7. bölüm · Vuslat

BÖLÜM 7: SESSİZ ÇIĞLIK

Gülsüm Karataş

Hayat fazlasıyla tuhaftı.
Bunu düşünürken bile garip bir sızı dolaşıyordu içimde. Birkaç saat önce kafesin ortasında, çığlıkların ve kanın arasında ayakta duran o adam… şimdi bilinci kapalı bir şekilde karşımda yatıyordu. Aynı beden. Aynı nefes. Ama iki bambaşka hâl.
O an gözümün önüne geldi.Kafesin kapısı kapanırken çıkan metal sesi.Ayaklarının zemine her bastığında yankılanan kararlılık.Yumruklar savrulurken havanın bile geri çekilişi.
Orada bir avcıydı.Buradaysa… savunmasızdı.
Göğsü ağır ağır yükselip iniyordu. Her nefes, hayatta kalmaya dair sessiz bir ısrar gibiydi. Elini tutarken hissettiğim o sıcaklık, az önce kafeste gördüğüm soğuk ve acımasız güçle örtüşmüyordu. İnsanın, birini iki zıt uçta aynı gün içinde görmesi tuhaf değil de neydi?
Bir adım geri çekildim.Sanki fazla yaklaşmışım gibi.
Ama bakışlarım ondan kopmadı.
Maskenin ardındaki yüzü hâlâ göremiyordum. Belki de bu yüzden kafamın içi bu kadar doluydu. Görmediğim her detay, zihnimde başka bir ihtimale dönüşüyordu. Kirpiklerinin gölgesi. Gözünün altındaki eski yara izi. Uykuda bile terk etmeyen o sertlik.
Bu adam…Kafeste izlediğim adamla aynıydı.Ama aynı zamanda değildi.
Birinin kalabalıkların önünde parçalanmasına alkış tutuluyordu, diğerinin burada sessizce ölmesine kimse tanık olmayacaktı. Aradaki fark bu kadar inceydi işte. Birkaç saat. Bir kapı. Bir maskenin kapanıp açılması.
Elini biraz daha sıktım. Bilerek.Canı yansın diye değil; burada olduğumu hissetsin diye.
Başucunda biri vardı.Ve … onun uyanmasını bekliyordu.
Bunu bilmesini istedim.
Göğsünden kopup gelen iniltiler odanın içine yayılıyordu. Bastırılmış, dişlerin arasından kaçan seslerdi bunlar. Acının sesini çıkarmamayı öğrenmiş insanların çıkardığı türden. Her seferinde içim sıkıştı ama geri çekilmedim.
“Geçecek,” diye fısıldadım.Beni duyup duymadığını bilmiyordum ama kendim duymaya ihtiyacım vardı.
Verdiğim ağrı kesici… rengi bile farklıydı. Daha önce hiç kullanmamıştım. Ne kadar sürede etki eder, onu bu hâlden ne kadar çekip alır, bilmiyordum. Bilmediğim şeyler nadiren beni korkuturdu ama şu an korkunun adını koyamıyordum.
Yine de nefesi…Yavaş yavaş düzene giriyordu.
Başta kesik kesikti. Sonra araları açıldı.Göğsü artık acı ile kalkıp inmiyordu.
Elini hâlâ tutuyordum.
Sıcaktı.
Avuç içi sertti; yılların, yumrukların, düşmelerin verdiği o tanıdık sertlik. Hayatla kavga etmiş ellerin sertliği. Ama parmaklarının dışı… yara bere içindeydi. Kesikler, kabuk bağlamış izler, iyileşmeyi yarıda bırakmış yaralar. Bedenine göre elleri narindi aslında; sert ama güzel. Çelişkiliydi. Tıpkı kendisi gibi.
Elini bırakmak istemiyordum çünkü şuan için doğru olanın bu olduğunu hissediyordum .
kapı iki kere tıklatıldı.
Tok, kısa bir ses. Bu odada yankılanan her ses gibi fazlasıyla netti. İçimde bir şey irkildi. Gerçek geri gelmişti.
Parmaklarımı yavaşça onunkilerden ayırdım. Avucumdaki sıcaklık bir anda çekildi, sanki temas hiç olmamış gibi. Ama olmamış değildi. Bunu ikimiz de biliyorduk—bilinci kapalı olsa bile.
Kapı açıldı.
Nathan içeri girdi.
Bakışları önce bana kaydı. Yüzümde ne gördü bilmiyorum ama gözleri bir an duraksadı. Sonra yatağa, hâlâ uyuyan Avcı’ya döndü. Nefes alışını kontrol eder gibi baktı. Göğsünün düzenli yükselip alçaldığını görünce omuzları çok hafif gevşedi.
Ardından konuşmaya başladı.
Sesi kısık, ve yer yer kırılıyordu ama netti.“Geç oldu,” dedi. “buradan gitmen lazım.”
Bakışlarım Nathan’dan koptu, istemsizce Avcı’ya döndü.Hâlâ uyuyordu. Göğsü ağır ağır inip kalkıyor, yüzü maskenin altında sessizdi. Az önce gözlerini açmış, varlığımı fark etmiş adam şimdi yeniden karanlığa çekilmişti. Sanki uyanması sadece bana ait kısa bir andı.
Yerimden kalktım. Ayaklarım kapıya doğru ilerlerken içimde bir şey geride kaldı. Nathan, geçmem için kenara çekildi. Omuzlarımız neredeyse değecekti ama ikimiz de konuşmadık. Sessizlik, burada alışıldık bir dil gibiydi.
Koridora çıktığımızda adımlarımız yankılandı. Duvarlar soğuktu, ışık sertti. Her şey biraz fazla gerçekti.
Yanımda yürümeye başladığında sesi geldi.“Teşekkür ederim.”
Yavaşladım, ona yandan baktım.“Ne için?”
Önüme döndüğümde bakışlarının üzerimde olduğunu hissettim.Gevelemedi direk olarak söyledi.“Başında beklediğin için,” dedi.
O an içimde bir sızı oluştu. Beklemediğim bir yerden, beklemediğim kadar derin. Bu teşekkür, bana ait değildi sanki. Avcı’ya aitti. Onun yerine söylenmişti.
Bir an durdum.
Düşündüm.
Benim bir kardeşim vardı. Arkadaşlarım vardı. Adımı soran, geç kaldığımda merak eden, yokluğumu fark eden insanlar…Onun ise bugün, acıdan bayıldığında, yanında kimsesi yoktu.
Kafeste yüzlerce kişi vardı belki.Ama burada… yoktu.
Avcı sandığımdan daha yalnızdı.
Bu düşünce içimde yankılandı. Sessiz ama ağır. Ve o anda anladım; onu asıl yaralayan şey yumruklar değildi. Kan değildi. Kırılan kemikler hiç değildi.
Onu asıl yoran, kimsenin beklememesi olmuştu.
Adımlarımı hızlandırmadım. Kapıya yaklaştıkça içimdeki ağırlık hafiflemedi; aksine daha da belirginleşti. Sanki oradan çıkarsam, arkamda sadece bir mekân değil, yarım kalmış bir şey bırakacaktım.
Nathan durdu. Kapıyı açmadı hemen. Bir anlık tereddüt… Sonra bana bakıp samimiyet ile konuştu.
“Teşekkür ederim,” dedi bu kez daha kısık bir sesle. “Yarasını sardığın için değil sadece. Onu… insan gibi beklediğin için.”
Kalbimin tam ortasında bir yer sızladı.
Nefes aldım. İçimdeki düğümü yutkunarak bastırdım.
“Kimsenin,” dedim, “o haldeyken yalnız kalmaması gerekir.”
Nathan başını salladı. Kapıyı açtı.çıktığımda soğuk hava beni kendime getirmek ister gibi sertçe esti.
Emir’in arabasını gördüğüm an adımlarım kendiliğinden hızlandı. Ayak seslerim nemli çamurda fazla net çıkıyordu; etraf öyle sessizdi ki sanki sesim bile yanlış bir yerdeydim diyordu. Beni arka kapıdan çıkarmışlardı, bilerek. Gözden ırak, hesapsız sorulardan uzak. O yüzden çevrede yalnızca Emir’in arabası vardı.
Kapıyı açıp içeri oturduğumda hava değişti. Dışarıdaki soğuk yerini arabanın içine sinmiş deri ve sigara kokusuna bıraktı. Kapıyı kapattım. Ses tok çıktı. Emir’e döndüm.
Yüzünde o tanıdık ifade vardı. Dudaklarının bir köşesi yukarı kalkmış, gözleri gereğinden fazla canlı. Sinsi bir sırıtıştı bu; bir şey bildiğini düşünen insanların yüzüne yerleşen cinsten.
“Her ne yapıyorsan,” dedi rahat bir sesle, “devam et.”
Kaşlarım istemsizce çatıldı. Ne demek istediğini anlamadım. Ya da anlamak istemedim. Ona baktım ama soruyu sormadım. Emir zaten açıklamayı severdi; hele ki üstün olduğunu hissettiğinde.
Sanki bakışımı bekliyormuş gibi torpidoya uzandı. Hareketi sakindi. Acele yoktu. Büyük, kalın bir zarf çıkardı. Parmaklarıyla zarfın ağzını hafifçe araladı. İçini tamamen göstermedi ama gerek de yoktu.
Dolarlar…Düzgün dizilmiş, yeni. Kokusu bile farklıydı paranın. Temiz değildi ama yeni olduğu belliydi.
Bakışlarım istemsizce paradan yüzüne kaydı.
“Senin onlar,” dedim, o kan kokan parayı istemediğimi fazlasıyla belli ederek. “Beni getirmeye devam ettiğin sürece gelen her para senin.” dediğimde gözlerindeki ifade değişti.
Bir anlık sessizlik oldu. Arabanın içindeki o kısa boşlukta kalbimin atışını duydum. Kabul etmekle reddetmek arasındaki çizgi, sandığımdan çok daha inceydi ama o paraya tapan biriydi; sadece bu kadar hızlı beklemiyordu.
Emir’in yüzündeki gülümseme büyüdü. Cevabımı beklemiyordu; zaten almıştı.
“Ağanın eli tutulmaz derler,” dedi, direksiyona dönerken. “Sen nasıl istersen.”
Zarfı alıp torpido gözüne koydu. Kapak kapanırken çıkan ses, sanki bir anlaşmanın mühürü gibiydi. Sonra arabayı çalıştırdı. Motorun sesi geceyi yırttı.
Camdan dışarı baktım. Az önce çıktığım yer karanlığın içinde kayboluyordu. İçimde tuhaf bir his vardı; zafer değildi bu, korku da değil. Daha çok… geri dönülmezlik.
Arabamız hareket ederken şunu düşündüm:Bazı yollar sessiz başlar.Ama bedeli hep sonradan konuşur.
Yol akıp giderken bedenim arabanın içindeydi ama aklım orada kalmıştı. Avcı’da. Gözlerimi kapattığımda bile en son görüntüsü, zihnimin bir köşesine kazınmış hâliyle duruyordu. Işığın altında değil; kanın, terin ve bağırışların arasında. Güneş doğarken bile o karanlık saatler gözümün önünden gitmiyordu. Çünkü karanlık sadece geceyle ilgili değildi. Onu karanlık yapan, yapılanlardı.
Ona hayvan muamelesi yapıyorlardı.İnsan demeye dilim varmıyordu . Derin yaraları varken, omzu hâlâ kan sızdırırken, sırtı morluklarla doluyken onu tekrar kafese sokmuşlardı. Yasa yoktu orada. Merhamet hiç yoktu. Sadece para, bağıran kalabalık ve “devam et” diyen bakışlar vardı.
Ve o…Hiçbirini talep etmemişti.
Saatler boyunca dövüştürülmüş, canı çekilip alınmıştı ama kimse “nasılsın” dememişti. Kimse başında durmamıştı. Sadece Nathan. Onun da bunu görevden mi, yoksa gerçekten meraktan mı yaptığı belli değildi ama gözlerindeki ifade… O ifade yalan söylemiyordu. Kısa bir anlığına bile olsa, Avcı’nın yokluğunun fark edildiğini gösteriyordu.
Yine de bu yetmiyordu.
Bir insanın bu kadar acıya nasıl dayanabildiğini düşünüyordum. Nasıl olup da bayılırken bile yalnız kaldığını. Nasıl olup da uyandığında ilk gördüğü şeyin yabancı bir yüz değil de, onu izleyen bir sessizlik olduğunu. Aklım bunu almıyordu. Kalbim ise daha fazlasını fısıldıyordu.
Belki de mesele dayanmak değildi.Belki de mesele, alışmaktı.
Camdan dışarı baktım. Sabahın ilk ışıkları şehrin kenarlarına dokunuyordu. Hayat normal akıyordu. İnsanlar uyanıyor, kahve koyuyor, işe yetişmeye çalışıyordu. Kimse biraz önce bir adamın kanının zemini nasıl ıslattığını bilmiyordu. Kimse onun hâlâ sıcak olan elini, sert avuç içini, yaralı parmaklarını düşünmüyordu.
Ama ben düşünüyordum.
Çünkü bazı görüntüler, bir kez akla düştü mü, oradan çıkmaz.Ve bazı insanlar…Seni tanımasalar bile, senden bir parça alıp giderler.
Gözlerimi kapattım ama işe yaramadı. Avcı’nın nefesi, o odadaki ağır hava, elinin sıcaklığı hâlâ üzerimdeydi. Arabayla uzaklaştıkça geçeceğini sandım; geçmedi.
Belki de geçmemeliydi.
Çünkü bazı insanlar, seni hiç tanımadan bile, vicdanında kalıcı bir yer açar.
Eve nasıl geldiğimi hatırlamıyordum. Ayakkabılarım nerede çıkmıştı, kapıyı kilitlemiş miydim, üstümdekileri ne ara değiştirmiştim… Hepsi karanlıkta kalmıştı. Bildiğim tek şey, düşüncelerimi susturamadığım için uyumayı seçtiğimdi. Kaçmak gibi değil; daha çok sesleri kısmak için gözlerimi kapatmak gibi.
Ama uyku da sadık değildi bana.
Mutfaktaki siyah dolabın karşısında, sandalyeye oturmuş öylece kalmıştım. Gözlerim dolabın kapısındaydı ama aslında hiçbir şeye bakmıyordum. Aklım… bambaşka bir yerdeydi. Ne kadar durduğumu bilmiyorum. Zaman, o mutfakta bükülmüştü sanki.
Masadaki telefonu elime aldım. Parmaklarım otomatik bir hareketle müziği açtı. Sanki birkaç dakikalığına bile olsa zihnimi susturabilecek bir şeye ihtiyacım vardı.
Şarkı başladı.
Vazgeçmem, geçememSeni ne zor buldum ben…
Ses mutfağın içinde yayıldı. Çok işe yaradığını söyleyemezdim ama yine de… iyi geldi. En azından düşüncelerimle arama ince bir perde çekti.
Gir kanıma…
Tam o sırada kaynayan suyun sesi fark edildi. Yerimden hızla kalktım. Çaydanlığa demi attım, tost makinesinin fişini taktım. Bardakları masaya dizerken hareketlerim sertti. Bilincim başka yerdeydi ama bedenim alışkanlıkla çalışıyordu.
“Oğuz, hadi kalk artık! Getirme beni oraya,” dedim yüksek sesle.Üçüncü kez çağırmayacaktım. Gerekirse sürükleyerek getirecektim.
İki tabak çıkardım, tezgâha koydum.
Arkamdan uykulu bir ses geldi.“Ne var abla ya, sabah sabah…”
Ayağımdaki terliği fırlattım. Niyetim vurmak değildi ama içimdeki siniri bir yere çarpmam gerekiyordu.
“Mal, gerizekâlı! Saat on bir buçuk! Ne sabahı? Öğleni de geçiyor. Beyefendiye kahvaltı da hazırlıyoruz bir de, sonra güzellik uykusundan uyandırdık diye atarlanıyor! Erken yatacaksın o zaman!”
Cümle ağzımdan dökülürken bile sinirim dinmemişti.
O ise… beni daha da delirtecek o cümleyi kurdu.
“Abla, sen saat yedide eve geldiğinde ben bir şey diyor muyum?”
Bu kez diğer terliği de fırlattım. Koluna değdi. Yetmedi ama içimi biraz rahatlattı.
“Salak! Bir de sana hesap mı vereceğim? Otur şu masaya da yemeğini ye!”
Sesimdeki sertliği yeni fark etmiş olacak ki bir şey demedi. Sessizce çayı ocaktan alıp masaya götürdü. Demek ki isteyince bazı şeyleri akıl edebiliyormuş.
Tostları çıkarıp tabaklara koydum. Oğuz’un önüne bıraktım. Sonra telefondaki müziği kapattım. Başım ağrıyordu. Ve… Oğuz’la konuşmak istiyordum. Gerçekten.
Çayı önüme bıraktığında ona bakmadan sordum:“Nasıl, beğenmiş mi?”
Gülerek cevap verdi.“Kardeşin yaptı, tabii ki beğenecek abla.”
O an yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi.“İyi,” dedim, “ama okulu ihmal etme. Son senen. Kafanı kırarım, biliyorsun.”
Bana baktı, başını salladı.“Biliyorum kraliçem, biliyorum. Terlik sizi tatmin etmiyor, onu da biliyorum. Siz hiç merak etmeyin.”
Tosttan bir ısırık aldım. Sıcak peynir neredeyse ağzımı yakıyordu.
Ama o acı…O an içimdeki hiçbir şeye benzemiyordu.
Peyniri yutkunarak indirdim. Dilimin yanışı geçerken içimdeki başka bir şey hâlâ sızlıyordu. Masanın üzerinde duran çaydan ince bir buhar yükseliyordu; bardak sıcaktı ama ben üşüyordum. Oğuz tostunu iştahla yemeye devam ederken ben bardağın içindeki koyu renge bakıp kaldım.
Aklım yine kaydı.İstemeden.Dur demeden.
Kafesin demiri, sarı ışık, kanın metal kokusu…Ve Avcı’nın gözleri.
Oğuz’un sesi beni geri çekti.“Abla?”
Başımı kaldırdım.“Ha?”
“İyi misin?” dedi. Bu kez şakacı değildi.
“İyiyim,” dedim hemen. Çok hızlı. Fazla net. Yalan olduğu oradan belliydi.Ama o üstelemedi. Sadece omuz silkti, çayından bir yudum aldı.
Sessizlik çöktü masaya. Rahatsız edici değildi ama doluydu. Söylenmeyenlerle dolu.
Pencerenin ardından güneş daha da yükselmişti. Gün başlamıştı. İnsanlar işine gücüne gitmişti. Normal hayat, bildiği gibi akıyordu.Benim içimdeyse gece hâlâ bitmemişti.
Bir adam hâlâ bilinci kapalı yatıyordu bir odada.Birileri hâlâ onun adını bağırıyordu.Ve ben… hiçbir şey yapamıyordum.
Çayımdan bir yudum aldım. Acı geldi. Kaşlarım çatıldı ama ses etmedim. Acı, bazen insanı burada tutuyordu.
Masaya baktım. Oğuz’a baktım.Hayatımın bu tarafı gerçekti. Sıcaktı. Gürültülüydü. Yaşıyordu.
Ama diğer taraf…O da bendeydi artık.
Ve ne kadar uğraşırsam uğraşayım, ikisini de aynı kalpte taşımak zorunda olduğumu biliyordum.
🔥

Buluşacağımız kafeye doğru yürürken üzerimdeki beyaz kazağın yakasını istemsizce düzelttim. Sanki yamuk duran tek şey kumaş değildi; içimde de bir şeyler tam yerine oturmuyordu. Kabanımın düğmelerini ilikledim, parmaklarım soğuktan sertleşmişti. Eve bu kadar yakın bir yere yürüyerek gitmek iyi fikir gibi gelmişti ama hava, tahmin ettiğimden daha acımasız çıktı.
Akşam çökmüştü. Sokaklar gündüze göre daha kalabalıktı; insanlar eve yetişme telaşında, vitrin ışıkları kaldırıma sarı bir yorgunluk bırakıyordu. Saçlarımı topuz yaptığım için şapka takmamıştım. Rüzgâr kulaklarıma direkt vuruyordu. Gerçekten donuyorlardı. Omuzlarımı biraz daha kaldırdım ama fayda etmedi.
Etrafıma bakına bakına karşıya geçtim. Adımlarımı hızlandırdım. Kafenin ışıkları uzaktan görünür görünmez içimde küçük bir rahatlama oldu. Kapıyı itip içeri girdiğimde sıcak hava yüzüme çarptı. Soğuk, bedenimden yavaş yavaş çözülürken omuzlarım fark etmeden gevşedi.
İçeride alçak sesle bir şarkı çalıyordu. Tanıdık, yumuşak bir melodi. Gürültülü değildi; insanın düşüncelerini bastırmadan onlara eşlik eden cinsten. Birkaç saniye öylece durup etrafa baktım.
Ve onları gördüm.
Eylül…Ve yanında, her zamanki gibi yanında sırık gibi duran Mert.
Gözlerimi istemsizce devirdim. İçimden tek bir cümle geçti: Tabii ki yalnız gelmezdi.
Derin bir nefes alıp çantamın askısını düzelttim. Yüzüme nötr bir ifade yerleştirip masalarına doğru yürümeye başladım.
Masaya yaklaştıkça Eylül beni fark etti. Yüzü anında aydınlandı; elini havaya kaldırıp küçük bir selam verdi. O her zamanki gibi… yerli yerindeydi. Ne eksik ne fazla. Onu gördüğüm an içimdeki gerginlikten bir parça çözüldü.
“Sonunda,” dedi gülerek. “Donmuş görünüyorsun.”
Sandalyeyi çekip otururken kabanımı çıkardım. Parmaklarım hâlâ soğuktu.“Dondum çünkü,” dedim.
Mert bana baktı. O yukarıdan bakma refleksi… Boyunun suçunu üstlenmek istemeyen insanların bakışıydı. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Abartıyorsun,” dedi Mert. “O kadar da soğuk değil.”
Merte tersçe baktım. Bakışımda ne şaka vardı ne de yumuşaklık.
“Ben sana söylemedim zaten,” dedim. “Üzerine alınma.”
Sesim sakindi ama altı çiziliydi. Sınır koyan türden.
Mert başını bile kaldırmadı. Telefona bakmaya devam etti. Ekranı kaydırdı, sonra bir şeye tıkladı. Hiç oralı olmadı. Umursamazlığı oynuyordu ama ben onu tanıyordum; bu, kaçma hâliydi.
Eylül bakışlarını ikimiz arasında gezdirdi. Hafifçe iç çekti.“Başlamayın,” dedi. “Daha kahve yeni geldi.”
Önüme bırakılan kahveden bir yudum aldım. Acıydı. İyi geldi.
Mert sonunda telefonu masaya bıraktı. Sandalyeye biraz daha yayıldı.“Ben bir şey demedim zaten,” dedi, omuz silkerek. “Yanlış anladıysan o senin sorunun.”
Kaşlarım hafifçe kalktı. Gülümsedim ama bu gülümseme sıcak değildi.“Bak,” dedim, “senin seviyseliğine inemem, karakterim o kadar ucuz değil; arkadaşım ile sevgili olmasan aynı kaldırımda yürümeyeceğim birisin, laf cambazlığı yapma bana.”
Eylül gözlerini devirdi.“İkiniz de susun artık, lütfen,” dedi. “Bir saat huzur istiyorum.”
Sustum. Zaten konuşmak istemiyordum o seviyesiz şerefsiz ile.
Kafenin içindeki sıcaklığa rağmen, içimde hâlâ ince bir üşüme vardı.Ve nedense… Mert’in umursamaz tavrı değil, aklıma düşen o başka adam üşütüyordu beni.
Telefonum masanın kenarında duruyordu. Ekranı kapalıydı ama varlığı bile huzursuz ediyordu beni. Sanki cebimde değil de kalbimin en zayıf yerine bırakılmış bir şey gibiydi. Elimi uzatsam… birkaç kelime yazsam… her şey bambaşka bir yöne sapabilirdi.
Ama uzatmadım.
Aklımın içinde iki ses vardı. Biri aceleciydi, dürtüsel, ateşten yapılmıştı. Yaz, diyordu. Merak ediyorsun. Diğeri daha sessizdi ama daha ağırdı. Dur, diyordu. Bilmediğin bir ateşe yaklaşma.
İkilemin tam ortasındaydım.
Çünkü biliyordum—aniden atacağım tek bir adım, beni geri dönüşü olmayan bir bok çukuruna sürükleyebilirdi. Bu his masum değildi. Heyecan değildi sadece. İçinde risk vardı. Tehlike vardı. Ve en kötüsü… bağlanma ihtimali vardı.
Bunu kendime itiraf etmek istemesem de gerçek buydu.
Parmaklarım kupanın kenarında dolaştı. Kahve soğumuştu ama ben fark etmemiştim bile. Zihnim başka bir yerdeydi. O odada. O yarı karanlıkta. Kapalı gözlerin ardında ne taşıdığını bilmediğim bir adamda.
Hayır, dedim içimden.Bu sefer duygularınla hareket etmeyeceksin.
En azından…Onu biraz daha tanıyana kadar.
Telefonu ters çevirdim. Ekran gözümden kaybolunca içimdeki gerginlik biraz olsun azaldı. Bu bir kaçış değildi; bilinçli bir duruştu. Kendimi korumak için attığım küçük ama gerekli bir adımdı.
Bazen en zor şey, hiçbir şey yapmamaktı.
Ve ben o an, hiçbir şey yapmamayı seçtim.
Eylül’ün sesi, düşüncelerimin arasına yumuşak bir yerden girdi.“Nasıl oldun?” dedi.
Ona döndüm. Siyah saçları açık bırakılmıştı; birkaç tutam gözlerinin önüne düşmüş, yüzünü yarı yarıya gizlemişti. Alışkanlıkla uzandım, parmak uçlarımla o tutamı kulağının arkasına sıkıştırdım. Gülümsedim. Bu gülümseme onun içindi, sadece onun.
“Mükemmelim, bebeğim,” dedim.
Bunu söylerken bileğime ve alnımdaki iyileşmeye yüz tutmuş yaranın iyi olduğunu söyledim.Hafifti artık, ama oradaydı. Yaşanmışlığın izi gibi. Sandalyeye iyice yaslanmıştım ki—
Mert’in sesini duyduğum an yine
Tahammül sınırımı tek hamlede zorlayan, o barut kokulu tonuyla konuştu:“Nesi varmış Rüya’nın, barut gibi… Kibrit çaksak patlayacak.”
Gözlerimi ona çevirdim. Bakışım netti, yumuşak değildi sertti.“Biraz daha konuşursan,” dedim, “ilk sende patlarım. Daldan dala atlayan maymunlar gibi sürekli Eylül’le aramıza girme.”
Elini masaya koydu. Hareketi sertti. Sahiplenme gösterisi yapar gibi.“O benim sevgilim,” dedi.
Sesimi sakin tutmaya çalıştım. Gerçekten çalıştım.“Benim de kardeşim,” dedim.
Gözlerini kıstı. Bu sefer tonu daha iddialıydı.“Müstakbel eşim o benim.”
Bir an oldu. Sonra… tutamadım kendimi. Etrafımdaki insanlara aldırmadan yüksek sesle gülmeye başladım. İçimden taşan bir kahkahaydı bu; alaylı, rahat, zerre ciddiyet taşımayan.
Müstakbel eşiymiş.
Gülmeyi kestim. Gözlerinin içine baktım.“O düğünde benim olacağım kesin,” dedim. “Ama damat her an değişebilir. Bunu unutma, iguana suratlı muşmula.”
Keyfim yerine gelmişti. Sandalyeye tekrar yaslandım. Soğumuş kahvemden bir yudum aldım. Tadı acıydı.
Eylül nefesini tuttu. Bunu hissettim. Masanın üzerinde duran elleri hafifçe gerildi, parmakları bardağın kulbunu gereğinden fazla sıktı. Gözleri bir anlığına Mert’e, sonra bana kaydı. Arada kalmışlığın o tanıdık hâliydi bu; iki uç arasında sıkışmış insanların yüzüne yerleşen türden.
“Rüya…” dedi uyarır gibi, ama sesinde kızgınlık yoktu. Daha çok yorgunluk vardı.
Başımı ona çevirdim. Tonumu yumuşattım. Onunla konuşurken hep yumuşatırdım.“Tamam,” dedim. “Bitti.”
Ama bitmediğini ikimiz de biliyorduk.
Mert sandalyede hafifçe öne eğildi. Çenesini yukarı kaldırdı. Gururu zedelenmişti; belli. Böyle anlarda susamazdı zaten.“Sen kendini ne sanıyorsun?” dedi alçak ama sivri bir sesle.
Kaşlarımı hafifçe kaldırdım. Sakinliğim bilerekti. Sinirlendiğimi görmesini istemiyordum.“Bir şey sanmıyorum,” dedim. “Olduğum şeyim.”
Bu cevap onu daha da sinirlendirdi. Masaya vuran yumruğu küçük bir ses çıkardı ama yeterince dikkat çekiciydi. Yan masadaki birkaç bakış üzerimize kaydı.
Eylül dayanamayıp araya girdi.“Yeter artık,” dedi net bir tonla. “İkiniz de.”
Sonra bana döndü. Gözleri özür diler gibiydi.“Bugün bunun için gelmedik,” dedi.
Haklıydı. Ama bazı şeyler insanın peşini bırakmıyordu.Başımı salladım. Bir kez daha kahvemden aldım. Soğuktu artık, ama içtim. Çünkü bazen insan sevmediği tadı bile bilerek yutar.
Gözüm camdan dışarı kaydı. Kafenin ışıkları sokağa sarı bir yorgunluk yayıyordu. İnsanlar geçip gidiyordu. Herkesin bir yere yetişme hâli vardı.
Benimse aklım hâlâ başka bir yerdeydi.Başucunda bıraktığım bir elde.Kapanıp açılan gözlerde.Ve yarım kalmış bir uyanışta.
Mert’in sesi hâlâ kulaklarımdaydı ama içimde asıl yankılanan, onun sesi değildi.
Bazı adamlar konuşmadan da yer ederdi insanın içinde.Ve bazı sessizlikler, bağırmaktan daha kalıcıydı.
Zaman aktıkça kalabalığın içinde daha da yalnızlaştım.Sesler çoğaldı, masadaki kahkahalar yükseldi ama ben sanki yavaş yavaş geriye çekiliyordum. Aynı masadaydım, aynı sandalyede oturuyordum ama ruhum orada değildi. İçimde bir boşluk büyüyordu; konuşmaların arasından sızan, kimsenin fark etmediği bir sessizlik.
Masadan kalktığımızda her şey otomatikleşti.Hesabı ödedik, kapıya yöneldik. Eylül’e sarıldım. Sarılışım uzundu ama içi kısaydı. Onu bırakmak istemediğimden değil; onu koruyamadığım gerçeği içimi sıkıştırıyordu. Saçlarının kokusu burnuma doldu, tanıdık ve güvenliydi. Keşke her şey bu kadar basit olsaydı.
Arabaya bindim. Kapıyı kapattığımda dışarıdaki sesler bir anda kesildi. Motoru çalıştırdım ve eve doğru ilerledim. Yol önümden akıyordu ama ben sadece farların aydınlattığı birkaç metreye bakıyordum. Düşüncelerim daha ileri gitmeye cesaret edemiyordu.
Eve vardığımda anahtarı kapıda çevirdim.İçeri girer girmez ayakkabılarımı çıkardım. Hiç oyalanmadım. Doğruca banyoya girdim. Aynaya baktım; gözlerim yorgundu, yüzüm günün izlerini taşıyordu. Makyajımı sildim. Pamuk her geçişte biraz daha beni siler gibiydi. Yüzüm sadeleştikçe içimdeki ağırlık daha net hissediliyordu.
Sonra dolabı açtım.Üzerime beyaz bir takım giydim. Yumuşak, temiz, sakin. Beyaz… sanki içimdeki karmaşaya karşı sessiz bir dirençti. Aynanın karşısında durdum bir an. Derin bir nefes aldım.
Gün bitmişti.Ama içimdeki düşünceler henüz uyumaya hazır değildi.
Sonra yatağa doğru yürüdüm. Daha doğrusu… kendimi yatağa bıraktım.
Yorganın ağırlığı üzerime çökerken derin bir nefes verdim. Sanki o an, gün boyunca tuttuğum nefesi ilk kez bırakıyordum. Tavanı izledim bir süre. Gözlerim açık ama zihnim başka bir yerdeydi. Düşüncelerim dağınıktı; net bir cümleye bile dönüşmeden, içimde dönüp duruyorlardı.
Yatağın çarşafı serindi. Omuzlarım gevşedi ama içimdeki düğüm çözülmedi. Sadece biraz sustu. O an için yetiyordu bu. Kaçmak değildi yaptığım; durmaktı. Hayatın beni ittiği yerden, birkaç dakikalığına da olsa, kendimi geri çekmekti.
O muşmula ile aynı ortamda kalmak bile yeterince bunaltmıştı beni. Sanki bulunduğu her yerde hava ağırlaşıyor, duvarlar biraz daha daralıyordu. Eylül’ün onunla mutlu olmadığını biliyordum. Bunu görmek için kahin olmaya gerek yoktu; bakışlarından, susuşlarından, konuları geçiştirişinden belliydi. Ama yine de bir şey yapamıyordum. Çünkü Eylül, o şerefsizi gerçekten seviyordu. Ona yaşattığı her şeye rağmen… Kırdığı, küçülttüğü, yalnız bıraktığı onca ana rağmen hâlâ ona değer veriyordu. Hatta bunun için ailesini bile karşısına almıştı.
Kardeşi yetmiyormuş gibi bir de ağabeyiyle uğraşıyordum. Bazen insanın siniri bir kişiye değil, onun etrafında yarattığı yıkıma olurdu. Telefonum titreşti. Bir mesaj. Sonra bir tane daha. Ardından bir diğeri. Ekrana bakmadım. Bakarsam cevap verebilirdim, cevap verirsem daha da batabilirdim. Ard arda gelen bildirimleri görmezden geldim. İşim biter bitmez ilk yapacağım şey belliydi: Onu her yerden engellemek.
Diğer tarafa dönerken elim telefona gitti. Müzik listeme girdim. O işkence gibi geçen dakikaların ardından sevdiğim bir şarkıyı açtım. Melodi odaya yayılırken ben de eşlik ettim, sesi kısık ama niyeti yüksek bir şekilde.
Hele bir anla aşkıZamanla kışlar bahara döner gibidirVar mı dünyada…
Sözler içimde bir yerlere dokundu. Modum yavaş yavaş yerine gelirken yatağın kenarına bıraktığım albümü aldım. Kendimi bildim bileli fotoğraf çekmeyi çok severdim. Bir sürü fotoğrafımız vardı; anı biriktirmeyi sevmiştim hep. Bu huy bana annemden geçmişti. O da zamanında babamla neredeyse her gününü saklamak, hatırlamak için elinde kamerayla dolaşırmış.
Albümü açtım.
İlk sayfada ben, babam ve Oğuz vardık. Üçümüz kardan adamın arkasına geçip poz vermiştik. Babam ortamızda duruyordu; bir kolu benim omzumda, diğeri Oğuz’un sırtında. Üçümüz de aynı renk şapka ve bere takmıştık. Annem fotoğrafı çekerken biz kocaman gülümsüyorduk. O zaman daha yeni ortaokula geçmiştim. Oğuz ise ilkokula gidiyordu. Gülüşlerimiz saf, dertsizdi. Hayat henüz sertleşmemişti.
Sayfayı çevirdim.
Annemle babamın gençlik fotoğrafı çıktı karşıma. Parkta çekilmişti. Arkada yeni açmış çiçekler vardı. Babam anneme aşkla bakıyordu; annemse utangaç bir tebessümle başını eğmişti. Üniversite yıllarından kalmaydı bu kare. Annemin siyah, katlı saçları babamın omzuna dökülürken babam parmaklarına doladığı bir tutam saçı kokluyordu. Gözlerim dolduğunu fark etmeden tebessümüm büyüdü.
Bir sonraki sayfada ben vardım. Daha yeni yeni yürümeye başladığım zamanlar. Üzerimde kırmızı bir zıbın, yüzüm neredeyse tamamen çikolataya bulanmıştı. Babam yandan bana bakıyor, gülerken gözleri kısılıyordu. O bakışta öyle bir sevgi vardı ki… insanın içine yerleşip çıkmayan türden.
Sayfayı çevirdim.
Annemin mezuniyet fotoğrafıydı. Üzerinde mavi bir elbise vardı, saçları lüle lüle. Yanında takım elbiseli babam duruyordu. Annem doktor önlüğünü giymişti, babam kolunu beline dolamıştı. Fotoğraf siyah beyazdı ama annem o günü bize o kadar çok anlatmıştı ki, ben renklerini bile ezbere biliyordum.
Bir sonraki sayfada düğün fotoğrafı çıktı. Dedem annemin kuşağını bağlarken anneannemin gözleri doluydu. Arkada babam vardı; anneme nemli gözlerle bakıyordu. O bakışta “sonsuz” kelimesinin karşılığı vardı sanki.
Sayfayı çevirdiğimde hepimizin olduğu bir kare vardı. Annemin kucağında Oğuz, babamın yanında ben… Arkamızda akan bir şelale. Gürültülü, güçlü ama huzurlu.
Sonraki fotoğrafta ise Oğuz ilk kez kucağıma verilmişti. Beyaz kundağın içindeydi. Mavi şapkası yüzünü kapatmıştı. Ben ağlayarak anneme bakıyordum; Oğuz’u kucağımdan alması için. Çünkü çok ağlıyordu. Altını kirlettiği için taktığım siyah bandana gözlerimi kapatmıştı ve nemli saçlarım yüzüme yapışmıştı.
Albüm kucağımda ağırlaştı. Fotoğraflara bakarken annemle babamı ne kadar özlediğimi bir kez daha fark ettim. Neredeyse on yıl olmuştu. Onlarsız geçen zamanda anneannem bize bakmıştı ama o da uzun zaman önce gitmişti. Hayatımdaki kayıpları düşündükçe burnumun direği sızladı.
Odaya yayılan müzik hâlâ çalıyordu ama artık sözleri duymuyordum. Sadece eksiklerin sesi vardı içimde. Ve bazı geceler insan uyumazdı… Sadece anılarıyla birlikte sessizce yatardı.
Ben de öyle yaptım .Sadece fotoğraflar değildi içimi ezen; her sayfada eksilen bir şey vardı. Sesleri, kokuları, “buradayım” diyen o güvenli hâl… Hepsi geçmişte kalmıştı. Parmaklarım sayfanın kenarında durdu. Çevirmedim. Çünkü bazı anılar ilerlemek istemez, olduğu yerde tutulmak ister.
Gözlerimi açtığımda yalnızlığım yine benimleydi. Albümü kapatıp başucuma bıraktım. Elimi yastığın altına soktum; serindi. Tavana baktım. Nefesim düzeldi ama içimdeki boşluk yerinden kıpırdamadı.
O an fark ettim: Bazı geceler insan uyumaz. Sadece gözlerini kapatır. Ve bazı özlemler, ne müzikle susar ne de hatıralarla diner.
Işığı kapattım. Karanlık odaya yayıldı.Ve ben, yine, sessizce geçmişin yanında uzandım.
Telefonumun titreşimi sehpanın üzerinde yankılandığında irkildim. Sanki sessizliğin ortasına bir şey düşmüş gibi. Elimi uzatıp telefonu aldım ama ekrana hemen bakamadım. Gözlerim dolmuştu; görüşüm bulanıktı. Nefesimi tutup gözlerimi kıstım, ekrana odaklanmaya çalıştım.
İsmini gördüğüm an—
Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu.
Avcı.
Yataktan ok gibi fırladım. Az önceki yorgunluk, ağırlık, uyuşukluk… hepsi bir anda silinmişti. WhatsApp’ı açarken parmaklarım titriyordu. Mesaj kısa ama etkisi uzundu.
“Dün için teşekkür ederim.”
Bir an ekrana öylece baktım. Boğazımda tuhaf bir baskı oluştu. Kaşlarım istemsizce çatıldı. Neden şimdi? Neden gece vakti? Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu, sonra yazmaya başladım.
“Her seferinde teşekkür etmene gerek yok, çünkü sadece söylenenini yaptım.”
Gönder tuşuna bastığım an kalbim hızlandı. Sanki yanlış bir şey yazmışım gibi. Cevap gecikmedi.
“İşinin içinde başımda saatlerce beklemek yoktu.”
Dudağımı dişlerimin arasına aldım. Sertçe bastırdım. İçimde yükselen o panik… Tanıdıktı ama sebebi belirsizdi. Bu adam gece gece neden böyle şeyler yazıyordu? Neyi kurcalıyordu?
“O an öyle yapmam gerektiğini düşündüm.”
Bu kez beklemeden gönderdim. Savunmaya geçmiştim farkında olmadan. Ama o da durmadı.
“Sana teşekkür etmek istiyorum.”
Derin bir nefes aldım. Göğsüm sıkıştı. Parmaklarım tekrar hareket etti.
“Ettin ya.”
Ekrana bakarken alnım gerildi. Bu adam ne istiyordu? Bu bir konuşma değildi; bu, sınırları zorlayan bir şeydi.
mesaj geldiğinde içimden istemsiz bir düşünce geçti. Çok da romantik şeyler hayal etmedim. Çünkü gerçek buydu: Bunlar adam öldürüyordu. Ve ben, teşekkürün acısız bir tür olmasını umacak kadar gerçekçiydim.
“Ben öyle teşekkür etmem.”
Kalbim bir an durdu sanki. Sonra hızlandı. Ekrana baktım, parmaklarım havada asılı kaldı. İçimdeki panik artık saklanamazdı. Ama merak da vardı. Tehlikeli, istemsiz bir merak.
Derin bir nefes alıp yazdım.
“İçeriğini sormamda bir sakınca var mı?”
Gönderdim.
Ve telefonu avucumda tutarken şunu fark ettim:Ben sadece mesajlaşmıyordum.Bir şeye adım atıyordum.Ve bunun geri dönüşü olmayabilirdi.
Kalbim gereksiz yere hızlı atıyordu.Gereksiz… diye kendimi ikna etmeye çalıştım.Ama bedenim dinlemiyordu.
Bir saniye.İki.Üç.
Telefon titredi.
İrkilerek tekrar elime aldım. Nefesimi tuttuğumu fark ettim ancak mesajı açınca bıraktım.
“Var.”
Tek kelime.Ne açıklama, ne yumuşatma.
Boğazım kurudu. Yatağın kenarına oturdum. Sırtım istemsizce doğruldu. Bu adamın kelimeleri bile mesafe koyuyordu; yaklaşmadan, ama geri de durmadan.
Mesaj devam etti.
“Çünkü alışık değilim.”
Kaşlarım hafifçe çatıldı.Neye alışık değildi?
“Birinin kalmasına,” diye yazmıştı sonra.“Gitmeden.”
O an—Göğsümün ortasında bir şey sıkıştı. Dün gece gözümün önüne geldi. Maskenin altındaki yüz, kapalı gözler, bileğimi tutan parmaklar… Sonra gözlerini tekrar kapatışı.
Yutkundum.
“Buna da gerek yoktu,” diye yazdım ama sesimin nasıl çıktığını bilseydim, o kadar sakin olmazdım.“Orada bulunmam gerekiyordu.”
Cevap bu kez biraz gecikti.Bu gecikme… beni daha çok gerdi.
Sonunda yazdı.
“İşte sorun da bu.”
Kaşlarımı çattım.“Ne sorunu?” diye yazdım.
Üç nokta belirdi.Kayboldu.Tekrar belirdi.
“Gerektiğini düşünmen.”
Elimi saçlarıma götürdüm. Parmaklarım ensemde durdu. O panik hissi yeniden yükseldi. Bu konuşma kontrolden çıkmıyordu ama tehlikeli bir yere yürüyordu. Adım adım. Sessizce.
“Yanlış bir şey yapmadım,” diye yazdım.Bu sefer kendimi savunuyordum.
Cevap kısa ama ağır geldi.
“Biliyorum.”
Sonra bir mesaj daha.
“O yüzden teşekkür ediyorum.”
Telefonu göğsüme bastırdım.Bir an gözlerimi kapattım.
Bu bir flört değildi.Bu bir minnet değildi sadece.Bu… tanınmayan bir bağdı.
“Dinlenmen gerekiyor,” diye yazdım sonunda.“Daha yeni kendine geldin.”
Bir süre cevap gelmedi.
Tam telefonu bırakacaktım ki titreşim oldu.
“Dinleniyorum,” yazmıştı.“Uyumadan önce yazdım.”
Bir an duraksadım.Sonra yazdım:
“Niye?”
Cevabı beklerken kalbim yine hızlandı.Ve o cevap geldiğinde—Artık geri çekilmek kolay olmayacaktı.
“Çünkü uyumadan önce aklıma gelen tek şey sendin.”
Telefon tekrar titredi.Bakmadım.Bakmak istedim.
Bir saniye… iki… üç.
Dayanamadım. Ekranı açtım.
“Borçlu kalmayı sevmem,” yazmıştı.
Parmaklarım havada kaldı. Uzun uzun düşünmedim. Kısa kestim.
“Borç sayma.”
Gönderdim.
Cevap gecikmedi.
“O zaman… yarım kalır.”
Telefonu ters çevirip yatağın yanına bıraktım.Kalbim hâlâ hızlanmıştı ama nefesimi zorladım, sakinleştirdim. Bu oyuna girmezdim. En azından şimdi değil.
Gözlerimi tavana diktim. Karanlıkta onun yüzü değil… bakışı geldi aklıma. Uyanırkenki o kısa an. Sanki bir şey söylemek isteyip söyleyememişti.
Telefon bir kez daha titredi.Bu sefer almadım.
Yorganı biraz daha çektim üzerime.“Yarım kalan her şey tamamlanmak zorunda değil,” diye fısıldadım kendi kendime.
Ama içimde bir yer, yalan söylediğimi biliyordu.
Göğsümde bir sıkışma vardı.Ne korkuydu ne de merak… daha çok adı konmamış bir huzursuzluk.
Uyumak istiyordum ama zihnim direniyordu.Kalbim, aklımdan hızlıydı.
Onu düşünmemem gerektiğini biliyordum.Ama hissettiğim şey, düşünmekten bağımsızdı.
Sanki bir şey başlamıştı.Ve ben henüz hazır değildim.
Onun yanındayken hissettiğim şey tek bir kelimeye sığmıyordu.Güvende değildim belki ama… savunmasız da değildim. Daha çok, uyanıktım. Her duyumum açık, her nefesim farkındalıkla doluydu.
Yanındayken zaman tuhaf bir şekilde ağırlaşıyordu.Kalbim acele ediyordu ama düşüncelerim yavaşlıyordu. Ne kaçmak istiyordum ne de yaklaşmak. Sanki olduğum yerde kalırsam, her şey dengede duracakmış gibiydi.
Onun sessizliği bile konuşuyordu.Bakışlarıyla bir şey soruyor, cevap beklemiyordu. Yanımda oluşu bir talep değildi; bir ağırlıktı. Omuzlarıma çöken ama ezmeyen bir ağırlık.
En tuhafı da buydu.Yanında kendimi güçlü hissetmem gerekirdi, ama ben daha çok… gerçek hissediyordum. Saklanmadan, rol yapmadan. Yaralarımı gizleme ihtiyacı duymadan.
Kalbim hızlanıyordu evet, ama korkudan değil.Daha çok tanımadığım bir ihtimalden.
Ve bu, beni ürkütüyordu.Çünkü bazı insanlar hayatına gürültüyle girmez.Sessizce yerleşir.