12. bölüm · Vuslat
BÖLÜM 12:KALPTE FİLİZLENEN ATEŞ
Rüya’dan…
Zamanın durmasını istediğim anlar olmuştu. Ama bu… onlardan biri değildi. Şu an zaman ne duruyor ne de akıyordu. Sanki tamamen yok olmuştu. Dakikalar anlamını yitirmişti. İçinde bulunduğum an uzuyor, genişliyor ve beni içine hapsediyordu. Adnan gittikten sonra… Tutamamış saatlerce ağlamıştım. İçimde biriken her şey bir anda boşalmıştı. Sessizce ağladım. Omuzlarım titreyene kadar, nefesim kesilene kadar… ağladım. Sonra yine yalnız kaldım. Bu üç gün içinde en çok neyi hissettiğim bir kez daha anımsadım . Özlem. Oğuz’u… Onu düşündüm. Acaba ne yapıyordu? Beni merak etmiş miydi? Sinirlenmiş miydi ona söylemeden gittiğim için Yoksa hâlâ beni bekliyor muydu? Bu düşünceler içimi ısıtmalıydı belki ama… Soğuk her şeyin önüne geçiyordu.
Bedenim sanki bana ait değildi. Soğuktan felç geçirmiş gibiydim. Parmaklarımı hissetmiyor, nefes alırken bile içimde bir yanma hissediyordum. Karnım açlıktan guruldadı. Gözlerimi kapattım. Tam o sırada… Kapı açıldı. Ahşap kapı bu sefer sertçe, bir hışımla açıldı. Başımı kaldırdım. Adnan. Gözleri… Bu sefer farklıydı. Siyah gözlerinin içinde saf bir öfke vardı. Bana baktı. “Kardeşin de senin gibi inatçı.” dedi.
Kalbim bir anda hızlandı. “Dünden beri soluksuz beni arayıp durdu.” Oğuz. İçimde bir şey sıkıştı. Ona bir şey yapma ihtimali… O düşünce bile içimi parçaladı. yanıma geldi. Önümde dizlerini kırarak oturdu. Yüzü bana çok yakındı. Ses tonu sertti. “Şimdi kardeşini arayacağım.” dedi. Kalbim göğsüme sığmamaya başladı. “Ve sen de sakin… normal bir şekilde konuşacaksın. Tamam mı?” Bir anda çenemi tuttu. Parmakları sertti. Canımı acıtacak kadar sıktı. “Yoksa…” dedi alçak bir sesle. “Onun için iyi şeyler olmaz.”
Gözlerimi onun gözlerine diktim. İçimdeki nefret o kadar büyüktü ki… Konuşmasam bile anlayabilirdi. “Anladın mı beni…” dedi. Dudaklarıma doğru eğildi. “Güzel sevgilim.” İçimden geçirdiğim tek şey vardı: İğrençsin. Ama sustum. Çünkü konu artık ben değildim. Oğuz’du. Adnan telefonu çıkardı. Numarayı çevirdi. Telefon çalmaya başladı. Her çalan saniyede kalbim biraz daha hızlandı. Ve sonra… Açıldı. “Abla?”
O sesi duyduğum an… Gözlerim doldu. O benim sadece kardeşim değildi. O benim… Her şeyimdi. Biz küçük yaşta büyümek zorunda kalmıştık. Ve ben… Onun hem ablası hem annesi olmuştum. Nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Sesim titrememeliydi. “Abla kaç gündür seni arıyorum.” dedi. “Neden açmıyorsun?” Gözlerimden yaş süzüldü. Ama sesimi sabitledim. “İş ile ilgili kafam çok yoğundu.” dedim. Kelimeleri dikkatle seçiyordum. “Bu yüzden küçük bir kaçamak yapmak için tatile çıktım.” Yalan… Ama mecburdum.
Oğuz’un derin bir nefes aldığını duydum. Adnan’a baktım. Gözleri üzerimdeydi. Başını hafifçe salladı. Aferin der gibi. Midem bulandı. “Sen ne yapıyorsun?” dedim. “Nasılsın?” “İyiyim…” dedi. Ama sesi öyle değildi. “Sensiz ev çok sessiz abla.” Kalbim sıkıştı. “Keşke gitmeseydin.” Gözlerim doldu. “Eğer sesten rahatsız oluyorsan… ben sessiz olurdum.” Bir damla yaş süzüldü. “Senin gitmene gerek yoktu.” Gülmeye çalıştım. Ama içim parçalanıyordu. “Ne o?” dedim. “Bensiz yapamıyor musun yoksa?”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra… “Yapamıyorum.” dedi. “Sensiz hiçbir şey yapamıyorum abla.” Gözlerimi kapattım. Ağlamamak için kendimi zor tuttum. “En kısa sürede gel eve olur mu?” Sesi küçüldü. “Bu sefer ne kadar dövsen de sesimi çıkarmayacağım.” İçim paramparça oldu. “Tamam.” dedim. Zorla. “Ben kapatıyorum. İşlerim var.” “Dikkat et abla.” Telefon kapandı. Ve ben… Artık tutamadım kendimi. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Onun sesini duymak… İyi gelmişti. Ama aynı zamanda… Canımı daha çok yakmıştı.
Ne yapacağımı bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum. Tam o sırada saçlarımda bir el hissettim. Anında geri çekildim. “Çek o pis ellerini saçımdan!” diye bağırdım. Adnan elini çekti. Ama yüzünde yine o sinir bozucu ifade vardı. “Adi şerefsiz.” dedim. “Nefesim yettiği sürece bunun hesabını soracağım senden.” Güldü. Sanki söylediklerim onu eğlendiriyormuş gibi. “Ellerini çözmemi ister misin?” dedi. Gözlerimi ona diktim. “Ellerimi çözdüğün ilk an…” dedim. “Seni öldüreceğim.” Bağırıyordum artık. Ama o… Sadece gülüyordu. “Ne kadar da hırçınsın.” dedi. “Seni zamanla yumuşatacağım.”
Bakışlarımı ondan çektim. Altımdaki halıya baktım. Renkliydi. Ama kirliydi. Tıpkı içinde bulunduğum durum gibi. “Üşümüşsün.” dedi. Sesi yine o rahatsız edici yumuşaklıktaydı. “Bu yüzden böyle davranıyorsun.” İçimdeki korku büyüdü. “Merak etme…” Ayağa kalktı. “Seni ısıtacağım.” Kalbim hızlandı. Ama bu sefer korkudan. Kapıya yöneldi. “Seni ısıtacak bir şey getireceğim.” dedi. Bir an durdu. “Bekle beni…” Gülümsedi. “Sevgilim.” Kapı kapandı. Ve ben… Yine yalnız kaldım. Soğukla. Korkuyla. Ve içimde büyüyen o karanlıkla.
Gözlerimden yaşlar akmaya devam ediyordu. Ama o an… bulunduğum yer silinmeye başladı. Soğuk, karanlık oda… zincirler… hepsi bir sis perdesinin arkasına çekildi. Yerine… Başka bir an geldi. Başka bir acı. Annem ve babamı kaybettikten sonraki ilk seneydi. Annanemin evindeydik. Ev yabancıydı. Duvarlar bize ait değildi. Kokusu bile bize ait değildi. Ve biz… İçinde misafir gibi yaşayan iki kırık insandık.
Gözlerim Oğuz’a kaydı. Sessizdi. Ama öyle böyle değil… Korkutacak kadar sessizdi. Oğuz normalde beş dakika susmazdı. Sürekli konuşur, güler, bir şeyler anlatırdı. Ama o günden sonra… Ne güldü. Ne de gerekmedikçe konuştu. Sanki içindeki bütün sesler bir anda susturulmuştu. Gözleri… Sürekli kapıdaydı. Sanki biri gelecekmiş gibi. Sanki o kapı bir gün açılacak ve… Her şey eski hâline dönecekmiş gibi. Oturduğu tek yer vardı. Pencerenin yanındaki o eski koltuk. Saatlerce orada oturur, dışarı bakardı. Ama aslında baktığı şey dışarısı değildi. Bekliyordu. Saçları uzamıştı. Ama kestirmiyordu. Çünkü en son… Babam kesmişti. Kimse dokunamazdı. Kimse o anıya yaklaşamazdı. Her dokunan sanki babamdan bir parça koparıyormuş gibi geliyordu ona.
Zayıflamıştı. Öyle ki… Her geçen gün biraz daha siliniyor gibiydi. Kardeşim… Gözlerimin önünde eriyordu. Ve ben… Hiçbir şey yapamıyordum. Onu psikiyatriste götürmüştük. Mecbur kalmıştık. Ama okulda çocuklar… Onunla dalga geçiyordu. “Deli” diyorlardı. O kelime… Bir çocuğun taşıyamayacağı kadar ağırdı. Ve Oğuz… Her gün odasında ağlıyordu. Sessizce. Kimse duymasın diye. Başka bir şehre gelmek zorunda kalmıştık. Her şeyimizi bırakmıştık. Arkadaşlarımızı. Anılarımızı. Hayatımızı. Annanem İzmir’de yaşıyordu. Ve biz… Onun evinde, onun hayatında… Kendi hayatımızdan kopmuş iki yabancıydık. Yalnızdık. O gün… Yine pencerenin kenarındaydı. Yanına gittim. Yavaşça saçlarına dokundum. İrkildi. Sonra bana baktı. Ve… Hiç ses çıkarmadan ağlamaya başladı. O an… İçim parçalandı. Onu kollarıma aldım. Sarılır sarılmaz hıçkırıkları yükseldi. Küçük bedeni titriyordu. Ama o günden sonra… Bir daha asla sesli ağlamadı. Sanki o gün bütün sesini tüketmişti. Gözlerim sehpanın üzerindeki fotoğrafa kaydı.
Annem ve babam. Mezuniyet günlerinde çekilmişti. Gülümsüyorlardı. Sanki hiçbir şey olmayacakmış gibi. Sanki bizi bırakmayacaklarmış gibi. “Abla…” Oğuz’un sesi… Çok küçüktü. Onu dinledim. “Annem ve babam…” dedi. Yutkundu. “Hiç mi gelmeyecek?” Kalbim sıkıştı. “Bir gün bile mi?” Gözlerim doldu. “Ben onları çok özledim…” Sesi kırıldı. “Sadece bir kere gelseler…” O an… Ben de ağlamaya başladım. İçimden sadece tek bir şey geçiyordu: Keşke. Keşke bir kez gelseydiniz. Sadece bir kez. Ama gerçekler… Acıydı. “Onlar…” dedim. Sesim titredi. “Toprak oldu artık.” Oğuz benden ayrıldı. Ela gözleriyle bana baktı. O gözlerde… Masum bir soru vardı. “Bu yüzden mi…” dedi. Yavaşça. “Bahçe bu kadar güzel kokuyor?” O an… Dayanamadım. Onu tekrar kendime çektim. Sıkıca sarıldım. Ve ağladım. “Evet…” dedim. “Bu yüzden bu kadar güzel kokuyor.” Sözler ağzımdan çıkarken… Kalbim paramparça oluyordu. Ve o an… Gözümün önündeki her şey parçalandı. Anı dağıldı. Sesler sustu. Ve ben… Tekrar karanlığa geri döndüm. Anı dağıldı… ama bıraktığı his dağılmadı. Gözlerimi kapattığımda hâlâ o günün içindeydim. O eski koltuğun gıcırtısı, pencereye vuran solgun ışık, Oğuz’un sessizliği…
hepsi içimde canlıydı. Sanki zaman ileriye gitmemiş de ben geçmişin içinde sıkışıp kalmıştım. Gözlerimi açtım. Soğuk. Gerçeklik kendini acımasızca hatırlattı. Betonun sertliği hâlâ altımdaydı. Ellerimdeki zincirin ağırlığı… boynumdaki o görünmez baskı… her şey buradaydı. Ama içimde başka bir şey daha vardı artık. Daha derin. Daha kırılgan. Dizlerimi kendime çektim. Başımı duvara yasladım. Gözlerim bir noktaya takılı kaldı ama aslında hiçbir şey görmüyordum. Sadece hissediyordum. Oğuz’un sesi kulaklarımda yankılandı. “Abla…” Boğazım düğümlendi. Fısıldar gibi konuştum, sanki karşımdaymış gibi. “Ben buradayım… korkma…” Sesim titredi. Kendi söylediğim cümle, kendi içimi parçaladı. Çünkü o burada değildi.
Ve ben… onun yanında değildim. Gözlerim doldu ama bu sefer ağlamadım. Sadece derin bir nefes aldım. Kendimi toparlamaya çalıştım. Çünkü ağlamak… şu an bana hiçbir şey kazandırmayacaktı. Başımı kaldırdım. Gözlerimdeki o kırılganlık yavaş yavaş yerini başka bir şeye bıraktı. Kararlılığa. Dudaklarımı araladım. Bu sefer sesim daha netti. “Beni bekle, Oğuz…” Parmaklarımı yumruk yaptım. Zincirler hafifçe ses çıkardı. “Bu sefer… ben gelicem.” Gözlerim sertleşti. “Ve kimse… seni bir daha böyle bekletemeyecek.”
Eylül’den….
Kalbim ağrıyordu.Bu, ortaya çıkmış bir yalandan değil… olanı apaçık söylemenin ağırlığındandı. Sanki biri kalbimin ortasına gerçeği bırakmıştı ve ben ne onu kaldırabiliyor ne de yok sayabiliyordum. Rüya benim için sadece bir arkadaş değildi; o benim kız kardeşimdi. Kalabalıklar içinde kaybolsam bile beni bulacak, tek bakışımla içimde ne koptuğunu anlayacak kadar bana ait biriydi. Her zaman doğruyu görüp söyleyen, beni kendimden bile iyi tanıyan biriydi. Ama bazı gerçekler vardı ki… insanın yüreğine ağır gelirdi. Bu da onlardan biriydi.
Mert…
Yıllardır sevdiğim adamdı. İsmini düşündüğümde bile içimde bir şeyler kıpırdardı eskiden… şimdi ise aynı isim, kalbimin içinde ince ince sızlayan bir yaraya dönüşüyordu. Beni aldattığını öğrendiğim o ilk an, gitmek istemiştim. Gerçekten istemiştim. O an içimde bir şey bağırmıştı; “git” demişti… “kendini kurtar.” Ama kalbim izin vermemişti. Çünkü o, canımı en çok yakan kişi olmasına rağmen, vazgeçemediğim tarafımda duruyordu. Onun düzeleceğine inanarak, kendi gururumu defalarca ayaklar altına almıştım. Her defasında “bu son” deyip yine onun yanında kalmıştım. Geçmişi görmezden gelmiş, onunla kalmayı seçmiştim.
Ama bazı şeyler vardır…Ne kadar görmezden gelirsen gel, hep başucunda durur. Gözlerini kapatsan bile oradadır. Sessizdir… ama varlığı insanın içini kemirir.O, yüreğime iyi gelen bir ilaçtı… ama aynı zamanda o acıyı da bana veren yine oydu.Rüya’nın iki gün önce söyledikleri canımı yakmıştı ama haksız değildi. Her kelimesi içime oturmuştu. Bunu inkâr etmiyordum. Yine de… Mert’ten vazgeçemiyordum. Vazgeçmek, sanki kendimden bir parçayı koparmak gibiydi.
Telefonumu elime aldım. Parmaklarım alışkanlıkla onun ismine gitti.Onu aradım.Telefon kulağımda çalarken kalbim de onunla birlikte atıyordu sanki.Açmadı.Bir kez daha aradım.Yine açmadı.İçimde büyüyen o boşluk, yavaş yavaş göğsümü sıkıştırmaya başladı. Nefes almak zorlaştı. Ekrana bakarken parmaklarım titredi ve mesaj yazmaya başladım:“O gün söylediklerinin her cümlesi doğruydu ama bazı şeyler ne kadar ağır olursa olsun onu yüreğinden çekip alamıyorsun. Beni düşündüğünü biliyorum ve bunun için sana çok teşekkür ederim ama ondan vazgeçmek benim elimde olan bir şey değil ve lütfen aramalarıma dönüş yap… sensiz eksik hissediyorum.”
Mesajı gönderdikten sonra ekrana bakakaldım.Sanki o ekrandan bana geri dönecek tek şey… Rüya’nın sesiymiş gibi.Dakikalar geçti.Zaman uzadı… ağırlaştı… neredeyse durdu.Sonra telefonum titredi.Rüya.Kalbim bir an hızlandı.Mesajı açtım.
“Kafam karışık. Birkaç hafta şehir dışında olacağım, gelince seninle konuşalım.”
Kaşlarım yavaşça çatıldı.Rüya… böyle yazmazdı.Ne kadar kavga edersek edelim, bana bu kadar soğuk olmazdı.Bu cümlelerin içinde Rüya yoktu.Bu cümlelerin içinde kırgınlık vardı.Bu sefer gerçekten kırılmış olmalıydı.İçimde bir şey sızladı.Sessiz ama derin…Onu düşündüm.Yıllardır bana verdiği o arkadaşlığı… o bağı… o güveni.Hayatımızın bir dönemi ayrı şehirlerde geçmiş olsa da, birbirimizi en iyi anlayan kişiler hep biz olmuştuk. Mesafeler hiçbir zaman aramıza girememişti… ama ben, kendi ellerimle aramıza bir şey koymuştum.Ve o an…Bir anı, zihnimin derinlerinden yavaşça su yüzüne çıktı.Gözlerim dalarken dudaklarımda belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Geçmiş…
Mert’le ikinci yılımızdı.
Antalya’nın yakıcı güneşi daha şehre ilk adım attığımız andan itibaren tenimize işlemişti. Otele yerleşip odalarımıza çıktığımızda, içimde hem tatlı bir heyecan hem de sakladığım küçük bir sırrın huzursuzluğu vardı. Rüya ise her zamanki gibi rahat ve kendinden emindi.Mayolarımızı giyip birlikte sahile inerken onu izliyordum.Siyah dalgalı saçlarını omuzlarına bırakmıştı. Gözleriyle aynı tonu taşıyan o mavi bikini… sanki denizin bir parçası gibi duruyordu üzerinde. Yanında yürürken bile insanların dönüp baktığını fark etmemek imkânsızdı. Ama o, buna alışıkmış gibi umursamazdı.Şezlonglara doğru ilerledik.
Terliklerimizi çıkarıp kuma bastığımız anda sıcaklık ayak tabanlarımdan içime doğru yayıldı. Öğlen güneşi tam tepemizdeydi. Denizden gelen tuz kokusu, güneş kremiyle karışmıştı. Etrafta çocukların çığlıkları, kahkahalar, dalga sesleri…Her şey fazlasıyla canlıydı.Gözlüğümü çıkarıp ona baktım.Rüya yüzüne güneş kremi sürerken gözlerini kısmış, doğrudan bana bakıyordu.O bakışı tanıyordum.Şüpheliydi.“İzmir’e gidecekken son anda neden Antalya’ya geldiğimizi geçiştirmeden söyleyecek misin?”
Kalbim bir an hızlandı ama belli etmedim.Şezlonga oturup ona sevimli bir gülümseme verdim.“Sürpriz için canım… başka ne için olabilir?”Tam o anda…Arkamdan gelen o tanıdık adım sesleriyle içimdeki sır artık saklanamaz hâle geldi.
Mert.
Mavi şortu ve güneşte hafif bronzlaşmış vücuduyla yanımıza doğru yürüyordu. Rahat, kendinden emin… sanki her şey olması gerektiği gibiymiş gibi.Bana doğru eğilip yanağıma bir öpücük kondurdu.Ve o an…Zaman durdu.Rüya’nın yüzüne baktım.Önce gözleri büyüdü.Şaşkınlık.Sonra o ifade yavaşça değişti…Hayal kırıklığına dönüştü.Gülümsemem yüzümde donup kaldı.“Bu kertenkele suratlı maymun yüzünden mi bana yalan söyledin?”Sözleri sertti.Haklıydı.Ama yine de canımı yaktı.Bir şey söylemek istedim, açıklamak… ama izin vermedi.“Sus Eylül! Kız kıza tatilde tüysüz bir maymuna ihtiyacımız yoktu.”
Arkamda, Mert çoktan şezlonga uzanmış, sanki hiçbir şey olmamış gibi güneşlenmeye başlamıştı.Rüya’ya döndüm.Hâlâ bana bakıyordu.O bakış…Kırılmıştı.Derinden.“Onu seviyorum…” dedim,sesim beklediğimden daha kısık çıktı.Bir anlık sessizlik…Sonra bir darbe.Güneş kremi yüzüme çarptı.“Sevgin batsın Eylül! Bu tüysüz maymun için bana yalan söylemeye değer miydi?”İçim sıkıştı.Dayanamadım.Hemen yanına gidip sarıldım. Saçlarının tepesine peş peşe öpücükler bıraktım.İlk başta donuk kaldı.Karşılık vermedi.Ama beni itmedi de.Sonra…Omuzları hafifçe gevşedi.Güldü.Ben de güldüm.Sanki o an her şey düzelmiş gibi…“Lavaboya gidip geleceğim hemen,” dedim.
Oradan uzaklaşmaya ihtiyacım vardı.Tek kişilik lavaboya girip kapıyı kapattığımda aynadaki yansımama baktım. Gülüyordum ama içimde bir ağırlık vardı. Havlumu odada unuttuğumu fark edince derin bir nefes alıp otelin yolunu tuttum.Kalabalığın arasından geçtim.Asansöre bindim.21. kata çıktım.Kartı okutup odaya girdim, havlumu aldım ve geri çıktım.Ama içimde bir huzursuzluk büyüyordu.Zaman uzamıştı.“Umarım birbirlerini yememişlerdir…” diye mırıldandım.Çünkü onlar… garip bir şekilde tartışmaktan zevk alıyordu.Sahile geri döndüğümde gözlerim hemen Rüya’yı aradı.Onu buldum.Şezlongda uzanıyordu. Gülümsüyordu.Ama…Mert yoktu.
Kalbim bir an boşluğa düştü.“Rüya… Mert nerede?” diye sordum.Hiç bozulmadan bana baktı.Aynı rahatlıkla.“Eşyalarını bırakıp gitti. Onu merak etmemeni söyledi.”Yerime oturdum.Onun yüzündeki o huzur… tuhaftı.Mert’in gitmesiyle daha da belirginleşmişti.Güneş kremini elime alıp yüzüme sürmeye başladım.Sanki bir şey söylemezsem her şey normalmiş gibi devam edecekti.Rüya başını çevirip bana baktı.“Voleybol oynayalım mı?”Kaşlarımı kaldırdım.“Topumuz yok… ayrıca üç kişiyle voleybol oynanmaz.”Hiç düşünmeden kafasıyla ilerideki gençleri işaret etti.“Onlardan bizi takımlarına almalarını rica edebiliriz.”Daha itiraz edemeden elimden tuttu.Beni sürükledi.
“Hey çocuklar, oyununuzda iki kişilik yer var mı?”Gençler bize dönüp gülümsedi.“Var tabii ki.”Bir kız beni kendi takımına çekti.Rüya karşı tarafa geçti.Top havaya kalktı.Ve biz o an…Her şeyi unutmuş gibi oynadık.Koştuk.Güldük.Terledik.Güneş tenimizi yakarkenkahkahalarımız sahile karıştı.Sonra Rüya çocuklara teşekkür amaçlı dondurma almaya gitti.Ben şezlonga uzandım.Gözlerimi kapattım.Ama huzur kısa sürdü.Bir ses…Sert, öfkeli.Mert.Gözlerimi açıp ona baktım.Yüzü kıpkırmızıydı. Gözleri sinirle etrafı tarıyordu.Yanıma geldiğinde kolundan tuttum.“Ne oldu sana?”Dişlerini sıkarak konuştu.
“O çok sevdiğin arkadaşın beni kandırarak toprağa gömdü! Üç bücürle! Ağzıma mendil tıkayıp gitti. Saatlerdir sahilin en uç noktasında güneşin altında yanıyordum!”Ne diyeceğimi bilemedim.Gülmekle şaşırmak arasında kaldım.Ve tam o anda…Rüya geri geldi.Elinde dondurma vardı.Sanki hiçbir şey olmamış gibi…Gülerek bana uzattı.“Ne o… ölmeden mezara mı girdin yoksa?”Gülüyordu.Sonra başını çevirip Mert’e baktı.“Yüzün kızarmış… neden acaba? Yalan söylemekten alerji falan olmuş olmalısın. Hayatımızdan siktir olup gitmeni öneriyorum, tüysüz maymun.”Mert ileri atıldı.Ama kolundan tuttum.
“Sıcağın altında fazla kalmışsın. Duş alsan iyi olur.”Bana sinirle baktı.“Yarınki toplantıya bu halde katılamam.”Rüya’nın sesi arkamızdan geldi.Alaycı.Keskin.“Makyaj yap, yakışır sana! İstersen fondötenimi göndereyim, ne dersin?”Mert’in öfkesi neredeyse hissediliyordu.Ben ise onu oradan uzaklaştırmaya çalışıyordum.Ve o an…Her şey yavaşladı.Anı, gözlerimin önünden çekilen bir perde gibi dağıldı.Sesler silindi.Güneş…Deniz…Kahkahalar…Hepsi uzaklaştı.Geriye sadece bir his kaldı.Boşluk.Ve o boşluğun içinde…Rüya.Onu ne kadar özlediğimi o an anladım.Sandığımdan çok daha fazla.Çünkü o…Benim doğru tarafımdı.Ve ben…Onu kıracak kadar yanlış bir yerde duruyordum.
