4. bölüm · Vuslat

BÖLÜM 4: BAŞLANGIÇ

Gülsüm Karataş

Rüya’dan…
Hayat bana hep başka başka yollar çizmişti.Bazıları dümdüz değildi, bazılarıysa daha başından çıkmaz sokak gibiydi. Ama en garibi şuydu: geçmiş… hiçbir zaman gerçekten gitmiyordu. Sessizce arkamdan geliyordu. Sanki doğru anı kolluyor, “şimdi” demek için sabırla bekliyordu.
Sırtımı kalçama kadar kaplayan o derin yaranın sebebi, şimdi bileğimi süslüyordu.Bir iz…Bir sembol…Ve bana, bir gün beni yine bulacağını fısıldayan bir hatırlatma.
Mesajdan sonra Eylül aramıştı. Sesi her zamanki gibi telaşlı ama sıcak… “Bize gelsene,” demişti. Kabul etmiştim. Belki de biraz kalabalığa, biraz tanıdık seslere ihtiyacım vardı.
Arabayı park edip indiğimde rüzgâr saçlarımı savurdu. Açık bırakmıştım; bilerek. Soğuk tenime değdi ama rahatsız etmedi. Aksine… gerçek hissettirdi. İlerleyip,
zile bastım.
Kapıyı Hülya teyze açtı. Yüzünde o tanıdık, içten gülümseme vardı. Beni görür görmez gözleri parladı.
“Kızım…”
Bu tek kelime, kalbimi her seferinde savunmasız bırakıyordu. Kollarını açtığında kapının eşiğinde ona sarıldım. Beni saran o kolların içinde bir anlığına küçüldüm sanki; güçlü olmak zorunda olmayan, her şeyi tek başına taşımayan küçük bir kız gibi hissettim.
Benden ayrıldığında kenara çekildi.
“Geç kızım içeriye, hava soğuk, üşüme.”
Ayakkabılarımı çıkarıp Hülya teyzenin önüme koyduğu terlikleri giydim. Üzerimdeki montu çıkarıp askıya astım.
“Salona geç kızım,” dedi. “Tatlı yapmıştım, senin sevdiğinden.”
Gülümsedim.
“Ellerine sağlık Hülya teyze, zahmet etmişsin yine.”
Başını hafifçe sağa yatırdı, o bildik ifadeyle.
“Ne zahmeti… Sen de benim kızımsın. Geç sen, çay da demlenmiştir şimdiye.”
Mutfağa yönelince ben de salona geçtim.
Ev sessizdi. Ama bu sessizlik huzursuz değil, koruyucuydu. Koltuğa oturduğumda radyoda sevdiğim bir şarkı çalmaya başladı. İçimde bir şey yumuşadı. Bu evde kendimi hiç yabancı hissetmemiştim. Lisenin ilk aylarından beri evimden çok burada kalmıştım.
Şarkıya içimden eşlik ettim.
“Rüyalar hep aldatır bilirsinElimden tutar gibi gerçeksinGözümden tüten hatıra sensinİçimde yanan tek hasretimsin…”
Hülya teyze elinde tepsiyle gelince doğruldum. Çayı ve ıslak keki sehpaya bıraktı, sonra yanıma oturdu. Saçlarının çoğu beyazlamıştı artık ama hâlâ gürdü. Ona bakınca zamanın geçmesine rağmen bazı şeylerin değişmediğini düşündüm.
“Nasılsın kızım?” dedi. “İyi misin? Zayıflamışsın.”
Tebessüm ettim. Tek bakışı yetiyordu zaten.
“İyiyim,” dedim. “Bu aralar biraz fazla koşturuyorum.”
Sonra ekledim:“Ayhan amca nerede?”
Çayından bir yudum aldı.
“Kahveye gönderdim. Otur, otur… ben bunaldım artık,” dedi.
Gülümsedim. Islak kekten bir lokma aldım. Tadını hep sevmiştim. Çaydan da bir yudum alıp sordum:
“Efe Can nasıl? En son telefonda konuştuğumuzda hastaydı.”
Yüzü hemen değişti. Torununa ne kadar düşkün olduğunu bilirdim.
“İyileşti çok şükür.”
Bir lokma daha aldım. Sonra gülerek bana yaklaştı.
“Dur, sana fotoğrafını göstereyim. Ona aldığın atkı ve şapkayı da takmıştı.”
Telefonunu açtı. Galeride, karda oynayan Efe Can’ın fotoğrafı vardı. Mavi montunun içinde beyaz teni parlıyordu. Atkıyı burnuna kadar çekmişti. Beyaz şapkanın altından çıkan siyah saçlarıyla… gerçekten çok tatlıydı.
Gülümsedim.
“Erzincan bu kadar soğuk mu?” dedim.
Ekrandaki her yer bembeyazdı.
“Çok soğuk,” dedi. “Dışarıda fazla duramazsın.”
Tam o anda kapı zili çaldı. Hülya teyze ayağa kalkacakken onu durdurdum.
“Dur, sen zahmet etme. Ben açarım.”
Kapıya yöneldim. Açtığımda Eylül, elindeki poşetlerle öylece duruyordu. Poşetleri elinden alıp kenara çekildim.
“Kusura bakma,” dedi. “Annem terlikle tehdit edince hayır diyemedim.”
Güldüm.
“Açıklama yapmana gerek yok aşkım,” dedim. “Geç hadi, içerisi soğudu.”
Poşetlerin bir kısmını aldı, mutfağa geçtik. Masaya bıraktım. Eylül annesine seslendi:
“Anne, masaya bıraktım. Biz odaya geçiyoruz.”
Hülya teyze mutfağa girdi.
“Ne acelen var, Eylül kız? Yemek yiyordu.”
Eylül kolumdan çekti.
“Ben ona sonra özel bir sunum yapacağım anne, sen merak etme.”
Gülerken beni mutfaktan çıkardı. Ardından kulağıma eğildi.
“Sana anlatmam gereken bomba şeyler var.”
Odasına girdiğimizde, içimde bir his kıpırdadı.Belli ki bugün…Sadece geçmiş değil, gelecek de peşimden gelmişti.
Eylül beni acele ile yatağa oturtup konuşmaya başladı.
“Önce anlamamazlıktan gelmeye çalıştı,” dedi.“Her zamanki gibi… bilmiyorum, duymadım, yok öyle bir şey.”
Arda’dan bahsettiğini biliyordum.
Eylül konuşurken sesini özellikle sakin tutuyordu ama yüzündeki ifade, anlattıklarının o kadar da sakin olmadığını ele veriyordu.Sözlerini kesmedim. Sadece dinledim. Çünkü bu kısmı tahmin ediyordum.
“Ama,” dedi Eylül, sesini biraz düşürerek,“onu sıkıştırınca… elindeki son belgeyi de verdi.”
O an içimde bir şey yer değiştirdi.Belge kelimesi, garip bir ağırlık taşıyordu.
Eylül oturduğu yerden kalktı. Hiç acele etmedi ama adımları kararlıydı. Kıyafet dolabının kapağını açtı. Askıların arasından değil… en alta eğildi. Katlanmış kıyafetleri kenara itti. Sanki defalarca yaptığı bir hareketti bu.
Dolabın en dibinden bir zarf çıkardı.
Kapağı kapattı. O ses, odanın içinde kısa ama net yankılandı. Ardından tekrar yanıma geldi. Zarfı iki eliyle tutuyordu; bana uzatmadan önce bir an tereddüt ettiğini gördüm.
“Bunu bana vermek istemedi,” dedi.“Ta ki başka yolu kalmayana kadar.”
Zarfı aldım. Parmaklarım kâğıdın kenarına değdiğinde içimde tanıdık bir ürperti dolaştı. Açmadım. Henüz değil.
“Arda bunu saklamış,” dedi Eylül.“Ve saklamasının bir sebebi var.”
Zarfı elimde tutarken başımı kaldırıp Eylül’e baktım.Göz göze geldik.
“Sebebini söylemedi,” dedi, sanki aklımdan geçen soruyu duymuş gibi.“Ve ben de zorlamadım.”
Bu cümle…Asıl ağırlığı taşıyan buydu.
Eylül’ün susmayı seçmesi, her zaman bir şeylerin gerçekten tehlikeli olduğuna işaretti. O, merakına yenilen biri değildi ama bildiği hâlde anlatmıyorsa, bu bilinçli bir tercihti.
“Nedenini bilmek istemedin mi?” diye sordum sonunda.
Omuzlarını hafifçe silkti. Ama bu, umursamaz bir hareket değildi. Aksine, fazlasıyla kontrollüydü.
“İstemedim,” dedi.“Çünkü söylediği anda işin rengi değişecekti. Ve sonra kendisi söyledi.”
Bu cümle havada asılı kaldı.Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Bakışlarımı Eylül’den ayırıp tekrar zarfın üzerine indirdim. Kahverengi, sıradan bir zarf… Ama içindeki şeyin sıradan olmadığı, daha dokunmadan belliydi. Parmaklarım kenarlarını yokladı. Kâğıt hafifti ama içimde yarattığı ağırlık, avuçlarımı bastırıyordu.
Derin bir nefes aldım.Sonra zarfın kapağını yavaşça araladım.
İçinden birkaç sayfa çıktı. Katlanmış, aceleyle değil… bilerek yerleştirilmişti. Kâğıtları elime aldığım anda kalbim hızlanmadı. Aksine, garip bir sakinlik çöktü üzerime. Bu, kötü bir histi.
İlk sayfaya baktım.
İsimler vardı.Tarihler.Ve kenarına iliştirilmiş kısa notlar.
Bazıları tanıdıktı. Fazlasıyla.
Gözlerim satırlar arasında ilerledikçe boğazım kurudu. Bu bir itiraf değildi. Bir tehdit de değildi. Bu… iz bırakmadan toplanmış bir gerçekler zinciriydi. Parça parça, ama bilinçli.
Parmaklarım satırların üzerinde ağır ağır ilerledi.Her isim, her tarih, bir diğerinin üzerine eklenmişti. Bu bir liste değildi. Bu… bağlantı haritasıydı.
Aynı günlerde geçen para transferleri vardı.Aynı gecelerde kapatılan kamera kayıtları.Aynı saat aralıklarında silinen telefon sinyalleri.
Ve hepsi, tek bir noktada kesişiyordu.
Serdar.
İkinci sayfada, kalemle sonradan eklenmiş notlar gözüme çarptı. Yazı Arda’nındı, bunu anlamak zor değildi.
“Bu kısım göründüğü gibi değil.”“Tanık ifadesi var ama ifade geri çekildi.”“Dosya kapandı: kaza.”
Kaza.
O kelimeye takılı kaldım.
Çünkü hemen altındaki tarihte, aylar önce gazetelerde kısa bir haber olarak geçen bir olay vardı. Üzerine gidilmeyen, iki gün sonra unutulan bir ölüm.
Üçüncü sayfayı açtığımda fotoğraf düştü zarftan.
Bir depo.Gece çekimi.Arka planda siluet hâlinde üç kişi.
Ama önde… net olan tek bir şey vardı.
Yerde yatan biri.
Fotoğrafın arkasına tek bir cümle yazılmıştı:
“Saat 02.17 — bundan sonra geri dönüş yok.”
Nefesim kesildi.Bu artık bir şüphe değildi.
Bu belge, bir örtbas edilmiş cinayetin sessiz kaydıydı.Ve Arda, bunu tek başına yapmamıştı.
“Bu yüzden söylemedi,” dedim yavaşça.“Çünkü bu ortaya çıkarsa… sadece kendisi değil.”
Eylül başını kaldırdı. Gözleri ilk kez sertti.
“Birileri daha mı var?” dedi.
Zarftaki son sayfayı çıkardım.
Orada isim yoktu.Sadece bir kurum adı.Ve onun hemen altında… iç yazışma numarası.
Devletin içine kadar uzanan bir ipti bu.
“Bu,” dedim,“yanlış insanların yanlış zamanda yanlış şeyi yaptığı bir dosya.”
Eylül dişlerini sıktı.
“Ve Arda bunu neden bana verdi biliyor musun?” dedi.
Başımı kaldırdım.
“Çünkü artık taşıyamıyor,” diye devam etti.“Ve senin taşıyabileceğini düşünüyor.”
Biz neyin içine girmiştik böyle…
Bu soru zihnimde yankılanırken endişe, farkında olmadan her ilkime sızdı. Nefes alışım değişti, omuzlarım gerildi, parmaklarım zarfı artık tutmuyordu; sanki zarf beni tutuyordu. Çünkü onların oyununa çomak sokmak, yalnızca gerçeğe dokunmak değildi. Bu, canından olmak demekti. Sessizce, iz bırakmadan.
Ve ben…Bu ihtimali tartarken bile kendi canım aklıma gelmedi.
Aklıma gelen tek isim vardı: Oğuz.
Kardeşimin yüzü gözlerimin önüne düştü. Gülüşü. Her şeyden habersiz hâli. Onun hayatı, benim aldığım risklere bağlı olmamalıydı. Bir haber uğruna, bir dosya uğruna, bir “gerçek” için… kardeşimin adını tehlikenin yanına yazamazdım.
Boğazım düğümlendi.
Bu iş, yalnızca benim cesaretimle ölçülecek bir şey değildi artık. Bu, başkasının hayatını da omuzlarına almak demekti. Ve ben o yükü, bu kadar düşüncesizce taşıyamazdım.
Gerçek ağırdı.Ama sorumluluk daha ağırdı.
Eğer bu dosya yüzünden bir şey olursa… bedelini ben ödemeliydim. Oğuz değil. Asla Oğuz değil.
Zarfı yavaşça kapattım.O an anladım ki mesele artık yazmak değildi.
Mesele, kimi koruyacağıma karar vermekti.
Ve ben kararımı vermiştim.
Eylül’e baktım. Gözlerim onunkilere kilitliyken kelimeler dudaklarımdan ağır ağır döküldü.
“Bu işi şimdi bırakmazsak, bizim için çok kötü olur.”
Sesimde panik yoktu. Çığlık yoktu. Ama kesinlik vardı. Geri dönüşsüz bir farkındalığın tonu.
Eylül hiçbir şey söylemedi. Zaten söylemesine gerek yoktu. O da biliyordu. Bunun kaçınılmaz olduğunu, başından beri bu sona yürüdüğümüzü… sadece adını koymamıştık.
Zarfı eline bıraktım. Parmakları kâğıda değdiğinde yüzündeki ifade sertleşti. Ayağa kalktım.
“Gidip Adnan Bey’le konuşacağım,” dedim.“Bu işi yapamayacağımızı söyleyeceğim.”
Eylül başını yavaşça salladı. Bu, onaydan çok bir kabullenişti. Birlikte girilen yoldan birlikte çıkılamayacağını bilmenin sessizliği.
Yanına eğildim. Onu sıkıca sardım. Kollarım etrafında kapandığında içimde bir şeyler çözülür gibi oldu. Kısa bir anlığına, her şeyden uzak kalmak ister gibi.
Sonra bıraktım.
Odasından çıktım. Adımlarım hızlandı. Koridor daraldı sanki. Ev bir anda bana küçük geldi. Nefes almak zorlaştı.
Dış kapının önünde durdum. Montumu alelacele giydim. Spor ayakkabılarımı ayağıma geçirirken ellerim titriyordu. Ama durmadım.Kapıyı açtım. Soğuk hava yüzüme çarptı ama iyi geldi. Kendime geldim.
Koşar adım arabaya bindim. Kapıyı kapattım. Anahtarı çevirdim.
Motor çalıştığında kalbim de onunla birlikte hızlandı.
Artık geri dönüş yoktu.Ben bu konuşmayı yapacaktım.Ne pahasına olursa olsun.
Şirkete doğru ilerlerken kendimi sakin tutmaya çalışıyordum. Ellerim direksiyondaydı ama zihnim orada değildi. Düşüncelerim, kontrolsüzce birbirine çarpıyor; her biri diğerini bastırmaya çalışıyordu.
Yol uzadıkça uzuyor gibiydi. Sanki asfalt önümde esniyor, varmak istediğim yer benden bilinçli olarak kaçıyordu.
Yağmur yeni dinmişti. Islak asfalt farların ışığında parlıyor, geceyi keskin çizgilerle ikiye bölüyordu. Gaz pedalına biraz daha bastım. Yol boştu. Etraf sessizdi. Ama beynimin içi… fazlasıyla doluydu.
Hızımı artırdım.
Rüzgâr arabanın camlarına vuruyor, motorun sesi kalp atışlarıma karışıyordu. Düşünmemem gerekiyordu. Ama tam da o an—
Ters yönden gelen beyaz arabayı gördüm.
Her şey bir anda oldu. Zaman daraldı. Reflekslerim düşüncelerime yetişemedi. Direksiyonu diğer tarafa kırmaya çalıştım. Omuzlarım kasıldı, kalbim göğsümden fırlayacak gibi oldu.
Ama artık çok geçti.
Şiddetli bir darbe…
Metal metalin içine gömüldü. Dünya sarsıldı. Başım direksiyona çarptı. Sert. Acı kısa ama yoğundu.
Sonra karanlık.
Gözlerimin önü aniden kapandı. Kulaklarımda kesintisiz bir uğultu belirdi. Dış dünyanın sesi silindi, yerini derin ve boğuk bir boşluk aldı.
Zaman durdu.
Ve ben, o karanlığın içine doğru savruldum.
Vücudumda yankılanan yoğun acıyla gözlerimi araladım. Daha doğrusu, aralamaya çalıştım. Tepemde yanan sert ışık, gözlerime bir bıçak gibi saplandı. Refleksle gözlerimi kısmamla birlikte yaşlar doldu kirpiklerime. Başım… sanki az önce çarpmamış da hâlâ çarpıyormuş gibi zonkluyordu. Her nabız atışında, ağrı biraz daha derine işliyordu.
Neredeydim?
Bu soruyu zihnimde toparlamaya çalışırken görüş alanımın tam ortasında bir siluet belirdi. Net değildi. Bulanık, dağınık… Gözlerim yanıyor, odaklanmayı reddediyordu. Gözyaşları görüntüyü daha da bozuyordu.
Ve sonra…
O ses.
“Nefret” kelimesinin karşılığı gibi yankılandı kulaklarımda.
“Rüya… iyi misin? Rüya, beni duyuyor musun?”
Adnan Bey.
İçimden küfrettim.Bu adam neden her yerdeydi?Lanet herif… İnsan ölürken bile rahat bırakılmaz mıydı?
Görüntü yavaş yavaş netleşti. Siluet şekil aldı, yüz belirginleşti. O an, gerçekten kör olmayı diledim. Şu an, tam şu saniyede… görmemek istedim.
“Kaza yapmışsın,” dedi.“Seni aradığımda polisler söyledi. İki saattir uyuyorsun.”
Son kelimesiyle birlikte, beynimin bir köşesinde görüntüler patladı. Savrulan araba. Sert darbe. Metalin metale çarpma sesi. Direksiyon… başım…
İçim ürperdi.
“İyi misin?” diye sordu tekrar.
Konuşacak hâlim yoktu. Sadece sessizce başımı salladım. O bile fazla bir hareketti benim için.
Tam o sırada kapı açıldı. İçeriye bir doktor ve bir hemşire girdi. Yatakta doğrulmaya çalıştım; vücudum itiraz etti ama dişimi sıktım. Doktorla göz göze geldik.
“Kendini nasıl hissediyorsun?” diye sordu.
“İyiyim,” dedim.
Yalandı.Her yerim ağrıyordu. Ama bunu anlatacak gücüm yoktu.
Doktor hafifçe tebessüm etti. Sanki bu cevabı bekliyormuş gibi.
“Merak etmeyin,” dedi.“Başınıza aldığınız darbeden dolayı birkaç gün baş ağrısı olacak. Bileğinizdeki çıkık da birkaç haftaya iyi olacaktır.”
Bileğime baktım. O an acısını daha net hissettim.
“Peki,” dedim, “eve gidebilir miyim artık?”
Başını salladı.
“Test sonuçlarınız temiz. Serumunuz da bitmiş. Çıkış işlemlerini yapabilirsiniz. Geçmiş olsun.”
Onlar çıktıktan sonra odada yine o ağır sessizlik kaldı. Kolumdaki iğne gözüme takıldı. Hiç düşünmeden çekip çıkardım.
Adnan Bey hemen tepki verdi.
“Ne yapıyorsun, Rüya? Hemşireye söyleseydik. Sen neden kendin yapıyorsun?”
Sessiz kaldım.Ona laf anlatacak hâlim yoktu.Ayrıca bu kadar büyütülecek bir şey değildi. Basit bir kelebekti.
Yataktan kalktım. Ayaklarım hafif titredi ama dengemi topladım. Gözüm dolabın yanındaki ayakkabılarıma takıldı. Yürüyüp giydim. Arkamı döndüğümde Adnan Bey montumu uzatıyordu.
“Arabanı çekiçiyle aldırdım,” dedi.“Tamire gönderdim.”
Ona bakmadım bile.
“Teşekkür ederim,” dedim sadece.“Bugün için.”
“Ne demek teşekkür ederim, Rüya,” dedi.“Duymamış olayım lütfen.”
Ona arkamı dönüp yürümeye başladım.
Kapıyı açtım. Tam çıkarken, bakışlarım koridorda duran birine takıldı. Az önce odama giren doktorla konuşuyordu. Arkası dönüktü ama heybetli vücudu hemen dikkatimi çekti. Geniş omuzları, sakin ama ağır bir duruşu vardı.
Bir an fazla baktığımı fark edip gözlerimi çektim.
İlerledim.
Adnan Bey yanımda yürümeye başladı. Çıkış işlemleri için bankoya geldiğimizde kimliğimi ve kartımı uzattım. Raporumu aldım. Hastanenin kapısından çıktığımızda soğuk hava yüzüme çarptı.
“Seni evine bırakacağım,” dedi.
Durup ona döndüm.
“Gerek yok,” dedim net bir sesle.“Siz evinize, eşinizin yanına dönün. Ben taksiyle giderim.”
İtiraz edeceğini hissettim. Ama dinlemedim.
Arkamı döndüm ve etrafa emin olmak ister gibi kısa bir göz gezdirip ileride duran taksiye doğru olabildiğince hızlı gidip bindim.
Taksici aynadan bana baktı.
“Nereye gideceğiz?” diye sordu.
“Ulus Mahallesi,” dedim.“Koru Sokak, Beşiktaş.”
Araba hareket etti. Camdan dışarı baktım. Sokaklar akıp giderken başımı koltuğa yasladım. Işıklar bulanıklaştı. Başım hâlâ ağrıyordu ama bu kez başka bir şey daha vardı içimde.
Yorgunluk değil…Bir his.
Bu kazanın yalnızca bir kaza olmadığına dair, içime çöken ağır bir his.
Ve ben, henüz bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyordum.
Montumun cebindeki telefon aniden titreşmeye başladı. Refleksle elimi cebime attım. Ekrana baktığımda isim gözlerime çarptı.
“Oğuz.”
Dudaklarımda istemsiz bir tebessüm belirdi. O an, günün ağırlığına rağmen içimde yumuşayan tek yer orasıydı. Telefonu açıp kulağıma yasladım.
“Abla, neden açmıyorsun?” dedi telaşla.“Kaç saattir arıyorum seni.”
Derin bir nefes verdim. Ciğerlerim sanki ilk kez gerçekten doluyormuş gibi.
“Abla cevap versene,” dedi bu kez daha da endişeli.“İyi misin sen?”
“Eve geliyorum,” dedim.“Anlatırım.”
Daha fazlasını duymasına izin vermeden telefonu kapattım.
Yol akmaya devam ediyordu. Sokak lambaları camın önünden birer birer geçerken taksiciye adresi verdim. Siteye vardığımızda durdu. Parayı IBAN’ına attım, kapıyı açıp indim.
Ve o an…
Güvenliğin yanında Oğuz’u gördüm.
İçimde sıkışan her şey bir anda gevşedi. Fark etmeden omuzlarım indi. Buradaydı. Güvendeydi. Bu, şu an için yeterliydi.
Oğuz’un bakışları bana döndü. Ela gözleri bir anda büyüdü. Korku, hiç saklanmadan yüzüne yerleşti. Koşarak yanıma geldi.
“Abla, ne oldu sana?” dedi.“Alnındaki bu bandaj ne için?”
Elini uzatıp alnıma dokunduğu an, içimden bir şey koptu. Hızla elini indirdim.
“Araba kaydı,” dedim.“Ağaca çarptım. Kafam da direksiyona değdi işte. Bir şey yok.”
Yalandı.Ama onu korumak için söylenmesi gereken bir yalandı.
Yanından geçip yürümeye devam ettim. O birkaç adım geride kaldı. Asansöre bindiğimde peşimden geldi.
“İyi misin?” diye sormaya başladı.“Doktora gittin mi?”
“Hastaneden geliyorum,” dedim.“Bir şey yok. Birkaç sıyrık sadece.”
Kapıyı açtım. Eve girer girmez ayakkabılarımı çıkardım. Odama doğru ilerlerken arkamdan seslendim.
“Banyo yapıp uyuyacağım,” dedim.“İyi geceler.”
Cevabını beklemeden kapıyı kapattım.
Kendimi banyoya attım. Kapıyı kilitledim. Lavabonun kenarına tutundum. Aynaya bakmadım. Bakarsam çökecektim şuna ama buna izin vermedim.
Ve o an…
İçime attığım hıçkırık dışarı kaçtı.
Sessizce ağlamaya başladım. Omuzlarım titredi. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken nefesim düzensizleşti. Bu kadar kısa sürede… bu kadar hızlı…
Beni bulmalarını beklemiyordum.
Ama biliyordum.
Hastane koridorunda gördüğüm üç adam… tesadüf değildi. Duruşları, bakışları, etrafa hâkim oluşları… Hepsi tanıdıktı. Ve hastanenin dışına çıktığımda, park hâlindeki arabaları gördüğümde içim tamamen buz kesmişti.
Dünkü adamlardı.
Aynı arabalar.Aynı plakalar.
Tek tek bakmıştım. Emin olmuştum.
Musluğu açtım. Akan suyun sesi ağlamamı bastırsın istedim. Ellerimi yüzüme kapattım.
Biz sandığımdan çok daha derine girmiştik bir gecede.
Ve artık bu oyunda geri çekilmek…Bırak canını, zaman bile lüks sayılıyordu.
Adnan Bey’e işi yapmayacağımı söylememiştim.İşten ayrılmadığımı…Bu işin artık benim için bitmediğini.
Çünkü çok geçti.
O noktadan sonra geri adım diye bir şey yoktu. Kapı kapanmıştı. Kilit dönmüştü. Ve ben o kilidin sesini çoktan duymuştum.
Artık bu iş benim için bir haber değildi. Bir kariyer meselesi hiç değildi. Masum bir merak ya da doğruyu ortaya çıkarma isteği de…
Bu, kardeşimin hayatıyla ilgiliydi.
Oğuz’un.
Benim yüzümden ona bir şey olursa…Bu ihtimalin gölgesi bile ciğerlerimi yakıyordu. Onu bu bataklığın kenarına bile yaklaştırmaya hakkım yoktu. Ne pahasına olursa olsun, onu korumak zorundaydım.
Bunu düşündüğümde içimde bir şey netleşti.
Kaçmak çözüm değildi.Bırakmak da.
Eğer bu oyunun içindeysem, kuralları öğrenmeliydim. Kim, neyi, neden saklıyordu… Hepsini bilmeliydim. Çünkü bilmeden korkarsan, av olurdun. Ama bilirsen… en azından bir şansın olurdu.
Bu yüzden susmuştum.
Adnan Bey’e gerçeği söylemememin sebebi korkaklık değildi.Gecikmeydi.
Ve artık bu gecikmenin bedelini, yanlış bir adımla değil; doğru bir hamleyle ödemem gerekiyordu.
Ellerimi lavaboya dayadım. Başımı kaldırdım. Aynadaki yansıma bana ait değildi sanki. Daha sertti. Daha uyanık. Daha az masum.
Kendi kendime fısıldadım:
Bu saatten sonra ne olursa olsun…Bu işi yapacaksam, bunun sebebi iş değil.
Bir an durdum.
Sebebi Oğuz.
Ve o an, içimdeki korkunun yerini başka bir şey aldı. Soğuk, sakin ve kararlı bir şey.
Gerekirse yanacaktım.Ama onu bu ateşe asla sokmayacaktım.
Gece boyunca uyumadım.
Uyumak kelimesi fazla iddialıydı zaten. Gözlerimi kapattığım her an, zihnim daha da açılıyordu. Kazanın sesi, hastanenin ışıkları, koridordaki o adamın omuzları… Hepsi, karanlıkta daha net hâle geliyordu.
Banyo sonrası yatağa uzandığımda saat sabaha karşı dördü gösteriyordu. Başım zonkluyor, bileğim nabız atıyordu ama bedenimdeki acı, zihnimdekiyle yarışamazdı bile.
Tavanı izledim.
İlk defa şunu düşündüm:Ben artık bu hikâyenin izleyicisi değildim.
Olan bitenler benim etrafımda gelişmiyordu sadece; benim yüzümden hızlanıyordu. Arda’nın sustuğu şey, Eylül’ün zorlamadığı neden, Adnan Bey’in “tesadüfen” her yerde oluşu… Hepsi aynı çizgide birleşiyordu.
Ve o çizginin tam ortasında ben vardım.
Güneş doğmadan önce, kararımı vermiştim.
Kaçmayacaktım.Ama açık da oynamayacaktım.
Sabah olduğunda ilk ses mutfaktan geldi. Oğuz uyanmıştı. Bardakların sesi, çekmece gıcırtısı… kahvaltı hazırlamaya çalışıyordu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki gece yarısı hastaneden dönmemişim, alnımda bandaj yokmuş gibi.
İşte bu yüzden…
Bu yüzden doğru olanı yapıyordum.
Yatağın kenarına tutunarak doğruldum. Vücudum hâlâ itiraz ediyordu; kaslarım geceden kalma bir sızıyla gerilmişti. Ayağa kalktığımda dünya kısa bir an için hafifçe eğildi ama düşmedim. Düşmeye vaktim yoktu.
Aynanın karşısına geçtim.
Bana bakan yüz… dün geceki Rüya değildi. Gözlerimin altı mora çalmıştı; uykusuzluğun ağır izi, tenime kazınmış gibiydi. Bakışlarım yorgundu ama dağınık değildi. Saçlarım omuzlarıma gelişigüzel kabarmıştı; parmaklarımı aralarından geçirecek hâlim bile yoktu. Yüzüm sanki daha da küçülmüş, kemiklerim daha belirginleşmişti. Aynaya baktıkça, yaşadıklarımın ağırlığı çehreme çöreklenmiş gibi hissettim.
Alnımdaki sıyrık izleri gözümden kaçmadı. İnce ama inatçı bir çizgi… Gece boyunca yaşananların sessiz bir hatırlatıcısıydı. Elimi kaldırıp dokunmadım. Acımasına gerek yoktu; zaten içimde fazlası vardı.
Başımı hafifçe salladım. Kendime acımak, şu an lüks sayılırdı.
Derin bir nefes aldım, omuzlarımı geriye attım. Aynadaki yansımaya son bir kez baktım. Orada duran kadın, korkmuş olabilir ama geri çekilmeye niyeti yoktu.
Arkamı dönüp odadan çıktım.
Artık düşünmek değil, yürümek zorundaydım.
Kapıyı açıp mutfağa çıktığımda bana döndü. Gözleri yine ilk iş alnıma kaydı ama bu sefer bir şey demedi. Kendini tutuyordu. Benim gibi.
“Başın?” diye sordu sadece.
“Daha iyi,” dedim.
Bir yalan daha.Ama bu seferki daha kolaydı.
Kahvaltıyı sessizce yaptık. Sessizlik rahatsız edici değildi; dikkatliydi. İkimiz de aynı şeyden kaçıyorduk: Konuşursak, bir şeyler açığa çıkacaktı.
O evden çıkarken arkasından baktım.Kapı kapandığında, içimdeki saat çalışmaya başladı.
Artık zaman benim için akmıyordu.Daralıyordu.
Telefonumu elime aldım.Eylül’den üç cevapsız arama vardı.
Geri aramadım.Henüz değil.
Aklımdan geçenleri susturmanın tek yolu, onları bir şeye yöneltmekti.
Ekran aydınlandığında gözlerim bir an tereddüt etti. İsimler arasından onu bulmam uzun sürmedi. Emir.
Parmaklarım klavyenin üzerinde durdu. Göndereceğim cümle basitti ama arkasındaki niyet öyle değildi. Bu, rastgele sorulmuş bir soru değildi. Bu, yeniden oyunun içine adım atmaktı.
Yazdım.
“Bir dahaki maç ne zaman?”
Gönder tuşuna bastığım anda, içimdeki sessizlik yer değiştirdi. Rahatlama değildi bu. Daha çok, alınmış bir kararın ağırlığıydı. Geri dönüşü olmayan bir çizgi gibi.
Telefonu avucumda sıkıca tuttum. Ekranı kapatmadım. Cevabın gelmesini beklerken kalbim hızlanmadı; tam tersine, tuhaf bir dinginlik çöktü içime. Çünkü artık kaçmıyordum.
Adımlarımı koridorda ağır ama kararlı attım. Ne yaptığımı biliyordum. En azından, ne için yaptığımı.
Bu bir merak değildi.Bu bir davet hiç değildi.
Bu, pozisyon almaktı.
Ve ben ilk hamlemi yapmıştım.
Eylül’den…..
Rüya dün evden çıktıktan sonra beni bir daha ne aramıştı ne de nereye gittiğini söylemişti. Normalde buna takılırdım. Merak ederdim. Ama bu kez aklım başka bir yerdeydi. Ne yaptığı değil, nasıl olduğu umurumdaydı.
Dün akşamdan beri ona ulaşamıyordum. Telefonu ya çalıyor ya da tamamen sessiz kalıyordu. Oğuz’u da aramıştım; o da açmamıştı. İçimde büyüyen o sıkıntı, mantığımı susturmuştu çoktan.
Yataktan kalktım. Pijamalarımı üstümden geçirirken içimdeki huzursuzluk daha da derinleşti. Madem telefonlar açılmıyordu, o zaman ben giderdim.
Üzerimdeki tişörtü çıkarıp kazağımı giydim, pantolonumu çektim. Çantamı ve montumu askıdan aldım. Odanın kapısını açarken annemin sesi kulaklarımda yankılandı. Ayakkabılarımı giyerken seslendim:
“Anne, ben çıkıyorum.”
Sesindeki ton her zamanki gibiydi. Temkinli, sorgulayıcı.
“Nereye gidiyorsun? O şerefsiz Mert’in yanına gideceksen izin vermiyorum. Gir içeri.”
Montumu omuzlarıma geçirirken başımı hafifçe yana çevirdim.
“Rüya’ya gidiyorum anne. Rüya’ya.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra yumuşayan bir ses:
“Tamam o zaman.”
Cevap bile beklemeden kapıyı açıp çıktım. Evin önündeki arabaya binerken içimdeki daralma daha da belirginleşti. Gaz pedalına bastığım anda kalbim hızlandı. Bu his… boşuna değildi. Bunu biliyordum. Hislerim beni Rüya’ya doğru çekiyordu sanki.
Yolda onu defalarca aradım. Telefonu ardı ardına çaldı ama yine açmadı. Her çalmayan saniye, içimdeki korkuyu biraz daha büyüttü.
Yaklaşık yirmi dakika sonra sitelerinin önüne vardım. Arabayı park ettiğim gibi indim. Adımlarım hızlandı. Siteye girerken nefesim düzensizleşmişti. Asansöre bindim, altıncı kata bastım. Kat numarası yükseldikçe kalbim de göğsüme sığmaz oldu.
Kapı açıldığında durmadım. Zile arka arkaya bastım.
Kapı açıldığında, gözlerimin bana oyun oynamasını diledim.
Ama yapmıyordu.
Gerçek, bütün ağırlığıyla karşımdaydı.
Rüya’nın alnında henüz kabuk bağlamamış sıyrıklar vardı. Neredeyse alnının tamamını kaplayan bir bandaj… Ve o bandajın altında saklanamayan bir yorgunluk. Ama asıl canımı yakan şey, gözleriydi. O dolu dolu mavi gözler… Bakışı kırık, sessiz ve fazlasıyla yorgundu.
Hiçbir şey söylemedim.
Sözcükler boğazımda düğümlendi.
Yavaşça ona sarıldım. Boyu benden uzundu; çenesi başıma değdi. Kollarını bana doladığında içimde bir şey çözüldü. O an tek bildiğim şuydu: Sorular sonra gelirdi. Şu an yalnız olmadığını bilmesi gerekiyordu.
Bir süre öyle kaldık. Sessiz, kelimesiz, ama her şey söylenmiş gibi.
Sonra benden ayrıldı. Hafifçe kenara çekilip sakin bir sesle:
“Geç içeri,” dedi.
Eve girer girmez montumu ve çantamı beyaz dolabın yanına bıraktım. Ayakkabılarımı çıkardım ve onu takip ettim. Kalbim ağzımda atıyordu.
“Ne oldu sana?” dedim.
Sesim titredi. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Bana baktı. Sonra koltuğa oturdu.
“Dün sizin evden çıktıktan sonra küçük bir kaza yaptım,” dedi.“Ama iyiyim.”
Yanına gittim. Cevap vermedim. Sadece tekrar sarıldım. Çünkü buna ihtiyacı vardı. Güçlü görünmeye çalışıyordu ama beden dili yalan söylemiyordu. Bana sarıldı. Bu kez daha sıkı.
Bir süre sonra konuşmaya başladı.
“Ben iyiyim,” dedi.“Sadece başım çok ağrıyor.”
Ondan ayrılıp yüzüne baktım. Solgundu. Gözlerinin altı çökmüştü.
“Gerçekten bir şeyim yok,” dedi.
İnanmak istedim.
Ama içimdeki o his…Buna izin vermedi.
Ona baktım. Yüzündeki ifadeye, gözlerinin içinde saklamaya çalıştığı yorgunluğa, dudaklarının kenarında asılı kalmış o silik gülümsemeye… Rüya, iyi değildi. Sadece öyle görünmeye çalışıyordu.
“Gerçekten iyi misin?” dedim bu kez daha alçak bir sesle.Sanki biraz daha yükselse, içinde tuttuğu her şey dökülüp yere saçılacaktı.
Başını hafifçe salladı. Gözlerini kaçırdı. Bu hareketi ondan iyi tanırdım. Bir şeyleri sakladığında böyle yapardı. Sessizleşir, bakışlarını başka yere çekerdi.
“Eylül, abartıyorsun,” dedi.Ama sesi… sesi inandırmıyordu.
Yanına oturdum. Dizlerimi kendime çekip ona döndüm. Elimi uzatıp parmaklarını tuttum. Soğuktu. Fazlasıyla soğuk.
“Beni korkutuyorsun,” dedim.“Dün geceden beri sana ulaşamıyorum. Oğuz da açmıyor. Kapıyı açtığında…”Devamını getiremedim. Boğazım düğümlendi.
Rüya derin bir nefes aldı. Sanki içindeki yükü biraz olsun bastırmak ister gibi. Elimi daha sıkı tuttu.
“Bak,” dedi, “sana yemin ederim, hayati bir şey yok. Sadece biraz sarsıldım.”
Biraz sarsıldım…
Bu cümleyle ne kadar çok şeyin üzerini kapatmaya çalıştığını ikimiz de biliyorduk.
Alnındaki bandaja baktım. Sonra gözlerinin altındaki morluklara. Ellerindeki titremeye… Bunlar “küçük bir kaza”nın izleri değildi.
“Oğuz nerede?” diye sordum.
Bir anlık duraksadı. Sadece bir saniye… ama ben kaçırmadım.
“Dışarıya çıktı,” dedi.
Başımı salladım. Daha fazla üstelemedim. Çünkü Rüya, köşeye sıkıştığını hissettiği an kapanırdı. Susardı. Ve ben onu sustuğu yerde daha çok kaybederdim.
Koltukta sessizlik yayıldı. Saatin tıkırtısı, mutfaktan gelen buzdolabının uğultusu… Her şey fazlasıyla yüksekti.
“Eylül,” dedi bir süre sonra.Sesini yumuşatmıştı.“Buraya geldiğin için teşekkür ederim.”
Gözlerim doldu.
“Saçmalama,” dedim.“Sen benim en yakın arkadaşımsın. Başına bir şey gelse… ben…”
Cümleyi tamamlayamadım. Gözlerimi kaçırdım.
Rüya başını yasladı koltuğun arkasına. Gözlerini kapattı. Bir an için çok küçük, çok yorgun göründü. Sanki dünyayla savaşmış ve yenilmiş gibiydi.
“Elimden gelse,” dedi fısıltıyla,“Bu işe en başından kabul etmezdim .”
Kalbim hızlandı.
“Ne işi?” diye sordum istemsizce.
Gözlerini açtı. Bakışları bir anlığına sertleşti. Sonra yine o tanıdık perde indi.
“Boş ver,” dedi.“Sonra konuşuruz.”
İçimde bir şeyler yerine oturdu. Bu kazanın, bu yorgunluğun, bu korkunun… tesadüf olmadığını o an anladım.
Rüya bir şeylerin tam ortasındaydı.
Ve ben, onu oradan çekip alamayacağımı hissettim.
Ama şunu da biliyordum:
Yalnız bırakmayacaktım.
Elini tekrar tuttum.
“Ben buradayım,” dedim.“Gitmiyorum. İstersen sus, istersen anlat. Ama yalnız değilsin.”
Bana baktı. Gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece başını hafifçe salladı.
O an anladım…
Bu hikâyede asıl korkmam gereken şey, onun bana hiçbir şey anlatmaması değil…Beni, korumak için uzak tutmasıydı.
Rüya elini yavaşça çekti. Geriye yaslandı. Gözlerini tavana dikti. Bir süre konuşmadı. Nefes alışverişi düzensizdi ama ağlamıyordu. Bu, onun dayanma biçimiydi.
“Beni korumaya çalışma,” dedi sonunda.“Bunu yaparken kendini yalnız bırakıyorsun.”
Sözlerim havada kaldı. Başını çevirmedi.
“Yalnız değilim,” dedi.“Sadece… dikkatli olmam gerekiyor.”
“Dikkatli olmakla kendini yok saymak aynı şey değil,” dedim.
Bu kez bana baktı. Bakışı yorgundu ama netti. Kaçmıyordu.
“Eylül,” dedi.“Bazı şeyler var ki… ne kadar az kişi bilirse o kadar güvenli.”
“Ben o ‘az kişi’ olamam mı?” diye sordum.
Bir an tereddüt etti. İşte o an, cevabın ne olduğunu anladım ama yine de duymak istedim.
“Şu an hayır,” dedi.“Çünkü seni de düşünmek zorundayım.”
İçimde bir şey sızladı ama ses etmedim. Onu zorlamanın bir işe yaramayacağını ikimiz de biliyorduk.
“Peki,” dedim.“Anlatmayacaksan anlatma. Ama şunu bil: bir noktada omzun çökerse, ben orada olacağım. Sen istemesen bile.”
Dudaklarının kenarı çok hafif kıpırdadı. Bu bir gülümseme değildi. Daha çok, yükün azıcık hafiflemesi gibiydi.
“Bunu biliyorum,” dedi.“Ve bu yüzden buradasın zaten.”
Bir süre daha oturduk. Konuşmadık. Sessizlik bu kez ağır değildi. Alışılmıştı.
Bir süre daha oturduk. Konuşmadık. Sessizlik bu kez ağır değildi. Alışılmıştı. Aynı odada nefes almanın yeterli olduğu o nadir anlardan biriydi.
Rüya başını yavaşça yana çevirdi. Bana baktı. Bakışında savunma yoktu artık, sadece yorgunluk vardı.
“Çay ister misin?” dedi aniden.Sesi kısıktı ama içtendi.
Gülümsedim.
“İsterim,” dedim.“Sen de iç.”
Kalkmaya yeltendi ama hemen durdurdum.
“Dur,” dedim.“Sen otur. Ben yaparım.”
İtiraz etmedi. Bu bile bir ilerlemeydi.
Mutfağa geçtim. Su kaynarken arkamdan gelen ayak seslerini duydum. Kapının eşiğinde durmuştu.
“Yardım edeyim mi?” dedi.
“Yardım etme,” dedim gülerek.“Sadece orada dur.”
Başını hafifçe eğdi. O küçük hareket… onu tanıyan biri için çok şey demekti.

Rüya’dan…

Eylül gittikten sonra salonun ortasında öylece kaldım. Ne kalkabildim ne de oturduğum yerden gerçekten dinlenebildim. Ev sessizdi ama bu sessizlik boş değildi. İçinde onun bıraktığı sıcaklık vardı.
Bana iyi gelmişti.Bunu inkâr edemezdim.
Yanımda oturuşu, hiçbir şey sormadan sadece orada oluşu… Bazen insanı ayakta tutan şey, anlatmak değil; anlatmak zorunda kalmamaktır. Eylül bunu biliyordu. Belki de bu yüzden bu kadar değerliydi.
Ama yine de ona bir şey söylemedim.
Söyleyemezdim .
Eylül panik yapan biriydi. Kalbi aklından önce hareket ederdi. Bir şeyleri öğrendiği anda yüklenir, çözmek ister, kendini de ateşin ortasına atardı. Üstelik büyük bir ailesi vardı. Ablası, annesi, sorumlulukları… Benim taşıdığım şeyler, onun omuzlarına fazla gelirdi.
Ne kadar uzak olursa, o kadar güvende olurdu.
Bunu düşünmek canımı acıtıyordu ama başka bir yol göremiyordum. Sevdiklerini korumanın bedeli bazen susmaktı. Bazen yalnız kalmayı göze almaktı.
Koltukta geriye yaslandım. Tavana baktım. Göğsümde bir ağırlık vardı ama bu korkudan çok kararlı bir sızıydı.
Onu tutabildiğim kadar uzak tutacaktım.
Beni yanlış anlayacak olsa bile.Beni eksik bilse bile.
Çünkü bazı savaşlar kalabalıkla değil, tek başına verilir.
Ve ben…Bu savaşın ortasında, başkasını yakmaya niyetli değildim.
Sessizliğin içine biraz daha gömüldüm. Saatin ilerlediğini fark etmedim bile. Zaman, evin içinde ağır ağır akıyordu; sanki her saniye düşünmem için özellikle uzatılıyordu.
Eylül’ün kapıdan çıkarkenki bakışı geldi aklıma. Sormadığı sorular, yuttuğu cümleler… Hepsi gözlerinde asılı kalmıştı. Bana inanmak istemişti ama içindeki o huzursuzluk susmamıştı. Biliyordum. O her zaman sezgilerine güvenirdi.
Ama yine de gitmişti.
Bu, onun bana bıraktığı bir alan değildi. Bu, bana duyduğu saygıydı.
Derin bir nefes aldım. Ciğerlerim doldu ama rahatlamadım. Çünkü rahatlamak, şu an sahip olabileceğim bir lüks değildi. Kafamın içinde parçalar hâlinde duran her şey, yerli yerine oturmak için sabırsızlanıyordu.
Adnan Bey’in sesi kulaklarımda yankılandı. Hastanedeki bakışı… Fazla sakin, fazla yerindeydi. Bir insan, böyle anlarda bu kadar kontrollü olmazdı. Ya çok tecrübeliydi ya da duygularını saklamayı öğrenmişti.
Hangisi olduğunu bilmiyordum.Ama ikisi de tehlikeliydi.
Elimi farkında olmadan bileğime götürdüm. Sargının altındaki sızı hâlâ oradaydı. Fiziksel olanlar iyileşirdi. Zamanla. Ama asıl mesele, görünmeyen yerlerdeydi.
Kaza.
Bu kelime artık masum gelmiyordu bana. Ne zaman aklımdan geçse, midemde bir düğüm oluşuyordu. Yol boştu. Hava açıktı. Ve ben… hız yapacak biri değildim. Yine de her şey bir anda olmuştu.
Tesadüf diye kendimi kandırabilirdim.Ama içimdeki ses buna izin vermiyordu.
Ayağa kalktım. Salonda birkaç adım attım. Perdeden sızan ışık, yere ince bir çizgi bırakmıştı. O çizginin üzerine basmamaya dikkat ederek yürüdüm. Sanki görünmez bir sınırdı.
Bu noktadan sonra atacağım her adım, bir çizgiyi aşmak demekti.
Telefonum masanın üzerindeydi. Ekranı karanlıktı ama varlığı bile huzursuz ediciydi. İçinde cevaplanmamış sorular, yarım kalmış konuşmalar vardı. Ama şimdi kimseyi arayamazdım. Kimseye bir şey soramazdım.
Önce dinlemem gerekiyordu.Görmem.Beklemem.
Çünkü acele edenler, bu oyunda hep ilk kaybedenler olurdu.
Koltuğa geri oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Tırnaklarım avuç içime battı. Canım acıdı ama bu acı gerçekti. Kontrol edilebilirdi.
İşte tam da bu yüzden ayaktaydım hâlâ.
Korkuyordum, evet.Ama korku beni felç etmiyordu.
Beni uyanık tutuyordu.
Ve içimden sessizce kendime söz verdim:
Ne olursa olsun, bu kez hazırlıksız yakalanmayacaktım.Kim beni izliyorsa…Artık ben de onu izlemeye başlamıştım.
Zil sesi, düşüncelerimi bir bıçak gibi kesti.
Yerimden irkildim. Kalbim bir anlığına hızlandı. Salondaki sessizlik bozulmuştu ve bu, iyiye işaret değildi. Kimseyi beklemiyordum. Eylül gitmişti. Oğuz’da geç geleceğini söylemiş . Bu saatte kapının çalması…
Yavaşça ayağa kalktım. Adımlarım istemsizce temkinliydi. Koridor bana her zamankinden daha uzun geldi. Nefesimi tutar gibi ilerledim ve kapının önünde durdum.
Gözümü dürbüne götürdüm.
Kimse yoktu.
Bu, içimi rahatlatmadı. Aksine, daha da gerdi. Kilidi açtım. Kapıyı araladım. Koridor boştu. Sessiz. Işıklar bile sanki kısılmıştı.
Kapıyı kapatmak üzereyken, bakışlarım yere kaydı.
Pembe laleler.
Evin önünde, düzgünce bırakılmış bir buket duruyordu. Rengi, koridorun solgunluğunda fazla canlıydı. Fazla… bilerek seçilmiş gibiydi. Etrafa baktım. Sağım, solum, merdiven boşluğu… Kimse yoktu.
Ama bırakıldığı çok belliydi.
Eğildim. Buketi elime aldığımda saplarının hâlâ taze olduğunu fark ettim. Yeni koparılmış gibiydiler. Bu da demek oluyordu ki… bırakan kişi henüz çok uzaklaşmamıştı.
İçimde bir ürperti dolaştı.
Buketin arasına iliştirilmiş küçük, krem rengi bir kâğıt gözüme çarptı. Parmaklarım notu tutarken bir an duraksadım. Açmak istemedim. Açmak, bir şeyi kabul etmek gibiydi.
Ama kabul etmesem de oradaydı.
Notu aldım. Kâğıt hafifti ama taşıdığı anlam ağırdı. Yavaşça açtım. Gözlerim satırların üzerinde gezmeye başladı.
Ve o an, kalbim bir kez daha hızlandı.
Kâğıtta sadece birkaç satır vardı. Ne bir imza, ne bir tarih.
Ama zaten gerek yoktu.
“Korktuğunu biliyorum.Yalnız olmadığını da.Pembe laleler vedayı değil, sabrı anlatır.Acele etmiyorum.Sen hazır olduğunda konuşuruz.”
Parmaklarım notun kenarını farkında olmadan buruşturdu.
Bu bir tehdit değildi.Bir açıklama hiç değildi.
Ve belki de en kötüsü buydu.
Kapının eşiğinde öylece kaldım. Koridor hâlâ boştu. Kimse yoktu. Ama az önce biri buradaymış gibi… hava bile farklıydı sanki. Buketi biraz daha sıktım. Lalelerin kokusu burnuma doldu. Hafif, temiz, rahatsız edici derecede sakindi.
Kapıyı kapattım. Kilidi çevirdim. Bir kere değil… iki kere.
Salona döndüm. Buketi sehpanın üzerine bıraktım ama gözlerimi ondan alamadım. Notu tekrar açtım. Aynı cümleler. Aynı sakinlik. Aynı eminlik.
“Sen hazır olduğunda…”
Hazır olmamak gibi bir seçeneğim var mıydı gerçekten?
Eylül’ü uzak tutmaya çalışırken, birilerinin bana bu kadar yaklaşmasına izin vermem… ironikti. Ve tehlikeliydi.
Ama içimdeki asıl rahatsızlık başka bir yerden geliyordu.
Beni korkutmadıkları için korkuyordum.
Çünkü bu, beni izlediklerini bildikleri hâlde acele etmedikleri anlamına geliyordu.
Ve bu da demekti ki…Oyun, çoktan başlamıştı.
Telefonum titredi.
Elimdeki laleleri koltuğun üzerine bıraktım. Parmaklarım bir an tereddüt etti, ama sonra telefonu aldım. Ekran aydınlandığında kalbim istemsizce hızlandı.
Avcı.
İsmi görmek bile yetti. Az önce okuduğum notun kelimeleri hâlâ zihnimdeyken, nefesi boynumda olacak kadar yakındı. Bildirimi açmadan önce derin bir nefes aldım. Göğsümün ortasında ince bir sızı dolaşıyordu.
Mesaj kısa ve netti. Ne açıklama vardı, ne selam.
“Çiçekler yerine sahibine ulaştı.”
Boğazım kurudu.
Demek bana bu çiçekleri gönderen oydu. Ya da çiçeklerle gözümü boyama çalışıyordu. Parmaklarım ekranın üzerinde asılı kaldı. Yazmadım. Yazamadım.
Mesajın altına baktım. Okundu bilgisi yoktu. Ama bunun bir önemi olduğunu sanmıyordum.
Pencereye doğru yürüdüm. Perdeyi araladım. Sokak yine boştu. Kimse yoktu. Her şey olması gerektiği kadar sıradandı. Ama ben artık sıradan şeylere güvenemiyordum.
Telefonu avucumda sıktım.
Bu bir tesadüf değildi. Bu, “buradayım” demenin başka bir yoluydu.
Ve en rahatsız edici olan şuydu: Beni korkutmaya çalışmıyorlardı.
Beni izliyorlardı. Ve cevap vermemi bekliyorlardı.
Telefonuma bir bildirim daha düştü. Ekrana baktığımda, isminden dolayı içim hafif titredi. Kalbim bir anlığına hızlandı; o sakin ve kontrol altında olduğunu düşündüğüm Avcı’nın adı ekranda belirmişti.
Parmaklarım istemsizce telefonu tuttu, ama bir yandan da duraksadım. Bildirim… sanki sessiz bir çağrıydı, hem merak hem de biraz tedirginlik dolu. Bir an için nefesimi tuttum, kalbimin atışlarını hissettim; bu sessiz ve kısa an, tüm dünyayı durdurmuş gibiydi.
“Göründüğünden daha iyisindir, umarım.Her kadın çiçeği sever; sana kırmızı güller yakışsa da, bu seferlik laleler daha doğru geldi.”
Kalbimde hafif bir sıcaklık yayıldı. Sanki tüm karmaşa, tüm yorgunluk bir an için durdu. Ve ben, o küçük notta ve bukette, Avcı’nın sessizliğinin ardında saklı bir şefkati hissettim.
Yada öyle olmasını istedim.
Kalbim istemsizce hızlandı, nefesim bir an duracak gibi oldu. Ellerim hâlâ telefonun üzerinde, mesajın sıcaklığı parmak uçlarıma kadar ulaşıyordu. Avcı’nın sözleri aklımda dönüp duruyordu; hem cesaret verici, hem de ulaşılmaz gibi.