yalnızca birkaç kişi kalmıştı. Yerimden kalkıp hesabı ödeyip dışarı çıktım.
Motosikletimin yanına geçip beklemeye başladım.
Yağmur başlamıştı. Umursamadım. Bir damla, iki damla derken üzerimdeki her şey sırılsıklam oldu. Ama değerdi. Aradan geçen yarım saatin sonunda kafenin ışıkları söndü, kapı kapandı.
Yağmur hâlâ yağıyordu.
Ve sonra…
Erva çıktı. Yanında bir erkek vardı. Bakışlarım anında ona kilitlendi ama Erva’ya bakmadan yanından gidince bakışlarım yine Erva’ya geçti. Siyah bir ceket giymişti, yine kot pantolon. Ama bu kez saçları açıktı. Uzun saçları rüzgârla savruluyor, yağmur damlaları arasında daha da belirginleşiyordu.
Arkasını dönüp beni fark ettiğinde durdu. Şaşkınlığı yüzünden okunuyordu. Yanıma doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı, tam önümde durdu.
“Ne yapıyorsun burada? Şu hâline bak… sırılsıklam olmuşsun, aptal herif. Islanınca ne olacağını sanıyordun ki?”
Sesindeki endişeyi yakalamıştım. Bu, içimi ısıtan bir endişeydi.
“Islak bir âşık olacağımı sanmıştım,” dedim.
Bir an durdu.
“Ne?” dedi.
Yüzüne düşen saçları elimle geriye çektim. Parmaklarım o yumuşak saçlara değdiğinde içimde bir sıcaklık yayıldı.
“Soruna cevap verdim işte.”
Ardından arkamdaki motordan yeşil kaskı alıp ona uzattım. Bugün onun için almıştım.
“Geç oldu,” dedim. “Seni evine yakın bir yerde bırakayım.”
Sessizce gözlerime baktı. Ne geri çekildi ne de kaskı aldı. Bir süre öylece kaldı.
“Neden böyle yapıyorsun?” diye sordu.
Kaskı başına geçirirken konuştum:
“Hava soğuk. Gece. Ve yalnız gitmeni istemedim. O yüzden seni bekledim.”
Önce bana, sonra yüzüme baktı. Düşündü. Sonra beklemediğim bir şey söyledi:
“Ben sürerim o zaman.”
Şaşırdım. Bunu gerçekten beklemiyordum.
“Tamam,” dedim. “Nasıl istersen.”
Motora bindi. Anahtarı uzattım. Ardından ben de arkasına geçtim. Kollarımı ince beline doladığım an kalbim hızlandı. O tanıdık koku… sabun, vanilya ve biraz yağmur. Her yanımı sardı.
Motoru çalıştırırken başını hafifçe çevirip:
“Sıkı tutun,” dedi. “Biraz deli sürerim.”
İçimden “en fazla ne kadar deli sürebilir ki” diye geçirdim.
Ve sonra…
Bir anda hızlandı.
Kollarımı daha sıkı sardım. O da sanki bunu hissetmiş gibi daha da bastı gaza. Rüzgâr yüzüme çarparken kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
Bu kız…
Gerçekten kalbimi her anlamda hızlandırıyordu.
Yağmur yüzümü keser gibi dövüyordu ama umurumda değildi. Erva’nın beline doladığım kollarımın arasında hissettiğim şey soğuk değil, canlılıktı. Motorun titreşimi, onun vücudundan bana geçiyor gibiydi. Her hızlanışta kalbim de onunla birlikte ileri fırlıyordu.
Bir ara başını hafifçe yana eğdi. Sesini rüzgârın arasından zar zor duydum.
“Çok mu hızlı?” diye sordu.
“Hayır,” dedim. “Devam et.”
Bunu söylerken sesimin bu kadar net çıkmasına kendim bile şaşırdım. Daha da bastı gaza. Şehrin ışıkları yanımızdan çizgi gibi akıp giderken zaman kavramı silinmişti. Sanki bir yere gitmiyorduk da bir şeyden kaçıyorduk.
Ya da bir şeye yaklaşıyorduk.
Kavşakta ani bir manevra yaptı. İçgüdüsel olarak beline daha sıkı sarıldım. Parmaklarım ceketinin altından belinin sıcaklığını hissettiğinde nefesi anlık olarak değişti. Bunu fark ettim. Bilerek değil… ama fark ettim.
Bir süre sonra hızını düşürdü. Yan bir sokağa girdi. Islak asfalt, sokak lambalarının altında parlıyordu. Motoru durdurduğunda yağmur hâlâ yağıyordu ama artık sesi bile başka geliyordu kulağıma.
“Buradan sonrası yürüme mesafesi,” dedi.“İstersen…”
Cümlesi yarım kaldı.
Motordan indi. Ben de arkasından. Kaskı çıkardığında saçları tamamen açıldı. Yağmurla ağırlaşmış uzun saçları omuzlarına yapışmıştı. Sokak lambasının altında yüzü olduğundan daha solgun ama daha gerçek görünüyordu.
“Üşüdün,” dedim farkında olmadan.
“Senin yüzünden,” dedi. Ama sesi sert değildi. Yorgundu.
Deri ceketimi çıkardım. Üzerime yapışmıştı ama aldırmadım. Omuzlarına bıraktım. İlk refleksi itmek oldu ama izin vermedim.
“İnat etme,” dedim. “Ben zaten sırılsıklamım.”
Ceketimin içinde bir an durdu. Sonra başını kaldırıp yüzüme baktı. Gözlerindeki yeşil, yağmurun altında daha koyu, daha derindi.
“Neden bana bu kadar uğraşıyorsun?” dedi.
İşte bu…Kaçmadığım soru buydu.
Bir adım yaklaştım. Aramızda hâlâ mesafe vardı ama nefeslerimiz çarpışıyordu.
“Çünkü sen kaçtıkça ben duramıyorum,” dedim.“Çünkü beni engelledin ama mesaj attın.Çünkü bana kızıyorsun ama endişeleniyorsun.Ve çünkü… seni böyle gördüğümde başka hiçbir şey umurumda olmuyor.”
Sustu. Gözlerini kaçırmadı ama konuşmadı da. Yağmur damlaları kirpiklerinden süzülüyordu. Elimi kaldırıp yanağındaki damlayı sildim. Bu sefer kaçmadı.
“Beni zorlaştırıyorsun,” dedi kısık bir sesle.
“Kolay olmanı hiç istemedim,” diye fısıldadım.
Kalbim deli gibi atıyordu. Bir adım daha atsam… sınırı geçecektim. Ama durdum. Onun karar vermesini istedim.
Bir süre sonra derin bir nefes aldı.
“Gitmem lazım,” dedi.
Başımı salladım.“Biliyorum.”
Benden uzaklaşarak yürümeye başladı. Birkaç adım attıktan sonra durdu. Geri dönmeden konuştu:
“Bir daha böyle bekleme,” dedi.“Hasta olursun.”
Gülümsedim.
“Bir daha engelleme,” dedim.
Bu kez dönüp baktı. Dudaklarının kenarı istemsizce kıvrıldı. O küçücük gülümseme…
Motora bindim, anahtarı çevirdim ve gitmek için eve girmesini bekledim. Arkasını dönüp bana baktı.
“Deli misin?” dedi.
“Sen başlattın,” dedim.
Erva arkasını dönüp yürümeye başladığında motoru çalıştırdım. Kontağın sesi gecenin sessizliğini yararken gözlerim ondan ayrılmadı. Adımları yavaştı. Sanki gitmekle kalmak arasında ince bir çizgide yürüyordu.
İlerideki eve yaklaştığında durdu.
Döndü.
Bana baktı.
Elimi kaldırıp el salladım. Gülerek… istemsiz, içimden geldiği gibi. O da başını hafifçe salladı. Ne abartılıydı ne mesafeli. Ama içimde bir yerleri yerinden oynatacak kadar gerçekti.
O an anladım.
Bazı vedalar kapanış değildir.Bazıları sadece “devam edeceğiz” demenin başka bir yoludur.
Erva kapıdan içeri girdi. Işık yandı. Sonra perde aralandı. Ya da bana öyle geldi… emin değildim. Ama içimdeki his netti.
Vitesi taktım.
Motoru sürdüm.
Yol, yağmurdan sonra hâlâ ıslaktı. Sokak lambaları asfaltın üzerinde sarı çizgiler bırakıyordu. Rüzgâr yüzümü keserken kafamın içi ilk kez bu kadar sakindi.
Eve doğru giderken fark ettim…
Kalbim hâlâ hızlıydı ama artık kaçmıyordu.Bir yere yetişmiyordu.Sadece bekliyordu.
Çünkü biliyordum.
Bu hikâye yarım kalmamıştı.Sadece ilk sayfasını çevirmişti.
Eve döndüğümde üzerim hâlâ ıslaktı. Duş almadım. Üzerimdeki soğuğun geçmesini istemedim sanki; onun bıraktığı izler silinmesin diye. Aynanın karşısında durup yüzüme baktım. Yağmurdan çok, onun bakışı vardı gözlerimde.
Telefonu elime aldım. Instagram’a girince onun da beni takip ettiğini gördüm ve gülmeye başladım. Gülüşüm sessizdi. Ama içim… hiç susmuyordu.
Bir mesaj yazdım. Sildim.Tekrar yazdım. Yine sildim.
Sonunda ekrana sadece şunu bıraktım:
“Eve vardın mı?”
Dakikalar geçti. O dakikalar, yağmur altında beklediğim yarım saatten daha uzundu. Tam telefonu kenara bırakacaktım ki ekran yandı.
“Salak herif, sen bıraktın ya beni.”
Gülümsedim. Onun vereceği bir cevaptı bu. Kısa ama netti; cevap vermişti.
“Ben de. Islak ama hayattayım.”
Bir süre yazıyor gibi oldu. Sonra durdu.Sonra tekrar yazdı.
“Aptalsın.”
Bu kelime…Başkasından gelse güler geçerdim.Ama ondan gelince içimde bir yer yumuşadı.
“Evet. Ama senin yüzünden.”
Bu sefer beklemediğim kadar çabuk cevap geldi.
“Beni suçlama. Sana yağmurun altında bekle diyen ben değildim.”
Bu mesajdan sonra uzun bir sessizlik oldu. Dakikalar geçti. Ekran karardı. Sonra tekrar yandı.
“Uyumam lazım.”
Kalbimde hafif bir sızı hissettim ama belli etmedim.
“Tamam.”
Bir şey daha yazdı.
“Bugün için…”
Durdu.Sonra devam etti.
“…teşekkür ederim.”
İşte bu…Bir teşekkür, bin cümleden ağırdı.
“Her zaman,” yazdım.Sonra ekledim:“İyi geceler, sarı kanarya.”
Bir süre sonra son mesaj geldi.
“İyi geceler, salak herif.”
Telefonu göğsümün üstüne bıraktım. Gözlerimi kapattım.
Yağmur durmuştu.Gece sessizdi.mjkkgkkgkgkhıbbuggmgnbmglglgkbkhk gnıkgkgoogğgptjtngjgkgkglglgiggçhkkfçg
Ama içimde bir şey çok netti:
Bu daha başlangıçtı.Ve ben…Bu hikâyeden vazgeçmeye hiç niyetli değildim.
Rüya’dan…
Gözlerimi açmak istemiyordum, ama çalan telefonun sesi beni fazlasıyla rahatsız ediyordu. Gözlerimi zar zor açıp, sehpaya bıraktığım telefonu elime aldım. “Zebani” adını görünce Adnan Bey’e içimden küfrettim. Değerli uykumu bölen, değersiz bir şahsiyetti kendisi… ama açmak zorundaydım; iki kez red etmiştim ve stajyerliğim hâlâ bitmemişti.
Telefonu kulağıma götürdüm.“Evet, sizi dinliyorum, Adnan Bey,” dedim soğuk.
“Sen hâlâ uyuyor musun?” dediğinde gözlerimi devirdim.
Sesini duyunca uykum tamamen açılmıştı. Mal herif.
“Bir şey mi var? Çünkü müsait değilim,” diyerek kabaran saçlarımı düzelttim.
“Hayır, sadece seni merak ettim,” dediğinde sözünü kestim.“Kusura bakmayın lütfen, kapı çalıyor. Ben sizi daha sonra ararım,” diyerek yüzüme kapattım. Mal herif, artık uyurken bile rahat vermiyordu.
Kaçan uykumla, üzerimdeki beyaz yorganı kenara itip kalktım. Telefonu tekrar elime alıp müzik listeme girdim, rastgele bir şarkıya bastım. Şarkı başlar başlamaz, banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım.
“Bak, tüm anıları yak, unut. Kenara at. Huzur bize uzak, kavuşmamız yasak. Varsa bir umut, geçmişi unut göz yaşımı kurut, dön halimize bak…”
Şarkının sözleri odada yankılanırken adımlarım sessizce odadan çıktı. Ev sessizdi; Oğuz bugün dersi olduğu için erkenden çıkmıştı. Sessizlik, bir yandan huzur veriyor, bir yandan da yalnızlığımı hissettiriyordu.
Ocağa yöneldim, çayı koydum. Kedime bir sandviç hazırlamaya başladım. Ama gözlerim bileğimdeki ateş imgesine takıldı; dünden beri sıkça ona bakıyordum. Garip bir şekilde, bu düşünceler beni rahatsız etmiyor, aksine içimi hafifletiyordu.
Sandviçi ikiye böldüm, tabağa yerleştirdim. Kaynayan suya demi attım, çay bardağını masaya koydum. Etraf sessizdi ama içimde bir hareket vardı; kalbim, beklenmedik bir heyecanla hafifçe hızlanıyordu.
Sandviçi hazırlarken Eylüle mesaj attım:“Bir şeyler öğrenebildin mi?” diye… Ama yanıt gelmedi.
Bende kahvaltıma devam ettim. Kedim mırlayarak tabağın bir tarafına oturdu. Çaydan gelen buhar, mutfağın sessizliğini hafifçe dağıtırken, ben düşüncelerimin içinde kayboldum. Her gün, her an, aklım bir şekilde Oğuz’a dönüyordu. Ama bugün, o sessiz ve sakin sabah, hislerim daha net, daha yoğun hissediliyordu.
Bir yandan kahvaltıyı yapıyor, bir yandan da aklımdan geçenleri sessizce dinliyordum. Şarkı hâlâ çalıyordu; sözleri, içimdeki karmaşayla birleşiyor, bana bir cesaret veriyordu. Belki de bugün… belki de bu sessizlik, beklediğim işaret için bir hazırlıktı.
Kedime bir lokma verdiğimde, kendi kendime gülümsedim. Küçük bir anın, büyük bir huzur verebileceğini fark ettim. Ve ben, içimdeki karmaşaya rağmen, bu sessiz sabahın tadını çıkarmaya karar verdim.
Kahvaltıdan bir lokma daha aldım ama tadını tam olarak alamadım. Çay soğumaya başlamıştı, fark etmedim bile. Gözlerim masanın kenarına, sonra bileğime, sonra boşluğa kaydı.
Aklım yine ona gitmişti.İstemeden.Dur diyemeden.
O adamın yüzü… gözümün önüne geldi. Sessizliği, konuşurken kelimeleri seçişi, sanki her cümleyi önce içinde tartıp sonra dışarı bırakan hâli. Ama asıl takıldığım şey yüzü değildi. Yaralarıydı.
Gördüğümde fark etmiştim. Herkesin bakıp geçeceği, belki “küçük bir kaza” diyeceği izler değildi onlar. Bir insanın bedeninde taşıyacağı türden değil… bir insanın hayatında taşıyacağı türdendi.
Kim açmıştı o yaraları?Ve neden hâlâ kapanmamışlardı?
Parmaklarım farkında olmadan bileğime gitti. Ateş imgesinin üstünden geçtim. Hafif bir sıcaklık yayıldı içime. Garipti. Normalde böyle bir şey ürkütürdü insanı ama bende tam tersi oluyordu. Sanki o iz, bana yabancı değildi.
Belki de bu yüzden ona bu kadar takılı kalmıştım.Çünkü bazı yaralar, yalnızca başka yaralar tarafından tanınırdı.
O adamın suskunluğu…Gözlerindeki o “her şeyi görmüş ama hiçbir şeyi anlatmamış” hâl…İnsanın içini kaşıyan cinsten bir acı vardı onda.
“İyiyim,” diyen ama iyi olmayan insanların bakışı.
Çaydan bir yudum aldım. Soğuktu.Tıpkı içimde dolaşan düşünceler gibi.
Belki de onun yaralarını düşünmemin sebebi merak değildi.Belki şefkatti.Belki tanıdıklık.
Ya da belki…Benim de bazı yaralarımın hâlâ sızlıyor olmasıydı.
Sessiz mutfakta, sadece saatin tıkırtısı vardı.Zaman geçiyordu ama ben bir yerde takılı kalmıştım.
Bazı insanlar hayatına girmez.Sadece bir iz bırakır.
Ve bazen…O iz, iyileşmekten çok hatırlamak içindir.
Düşüncelerimi bölen bildirim sesiyle kendime geldim. Gözlerimi açıp telefona baktım; Eylülden mi diye düşündüm, ama ekranda sadece bir numara görünüyordu. Tanımadığım bir numara.
Parmaklarım terledi, hafifçe titredi. Bir an duraksadım. Mesaj mı? Yoksa yanlışlıkla mı gönderilmişti?
Ekrana dokundum, parmağım titreyerek kaydırdı. Mesaj kısa, tek satırlıydı. Ama o tek satır, aklımda çanlar çaldıracak kadar etkiliydi. İçimde hem merak hem de hafif bir korku hissettim; merak ettim, açsam ne görecektim, yoksa açmasam mı daha iyiydi?
Bedenim hâlâ o sabahın sessizliğinde, kahvaltının verdiği dinginlikle doluydu. Ama zihnimde fırtına vardı. O an fark ettim ki, bazen bir numara, bir mesaj… sessizliği bile parçalayıp insanın içine dalabiliyordu.
Ekrandaki o mesajı okumak için parmağımı ekrana götürdüm. Ve bir saniyelik tereddütten sonra… kendime geldim. Kalbim, daha önce hissettiğim o sessiz heyecandan bile hızlı atıyordu.
Bazen düşünceler, kendi kendine saklanamaz.Ve bazen, bir numara… geçmişi, hatırlamaları, duyguları bir anda geri getirir.
O an, ben sadece ekrana bakıyordum.Ama gözlerimle, kalbimle, ruhumla… hepsi aynı anda hazır bekliyordu.
“Bilekliğini bu kadar kısa sürede bileğinde görmeyi beklemiyordum.”
Parmağımı ekrana götürdüm ama bir süre kıpırdayamadım. Onun dikkatini, gözlemini, o an bile fark etmesini düşünmek… hem ürkütücü hem de büyüleyiciydi.
O an anladım ki Avcı… sadece bir mesajla bile, sessizce bileğime dokunmuş kadar etkili olabiliyordu.
Ve ben, sadece ekrana bakıyordum.Ama kalbim, aklım ve nefesim… o kısa cümleyle tamamen alarma geçmişti.
Ekranın üst kısmında bir anlığına beliren o küçük işaret…Bir soru işareti.
Ne bir kelime, ne bir cümle.Sadece bir “?”Ama içimde kopardığı gürültü, sayfalar dolusu cümleye bedeldi.
Parmaklarım ekranın üzerinde asılı kaldı.Ne yazacağımı gerçekten bilmiyordum.Yanlış bir kelime, yanlış bir ton…Onun sessizliğini bile bozmak istemiyordum.
Ama daha fazla beklersem, görüldü atıp susacağımı biliyordum.Kendime kızdım.Derin bir nefes aldım ve yazmaya başladım.
“Ne yazacağımı bilemedim, görüldü yeme diye yazdım.”
Göndere bastığım anda kalbim tuhaf bir şekilde hafifledi.Sanki içimdeki düğüm, bir anlığına gevşemişti.
Telefonu masaya bıraktım ama gözlerim hâlâ bileğimdeydi.Bileklik oradaydı.Ve o, bunu fark etmişti.
Asıl zor olan buydu.Onu tekrar nasıl göreceğimi düşünmekti.
“Bir daha onun yanında olursam,” diye geçirdim içimden,“kalbim bu kadar sakin kalabilir mi?”
Ama ironik olan şuydu:Ben daha bunu düşünürken, o çoktan yazmıştı.Kaçmak için kurduğum bütün senaryoları, tek bir mesajla yıkmıştı.
Beni bu düşünceden kurtaran yine oydu.Her zamanki gibi.Farkında olarak ya da olmayarak.
Telefonu tekrar elime aldım.Ekrana baktım.
Mesajı okuduğum anda kalbim, sanki göğsümde dar bir alana sıkışmış gibi hızlandı.Bir tehdit yoktu cümlede.Bir ima da yoktu.Ama en tehlikeli olan şey, tam da buydu.
“Benden korkmana gerek yok.Sadece, sana yardıma ihtiyacın olursa bana haber vermen için yazdım.”
Ekrana uzun uzun baktım.Bu cümle, beni rahatlatması gerekirken tam tersini yapmıştı.Çünkü korktuğum şey onun varlığı değildi.Korktuğum şey, bu kadar sakin bir yakınlığın içimde yarattığı etkiden başka bir şey değildi.
Göğsümün ortasında, tanıdık ama adı konmamış bir his dolaşıyordu.Ne panik, ne huzur…İkisi arasında, tehlikeli bir yerde.
“Yardım,” kelimesi kafamda yankılandı.Kimseye yük olmamayı öğrenerek büyümüştüm ben.Yaralarımı kendim sarar, geceleri kendim atlatırdım.Birinin bunu fark etmesi…Ve yardım önermesi…İşte asıl sarsıcı olan buydu.
Telefonu kapatmak istedim.Ama yapamadım.Cevap yazmak istedim.Onu da yapamadım.
Bileğime baktım.Bileklik, artık sadece bir aksesuar değildi.Bir hatırlatmaydı.Biri görmüş, biri fark etmişti.
“Bu kadar yaklaşma,” demek istedim içimden.Ama başka bir ses, daha kısık ama daha dürüst olan, fısıldadı:
“Geç kaldın.”
Parmaklarım titreyerek ekrana dokundu.Ne yazacağımı hâlâ bilmiyordum.
Hiçbir şey yazmadım.Parmaklarım ekrana değmedi bile.Sadece baktım.
Uzun süre…Olması gerekenden fazla.
Ekran kararmasın diye arada parmağımı hafifçe kaydırıyordum, hepsi bu.Sanki mesaj silinirse, onun varlığı da inkâr edilebilirmiş gibi.Sanki görmezsem, hissetmem gerekmezmiş gibi.
Göğsüm hâlâ hızlıydı.Ama bu kez koşan bir kalp gibi değil,kaçacak yeri olmayan bir kalp gibi.
Ne cevap versem eksik kalacaktı.“Tamam” desem fazla.“Gerek yok” desem yalan.Sessizlik…Sessizlik belki de en dürüst cevaptı.
Bileğimi masanın kenarına koydum.Bileklik soğuktu.Tenimden daha soğuk.Ama altında yatan iz, hâlâ sıcaktı.
“Yardıma ihtiyacın olursa…”Bu cümle zihnimde dönüp duruyordu.İnsan, yardıma ihtiyacı olduğunu ne zaman kabul ederdi ki?Yara kanadığında mı,yoksa artık sızısı geçmediğinde mi?
Ekran hâlâ açıktı.O da bekliyor muydu bilmiyordum.Belki de çoktan telefonu cebine koymuş,benim sessizliğimi kendi sessizliğine eklemişti.
Ama şunu biliyordum:Ben yazmamış olsam bile,o mesaj çoktan içime yazılmıştı.
Ve bazı kelimeler,cevap verilmeden de insanın içinde kalırdı.
